494
Birinci Şu'le
Bu şu'lenin “Üç Şuâ”ı var.
Birinci Şuâ
Derece‑i i'câzda belâğat‑ı Kur'âniye’dir. O belâğat ise, nazmın cezâletinden ve hüsn‑ü metânetinden ve üslûblarının bedâatından, garîb ve müstahsenliğinden ve beyânının berâatından, fâik ve safvetinden ve maânîsinin kuvvet ve hakkâniyetinden ve lafzının fesâhatinden, selâsetinden tevellüd eden bir belâğat‑ı hàrikulâdedir ki; benî Âdem’in en dâhî edîblerini, en hàrika hatîblerini, en mütebahhir ulemâsını muârazaya dâvet edip binüçyüz senedir meydân okuyor. Onların damarlarına şiddetle dokunuyor. Muârazaya dâvet ettiği hâlde, kibir ve gururlarından başını semâvâta vuran o dâhîler ona muâraza için ağız açamayıp kemâl‑i zilletle boyun eğdiler. İşte belâğatındaki vech‑i i'câzı iki sûretle işâret ederiz.
Birinci Sûret
İ'câzı vardır ve mevcûddur. Çünkü; Cezîretü'l‑Arab ahâlisi o asırda ekseriyet‑i mutlaka itibariyle ümmî idi. Ümmîlikleri için mefâhirlerini ve vukûât‑ı tarihiyelerini ve mehâsin‑i ahlâka yardım edecek durûb‑u emsâllerini, kitabet yerine şiir ve belâğat kaydıyla muhâfaza ediyorlardı. Mânidâr bir kelâm, şiir ve belâğat câzibesiyle eslâftan ahlâfa hâfızalarda kalıp gidiyordu.
İşte, şu ihtiyac‑ı fıtrî neticesi olarak o kavmin manevî çarşı‑yı ticâretlerinde en ziyâde revâc bulan, fesâhat ve belâğat metâ'ı idi. Hattâ bir kabilenin belîğ bir edîbi, en büyük bir kahraman‑ı millîsi gibi idi. En ziyâde onunla iftihar ediyorlardı.
495
İşte İslâmiyet’ten sonra âlemi, zekâlarıyla idare eden o zekî kavim, şu en revâclı ve medâr‑ı iftiharları ve ona şiddet‑i ihtiyaçla muhtaç olan belâğatta, akvâm‑ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâğat o kadar kıymetdâr idi ki, bir edîbin bir sözü için iki kavim büyük muhârebe ederdi ve bir sözüyle musâlaha ediyorlardı. Hattâ onların içinde “Muallakàt‑ı Seb'a” nâmıyla yedi edîbin yedi kasidesini altınla Kâbe’nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı.
İşte böyle bir zamanda, belâğat en revâclı olduğu bir ânda Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân nüzûl etti. Nasıl ki, zaman‑ı Mûsa Aleyhisselâm’da sihir ve zaman‑ı İsâ Aleyhisselâm’da tıb revâcda idi. Mu'cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit büleğâ‑yı Arabı, en kısa bir sûresine mukàbeleye dâvet etti: ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪﴾ fermânıyla onlara meydân okuyor. Hem der ki: “Îmân getirmezseniz mel'ûnsunuz! Cehennem’e gireceksiniz!” Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli sûrette kırıyor. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor. Onları bidâyeten i'dâm‑ı ebedî ile ve sonra da Cehennem’de i'dâm‑ı ebedî ile beraber dünyevî i'dâm ile de mahkûm ediyor. Der: “Ya muâraza ediniz, yâhut can ve malınız helâkettedir!”
İşte eğer muâraza mümkün olsaydı, acaba hiç mümkün mü idi ki; bir‑iki satırla muâraza edip da'vâsını ibtal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkülâtlı muhârebe tarîki ihtiyar edilsin! Evet o zekî kavim, o siyâsî millet ki; bir zaman âlemi, siyasetle idare ettiği hâlde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terketsin; en tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kàbil midir! Çünkü; edîbleri, birkaç hurûfâtla muâraza edebilseydi Kur'ân, da'vâsından vazgeçerdi. Onlar da maddî ve manevî helâketten kurtulurlardı. Hâlbuki, muhârebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler.
Demek, muâraza‑i bilhurûf mümkün değildi, muhâldi. Onun için muhârebe‑i bi's-süyûfa mecbur oldular.
496
Hem, Kur'ân’ı tanzîr etmek, taklidini yapmak için gayet şiddetli iki sebeb vardı. Birisi, düşmanın hırs‑ı muârazası; diğeri, dostlarının şevk‑i taklididir ki, şu iki sâik‑i şedîd altında milyonlar Arabî kitaplar yazılmış ki; hiçbirisi O’na benzemez. Âlim olsun, âmî olsun her kim O’na ve onlara baksa kat'iyyen diyecek ki: “Kur'ân bunlara benzemez. Hiçbirisi O’nu tanzîr edemez.” Şu hâlde, ya Kur'ân, bütününün altındadır. Bu ise, bütün dost ve düşmanın ittifakıyla battaldır, muhâldir. Veya Kur'ân, o yazılan umum kitapların fevkındedir.
Eğer Desen: “Nasıl biliyoruz ki; kimse muârazaya teşebbüs etmedi? Kimse kendine güvenemedi mi ki, meydâna çıksın? Birbirinin yardımı da mı fâide etmedi?”
Elcevab: Eğer muâraza mümkün olsaydı alâ külli hâl kat'î teşebbüs edilecekti. Çünkü; izzet ve nâmus mes'elesi, can ve mal tehlikesi vardı. Eğer teşebbüs edilseydi alâ külli hâl kat'î tarafdâr pek çok bulunacaktı. Çünkü: Hakka muârız ve muannid dâima kesretli idi. Eğer tarafdâr bulsaydı, alâ külli hâl iştihâr bulacaktı. Çünkü; küçük bir mücâdele, beşerin nazar‑ı istiğrabını celbedip destanlarda iştihâr eder. Şöyle acîb bir mücâdele ve vukûât ise, gizli kalamaz. İslâmiyet aleyhinde tâ en çirkin ve en şeni' şeylere kadar nakledilir, meşhûr olur. Hâlbuki muârazaya dair Müseylime‑i Kezzâb’ın bir‑iki fıkrasından başka nakledilmemiş. O Müseylime’de çendan belâğat varmış. Fakat hadsiz bir hüsn‑ü cemâle mâlik olan beyân‑ı Kur'ân’a nisbet edildiği için onun sözleri hezeyan sûretinde tarihlere geçmiştir. İşte Kur'ân’ın belâğatındaki i'câz, kat'iyyen iki kere iki dört eder gibi mevcûddur ki; iş böyle oluyor.
İkinci Sûret
Belâğatındaki i'câz‑ı Kur'ânî’nin hikmetini Beş Nokta’da beyân edeceğiz.
Birinci Nokta
Kur'ân’ın nazmında bir cezâlet‑i hàrika var. O nazımdaki cezâlet ve metâneti, “İşârâtü'l‑İ'câz” baştan aşağıya kadar bu cezâlet‑i nazmiyeyi beyân eder. Saatin; sâniye, dakika, saati sayan ve birbirinin nizâmını tekmîl eden ne ise, Kur'ân‑ı Hakîm’in herbir cümledeki, hey'âtındaki nazım ve kelimelerindeki nizâm ve cümlelerin birbirine karşı münâsebâtındaki intizamı öyle bir tarzda “İşârâtü'l‑İ'câz”da âhirine kadar beyân edilmiştir. Kim isterse ona bakabilir ve bu nazımdaki cezâlet‑i hàrikayı bu sûrette görebilir. Yalnız bir‑iki misâl bir cümlenin hey'âtındaki nazmı göstermek için zikredeceğiz.
497
Meselâ: ﴿وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ﴾ Bu cümlede azâbı dehşetli göstermek için, en azının şiddetle te'sirini göstermekle göstermek ister. Demek taklîli ifâde edecek; cümlenin bütün hey'etleri de bu taklîle bakıp ona kuvvet verecek. İşte لَئِنْ lafzı, teşkîktir. Şek, kıllete bakar. مَسَّ lafzı, azıcık dokunmaktır. Yine kılleti ifâde eder. نَفْحَةٌ lafzı, maddesi bir kokucuk olup kılleti ifâde ettiği gibi; sîgası, bire delâlet eder. Masdar‑ı merre tâbir‑i sarfiyesinde “biricik” demektir. Kılleti ifâde eder. نَفْحَةٌ ’deki tenvin‑i tenkîrî, taklîli içindir ki, o kadar küçük ki; bilinemiyor demektir. مِنْ lafzı, teb'îz içindir. Bir parça demektir. Kılleti ifâde eder. عَذَابِ lafzı, nekâl, ikàba nisbeten hafif bir nev'i cezadır ki, kıllete işâret eder. رَبِّكَ lafzı, Kahhâr, Cebbâr, Müntakìm’e bedel yine şefkati ihsâs etmekle kılleti işâret ediyor.
İşte “Bu kadar kılletteki bir parça azâb böyle te'sirli ise, ikàb‑ı İlâhî ne kadar dehşetli olur kıyâs edebilirsiniz.” diye ifâde eder.
İşte şu cümlede küçük hey'etler nasıl birbirine bakıp yardım eder. Maksad‑ı küllîyi, herbiri kendi lisânıyla takviye eder. Şu misâl bir derece lafız ve maksada bakar.
İkinci misâl: ﴿وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ﴾ Şu cümlenin hey'âtı, sadakanın şerâit‑i kabûlünün beşine işâret eder.
Birinci şart: Sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek ki: وَمِمَّا lafzındaki (مِنْ)‑i teb'îz ile o şartı ifâde eder.
498
İkinci şart: Ali’den alıp Velî’ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. Şu şartı رَزَقْنَاهُمْ lafzı ifâde ediyor. “Size rızık olandan veriniz.” demektir.
Üçüncü şart: Minnet etmemektir. Şu şarta رَزَقْنَا ’daki نَا lafzı işâret eder. Yani: “Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan benim abdime vermekte minnetiniz yoktur.”
Dördüncü şart: Öyle adama veresin ki, nafakasına sarfetsin. Yoksa sefâhete sarfedenlere sadaka makbûl olmaz. Şu şarta يُنْفِقُونَ lafzı işâret ediyor.
Beşinci şart: Allah nâmına vermektir ki, رَزَقْنَاهُمْ ifâde ediyor. Yani “Mal benimdir, benim nâmımla vermelisiniz.”
