İkinci Şuâ
Kur'ân’ın câmiiyet‑i hàrikulâdesidir. Şu şuânın, “Beş Lem'a”sı var.
Birinci Lem'a
Lafzındaki câmiiyettir.
Elbette, evvelki Söz’lerde, hem bu Söz’de zikrolunan âyetlerden şu câmiiyet âşikâre görünüyor. Evet, لِكُلِّ اٰيَةٍ ظَهْرٌ وَبَطْنٌ وَحَدٌّ وَمُطَّلَعٌ وَلِكُلٍّ شُجُونٌ وَغُصُونٌ وَفُنُونٌ olan hadîsin işâret ettiği gibi; elfâz‑ı Kur'âniye, öyle bir tarzda vaz'edilmiş ki, herbir kelâmın, hattâ herbir kelimenin, hattâ herbir harfin, hattâ bazen bir sükûtun çok vücûhu bulunuyor. Herbir muhâtabına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir.
525
Meselâ: ﴿وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا﴾ Yani: “Dağları zemininize kazık ve direk yaptım.” bir kelâmdır.
Bir âmînin şu kelâmdan hissesi: Zâhiren yere çakılmış kazıklar gibi görünen dağları görür, onlardaki menâfi'ini ve ni'metlerini düşünür, Hàlık’ına şükreder.
Bir şâirin bu kelâmdan hissesi: Zemin, bir taban ve kubbe‑i semâ, üstünde konulmuş yeşil ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir muhteşem çadır, ufkî bir dâire sûretinde ve semânın etekleri başında görünen dağları, o çadırın kazıkları misâlinde tahayyül eder. Sâni'‑i Zülcelâl’ine hayretkârâne perestiş eder.
Hayme‑nişîn bir edîbin bu kelâmdan nasîbi: Zeminin yüzünü, bir çöl ve sahrâ; dağların silsilelerini pek kesretle ve çok muhtelif bedevî çadırları gibi; güyâ tabaka‑i türâbiye, yüksek direkler üstünde atılmış, o direklerin sivri başları o perde‑i türâbiyeyi yukarıya kaldırmış, birbirine bakar pek çok muhtelif mahlûkatın meskeni olarak tasavvur eder. O büyük azametli mahlûkları, böyle yeryüzünde çadırlar misillû kolayca kuran ve koyan Fâtır‑ı Zülcelâl’ine karşı secde‑i hayret eder.
Coğrafyacı bir edîbin o kelâmdan kısmeti: Küre‑i zemin, bahr‑i muhît-i havâîde veya esîrîde yüzen bir sefîne ve dağları, o sefînenin üstünde tesbit ve muvâzene için çakılmış kazıklar ve direkler şeklinde tefekkür eder. O koca küre‑i zemini, muntazam bir gemi gibi yapıp, bizleri içine koyup, aktâr‑ı âlemde gezdiren Kadîr‑i Zülkemâl’e karşı: سُبْحَانَكَ مَا اَعْظَمَ شَأْنَكَ der.
526
Medeniyet ve hey'et‑i ictimâiyenin mütehassıs bir hakîminin bu kelâmdan hissesi: Zemini, bir hâne ve o hâne hayatının direği, hayat‑ı hayvaniye ve hayat‑ı hayvaniye direği, şerâit‑i hayat olan su, hava ve topraktır. Su ve hava ve toprağın direği ve kazığı, dağlardır. Zîra dağlar, suyun mahzeni, havanın tarağı (gazât‑ı muzırrayı tersib edip, havayı tasfiye eder) ve toprağın hâmîsi (bataklıktan ve denizin istilâsından muhâfaza eder) ve sâir levâzımat‑ı hayat-ı insaniyenin hazinesi olarak fehmeder. Şu koca dağları, şu sûretle hâne‑i hayatımız olan zemine direk yapan ve maîşetimize hazinedar ta'yin eden Sâni'‑i Zülcelâl-i ve'l-İkram’a, kemâl‑i ta'zîm ile hamd ü senâ eder.
Hikmet‑i tabîiyenin bir feylesofunun şu kelâmdan nasîbi şudur ki: Küre‑i zeminin karnında bazı inkılâbât ve imtizacâtın neticesi olarak hâsıl olan zelzele ve ihtizâzâtı, dağların zuhûruyla sükûnet bulduğunu ve medâr ve mihverindeki istikrarına ve zelzelenin irticacıyla medâr‑ı senevîsinden çıkmamasına sebeb, dağların hurûcu olduğunu ve zeminin hiddeti ve gadabı, dağların menâfiziyle teneffüs etmekle sükûnet ettiğini fehmeder, tamamen îmâna gelir, اَلْحِكْمَةُ لِلّٰهِ der.
Meselâ: ﴿اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا﴾ ’daki رَتْقًا kelimesi, tedkîkàt‑ı felsefe ile âlûde olmayan bir âlime, o kelime şöyle ifhâm eder ki: Semâ berrak, bulutsuz; zemin kuru ve hayatsız, tevellüde gayr‑ı kàbil bir hâlde iken‥ semâyı yağmurla, zemini hadravâtla fethedip, bir nev'i izdivâc ve telkîh sûretinde bütün zîhayatları o sudan halketmek, öyle bir Kadîr‑i Zülcelâl’in işidir ki; rû‑yi zemin, O’nun küçük bir bostanı ve semânın yüz örtüsü olan bulutlar, O’nun bostanında bir süngerdir‥ anlar, azamet‑i kudretine secde eder.
527
Ve muhakkìk bir hakîme, o kelime şöyle ifhâm eder ki: Bidâyet‑i hilkatte semâ ve arz şekilsiz birer küme ve menfaatsiz birer yaş hamur; veledsiz, mahlûkatsız toplu birer madde iken, Fâtır‑ı Hakîm onları feth ve bastedip güzel bir şekil, menfaatdâr birer sûret, zînetli ve kesretli mahlûkata menşe' etmiştir anlar, vüs'at‑i hikmetine karşı hayran olur.
Yeni zamanın feylesofuna şu kelime şöyle ifhâm eder ki: Manzûme‑i Şemsiye’yi teşkil eden küremiz, sâir seyyâreler, bidâyette Güneş’le mümtezic olarak açılmamış bir hamur şeklinde iken; Kàdir‑i Kayyûm o hamuru açıp, o seyyâreleri birer birer yerlerine yerleştirerek, Güneş’i orada bırakıp, zeminimizi buraya getirerek, zemine toprak sererek, semâ cânibinden yağmur yağdırarak, Güneş’ten ziyâ serptirerek dünyayı şenlendirip bizleri içine koymuştur anlar, başını tabiat bataklığından çıkarır, اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ الْوَاحِدِ الْاَحَدِ der.
Meselâ: ﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا﴾ ’daki “Lâm”; hem kendi mânâsını, hem “fî” mânâsını, hem “ilâ” mânâsını ifâde eder. İşte لِمُسْتَقَرٍّ ’in “Lâm”ı, avâm o “Lâm”ı “ilâ” mânâsında görüp fehmeder ki; size nisbeten ışık verici, ısındırıcı müteharrik bir lamba olan Güneş, elbette bir gün seyri bitecek, mahall‑i kararına yetişecek, size fâidesi dokunmayacak bir sûret alacaktır, anlar. O da, Hàlık‑ı Zülcelâl’in Güneş’e bağladığı büyük ni'metleri düşünerek “Sübhânallâh, Elhamdülillâh” der.
Ve âlime dahi o “Lâm”ı “ilâ” mânâsında gösterir. Fakat, Güneş’i yalnız bir lamba değil, belki bahar ve yaz tezgâhında dokunan mensûcât‑ı Rabbâniye’nin bir mekiği, gece‑gündüz sahifelerinde yazılan Mektûbat‑ı Samedâniye’nin mürekkebi, nur bir hokkası sûretinde tasavvur ederek Güneş’in cereyan‑ı sûrîsi, alâmet olduğu ve işâret ettiği intizamât‑ı âlemi düşündürerek Sâni'‑i Hakîm’in san'atına “Mâşâallâh” ve hikmetine “Bârekallâh” diyerek secdeye kapanır.
528
Ve kozmoğrafyacı bir feylesofa “Lâm”ı “fî” mânâsında şöyle ifhâm eder ki: Güneş, kendi merkezinde ve mihveri üzerinde zenberekvâri bir cereyan ile manzûmesini emr‑i İlâhî ile tanzim edip tahrîk eder. Şöyle bir saat‑ı kübrâyı halkedip tanzim eden Sâni'‑i Zülcelâl’ine karşı kemâl‑i hayret ve istihsân ile “El‑azametü lillâh ve'l-kudretü lillâh” der, felsefeyi atar, Hikmet‑i Kur'âniye’ye girer.
Ve dikkatli bir hakîme şu “Lâm”ı, hem illet mânâsında, hem zarfiyet mânâsında tutturup şöyle ifhâm eder ki: Sâni'‑i Hakîm, işlerine esbâb‑ı zâhiriyeyi perde ettiğinden câzibe‑i umumiye nâmında bir kanun‑u İlâhî’siyle sapan taşları gibi seyyâreleri Güneş’le bağlamış ve o câzibe ile muhtelif, fakat muntazam hareketle o seyyâreleri dâire‑i hikmetinde döndürüyor ve o câzibeyi tevlîd için Güneş’in kendi merkezinde hareketini zâhirî bir sebeb etmiş. Demek, لِمُسْتَقَرٍّ mânâsı: ف۪ي مُسْتَقَرٍّ لَهَا لِاِسْتِقْرَارِ مَنْظُومَتِهَا yani; “Kendi müstakarrı içinde manzûmesinin istikrarı ve nizâmı için hareket ediyor.” Çünkü: Hareket harâreti, harâret kuvveti, kuvvet câzibeyi zâhiren tevlîd eder gibi bir âdet‑i İlâhiye, bir kanun‑u Rabbânî’dir. İşte şu hakîm; böyle bir hikmeti, Kur'ân’ın bir harfinden fehmettiği zaman “Elhamdülillâh Kur'ân’dadır hak hikmet, felsefeyi beş paraya saymam.” der.
Ve şâirâne bir fikir ve kalb sâhibine şu “Lâm”dan ve istikrardan şöyle bir mânâ fehmine gelir ki: “Güneş, nurânî bir ağaçtır. Seyyâreler onun müteharrik meyveleri… Ağaçların hilâfına olarak Güneş silkinir, tâ o meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar.” Hem tahayyül edebilir ki: “Şems, meczûb bir serzâkirdir. Halka‑i zikrin merkezinde cezbeli bir zikreder ve ettirir.” Bir risalede şu mânâya dair şöyle demiştim:“Evet Güneş bir meyvedârdır, silkinir tâ düşmesin seyyâr olan yemişleri.Eğer sükûtuyla sükûnet eylese cezbe kaçar; ağlar fezâda muntazam meczûbları.”
529
Hem meselâ: ﴿اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ﴾ ’da bir sükût var, bir ıtlâk var. Neye zafer bulacaklarını ta'yin etmemiş. Tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünkü; bir kısım muhâtabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız Cennet’i düşünür. Bir kısım, saâdet‑i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım, yalnız Rızâ‑yı İlâhîyi ricâ eder. Bir kısım, Rü'yet‑i İlâhiye’yi gaye‑i emel bilir. Ve hâkezâ‥ bunun gibi pek çok yerlerde Kur'ân, sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun. Hazfeder, tâ çok mânâları ifâde etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun.
İşte; ﴿اَلْمُفْلِحُونَ﴾der. Neye felâh bulacaklarını ta'yin etmiyor. Güyâ o sükûtla der: “Ey Müslümanlar!‥ Müjde size. Ey müttakì!‥ Sen Cehennem’den felâh bulursun. Ey sâlih!‥ Sen Cennet’e felâh bulursun. Ey ârif!‥ Sen rızâ‑yı İlâhîye nâil olursun. Ey âşık!‥ Sen rü'yete mazhar olursun.” Ve hâkezâ…
İşte Kur'ân; câmiiyet‑i lafziye cihetiyle kelâmdan, kelimeden, hurûftan ve sükûttan herbirisinin binler misâllerinden yalnız nümûne olarak birer misâl getirdik. Âyeti ve kıssatı bunlara kıyâs edersin.
Hem meselâ: ﴿فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ﴾ âyeti, o kadar vücûhu var ve o derece merâtibi var ki, bütün tabakàt‑ı evliyâ, bütün sülûklerinde ve mertebelerinde şu âyete ihtiyaçlarını görüp ondan kendi mertebesine lâyık bir gıdâ‑yı manevî, bir taze mânâ almışlar. Çünkü; “Allah” bir ism‑i câmi' olduğundan Esmâ‑i Hüsnâ adedince tevhidler, içinde bulunur. اَىْ : لَا رَزَّاقَ اِلَّا هُوَ ❋ لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ ❋ لَا رَحْمٰنَ اِلَّا هُوَ ve hâkezâ…
530
Hem meselâ: Kasas‑ı Kur'âniye’den kıssa‑i Mûsa Aleyhisselâm, âdeta Asâ‑yı Mûsa Aleyhisselâm gibi binler fâideleri var. O kıssada, hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı teskin ve tesellî, hem küffarı tehdid, hem münâfıkları takbih, hem Yahudîleri tevbih gibi çok makàsıdı, pek çok vücûhu vardır. Onun için sûrelerde tekrar edilmiştir. Her yerde bütün maksadları ifâde ile beraber yalnız birisi maksûd‑u bizzat olur, diğerleri ona tâbi kalırlar.
Eğer Desen: “Geçmiş misâllerdeki bütün mânâları nasıl bileceğiz ki, Kur'ân onları irâde etmiş ve işâret ediyor?”
Elcevab: Mâdem Kur'ân, bir hutbe‑i Ezeliyedir. Hem muhtelif, tabaka tabaka olarak asırlar üzerinde ve arkasında oturup dizilmiş bütün benî Âdem’e hitâb ediyor, ders veriyor. Elbette, o muhtelif efhâma göre müteaddid mânâları dercedip irâde edecektir ve irâdesine emâreleri vaz'edecektir. Evet; “İşârâtü'l‑İ'câz”da şuradaki mânâlar misillû kelimât‑ı Kur'âniye’nin müteaddid mânâlarını, ilm‑i sarf ve nahvin kaideleriyle ve ilm‑i beyân ve fenn‑i maânînin düsturlarıyla, fenn‑i belâğatın kanunlarıyla isbât edilmiştir.
