62
Sekizinci Söz
﴿﷽﴾
﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ﴾﴿اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ﴾
Şu dünya ve dünya içindeki rûh‑u insanî ve insanda dinin mâhiyet ve kıymetlerini ve eğer Din‑i Hak olmazsa, dünya bir zindân olması ve dinsiz insan, en bedbaht mahlûk olduğunu ve şu âlemin tılsımını açan, rûh‑u beşerîyi zulümâttan kurtaran يَا اَللّٰهُ ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ olduğunu anlamak istersen; şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:
Eski zamanda iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddi bir adamı gördüler. Ondan sordular: “Hangi yol iyidir?” O dahi onlara dedi ki: “Sağ yolda, kanun ve nizâma tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saâdet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekàvet vardır. Şimdi intihâbdaki ihtiyar sizdedir.”
Bunu dinledikten sonra güzel huylu kardeş sağ yola تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ deyip gitti. Ve nizâm ve intizama tebaiyeti kabûl etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zâhiren hafif, ma'nen ağır vaziyette giden bu adamı hayâlen takib ediyoruz.
63
İşte bu adam, dereden tepeden aşıp gitgide tâ hàlî bir sahrâya girdi. Birden müdhiş bir sadâ işitti. Baktı ki; dehşetli bir arslan, meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp, elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare; biri beyaz, biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı gördü ki; arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı gördü ki; dehşetli bir ejderha içindedir. Başını kaldırmış otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrüb etmiş. Ağzı, kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki; ısırıcı muzır haşerât etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki; bir incir ağacıdır. Fakat hàrika olarak muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var.
İşte şu adam sû‑i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki; bu, âdi bir iş değildir. Bu işler tesâdüfî olamaz. Bu acîb işler içinde garîb esrâr var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu intikal etmedi. Şimdi bunun kalbi ve rûh ve aklı, şu elîm vaziyetten gizli feryâd u figân ettikleri hâlde; nefs‑i emmâresi, güyâ bir şey yokmuş gibi tecâhül edip, rûh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp, kendi kendini aldatarak bir bahçede bulunuyor gibi o ağacın meyvelerini yemeye başladı. Hâlbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi.
Bir hadîs‑i kudsîde Cenâb‑ı Hak buyurmuş: اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْد۪ي ب۪ي Yani: “Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muâmele ederim.” İşte bu bedbaht adam, sû‑i zan ile ve akılsızlığı ile gördüğünü, âdi ve ayn‑ı hakikat telâkki etti. Ve öyle de muâmele gördü ve görüyor ve görecek!‥ Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor. Böylece azâb çekiyor. Biz de şu meş'ûmu, bu azâbda bırakıp döneceğiz. Tâ öteki kardeşin hâlini anlayacağız.
İşte, şu mübârek akıllı zât gidiyor. Fakat biraderi gibi sıkıntı çekmiyor. Çünkü; güzel ahlâklı olduğundan güzel şeyleri düşünür, güzel hülyalar eder. Kendi kendine ünsiyet eder. Hem biraderi gibi zahmet ve meşakkat çekmiyor. Çünkü nizâmı bilir, tebaiyet eder, teshîlât görür. Âsâyiş ve emniyet içinde serbest gidiyor. İşte bir bahçeye rast geldi. İçinde, hem güzel çiçek ve meyveler var. Hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti. Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış, hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zât ise, “Herşeyin iyisine bak.” kaidesiyle amel edip, murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifade etti. Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor.
64
Sonra gitgide bu dahi evvelki biraderi gibi bir sahrâ‑yı azîmeye girdi. Birden hücum eden bir arslanın sesini işitti. Korktu, fakat biraderi kadar korkmadı. Çünkü; hüsn‑ü zannıyla ve güzel fikriyle, “Şu sahrânın bir hâkimi var. Ve bu arslan, o hâkimin taht‑ı emrinde bir hizmetkâr olması ihtimali var.” diye düşünüp tesellî buldu. Fakat yine kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi, kendini içine attı. Biraderi gibi ortasında bir ağaca eli yapıştı; havada muallak kaldı. Baktı iki hayvan, o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı, arslan; aşağıya baktı, bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi bir acîb vaziyet gördü. Bu dahi tedehhüş etti. Fakat kardeşinin dehşetinden bin derece hafif… Çünkü; güzel ahlâkı ona güzel fikir vermiş. Ve güzel fikir ise, ona herşeyin güzel cihetini gösteriyor.
İşte bu sebebden şöyle düşündü ki: “Bu acîb işler birbiriyle alâkadardır. Hem bir emir ile hareket ederler gibi görünüyor. Öyle ise bu işlerde bir tılsım vardır. Evet bunlar, bir gizli hâkimin emriyle dönerler. Öyle ise ben yalnız değilim; o gizli hâkim bana bakıyor, beni tecrübe ediyor, bir maksad için beni bir yere sevkedip dâvet ediyor.”
Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merak neş'et eder ki: “Acaba beni tecrübe edip kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acîb yol ile bir maksada sevkeden kimdir?”
Sonra tanımak merakından tılsım sâhibinin muhabbeti neş'et etti. Ve şu muhabbetten tılsımı açmak arzusu neş'et etti. Ve o arzudan tılsım sâhibini râzı edecek ve hoşuna gidecek bir güzel vaziyet almak irâdesi neş'et etti.
Sonra ağacın başına baktı, gördü ki incir ağacıdır. Fakat başında binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünkü, kat'î anladı ki; bu incir ağacı bir listedir, bir fihristedir, bir sergidir. O mahfî hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin nümûnelerini bir tılsım ve bir mu'cize ile o ağaca takmış ve kendi misâfirlerine ihzar ettiği et'imeye birer işâret sûretinde o ağacı tezyîn etmiş olmalı. Yoksa bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez.
65
Sonra niyâza başladı. Tâ, tılsımın anahtarı ona ilhâm oldu. Bağırdı ki: “Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehàlet ediyorum ve sana hizmetkârım. Ve senin rızânı istiyorum. Ve seni arıyorum.” Ve bu niyâzdan sonra, birden kuyunun duvarı yarılıp, şâhâne, nezîh ve güzel bir bahçeye bir kapı açıldı. Belki ejderha ağzı, o kapıya inkılâb etti. Ve arslan ve ejderha, iki hizmetkâr sûretini giydiler. Ve onu içeriye dâvet ediyorlar. Hattâ o arslan, kendisine musahhar bir at şekline girdi.
İşte ey tenbel nefsim! Ve ey hayâlî arkadaşım! Geliniz, bu iki kardeşin vaziyetlerini muvâzene edelim. Tâ iyilik nasıl iyilik getirir ve fenâlık nasıl fenâlık getirir, görelim‥ bilelim.
Bakınız: Sol yolun bedbaht yolcusu, her vakit ejderhanın ağzına girmeye muntazırdır, titriyor. Ve şu bahtiyar ise, meyvedâr ve revnâkdâr bir bahçeye dâvet edilir. Hem o bedbaht, elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise, lezîz bir ibret, tatlı bir havf, mahbûb bir mârifet içinde garîb şeyleri seyir ve temâşâ ediyor. Hem o bedbaht, vahşet ve me'yûsiyet ve kimsesizlik içinde azâb çekiyor. Ve şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümîd ve iştiyak içinde telezzüz ediyor. Hem o bedbaht, kendini vahşî canavarların hücumuna ma'rûz bir mahpus hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise, bir azîz misâfirdir ki, misâfiri olduğu Mihmandâr‑ı Kerîm’in acîb hizmetkârları ile ünsiyet edip eğleniyor. Hem o bedbaht, zâhiren lezîz, ma'nen zehirli yemişleri yemekle azâbını tâcil ediyor. Zîra o meyveler nümûnelerdir. Tatmaya izin var, tâ asıllarına tâlib olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise tadar, işi anlar, yemesini te'hir eder. Ve intizar ile telezzüz eder. Hem o bedbaht kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakikati ve parlak bir vaziyeti, basîretsizliği ile kendisine muzlim ve zulümâtlı bir evhâm, bir Cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstehaktır ve ne de kimseden şekvâya hakkı vardır.
66
Meselâ; bir adam güzel bir bahçede, ahbablarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyâfetteki keyfe kanâat etmeyip, kendini pis müskirlerle sarhoş edip, kendisini kış ortasında, canavarlar içinde, aç, çıplak tahayyül edip, bağırmaya ve ağlamaya başlasa; nasıl şefkate lâyık değil… Kendi kendine zulmediyor. Dostlarını canavar görüp tahkîr ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir. Ve şu bahtiyar ise hakikati görür. Hakikat ise güzeldir. Hakikatin hüsnünü derketmekle, hakikat sâhibinin kemâline hürmet eder. Rahmetine müstehak olur. İşte, “Fenâlığı kendinden, iyiliği Allah’tan bil.” olan hükm‑ü Kur'ânî’nin sırrı zâhir oluyor.
Daha bunlar gibi sâir farkları muvâzene etsen anlayacaksın ki; evvelkisinin nefs‑i emmâresi, ona bir manevî Cehennem ihzar etmiş. Ve ötekisinin hüsn‑ü niyeti ve hüsn‑ü zannı ve hüsn‑ü hasleti ve hüsn‑ü fikri, onu büyük bir ihsân ve saâdete ve parlak bir fazilete ve feyze mazhar etmiş.