Şu şartlarla beraber tevsî' de var. Yani sadaka nasıl mal ile olur; ilim ile dahi olur. Kavl ile, fiil ile, nasihat ile de oluyor. İşte şu aksâma مِمَّا lafzındaki مَاumumiyetiyle işâret ediyor. Hem şu cümlede bizzat işâret ediyor. Çünkü; mutlaktır, umumu ifâde eder. İşte sadakayı ifâde eden şu kısacık cümlede, beş şart ile beraber geniş bir dâiresini akla ihsân ediyor. Hey'etiyle ihsâs ediyor. İşte hey'ette böyle pek çok nazımlar var. Kelimâtın dahi birbirine karşı, aynen, geniş böyle bir dâire‑i nazmiyesi var.
Sonra kelâmların da, meselâ: ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ ’de altı cümle var. Üçü müsbet, üçü menfî. Altı mertebe‑i tevhidi isbât etmekle beraber şirkin altı envâ'ını reddeder. Herbir cümlesi öteki cümlelere hem delil olur, hem netice olur. Çünkü: Herbir cümlenin iki mânâsı var. Bir mânâ ile netice olur, bir mânâ ile de delil olur. Demek Sûre‑i İhlâs’ta otuz Sûre‑i İhlâs kadar muntazam, birbirini isbât eder delillerden mürekkeb sûreler vardır. Meselâ: قُلْ هُوَ اللّٰهُ : لِاَنَّهُ اَحَدٌ ، لِاَنَّهُ صَمَدٌ ، لِاَنَّهُ لَمْ يَلِدْ ، لِاَنَّهُ لَمْ يُولَدْ ، لِاَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
499
Hem: وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ : لِاَنَّهُ لَمْ يُولَدْ ، لِاَنَّهُ لَمْ يَلِدْ ، لِاَنَّهُ صَمَدٌ ، لِاَنَّهُ اَحَدٌ ، لِاَنَّهُ هُوَ اللّٰهُ
Hem: هُوَ اللّٰهُ: فَهُوَ اَحَدٌ ، فَهُوَ صَمَدٌ ، فَاِذًا لَمْ يَلِدْ ، فَاِذًا لَمْ يُولَدْ ، فَاِذًا لَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ Daha sen buna göre kıyâs et…
Meselâ: ﴿الٓمٓ ❋ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ Şu dört cümlenin herbirisinin iki mânâsı var. Bir mânâ ile öteki cümlelere delildir; diğer mânâ ile onlara neticedir. Onaltı münâsebet hatlarından bir nakş‑ı nazmî-i i'câzî hâsıl olur. “İşârâtü'l‑İ'câz”da öyle bir tarzda beyân edilmiş ki, bir nakş‑ı nazmî-i i'câzî teşkil eder. Onüçüncü Söz’de beyân edildiği gibi, güyâ ekser Âyât‑ı Kur'âniye’nin herbirisi ekser âyâtın herbirisine bakar bir gözü ve nâzır bir yüzü vardır ki, onlara münâsebâtın hutût‑u maneviyesini uzatıyor. Birer nakş‑ı i'câzî nescediyor. İşte “İşârâtü'l‑İ'câz” baştan aşağıya kadar bu cezâlet‑i nazmiyeyi şerhetmiştir.
500
İkinci Nokta
Mânâsındaki belâğat‑ı hàrikadır. Onüçüncü Söz’de beyân olunan şu misâle bak: Meselâ: ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾ âyetindeki belâğat‑ı maneviyeyi zevketmek istersen, kendini Nur‑u Kur'ân’dan evvel asr‑ı câhiliyette, sahrâ‑yı bedeviyette farzet ki; herşey zulmet‑i cehil ve gaflet altında perde‑i cümûd-u tabiata sarılmış olduğu bir ânda Kur'ân’ın lisân‑ı semâvîsinden ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ veyâhut, ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ﴾ gibi âyetleri işit, bak! Nasıl ki, o ölmüş veya yatmış olan mevcûdât‑ı âlem; سَبَّحَ ، تُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, kıyâm edip zikrediyorlar. Ve o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerde perîşan mahlûkat, تُسَبِّحُ sayhasıyla ve nuruyla işitenin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime‑i hikmet-nümâ ve birer nur‑u hakikat-edâ ve küre‑i arz bir baş ve berr ve bahr, birer lisân ve bütün hayvanlar ve nebâtlar birer kelime‑i tesbih-feşân sûretinde arz‑ı dîdâr eder.
Meselâ, Onbeşinci Söz’de isbât edilen şu misâle bak: ﴿يَامَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ ❋ فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ❋ يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ ❋ فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴾﴿وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ﴾ âyetlerini dinle; bak ki, ne diyor? Diyor ki: “Ey acz ve hakareti içinde mağrûr ve mütemerrid ve za'f ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan ins ve cin! Emirlerime itâat etmezseniz haydi elinizden gelirse hudud‑u mülkümden çıkınız! Nasıl cesâret edersiniz ki, öyle bir Sultan’ın emirlerine karşı gelirsiniz; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri gibi emirlerine itâat ederler.
501
Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim‑i Zülcelâl’e karşı mübâreze ediyorsunuz ki; öyle azametli mutî' askerleri var; farazâ şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler.
Hem küfranınızla öyle bir Mâlik‑i Zülcelâl’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, cünûdundan öyleleri var; değil sizin gibi küçük, âciz mahlûklar, belki farz‑ı muhâl olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv‑ü kâfir olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri size atabilirler, sizi dağıtırlar.
Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, onunla öyleler bağlıdır; eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreler misillû yıldızları üstünüze Allah’ın izniyle yağdırabilirler.” Daha sâir âyâtın mânâlarındaki kuvvet ve belâğatı ve ulviyet‑i ifâdesini bunlara kıyâs et…
Üçüncü Nokta
Üslûbundaki bedâat‑ı hàrikadır. Evet Kur'ân’ın üslûbları hem garîbdir, hem bedî'dir, hem acîbdir, hem mukni'dir. Hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi taklid etmemiş. Hiç kimse de O’nu taklid edemiyor. Nasıl gelmiş, öyle o üslûblar tarâvetini, gençliğini, garâbetini dâima muhâfaza etmiş ve ediyor.
Ezcümle, bir kısım sûrelerin başlarında şifre‑misâl ﴿الٓمٓ ❋ الٓرٰ ❋ طٰهٰ ❋ يٰسٓ ❋ حٰمٓ ❋ عٓسٓقٓ﴾ gibi mukattaât hurûfundaki üslûb‑u bedî'si, beş‑altı lem'a‑i i'câzı tazammun ettiğini “İşârâtü'l‑İ'câz”da yazmışız. Ezcümle: Sûrelerin başında mezkûr olan hurûf, hurûfâtın aksâm‑ı ma'lûmesi olan mechûre, mehmûse, şedîde, rahve, zelâka, kalkale gibi aksâm‑ı kesîresinden herbir kısmından nısfını almıştır. Kàbil‑i taksim olmayan hafifinden nısf‑ı ekser, sakîlinden nısf‑ı ekall olarak bütün aksâmını tansif etmiştir. Şu mütedâhil ve birbiri içindeki kısımları ve ikiyüz ihtimal içinde mütereddid, yalnız gizli ve fikren bilinmeyecek bir tek yol ile umumu tansif etmek kàbil olduğu hâlde, o yolda, o geniş mesâfede sevk‑i kelâm etmek, fikr‑i beşerin işi olamaz. Tesâdüf hiç karışamaz.
502
İşte bir şifre‑i İlâhiye olan sûrelerin başlarındaki hurûf, bunun gibi daha beş‑altı lem'a‑i i'câziyeyi gösterdikleriyle beraber ilm‑i esrâr-ı hurûf ulemâsıyla evliyânın muhakkìkleri şu mukattaâttan çok esrâr istihrâc etmişler ve öyle hakàik bulmuşlar ki, onlarca şu mukattaât kendi başıyla gayet parlak bir mu'cizedir. Onların esrârına ehil olmadığımız, hem umum göz görecek derecede isbât edemediğimiz için o kapıyı açamayız. Yalnız “İşârâtü'l‑İ'câz”da şunlara dair beyân olunan beş‑altı lem'a‑i i'câza havâle etmekle iktifâ ediyoruz.
Şimdi, esâlib‑i Kur'âniye’ye sûre itibariyle, maksad itibariyle, âyât ve kelâm ve kelime itibariyle birer işâret edeceğiz.
Meselâ: Sûre‑i عَمَّ ’ye dikkat edilse öyle bir üslûb‑u bedî' ile Âhiret’i, Haşr’i, Cennet ve Cehennem’in ahvâlini öyle bir tarzda gösteriyor ki; şu dünyadaki ef'âl‑i İlâhiye’yi, âsâr‑ı Rabbâniye’yi o ahvâl‑i uhreviyeye birer birer bakar isbât eder gibi kalbi iknâ eder. Şu sûredeki üslûbun izâhı uzun olduğundan yalnız bir‑iki noktasına işâret ederiz. Şöyle ki:
Şu sûrenin başında kıyâmet gününü isbât için der: “Size zemini güzel serilmiş bir beşik; dağları hânenize ve hayatınıza defineli direk, hazineli kazık; sizi birbirini sever, ünsiyet eder çift; geceyi hâb‑ı rahatınıza örtü; gündüzü meydân‑ı maîşet; Güneş’i ışık verici, ısındırıcı bir lamba; bulutları âb‑ı hayat çeşmesi gibi ondan suyu akıttım. Basit bir sudan bütün erzâkınızı taşıyan bütün çiçekli, meyveli muhtelif eşyayı kolay ve az bir zamanda icâd ederiz. Öyle ise, yevm‑i fasl olan kıyâmet sizi bekliyor. O günü getirmek bize ağır gelemez.”
İşte bundan sonra kıyâmette dağların dağılması, semâvâtın parçalanması, Cehennem’in hazırlanması ve Cennet ehline bağ ve bostan vermesini gizli bir sûrette isbâtlarına işâret eder. Ma'nen der: “Mâdem gözünüz önünde dağ ve zeminde şu işleri yapar; âhirette dahi bunlara benzer işleri yapar.” Demek sûrenin başındaki “dağ”, kıyâmetteki dağların hâline bakar ve “bağ” ise, âhirde ve âhiretteki hadîkaya ve bağa bakar. İşte sâir noktaları buna kıyâs et, ne kadar güzel ve àlî bir üslûbu var, gör.