Bununla beraber, Ulûm‑u Arabiye’ce sahîh ve usûl‑ü diniyece hak olmak şartıyla ve fenn‑i maânîce makbûl ve ilm‑i beyânca münâsib ve belâğatça müstahsen olan bütün vücûh ve maânî, ehl‑i ictihâd ve ehl‑i tefsir ve ehl‑i usûli'd-din ve ehl‑i usûlü'l-fıkhın icmâıyla ve ihtilâflarının şehâdetiyle Kur'ân’ın mânâlarındandırlar. O mânâlara derecelerine göre birer emâre vaz'etmiştir. Ya lafziyedir, ya maneviyedir. O maneviye ise, ya siyâk veya sibak‑ı kelâmdan veya başka âyetten birer emâre o mânâya işâret eder. Bir kısmı yirmi ve otuz ve kırk ve altmış, hattâ seksen cild olarak muhakkìkler tarafından yazılan yüzbinler tefsirler, Kur'ân’ın câmiiyet ve hàrikıyet‑i lafziyesine kat'î bir bürhân‑ı bâhirdir. Her ne ise… Biz şu Söz’de herbir mânâya delâlet eden emâreyi kanunuyla, kaidesiyle göstersek söz çok uzanır… Onun için kısa kesip kısmen “İşârâtü'l‑İ'câz”a havâle ederiz.
531
İkinci Lem'a
Mânâsındaki câmiiyet‑i hàrikadır.
Evet Kur'ân; bütün müçtehidlerin me'hazlerini, bütün âriflerin mezâklarını, bütün vâsılların meşreblerini, bütün kâmillerin mesleklerini, bütün muhakkìklerin mezheblerini, mânâsının hazinesinden ihsân etmekle beraber, dâima onlara rehber ve terakkiyâtlarında her vakit onlara mürşid olup, o tükenmez hazinesinden onların yollarına neşr‑i envâr ettiği bütün onlarca musaddaktır ve müttefekun‑aleyhtir.
Üçüncü Lem'a
İlmindeki câmiiyet‑i hàrikadır.
Evet Kur'ân; şerîatın müteaddid ve çok ilimlerini, hakikatin mütenevvi' ve kesretli ilimlerini, tarîkatın muhtelif ve hadsiz ilimlerini, kendi ilminin denizinden akıttığı gibi; dâire‑i mümkinâtın hakîki hikmetini ve dâire‑i vücûbun ulûm‑u hakîkiyesini ve dâire‑i âhiretin maârif‑i gâmızasını, o denizinden muntazaman ve kesretle akıtıyor. Şu lem'aya misâl getirilse bir cild yazmak lâzım gelir. Öyle ise, yalnız nümûne olarak şu yirmibeş aded Söz’leri gösteriyoruz. Evet, bütün yirmibeş aded Söz’lerin doğru hakikatleri, Kur'ân’ın bahr‑i ilminden ancak yirmibeş katredir. O Söz’lerde kusur varsa, benim fehm‑i kàsırıma aittir.
532
Dördüncü Lem'a
Mebâhisindeki câmiiyet‑i hàrikadır.
Evet, insan ve insanın vazifesi, kâinât ve Hàlık‑ı Kâinâtın, arz ve semâvâtın, dünya ve âhiretin, mâzi ve müstakbelin, ezel ve ebedin mebâhis‑i külliyelerini cem'etmekle beraber nutfeden halketmek, tâ kabre girinceye kadar; yemek, yatmak, âdâbından tut, tâ kazâ ve kader mebhaslarına kadar: Altı gün hilkat‑i âlemden tut, tâ ﴿وَالْمُرْسَلَاتِ﴾﴿وَالذَّارِيَاتِ﴾ kasemleriyle işâret olunan rüzgârların esmesindeki vazifelerine kadar; ﴿وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ﴾﴿يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪﴾ işârâtıyla, insanın kalbine ve irâdesine müdâhalesinden tut, tâ ﴿وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪﴾yani, bütün semâvâtı bir kabzasında tutmasına kadar; ﴿وَجَعَلْنَا ف۪يهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ﴾ zeminin çiçek ve üzüm ve hurmasından tut, tâ ﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا﴾ ile ifâde ettiği hakikat‑i acîbeye kadar; ve semânın ﴿ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ وَهِيَ دُخَانٌ﴾ hâletindeki vaziyetinden tut, tâ duhànla inşikakına ve yıldızlarının düşüp hadsiz fezâda dağılmasına kadar; ve dünyanın imtihan için açılmasından, tâ kapanmasına kadar; ve âhiretin birinci menzili olan kabirden, sonra berzahtan, haşirden, köprüden tut, tâ Cennet’e, tâ saâdet‑i ebediyeye kadar; mâzi zamanının vukûâtından, Hazret‑i Âdem’in hilkat‑i cesedinden, iki oğlunun kavgasından tâ Tûfân’a, tâ kavm‑i Fir'avunun garkına, tâ ekser enbiyânın mühim hâdisâtına kadar; ve ﴿اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ﴾ işâret ettiği hâdise‑i ezeliyeden tut: Tâ ﴿وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ ❋ اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ﴾ ifâde ettiği vâkıa‑i ebediyeye kadar bütün mebâhis‑i esâsiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda beyân eder ki; o beyân, bütün kâinâtı bir saray gibi idare eden ve dünyayı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan ve zemin, bir bahçe ve semâ, misbâhlarıyla süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden ve mâzi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sahife hükmünde temâşâ eden ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile‑i şuûnâtın iki tarafı birleşmiş, ittisal peydâ etmiş bir sûrette bir zaman‑ı hâzır gibi onlara bakan bir Zât‑ı Zülcelâl’e yakışır bir tarz‑ı beyândır.
533
Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki hâneden bahseder. Programını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar. Kur'ân dahi, şu kâinâtı yapan ve idare eden ve işlerinin listesini ve fihristesini – tâbir câiz ise – programını yazan, gösteren bir Zât’ın beyânına yakışır bir tarzdadır. Hiçbir cihetle eser‑i tasannu' ve tekellüf görünmüyor. Hiçbir şâibe‑i taklid veya başkasının hesabına ve onun yerinde kendini farzedip konuşmuş gibi bir hud'anın emâresi olmadığı gibi; bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle, bütün hulûsiyle sâfî, berrak, parlak beyânı, nasıl gündüzün ziyâsı “Güneş’ten geldim.” der. Kur'ân dahi, “Ben, Hàlık‑ı âlemin beyânıyım ve kelâmıyım.” der.
Evet, şu dünyayı antika san'atlarla süslendiren ve lezzetli ni'metlerle dolduran ve san'at‑perverâne ve ni'met‑perverâne şu derece san'atının acîbeleriyle, şu derece kıymetdâr ni'metlerini dünyanın yüzüne serpen, sıravâri tanzim eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni', bir Mün'im’den başka şu velvele‑i takdir ve istihsânla ve zemzeme‑i hamd ve şükrânla dünyayı dolduran ve zemini bir zikirhâne, bir mescid, bir temâşâgâh‑ı San'at-ı İlâhiye’ye çeviren Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir! O’ndan başka kim O’na sâhib çıkabilir? O’ndan başka kimin sözü olabilir!‥ Dünyayı ışıklandıran ziyâ, Güneş’ten başka hangi şeye yakışır!‥ Tılsım‑ı kâinâtı keşfedip âlemi ışıklandıran beyân‑ı Kur'ân, Şems‑i Ezelî’den başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki; O’na nazîre getirsin, O’nun taklidini yapsın!‥
Evet, bu dünyayı san'atlarıyla zînetlendiren bir san'atkârın, san'atını istihsân eden insanla konuşmaması muhâldir. Mâdemki, yapar ve bilir; elbette konuşur. Mâdem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur'ân’dır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bir Mâlikü'l‑Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır! Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi?
534
Beşinci Lem'a
Kur'ân’ın üslûb ve îcâzındaki câmiiyet‑i hàrikadır. Bunda “Beş Işık” var.
Birinci Işık
Üslûb‑u Kur'ân’ın o kadar acîb bir cem'iyeti var ki, bir tek sûre, kâinâtı içine alan bahr‑i muhît-i Kur'ânî’yi içine alır. Bir tek âyet, o sûrenin hazinesini içine alır. Âyetlerin çoğu, herbirisi birer küçük sûre; sûrelerin çoğu, herbirisi birer küçük Kur'ân’dır. İşte şu i'câzkârâne îcâzdan büyük bir lütf‑u irşaddır ve güzel bir teshîldir.
Çünkü; herkes, her vakit Kur'ân’a muhtaç olduğu hâlde, ya gabâvetinden veya başka esbâba binâen her vakit bütün Kur'ân’ı okumayan veyâhut okumaya vakit ve fırsat bulamayan adamlar, Kur'ân’dan mahrum kalmamak için, herbir sûre, birer küçük Kur'ân hükmüne, hattâ herbir uzun âyet, birer kısa sûre makamına geçer. Hattâ, Kur'ân Fâtiha’da, Fâtiha dahi Besmele’de münderic olduğuna ehl‑i keşf müttefiktirler. Şu hakikate bürhân ise, ehl‑i tahkîkin icmâıdır.
İkinci Işık
Âyât‑ı Kur'âniye, emir ve nehiy, va'd ve vaîd, terğîb ve terhîb, zecr ve irşad, kasas ve emsâl, ahkâm ve maârif‑i İlâhiye ve ulûm‑u kevniye ve kavânîn ve şerâit‑i hayat-ı şahsiye ve hayat‑ı ictimâiye ve hayat‑ı kalbiye ve hayat‑ı maneviye ve hayat‑ı uhreviye gibi umum tabakàt‑ı kelâmiye ve maârif‑i hakîkiye ve hâcât‑ı beşeriyeye delâlâtıyla, işârâtıyla câmi' olmakla beraber, خُذْ مَا شِئْتَ لِمَا شِئْتَ yani, “İstediğin herşey için Kur'ân’dan her ne istersen al.” ifâde ettiği mânâ, o derece doğruluğuyla makbûl olmuş ki, ehl‑i hakikat mâbeyninde durûb‑u emsâl sırasına geçmiştir.
535
Âyât‑ı Kur'âniye’de öyle bir câmiiyet var ki, her derde devâ, her hâcete gıdâ olabilir. Evet, öyle olmak lâzım gelir. Çünkü; dâima terakkiyâtta kat'‑ı merâtib eden bütün tabakàt‑ı ehl-i kemâlin rehber‑i mutlakı elbette şu hâsiyete mâlik olması elzemdir.
Üçüncü Işık
Kur'ân’ın i'câzkârâne îcâzıdır. Kâh olur ki, uzun bir silsilenin iki tarafını öyle bir tarzda zikreder ki, güzelce silsileyi gösterir. Hem kâh olur ki, bir kelimenin içine sarîhan, işâreten, remzen, îmâen bir da'vânın çok bürhânlarını derceder.
Meselâ: ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ﴾ ’de, âyât ve delâil‑i Vahdâniyet silsilesini teşkil eden silsile‑i hilkat-i kâinâtın mebde' ve müntehâsını zikr ile o ikinci silsileyi gösterir. Birinci silsileyi okutturuyor. Evet, bir Sâni'‑i Hakîm’e şehâdet eden sahâif‑i âlemin birinci derecesi, semâvât ve arzın asl‑ı hilkatleridir. Sonra gökleri yıldızlarla tezyîn ile zeminin zîhayatlarla şenlendirilmesi, sonra Güneş ve Ay’ın teshìriyle mevsimlerin değişmesi, sonra gece ve gündüzün ihtilâf ve deverânı içindeki silsile‑i şuûnâttır. Daha gele gele tâ kesretin en ziyâde intişar ettiği mahal olan sîmâların ve seslerin hususiyetlerine ve imtiyazlarına ve teşahhuslarına kadar…
Mâdemki; en ziyâde intizamdan uzak ve tesâdüfün karışmasına ma'rûz olan, ferdlerin sîmâlarındaki teşahhusâtta hayret verici bir intizam‑ı hakîmâne bulunsa, üzerinde gayet san'atkâr bir hakîmin kalemi işlediği gösterilse, elbette intizamları zâhir olan sâir sahifeler kendi kendine anlaşılır, nakkàşını gösterir.
Hem mâdem koca semâvât ve arzın asl‑ı hilkatinde eser‑i san'at ve hikmet görünüyor; elbette kâinât sarayının binasında temel taşı olarak gökleri ve zemini hikmetle koyan bir Sâni'in sâir eczâlarında eser‑i san'atı, nakş‑ı hikmeti pek çok zâhirdir. İşte şu âyet, hafîyi izhâr, zâhirîyi ihfa ederek gayet güzel bir îcâz yapmış.
536
Elhak; ﴿فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ﴾ ’den tut, tâ ﴿وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾ ’e kadar altı defa ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪﴾﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪﴾ ile başlayan silsile‑i berâhin, bir silsile‑i cevâhirdir, bir silsile‑i nurdur, bir silsile‑i i'câzdır, bir silsile‑i îcâz-ı i'câzîdir. Kalb istiyor ki, şu definelerde gizli olan elmasları göstereyim. Fakat, ne yapayım makam kaldırmıyor. Başka vakte ta'lik edip o kapıyı şimdi açmıyorum.
Hem meselâ: ﴿فَاَرْسِلُونِ ❋ يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ﴾
فَاَرْسِلُونِ kelâmıyla ﴿يُوسُفُ﴾ kelimesi ortalarında şunlar var: اِلٰى يُوسُفَ لِاَسْتَعْبَرَ مِنْهُ الرُّؤْيَا فَاَرْسَلُوهُ فَذَهَبَ اِلَى السِّجْنِ وَقَالَ يُوسُفُ
Demek beş cümleyi bir cümlede icmâl edip îcâz ettiği hâlde vuzûhu ihlâl etmemiş, fehmi işkâl etmemiş.