Ey nefsim! Ve ey nefsimle beraber bu hikâyeyi dinleyen adam! Eğer bedbaht kardeş olmak istemezsen ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur'ân’ı dinle ve hükmüne mutî' ol! Ve O’na yapış! Ve ahkâmıyla amel et!‥
Şu hikâye‑i temsîliyede olan hakikatleri eğer fehmettin ise; hakikat‑i din ve dünya ve insan ve îmânı ona tatbik edebilirsin. Mühimlerini ben söyleyeceğim. İncelerini sen kendin istihrâc et.
67
İşte bak! O iki kardeş ise; biri, rûh‑u mü'min ve kalb‑i sâlihtir. Diğeri, rûh‑u kâfir ve kalb‑i fâsıktır. Ve o iki tarîkten sağ ise; tarîk‑ı Kur'ân ve îmândır. Sol ise; tarîk‑ı isyan ve küfrandır. Ve o yoldaki bahçe ise; cem'iyet‑i beşeriye ve medeniyet‑i insaniye içinde muvakkat hayat‑ı ictimâiyedir ki; içinde hayır ve şer, iyi ve fenâ, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. Âkıl odur ki; خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ kaidesiyle amel eder, selâmet‑i kalb ile gider. Ve o sahrâ ise; şu arz ve dünya’dır. Ve o arslan ise; ölüm ve eceldir. Ve o kuyu ise; beden‑i insan ve zaman‑ı hayattır. Ve o altmış arşın derinlik ise; ömr‑ü vasatî ve ömr‑ü gâlibî olan altmış seneye işârettir. Ve o ağaç ise; müddet‑i ömür ve madde‑i hayattır. Ve o iki siyah ve beyaz hayvan ise; gece ve gündüzdür. Ve o ejderha ise; ağzı kabir olan tarîk‑ı berzahiye ve revâk‑ı uhreviyedir. Fakat o ağız, mü'min için zindândan bir bahçeye açılan bir kapıdır. Ve o haşerât‑ı muzırra ise; musîbât‑ı dünyeviyedir. Fakat mü'min için, gaflet uykusuna dalmamak için tatlı îkazât‑ı İlâhiye ve iltifatât‑ı Rahmâniye hükmündedir. Ve o ağaçtaki yemişler ise; dünyevî ni'metlerdir ki; Cenâb‑ı Kerîm-i Mutlak, onları Âhiret ni'metlerine bir liste, hem ihtar edici, hem müşâbihleri, hem Cennet meyvelerine müşterileri dâvet eden nümûneler sûretinde yapmış.
Ve o ağacın birliğiyle beraber, muhtelif başka başka meyveler vermesi ise; kudret‑i Samedâniye’nin sikkesine ve Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin hâtemine ve saltanat‑ı Ulûhiyet’in tuğrâsına işârettir. Çünkü: “Bir tek şeyden herşeyi yapmak” yani; bir topraktan bütün nebâtât ve meyveleri yapmak; hem bir sudan bütün hayvanatı halketmek; hem basit bir yemekten bütün cihâzât‑ı hayvaniyeyi icâd etmek; bununla beraber “Herşeyi bir tek şey yapmak” yani; zîhayatın yediği gayet muhtelifü'l‑cins taamlardan o zîhayata bir lahm‑ı mahsûs yapmak, bir cild‑i basit dokumak gibi san'atlar; Zât‑ı Ehad-i Samed olan Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in sikke‑i hàssasıdır, hâtem‑i mahsûsudur, taklid edilmez bir tuğrâsıdır. Evet, bir şeyi herşey ve herşeyi bir şey yapmak; herşeyin Hàlık’ına hàs ve Kàdir‑i Külli Şey’e mahsûs bir nişandır, bir âyettir.
68
Ve o tılsım ise; sırr‑ı îmân ile açılan sırr‑ı hikmet-i hilkattir. Ve o miftâh ise; ﴿يَا اَللّٰهُ ❋ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ﴾ ’dur. Ve o ejderha ağzı bahçe kapısına inkılâb etmesi ise, işârettir ki: Kabir, ehl‑i dalâlet ve tuğyan için vahşet ve nisyan içinde zindân gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu hâlde; ehl‑i Kur'ân ve îmân için zindân‑ı dünyadan bostan‑ı bekàya ve meydân‑ı imtihandan ravza‑i cinâna ve zahmet‑i hayattan Rahmet‑i Rahmân’a açılan bir kapıdır. Ve o vahşî arslanın dahi mûnis bir hizmetkâra dönmesi ve musahhar bir at olması ise, işârettir ki: Mevt, ehl‑i dalâlet için, bütün mahbûbâtından elîm bir firâk‑ı ebedîdir. Hem kendi Cennet‑i kâzibe-i dünyeviyesinden ihrac ve tard ve vahşet ve yalnızlık içinde zindân‑ı mezara idhal ve hapis olduğu hâlde; ehl‑i hidayet ve ehl‑i Kur'ân için, öteki âleme gitmiş eski dost ve ahbablarına kavuşmaya vesiledir. Hem hakîki vatanlarına ve ebedî makam‑ı saâdetlerine girmeye vâsıtadır. Hem zindân‑ı dünyadan bostan‑ı cinâna bir dâvettir. Hem Rahmân‑ı Rahîm’in fazlından, kendi hizmetine mukâbil ahz‑ı ücret etmeye bir nöbettir. Hem vazife‑i hayat külfetinden bir terhistir. Hem ubûdiyet ve imtihanın ta'lim ve ta'limâtından bir paydostur…
Elhâsıl: Her kim hayat‑ı fâniyeyi esâs maksad yapsa, zâhiren bir Cennet içinde olsa da, ma'nen Cehennem’dedir. Ve her kim hayat‑ı bâkiyeye ciddi müteveccih ise, saâdet‑i dâreyne mazhardır. Dünyası ne kadar fenâ ve sıkıntılı olsa da, dünyasını, Cennet’in intizar salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder…
69
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَالسَّلَامَةِ وَالْقُرْاٰنِ وَالْا۪يمَانِ اٰم۪ينَ ❋ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ بِعَدَدِ جَم۪يعِ الْحُرُوفَاتِ الْمُتَشَكِّلَةِ ف۪ي جَم۪يعِ الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ ف۪ي مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِئٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَارْحَمْنَا وَوَالِدَيْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِعَدَدِهَا بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ ❋ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
70
Dokuzuncu Söz
﴿﷽﴾
﴿فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ ❋ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ﴾
Ey birader! Benden, namazın şu muayyen beş vakte hikmet‑i tahsîsini soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden yalnız birisine işâret ederiz.
Evet herbir namazın vakti, mühim bir inkılâb başı olduğu gibi, azîm bir tasarruf‑u İlâhî’nin âyinesi ve o tasarruf içinde ihsânat‑ı külliye-i İlâhiye’nin birer ma'kesi olduğundan, Kadîr‑i Zülcelâl’e o vakitlerde daha ziyâde tesbih ve ta'zîm ve hadsiz ni'metlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekûnuna karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir. Şu ince ve derin mânâyı bir parça fehmetmek için “Beş Nükte”yi nefsimle beraber dinlemek lâzım.
Birinci Nükte
Namazın mânâsı; Cenâb‑ı Hakk’ı tesbih ve ta'zîm ve şükürdür. Yani, celâline karşı, kavlen ve fiilen “Sübhânallâh” deyip takdis etmek… Hem, kemâline karşı, lafzan ve amelen “Allâhu Ekber” deyip ta'zîm etmek… Hem, cemâline karşı, kalben ve lisânen ve bedenen “Elhamdülillâh” deyip şükretmektir.
71
Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki; namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki; namazdan sonra, namazın mânâsını te'kid ve takviye için şu kelimât‑ı mübâreke, otuzüç defa tekrar edilir. Namazın mânâsı, şu mücmel hülâsalarla te'kid edilir.
İkinci Nükte
İbâdetin mânâsı şudur ki: Dergâh‑ı İlâhî’de abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemâl‑i Rubûbiyet’in ve kudret‑i Samedâniye’nin ve Rahmet‑i İlâhiye’nin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.
Yani, Rubûbiyet’in saltanatı nasıl ki ubûdiyeti ve itâati ister; Rubûbiyet’in kudsiyeti, pâklığı dahi ister ki; abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbini bütün nekàisten pâk ve müberrâ; ve ehl‑i dalâletin efkâr‑ı bâtılasından münezzeh ve muallâ; ve kâinâtın bütün kusurâtından mukaddes ve muarra olduğunu tesbih ile, “Sübhânallâh” ile ilân etsin.
Hem de Rubûbiyet’in kemâl‑i kudreti dahi ister ki; abd, kendi za'fını ve mahlûkatın aczini görmekle kudret‑i Samedâniye’nin azamet‑i âsârına karşı istihsân ve hayret içinde “Allâhu Ekber” deyip huzû' ile rükûa gidip, O’na ilticâ ve tevekkül etsin.
Hem, Rubûbiyet’in nihâyetsiz hazine‑i rahmeti de ister ki; abd, kendi ihtiyacını ve bütün mahlûkatın fakr ve ihtiyacâtını suâl ve duâ lisânıyla izhâr ve Rabbinin ihsân ve in'âmâtını, şükür ve senâ ile ve “Elhamdülillâh” ile ilân etsin.
72
Demek, namazın ef'âl ve akvâli, bu mânâları tazammun ediyor ve bunlar için taraf‑ı İlâhî’den vaz'edilmişler.
Üçüncü Nükte
Nasıl ki insan, şu âlem‑i kebîrin bir misâl‑i musağğarıdır. Ve Fâtiha‑i Şerîfe, şu Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın bir timsâl‑i münevveridir. Namaz dahi bütün ibâdâtın envâ'ını şâmil bir fihriste‑i nurâniyedir. Ve bütün esnâf‑ı mahlûkatın elvân‑ı ibâdetlerine işâret eden bir harita‑i kudsiyedir.