503
Meselâ: ﴿قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُ﴾ ilâ âhir… Öyle bir üslûb‑u àlîde benî beşerdeki Şuûnât‑ı İlâhiye’yi ve gece ve gündüzün deverânındaki Tecelliyât‑ı İlâhiye’yi ve senenin mevsimlerinde olan Tasarrufât‑ı Rabbâniye’yi ve yeryüzünde hayat‑memât, haşir ve neşr‑i dünyeviyedeki İcraat‑ı Rabbâniye’yi öyle bir ulvî üslûb ile beyân eder ki, ehl‑i dikkatin akıllarını teshìr eder. Parlak ve ulvî geniş üslûbu, az dikkat ile göründüğü için şimdilik o hazineyi açmayacağız.
Meselâ: ﴿اِذاَ السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ ❋ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ ❋ وَاِذَا الْاَرْضُ مُدَّتْ ❋ وَاَلْقَتْ مَا ف۪يهَا وَتَخَلَّتْ ❋ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ﴾ Gök ve zeminin, Cenâb‑ı Hakk’ın emrine karşı derece‑i inkıyad ve itâatlerini şöyle àlî bir üslûb ile beyân eder ki:
Nasıl bir kumandan‑ı a'zam, mücâhede ve manevra ve ahz‑ı asker şûbeleri gibi mücâhedeye lâzım işler için iki dâireyi teşkil edip açmış. O mücâhede, o muâmele işi bittikten sonra, o iki dâireyi başka işlerde kullanmak ve tebdil ederek isti'mâl etmek için o kumandan‑ı a'zam o iki dâireye müteveccih olur. O dâireler, herbirisi hademeleri lisânıyla veya nutka gelip kendi lisânıyla der ki: “Ey kumandanım! Bir parça mühlet ver ki; eski işlerin ufak‑tefeklerini, pırtı‑mırtılarını temizleyip dışarı atayım, sonra teşrîf ediniz. İşte atıp senin emrine hazır duruyoruz. Buyurun, ne yaparsanız yapınız. Senin emrine münkàdız. Senin yaptığın işler bütün hak, güzel, maslahattır.”
504
Öyle de: Semâvât ve arz, böyle iki dâire‑i teklif ve tecrübe ve imtihan için açılmıştır. Müddet bittikten sonra semâvât ve arz, dâire‑i teklife ait eşyayı emr‑i İlâhi’yle bertaraf eder. Derler: “Yâ Rabbenâ! Buyurun, ne için bizi istihdam edersen et. Hakkımız sana itâattir. Her yaptığın şey de haktır.” İşte, cümlelerindeki üslûbun haşmetine bak, dikkat et.
Hem meselâ: ﴿يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ﴾
İşte, şu âyetin bahr‑i belâğatından bir katreye işâret için, bir üslûbunu bir temsîl âyinesinde göstereceğiz. Nasıl bir harb‑i umumî’de, bir kumandan, zaferden sonra ateş eden bir ordusuna “Ateş kes!” ve hücum eden diğer bir ordusuna “Dur!” der, emreder. O ânda ateş kesilir, hücum durur. “İş bitti, istilâ ettik. Bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kalelerinin başında dikildi. Esfelü's‑sâfilîne giden o edebsiz zâlimler cezalarını buldular!” der.
Aynen öyle de: Pâdişah‑ı Bî-misâl, kavm‑i Nuh’un mahvı için semâvât ve arza emir vermiş. Vazifelerini yaptıktan sonra fermân ediyor: “Ey arz! Suyunu yut. Ey semâ! Dur, işin bitti. Su çekildi. Dağın başında memur‑u İlâhî’nin çadır vazifesini gören gemisi kuruldu. Zâlimler cezalarını buldular.” İşte şu üslûbun ulviyetine bak. “Zemin ve gök iki mutî' asker gibi emir dinler, itâat ederler.” diyor. İşte şu üslûb işâret eder ki, insanın isyanından kâinât kızıyor. Semâvât ve arz hiddete geliyorlar. Ve şu işâretle der ki: “Yer ve gök iki mutî' asker gibi emirlerine bakan bir Zât’a isyan edilmez, edilmemeli…” Dehşetli bir zecri ifâde eder.
505
İşte tûfân gibi bir hâdise‑i umumiyeyi bütün netâiciyle, hakàikıyla birkaç cümlede îcâzlı, i'câzlı, cemâlli, icmâlli bir tarzda beyân eder. Şu denizin sâir katrelerini şu katreye kıyâs et.
Şimdi kelimelerin penceresiyle gösterdiği üslûba bak. Meselâ: ﴿وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ﴾ ’deki ﴿كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ﴾ kelimesine bak, ne kadar latîf bir üslûbu gösteriyor. Şöyle ki: Kamer’in bir menzili var ki, Süreyyâ yıldızlarının dâiresidir. Kamer’i, hilâl vaktinde hurmanın eskimiş beyaz bir dalına teşbih eder. Şu teşbih ile, semânın yeşil perdesi arkasında güyâ bir ağaç bulunuyor gibi beyaz, sivri, nurânî bir dalı, perdeyi yırtıp başını çıkarıp, Süreyyâ o dalın bir salkımı gibi ve sâir yıldızlar o gizli hilkat ağacının birer münevver meyvesi olarak işitenin hayâlî olan gözüne göstermekle medâr‑ı maîşetlerinin en mühimmi hurma ağacı olan sahrâ‑nişînlerin nazarında ne kadar münâsib, güzel, latîf, ulvî bir üslûb‑u ifâde olduğunu zevkin varsa anlarsın.
Meselâ: Ondokuzuncu Söz’ün âhirinde isbât edildiği gibi, ﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا﴾ ’deki تَجْر۪ي kelimesi şöyle bir üslûb‑u àlîye pencere açar. Şöyle ki: تَجْر۪ي lafzıyla yani “Güneş döner.” tâbiriyle kış ve yaz, gece ve gündüzün deverânındaki muntazam tasarrufât‑ı Kudret-i İlâhiye’yi ihtar ile Sâni'in azametini ifhâm eder ve o mevsimlerin sahifelerinde kalem‑i kudretin yazdığı Mektûbat‑ı Samedâniye’ye nazarı çevirir. Hàlık‑ı Zülcelâl’in hikmetini i'lâm eder.
506
﴿وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا﴾ Yani, “lamba” tâbiriyle şöyle bir üslûba pencere açar ki: Şu âlem bir saray ve içinde olan eşya ise, insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenât ve mat'ûmât ve levâzımat olduğunu ve Güneş dahi musahhar bir mumdâr olduğunu ihtar ile Sâni'in haşmetini ve Hàlık’ın ihsânını ifhâm ederek tevhide bir delil gösterir ki; müşriklerin en mühim, en parlak ma'bûd zannettikleri Güneş, musahhar bir lamba, câmid bir mahlûktur. Demek سِرَاجًا tâbirinde Hàlık’ın Azamet‑i Rubûbiyet’indeki Rahmetini ihtar eder. Rahmetin vüs'atindeki ihsânını ifhâm eder ve o ifhâmda saltanatının haşmetindeki keremini ihsâs eder ve bu ihsâsta vahdâniyeti i'lâm eder ve ma'nen der: “Câmid bir sirâc‑ı musahhar, hiçbir cihette ibâdete lâyık olamaz.”
Hem cereyan‑ı تَجْر۪ي tâbirinde gece‑gündüzün, kış ve yazın dönmelerindeki tasarrufât‑ı muntazama-i acîbeyi ihtar eder ve o ihtarda Rubûbiyet’inde münferid bir Sâni'in azamet‑i kudretini ifhâm eder. Demek Şems ve Kamer noktalarından beşerin zihnini gece ve gündüz, kış ve yaz sahifelerine çevirir ve o sahifelerde yazılan hâdisâtın satırlarına nazar‑ı dikkati celbeder. Evet Kur'ân, Güneş’ten Güneş için bahsetmiyor. Belki, onu ışıklandıran Zât için bahsediyor. Hem, Güneş’in insana lüzumsuz olan mâhiyetinden bahsetmiyor. Belki, Güneş’in vazifesinden bahsediyor ki; san'at‑ı Rabbâniye’nin intizamına bir zenberek ve hilkat‑i Rabbâniye’nin nizâmına bir merkez, hem Nakkàş‑ı Ezelî’nin gece‑gündüz ipleriyle dokuduğu eşyadaki san'at‑ı Rabbâniye’nin insicamına bir mekik vazifesini yapıyor.
Daha sâir kelimât‑ı Kur'âniye’yi bunlara kıyâs edebilirsin. Âdeta basit, me'lûf birer kelime iken, latîf mânâların definelerine birer anahtar vazifesini görüyor.
İşte ekseriyetle üslûb‑u Kur'ân’ın geçen tarzlarda ulvî ve parlak olduğundandır ki, bazen bir bedevî Arab bir tek kelâma meftûn olur, müslüman olmadan secdeye giderdi. Bir bedevî ﴿فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ﴾ kelâmını işittiği ânda secdeye gitti. Ona dediler: “Müslüman mı oldun?” “Yok” dedi, “Ben şu kelâmın belâğatına secde ediyorum.”
507
Dördüncü Nokta
Lafzındaki fesâhat‑i hàrikasıdır. Evet Kur'ân, ma'nen üslûb‑u beyân cihetiyle fevkalâde belîğ olduğu gibi, lafzında gayet selîs bir fesâhati vardır. Fesâhatin kat'î vücûduna, usandırmaması delildir ve fesâhatin hikmetine, fenn‑i beyân ve maânînin dâhî ulemâsının şehâdetleri bir bürhân‑ı bâhirdir. Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor. Belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor; hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzî olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekerâtta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme‑i Kur'ân onun kulağında ve dimağında aynen ağzında ve damağında mâ‑i zemzem gibi lezîz geliyor.
Usandırmamasının sırr‑ı hikmeti şudur ki: Kur'ân, kulûba kût ve gıdâ ve ukùle kuvvet ve gınâ ve rûha mâ ve ziyâ ve nüfûsa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Her gün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi her gün yesek, usandıracak. Demek Kur'ân, hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve hàrika bir fesâhat olduğundandır ki, usandırmıyor. Dâima gençliğini muhâfaza ettiği gibi tarâvetini, halâvetini de muhâfaza ediyor. Hattâ Kureyş’in rüesâsından müdakkik bir belîğ, müşrikler tarafından, Kur'ân’ı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: “Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var ki, kelâm‑ı beşere benzemez. Ben şâirleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbâ'ımızı kandırmak için sihir demeliyiz.” İşte Kur'ân‑ı Hakîm’in en muannid düşmanları bile fesâhatinden hayran oluyorlar.