Hem meselâ: ﴿اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا﴾ İnsan‑ı âsî, “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diye meydân okur gibi inkârına karşı Kur'ân der: “Kim bidâyeten yaratmış ise, O diriltecek. O yaratan Zât ise, herbir şeyi herbir keyfiyette bilir. Hem size yeşil ağaçtan ateş çıkaran bir Zât, çürümüş kemiğe hayat verebilir.” İşte şu kelâm, diriltmek da'vâsına müteaddid cihetlerle bakar, isbât eder.
537
Evvelâ; insana karşı ettiği silsile‑i ihsânatı şu kelâmıyla başlar, tahrîk eder, hâtıra getirir. Başka âyetlerde tafsîl ettiği için kısa keser, akla havâle eder. Yani; “Size ağaçtan meyveyi ve ateşi ve ottan erzâkı ve hubûbu ve topraktan hayvanatı ve nebâtâtı verdiği gibi; zemini size, hoş – herbir erzâkınız içinde konulmuş – bir beşik ve âlemi, güzel ve bütün levâzımatınız içinde bulunur bir saray yapan bir Zât’tan kaçıp başıboş kalıp, ademe gidip saklanılmaz. Vazifesiz olup kabre girip uyandırılmamak üzere rahat yatamazsınız.”
Sonra o da'vânın bir deliline işâret eder; ﴿اَلشَّجَرِ الْاَخْضَرِ﴾ kelimesiyle remzen der: “Ey haşri inkâr eden adam!‥ Ağaçlara bak!‥ Kışta ölmüş, kemikler gibi hadsiz ağaçları baharda dirilten, yeşillendiren, hattâ herbir ağaçta yaprak ve çiçek ve meyve cihetiyle üç haşrin nümûnelerini gösteren bir Zât’a karşı inkâr ile, istib'âd ile kudretine meydân okunmaz!”
Sonra bir delile daha işâret eder, der: “Size ağaç gibi kesif, sakîl karanlıklı bir maddeden ateş gibi latîf, hafif, nurânî bir maddeyi çıkaran bir Zât’tan, odun gibi kemiklere ateş gibi bir hayat ve nur gibi bir şuûr vermeyi nasıl istib'âd ediyorsunuz!”
Sonra bir delile daha tasrîh eder der ki: “Bedevîler için kibrit yerine ateş çıkaran meşhûr ağacın, yeşil iken iki dalı birbirine sürüldüğü vakit ateşi yaratan ve rutûbetiyle yeşil ve harâretiyle kuru gibi iki zıt tabiatı cem'edip, onu buna menşe' etmekle herbir şey hattâ anâsır‑ı asliye ve tabâyi‑i esâsiye, O’nun emrine bakar, O’nun kuvvetiyle hareket eder. Hiçbirisi başıboş olup tabiatıyla hareket etmediğini gösteren bir Zât’tan, topraktan yapılan ve sonra toprağa dönen insanı, topraktan yeniden çıkarması istib'âd edilmez. İsyan ile O’na meydân okunmaz.”
Sonra Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın şecere‑i meşhûresini hâtıra getirmekle şu da'vâ‑yı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Mûsa Aleyhisselâm’ın dahi da'vâsıdır. Enbiyânın ittifakına hafî bir îmâ edip şu kelimenin îcâzına bir letâfet daha katar.
538
Dördüncü Işık
Îcâz‑ı Kur'ânî, o derece câmi' ve hàrıktır. Dikkat edilse görünüyor ki: Bazen bir denizi bir ibrikte gösteriyor gibi pek geniş ve çok uzun ve küllî düsturları ve umumî kanunları, basit ve âmî fehimlere merhameten, basit bir cüz'üyle, hususî bir hâdise ile gösteriyor. Binler misâllerinden yalnız iki misâline işâret ederiz.
Birinci Misâl: Yirminci Söz’ün Birinci Makamı’nda tafsîlen beyân olunan üç âyettir ki, şahs‑ı Âdem’e ta'lim‑i Esmâ ünvânıyla nev'‑i benî Âdem’e ilhâm olunan bütün ulûm ve fünûnun ta'limini ifâde eder ve Âdem’e, melâikenin secde etmesi ve şeytanın etmemesi hâdisesiyle; nev'‑i insana semekten meleğe kadar ekser mevcûdât musahhar olduğu gibi, yılandan şeytana kadar muzır mahlûkatın dahi ona itâat etmeyip düşmanlık ettiğini ifâde ediyor.
Hem kavm‑i Mûsa (A.S.) bir bakarayı, bir ineği kesmekle Mısır bakar‑perestliğinden alınan ve “İcl” hâdisesinde te'sirini gösteren bir bakar‑perestlik mefkûresinin Mûsa Aleyhisselâm’ın bıçağıyla kesildiğini ifâde ediyor.
Hem taştan su çıkması, çay akması ve dağılıp yuvarlanması ünvânıyla tabaka‑i türâbiye altında olan taş tabakası, su damarlarına hazinedarlık ve toprağa analık ettiğini ifâde ediyor.
İkinci Misâl: Kur'ân’da çok tekrar edilen kıssa‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın cümleleri ve cüz'leridir ki, herbir cümlesi, hattâ herbir cüz'ü, bir düstur‑u küllînin ucu olarak gösterilmiş ve o düsturu ifâde ediyor.
Meselâ: ﴿يَا هَامَانُ ابْنِ ل۪ي صَرْحًا﴾ Fir'avun, vezirine emreder ki: “Bana yüksek bir kule yap, semâvâtın hâlini rasad edip bakacağım. Semânın gidişatından acaba Mûsa’nın (A.S.) da'vâ ettiği gibi semâda tasarruf eden bir İlâh var mıdır?” İşte, صَرْحًا kelimesiyle ve şu cüz'î hâdise ile; dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Hàlık’ı tanımadığından tabiat‑perest olup rubûbiyet da'vâ eden ve âsâr‑ı ceberûtlarını göstermekle ibkà‑yı nâm eden, şöhret‑perest olup dağ‑misâl meşhûr ehramları bina eden ve sihir ve tenâsühe kàil olup cenazelerini mumya edip dağ misillû mezarlarda muhâfaza eden Mısır fir'avunlarının an'anesinde hüküm‑fermâ bir düstur‑u acîbi ifâde eder.
539
Meselâ: ﴿فَالْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ﴾ Gark olan Fir'avun’a der: “Bugün senin gark olan cesedine necât vereceğim.” ünvânıyla; umum fir'avunların tenâsüh fikrine binâen cenazelerini mumyalamakla mâziden alıp müstakbeldeki ensâl‑i âtiyenin temâşâgâhına göndermek olan mevt‑âlûd, ibret‑nümâ bir düstur‑u hayatiyelerini ifâde etmekle beraber, şu asr‑ı âhirde o gark olan Fir'avun’un aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall‑i gark denizinden sâhile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların mevceleri üstünde şu asır sâhiline atılacağını, mu'cizâne bir işâret‑i gaybiyeyi, bir lem'a‑i i'câzı ve bu tek kelime bir mu'cize olduğunu ifâde eder.
Meselâ: ﴿يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْ﴾ Benî‑İsrail’in, oğullarının kesilip, kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Fir'avun zamanında yapılan bir hâdise ünvânıyla; Yahudî milletinin ekser memleketlerde her asırda ma'rûz olduğu müteaddid katliâmları, kadın ve kızları hayat‑ı beşeriye-i sefîhânede oynadıkları rolü ifâde eder.
﴿وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍ﴾﴿وَتَرٰى كَث۪يرًا مِنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِي الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ﴾﴿وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًا وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ﴾﴿وَقَضَيْنَٓا اِلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪يلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْاَرْضِ مَرَّتَيْنِ﴾﴿وَلَاتَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ﴾
540
Yahudîlere müteveccih şu iki hükm‑ü Kur'ânî, o milletin hayat‑ı ictimâiye-i insaniyede dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müdhiş düstur‑u umumîyi tazammun eder ki: Hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeyi sarsan ve sa'y‑i ameli, sermâye ile mübâreze ettirip fukarayı zenginlerle çarpıştıran, muzâaf ribâ yapıp bankaları te'sise sebebiyet veren ve hile ve hud'a ile cem'‑i mal eden o millet olduğu gibi, mahrum kaldıkları ve dâima zulmünü gördükleri hükûmetlerden ve gâliblerden intikamlarını almak için her çeşit fesâd komitelerine karışan ve her nev'i ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifâde ediyor.
Meselâ: ﴿فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ﴾ “Eğer doğru iseniz, mevti isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz.” İşte meclis‑i Nebevî’de küçük bir cemâatin cüz'î bir hâdise ünvânıyla; milel‑i insaniye içinde hırs‑ı hayat ve havf‑ı memâtla en meşhûr olan millet‑i Yehûd’un tâ kıyâmete kadar lisân‑ı hâlleri, mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını ifâde eder.
Meselâ: ﴿وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ﴾ Şu ünvânla o milletin mukadderât‑ı istikbâliyesini umumî bir sûrette ifâde eder. İşte şu milletin seciyelerinde ve mukadderâtında münderic olan şöyle müdhiş desâtir içindir ki, Kur'ân onlara karşı pek şiddetli davranıyor. Dehşetli sille‑i te'dib vuruyor.
İşte şu misâllerden kıssa‑i Mûsa Aleyhisselâm ve Benî‑İsrail’in sâir cüz'lerini ve sâir kıssalarını bu kıssaya kıyâs et. Şimdi şu Dördüncü Işık’taki i'câzî lem'a‑i îcâz gibi Kur'ân’ın basit kelimâtlarının ve cüz'î mebhaslarının arkalarında pek çok lemeât‑ı i'câziye vardır. Ârife işâret yeter.
541
Beşinci Işık
Kur'ân’ın makàsıd ve mesâil, maânî ve esâlib ve letâif ve mehâsin cihetiyle câmiiyet‑i hàrikasıdır. Evet, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın sûrelerine ve âyetlerine ve hususan sûrelerin fâtihalarına, âyetlerin mebde' ve makta'larına dikkat edilse görünüyor ki:
Belâğatların bütün envâ'ını, fezâil‑i kelâmiyenin bütün aksâmını, ulvî üslûbların bütün esnâfını, mehâsin‑i ahlâkıyenin bütün efrâdını, ulûm‑u kevniyenin bütün fezlekelerini, maârif‑i İlâhiye’nin bütün fihristelerini, hayat‑ı şahsiye ve ictimâiye-i beşeriyenin bütün nâfi' düsturların ve hikmet‑i àliye-i kâinâtın bütün nurânî kanunlarını cem'etmekle beraber hiçbir müşevveşiyet eseri görünmüyor. Elhak, o kadar ecnâs‑ı muhtelifeyi bir yerde toplayıp bir münâkaşa, bir karışık çıkmamak, kahhâr bir nizâm‑ı i'câzînin işi olabilir.
Elhak, bütün bu câmiiyet içinde şu intizam ile beraber geçmiş yirmidört aded Söz’lerde izâh ve isbât edildiği gibi cehl‑i mürekkebin menşe'i olan âdiyât perdelerini keskin beyânâtıyla yırtmak, âdet perdeleri altında gizli olan hàrikulâdeleri çıkarıp göstermek ve dalâletin menba'ı olan tabiat tâğutunu, bürhânın elmas kılıncıyla parçalamak ve gaflet uykusunun kalın tabakalarını ra'd‑misâl sayhalarıyla dağıtmak ve felsefe‑i beşeriyeyi ve hikmet‑i insaniyeyi âciz bırakan kâinâtın tılsım‑ı muğlakını ve hilkat‑i âlemin muammâ‑yı acîbesini feth ve keşfetmek, elbette hakikat‑bîn ve gayb‑âşinâ ve hidayet‑bahş ve hak‑nümâ olan Kur'ân gibi bir mu'cizekârın hàrikulâde işleridir.
Evet, Kur'ân’ın âyetlerine insaf ile dikkat edilse görünüyor ki: Sâir kitaplar gibi bir‑iki maksadı takib eden tedrîcî bir fikrin silsilesine benzemiyor. Belki, def'î ve ânî bir tavrı var ve ilkà olunuyor bir gidişatı var ve beraber gelen herbir tâifesi müstakil olarak uzak bir yerden ve gayet ciddi ve ehemmiyetli bir muhâberenin tek tek, kısa kısa bir sûrette geldiğinin nişanı var.
542
Evet, kâinâtın Hàlık’ından başka kim var ki, bu derece kâinât ve Hàlık‑ı Kâinâtla ciddi alâkadar bir muhâbereyi yapabilsin!‥ Hadsiz derece haddinden çıkıp Hàlık‑ı Zülcelâl’i kendi keyfiyle söyleştirsin, kâinâtı doğru olarak konuştursun!
Evet, Kur'ân’da kâinât Sâni'inin pek ciddi ve hakîki ve ulvî ve hak olarak konuşması ve konuşturması görünüyor. Taklidi îmâ edecek hiçbir emâre bulunmuyor. O söyler ve söylettirir. Farz‑ı muhâl olarak Müseylime gibi hadsiz derece haddinden çıkıp taklidkârâne o izzet ve ceberût sâhibi olan Hàlık‑ı Zülcelâl’ini kendi fikriyle konuşturup ve kâinâtı O’nunla konuştursa, elbette binler taklid emâreleri ve binler sahtekârlık alâmetleri bulunacaktır. Çünkü; en pest bir hâlinde en yüksek tavrı takınanların her hâleti taklidciliğini gösterir. İşte şu hakikati kasem ile ilân eden: ﴿وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى ❋ مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰى ❋ وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى ❋ اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى﴾ ’ya bak, dikkat et…
Üçüncü Şuâ
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ihbarât‑ı gaybiyesi ve her asırda şebâbiyetini muhâfaza etmesi ve her tabaka insana muvâfık gelmesiyle hâsıl olan i'câzdır. Şu şuâ’ın “Üç Cilve”si var.
Birinci Cilve
İhbarât‑ı gaybiyesidir.
Şu cilvenin “Üç Şavk”ı var.
Birinci Şavk
Mâziye ait ihbarât‑ı gaybiyesidir.