Dördüncü Nükte
Nasıl ki haftalık bir saatin sâniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de, Cenâb‑ı Hakk’ın bir saat‑ı kübrâsı olan şu âlem‑i dünyanın sâniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı ve dakikaları sayan seneler ve saatleri sayan tabakàt‑ı ömr-ü insan ve günleri sayan edvâr‑ı ömr-ü âlem; birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmündedirler ve birbirini hatırlatırlar. Meselâ:
Fecir zamanı, tulû'a kadar; evvel‑i bahar zamanına, hem insanın rahm‑ı mâdere düştüğü âvânına, hem semâvât ve arzın altı gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır. Ve onlardaki Şuûnât‑ı İlâhiye’yi ihtar eder.
Zuhr zamanı ise; yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem ömr‑ü dünyadaki hilkat‑i insan devrine benzer ve işâret eder. Ve onlardaki tecelliyât‑ı rahmeti ve füyûzât‑ı ni'meti hatırlatır.
Asr zamanı ise; güz mevsimine, hem ihtiyarlık vaktine, hem Âhirzaman Peygamberi’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) Asr‑ı Saâdet’ine benzer. Ve onlardaki Şuûnât‑ı İlâhiye’yi ve in'âmât‑ı Rahmâniye’yi ihtar eder.
73
Mağrib zamanı ise; güz mevsiminin âhirinde pek çok mahlûkatın gurûbunu, hem insanın vefâtını, hem dünyanın kıyâmet ibtidâsındaki harâbiyetini ihtar ile, tecelliyât‑ı Celâliyeyi ifhâm ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, îkaz eder.
İşâ vakti ise; âlem‑i zulümât, nehâr âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefât etmiş insanın bakiye‑i âsârı dahi vefât edip nisyan perdesi altına girmesini, hem bu dâr‑ı imtihan olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtar ile, Kahhâr‑ı Zülcelâl’in celâlli tasarrufâtını ilân eder.
Gece vakti ise; hem kışı, hem kabri, hem Âlem‑i Berzah’ı ifhâm ile rûh‑u beşer Rahmet‑i Rahmân’a ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır. Ve gecede teheccüd ise; kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, îkaz eder. Ve bütün bu inkılâbât içinde Cenâb‑ı Mün'im-i Hakîki’nin nihâyetsiz ni'metlerini ihtar ile, ne derece hamd ve senâya müstehak olduğunu ilân eder.
İkinci sabah ise; sabah‑ı haşri ihtar eder. Evet, şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar ma'kul ve lâzım ve kat'î ise; haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat'iyyettedir.
Demek bu beş vaktin herbiri, bir mühim inkılâb başında olduğu ve büyük inkılâbları ihtar ettiği gibi; kudret‑i Samedâniye’nin tasarrufât‑ı azîme-i yevmiyesinin işâretiyle; hem senevî, hem asrî, hem dehrî, Kudret’in mu'cizâtını ve Rahmet’in hedâyâsını hatırlatır. Demek, asıl vazife‑i fıtrat ve esâs‑ı ubûdiyet ve kat'î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.
74
Beşinci Nükte
İnsan, fıtraten gayet zaîftir. Hâlbuki herşey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim eder. Hem, gayet âcizdir. Hâlbuki belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem, gayet fakirdir. Hâlbuki ihtiyacâtı pek ziyâdedir. Hem, tenbel ve iktidarsızdır. Hâlbuki hayatın tekâlifi gayet ağırdır. Hem, insaniyet onu kâinâtla alâkadar etmiştir. Hâlbuki sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firâkı, mütemâdiyen onu incitiyor. Hem akıl, ona yüksek maksadlar ve bâkî meyveler gösteriyor. Hâlbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.
İşte bu vaziyette bir rûh, fecir zamanında bir Kadîr‑i Zülcelâl’in, bir Rahîm‑i Zülcemâl’in dergâhına niyâz ile, namaz ile müracaat edip arz‑ı hâl etmek, tevfik ve medet istemek, ne kadar elzem ve peşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazifeleri tahammül için ne kadar lüzumlu bir nokta‑i istinâd olduğu bedâheten anlaşılır.
Ve zuhr zamanında ki o zaman, gündüzün kemâli ve zevâle meyli ve yevmî işlerin âvân‑ı tekemmülü ve meşâğilin tazyîkinden muvakkat bir istirahat zamanı ve fânî dünyanın, bekàsız ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten rûhun teneffüse ihtiyaç vakti ve in'âmât‑ı İlâhiye’nin tezâhür ettiği bir ândır.
Rûh‑u beşer o tazyîkten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o mânâsız ve bekàsız şeylerden çıkıp, Kayyûm‑u Bâkî olan Mün'im‑i Hakîki’nin dergâhına gidip el bağlayarak, yekûn ni'metlerine şükür ve hamd edip ve istiâne etmek; ve celâl ve azametine karşı rükû ile aczini izhâr etmek; ve kemâl‑i bîzevâline ve cemâl‑i bî-misâline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahviyetini ilân etmek demek olan zuhr namazını kılmak; ne kadar güzel, ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münâsib olduğunu anlamayan insan, insan değil…
75
Asr vaktinde ki o vakit, hem güz mevsim‑i hazînânesini ve ihtiyarlık hâlet‑i mahzûnânesini ve âhirzaman mevsim‑i elîmânesini andırır ve hatırlattırır. Hem yevmî işlerin neticelenmesi zamanı; hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam‑ı İlâhiye’nin bir yekûn‑u azîm teşkil ettiği zamanı; hem o koca Güneşin ufûle meyletmesi işâretiyle, insan bir misâfir memur ve herşey geçici, bî‑karar olduğunu ilân etmek zamanıdır.
Şimdi, ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ihsâna karşı perestiş eden ve firâktan müteellim olan rûh‑u insan; kalkıp abdest alıp, şu asr vaktinde, ikindi namazını kılmak için Kadîm‑i Bâkî ve Kayyûm‑u Sermedî’nin dergâh‑ı Samedâniyesi’ne arz‑ı münâcât ederek, zevâlsiz ve nihâyetsiz rahmetinin iltifatına ilticâ edip, hesabsız ni'metlerine karşı şükür ve hamd ederek, izzet‑i Rubûbiyet’ine karşı zelîlâne rükûa gidip, Sermediyet‑i Ulûhiyet’ine karşı mahviyetkârâne secde ederek; hakîki bir tesellî‑i kalb, bir rahat‑ı rûh bulup, huzur‑u kibriyâ’sında kemer‑beste-i ubûdiyet olmak demek olan asr namazını kılmak; ne kadar ulvî bir vazife, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc‑u fıtrat edâ etmek, belki gayet hoş bir saâdet elde etmek olduğunu insan olan anlar.
Mağrib vaktinde ki o zaman, hem kışın başlamasında, yaz ve güz âleminin nâzenîn ve güzel mahlûkatının vedâ‑yı hazînânesi içinde gurûb etmesinin zamanını andırır. Hem, insanın vefâtıyla bütün sevdiklerinden bir firâk‑ı elîmâne içinde ayrılıp, kabre girmek zamanını hatırlatır. Hem, dünyanın zelzele‑i sekerât içinde vefâtıyla, bütün sekenesi başka âlemlere göçmesi ve bu dâr‑ı imtihan lambasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır. Ve zevâlde gurûb eden mahbûblara perestiş edenleri şiddetle îkaz eder bir vakittir.