Kur'ân‑ı Hakîm’in âyetlerinde, kelâmlarında, cümlelerinde fesâhatin esbâbını izâh çok uzun gider. Onun için sözü kısa kesip yalnız nümûne olarak bir âyetteki hurûf‑u hecâiyenin vaziyetiyle hâsıl olan bir selâset ve fesâhat‑i lafziyeyi ve o vaziyetten parlayan bir lem'a‑i i'câzı göstereceğiz.
İşte ﴿ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشٰى طَٓائِفَةً مِنْكُمْ﴾ ilâ âhir‥
508
İşte şu âyette, bütün hurûf‑u hecâ mevcûddur. Bak ki; sakîl, ağır bütün aksâm‑ı hurûf, beraber olduğu hâlde selâsetini bozmamış. Belki, bir revnâk ve muhtelif tellerden mütenâsib, mütesânid bir nağme‑i fesâhat katmış.
Hem şu lem'a‑i i'câza dikkat et ki; hurûf‑u hecâ’dan (ى) ile (ا) en hafif ve birbirine kalbolduğu için iki kardeş gibi herbirisi yirmibir kere tekrarı var. (م)ile (ن) (Hâşiye‑1) birbirinin kardeşi ve birbirinin yerine geçtiği için herbirisi otuzüçer defa zikredilmiştir. (ص، س، ش) mahreççe, sıfatça, savtça kardeş oldukları için herbiri üç defa; (ع ، غ) kardeş oldukları hâlde (ع) daha hafif altı defa; (غ) sıkleti için yarısı olarak üç defa zikredilmiştir. (ط، ظ ، ذ ، ز) mahreççe, sıfatça, sesçe kardeş oldukları için herbirisi ikişer defa; (ل) ve (ا) ile beraber ikisi (لا) sûretinde ittihâd ettikleri ve (ا)(لا) sûretinde hissesi (ل)’ın yarısıdır. Onun için (ل) kırkiki defa, (ا) onun yarısı olarak yirmibir defa zikredilmiştir. (Hemze) (ه)ile mahreççe kardeş oldukları için (hemze) (Hâşiye‑2) onüç, (ه) bir derece daha hafif olduğu için ondört defa; (ق ، ف ، ك) kardeş oldukları için (ق)’ın bir noktası fazla olduğu için (ق) on, (ف) dokuz, (ك) on, (ب) dokuz, (ت)oniki, (ت)’nin derecesi üç olduğu için oniki defa zikredilmiştir.(ر)(ل)’ın kardeşidir. Fakat ebced hesabıyla (ر) ikiyüz, (ل) otuzdur. Altı derece yukarı çıktığı için altı derece aşağı düşmüştür. Hem (ر) telaffuzca tekerrür ettiğinden sakîl olup yalnız altı defa zikredilmiştir.(خ ، ح ، ث ، ض) sıkletleri ve bazı cihât‑ı münâsebât için birer defa zikredilmiştir. (و)(ه)’den ve (hemze)’den daha hafif ve (ى)’dan ve (ا)’ten daha sakîl olduğu için onyedi defa, sakîl (hemze)’den dört derece yukarı, hafif (ا)’ten dört derece aşağı zikredilmiştir.
509
İşte şu hurûfun bu zikrinde hàrikulâde bu vaziyet‑i muntazama ile ve o münâsebet‑i hafiye ile ve o güzel intizam ve o dakîk ve ince nazm ve insicam ile iki kere iki dört eder derecede gösterir ki, beşer fikrinin haddi değil ki, şunu yapabilsin. Tesâdüf ise; muhâldir ki, ona karışsın. İşte şu vaziyet‑i hurûftaki intizam‑ı acîb ve nizâm‑ı garîb, selâset ve fesâhat‑i lafziyeye medâr olduğu gibi daha gizli çok hikmetleri bulunabilir. Mâdem hurûfâtında böyle intizam gözetilmiş; elbette kelimelerinde, cümlelerinde, mânâlarında öyle esrârlı bir intizam, öyle envârlı bir insicam gözetilmiş ki; göz görse “Mâşâallâh”, akıl anlasa “Bârekallâh” diyecek.
Beşinci Nokta
Beyânındaki berâattır. Yani, tefevvuk ve metânet ve haşmettir. Nasıl ki; nazmında cezâlet, lafzında fesâhat, mânâsında belâğat, üslûbunda bedâat var; beyânında dahi fâik bir berâat vardır. Evet terğîb ve terhîb, medh ve zemm, isbât ve irşad, ifhàm ve ifhâm gibi bütün aksâm‑ı kelâmiyede ve tabakàt‑ı hitâbiyede beyânât‑ı Kur'âniye en yüksek mertebededir. Meselâ:
Makam‑ı terğîb ve teşvikte hadsiz misâllerinden, meselâ: Sûre‑i ﴿هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ﴾ ’de beyânâtı, (Hâşiye) âb‑ı kevser gibi hoş, selsebil çeşmesi gibi selâsetle akar, Cennet meyveleri gibi tatlı, hûri libâsı gibi güzeldir.
510
Makam‑ı terhîb ve tehdidde pek çok misâllerinden meselâ: ﴿هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ الْغَاشِيَةِ﴾Sûresi’nin başında beyânât‑ı Kur'âniye ehl‑i dalâletin sımahında kaynayan rasas gibi, dimağında yakan ateş gibi, damağında yanan zakkum gibi, yüzünde saldıran Cehennem gibi, midesinde acı, dikenli darî' gibi te'sir eder. Evet bir Zât’ın tehdidini gösteren Cehennem gibi bir azâb memuru, öfkesinden ve gayzından parçalanmak vaziyetini alması ve ﴿تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ﴾ söylemesi, söyletmesi, O Zât’ın terhîbi ne derece dehşetli olduğunu gösterir.
Makam‑ı medhin binler misâllerinden, başında “Elhamdülillâh” olan beş sûrede beyânât‑ı Kur'âniye güneş gibi parlak, (Hâşiye) yıldız gibi zînetli, semâvât ve zemin gibi haşmetli, melekler gibi sevimli, dünyada yavrulara rahmet gibi şefkatli, âhirette Cennet gibi güzeldir.
Makam‑ı zemm ve zecirde binler misâllerinden meselâ: ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا﴾ âyetinde zemmi altı derece zemmeder. Gıybetten altı derece şiddetle zecreder. Şöyle ki: Ma'lûmdur, âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) mânâsındadır. O sormak mânâsı su gibi âyetin bütün kelimelerine girer.
İşte birinci hemze ile der : “Âyâ, suâl ve cevab mahalli olan aklınız yok mu ki; bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor?”
İkincisi: يُحِبُّ lafzı ile der: “Âyâ, sevmek, nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfûr bir işi sever?”
Üçüncüsü: اَحَدُكُمْ kelimesiyle der: “Cemâatten hayatını alan hayat‑ı ictimâiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabûl eder?”
Dördüncüsü: اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ kelâmıyla der: “İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşını dişle parçalamayı yapıyorsunuz?”
511
Beşincisi: ﴿اَخ۪يهِ﴾ kelimesiyle der: “Hiç rikkat‑i cinsiyeniz, hiç sıla‑i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs‑ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Hiç aklınız yok mu ki, kendi a'zânızı kendi dişinizle dîvâne gibi ısırıyorsunuz?”
Altıncısı: مَيْتًا kelâmıyla der: “Vicdânınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir hâlde bir kardeşine karşı etini yemek gibi en müstekreh bir iş yapılıyor?”
Demek zemm ve gıybet, aklen, kalben ve insaniyeten ve vicdânen ve fıtraten ve asabiyeten ve milliyeten mezmûmdur. İşte bak! Nasıl ki şu âyet, îcâzkârâne altı mertebe zemmi zemmetmekle i'câzkârâne altı derece o cürümden zecreder…
Makam‑ı isbâtta binler misâllerinden meselâ: ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰىۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾ ’de, haşri isbât ve istib'âdı izâle için öyle bir tarzda beyân eder ki, fevkınde isbât olamaz. Şöyle ki: Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikat’inde, Yirmiikinci Söz’ün Altıncı Lem'ası’nda isbât ve izâh edildiği gibi; her bahar mevsiminde ihyâ‑yı arz keyfiyetinde üçyüzbin tarzda haşrin nümûnelerini nihâyet derecede girift, birbirine karıştırdığı hâlde nihâyet derecede intizam ve temyiz ile nazar‑ı beşere gösteriyor ki, bunları böyle yapan Zât’a, haşir ve kıyâmet ağır olamaz, der. Hem zeminin sahifesinde yüzbinler envâ'ı, beraber birbiri içinde kalem‑i kudretiyle hatâsız, kusursuz yazmak, bir tek Vâhid‑i Ehad’in sikkesi olduğundan, şu âyetle güneş gibi vahdâniyeti isbât etmekle beraber, güneşin tulû' ve gurûbu gibi kolay ve kat'î, kıyâmet ve haşri gösterir. İşte كَيْفَ lafzındaki keyfiyet noktasında şu hakikati gösterdiği gibi, çok sûrelerde tafsîl ile zikreder.
512
Meselâ: Sûre‑i ﴿قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ﴾ ’de öyle parlak ve güzel ve şirin ve yüksek bir beyânla haşri isbât eder ki, baharın gelmesi gibi kat'î bir sûrette kanâat verir. İşte bak; kâfirlerin, çürümüş kemiklerin dirilmesini inkâr ederek “Bu acîbdir, olamaz.” demelerine cevaben: ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَالَهَا مِنْ فُرُوجٍ…الخ﴾﴿كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ﴾’a kadar fermân ediyor. Beyânı su gibi akıyor, yıldızlar gibi parlıyor. Kalbe hurma gibi hem lezzet, hem zevk veriyor, hem rızk oluyor.
Hem makam‑ı isbâtın en latîf misâllerinden ﴿يٰسٓ ❋ وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِ ❋ اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ﴾ der. Yani, “Hikmetli Kur'ân’a kasem ederim. Sen resûllerdensin.” Şu kasem işâret eder ki: Risalet’in hücceti o derece yakìnî ve haktır ki, hakkâniyette makam‑ı ta'zîm ve hürmete çıkmış ki, onunla kasem ediliyor. İşte şu işâret ile der: “Sen Resûl’sün. Çünkü, senin elinde Kur'ân var. Kur'ân ise, haktır ve Hakk’ın kelâmıdır. Çünkü, içinde hakîki hikmet, üstünde sikke‑i i'câz var.”
Hem makam‑ı isbâtın îcâzlı ve i'câzlı misâllerinden şu; ﴿قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ ❋ قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌ﴾
513
Yani: “İnsan der: Çürümüş kemikleri kim diriltecek? Sen, de: Kim onları bidâyeten inşâ edip hayat vermiş ise, o diriltecek!”
Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikati’nin üçüncü temsîlinde tasvir edildiği gibi; bir zât, göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği hâlde, biri dese: “Şu zât, efrâdı, istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar. Tabur nizâmı altına getirebilir.” Sen ey insan, desen: “İnanmam.” ne kadar dîvânece bir inkâr olduğunu bilirsin.
Aynen onun gibi; hiçten, yeniden ordu‑misâl bütün hayvanat ve sâir zîhayatın tabur‑misâl cesedlerini kemâl‑i intizamla ve mîzan‑ı hikmetle o bedenlerin zerrâtını ve letâifini emr‑i “kün feyekûn” ile kaydedip yerleştiren ve her karnda hattâ her baharda rû‑yi zeminde yüzbinler ordu‑misâl zevi'l‑hayat envâ'larını, tâifelerini icâd eden bir Zât‑ı Kadîr-i Alîm, tabur‑misâl bir cesedin nizâmı altına girmekle birbiriyle tanışmış zerrât‑ı esâsiye ve eczâ‑yı asliyeyi bir sayha ile Sûr‑u İsrâfil’in borusu ile nasıl toplayabilir? İstib'âd sûretinde denilir mi! Denilse, eblehçesine bir dîvâneliktir.
Makam‑ı irşadda beyânât‑ı Kur'âniye o derece müessir ve rakìktir ve o derece mûnis ve şefîktir ki; şevk ile rûhu, zevk ile kalbi, aklı merakla ve gözü yaşla doldurur. Binler misâllerinden yalnız şu: ﴿ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً…الخ﴾
Yirminci Söz’ün Birinci Makamı’nda üçüncü âyet mebhasında isbât ve izâh edildiği gibi, Benî‑İsrail’e der: “Mûsa Aleyhisselâm’ın asâsı gibi bir mu'cizesine karşı sert taş, oniki gözünden çeşme gibi yaş akıttığı hâlde, size ne olmuş ki; Mûsa Aleyhisselâm’ın bütün mu'cizâtına karşı lâkayd kalıp gözünüz kuru, yaşsız, kalbiniz katı, ateşsiz duruyor?” O Söz’de şu mânâ‑yı irşadî izâh edildiği için oraya havâle ederek burada kısa kesiyorum.
Makam‑ı ifhàm ve ilzamda binler misâllerinden yalnız şu iki misâle bak.
514
Birinci misâl: ﴿وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ﴾
Yani: “Eğer bir şübheniz varsa, size yardım edecek, şehâdet edecek bütün büyüklerinizi ve tarafdârlarınızı çağırınız. Bir tek sûresine bir nazîre yapınız.” “İşârâtü'l‑İ'câz”da izâh ve isbât edildiği için burada yalnız icmâline işâret ederiz. Şöyle ki Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân diyor:
“Ey ins ve cin! Eğer Kur'ân, Kelâm‑ı İlâhî olduğunda şübheniz varsa, bir beşer kelâmı olduğunu tevehhüm ediyorsanız, haydi, işte meydân, geliniz! Siz dahi ona Muhammedü'l‑Emîn dediğiniz zât gibi, okumak yazmak bilmez, kırâat ve kitabet görmemiş bir ümmîden bu Kur'ân gibi bir kitab getiriniz; yaptırınız.
Bunu yapamazsanız, haydi ümmî olmasın; en meşhûr bir edîb, bir âlim olsun.
Bunu da yapamazsanız, haydi bir tek olmasın; bütün büleğânız, hutebânız, belki bütün geçmiş belîğlerin güzel eserlerini ve bütün gelecek edîblerin yardımlarını ve ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız. Bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur'ân’a bir nazîre yapınız.
Bunu da yapamazsanız, haydi, kàbil‑i taklid olmayan hakàik‑ı Kur'âniye’den ve manevî çok mu'cizâtından kat'‑ı nazar, yalnız nazmındaki belâğatına nazîre olarak bir eser yapınız.”
﴿فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِه۪ مُفْتَرَيَاتٍ﴾ ilzamıyla der: “Haydi sizden mânânın doğruluğunu istemiyorum. Müftereyât ve yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun.
Bunu da yapamıyorsanız. Haydi bütün Kur'ân kadar olmasın, yalnız ﴿بِعَشْرِ سُوَرٍ﴾ on sûresine nazîre getiriniz.
Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi bir tek sûresine nazîre getiriniz.
515
Bu da çoktur. Haydi kısa bir sûresine bir nazîre ibraz ediniz. Hattâ, mâdem bunu da yapmazsanız ve yapamazsınız. Hem bu kadar muhtaç olduğunuz hâlde‥ çünkü: Haysiyet ve nâmusunuz, izzet ve dininiz, asabiyet ve şerefiniz, can ve malınız, dünya ve âhiretiniz, buna nazîre getirmekle kurtulabilir. Yoksa dünyada haysiyetsiz, nâmussuz, dinsiz, şerefsiz, zillet içinde, can ve malınız helâkette mahvolup ve âhirette ﴿فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ﴾ işâretiyle Cehennem’de haps‑i ebedî ile mahkûm ve sanemlerinizle beraber ateşe odunluk edeceksiniz. Hem mâdem sekiz mertebe aczinizi anladınız; elbette sekiz defa, Kur'ân dahi mu'cize olduğunu bilmekliğiniz gerektir. Ya îmâna geliniz veyâhut susunuz, Cehennem’e gidiniz!”
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın makam‑ı ifhàmdaki ilzamına bak ve de: لَيْسَ بَعْدَ بَيَانِ الْقُرْاٰنِ بَيَانٌ Evet, “Beyân‑ı Kur'ân’dan sonra beyân olamaz ve hâcet kalmaz.”
İkinci Misâl: ﴿فَذَكِّرْ فَمَٓا اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ ❋ اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِه۪ رَيْبَ الْمَنُونِ ❋ قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّص۪ينَ ❋ اَمْ تَأْمُرُهُمْ اَحْلَامُهُمْ بِهٰذَٓا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ ❋ اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ ❋ فَلْيَأْتُوا بِحَد۪يثٍ مِثْلِه۪ اِنْ كَانُوا صَادِق۪ينَ ❋ اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ ❋ اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بَلْ لَا يُوقِنُونَ ❋ اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ ❋ اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ ف۪يهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ ❋ اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ ❋ اَمْ تَسْئَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ ❋ اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ ❋ اَمْ يُر۪يدُونَ كَيْدًا فَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَك۪يدُونَ ❋ اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ﴾
516
İşte şu âyâtın binler hakikatlerinden yalnız beyân‑ı ifhàmiyeye misâl için bir hakikatini beyân ederiz. Şöyle ki: اَمْ ، اَمْ lafzıyla onbeş tabaka istifhâm‑ı inkârî-i taaccübî ile ehl‑i dalâletin bütün aksâmını susturur ve şübehâtın bütün menşe'lerini kapatır. Ehl‑i dalâlet için içine girip saklanacak şeytânî bir delik bırakmıyor, kapatıyor. Altına girip gizlenecek bir perde‑i dalâlet bırakmıyor, yırtıyor. Yalanlarından hiçbir yalanı bırakmıyor, başını eziyor.
Herbir fıkrada bir tâifenin hülâsa‑i fikr-i küfrîlerini ya bir kısa tâbir ile ibtal eder, ya butlânı zâhir olduğundan sükûtla butlânını bedâhete havâle eder veya başka âyetlerde tafsîlen reddedildiği için burada mücmelen işâret eder. Meselâ: Birinci fıkra ﴿وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُ﴾ âyetine işâret eder. Onbeşinci fıkra ise, ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾ âyetine remzeder. Daha sâir fıkraları buna kıyâs et.
517
Şöyle ki: Başta diyor: “Ahkâm‑ı İlâhiye’yi tebliğ et. Sen kâhin değilsin; zîra kâhinin sözleri karışık ve tahminîdir. Seninki, hak ve yakìnîdir. Mecnûn olamazsın, düşmanın dahi senin kemâl‑i aklına şehâdet eder.”
﴿اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِه۪ رَيْبَ الْمَنُونِ﴾ “Âyâ, acaba muhâkemesiz âmî kâfirler gibi, sana şâir mi diyorlar! Senin helâketini mi bekliyorlar. Sen, de: ‘Bekleyiniz. Ben de bekliyorum.’ Senin parlak büyük hakikatlerin, şiirin hayâlâtından münezzeh ve tezyînâtından müstağnîdir.”
﴿اَمْ تَأْمُرُهُمْ اَحْلَامُهُمْ بِهٰذَا﴾ “Yâhut; acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi ‘Aklımız bize yeter.’ deyip sana ittibâ'dan istinkâf mı ederler! Hâlbuki; akıl ise, sana ittibâ'ı emreder. Çünkü; bütün dediğin ma'kuldür. Fakat akıl kendi başıyla ona yetişemez.”
﴿اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ﴾ “Yâhut; inkârlarına sebeb, tâğî zâlimler gibi, Hakk’a serfürû etmemeleri midir? Hâlbuki mütecebbir zâlimlerin rüesâları olan Fir'avunların, Nemrudların âkıbetleri ma'lûmdur.”
﴿اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ﴾ “Veyâhut; yalancı, vicdânsız münâfıklar gibi ‘Kur'ân senin sözlerindir.’ diye seni ittiham mı ediyorlar! Hâlbuki tâ şimdiye kadar ‘Muhammedü'l‑Emîn’ diyerek içlerinde seni en doğru sözlü biliyorlardı. Demek onların îmâna niyetleri yoktur. Yoksa Kur'ân’ın âsâr‑ı beşeriye içinde bir nazîrini bulsunlar.”
﴿اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ﴾ “Veyâhut; kâinâtı abes ve gayesiz i'tikàd eden felâsife‑i abesiyyun gibi kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, Hàlık’sız mı zannediyorlar! Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinât baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir ve mevcûdât, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır ve evâmir‑i İlâhiye’ye musahharlardır.”