Evet, Kur'ân‑ı Hakîm bil'ittifak ümmî ve emin bir Zât’ın lisânıyla zaman‑ı Âdem’den tâ Asr‑ı Saâdet’e kadar, enbiyâların mühim hâlâtını ve ehemmiyetli vukûâtını öyle bir tarzda zikrediyor ki; Tevrat ve İncil gibi kitapların tasdiki altında gayet kuvvet ve ciddiyetle ihbar ediyor. Kütüb‑ü sâlifenin ittifak ettikleri noktalarda muvâfakat etmiştir. İhtilâf ettikleri bahislerde, musahhihâne hakikat‑i vâkıayı faslediyor.
543
Demek; Kur'ân’ın nazar‑ı gayb-bînîsi, o kütüb‑ü sâlifenin umumunun fevkınde ahvâl‑i mâziyeyi görüyor ki, ittifakî mes'elelerde musaddıkâne onları tezkiye ediyor. İhtilâfî mes'elelerde musahhihâne onlara faysal oluyor. Hâlbuki: Kur'ân’ın vukûât ve ahvâl‑i mâziyeye dair ihbarâtı aklî bir iş değil ki, akıl ile ihbar edilsin. Belki, sema'a mütevakkıf nakildir. Nakil ise, kırâat ve kitabet ehline mahsûstur. Dost ve düşmanın ittifakıyla kırâatsiz, kitabetsiz, emânetle mâruf, ümmî lakabıyla mevsuf bir Zât’a nüzûl ediyor.
Hem o ahvâl‑i mâziyeyi öyle bir sûrette ihbar eder ki, bütün o ahvâli görür gibi bahseder. Çünkü: Uzun bir hâdisenin ukde‑i hayatiyesini ve rûhunu alır. Maksadına mukaddime yapar. Demek Kur'ân’daki fezlekeler, hülâsalar gösteriyor ki, bu hülâsa ve fezlekeyi gösteren, bütün mâziyi bütün ahvâli ile görüyor. Zîra, bir zâtın bir fende veya bir san'atta mütehassıs olduğu, hülâsalı bir sözle, fezlekeli bir san'atçıkla, o şahısların mehâret ve melekelerini gösterdiği gibi, Kur'ân’da zikrolunan vukûâtın hülâsaları ve rûhları gösteriyor ki; onları söyleyen, bütün vukûâtı ihâta etmiş, görüyor, – tâbir câiz ise – bir mehâret‑i fevkalâde ile ihbar ediyor.
İkinci Şavk
İstikbâle ait ihbarât‑ı gaybiyesidir.
Şu kısım ihbarâtın çok envâ'ı var. Birinci kısım hususîdir. Bir kısım ehl‑i keşf ve velâyete mahsûstur.
Meselâ: Muhyiddin‑i Arabî, ﴿الٓمٓ ❋ غُلِبَتِ الرُّومُ﴾ Sûresi’nde pek çok ihbarât‑ı gaybiyeyi bulmuştur. İmâm‑ı Rabbânî, sûrelerin başındaki mukattaât‑ı hurûf ile çok muâmelât‑ı gaybiyenin işâretlerini ve ihbarâtını görmüştür ve hâkezâ… Ulemâ‑i bâtın için Kur'ân, baştan başa ihbarât‑ı gaybiye nev'indendir. Biz ise, umuma ait olacak bir kısmına işâret edeceğiz. Bunun da pek çok tabakàtı var. Yalnız bir tabakadan bahsedeceğiz.
544
İşte, Kur'ân‑ı Hakîm, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a der: (Hâşiye)فَاصْبِرْ﴿اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌ﴾﴿لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَ مُحَلِّق۪ينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّر۪ينَ لَا تَخَافُونَ﴾﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪﴾﴿وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَ ❋ ف۪ي بِضْعِ سِن۪ينَ لِلّٰهِ الْاَمْرُ﴾﴿فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ ❋ بِاَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ﴾﴿اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِه۪ رَيْبَ الْمَنُونِ ❋ قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّص۪ينَ﴾﴿وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ﴾﴿فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا﴾﴿وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَدًا﴾﴿سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ﴾﴿قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا﴾﴿يَأْتِي اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُٓ اَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِر۪ينَ يُجَاهِدُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَٓائِمٍ﴾﴿وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ فَتَعْرِفُونَهَا﴾﴿قُلْ هُوَ الرَّحْمٰنُ اٰمَنَّا بِه۪ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ﴾﴿وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪يَنهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًا﴾ gibi çok âyâtın ifâde ettiği ihbarât‑ı gaybiyedir ki, aynen doğru olarak çıkmıştır. İşte pek çok i'tirâzât ve tenkidâta ma'rûz ve en küçük bir hatâsından dolayı da'vâsını kaybedecek bir Zât’ın lisânından böyle tereddüdsüz, kemâl‑i ciddiyet ve emniyetle ve kuvvetli bir vüsûkù ihsâs eden bir tarzda böyle ihbarât‑ı gaybiye, kat'iyyen gösterir ki; O Zât, Üstad‑ı Ezelî’sinden ders alıyor, sonra söylüyor.
545
Üçüncü Şavk
Hakàik‑ı İlâhiye’ye ve hakàik‑ı kevniyeye ve umûr‑u uhreviyeye dair ihbarât‑ı gaybiyesidir.
Evet, Kur'ân’ın hakàik‑ı İlâhiye’ye dair beyânâtı ve tılsım‑ı kâinâtı fethedip ve hilkat‑i âlemin muammâsını açan beyânât‑ı kevniyesi, ihbarât‑ı gaybiyenin en mühimmidir. Çünkü; o hakàik‑ı gaybiyeyi hadsiz dalâlet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl‑ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhî hükemâları o mesâilin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği ma'lûmdur.
Hem Kur'ân, gösterdiği o hakàik‑ı İlâhiye ve o hakàik‑ı kevniyeyi beyândan sonra ve safâ‑yı kalb ve tezkiye‑i nefisten sonra ve rûhun terakkiyâtından ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukùlü: “Sadakte” deyip o hakàikı kabûl eder. Kur'ân’a “Bârekallâh” der. Bu kısmın, kısmen Onbirinci Söz’de izâh ve isbâtı geçmiştir. Tekrara hâcet kalmamıştır.
546
Amma ahvâl‑i uhreviye ve berzahiye ise, çendan akl‑ı beşer kendi başıyla yetişemiyor, göremiyor; fakat, Kur'ân’ın gösterdiği yollar ile onları görmek derecesinde isbât ediyor. Onuncu Söz’de, Kur'ân’ın şu ihbarât‑ı gaybiyesi ne derece doğru ve hak olduğu izâh ve isbât edilmiştir. Ona müracaat et.
İkinci Cilve
Kur'ân’ın şebâbetidir. Her asırda taze nâzil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhâfaza ediyor.
Evet Kur'ân, bir hutbe‑i ezeliye olarak umum asırlardaki umum tabakàt‑ı beşeriyeye birden hitâb ettiği için öyle dâimî bir şebâbeti bulunmak lâzımdır. Hem de öyle görülmüş ve görünüyor. Hattâ, efkârca muhtelif ve isti'dâdca mütebâyin asırlardan her asra göre güyâ o asra mahsûs gibi bakar, baktırır ve ders verir. Beşerin âsâr ve kanunları beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur'ân’ın hükümleri ve kanunları, o kadar sâbit ve râsihtir ki, asırlar geçtikçe daha ziyâde kuvvetini gösteriyor.
Evet, en ziyâde kendine güvenen ve Kur'ân’ın sözlerine karşı kulağını kapayan şu asr‑ı hâzır ve şu asrın ehl‑i kitab insanları Kur'ân’ın ﴿يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ﴾﴿يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ﴾ hitâb‑ı mürşidânesine o kadar muhtaçtır ki, güyâ o hitâb doğrudan doğruya şu asra müteveccihtir ve ﴿يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ﴾ lafzı يَا اَهْلَ الْمَكْتَبِ mânâsını dahi tazammun eder. Bütün şiddetiyle, bütün tazeliğiyle, bütün şebâbetiyle ﴿يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ﴾sayhasını âlemin aktârına savuruyor.
547
Meselâ: Şahıslar, cemâatler, muârazasından âciz kaldıkları Kur'ân’a karşı; bütün nev'‑i beşerin ve belki cinnîlerin de netice‑i efkârları olan medeniyet‑i hâzıra, Kur'ân’a karşı muâraza vaziyetini almıştır, İ'câz‑ı Kur'ân’a karşı, sihirleriyle muâraza ediyor. Şimdi, şu müdhiş yeni muârazacıya karşı İ'câz‑ı Kur'ân’ı, ﴿قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ﴾ âyetinin da'vâsını isbât etmek için medeniyetin muâraza sûretiyle vaz'ettiği esâsâtı ve desâtirini, esâsât‑ı Kur'âniye ile karşılaştıracağız.
Birinci Derecede: Birinci Söz’den tâ Yirmibeşinci Söz’e kadar olan muvâzeneler ve mîzanlar ve o Söz’lerin hakikatleri ve başları olan âyetler, iki kere iki dört eder derecesinde medeniyete karşı Kur'ân’ın i'câzını ve galebesini isbât eder.
İkinci Derecede: Onikinci Söz’de isbât edildiği gibi, bir kısım düsturlarını hülâsa etmektir.
İşte, medeniyet‑i hâzıra, felsefesiyle hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyede nokta‑i istinâdı “kuvvet” kabûl eder. Hedefi “menfaat” bilir. Düstur‑u hayatı “cidâl” tanır. Cemâatlerin râbıtasını “unsuriyet ve menfî milliyet” bilir. Gayesi, hevesât‑ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât‑ı beşeriyeyi tezyîd etmek için bazı “lehviyât”tır.
Hâlbuki: Kuvvetin şe'ni, tecâvüzdür. Menfaatin şe'ni, her arzuya kâfî gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Düstur‑u cidâlin şe'ni, çarpışmaktır. Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecâvüzdür.
İşte şu medeniyetin şu düsturlarındandır ki, bütün mehâsiniyle beraber beşerin yüzde ancak yirmisine bir nev'i sûrî saâdet verip seksenini rahatsızlığa, sefâlete atmıştır.
Amma Hikmet‑i Kur'âniye ise; nokta‑i istinâdı, kuvvet yerine “Hakk”ı kabûl eder. Gayede, menfaat yerine “fazilet ve rızâ‑yı İlâhî”yi kabûl eder. Hayatta, düstur‑u cidâl yerine “düstur‑u teâvün”ü esâs tutar. Cemâatlerin râbıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine “râbıta‑i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabûl eder. Gâyâtı, “Hevesât‑ı nefsâniyenin nâmeşrû tecâvüzâtına sed çekip rûhu maâliyâta teşvik ve hissiyat‑ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemâlât‑ı insaniyeye sevkedip insan etmektir.”
Hakkın şe'ni ise, ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesânüddür. Teâvünün şe'ni, birbirinin imdâdına yetişmektir. Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizabdır. Nefs‑i emmâreyi gemlemekle bağlamak, rûhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saâdet‑i dâreyndir. İşte, medeniyet‑i hâzıra, edyân‑ı sâbıka-i semâviyeden, bâhusus Kur'ân’ın irşadâtından aldığı mehâsinle beraber Kur'ân’a karşı böyle hakikat nazarında mağlûb düşmüştür.
548
Üçüncü Derece: Binler mesâilinden yalnız nümûne olarak üç‑dört mes'eleyi göstereceğiz. Evet, Kur'ân’ın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir. Dâima gençtir, kuvvetlidir.
Meselâ: Medeniyetin bütün cem'iyât‑ı hayriyeleri ile, bütün cebbârâne şedîd inzibat ve nizâmâtlarıyla, bütün ahlâkî terbiyegâhlarıyla, Kur'ân‑ı Hakîm’in iki mes'elesine karşı muâraza edemeyip mağlûb düşmüşlerdir. Meselâ: ﴿وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ﴾﴿وَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰوا﴾
Kur'ân’ın bu galebe‑i i'câzkârânesini bir mukaddime ile beyân edeceğiz. Şöyle ki:
İşârâtü'l‑İ'câz’da isbât edildiği gibi bütün ihtilâlât‑ı beşeriyenin mâdeni, bir kelime olduğu gibi; bütün ahlâk‑ı seyyienin menba'ı dahi, bir kelimedir.
Birinci kelime: “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne!”
İkinci kelime: “Sen çalış, ben yiyeyim!”
Evet hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyede hàvâs ve avâm yani, zenginler ve fakirler, muvâzeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvâzenenin esâsı ise; hàvâs tabakasında merhamet ve şefkat; aşağısında, hürmet ve itâattir. Şimdi birinci kelime, hàvâs tabakasını; zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevketmiştir. İkinci kelime, avâmı; kine, hasede, mübârezeye sevkedip rahat‑ı beşeriyeyi birkaç asırdır selbettiği gibi, şu asırda sa'y, sermâye ile mübâreze neticesi herkesçe ma'lûm olan Avrupa hâdisât‑ı azîmesi meydâna geldi.
549
İşte medeniyet, bütün cem'iyât‑ı hayriye ile ve ahlâkî mektebleriyle ve şedîd inzibat ve nizâmâtıyla, beşerin o iki tabakasını musâlaha edemediği gibi, hayat‑ı beşerin iki müdhiş yarasını tedâvi edememiştir.
Kur'ân, birinci kelimeyi, esâsından “vücûb‑u zekât” ile kal'eder, tedâvi eder. İkinci kelimenin esâsını “hurmet‑i ribâ” ile kal'edip, tedâvi eder. Evet, âyet‑i Kur'âniye âlem kapısında durup ribâya “Yasaktır!” der. “Kavga kapısını kapamak için banka (ribâ) kapısını kapayınız!” diyerek insanlara fermân eder. Şâkirdlerine “Girmeyiniz!” emreder.
İkinci Esâs: Medeniyet, taaddüd‑ü ezvâcı kabûl etmiyor. Kur'ân’ın o hükmünü, kendine muhâlif‑i hikmet ve maslahat‑ı beşeriyeye münâfî telâkki eder. Evet, eğer izdivâcdaki hikmet, yalnız kazâ‑yı şehvet olsa, taaddüd bil'akis olmalı. Hâlbuki, hattâ bütün hayvanatın şehâdetiyle ve izdivâc eden nebâtâtın tasdikiyle sâbittir ki; izdivâcın hikmeti ve gayesi, tenâsüldür. Kazâ‑yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret‑i cüz'iyedir.