76
İşte akşam namazı için böyle bir vakitte fıtraten bir Cemâl‑i Bâkî’ye âyine‑i müştâk olan rûh‑u beşer, şu azîm işleri yapan ve bu cesîm âlemleri çeviren, tebdil eden Kadîm‑i Lemyezel ve Bâkî‑i Lâyezâl’in arş‑ı azametine yüzünü çevirip, bu fânîlerin üstünde “Allâhu Ekber” deyip, onlardan ellerini çekip, hizmet‑i Mevlâ için el bağlayıp, Dâim‑i Bâkî’nin huzurunda kıyâm edip; “Elhamdülillâh” demekle, kusursuz kemâline, misilsiz cemâline, nihâyetsiz rahmetine karşı hamd ü senâ edip; ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾demekle, muînsiz Rubûbiyet’ine, şerîksiz Ulûhiyet’ine, vezirsiz saltanatına karşı arz‑ı ubûdiyet ve istiâne etmek:
Hem nihâyetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve aczsiz izzetine karşı rükûa gidip, bütün kâinâtla beraber za'f ve aczini, fakr ve zilletini izhâr etmekle, سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظ۪يمِ deyip, Rabb‑i Azîm’ini tesbih edip; hem zevâlsiz Cemâl‑i Zât’ına, tağayyürsüz Sıfât‑ı Kudsiye’sine, tebeddülsüz Kemâl‑i Sermediyet’ine karşı secde edip, hayret ve mahviyet içinde terk‑i mâsivâ ile, muhabbet ve ubûdiyetini ilân edip; hem bütün fânîlere bedel bir Cemîl‑i Bâkî, bir Rahîm‑i Sermedî bulup, سُبْحَانَ رَبِّيَ الْاَعْلٰىdemekle zevâlden münezzeh, kusurdan müberrâ Rabb‑i A'lâ’sını takdis etmek…
77
Sonra teşehhüd edip oturup, bütün mahlûkatın tahiyyât‑ı mübârekelerini ve salavât‑ı tayyibelerini kendi hesabına O Cemîl‑i Lemyezel ve Celîl‑i Lâyezâl’e hediye edip ve Resûl‑i Ekrem’ine selâm etmekle, bîatını tecdîd ve evâmirine itâatini izhâr edip ve îmânını tecdîd ile tenvir etmek için, şu kasr‑ı kâinâtın intizam‑ı hakîmânesini müşâhede edip Sâni'‑i Zülcelâl’in vahdâniyetine şehâdet etmek…
Hem Saltanat‑ı Rubûbiyet’in dellâlı ve mübelliğ‑i marziyâtı ve kitab‑ı kâinâtın tercümân‑ı âyâtı olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine şehâdet etmek demek olan mağrib namazını kılmak; ne kadar latîf, nazîf bir vazife, ne kadar azîz, lezîz bir hizmet, ne kadar hoş ve güzel bir ubûdiyet, ne kadar ciddi bir hakikat ve bu fânî misâfirhânede bâkiyâne bir sohbet ve dâimâne bir saâdet olduğunu anlamayan adam, nasıl adam olabilir!‥
78
İşâ vaktinde – ki o vakit – gündüzün ufukta kalan bakiye‑i âsârı dahi kaybolup, gece âlemi kâinâtı kaplar. مُقَلِّبُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ olan Kadîr‑i Zülcelâl’in, o beyaz sahifeyi bu siyah sahifeye çevirmesindeki tasarrufât‑ı Rabbâniye’siyle, yazın müzeyyen yeşil sahifesini, kışın bârid beyaz sahifesine çevirmesindeki مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ olan Hakîm‑i Zülkemâl’in icraat‑ı İlâhiye’sini hatırlatır. Hem, mürûr‑u zamanla ehl‑i kubûrun bakiye‑i âsârı dahi şu dünyadan kesilmesiyle, bütün bütün başka âleme geçmesindeki “Hàlık‑ı mevt ve hayat”ın Şuûnât‑ı İlâhiye’sini andırır. Hem, dar ve fânî ve hakîr dünyanın tamamen harâb olup, azîm sekerâtıyla vefât edip, geniş ve bâkî ve azametli âlem‑i âhiretin inkişafında “Hàlık‑ı arz ve semâvât”ın tasarrufât‑ı Celâliyesini ve tecelliyât‑ı Cemâliyesini andırır, hatırlattırır bir zamandır. Hem, şu kâinâtın Mâlik ve Mutasarrıf‑ı Hakîki’si, Ma'bûd ve Mahbûb‑u Hakîki’si, O Zât olabilir ki; gece‑gündüzü, kış ve yazı, Dünya ve Âhiret’i bir kitabın sahifeleri gibi sühûletle çevirir, yazar, bozar, değiştirir; bütün bunlara hükmeder bir Kadîr‑i Mutlak olduğunu isbât eden bir vaziyettir.
İşte nihâyetsiz âciz, zaîf, hem nihâyetsiz fakir, muhtaç, hem nihâyetsiz bir istikbâl zulümâtına dalmakta, hem nihâyetsiz hâdisât içinde çalkanmakta olan rûh‑u beşer, yatsı namazını kılmak için şu mânâdaki işâda, İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ deyip, Ma'bûd‑u Lemyezel, Mahbûb‑u Lâyezâl’in dergâhına namaz ile ilticâ edip ve şu fânî âlemde ve fânî ömürde ve karanlık dünyada ve karanlık istikbâlde, bir Bâkî‑i Sermedî ile münâcât edip, bir parçacık bir sohbet‑i bâkiye, birkaç dakikacık bir ömr‑ü bâkî içinde dünyasına nur serpecek, istikbâlini ışıklandıracak, mevcûdâtın ve ahbabının firâk ve zevâlinden neş'et eden yaralarına merhem sürecek olan Rahmân‑ı Rahîm’in iltifat‑ı rahmetini ve nur‑u hidayetini görüp istemek…
79
Hem muvakkaten onu unutan ve gizlenen dünyayı, o dahi unutup, dertlerini kalbin ağlamasıyla dergâh‑ı Rahmet’te döküp, hem ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya girmeden evvel, son vazife‑i ubûdiyetini yapıp, yevmiye defter‑i amelini hüsn‑ü hâtime ile bağlamak için salâta kıyâm etmek; yani bütün fânî sevdiklerine bedel bir Ma'bûd ve Mahbûb‑u Bâkî’nin ve bütün dilencilik ettiği âcizlere bedel bir Kadîr‑i Kerîm’in ve bütün titrediği muzırların şerrinden kurtulmak için bir Hafîz‑i Rahîm’in huzuruna çıkmak…
Hem Fâtiha ile başlamak; yani, bir şeye yaramayan ve yerinde olmayan nâkıs, fakir mahlûkları medih ve minnetdârlığa bedel, bir Kâmil‑i Mutlak ve Ganiyy‑i Mutlak ve Rahîm ve Kerîm olan Rabbü'l‑Âlemîn’i medh ü senâ etmek…
Hem ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ﴾ hitâbına terakkî etmek; yani, küçüklüğü, hiçliği, kimsesizliği ile beraber Ezel ve Ebed Sultan’ı olan Mâlik‑i Yevmi'd-din’e intisabıyla şu kâinâtta nâzdâr bir misâfir ve ehemmiyetli bir vazifedâr makamına girip; ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ demekle, bütün mahlûkat nâmına kâinâtın cemâat‑i kübrâsı ve cem'iyet‑i uzmâsındaki ibâdât ve istiânâtı O’na takdim etmek…
Hem ﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ﴾ demekle, istikbâl karanlığı içinde saâdet‑i ebediyeye giden, nurânî yolu olan Sırat‑ı Müstakîm’e hidayeti istemek…
80
Hem, şimdi yatmış nebâtât, hayvanat gibi; gizlenmiş güneşler, hüşyâr yıldızlar, birer nefer misillû emrine musahhar ve bu misâfirhâne‑i âlemde birer lambası ve hizmetkârı olan Zât‑ı Zülcelâl’in kibriyâsını düşünüp “Allâhu Ekber” deyip rükûa varmak…
Hem bütün mahlûkatın secde‑i kübrâsını düşünüp, yani şu gecede yatmış mahlûkat gibi, her senede, her asırdaki envâ'‑ı mevcûdât, hattâ arz, hattâ dünya, birer muntazam ordu, belki birer mutî' nefer gibi vazife‑i ubûdiyet-i dünyeviyesinden emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ile terhis edildiği zaman, yani âlem‑i gayba gönderildiği vakit, nihâyet intizam ile zevâlde gurûb seccadesinde “Allâhu Ekber” deyip secde ettikleri…
Hem emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ ’den gelen bir sayha‑i ihyâ ve îkaz ile yine baharda kısmen aynen, kısmen mislen haşrolup kıyâm edip kemer‑beste-i hizmet-i Mevlâ oldukları gibi; şu insancık, onlara iktidâen O Rahmân‑ı Zülkemâl’in, O Rahîm‑i Zülcemâl’in bârgâh‑ı huzurunda hayret‑âlûd bir muhabbet, bekà‑âlûd bir mahviyet, izzet‑âlûd bir tezellül içinde “Allâhu Ekber” deyip sücûda gitmek; yani, bir nev'i mi'râca çıkmak demek olan işâ namazını kılmak; ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar azîz, lezîz, ne kadar ma'kul, münâsib bir vazife, bir hizmet, bir ubûdiyet, bir ciddi hakikat olduğunu elbette anladın.
Demek şu beş vakit; herbiri, birer inkılâb‑ı azîmin işârâtı ve icraat‑ı cesîme-i Rabbâniye’nin emârâtı ve in'âmât‑ı külliye-i İlâhiye’nin alâmâtı olduklarından, borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsîsi, nihâyet hikmettir.
81
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ مُعَلِّمًا لِعِبَادِكَ لِيُعَلِّمَهُمْ كَيْفِيَّةَ مَعْرِفَتِكَ وَالْعُبُودِيَّةَ لَكَ وَمُعَرِّفًا لِكُنُوزِ اَسْمَائِكَ وَتَرْجُمَانًا لِاٰيَاتِ كِتَابِ كَائِنَاتِكَ وَمِرْاٰةً بِعُبُودِيَّتِهِ لِجَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ اٰم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ
82
Onuncu SözHaşir Bahsi
İhtar: Şu risalelerde teşbih ve temsîlleri, hikâyeler sûretinde yazdığımın sebebi; hem teshîl, hem hakàik‑ı İslâmiye ne kadar ma'kul, mütenâsib, muhkem, mütesânid olduğunu göstermektir. Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinâiyât kabîlinden yalnız onlara delâlet ederler. Demek hayâlî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.
﴿﷽﴾
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾
Birader, Haşir ve Âhiret’i basit ve avâm lisânıyla ve vâzıh bir tarzda beyânını ister isen, öyle ise şu temsîlî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle.
Bir zaman iki adam, cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işârettir) gidiyorlar. Bakarlar ki; herkes ev, hâne, dükkân kapılarını açık bırakıp muhâfazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para, meydânda sâhibsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp ya çalıyor, ya gasbediyor. Hevesine tebaiyet edip her nev'i zulmü, sefâheti irtikâb ediyor. Ahâli de ona çok ilişmiyorlar.
83
Diğer arkadaşı ona dedi ki:
“Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin; beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahâli çoluk‑çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar. Şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizam şedîddir. Pâdişah’ın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehàlet et.” dedi.