518
﴿اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ﴾ “Veyâhut; Fir'avunlaşmış maddiyûn gibi, ‘Kendi kendine oluyorlar. Kendi kendini besliyorlar. Kendilerine lâzım olan herşeyi yaratıyorlar.’ mı tahayyül ediyorlar ki, îmândan, ubûdiyetten istinkâf ederler. Demek kendilerini birer hàlık zannederler. Hâlbuki bir tek şeyin Hàlık’ı, herbir şeyin Hàlık’ı olmak lâzım gelir. Demek kibir ve gururları onları nihâyet derecede ahmaklaştırmış ki; bir sineğe, bir mikroba karşı mağlûb bir âciz‑i mutlakı, bir Kadîr‑i Mutlak zannederler. Mâdem bu derece akıldan, insaniyetten sukùt etmişler. Hayvandan, belki cemâdâttan daha aşağıdırlar. Öyle ise, bunların inkârlarından müteessir olma. Bunları dahi, bir nev'i muzır hayvan ve pis maddeler sırasına say. Bakma, ehemmiyet verme.”
﴿اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بَلْ لَايُوقِنُونَ﴾ “Veyâhut; Hàlık’ı inkâr eden fikirsiz, sersem muattıla gibi, Allah’ı inkâr mı ediyorlar ki, Kur'ân’ı dinlemiyorlar. Öyle ise, semâvât ve arzın vücûdlarını inkâr etsinler veyâhut ‘Biz halkettik.’ desinler. Bütün bütün aklın zıvanasından çıkıp, dîvâneliğin hezeyanına girsinler. Çünkü: Semâda yıldızları kadar, zeminde çiçekleri kadar berâhin‑i tevhid görünüyor, okunuyor. Demek yakìne ve hakka, niyetleri yoktur. Yoksa ‘Bir harf kâtibsiz olmaz.’ bildikleri hâlde, nasıl bir harfinde bir kitab yazılan şu kâinât kitabını, kâtibsiz zannediyorlar?”
﴿اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَبِّكَ﴾ “Veyâhut; Cenâb‑ı Hakk’ın ihtiyarını nefyeden bir kısım hükemâ‑i dâlle gibi ve Berâhime gibi asl‑ı Nübüvvet’i mi inkâr ediyorlar, sana îmân getirmiyorlar? Öyle ise, bütün mevcûdâtta görünen ve ihtiyar ve irâdeyi gösteren bütün âsâr‑ı hikmeti ve gâyâtı ve intizamâtı ve semerâtı ve âsâr‑ı rahmet ve inâyâtı ve bütün enbiyânın bütün mu'cizâtlarını inkâr etsinler. Veya ‘Mahlûkata verilen ihsânatın hazineleri yanımızda ve elimizdedir.’ desinler. Kàbil‑i hitâb olmadıklarını göstersinler. Sen de onların inkârından müteellim olma. ‘Allah’ın akılsız hayvanları çoktur.’ de.”
519
﴿اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ﴾ “Veyâhut; aklı hâkim yapan mütehakkim mu'tezile gibi kendilerini Hàlık’ın işlerine rakìb ve müfettiş tahayyül edip Hàlık‑ı Zülcelâl’i mes'ûl tutmak mı istiyorlar!‥ Sakın fütûr getirme. Öyle hodbînlerin inkârlarından bir şey çıkmaz. Sen de aldırma.”
﴿اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ ف۪يهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ﴾ “Veyâhut; cin ve şeytana uyup kehânet‑fürûşlar, ispirtizmacılar gibi, âlem‑i gayba başka bir yol mu bulunmuş zannederler!‥ Öyle ise, şeytanlarına kapanan semâvâta, onunla çıkılacak bir merdivenleri mi var, tahayyül ediyorlar ki; senin semâvî haberlerini tekzîb ederler. Böyle şarlatanların inkârları, hiç hükmündedir.”
520
﴿اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ﴾ “Veyâhut; ukùl‑ü aşere ve erbâbü'l‑envâ' nâmıyla şerîkleri i'tikàd eden müşrik felâsife gibi ve yıldızlara ve melâikelere bir nev'i ulûhiyet isnâd eden Sâbiiyûn gibi Cenâb‑ı Hakk’a veled nisbet eden mülhid ve dâllînler gibi, Zât‑ı Ehad ve Samed’in vücûb‑u vücûduna, vahdetine, samediyetine, istiğnâ‑yı mutlakına zıt olan veledi nisbet ve melâikenin ubûdiyetine ve ismetine ve cinsiyetine münâfî olan ünûseti isnâd mı ederler! Kendilerine şefâatçi mi zannederler ki, sana tâbi olmuyorlar? İnsan gibi mümkin, fânî, bekà‑yı nev'ine muhtaç ve cismânî ve mütecezzî, tekessüre kàbil ve âciz, dünya‑perest, yardımcı bir vârise muhtaç ve müştâk mahlûklar için vâsıta‑i tekessür ve teâvün ve râbıta‑i hayat ve bekà olan tenâsül; elbette ve elbette vücûdu vâcib ve dâim‥ bekàsı, ezelî ve ebedî‥ zâtı, cismâniyetten mücerred ve muallâ‥ ve mâhiyeti, tecezzî ve tekessürden münezzeh ve müberrâ‥ ve kudreti, aczden mukaddes ve bî‑hemtâ olan Zât‑ı Zülcelâl’e evlâd isnâd etmek; hem o âciz, mümkin, miskin insanlar dahi beğenmedikleri ve izzet‑i mağrûrânesine yakıştıramadıkları bir nev'i evlâd – yani, hadsiz kızları – isnâd etmek öyle bir safsatadır ve öyle bir dîvânelik hezeyanıdır ki; o fikirde olan heriflerin tekzîbleri, inkârları hiçtir. Aldırmamalısın. Herbir sersemin safsatasına, her dîvânenin hezeyanına kulak verilmez.”
﴿اَمْ تَسْئَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ﴾ “Veyâhut; hırsa, hıssete alışmış tâğî, bâğî dünya‑perestler gibi senin tekâlifini ağır mı buluyorlar ki, senden kaçıyorlar? Ve bilmiyorlar mı ki; sen, ecrini, ücretini yalnız Allah’tan istiyorsun ve onlara Cenâb‑ı Hak tarafından verilen maldan hem bereket, hem fakirlerin hased ve bedduâlarından kurtulmak için, ya on’dan veya kırk’tan birisini kendi fakirlerine vermek ağır bir şey midir ki, emr‑i zekâtı ağır görüp İslâmiyet’ten çekiniyorlar? Bunların tekzîbleri ehemmiyetsiz olmakla beraber, hakları tokattır. Cevab vermek değil…”
521
﴿اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ﴾ “Veyâhut; gayb‑âşinâlık da'vâ eden Budeîler (❋) gibi ve umûr‑u gaybiyeye dair tahminlerini yakìn tahayyül eden akıl‑fürûşlar gibi, senin gaybî haberlerini beğenmiyorlar mı? Gaybî kitapları mı var ki, senin gaybî kitabını kabûl etmiyorlar? Öyle ise, vahye mazhar resûllerden başka kimseye açılmayan ve kendi başıyla ona girmeye kimsenin haddi olmayan âlem‑i gayb, kendi yanlarında hazır, açık tahayyül edip ondan ma'lûmât alarak yazıyorlar hülyasında bulunuyorlar. Böyle haddinden hadsiz tecâvüz etmiş mağrûr hodfürûşların tekzîbleri, sana fütûr vermesin. Zîra az bir zamanda senin hakikatlerin onların hülyalarını zîr ü zeber edecek.”
﴿اَمْ يُر۪يدُونَ كَيْدًا فَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَك۪يدُونَ﴾ “Veyâhut; fıtratları bozulmuş, vicdânları çürümüş şarlatan münâfıklar, dessâs zındıklar gibi ellerine geçmeyen hidayetten halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin, kâh mecnûn, kâh sâhir deyip, kendileri dahi inanmadıkları hâlde başkalarını inandırmak mı istiyorlar? Böyle hilebaz şarlatanları insan sayıp desîselerinden, inkârlarından müteessir olarak fütûr getirme. Belki daha ziyâde gayret et. Çünkü; onlar kendi nefislerine hile ederler, kendilerine zarar ederler. Ve onların fenâlıkta muvaffakıyetleri muvakkattir ve istidrâcdır, bir mekr‑i İlâhî’dir.”
522
﴿اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ﴾ “Veyâhut; hàlık‑ı hayır ve hàlık‑ı şer nâmıyla ayrı ayrı iki ilâh tevehhüm eden Mecûsîler gibi ve ayrı ayrı esbâba bir nev'i ulûhiyet veren ve onları kendilerine birer nokta‑i istinâd tahayyül eden esbâb‑perestler, sanem‑perestler gibi başka ilâhlara dayanıp sana muâraza mı ederler? Senden istiğnâ mı ediyorlar? Demek ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾ hükmünce, şu bütün kâinâtta gündüz gibi görünen bu intizam‑ı ekmeli, bu insicam‑ı ecmeli kör olup görmüyorlar. Hâlbuki bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vâli, bir memlekette iki pâdişah bulunsa, intizam zîr ü zeber olur ve insicam herc ü merce düşer. Hâlbuki sinek kanadından tâ semâvât kandillerine kadar o derece ince bir intizam gözetilmiş ki, sinek kanadı kadar şirke yer bırakılmamış. Mâdem bunlar bu derece hilâf‑ı akıl ve hikmet ve münâfî‑i his ve bedâhet hareket ediyorlar. Onların tekzîbleri seni tezkîrden vazgeçirmesin.”
İşte silsile‑i hakàik olan şu âyâtın yüzer cevherlerinden yalnız ifhàm ve ilzama dair bir tek cevher‑i beyânîsini icmâlen beyân ettik. Eğer iktidarım olsaydı birkaç cevherlerini daha gösterseydim, “Şu âyetler tek başıyla bir mu'cizedir.” sen dahi diyecektin.
Amma ifhâm ve ta'limdeki beyânât‑ı Kur'âniye o kadar hàrikadır, o derece letâfetli ve selâsetlidir; en basit bir âmî, en derin bir hakikati O’nun beyânından kolayca tefehhüm eder. Evet, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, çok hakàik‑ı gâmızayı nazar‑ı umumîyi okşayacak, hiss‑i âmmeyi rencîde etmeyecek, fikr‑i avâmı tâciz edip yormayacak bir sûrette basîtane ve zâhirâne söylüyor, ders veriyor. Nasıl bir çocukla konuşulsa çocukça tâbirat isti'mâl edilir; öyle de, تَنَزُّلاٰتٌ اِلٰهِيَّةٌ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen mütekellim üslûbunda muhâtabın derecesine sözüyle nüzûl edip öyle konuşan esâlib‑i Kur'âniye, en mütebahhir hükemânın fikirleriyle yetişemediği hakàik‑ı gâmıza-i İlâhiye ve esrâr‑ı Rabbâniye’yi müteşâbihât sûretinde bir kısım teşbihât ve temsîlât ile en ümmî bir âmîye ifhâm eder. Meselâ: ﴿اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى﴾ bir temsîl ile Rubûbiyet‑i İlâhiye’yi saltanat misâlinde ve âlemin tedbirinde mertebe‑i Rubûbiyet’ini, bir sultanın taht‑ı saltanatında durup icra‑yı hükûmet ettiği gibi bir misâlde gösteriyor.