Mâdem hikmeten, hakikaten izdivâc, nesil içindir, nev'in bekàsı içindir. Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde kàbil ve ayın yalnız yarısında kàbil‑i telakkuh olan ve elli senede ye'se düşen bir kadın, ekserî vakitte tâ yüz seneye kadar kàbil‑i telkîh bir erkeğe kâfî gelmediğinden, medeniyet pek çok fâhişehâneleri kabûl etmeye mecburdur.
Üçüncü Esâs: Muhâkemesiz medeniyet, Kur'ân, kadına sülüs verdiği için âyeti tenkid eder. Hâlbuki hayat‑ı ictimâiyede ekser ahkâm, ekseriyet itibariyle olduğundan; ekseriyet itibariyle bir kadın, kendini himâye edecek birisini bulur. Erkek ise, ona yük olacak ve nafakasını ona bırakacak birisiyle teşrîk‑i mesâî etmeye mecbur olur. İşte bu sûrette bir kadın, pederinden yarısını alsa, kocası noksaniyetini te'min eder. Erkek, pederinden iki parça alsa, bir parçasını tezevvüc ettiği kadının idaresine verecek; kız kardeşine müsâvî gelir. İşte, adâlet‑i Kur'âniye böyle iktiza eder. Böyle hükmetmiştir. (Hâşiye‑1)
550
Dördüncü Esâs: Sanem‑perestliği şiddetle Kur'ân men'ettiği gibi, sanem‑perestliğin bir nev'i taklidi olan sûret‑perestliği de men'eder. Medeniyet ise, sûretleri kendi mehâsininden sayıp Kur'ân’a muâraza etmek istemiş. Hâlbuki; gölgeli gölgesiz sûretler, ya bir zulm‑ü mütehaccir veya bir riyâ‑yı mütecessid veya bir heves‑i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyâya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder.
Hem, Kur'ân merhameten, kadınların hürmetini muhâfaza için, hayâ perdesini takmasını emreder. Tâ hevesât‑ı rezîlenin ayağı altında o şefkat mâdenleri zillet çekmesinler. Âlet‑i hevesât, ehemmiyetsiz bir metâ' hükmüne geçmesinler. (Hâşiye‑2) Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Hâlbuki, aile hayatı, kadın‑erkek mâbeyninde mütekàbil hürmet ve muhabbetle devam eder. Hâlbuki, açık‑saçıklık, samîmî hürmet ve muhabbeti izâle edip ailevî hayatı zehirlemiştir.
Hususan, sûret‑perestlik, ahlâkı fenâ hâlde sarstığı ve sukùt‑u rûha sebebiyet verdiği şununla anlaşılır: Nasıl ki, merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar‑ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrib eder. Öyle de; ölmüş kadınların sûretlerine veyâhut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan sûretlerine heves‑perverâne bakmak, derinden derine hissiyat‑ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrib eder.
551
İşte şu üç misâl gibi binler mesâil‑i Kur'âniye’nin herbirisi, saâdet‑i beşeriyeyi dünyada te'mine hizmet etmekle beraber hayat‑ı ebediyesine de hizmet eder. Sâir mes'eleleri mezkûr mes'elelere kıyâs edebilirsin.
Nasıl, medeniyet‑i hâzıra Kur'ân’ın hayat‑ı ictimâiye-i beşere ait olan düsturlarına karşı mağlûb olup Kur'ân’ın i'câz‑ı manevîsine karşı hakikat noktasında iflas eder. Öyle de: Medeniyetin rûhu olan felsefe‑i Avrupa ve hikmet‑i beşeriyeyi, Hikmet‑i Kur'ân’la yirmibeş aded Söz’lerde mîzanlarla iki hikmetin muvâzenesinde hikmet‑i felsefiye âcize ve Hikmet‑i Kur'âniye’nin mu'cize olduğu kat'iyyetle isbât edilmiştir. Nasıl ki, Onbirinci ve Onikinci Söz’lerde, hikmet‑i felsefiyenin aczi ve iflası ve Hikmet‑i Kur'âniye’nin i'câzı ve gınâsı isbât edilmiştir‥ müracaat edebilirsin.
Hem, nasıl medeniyet‑i hâzıra, Hikmet‑i Kur'ân’ın ilmî ve amelî i'câzına karşı mağlûb oluyor. Öyle de: Medeniyetin edebiyât ve belâğatı da, Kur'ân’ın edeb ve belâğatına karşı nisbeti; öksüz bir yetîmin muzlim bir hüzün ile ümîdsiz ağlayışı, hem süflî bir vaziyette sarhoş bir ayyaşın velvele‑i gınâsının (şarkı demektir) nisbeti ile, ulvî bir âşığın muvakkat bir iftiraktan müştâkàne, ümîdkârâne bir hüzün ile gınâsı (şarkısı), hem, zafer veya harbe ve ulvî fedâkârlıklara sevketmek için teşvikkârâne kasâid‑i vataniyeye nisbeti gibidir.
Çünkü; edeb ve belâğat, te'sir‑i üslûb itibariyle ya hüzün verir, ya neş'e verir. Hüzün ise, iki kısımdır: Ya fakdü'l‑ahbabdan gelir, yani ahbabsızlıktan, sâhibsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki; dalâlet‑âlûd, tabiat‑perest, gaflet‑pîşe olan medeniyetin edebiyâtının verdiği hüzündür. İkinci hüzün firâku'l‑ahbabdan gelir, yani ahbab var, firâkında müştâkàne bir hüzün verir. İşte şu hüzün, hidayet‑edâ, nur‑efşân Kur'ân’ın verdiği hüzündür.
552
Amma neş'e ise, o da iki kısımdır: Birisi, nefsi, hevesâtına teşvik eder. O da tiyatrocu, sinemacı, romancı medeniyetin edebiyâtının şe'nidir. İkinci neş'e nefsi susturup, rûhu, kalbi, aklı, sırrı; maâliyâta, vatan‑ı aslîlerine, makarr‑ı ebedîlerine, ahbab‑ı uhrevîlerine yetişmek için latîf ve edebli masûmâne bir teşviktir ki, o da Cennet ve saâdet‑i ebediyeye ve rü'yet‑i Cemâlullâh’a beşeri sevkeden ve şevke getiren Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın verdiği neş'edir.
İşte: ﴿قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا﴾ ifâde ettiği azîm mânâ ve büyük hakikat, kàsırü'l‑fehm olanlarca ve dikkatsizlikle mübâlağalı bir belâğat için muhâl bir sûret zannediliyor. Hâşâ! Mübâlağa değil, muhâl bir sûret değil, ayn‑ı hakikat bir belâğat ve mümkün ve vâki sûrettedir.
O sûretin bir vechi şudur ki: Yani, Kur'ân’dan tereşşuh etmeyen ve Kur'ân’ın malı olmayan ins ve cinnin bütün güzel sözleri toplansa, Kur'ân’ı tanzîr edemez, demektir. Hem edememiş ki, gösterilmiyor.
İkinci vecih şudur ki: Cin ve insin hattâ şeytanların netice‑i efkârları ve muhassala‑i mesâîleri olan medeniyet ve hikmet‑i felsefe ve edebiyât‑ı ecnebiye, Kur'ân’ın ahkâm ve hikmet ve belâğatına karşı âciz derekesindedirler, demektir. Nasıl da nümûnesini gösterdik.
Üçüncü Cilve
Kur'ân‑ı Hakîm, her asırdaki tabakàt‑ı beşerin herbir tabakasına güyâ doğrudan doğruya o tabakaya hususî müteveccihtir, hitâb ediyor. Evet, bütün benî Âdem’e bütün tabakàtıyla en yüksek ve en dakîk ilim olan îmâna ve en geniş ve nurânî fen olan mârifetullâha ve en ehemmiyetli ve mütenevvi' maârif olan Ahkâm‑ı İslâmiye’ye dâvet eden, ders veren Kur'ân ise, her nev'e, her tâifeye muvâfık gelecek bir ders vermek elzemdir. Hâlbuki, ders birdir, ayrı ayrı değil. Öyle ise, aynı derste tabakàt bulunmak lâzımdır. Derecâta göre herbiri, Kur'ân’ın perdelerinden bir perdeden hisse‑i dersini alır. Şu hakikatin çok nümûnelerini zikretmişiz. Onlara müracaat edilebilir. Yalnız burada bir‑iki cüz'ünün, hem yalnız bir‑iki tabakasının hisse‑i fehmine işâret ederiz.
553
Meselâ: ﴿لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ ❋ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ﴾
Kesretli tabaka olan avâm tabakasının şundan hisse‑i fehmi: “Cenâb‑ı Hak, peder ve veledden ve akrandan ve zevceden münezzehtir.”
Daha mutavassıt bir tabaka, şundan “İsâ Aleyhisselâm’ın ve melâikelerin ve tevellüde mazhar şeylerin ulûhiyetini nefyetmektir.” Çünkü; muhâl bir şeyi nefyetmek, zâhiren fâidesiz olduğundan belâğatta medâr‑ı fâide olacak bir lâzım‑ı hüküm murad olunur. İşte cismâniyete mahsûs veled ve vâlidi nefyetmekten murad ise, veled ve vâlidi ve küfvü bulunanların, nefy‑i ulûhiyetleridir. Ve ma'bûd olmaya lâyık olmadıklarını göstermektir. Şu sırdandır ki, Sûre‑i İhlâs, herkese, hem her vakit fâide verebilir.
Daha bir parça ileri bir tabakanın hisse‑i fehmi: “Cenâb‑ı Hak, mevcûdâta karşı tevlîd ve tevellüdü işmâm edecek bütün râbıtalardan münezzehtir. Şerîk ve muînden ve hemcinsten müberrâdır. Belki mevcûdâta karşı nisbeti, Hallâkıyettir. Emr‑i “kün feyekûn” ile İrâde‑i Ezeliye’siyle, ihtiyarıyla icâd eder. İcâbî ve ıztırarî ve sudûr‑u gayr-ı ihtiyarî gibi münâfî‑i kemâl herbir râbıtadan münezzehtir.”
Daha yüksek bir tabakanın hisse‑i fehmi: “Cenâb‑ı Hak ezelîdir, ebedîdir, evvel ve âhirdir. Hiçbir cihette ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef'âlinde nazîri, küfvü, şebîhi, misli, misâli, mesîli yoktur. Yalnız ef'âlinde, şuûnunda teşbihi ifâde eden mesel var: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ ”
554
Bu tabakàta, ârifîn tabakası, ehl‑i aşk tabakası, sıddıkîn tabakası gibi ayrı ayrı hisse sâhiblerini kıyâs edebilirsin.
İkinci Misâl: Meselâ, ﴿مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ﴾
Tabaka‑i ûlânın şundan hisse‑i fehmi şudur ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı veya “veledim” hitâbına mazhar olan Zeyd, izzetli zevcesini kendine küfüv bulmadığı için tatlîk etmiş. Allah’ın emriyle Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Âyet der: “Peygamber size evlâdım dese, risalet cihetiyle söyler. Şahsiyet itibariyle pederiniz değil ki, aldığı kadınlar O’na münâsib düşmesin.”
İkinci tabakanın hisse‑i fehmi şudur ki: Bir büyük âmir, raiyetine pederâne şefkatle bakar. Eğer o âmir, zâhir ve bâtın bir Pâdişah‑ı rûhâni olsa, o vakit merhameti pederin yüz defa şefkatinden ileri gittiğinden o raiyetin efrâdı onun hakîki evlâdı gibi ona peder nazarıyla bakarlar. Peder nazarı, zevc nazarına inkılâb edemediğinden; kız nazarı da zevce nazarına kolayca değişmediğinden, efkâr‑ı âmmede Peygamber (A.S.M.), mü'minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediğinden Kur'ân der: “Peygamber (A.S.M.) merhamet‑i İlâhiye nazarıyla size şefkat eder, pederâne muâmele yapar. Risalet nâmına siz O’nun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet‑i insaniyet itibariyle pederiniz değildir ki; sizden zevce alması münâsib düşmesin.”
Üçüncü kısım şöyle fehmeder ki: Peygamber’e (A.S.M.) intisab edip O’nun kemâlâtına istinâd ederek O’nun pederâne şefkatine i'timâd edip kusur ve hatîât etmemelisiniz, demektir. Evet çoklar var ki, büyüklerine ve mürşidlerine i'timâd edip tenbellik eder. Hattâ bazen, “Namazımız kılınmış” der. (Bir kısım Alevîler gibi.)
555
Dördüncü nükte: Bir kısım, şu âyetten şöyle bir işâret‑i gaybiye fehmeder ki: Peygamber’in (A.S.M.) evlâd‑ı zükûru, ricâl derecesinde kalmayıp, ricâl olarak nesli, bir hikmete binâen kalmayacaktır. Yalnız “ricâl” tâbirinin ifâdesiyle nisânın pederi olduğunu işâret ettiğinden, nisâ olarak nesli devam edecektir. Felillâhilhamd, Hazret‑i Fâtıma’nın nesl‑i mübâreki, Hasan ve Hüseyin gibi iki nurânî silsilenin bedr‑i münevveri, Şems‑i Nübüvvet’in manevî ve maddî neslini idâme ediyorlar. اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ
(Birinci Şu'le, Üç Şuâ ile hitâma erdi.)
556
İkinci Şu'le
İkinci Şu'lenin “Üç Nur”u var.