Fakat, o sersem inâd edip dedi:
“Yok mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sâhibsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifadeyi men'edecek hiçbir sebeb görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım.” dedi. Hem feylesofâne çok safsatiyâtı söyledi.
İkisi arasında ciddi bir münâzara başladı. Evvelâ o sersem dedi:
“Pâdişah kimdir? Tanımam‥”
Sonra arkadaşı ona cevaben: “Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sâhibsiz olamaz. Bir harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki; nihâyet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok servet ki, her saatte bir şimendifer (Hâşiye) gâibden gelir gibi kıymetdâr, musanna' mallarla dolu gelir. Burada dökülüyor, gidiyor. Nasıl sâhibsiz olur? Ve her yerde görünen ilânnâmeler ve beyânnâmeler ve her mal üstünde görünen tuğrâ ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir? Sen anlaşılıyor ki, bir parça frengî okumuşsun. Bu İslâm yazılarını okuyamıyorsun. Hem de bilenden sormuyorsun. İşte gel, en büyük fermânı sana okuyacağım.”
O sersem döndü, dedi:
“Haydi Pâdişah var; fakat benim cüz'î istifadem O’na ne zarar verebilir. Hazinesinden ne noksan eder? Hem burada hapis‑mapis yoktur; ceza görünmüyor.”
Arkadaşı ona cevaben dedi:
“Yâhû, şu görünen memleket bir manevra meydânıdır. Hem sanâyi‑i garîbe-i sultaniyenin meşheridir. Hem muvakkat, temelsiz misâfirhâneleridir. Görmüyor musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Dâima dolar boşanır. Bir zaman sonra şu memleket tebdil edilecek. Bu ahâli başka ve dâimî bir memlekete nakledilecek. Orada herkes hizmetine mukâbil ya ceza, ya mükâfât görecek.” dedi.
Yine o hâin sersem, temerrüd edip: “İnanmam. Hiç mümkün müdür ki, bu memleket harâb edilsin. Başka bir memlekete göç etsin.” dedi.
84
Bunun üzerine emin arkadaşı dedi:
“Mâdem bu derece inâd ve temerrüd edersin. Gel, had ve hesabı olmayan delâil içinde “Oniki Sûret” ile sana göstereceğim ki: Bir Mahkeme‑i Kübrâ var, bir dâr‑ı mükâfât ve ihsân ve bir dâr‑ı mücâzât ve zindân var ve bu memleket her gün bir derece boşandığı gibi, bir gün gelir ki, bütün bütün boşanıp harâb edilecek.”
Oniki Sûret
Birinci Sûret
Hiç mümkün müdür ki; bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn‑ü hizmet eden mutî'lere mükâfâtı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Burada yok hükmündedir.
Demek başka yerde bir Mahkeme‑i Kübrâ vardır.
İkinci Sûret
Bu gidişata, icraata bak! Nasıl en fakir, en zaîften tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzâk veriliyor. Kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gayet kıymetdâr ve şâhâne taamlar, kaplar, murassa' nişanlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyâfetler vardır. Bak! Senin gibi sersemlerden başka herkes, vazifesine gayet dikkat eder. Kimse zerrece haddinden tecâvüz etmez. En büyük şahıs, en büyük bir itâatle mütevâziâne bir havf ve heybet altında hizmet eder.
Demek şu saltanat sâhibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var. Hem pek büyük izzeti, pek celâlli bir haysiyeti, nâmusu vardır. Hâlbuki kerem ise, in'âm etmek ister. Merhamet ise, ihsânsız olamaz. İzzet ise, gayret ister. Haysiyet ve nâmus ise, edebsizlerin te'dibini ister. Hâlbuki şu memlekette o merhamet, o nâmusa lâyık binden biri yapılmıyor. Zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar.
Demek bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya bırakılıyor.
85
Üçüncü Sûret
Bak! Ne kadar àlî bir hikmet, bir intizamla işler dönüyor. Hem ne kadar hakîki bir adâlet, bir mîzanla muâmeleler görülüyor. Hâlbuki hikmet‑i hükûmet ise, saltanatın cenâh‑ı himâyesine ilticâ eden mültecilerin taltifini ister. Adâlet ise, raiyetin hukukunun muhâfazasını ister; tâ hükûmetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhâfaza edilsin. Hâlbuki, şu yerlerde o hikmete, o adâlete lâyık binden biri icra edilmiyor. Senin gibi sersemler, çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar.
Demek bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya bırakılıyor.
Dördüncü Sûret
Bak! Had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherât, şu sofralarda olan emsâlsiz mat'ûmât gösteriyorlar ki: Bu yerlerin Pâdişah’ının hadsiz bir sehàveti, hesabsız, dolu hazineleri vardır. Hâlbuki böyle bir sehàvet ve tükenmez hazineler, dâimî ve istenilen herşey içinde bulunur bir dâr‑ı ziyâfet ister. Hem ister ki, o ziyâfetten telezzüz edenler orada devam etsinler. Tâ zevâl ve firâk ile elem çekmesinler. Çünkü; zevâl‑i elem, lezzet olduğu gibi, zevâl‑i lezzet dahi elemdir.
Bu sergilere bak! Ve şu ilânlara dikkat et! Ve bu dellâllara kulak ver ki, mu'ciz‑nümâ bir Pâdişah’ın antika san'atlarını teşkil ve teşhîr ediyorlar. Kemâlâtını gösteriyorlar. Misilsiz cemâl‑i manevîsini beyân ediyorlar. Hüsn‑ü mahfîsinin letâifinden bahsediyorlar. Demek O’nun pek mühim hayret verici kemâlât ve cemâl‑i manevîsi vardır.
Gizli, kusursuz kemâl ise; takdir edici, istihsân edici, Mâşâallâh deyip, müşâhede edicilerin başlarında teşhîr ister. Mahfî, nazîrsiz cemâl ise; görünmek ve görmek ister. Yani, kendi cemâlini iki vecihle görmek‥ biri, muhtelif âyinelerde bizzat müşâhede etmek; diğeri, müştâk seyirci ve mütehayyir istihsân edicilerin müşâhedesi ile müşâhede etmek ister. Hem görmek, hem görünmek, hem dâimî müşâhede, hem ebedî işhâd ister.
86
Hem o dâimî cemâl, müştâk seyirci ve istihsân edicilerin devam‑ı vücûdlarını ister. Çünkü: Dâimî bir cemâl, zâil müştâka râzı olamaz. Zîra dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adâvete döner. Hayret ve hürmeti tahkîre meyleder. Çünkü insan, bilmediği ve yetişmediği şeye düşmandır. Hâlbuki şu misâfirhânelerden herkes çabuk gidip, kayboluyor. O kemâl ve o cemâlin bir ışığını, belki zaîf bir gölgesini, bir ânda bakıp doymadan gidiyor.
Demek, bir seyrangâh‑ı dâimîye gidiliyor…
Beşinci Sûret
Bak! Bu işler içinde, görünüyor ki, O misilsiz Zât’ın pek büyük bir şefkati vardır. Çünkü, her musîbet‑zedenin imdâdına koşturuyor. Her suâle ve matlûba cevab veriyor. Hattâ, bak! En ednâ bir hâcet, en ednâ bir raiyetten görse, şefkatle kazâ ediyor. Bir çobanın bir koyunu, bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.
Şimdi gel gidelim! Şu adada büyük bir ictimâ' var. Bütün memleket eşrâfı orada toplanmışlar. Bak! Pek büyük bir nişanı taşıyan bir Yâver‑i Ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli Pâdişah’ından bir şeyler istiyor. Bütün ahâli: “Evet, evet biz de istiyoruz.” diyorlar. O’nu tasdik ve te'yid ediyorlar. Şimdi dinle, bu Pâdişah’ın sevgilisi diyor ki:
“Ey bizi ni'metleriyle perverde eden Sultanımız! Bize gösterdiğin nümûnelerin ve gölgelerin asıllarını, menba'larını göster. Ve bizi makarr‑ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın lezîz ni'metlerini orada yedir. Bizi zevâl ve teb'id ile tâzib etme. Sana müştâk ve müteşekkir şu mutî' raiyetini başıboş bırakıp i'dâm etme.” diyor ve pek çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun.
Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir Pâdişah, hiç mümkün müdür ki; en ednâ bir adamın en ednâ bir merâmını ehemmiyetle yerine getirsin, en sevgili bir Yâver‑i Ekrem’inin en güzel bir maksûdunu yerine getirmesin? Hâlbuki, O sevgilinin maksûdu umumun da maksûdudur. Hem, Pâdişah’ın marzîsi, hem merhamet ve adâletinin muktezâsıdır. Hem O’na rahattır, ağır değil. Bu misâfirhânelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez. Mâdem, nümûnelerini göstermek için beş‑altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu. Elbette, hakîki hazinelerini, kemâlâtını, hünerlerini makarr‑ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangâhlar açacak ki, akılları hayrette bırakacak.
87
Demek bu meydân‑ı imtihanda olanlar, başıboş değiller; saâdet sarayları ve zindânlar onları bekliyorlar…
Altıncı Sûret
İşte gel, bak! Bu muhteşem şimendiferler, tayyareler, techizâtlar, depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır, (Hâşiye) hükmediyor. Böyle bir saltanat, kendisine lâyık bir raiyet ister. Hâlbuki, görüyorsun, bütün raiyet bu misâfirhânede toplanmışlar. Misâfirhâne ise, her gün dolar boşanır. Hem bütün raiyet manevra için bu meydân‑ı imtihanda bulunuyorlar. Meydân ise, her saat tebdil ediliyor. Hem bütün raiyet, Pâdişah’ın kıymetdâr ihsânatının nümûnelerini ve hàrika san'atlarının antikalarını sergilerde temâşâ etmek için şu teşhîrgâhda birkaç dakika durup seyrediyorlar. Meşher ise, her dakika tahavvül ediyor. Giden gelmez, gelen gider.