523
Evet, Kur'ân, bu kâinât Hàlık‑ı Zülcelâl’inin kelâmı olarak Rubûbiyet’inin mertebe‑i a'zamından çıkarak, umum mertebeler üstüne gelerek, o mertebelere çıkanları irşad ederek, yetmişbin perdelerden geçerek, o perdelere bakıp tenvir ederek, fehm ve zekâca muhtelif binler tabaka muhâtablara feyzini dağıtıp ve nurunu neşrederek; kàbiliyetçe ayrı ayrı asırlar, karnlar üzerinde yaşamış ve bu kadar mebzûliyetle mânâlarını ortaya saçmış olduğu hâlde kemâl‑i şebâbetinden, gençliğinden zerre kadar zâyi' etmeyerek gayet tarâvette, nihâyet letâfette kalarak gayet sühûletli bir tarzda, sehl‑i mümteni' bir sûrette, her âmîye anlayışlı ders verdiği gibi, aynı derste, aynı sözlerle fehimleri muhtelif ve dereceleri mütebâyin pek çok tabakalara dahi ders verip iknâ eden, işbâ' eden bir kitab‑ı mu'ciz-nümânın hangi tarafına dikkat edilse elbette bir lem'a‑i i'câz görülebilir.
Elhâsıl: Nasıl “Elhamdülillâh” gibi bir lafz‑ı Kur'ânî okunduğu zaman, dağın kulağı olan mağarasını doldurduğu gibi aynı lafız, sineğin küçücük kulakçığına da tamamen yerleşir; aynen öyle de: Kur'ân’ın mânâları, dağ gibi akılları işbâ' ettiği gibi, sinek gibi küçücük basit akılları dahi aynı sözlerle ta'lim eder, tatmin eder. Zîra Kur'ân, bütün ins ve cinnin bütün tabakalarını îmâna dâvet eder. Hem umumuna îmânın ulûmunu ta'lim eder, isbât eder. Öyle ise; avâmın en ümmîsi, hàvâssın en ehassına omuz omuza, diz dize verip beraber ders‑i Kur'ânîyi dinleyip istifade edecekler.
524
Demek Kur'ân‑ı Kerîm, öyle bir mâide‑i semâviyedir ki; binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukùl ve kulûb ve ervâh, o sofradan gıdâlarını buluyorlar, müştehiyâtını alıyorlar. Arzuları yerine gelir. Hattâ pek çok kapıları kapalı kalıp istikbâlde geleceklere bırakılmıştır. Şu makama misâl istersen, bütün Kur'ân baştan nihâyete kadar bu makamın misâlleridir.
Evet, bütün müçtehidîn ve sıddıkîn ve hükemâ‑i İslâmiye ve muhakkìkîn ve ulemâ‑i usûlü'l-fıkıh ve mütekellimîn ve evliyâ‑i ârifîn ve aktâb‑ı âşıkîn ve müdakkikîn‑i ulemâ ve avâm‑ı müslimîn gibi Kur'ân’ın tilmizleri ve dersini dinleyenleri müttefikan diyorlar ki: “Dersimizi güzelce anlıyoruz.”
Elhâsıl; sâir makamlar gibi ifhâm ve ta'lim makamında dahi Kur'ân’ın lemeât‑ı i'câzı parlıyor.
İkinci Şuâ
Kur'ân’ın câmiiyet‑i hàrikulâdesidir. Şu şuânın, “Beş Lem'a”sı var.
Birinci Lem'a
Lafzındaki câmiiyettir.
Elbette, evvelki Söz’lerde, hem bu Söz’de zikrolunan âyetlerden şu câmiiyet âşikâre görünüyor. Evet, لِكُلِّ اٰيَةٍ ظَهْرٌ وَبَطْنٌ وَحَدٌّ وَمُطَّلَعٌ وَلِكُلٍّ شُجُونٌ وَغُصُونٌ وَفُنُونٌ olan hadîsin işâret ettiği gibi; elfâz‑ı Kur'âniye, öyle bir tarzda vaz'edilmiş ki, herbir kelâmın, hattâ herbir kelimenin, hattâ herbir harfin, hattâ bazen bir sükûtun çok vücûhu bulunuyor. Herbir muhâtabına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir.
525
Meselâ: ﴿وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا﴾ Yani: “Dağları zemininize kazık ve direk yaptım.” bir kelâmdır.
Bir âmînin şu kelâmdan hissesi: Zâhiren yere çakılmış kazıklar gibi görünen dağları görür, onlardaki menâfi'ini ve ni'metlerini düşünür, Hàlık’ına şükreder.
Bir şâirin bu kelâmdan hissesi: Zemin, bir taban ve kubbe‑i semâ, üstünde konulmuş yeşil ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir muhteşem çadır, ufkî bir dâire sûretinde ve semânın etekleri başında görünen dağları, o çadırın kazıkları misâlinde tahayyül eder. Sâni'‑i Zülcelâl’ine hayretkârâne perestiş eder.
Hayme‑nişîn bir edîbin bu kelâmdan nasîbi: Zeminin yüzünü, bir çöl ve sahrâ; dağların silsilelerini pek kesretle ve çok muhtelif bedevî çadırları gibi; güyâ tabaka‑i türâbiye, yüksek direkler üstünde atılmış, o direklerin sivri başları o perde‑i türâbiyeyi yukarıya kaldırmış, birbirine bakar pek çok muhtelif mahlûkatın meskeni olarak tasavvur eder. O büyük azametli mahlûkları, böyle yeryüzünde çadırlar misillû kolayca kuran ve koyan Fâtır‑ı Zülcelâl’ine karşı secde‑i hayret eder.
Coğrafyacı bir edîbin o kelâmdan kısmeti: Küre‑i zemin, bahr‑i muhît-i havâîde veya esîrîde yüzen bir sefîne ve dağları, o sefînenin üstünde tesbit ve muvâzene için çakılmış kazıklar ve direkler şeklinde tefekkür eder. O koca küre‑i zemini, muntazam bir gemi gibi yapıp, bizleri içine koyup, aktâr‑ı âlemde gezdiren Kadîr‑i Zülkemâl’e karşı: سُبْحَانَكَ مَا اَعْظَمَ شَأْنَكَ der.
526
Medeniyet ve hey'et‑i ictimâiyenin mütehassıs bir hakîminin bu kelâmdan hissesi: Zemini, bir hâne ve o hâne hayatının direği, hayat‑ı hayvaniye ve hayat‑ı hayvaniye direği, şerâit‑i hayat olan su, hava ve topraktır. Su ve hava ve toprağın direği ve kazığı, dağlardır. Zîra dağlar, suyun mahzeni, havanın tarağı (gazât‑ı muzırrayı tersib edip, havayı tasfiye eder) ve toprağın hâmîsi (bataklıktan ve denizin istilâsından muhâfaza eder) ve sâir levâzımat‑ı hayat-ı insaniyenin hazinesi olarak fehmeder. Şu koca dağları, şu sûretle hâne‑i hayatımız olan zemine direk yapan ve maîşetimize hazinedar ta'yin eden Sâni'‑i Zülcelâl-i ve'l-İkram’a, kemâl‑i ta'zîm ile hamd ü senâ eder.
Hikmet‑i tabîiyenin bir feylesofunun şu kelâmdan nasîbi şudur ki: Küre‑i zeminin karnında bazı inkılâbât ve imtizacâtın neticesi olarak hâsıl olan zelzele ve ihtizâzâtı, dağların zuhûruyla sükûnet bulduğunu ve medâr ve mihverindeki istikrarına ve zelzelenin irticacıyla medâr‑ı senevîsinden çıkmamasına sebeb, dağların hurûcu olduğunu ve zeminin hiddeti ve gadabı, dağların menâfiziyle teneffüs etmekle sükûnet ettiğini fehmeder, tamamen îmâna gelir, اَلْحِكْمَةُ لِلّٰهِ der.
Meselâ: ﴿اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا﴾ ’daki رَتْقًا kelimesi, tedkîkàt‑ı felsefe ile âlûde olmayan bir âlime, o kelime şöyle ifhâm eder ki: Semâ berrak, bulutsuz; zemin kuru ve hayatsız, tevellüde gayr‑ı kàbil bir hâlde iken‥ semâyı yağmurla, zemini hadravâtla fethedip, bir nev'i izdivâc ve telkîh sûretinde bütün zîhayatları o sudan halketmek, öyle bir Kadîr‑i Zülcelâl’in işidir ki; rû‑yi zemin, O’nun küçük bir bostanı ve semânın yüz örtüsü olan bulutlar, O’nun bostanında bir süngerdir‥ anlar, azamet‑i kudretine secde eder.
527
Ve muhakkìk bir hakîme, o kelime şöyle ifhâm eder ki: Bidâyet‑i hilkatte semâ ve arz şekilsiz birer küme ve menfaatsiz birer yaş hamur; veledsiz, mahlûkatsız toplu birer madde iken, Fâtır‑ı Hakîm onları feth ve bastedip güzel bir şekil, menfaatdâr birer sûret, zînetli ve kesretli mahlûkata menşe' etmiştir anlar, vüs'at‑i hikmetine karşı hayran olur.
Yeni zamanın feylesofuna şu kelime şöyle ifhâm eder ki: Manzûme‑i Şemsiye’yi teşkil eden küremiz, sâir seyyâreler, bidâyette Güneş’le mümtezic olarak açılmamış bir hamur şeklinde iken; Kàdir‑i Kayyûm o hamuru açıp, o seyyâreleri birer birer yerlerine yerleştirerek, Güneş’i orada bırakıp, zeminimizi buraya getirerek, zemine toprak sererek, semâ cânibinden yağmur yağdırarak, Güneş’ten ziyâ serptirerek dünyayı şenlendirip bizleri içine koymuştur anlar, başını tabiat bataklığından çıkarır, اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ الْوَاحِدِ الْاَحَدِ der.