Birinci Nur
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hey'et‑i mecmuasında râik bir selâset, fâik bir selâmet, metîn bir tesânüd, muhkem bir tenâsüb, cümleleri ve hey'etleri mâbeyninde kavî bir teâvün ve âyetler ve maksadları mâbeyninde ulvî bir tecâvüb olduğunu ilm‑i beyân ve fenn‑i maânî ve beyânînin Zemahşerî, Sekkâkî, Abdülkahir‑i Cürcânî gibi binlerle dâhî imâmların şehâdetiyle sâbit olduğu hâlde; o tecâvüb ve teâvün ve tesânüdü ve selâset ve selâmeti kıracak, bozacak sekiz‑dokuz mühim esbâb bulunurken o esbâb, bozmağa değil, belki selâsetine, selâmetine, tesânüdüne kuvvet vermiştir. Yalnız, o esbâb bir derece hükmünü icra edip başlarını perde‑i nizâm ve selâsetten çıkarmışlar. Fakat nasıl ki yeknesak, düz bir ağacın gövdesinden bir kısım çıkıntılar, sivricikler çıkar. Lâkin ağacın tenâsübünü bozmak için çıkmıyorlar. Belki, o ağacın zînetli tekemmülüne ve cemâline medâr olan meyveleri vermek için çıkıyorlar. Aynen bunun gibi, şu esbâb dahi, Kur'ân’ın selâset‑i nazmına kıymetdâr mânâları ifâde için sivri başlarını çıkarıyorlar.
İşte O Kur'ân‑ı Mübîn, yirmi senede hâcetlerin mevkileri itibariyle necim necim olarak, müteferrik parça parça nüzûl ettiği hâlde, öyle bir kemâl‑i tenâsübü vardır ki; güyâ bir defada nâzil olmuş gibi bir münâsebet gösteriyor.
Hem O Kur'ân, yirmi senede, hem muhtelif, mütebâyin esbâb‑ı nüzûle göre geldiği hâlde, tesânüdün kemâlini öyle gösteriyor; güyâ bir sebeb‑i vâhidle nüzûl etmiştir.
557
Hem O Kur'ân, mütefâvit ve mükerrer suâllerin cevabı olarak geldiği hâlde, nihâyet imtizaç ve ittihâdı gösteriyor; güyâ, bir suâl‑i vâhidin cevabıdır.
Hem Kur'ân, müteğâyir, müteaddid hâdisâtın ahkâmını beyân için geldiği hâlde, öyle bir kemâl‑i intizamı gösteriyor ki; güyâ bir hâdise‑i vâhidin beyânıdır.
Hem Kur'ân, mütehâlif, mütenevvi' hâlette hadsiz muhâtabların fehimlerine münâsib üslûblarda tenezzülât‑ı kelâmiye ile nâzil olduğu hâlde, öyle bir hüsn‑ü temâsül ve güzel bir selâset gösteriyor ki; güyâ hâlet birdir, bir derece‑i fehimdir, su gibi akar bir selâset gösteriyor.
Hem O Kur'ân, mütebâid, müteaddid muhâtabîn esnâfına müteveccihen mütekellim olduğu hâlde, öyle bir sühûlet‑i beyânı, bir cezâlet‑i nizâmı, bir vuzûh‑u ifhâmı var ki; güyâ muhâtabı bir sınıftır. Hattâ herbir sınıf zanneder ki, bil'asâle muhâtab yalnız kendisidir.
Hem Kur'ân, mütefâvit, mütederric irşadî bazı gayelere îsâl ve hidayet etmek için nâzil olduğu hâlde, öyle bir kemâl‑i istikamet, öyle bir dikkat‑i muvâzenet, öyle bir hüsn‑ü intizam vardır ki; güyâ maksad birdir.
İşte bu esbâblar, müşevveşiyetin esbâbı iken, Kur'ân’ın i'câz‑ı beyânında, selâset ve tenâsübünde istihdam edilmişlerdir. Evet, kalbi sakamsız, aklı müstakîm, vicdânı marazsız, zevki selîm her adam, Kur'ân’ın beyânında güzel bir selâset, ra'nâ bir tenâsüb, hoş bir âhenk, yektâ bir fesâhat görür. Hem, basîresinde selîm bir gözü olan görür ki, Kur'ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinâtı zâhir ve bâtını ile vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler.
Şu Birinci Nur’un hakikatini misâller ile tavzih etsek, birkaç mücelled lâzım. Öyle ise, sâir risale‑i Arabiyemde ve “İşârâtü'l‑İ'câz”da ve şu yirmibeş aded Söz’lerde şu hakikatin isbâtına dair olan izâhatla iktifâ edip, misâl olarak mecmû‑u Kur'ân’ı birden gösteriyorum.
558
İkinci Nur’u
Kur'ân‑ı Hakîm’in, âyetlerinin hâtimelerinde gösterdiği fezlekeler ve Esmâ‑i Hüsnâ cihetindeki üslûb‑u bedî'sinde olan meziyet‑i i'câziyeye dairdir.
İhtar: Şu İkinci Nur’da çok âyetler gelecektir. O âyetler, yalnız İkinci Nur’un misâlleri değil, belki geçmiş mesâil ve şuâların misâlleri dahi olurlar. Bunları hakkıyla izâh etmek çok uzun gelir. Şimdilik ihtisar ve icmâle mecburum. Onun için gayet muhtasar bir tarzda şu sırr‑ı azîm-i i'câzın misâllerinden olan âyetlere birer işâret edip tafsilâtını başka vakte ta'lik ettik.
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, âyetlerin hâtimelerinde gâliben bazı fezlekeleri zikreder ki; o fezlekeler, ya Esmâ‑i Hüsnâ’yı veya mânâlarını tazammun ediyor veyâhut aklı tefekküre sevketmek için akla havâle eder veyâhut makàsıd‑ı Kur'âniye’den bir kaide‑i külliyeyi tazammun eder ki, âyetin te'kid ve te'yidi için fezlekeler yapar.
İşte o fezlekelerde Kur'ân’ın hikmet‑i ulviyesinden bazı işârât ve hidayet‑i İlâhiye’nin âb‑ı hayatından bazı reşâşât, i'câz‑ı Kur'ân’ın berklerinden bazı şerârât vardır. Şimdi pek çok o işârâttan yalnız on tanesini icmâlen zikrederiz. Hem, pek çok misâllerinden birer misâl ve herbir misâlin pek çok hakàikından yalnız herbirinde bir hakikatin meâl‑i icmâlîsine işâret ederiz. Bu on işâretin ekserîsi, ekser âyetlerde müctemian beraber bulunup hakîki bir nakş‑ı i'câzî teşkil ederler. Hem, misâl olarak getirdiğimiz âyetlerin ekserîsi, ekser işârâta misâldir. Biz yalnız her âyetten bir işâret göstereceğiz. Misâl getireceğimiz âyetlerden eski Söz’lerde bahsi geçenlerin yalnız meâline bir hafif işâret ederiz.
559
Birinci Meziyet‑i Cezâlet: Kur'ân‑ı Hakîm, i'câzkâr beyânâtıyla Sâni'‑i Zülcelâl’in ef'âl ve eserlerini nazara karşı serer, basteder. Sonra o âsâr ve ef'âlinde Esmâ‑i İlâhiye’yi istihrâc eder veya haşir ve tevhid gibi bir makàsıd‑ı asliye-i Kur'âniye’yi isbât ediyor.
Birinci mânânın misâllerinden meselâ: ﴿هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ﴾
İkinci şıkkın misâllerinden meselâ: ﴿اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا ❋ وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا ❋ وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا﴾ ilâ âhir… ﴿اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ م۪يقَاتًا﴾’e kadar…
Birinci âyette âsârı bast edip bir neticenin, bir mühim maksûdun mukaddemâtı gibi, ilim ve kudrete, gâyât ve nizâmâtıyla şehâdet eden en azîm eserleri serdeder. “Alîm” ismini istihrâc eder. İkinci âyette, Birinci Şu'le’nin Birinci Şuâı’nın Üçüncü Noktası’nda bir derece izâh olunduğu gibi, Cenâb‑ı Hakk’ın büyük ef'âlini, azîm âsârını zikrederek neticesinde yevm‑i fasl olan Haşr’i, netice olarak zikrediyor.
İkinci Nükte‑i Belâğat: Kur'ân, beşerin nazarına San'at‑ı İlâhiye’nin mensûcâtını açar, gösterir. Sonra fezlekede, o mensûcâtı Esmâ içinde tayyeder veyâhut akla havâle eder.
560
Birincinin misâllerinden meselâ: ﴿قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَّبِّرُ الْاَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ ❋ فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ﴾
İşte, başta der: “Semâ ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyyâ edip oradan yağmuru, buradan hubûbatı çıkaran kimdir? Allah’tan başka koca semâ ve zemini iki mutî' hazinedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise; şükür O’na münhasırdır.”
İkinci fıkrada der ki: “Sizin a'zâlarınız içinde en kıymetdâr göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu latîf, kıymetdâr göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icâd edip terbiye eden O’dur ki, bunları size vermiştir. Öyle ise, yalnız Rab O’dur. Ma'bûd da O olabilir.”
Üçüncü fıkrada der: “Ölmüş yeri ihyâ edip yüzbinler ölmüş tâifeleri ihyâ eden kimdir? Hak’tan başka ve bütün kâinâtın Hàlık’ından başka şu işi kim yapabilir? Elbette O yapar, O ihyâ eder. Mâdem Hak’tır, hukuku zâyi' etmeyecektir. Sizi bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya gönderecektir. Yeri ihyâ ettiği gibi sizi de ihyâ edecektir.”
Dördüncü fıkrada der: “Bu azîm kâinâtı bir saray gibi, bir şehir gibi kemâl‑i intizamla idare edip tedbirini gören, Allah’tan başka kim olabilir? Mâdem Allah’tan başka olamaz, koca kâinâtı bütün ecrâmıyla gayet kolay idare eden kudret, o derece kusursuz, nihâyetsizdir ki; hiçbir şerîk ve iştirâke ve muâvenet ve yardıma ihtiyacı olamaz. Koca kâinâtı idare eden, küçük mahlûkatı başka ellere bırakmaz. Demek, ister istemez “Allah” diyeceksiniz.”
İşte, birinci ve dördüncü fıkra “Allah” der, ikinci fıkra “Rab” der, üçüncü fıkra “El‑Hakk” der. ﴿فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ﴾ ne kadar mu'cizâne düştüğünü anla. İşte, Cenâb‑ı Hakk’ın azîm tasarrufâtını, kudretinin mühim mensûcâtını zikreder. Sonra da o azîm âsârın, mensûcâtın destgâhı ﴿فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ﴾ yani, “Hakk”, “Rab”, “Allah” isimlerini zikretmekle o tasarrufât‑ı azîmenin menba'ını gösterir.
561
İkincinin misâllerinden: ﴿اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ﴾
İşte bu âyet; Cenâb‑ı Hakk’ın kemâl‑i Kudret’ini ve Azamet‑i Rubûbiyet’ini gösteren ve vahdâniyetine şehâdet eden semâvât ve arzın hilkatindeki tecellî‑i saltanat-ı Ulûhiyet ve gece‑gündüzün ihtilâfındaki tecellî‑i Rubûbiyet; ve hayat‑ı ictimâiye-i insana en büyük bir vâsıta olan gemiyi denizde teshìr ile tecellî‑i rahmet; ve semâdan âb‑ı hayatı ölmüş zemine gönderip zemini yüzbin tâifeleriyle ihyâ edip bir mahşer‑i acâib sûretine getirmekteki tecellî‑i azamet-i kudret; ve zeminde hadsiz muhtelif hayvanatı basit bir topraktan halketmekteki tecellî‑i rahmet ve kudret; ve rüzgârları, nebâtât ve hayvanatın teneffüs ve telkîhlerine hizmet gibi vezâif‑i azîme ile tavzif edip tedbir ve teneffüse sâlih vaziyete getirmek için tahrîk ve idaresindeki tecellî‑i rahmet ve hikmet; ve zemin ve âsumân ortasında vâsıta‑i rahmet olan bulutları bir mahşer‑i acâib gibi muallakta toplayıp dağıtmak, bir ordu gibi istirahat ettirip vazife başına dâvet etmek gibi teshìrindeki tecellî‑i Rubûbiyet gibi mensûcât‑ı san'atı ta'dâd ettikten sonra aklı, onların hakàikına ve tafsîline sevkedip tefekkür ettirmek için ﴿لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ﴾ der. Onunla ukùlü îkaz için akla havâle eder.
562
Üçüncü Meziyet‑i Cezâlet: Bazen Kur'ân, Cenâb‑ı Hakk’ın fiillerini tafsîl ediyor, sonra bir fezleke ile icmâl eder. Tafsîliyle kanâat verir, icmâl ile hıfzettirir, bağlar. Meselâ: ﴿وَكَذٰلِكَ يَجْتَب۪يكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰٓى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَٓا اَتَمَّهَا عَلٰٓى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ اِنَّ رَبَّكَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ﴾
İşte, Hazret‑i Yûsuf ve ecdâdına edilen ni'metleri şu âyetle işâret eder. Der ki: Sizi bütün insanlar içinde makam‑ı nübüvvetle serfirâz, bütün silsile‑i enbiyâyı, silsilenize rabtedip, silsilenizi nev'‑i beşer içinde bütün silsilelerin serdarı; hânedânınızı Ulûm‑u İlâhî’ye ve Hikmet‑i Rabbâniye’ye bir hücre‑i ta'lim ve hidayet sûretinde getirip o ilim ve hikmetle dünyanın saâdetkârâne saltanatını, âhiretin saâdet‑i ebediyesiyle sizde birleştirmek; seni ilim ve hikmetle Mısır’a hem azîz bir reis, hem àlî bir nebî, hem hakîm bir mürşid etmek…” olan niamât‑ı İlâhiye’yi zikr ve ta'dâd edip ilim ve hikmet ile onu, âbâ ve ecdâdını mümtâz ettiğini zikrediyor. Sonra, “Senin Rabbin Alîm ve Hakîm’dir.” der. “O’nun Rubûbiyet’i ve hikmeti iktiza eder ki; seni ve âbâ ve ecdâdını Alîm, Hakîm ismine mazhar etsin.” İşte, o mufassal ni'metleri, şu fezleke ile icmâl eder.