88
İşte bu hâl, şu vaziyet kat'î gösteriyor ki: Şu misâfirhâne ve şu meydân ve şu meşherlerin arkasında dâimî saraylar, müstemir meskenler, şu nümûnelerin ve sûretlerin hàlis ve yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır.
Demek burada çabalamak onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin isti'dâdına göre orada bir saâdeti var…
Yedinci Sûret
Gel, bir parça gezelim. Şu medenî ahâli içinde ne var, ne yok görelim. İşte bak! Her yerde, her köşede, müteaddid fotoğraflar kurulmuş, sûret alıyorlar. Bak, her yerde müteaddid kâtibler oturmuşlar, bir şeyler yazıyorlar. Herşeyi kaydediyorlar. En ehemmiyetsiz bir hizmeti, en âdi bir vukûâtı zaptediyorlar. Hâ! Şu yüksek dağda Pâdişah’a mahsûs bir büyük fotoğraf kurulmuş ki; (Hâşiye) bütün bu yerlerde ne cereyan eder, sûretini alıyorlar. Demek, O Zât emretmiş ki; mülkünde cereyan eden bütün muâmele ve işler zaptedilsin. Demek oluyor ki; O Zât‑ı Muazzam bütün hâdisâtı kaydettirir, sûretini alır. İşte, şu dikkatli hıfz ve muhâfaza, elbette bir muhâsebe içindir.
89
Şimdi, en âdi raiyetin en âdi muâmelelerini ihmal etmeyen bir Hâkim‑i Hafîz, hiç mümkün müdür ki, raiyetin en büyüklerinden, en büyük amellerini muhâfaza etmesin, muhâsebe etmesin, mükâfât ve mücâzât vermesin. Hâlbuki, O Zât’ın izzetine ve gayretine dokunacak ve şe'n‑i merhameti hiç kabûl etmeyecek muâmeleler, o büyüklerden sudûr ediyor, burada cezaya çarpmıyor.
Demek, bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya bırakılıyor…
Sekizinci Sûret
Gel, O’ndan gelen bu fermânları sana okuyacağım. Bak! Mükerrer va'dediyor ve şiddetli tehdid ediyor ki: “Sizleri oradan alıp, makarr‑ı saltanatıma getireceğim ve mutî'leri mes'ûd, âsîleri mahpus edeceğim. O muvakkat yeri harâb edip, müebbed sarayları, zindânları hâvî diğer bir memleket kuracağım.” Hem o va'd ettiği şeyler O’na gayet rahattır. Raiyetine, gayet mühimdir. Va'dinde hulf ise, izzet‑i iktidarına gayet zıttır.
İşte bak ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun. Ve hiçbir vecihle hulf ve hilâfa mecburiyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilâf haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehâdet eden bir Zât’ı tekzîb ediyorsun. Elbette büyük bir cezaya müstehak olursun. Misâlin şuna benzer ki: Bir yolcu, güneşin ziyâsından gözünü kapıyor, hayâline bakıyor; vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor. Mâdem va'd etmiş, yapacaktır. Hâlbuki, îfâsı O’na çok rahat ve bize ve herşeye ve O’na ve saltanatına pek çok lâzımdır.
Demek bir Mahkeme‑i Kübrâ, bir saâdet‑i uzmâ vardır.
90
Dokuzuncu Sûret
Şimdi gel! Bu dâirelerin ve cemâatlerin bazı rüesâlarına ki; (Hâşiye) herbiri bizzat Pâdişah’la görüşecek hususî birer telefonu var. Hem bazı, O’nun huzuruna çıkmışlar. Ne diyorlar bak: Bunlar ittifakla ihbar ediyorlar ki; O Zât, mükâfât ve mücâzât için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzar etmiş. Gayet kavî va'd ve şiddetli tehdid ediyor. Hem O’nun izzet ve celâleti hiçbir vecihle, hulfü'l‑va'de tenezzül edip, tezellülü kabûl etmez.
Hâlbuki, o muhbirler hem tevâtür derecesinde çok, hem icmâ kuvvetinde bir ittifakla haber veriyorlar ki: Şu bazı âsârı görünen saltanat‑ı azîmenin medârı ve makarrı, buradan uzak bir başka memlekettedir ve şu meydân‑ı imtihanda binalar muvakkattirler. Sonra dâimî saraylara tebdil edilecek. Bu yerler değişecekler. Çünkü: Eserleriyle azameti anlaşılan şu muhteşem, zevâlsiz saltanat; böyle geçici, devamsız, bî‑karar, ehemmiyetsiz, müteğayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umûrlar üzerinde kurulmaz, durulmaz… Demek; O’na lâyık, dâimî, müstakırr, zevâlsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umûrlar üzerinde duruyor.
Demek, bir diyar‑ı âher var; elbette o makarra gidilecektir…
91
Onuncu Sûret
Gel, bugün nevrûz‑u sultanî’dir. (Hâşiye) Bir tebeddülât olacak; acîb işler çıkacak. Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyran ederiz. İşte bak! Ahâli de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var. O binalar birden harâb oldular. Başka bir şekil aldı. Bak, bir mu'cize var. O harâb olan binalar, birden burada yapıldı. Âdeta bu hàlî bir çöl, bir medenî şehir oldu. Bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır. Buna dikkat et ki; o kadar karışık, sür'atli, kesretli, hakîki perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizam vardır ki, herşey yerli yerine konuluyor. Hayâlî sinema perdeleri dahi bunun kadar muntazam olamaz. Milyonlar mâhir sihirbâzlar dahi bu san'atları yapamazlar. Demek, bize görünmeyen O Pâdişah’ın çok büyük mu'cizeleri vardır.
Ey sersem! Sen diyorsun: “Nasıl bu koca memleket tahrib edilip, başka yere kurulacak?”
İşte görüyorsun ki; her saat, senin aklın kabûl etmediği o tebdil‑i diyar gibi çok inkılâblar, tebdiller oluyor. Şu toplanmak, dağılmak ve şu hâllerden anlaşılıyor ki; bu görünen sür'atli ictimâ'lar, dağılmalar, teşkiller, tahribler içinde başka bir maksad var… Bir saatlik ictimâ' için on sene kadar bir masraf yapılıyor. Demek bu vaziyetler maksûd‑u bizzat değiller. Bir temsîldir, bir takliddirler. O Zât mu'cize ile yapıyor. Tâ sûretleri alınıp terkîb edilsin ve neticeleri hıfzedilip yazılsın. – Nasıl ki, manevra meydân‑ı imtihanının herşeyi kaydediliyordu ve yazılıyordu – Demek, bir mecma'‑ı ekberde muâmele, bunlar üzerine devam edip dönecek. Hem, bir meşher‑i a'zamda dâimî gösterilecek. Demek, şu geçici, kararsız vaziyetler; sâbit sûretler, bâkî meyveler veriyorlar.
Demek bu ihtifalât; bir saâdet‑i uzmâ, bir Mahkeme‑i Kübrâ, bilmediğimiz ulvî gayeler içindir…
92
Onbirinci Sûret
Gel, ey muannid arkadaş! Bir tayyareye – ya şarka veya garba, yani; mâzi ve müstakbele giden bir şimendifere – binelim. Şu mu'cizekâr Zât’ın, sâir yerlerde ne çeşit mu'cizeler gösterdiğini görelim. İşte bak! Gördüğümüz menzil ve meydân ve meşher gibi acâibler, her tarafta bulunuyor. Lâkin, san'atça, sûretçe birbirinden ayrıdırlar. Fakat, buna iyi dikkat et ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydânlarda, o bekàsız meşherlerde; ne kadar bâhir bir hikmetin intizamâtı, ne derece zâhir bir inâyetin işârâtı, ne mertebe àlî bir adâletin emârâtı, ne derece vâsi' bir merhametin semerâtı görünüyor. Basîretsiz olmayan herkes yakìnen anlar ki; O’nun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inâyetinden daha ecmel bir inâyet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adâletinden daha ecell bir adâlet olamaz ve tasavvur edilemez.
Eğer farazâ, tevehhüm ettiğin gibi, dâire‑i memleketinde dâimî menziller, àlî mekânlar, sâbit makamlar, bâkî meskenler, mukîm ahâli, mes'ûd raiyeti bulunmazsa: Şu hikmet, inâyet, merhamet, adâletin hakikatlerine şu bekàsız memleket mazhar olamadığı ma'lûm; ve onlara mazhar olacak, başka yerde de bulunmazsa; o vakit gündüz ortasında güneşin ışığını gördüğümüz hâlde, güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla, şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşâhede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu gördüğümüz merhameti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı, işârâtı görünen adâleti inkâr etmek lâzım gelir. Hem bu gördüğümüz icraat‑ı hakîmâne ve ef'âl‑i kerîmâne ve ihsânat‑ı rahîmâne’nin sâhibini – hâşâ sümme hâşâ!– sefîh bir oyuncu, gaddâr bir zâlim olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, hakikatlerin zıtlarına inkılâbıdır. Hâlbuki; inkılâb‑ı hakàik, bütün ehl‑i aklın ittifakıyla muhâldir, mümkün değildir. Yalnız, herşeyin vücûdunu inkâr eden Sofestâi eblehler hariçtir.