Meselâ: ﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا﴾ ’daki “Lâm”; hem kendi mânâsını, hem “fî” mânâsını, hem “ilâ” mânâsını ifâde eder. İşte لِمُسْتَقَرٍّ ’in “Lâm”ı, avâm o “Lâm”ı “ilâ” mânâsında görüp fehmeder ki; size nisbeten ışık verici, ısındırıcı müteharrik bir lamba olan Güneş, elbette bir gün seyri bitecek, mahall‑i kararına yetişecek, size fâidesi dokunmayacak bir sûret alacaktır, anlar. O da, Hàlık‑ı Zülcelâl’in Güneş’e bağladığı büyük ni'metleri düşünerek “Sübhânallâh, Elhamdülillâh” der.
Ve âlime dahi o “Lâm”ı “ilâ” mânâsında gösterir. Fakat, Güneş’i yalnız bir lamba değil, belki bahar ve yaz tezgâhında dokunan mensûcât‑ı Rabbâniye’nin bir mekiği, gece‑gündüz sahifelerinde yazılan Mektûbat‑ı Samedâniye’nin mürekkebi, nur bir hokkası sûretinde tasavvur ederek Güneş’in cereyan‑ı sûrîsi, alâmet olduğu ve işâret ettiği intizamât‑ı âlemi düşündürerek Sâni'‑i Hakîm’in san'atına “Mâşâallâh” ve hikmetine “Bârekallâh” diyerek secdeye kapanır.
528
Ve kozmoğrafyacı bir feylesofa “Lâm”ı “fî” mânâsında şöyle ifhâm eder ki: Güneş, kendi merkezinde ve mihveri üzerinde zenberekvâri bir cereyan ile manzûmesini emr‑i İlâhî ile tanzim edip tahrîk eder. Şöyle bir saat‑ı kübrâyı halkedip tanzim eden Sâni'‑i Zülcelâl’ine karşı kemâl‑i hayret ve istihsân ile “El‑azametü lillâh ve'l-kudretü lillâh” der, felsefeyi atar, Hikmet‑i Kur'âniye’ye girer.
Ve dikkatli bir hakîme şu “Lâm”ı, hem illet mânâsında, hem zarfiyet mânâsında tutturup şöyle ifhâm eder ki: Sâni'‑i Hakîm, işlerine esbâb‑ı zâhiriyeyi perde ettiğinden câzibe‑i umumiye nâmında bir kanun‑u İlâhî’siyle sapan taşları gibi seyyâreleri Güneş’le bağlamış ve o câzibe ile muhtelif, fakat muntazam hareketle o seyyâreleri dâire‑i hikmetinde döndürüyor ve o câzibeyi tevlîd için Güneş’in kendi merkezinde hareketini zâhirî bir sebeb etmiş. Demek, لِمُسْتَقَرٍّ mânâsı: ف۪ي مُسْتَقَرٍّ لَهَا لِاِسْتِقْرَارِ مَنْظُومَتِهَا yani; “Kendi müstakarrı içinde manzûmesinin istikrarı ve nizâmı için hareket ediyor.” Çünkü: Hareket harâreti, harâret kuvveti, kuvvet câzibeyi zâhiren tevlîd eder gibi bir âdet‑i İlâhiye, bir kanun‑u Rabbânî’dir. İşte şu hakîm; böyle bir hikmeti, Kur'ân’ın bir harfinden fehmettiği zaman “Elhamdülillâh Kur'ân’dadır hak hikmet, felsefeyi beş paraya saymam.” der.
Ve şâirâne bir fikir ve kalb sâhibine şu “Lâm”dan ve istikrardan şöyle bir mânâ fehmine gelir ki: “Güneş, nurânî bir ağaçtır. Seyyâreler onun müteharrik meyveleri… Ağaçların hilâfına olarak Güneş silkinir, tâ o meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar.” Hem tahayyül edebilir ki: “Şems, meczûb bir serzâkirdir. Halka‑i zikrin merkezinde cezbeli bir zikreder ve ettirir.” Bir risalede şu mânâya dair şöyle demiştim:“Evet Güneş bir meyvedârdır, silkinir tâ düşmesin seyyâr olan yemişleri.Eğer sükûtuyla sükûnet eylese cezbe kaçar; ağlar fezâda muntazam meczûbları.”
529
Hem meselâ: ﴿اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ﴾ ’da bir sükût var, bir ıtlâk var. Neye zafer bulacaklarını ta'yin etmemiş. Tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünkü; bir kısım muhâtabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız Cennet’i düşünür. Bir kısım, saâdet‑i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım, yalnız Rızâ‑yı İlâhîyi ricâ eder. Bir kısım, Rü'yet‑i İlâhiye’yi gaye‑i emel bilir. Ve hâkezâ‥ bunun gibi pek çok yerlerde Kur'ân, sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun. Hazfeder, tâ çok mânâları ifâde etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun.
İşte; ﴿اَلْمُفْلِحُونَ﴾der. Neye felâh bulacaklarını ta'yin etmiyor. Güyâ o sükûtla der: “Ey Müslümanlar!‥ Müjde size. Ey müttakì!‥ Sen Cehennem’den felâh bulursun. Ey sâlih!‥ Sen Cennet’e felâh bulursun. Ey ârif!‥ Sen rızâ‑yı İlâhîye nâil olursun. Ey âşık!‥ Sen rü'yete mazhar olursun.” Ve hâkezâ…
İşte Kur'ân; câmiiyet‑i lafziye cihetiyle kelâmdan, kelimeden, hurûftan ve sükûttan herbirisinin binler misâllerinden yalnız nümûne olarak birer misâl getirdik. Âyeti ve kıssatı bunlara kıyâs edersin.
Hem meselâ: ﴿فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ﴾ âyeti, o kadar vücûhu var ve o derece merâtibi var ki, bütün tabakàt‑ı evliyâ, bütün sülûklerinde ve mertebelerinde şu âyete ihtiyaçlarını görüp ondan kendi mertebesine lâyık bir gıdâ‑yı manevî, bir taze mânâ almışlar. Çünkü; “Allah” bir ism‑i câmi' olduğundan Esmâ‑i Hüsnâ adedince tevhidler, içinde bulunur. اَىْ : لَا رَزَّاقَ اِلَّا هُوَ ❋ لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ ❋ لَا رَحْمٰنَ اِلَّا هُوَ ve hâkezâ…
530
Hem meselâ: Kasas‑ı Kur'âniye’den kıssa‑i Mûsa Aleyhisselâm, âdeta Asâ‑yı Mûsa Aleyhisselâm gibi binler fâideleri var. O kıssada, hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı teskin ve tesellî, hem küffarı tehdid, hem münâfıkları takbih, hem Yahudîleri tevbih gibi çok makàsıdı, pek çok vücûhu vardır. Onun için sûrelerde tekrar edilmiştir. Her yerde bütün maksadları ifâde ile beraber yalnız birisi maksûd‑u bizzat olur, diğerleri ona tâbi kalırlar.
Eğer Desen: “Geçmiş misâllerdeki bütün mânâları nasıl bileceğiz ki, Kur'ân onları irâde etmiş ve işâret ediyor?”
Elcevab: Mâdem Kur'ân, bir hutbe‑i Ezeliyedir. Hem muhtelif, tabaka tabaka olarak asırlar üzerinde ve arkasında oturup dizilmiş bütün benî Âdem’e hitâb ediyor, ders veriyor. Elbette, o muhtelif efhâma göre müteaddid mânâları dercedip irâde edecektir ve irâdesine emâreleri vaz'edecektir. Evet; “İşârâtü'l‑İ'câz”da şuradaki mânâlar misillû kelimât‑ı Kur'âniye’nin müteaddid mânâlarını, ilm‑i sarf ve nahvin kaideleriyle ve ilm‑i beyân ve fenn‑i maânînin düsturlarıyla, fenn‑i belâğatın kanunlarıyla isbât edilmiştir.
Bununla beraber, Ulûm‑u Arabiye’ce sahîh ve usûl‑ü diniyece hak olmak şartıyla ve fenn‑i maânîce makbûl ve ilm‑i beyânca münâsib ve belâğatça müstahsen olan bütün vücûh ve maânî, ehl‑i ictihâd ve ehl‑i tefsir ve ehl‑i usûli'd-din ve ehl‑i usûlü'l-fıkhın icmâıyla ve ihtilâflarının şehâdetiyle Kur'ân’ın mânâlarındandırlar. O mânâlara derecelerine göre birer emâre vaz'etmiştir. Ya lafziyedir, ya maneviyedir. O maneviye ise, ya siyâk veya sibak‑ı kelâmdan veya başka âyetten birer emâre o mânâya işâret eder. Bir kısmı yirmi ve otuz ve kırk ve altmış, hattâ seksen cild olarak muhakkìkler tarafından yazılan yüzbinler tefsirler, Kur'ân’ın câmiiyet ve hàrikıyet‑i lafziyesine kat'î bir bürhân‑ı bâhirdir. Her ne ise… Biz şu Söz’de herbir mânâya delâlet eden emâreyi kanunuyla, kaidesiyle göstersek söz çok uzanır… Onun için kısa kesip kısmen “İşârâtü'l‑İ'câz”a havâle ederiz.
531
İkinci Lem'a
Mânâsındaki câmiiyet‑i hàrikadır.
Evet Kur'ân; bütün müçtehidlerin me'hazlerini, bütün âriflerin mezâklarını, bütün vâsılların meşreblerini, bütün kâmillerin mesleklerini, bütün muhakkìklerin mezheblerini, mânâsının hazinesinden ihsân etmekle beraber, dâima onlara rehber ve terakkiyâtlarında her vakit onlara mürşid olup, o tükenmez hazinesinden onların yollarına neşr‑i envâr ettiği bütün onlarca musaddaktır ve müttefekun‑aleyhtir.
Üçüncü Lem'a
İlmindeki câmiiyet‑i hàrikadır.
Evet Kur'ân; şerîatın müteaddid ve çok ilimlerini, hakikatin mütenevvi' ve kesretli ilimlerini, tarîkatın muhtelif ve hadsiz ilimlerini, kendi ilminin denizinden akıttığı gibi; dâire‑i mümkinâtın hakîki hikmetini ve dâire‑i vücûbun ulûm‑u hakîkiyesini ve dâire‑i âhiretin maârif‑i gâmızasını, o denizinden muntazaman ve kesretle akıtıyor. Şu lem'aya misâl getirilse bir cild yazmak lâzım gelir. Öyle ise, yalnız nümûne olarak şu yirmibeş aded Söz’leri gösteriyoruz. Evet, bütün yirmibeş aded Söz’lerin doğru hakikatleri, Kur'ân’ın bahr‑i ilminden ancak yirmibeş katredir. O Söz’lerde kusur varsa, benim fehm‑i kàsırıma aittir.
532
Dördüncü Lem'a
Mebâhisindeki câmiiyet‑i hàrikadır.