563
Hem meselâ: ﴿قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ﴾ İşte şu âyet Cenâb‑ı Hakk’ın, nev'‑i beşerin hayat‑ı ictimâiyesindeki tasarrufâtını şöyle gösteriyor ki; izzet ve zillet, fakr ve servet doğrudan doğruya Cenâb‑ı Hakk’ın meşîetine ve irâdesine bağlıdır. Demek, “Kesret‑i tabakàtın en dağınık tasarrufâtına kadar, meşîet ve takdir‑i İlâhiye iledir, tesâdüf karışamaz.” Şu hükmü verdikten sonra insaniyet hayatında en mühim iş, onun rızkıdır. Şu âyet, beşerin rızkını doğrudan doğruya Rezzâk‑ı Hakîki’nin hazine‑i rahmetinden gönderdiğini bir‑iki mukaddime ile isbât eder. Şöyle ki, der: “Rızkınız, yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, Şems ve Kamer’i teshìr eden, gece ve gündüzü çeviren Zât’ın elindedir. Öyle ise, bir elmayı, bir adama hakîki rızk olarak vermek; bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran O Zât verebilir. Ve O, ona hakîki Rezzâk olur.” Sonra da: ﴿وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ﴾ der. Bu cümlede o tafsilâtlı fiilleri icmâl ve isbât eder. Yani “Size hesabsız rızık veren O’dur ki, bu fiilleri yapar.”
Dördüncü Nükte‑i Belâğat: Kur'ân, kâh olur, mahlûkat‑ı İlâhiye’yi bir tertible zikreder; sonra o mahlûkat içinde bir nizâm, bir mîzan olduğunu ve onun semereleri olduğunu göstermekle güyâ bir şeffâfiyet, bir parlaklık veriyor ki, sonra o âyine‑misâl tertibinden cilvesi bulunan Esmâ‑i İlâhiye’yi gösteriyor. Güyâ o mahlûkat‑ı mezkûre, elfâzdır. Şu esmâ, onun mânâları, yâhut o meyvelerin çekirdekleri, yâhut hülâsalarıdırlar. Meselâ: ﴿وَلَقَدْخَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ ط۪ينٍ ❋ ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً ف۪ي قَرَارٍ مَك۪ينٍ ❋ ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ اَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا اٰخَرَ فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ﴾
564
İşte, Kur'ân, hilkat‑i insanın o acîb, garîb, bedî', muntazam, mevzûn etvârını öyle âyine‑misâl bir tarzda zikredip tertib ediyor ki; ﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ﴾ içinde kendi kendine görünüyor ve kendini dedirttiriyor. Hattâ vahyin bir kâtibi, şu âyeti yazarken daha şu kelime gelmezden evvel şu kelimeyi söylemiştir. “Acaba bana da mı vahiy gelmiş?” zannında bulunmuş. Hâlbuki evvelki kelâmın kemâl‑i nizâm ve şeffâfiyetidir ve insicamıdır ki, o kelâm gelmeden kendini göstermiştir.
Hem meselâ: ﴿اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ﴾
İşte Kur'ân şu âyette: Azamet‑i Kudret-i İlâhiye ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’i öyle bir tarzda gösteriyor ki; Güneş, Ay, yıldızlar emirber neferleri gibi emrine müheyyâ; gece ve gündüzü, beyaz ve siyah iki hat gibi veya iki şerit gibi birbiri arkasında döndürüp, Âyât‑ı Rubûbiyet’ini kâinât sahifelerinde yazan ve Arş‑ı Rubûbiyet’inde duran bir Kadîr‑i Zülcelâl’i gösterdiğinden, her rûh işitse بَارَكَ اللّٰهُ ، مَا شَاءَ اللّٰهُ ، فَتَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَdemeye hâhişger olur. Demek ﴿تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ﴾ sâbıkın hülâsası, çekirdeği, meyvesi ve âb‑ı hayatı hükmüne geçer.
Beşinci Meziyet‑i Cezâlet: Kur'ân, bazen tağayyüre ma'rûz ve muhtelif keyfiyâta medâr maddî cüz'iyâtı zikreder. Onları hakàik‑ı sâbite sûretine çevirmek için sâbit, nurânî, küllî esmâ ile icmâl eder, bağlar. Veyâhut tefekküre ve ibrete teşvik eder bir fezleke ile hâtime verir.
565
Birinci mânânın misâllerinden meselâ: ﴿وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُ۫ن۪ي بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ❋ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
İşte şu âyet evvelâ “Hazret‑i Âdem’in, hilâfet mes'elesinde melâikelere rüchâniyetine medâr ilmi olduğu” olan bir hâdise‑i cüz'iyeyi zikreder. Sonra o hâdisede melâikelerin Hazret‑i Âdem’e karşı ilim noktasında hâdise‑i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hâdiseyi iki ism‑i küllî ile icmâl ediyor. Yani ﴿اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾ yani: “Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem’i ta'lim ettin, bize gâlib oldu. Hakîm olduğun için bize isti'dâdımıza göre veriyorsun. O’nun isti'dâdına göre rüchâniyet veriyorsun.”
İkinci mânânın misâllerinden meselâ: ﴿وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِه۪ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِب۪ينَ﴾ ilâ âhir…
﴿ف۪يهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ﴾
İşte şu âyetler, Cenâb‑ı Hakk’ın, koyun, keçi, inek, manda, deve gibi mahlûklarını insanlara hàlis, sâfî, lezîz bir süt çeşmesi; üzüm ve hurma gibi masnû'ları da insanlara latîf, lezîz, tatlı birer ni'met tablaları ve kazanları; ve arı gibi küçük mu'cizât‑ı kudretini, şifâlı ve tatlı güzel bir şerbetçi yaptığını âyet şöylece gösterdikten sonra tefekküre, ibrete, başka şeyleri de kıyâs etmeğe teşvik için ﴿اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ﴾ der, hâtime verir.
566
Altıncı Nükte‑i Belâğat: Kâh oluyor ki; âyet, geniş bir kesrete ahkâm‑ı Rubûbiyet’i serer, sonra birlik ciheti hükmünde bir râbıta‑i vahdet ile birleştirir, veyâhut bir kaide‑i külliye içinde yerleştirir.
Meselâ: ﴿وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ﴾
İşte Âyete'l‑Kürsî’de on cümle ile on tabaka‑i tevhidi ayrı ayrı renklerde isbât etmekle beraber ﴿مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪﴾ cümlesiyle gayet keskin bir şiddetle şirki ve gayrın müdâhalesini keser, atar. Hem, şu âyet ism‑i a'zamın mazharı olduğundan hakàik‑ı İlâhiye’ye ait mânâları a'zamî derecededir ki, a'zamiyet derecesinde bir Tasarruf‑u Rubûbiyet’i gösteriyor. Hem umum semâvât ve arza birden müteveccih Tedbir‑i Ulûhiyet’i en a'zamî bir derecede umuma şâmil bir hafîziyeti zikrettikten sonra bir râbıta‑i vahdet ve birlik ciheti, o a'zamî tecelliyâtlarının menba'larını ﴿وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ﴾ ile hülâsa eder.
Hem meselâ: ﴿اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَ ❋ وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ ❋ وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَاسَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا﴾
567
İşte şu âyetler, evvelâ Cenâb‑ı Hakk’ın insana karşı şu koca kâinâtı nasıl bir saray hükmünde halkedip semâdan zemine âb‑ı hayatı gönderip, insanlara rızkı yetiştirmek için zemini ve semâyı iki hizmetkâr ettiği gibi, zeminin sâir aktârında bulunan herbir nev'i meyvelerinden herbir adama istifade imkânı vermek, hem insanlara semere‑i sa'ylerini mübâdele edip her nev'i medâr‑ı maîşetini te'min etmek için gemiyi insana musahhar etmiştir. Yani denize, rüzgâra, ağaca öyle bir vaziyet vermiş ki; rüzgâr bir kamçı, gemi bir at, deniz onun ayağı altında bir çöl gibi durur. İnsanları gemi vâsıtasıyla bütün zemine münâsebetdâr etmekle beraber ırmakları, büyük nehirleri, insanın fıtrî birer vesâit‑i nakliyesi hükmünde teshìr, hem Güneş ile Ay’ı seyrettirip mevsimleri ve mevsimlerde değişen Mün'im‑i Hakîki’nin renk renk ni'metlerini insanlara takdim etmek için iki musahhar hizmetkâr ve o büyük dolabı çevirmek için iki dümenci hükmünde halketmiş. Hem, gece ve gündüzü insana musahhar yani, hâb‑ı rahatına geceyi örtü; gündüzü, maîşetlerine ticâretgâh hükmünde teshìr etmiştir.
İşte bu niam‑ı İlâhiye’yi ta'dâd ettikten sonra, insana verilen ni'metlerin ne kadar geniş bir dâiresi olduğunu gösterip, o dâirede de ne derece hadsiz ni'metler dolu olduğunu şu: ﴿وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا﴾ fezleke ile gösterir. Yani: “İsti'dâd ve ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla, insan ne istemişse bütün verilmiş. İnsana olan ni'met‑i İlâhiye, ta'dâd ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın mâdem bir sofra‑i ni'meti, semâvât ve arz ise ve o sofradaki ni'metlerden bir kısmı Şems, Kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan ni'metler had ve hesaba gelmez.”
568
Yedinci Sırr‑ı Belâğat: Kâh oluyor ki; âyet, zâhirî sebebi, icâdın kàbiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için müsebbebin gayelerini, semerelerini gösteriyor. Tâ anlaşılsın ki, sebeb yalnız zâhirî bir perdedir. Çünkü; gayet hakîmâne gayeleri ve mühim semereleri irâde etmek, gayet Alîm, Hakîm birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise; şuûrsuz, câmiddir.
Hem semere ve gayetini zikretmekle âyet gösteriyor ki; sebebler, çendan nazar‑ı zâhirîde ve vücûdda müsebbebât ile muttasıl ve bitişik görünür; fakat hakikatte mâbeynlerinde uzak bir mesâfe var. Sebebden müsebbebin icâdına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en ednâ bir müsebbebin icâdına yetişemez.
İşte sebeb ve müsebbeb ortasındaki uzun mesâfede Esmâ‑i İlâhiye birer yıldız gibi tulû' eder. Matla'ları, o mesâfe‑i maneviyedir. Nasıl ki zâhir nazarda dağların dâire‑i ufkunda semânın etekleri muttasıl ve mukàrin görünür. Hâlbuki, dâire‑i ufk-u cibâlîden semânın eteğine kadar umum yıldızların matla'ları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesâfe‑i azîme bulunduğu gibi, esbâb ile müsebbebât mâbeyninde öyle bir mesâfe‑i maneviye var ki, îmânın dûrbîniyle, Kur'ân’ın nuruyla görünür. Meselâ: ﴿فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِه۪ ❋ اَنَّا صَبَبْنَا الْمَٓاءَ صَبًّا ❋ ثُمَّ شَقَقْنَا الْاَرْضَ شَقًّا ❋ فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا حَبًّا ❋ وَعِنَبًا وَقَضْبًا ❋ وَزَيْتُونًا وَنَخْلًا ❋ وَحَدَٓائِقَ غُلْبًا ❋ وَفَاكِهَةً وَاَبًّا ❋ مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْ﴾
İşte şu âyet‑i kerîme, mu'cizât‑ı kudret-i İlâhiye’yi bir tertib‑i hikmetle zikrederek esbâbı, müsebbebâta rabtedip en âhirde ﴿مَتَاعًا لَكُمْ﴾ lafzıyla bir gayeyi gösterir ki, o gaye, bütün o müteselsil esbâb ve müsebbebât içinde o gayeyi gören ve takib eden gizli bir Mutasarrıf bulunduğunu ve o esbâb, O’nun perdesi olduğunu isbât eder.
569
Evet, ﴿مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْ﴾tâbiriyle bütün esbâbı, icâd kàbiliyetinden azleder. Ma'nen der: “Size ve hayvanatınıza rızkı yetiştirmek için su, semâdan geliyor. O suda, size ve hayvanatınıza acıyıp şefkat edip rızık yetiştirmek kàbiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir.
Hem toprak, nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuûrsuz toprak, sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kàbiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor, birisi o kapıyı açıyor, ni'metleri ellerinize veriyor.
Hem, otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hubûbatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm‑i Rahîm’in perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki; ni'metlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor.”
İşte şu beyânâttan, Rahîm, Rezzâk, Mün'im, Kerîm gibi çok esmânın matla'ları görünüyor.
Hem meselâ: ﴿اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُزْج۪ي سَحَابًا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه۪ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُص۪يبُ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَٓاءُ يَكَادُ سَنَا بَرْقِه۪ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ ❋ يُقَلِّبُ اللّٰهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ ❋ وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ مَٓاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰٓى اَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾
570
İşte şu âyet, mu'cizât‑ı Rubûbiyet’in en mühimlerinden ve hazine‑i rahmetin en acîb perdesi olan bulutların teşkilâtında yağmur yağdırmaktaki tasarrufât‑ı acîbeyi beyân ederken güyâ bulutun eczâları cevv‑i havada dağılıp saklandığı vakit, istirahate giden neferât misillû bir boru sesiyle toplandığı gibi, emr‑i İlâhî ile toplanır, bulut teşkil eder. Sonra, küçük küçük tâifeler bir ordu teşkil eder gibi, o parça parça bulutları te'lif edip, – kıyâmette seyyâr dağlar cesâmet ve şeklinde ve rutûbet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan – o sehâb parçalarından âb‑ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat o göndermekte bir irâde, bir kasd görünüyor, hâcâta göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv; berrak, sâfî, hiçbir şey yokken bir mahşer‑i acâib gibi dağvâri parçalar kendi kendine toplanmıyor, belki zîhayatı tanıyan birisidir ki, gönderiyor.
İşte şu mesâfe‑i maneviyede Kadîr, Alîm, Mutasarrıf, Müdebbir, Mürebbî, Muğîs, Muhyî gibi esmâların matla'ları görünüyor.
Sekizinci Meziyet‑i Cezâlet: Kur'ân kâh oluyor ki, Cenâb‑ı Hakk’ın âhirette hàrika ef'âllerini kalbe kabûl ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için bir i'dâdiye sûretinde dünyadaki acâib ef'âlini zikreder, veyâhut istikbâlî ve uhrevî olan ef'âl‑i acîbe-i İlâhiye’yi öyle bir sûrette zikreder ki; meşhûdumuz olan çok nazîreleriyle onlara kanâatimiz gelir.