Demek, bu diyardan başka bir diyar vardır. Onda bir Mahkeme‑i Kübrâ, bir ma'dele‑i ulyâ, bir mekreme‑i uzmâ vardır ki; tâ şu merhamet ve hikmet ve inâyet ve adâlet tamamen tezâhür etsinler…
93
Onikinci Sûret
Gel, şimdi döneceğiz. Şu cemâatlerin reisleriyle ve zâbitleriyle görüşeceğiz ve techizâtlarına bakacağız ki; o techizât, yalnız o meydândaki kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir‥ yâhut, başka yerde uzun bir saâdet hayatı tahsil etmek için mi verilmiştir‥ görelim. Herkese ve her techizâta bakamayız. Fakat, nümûne için şu zâbitin cüzdan ve defterine bakacağız.
Bu cüzdanda zâbitin rütbesi, maaşı, vazifesi, matlûbâtı, düstur‑u harekâtı vardır. Bak, bu rütbe birkaç günlük için değil; pek uzun bir zaman için verilebilir. “Şu maaşı hazine‑i hàssadan filân tarihte alacaksın.” yazılıdır. Hâlbuki o tarih, çok zaman sonra ve bu meydân kapandıktan sonra gelir. Şu vazife ise; şu muvakkat meydâna göre değil, belki Pâdişah’ın kurbünde dâimî bir saâdeti kazanmak için verilmiştir. Şu matlûbât ise; birkaç günlük bu misâfirhânede geçinmek için olamaz. Belki, uzun ve mes'ûdâne bir hayat için olabilir. Şu düstur ise, bütün bütün açığa verir ki; cüzdan sâhibi başka yere namzeddir, başka âleme çalışır.
Bak, şu defterlerde, âletler techizâtının sûret‑i isti'mâli ve mes'ûliyetler vardır. Hâlbuki; eğer yalnız bu meydândan başka àlî, dâimî bir yer bulunmazsa; şu muhkem defter, o kat'î cüzdan, bütün bütün mânâsız olur. Hem, şu muhterem zâbit ve mükerrem kumandan ve muazzez reis; bütün ahâliden aşağı, herkesten daha bedbaht, daha bîçâre, daha zelîl, daha musîbetli, daha fakir, daha zaîf bir derekeye düşer. İşte buna kıyâs et. Hangi şeye dikkat etsen şehâdet eder ki: Bu fânîden sonra bir bâkî var…
Ey arkadaş! Demek, bu muvakkat memleket bir tarla hükmündedir. Bir ta'limgâhtır, bir pazardır. Elbette arkasında bir Mahkeme‑i Kübrâ, bir saâdet‑i uzmâ gelecektir. Eğer bunu inkâr etsen; bütün zâbitlerdeki cüzdanları, defterleri, techizâtları, düsturları, belki şu memleketteki bütün intizamâtı, hattâ hükûmeti inkâr etmeğe mecbur olursun ve bütün vâki olan icraatın vücûdunu tekzîb etmek lâzım gelir. O vakit sana, insan ve zîşuûr denilmez. Sofestâi’lerden daha akılsız olursun.
Sakın zannetme; tebdil‑i memleket delilleri bu “Oniki Sûret”e münhasırdır. Belki, had ve hesaba gelmez emâreler, deliller var ki; şu kararsız, müteğayyir memleket; zevâlsiz, müstakar bir memlekete tahvîl edilecektir. Hem, had ve hesaba gelmez işâretler, alâmetler var ki; bu ahâli, şu muvakkat misâfirhânelerden alınacak, saltanatın makarr‑ı dâimîsine gönderilecek.
94
Bâhusus, gel sana “Oniki Sûret” kuvvetinden daha kuvvetli bir bürhân daha göstereceğim.
İşte gel bak! Şu uzaktaki görünen cemâat‑i azîme içinde, evvel adada gördüğümüz büyük nişan sâhibi Yâver‑i Ekrem bir tebliğâtta bulunuyor. Gidelim, dinleyelim. Bak, O parlak Yâver‑i Ekrem, bak o yüksekte ta'lik edilmiş Fermân‑ı A'zam’ı ahâliye bildiriyor ve diyor ki:
“Hazırlanınız! Başka, dâimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindân hükmündedir. Pâdişah’ımızın makarr‑ı saltanatına gidip merhametine, ihsânlarına mazhar olacaksınız. Eğer güzelce bu fermânı dinleyip itâat etseniz… Yoksa isyan edip dinlemezseniz, müdhiş zindânlara atılacaksınız.” gibi tebliğâtta bulunuyor.
Sen de görüyorsun ki; O Fermân‑ı A'zam’da öyle i'câzkâr bir tuğrâ var ki, hiçbir vecihle kàbil‑i taklid değil. Senin gibi sersemlerden başka herkes; O fermân, Pâdişah’ın fermânı olduğunu kat'î bilir ve O parlak Yâver‑i Ekrem’de öyle nişanlar var ki, senin gibi körlerden başka herkes O Zât’ı, Pâdişah’ın pek doğru tercümân‑ı evâmiri olduğunu yakìnen anlar.
Acaba O Yâver‑i Ekrem O Fermân‑ı A'zam’la beraber, bütün kuvvetiyle da'vâ edip tebliğ ettikleri şu tebdil‑i memleket mes'elesi, hiç kàbil midir ki; i'tirâz kabûl etsin? Evet kàbil değil! İllâ ki, bütün bu gördüğümüz herşeyi inkâr edesin.
Şimdi ey arkadaş! Söz senindir, söyle. Ne diyorsan de!
– Ben ne diyeceğim, daha buna karşı bir şey denilebilir mi? Gündüz ortasında güneşe karşı söz söylenebilir mi? Yalnız derim ki: “Elhamdülillâh, yüzbin defa şükür olsun ki; vehim ve hevâ tahakkümünden, nefis ve heves esâretinden kurtulup, dâimî hapis ve zindândan halâs oldum ve inandım ki; bu karmakarışık, kararsız misâfirhânelerden başka ve kurb‑u şâhânede bir diyar‑ı saâdet vardır; biz de ona namzediz.”
İşte, Haşir ve Âhiret’ten kinâye ve ibaret olan şu hikâye‑i temsîliye burada tamam oldu. Şimdi tevfik‑i İlâhî ile hakikat‑i ulyâya geçeceğiz. Geçmiş “Oniki Sûret”e mukâbil “Oniki Mütesânid Hakikat” ile bir “Mukaddime” beyân edeceğiz.
95
Mukaddime
Birkaç işâretle başka yerlerde, yani Yirmiikinci, Ondokuzuncu, Yirmialtıncı Söz’lerde izâh edilen birkaç mes'eleye işâret ederiz.
Birinci İşâret
Hikâyedeki sersem adamın o emin arkadaşıyla, üç hakikatleri var.
Birincisi: Nefs‑i emmârem ile kalbimdir.
İkincisi: Felsefe şâkirdleriyle, Kur'ân‑ı Hakîm tilmizleridir.
Üçüncüsü: Ümmet‑i İslâmiye ile millet‑i küfriyedir.
Felsefe şâkirdleri ve millet‑i küfriye ve nefs‑i emmârenin en müdhiş dalâleti, Cenâb‑ı Hakk’ı tanımamaktadır. Hikâyede nasıl emin adam demişti: “Bir harf kâtibsiz olmaz, bir kanun hâkimsiz olmaz.” Biz de deriz:
Nasıl ki bir kitab, bâhusus öyle bir kitab ki; her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitab yazılmış. Her harfi içinde ince kalem ile muntazam bir kaside yazılmış. Kâtibsiz olmak, son derece muhâldir.
Öyle de, şu kâinât nakkàşsız olmak, son derece muhâl‑ender muhâldir. Zîra, bu kâinât öyle bir kitaptır ki; her sahifesi çok kitapları tazammun eder. Hattâ, her kelimesi içinde bir kitab vardır. Herbir harfi içinde bir kaside vardır. Yeryüzü bir sahifedir; ne kadar kitab, içinde var… Bir ağaç bir kelimedir; ne kadar sahifesi vardır… Bir meyve, bir harf; bir çekirdek, bir noktadır. O noktada koca bir ağacın programı, fihristesi var. İşte böyle bir kitab, evsâf‑ı Celâl ve Cemâl’e, nihâyetsiz kudret ve hikmete mâlik bir Zât‑ı Zülcelâl’in nakş‑ı kalem-i kudreti olabilir. Demek, âlemin şühûduyla bu îmân lâzım gelir. İllâ ki, dalâletten sarhoş olmuş ola…
96
Hem nasıl ki, bir hâne ustasız olmaz. Bâhusus öyle bir hâne ki; hàrika san'atlarla, acîb nakışlarla, garîb zînetlerle tezyîn edilmiş. Hattâ herbir taşında, bir saray kadar san'at dercedilmiş. Ustasız olmak, hiçbir akıl kabûl edemez; gayet mâhir bir san'atkâr ister. Bâhusus o saray içinde sinema perdeleri gibi, her saatte hakîki menziller teşkil edilip, kemâl‑i intizamla elbise değiştirdiği gibi değiştiriyor. Hattâ, herbir hakîki perde içinde, müteaddid küçük küçük menziller icâd ediliyor.