Meselâ: ﴿اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّاخَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَخَص۪يمٌ مُب۪ينٌ﴾ tâ sûrenin âhirine kadar… İşte şu bahiste Haşir mes'elesinde Kur'ân‑ı Hakîm, haşri isbât için yedi‑sekiz sûrette muhtelif bir tarzda isbât ediyor.
Evvelâ; neş'e‑i ûlâyı nazara verir, der ki: “Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan tâ hilkat‑i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki, neş'e‑i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O, onun misli, belki daha ehvenidir.”
571
Hem, Cenâb‑ı Hak insana karşı ettiği ihsânat‑ı azîmeyi ﴿اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا﴾ kelimesiyle işâret edip der: “Size böyle ni'met eden Zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.”
Hem remzen der: “Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyâs edemeyip istib'âd ediyorsunuz.
Hem, semâvât ve arzı halkeden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terketmekle bütün eczâsıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhûde yapar mı zannedersiniz?”
Der: “Haşirde sizi ihyâ edecek Zât, öyle bir Zât’tır ki, bütün kâinât, O’na emirber nefer hükmündedir. Emr‑i “kün feyekûn”e karşı kemâl‑i inkıyad ile serfürû eder. Bir baharı halketmek bir çiçek kadar O’na ehven gelir. Bütün hayvanatı icâd etmek, bir sinek icâdı kadar kudretine kolay gelir bir Zât’tır. Öyle bir Zât’a karşı ﴿مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ﴾ deyip kudretine karşı tâciz ile meydân okunmaz!‥”
Sonra ﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ﴾ tâbiriyle: “Herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitab sahifeleri gibi kolayca çevirir; dünya ve âhireti, iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr‑i Zülcelâl’dir.”
Mâdem böyledir, bütün delâilin neticesi olarak ﴿وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ Yani: “Kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip, huzur‑u Kibriyâ’sında hesabınızı görecektir.”
İşte şu âyetler, haşrin kabûlüne zihni müheyyâ etti. Kalbi de hazır etti, çünkü; nazâirini, dünyevî ef'âl ile de gösterdi.
572
Hem kâh oluyor ki, ef'âl‑i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nazâirlerini ihsâs etsin, tâ istib'âd ve inkâra meydân kalmasın.
Meselâ: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾ ilâ âhir‥ Ve ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ﴾ ilâ âhir‥ Ve ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ﴾ İşte şu sûrelerde kıyâmet ve haşirdeki inkılâbât‑ı azîmeyi ve tasarrufât‑ı Rubûbiyet’i öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazîrelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabûl eder. Şu üç sûrenin meâl‑i icmâlîsine işâret dahi pek uzun olur. Onun için bir tek kelimeyi nümûne olarak göstereceğiz.
Meselâ: ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ﴾ kelimesi ifâde eder ki: Haşirde herkesin bütün a'mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mes'ele, kendi kendine çok acâib olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işâret ettiği gibi haşr‑i baharîde başka noktaların nazîresi olduğu gibi, şu neşr‑i suhuf nazîresi pek zâhirdir.
Çünkü; her meyvedâr ağacın, ya çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, (Esmâ‑i İlâhiye’yi ne şekilde göstererek tesbihât etmiş ise) ubûdiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih‑i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve sûret lisânıyla, gayet fasîh bir sûrette, analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife‑i a'mâlini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu Hakîmâne, Hafîzâne, Müdebbirâne, Mürebbiyâne, Latîfâne şu işi yapan O’dur ki, der: ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ﴾
573
Başka noktaları buna kıyâs eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz. İşte ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾ Şu kelâm, “tekvîr” lafzıyla, yani “sarmak” ve “toplamak” mânâsıyla, parlak bir temsîle işâret ettiği gibi, nazîrini dahi îmâ eder.
Birinci: Evet Cenâb‑ı Hak tarafından adem ve esîr ve semâ perdelerini açıp, Güneş gibi, dünyayı ışıklandıran pırlanta‑misâl bir lambayı, hazine‑i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.
İkinci: Veya ziyâ metâ'ını neşretmek ve zeminin kafasına ziyâyı, zulmetle münâvebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâ'ını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar; kâh olur Ay, onun yüzüne karşı perde olur, muâmelesini bir derece çeker, metâ'ını ve muâmelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisâl edecektir. Hattâ hiçbir sebeb‑i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, Güneş, yerin başına İzn‑i İlâhî ile sardığı ziyâyı, emr‑i Rabbânî ile geriye alıp, Güneş’in başına sarıp, “Haydi yerde işin kalmadı.” der, “Cehennem’e git, sana ibâdet edip senin gibi bir memur‑u musahharı sadâkatsizlikle tahkîr edenleri yak!” der, ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾ fermânını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.
Dokuzuncu Nükte‑i Belâğat: Kur'ân‑ı Hakîm, kâh olur cüz'î bazı maksadları zikreder, sonra o cüz'iyât vâsıtasıyla küllî makàsıda zihinleri sevketmek için, o cüz'î maksadı, bir kaide‑i külliye hükmünde olan Esmâ‑i Hüsnâ ile takrîr ederek tesbit eder, tahkîk edip isbât eder.
Meselâ: ﴿قَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّت۪ي تُجَادِلُكَ ف۪ي زَوْجِهَا وَتَشْتَك۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاللّٰهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَا اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ﴾
574
İşte Kur'ân der: “Cenâb‑ı Hak, Semi'‑i Mutlak’tır, herşeyi işitir. Hattâ en cüz'î bir mâcera olan ve zevcinden teşekkî eden bir zevcenin sana karşı mücâdelesini Hak ismiyle işitir. Hem rahmetin en latîf cilvesine mazhar ve şefkatin en fedâkâr bir hakikatine mâden olan bir kadının haklı olarak zevcinden da'vâsını ve Cenâb‑ı Hakk’a şekvâsını umûr‑u azîme sûretinde Rahîm ismiyle ehemmiyetle işitir ve Hak ismiyle ciddiyetle bakar.”
İşte bu cüz'î maksadı küllîleştirmek için, mahlûkatın en cüz'î bir hâdisesini işiten, gören – kâinâtın dâire‑i imkânîsinden hariç – bir Zât, elbette herşeyi işitir, herşeyi görür bir Zât olmak lâzım gelir. Ve kâinâta Rab olan, kâinât içinde mazlum küçük mahlûkların dertlerini görmek, feryâdlarını işitmek gerektir. Dertlerini görmeyen, feryâdlarını işitmeyen, “Rab” olamaz. Öyle ise; ﴿اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ﴾ cümlesiyle iki hakikat‑i azîmeyi tesbit eder.
Hem meselâ: ﴿سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ﴾
İşte Kur'ân, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mi'râcının mebde'i olan Mescid‑i Haram’dan, Mescid‑i Aksâ’ya olan seyerânını zikrettikten sonra ﴿اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ﴾ der. اِنَّهُ ’deki zamîr, ya Cenâb‑ı Hakk’adır veyâhut Peygamber’edir.
575
Peygamber’e göre olsa, şöyle oluyor ki: “Bu seyahat‑ı cüz'îde, bir seyr‑i umumî, bir urûc‑u küllî var ki; tâ Sidretü'l‑Müntehâ’ya, tâ Kàb‑ı Kavseyn’e kadar, merâtib‑i külliye-i esmâiyede gözüne, kulağına tezâhür eden âyât‑ı Rabbâniye’yi ve acâib‑i san'at-ı İlâhiye’yi işitmiş, görmüştür.” der. O küçük, cüz'î seyahati, küllî ve mahşer‑i acâib bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.
Eğer zamîr, Cenâb‑ı Hakk’a râci' olsa şöyle oluyor ki: “Bir abdini bir seyahatte huzuruna dâvet edip bir vazife ile tavzif etmek için Mescid‑i Haram’dan mecma'‑ı enbiyâ olan Mescid‑i Aksâ’ya gönderip enbiyâlarla görüştürüp, bütün enbiyâların usûl‑ü dinlerine vâris‑i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Kàb‑ı Kavseyn’e kadar mülk ü melekûtunda gezdirdi.” İşte, çendan O Zât bir abddir, bir mi'râc‑ı cüz'îde seyahat eder; fakat bu abdde bütün kâinâta taalluk eden bir emânet beraberdir. Hem şu kâinâtın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saâdet‑i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenâb‑ı Hak kendi Zât’ını, “Bütün eşyayı işitir ve görür.” sıfatıyla tavsif eder. Tâ o emânet, o nur, o anahtarın cihan‑şümûl hikmetlerini göstersin.
Hem meselâ: ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلًا اُو۬ل۪ٓي اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ يَز۪يدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَٓاءُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾
576
İşte şu sûrede, “Semâvât ve arzın Fâtır‑ı Zülcelâl’i, semâvât ve arzı öyle bir tarzda tezyîn edip âsâr‑ı kemâlini göstermekle hadsiz seyircilerinden Fâtır’ına hadsiz medh ü senâlar ettiriyor ve öyle de hadsiz ni'metlerle süslendirmiş ki; semâ ve zemin, bütün ni'metlerin ve ni'met‑dîdelerin lisânlarıyla, O Fâtır‑ı Rahmân’ına, nihâyetsiz hamd ve sitâyiş ederler.” dedikten sonra, yerin şehirleri ve memleketleri içinde Fâtır’ın verdiği cihâzât ve kanatlarıyla seyr ü seyahat eden insanlarla, hayvanat ve tuyûr gibi, semâvî saraylar olan yıldızlar ve ulvî memleketleri olan burçlarda gezmek ve tayerân etmek için, o memleketin sekeneleri olan meleklerine kanat veren Zât‑ı Zülcelâl, elbette herşeye kadîr olmak lâzım gelir. Bir sineğe, bir meyveden bir meyveye; bir serçeye, bir ağaçtan bir ağaca uçmak kanadını veren, Zühre’den Müşteri’ye, Müşteri’den Zühal’e uçacak kanatları O veriyor. Hem, melâikeler, sekene‑i zemin gibi cüz'iyete münhasır değiller, bir mekân‑ı muayyen onları kaydedemiyor. Bir vakitte dört veya daha ziyâde yıldızlarda bulunduğuna işâret ﴿مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ﴾ kelimeleriyle tafsîl verir.
İşte şu hâdise‑i cüz'iye olan “Melâikeleri kanatlarla techiz etmek” tâbiriyle gayet küllî ve umumî bir azamet‑i kudretin destgâhına işâret ederek ﴿اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾ fezlekesiyle tahkîk edip tesbit eder.
Onuncu Nükte‑i Belâğat: Kâh oluyor âyet, insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedîd bir tehdid ile zecreder; sonra şiddet‑i tehdid, ye'se ve ümîdsizliğe atmamak için, rahmetine işâret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder.
Meselâ: ﴿قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلًا ❋ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَب۪يرًا ❋ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَاتَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا﴾
577
İşte şu âyet der ki: “De! Eğer dediğiniz gibi mülkünde şerîki olsaydı, elbette Arş‑ı Rubûbiyet’ine el uzatıp müdâhale eseri görünecek bir derecede bir intizamsızlık olacaktı. Hâlbuki yedi tabaka semâvâttan tut, tâ hurdebînî zîhayatlara kadar, herbir mahlûk küllî olsun cüz'î olsun; küçük olsun büyük olsun, mazhar olduğu bütün isimlerin cilve ve nakışları dilleriyle, o Esmâ‑i Hüsnâ’nın Müsemmâ‑yı Zülcelâl’ini tesbih edip, şerîk ve nazîrden tenzîh ediyorlar.
Evet nasıl ki semâ; güneşler, yıldızlar denilen nur‑efşân kelimâtıyla, hikmet ve intizamıyla, O’nu takdis ediyor, vahdetine şehâdet ediyor ve cevv‑i hava dahi bulutların sesiyle, berk ve ra'd ve katrelerin kelimâtıyla O’nu tesbih ve takdis ve vahdâniyetine şehâdet eder; öyle de, zemin; hayvanat ve nebâtât ve mevcûdât denilen hayatdâr kelimâtıyla Hàlık‑ı Zülcelâl’ini tesbih ve tevhid etmekle beraber, herbir ağacı; yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimâtıyla yine tesbih edip birliğine şehâdet eder. Öyle de, en küçük mahlûk, en cüz'î bir masnû', küçüklüğü ve cüz'iyetiyle beraber, taşıdığı nakışlar ve keyfiyetler işâretiyle pek çok Esmâ‑i külliyeyi göstermek ile Müsemmâ‑yı Zülcelâl’i tesbih edip vahdâniyetine şehâdet eder.”
578
İşte bütün kâinât birden, bir lisân ile, müttefikan Hàlık‑ı Zülcelâl’ini tesbih edip vahdâniyetine şehâdet ederek kendilerine göre muvazzaf oldukları vazife‑i ubûdiyeti, kemâl‑i itâatle yerine getirdikleri hâlde; şu kâinâtın hülâsası ve neticesi ve nâzdâr bir halifesi ve nâzenîn bir meyvesi olan insan, bütün bunların aksine, zıddına olarak, ettikleri küfür ve şirkin ne kadar çirkin düşüp ne derece cezaya şâyeste olduğunu ifâde edip bütün bütün ye'se düşürmemek için; hem şunun gibi nihâyetsiz bir cinayete, hadsiz çirkin bir isyana Kahhâr‑ı Zülcelâl nasıl meydân verip kâinâtı başlarına harâb etmediğinin hikmetini göstermek için ﴿اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا﴾ der. O hâtime ile hikmet‑i imhâli gösterip bir ricâ kapısı açık bırakır.
İşte şu on işârât‑ı i'câziyeden anla ki, âyetlerin hâtimelerindeki fezlekelerde, çok reşehât‑ı hidayetiyle beraber çok lemeât‑ı i'câziye vardır ki; büleğâların en büyük dâhîleri, şu bedî' üslûblara karşı kemâl‑i hayret ve istihsânlarından parmağını ısırmış, dudağını dişlemiş مَا هٰذَا كَلَامُ بَشَرٍ demiş, ﴿اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى﴾ ’ya, hakkalyakìn olarak îmân etmişler. Demek bazı âyette, bütün mezkûr işârâtla beraber bahsimize girmeyen çok mezâyâ‑yı âheri de tazammun eder ki; o mezâyânın icmâında öyle bir nakş‑ı i'câz görünür ki, kör dahi görebilir…