Öyle de, şu kâinât nihâyetsiz hakîm, alîm, kadîr bir Sâni' ister. Çünkü: Şu muhteşem kâinât öyle bir saraydır ki; Ay, Güneş lambaları; yıldızlar, mumları; zaman bir ip, bir şerittir ki; O Sâni'‑i Zülcelâl her sene bir başka âlemi ona takıp, gösteriyor. O taktığı âlemin içinde üçyüzaltmış tarzda muntazam sûretlerini tecdîd ediyor. Kemâl‑i intizamla ve hikmetle değiştiriyor. Yeryüzünü bir sofra‑i ni'met yapmış ki, her bahar mevsiminde, üçyüzbin envâ'‑ı masnûâtıyla tezyîn ediyor. Had ve hesaba gelmez envâ'‑ı ihsânatıyla dolduruyor. Öyle bir tarzda ki, nihâyet ihtilât içinde ve karışmış oldukları hâlde, nihâyet derecede imtiyaz ve farkla birbirlerinden ayrılıyor. Başka cihetleri buna kıyâs et… Nasıl böyle bir sarayın Sâni'inden gaflet edilebilir?
Hem nasıl ki; bulutsuz, gündüz ortasında, güneşin deniz yüzünde bütün kabarcıklar üstünde ve karada bütün parlak şeylerde ve kar’ın bütün parçalarında cilvesi göründüğü ve aksi müşâhede edildiği hâlde, güneşi inkâr etmek, ne derece acîb bir dîvânelik hezeyanıdır. Çünkü; o vakit bir tek güneşi inkâr ve kabûl etmemekle, katarât sayısınca, kabarcıklar mikdarınca, parçalar adedince, hakîki ve bil'asâle güneşçikleri kabûl etmek lâzım geliyor.
Her zerrecikte, (ki ancak bir zerre sıkışabildiği hâlde) koca bir güneşin hakikatini içinde kabûl etmek lâzım geldiği gibi; aynen öyle de: Şu sıravâri içinde her zaman hikmetle değişen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen şu muntazam kâinâtı görüp, Hàlık‑ı Zülcelâl’i evsâf‑ı kemâliyle tasdik etmemek, ondan daha berbat bir dalâlet dîvâneliğidir; bir mecnûnluk hezeyanıdır. Zîra herşeyde, hattâ herbir zerrede bir Ulûhiyet‑i Mutlaka kabûl etmek lâzımdır. Çünkü meselâ: Havanın herbir zerresi; herbir çiçek ile herbir meyveye, herbir yaprağa girer ve işleyebilir. İşte şu zerre, eğer memur olmazsa, bütün girebildiği ve işlediği masnû'ların tarz‑ı teşkilâtını ve sûretlerini ve hey'etlerini bilmek lâzımdır. Tâ içinde işleyebilsin. Demek, muhît bir ilim ve kudrete mâlik olmalı ki, böyle yapsın.
97
Meselâ; toprakta, herbir zerresi kàbildir ki, muhtelif bütün tohumlar ve çekirdeklere medâr ve menşe' olsun. Eğer memur olmazsa, lâzım geliyor ki; otlar ve ağaçlar adedince manevî cihâzât ve makineleri tazammun etsin. Veyâhut onların bütün tarz‑ı teşkilâtını bilir, yapar; bütün onlara giydirilen sûretleri tanır, dikebilir bir san'at ve kudret vermek lâzım gelir.
Daha sâir mevcûdâtı da kıyâs et. Tâ anlayacaksın ki; herşeyde âşikâre, Vahdâniyet’in çok delilleri var. Evet, bir şeyden herşeyi yapmak ve herşeyi bir tek şey yapmak, herşeyin Hàlık’ına hàs bir iştir. ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪﴾ Fermân‑ı Zîşanına dikkat et.
Demek; Vâhid‑i Ehad’i kabûl etmemek ile, mevcûdât adedince ilâhları kabûl etmek lâzım gelir.
İkinci İşâret
Hikâyede bir Yâver‑i Ekrem’den bahsedilmiş ve denilmiş ki: “Kör olmayan herkes O’nun nişanlarını görmekle anlar ki; O Zât, Pâdişah’ın emriyle hareket eder ve O’nun hàs bendesidir.” İşte, O Yâver‑i Ekrem, Resûl‑i Ekrem’dir (A.S.M.).
Evet, şöyle müzeyyen bir kâinâtın, öyle mukaddes bir Sâni'ine böyle bir Resûl‑i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünkü, nasıl güneş, ziyâ vermeksizin mümkün değildir. Öyle de; Ulûhiyet de, peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.
Hem hiç mümkün olur mu ki; nihâyet kemâlde olan bir cemâl; gösterici ve ta'rif edici bir vâsıta ile kendini göstermek istemesin!‥
98
Hem mümkün olur mu ki; gayet cemâlde bir kemâl‑i san'at, onun üzerine enzâr‑ı dikkati celbeden bir dellâl vâsıtasıyla teşhîr istemesin!‥
Hem hiç mümkün olur mu ki; bir Rubûbiyet‑i âmmenin saltanat‑ı külliyesi, kesret ve cüz'iyât tabakàtında vahdâniyet ve samedâniyetini, zülcenâheyn bir meb'ûs vâsıtasıyla ilânını istemesin! Yani O Zât, ubûdiyet‑i külliye cihetiyle kesret tabakàtının Dergâh‑ı İlâhiye elçisi olduğu gibi, kurbiyet ve risalet cihetiyle Dergâh‑ı İlâhî’nin kesret tabakàtına memurudur.
Hem hiç mümkün olur mu ki; nihâyet derecede bir hüsn‑ü Zâtî sâhibi, cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini âyinelerde görmek ve göstermek istemesin! Yani, bir Habîb Resûl vâsıtasıyla ki; hem Habîb’dir; ubûdiyetiyle kendini O’na sevdirir, âyinedârlık eder. Hem Resûl’dür; O’nu mahlûkatına sevdirir, cemâl‑i esmâsını gösterir…
Hem hiç mümkün olur mu ki; acîb mu'cizelerle, garîb ve kıymetdâr şeylerle dolu hazineler sâhibi, sarraf bir ta'rif edici ve vassâf bir teşhîr edici vâsıtasıyla enzâr‑ı halka arz ve başlarında izhâr etmekle, gizli kemâlâtını beyân etmek irâde etmesin ve istemesin!‥
Hem mümkün olur mu ki; bu kâinâtı bütün esmâsının kemâlâtını ifâde eden masnûâtla tezyîn ederek, seyir için garîb ve ince san'atlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de, rehber bir muallim ta'yin etmesin!‥
Hem hiç mümkün olur mu ki; bu kâinâtın sâhibi, şu kâinâtın tahavvülâtındaki maksad ve gaye ne olacağını müş'ir tılsım‑ı muğlakını, hem mevcûdâtın, “Nereden? Nereye? Necisin?” üç suâl‑i müşkülün muammâsını bir elçi vâsıtasıyla açtırmasın!‥
99
Hem hiç mümkün olur mu ki; bu güzel masnûât ile kendini zîşuûra tanıttıran ve kıymetli ni'metler ile kendini sevdiren Sâni'‑i Zülcelâl, onun mukâbilinde zîşuûrdan marziyâtı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vâsıtasıyla bildirmesin!‥
Hem hiç mümkün olur mu ki; nev'‑i insanı, şuûrca kesrete mübtelâ, isti'dâdca ubûdiyet‑i külliyeye müheyyâ sûretinde yaratıp, muallim bir rehber vâsıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin!‥
Daha bunlar gibi çok vezâif‑i Nübüvvet var ki, herbiri bir bürhân‑ı kat'îdir ki; Ulûhiyet, risaletsiz olamaz…
Şimdi acaba âlemde Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan – beyân olunan evsâf ve vezâife – daha ehil ve daha câmi' kim zuhûr etmiş? Ve rütbe‑i risalete ve vazife‑i tebliğe O’ndan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir? Hayır, asla ve kat'a!‥ Belki O, bütün resûllerin seyyididir, bütün enbiyânın imâmıdır, bütün asfiyânın serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır.
Evet, ehl‑i tahkîkatın ittifakıyla şakk‑ı kamer ve parmaklarından su akması gibi, bine bâliğ mu'cizâtından had ve hesaba gelmez delâil‑i nübüvvetinden başka, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân gibi bir bahr‑i hakàik ve kırk vecihle mu'cize olan mu'cize‑i kübrâ, güneş gibi risaletini göstermeğe kâfîdir. Başka risalelerde ve bilhassa Yirmibeşinci Söz’de, Kur'ân’ın kırka karîb vücûh‑u i'câzından bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.
100
Üçüncü İşâret
Hâtıra gelmesin ki; bu küçücük insanın ne ehemmiyeti var ki, bu azîm dünya onun muhâsebe‑i a'mâli için kapansın. Başka bir dâire açılsın! Çünkü: Bu küçücük insan, câmiiyet‑i fıtrat itibariyle şu mevcûdât içinde bir ustabaşı ve bir dellâl‑ı saltanat-ı İlâhiye ve bir ubûdiyet‑i külliyeye mazhar olduğundan büyük ehemmiyeti vardır.
Hem hâtıra gelmesin ki; kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azâba müstehak olur? Zîra küfür; şu Mektûbat‑ı Samedâniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinâtı, mânâsız, gayesiz bir derekeye düşürdüğü için bütün kâinâta karşı bir tahkîr olduğu gibi; bu mevcûdâtta cilveleri, nakışları görünen bütün Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’yi inkâr ile red ve Cenâb‑ı Hakk’ın hakkâniyet ve sıdkını gösteren gayr‑ı mütenâhî bütün delillerini tekzîb olduğundan nihâyetsiz bir cinayettir. Nihâyetsiz cinayet ise, nihâyetsiz azâbı icâb eder…