Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
742

İkinci Maksad

Tahavvülât‑ı Zerrâta Dair
Şu âyetin hazinesinden bir zerreye işâret edecektir
﴿
﴿وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَأْت۪ينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ
Şu âyetin pek büyük hazinesinden bir miskàl zerre mikdarında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir ve zerrenin hareket ve vazifesinden bir nebze bahseder. Şu maksad, bir Mukaddime ile Üç Noktadan ibarettir.

Mukaddime

Tahavvülât‑ı zerrât; Nakkàş‑ı Ezelî’nin kalem‑i kudreti, kitab‑ı kâinâtta yazdığı âyât‑ı tekvîniyenin hengâmındaki ihtizâzâtı ve cevelânıdır. Yoksa; maddiyûn ve tabîiyyûnların tevehhüm ettikleri gibi tesâdüf oyuncağı ve karışık, mânâsız bir hareket değildir. Çünkü: Bütün mevcûdât gibi zerreler ve herbir zerre mebde'‑i hareketinde Bismillâh der. Çünkü: Nihâyetsiz kuvvetinden fazla yükleri kaldırır ve buğday dânesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi
743
Hem vazifesinin hitâmında Elhamdülillâh der. Çünkü: Bütün ukùlü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl‑i san'at, fâideli bir hüsn‑ü nakş göstererek Sâni'‑i Zülcelâl’in medâyihine bir kaside‑i medhiye gibi bir eser gösterir; meselâ: Nar ve mısıra dikkat et.
744
Evet, Tahavvülât‑ı zerrât; (Hâşiye) Âlem‑i gaybdan olan herşeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizamâta medâr ve ilim ve emr‑i İlâhî’nin bir ünvânı olan İmâm‑ı Mübînin düsturları ve imlâsı tahtında ve zaman‑ı hâzır ve âlem‑i şehâdetten teşkil ve icâd‑ı eşyada tasarrufa medâr ve kudret ve irâde‑i İlâhiye’nin bir ünvânı olan Kitab‑ı Mübînden istinsah ile ve seyyâl zamanın hakikati ve sahife‑i misâliyesi olan Levh‑i Mahv-İsbâtta kelimât‑ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen harekâttır ve mânidâr ihtizâzâttır.
745

Birinci Nokta

İki Mebhas’tır.

Birinci Mebhas

Her zerrede; hem hareketinde, hem sükûnetinde; iki güneş gibi iki nur‑u tevhid parlıyor. Çünkü: Onuncu Söz’ün Birinci İşâretinde icmâlen ve Yirmiikinci Söz’de tafsîlen isbât edildiği gibi; herbir zerre, eğer memur‑u İlâhî olmazsa; ve O’nun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse; ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse; o vakit herbir zerrenin nihâyetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, herşeyi görür bir gözü, herşeye bakar bir yüzü, herşeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünkü: Anâsırın herbir zerresi, herbir cism‑i zîhayatta muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyanın intizamâtı ve kavânîn‑i teşekkülâtı birbirine muhâliftir. Onların nizâmâtı bilinmezse, işlenilmez; işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Hâlbuki, yanlışsız yapılıyor. Öyle ise; o hizmet eden zerreler, ya bir ilm‑i muhît sâhibinin izin ve emriyle ve ilim ve irâdesiyle işliyorlar; veyâhut kendilerinde öyle bir muhît ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor.
Evet, havanın herbir zerresi, herbir zîhayatın cismine, herbir çiçeğin herbir meyvesine, herbir yaprağın binasına girip işleyebilir. Hâlbuki; onların teşkilâtları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizâmâtı var. Bir incir meyvesinin fabrikası, farazâ çuha makinesi gibi olsa; bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve hâkezâ o binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre‑i havâiye, bütün onlara girer veya girebilir ve gayet hakîmâne ve üstadâne yanlışsız olarak işler, vaziyetler alır. Vazifesi bittikten sonra kalkar gider.
746
İşte müteharrik havanın müteharrik zerresi; ya nebâtâta ve hayvanata, hattâ meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen sûretlerin, mikdarların teşkilâtını, biçimini bilmesi lâzım geldiği veyâhut onlar, bir bilenin emir ve irâdesiyle memur olması lâzım geldiği gibi Sâkin toprak, sâkin olan herbir zerresi; bütün çiçekli nebâtâtın ve meyvedâr ağaçların tohumlarına medâr ve menşe' olmak kàbil olduğundan, hangi tohum gelse ve o zerrede, yani misliyet itibariyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsûs bir fabrika ve bütün levâzımatına ve teşkilâtına lâzım bütün cihâzâtı bulunduğundan o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta; eşcâr ve nebâtât ve çiçekler ve meyveler envâ'ı adedince muntazam manevî makine ve fabrikaları bulunması veyâhut mu'cizekâr, herşeyi hiçten icâd eder ve herşeyin herşeyini ve her cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır veyâhut bir Kadîr‑i Mutlak, bir Alîm‑i Külli Şey’in emir ve izniyle, havl ve kuvveti ile o vazifeler gördürülür.
Evet, nasıl ki bir acemî, ham, âmî, âdi, hem kör bir adam; Avrupa’ya gitse, bütün fabrikalara, tezgâhlara girse, üstadâne kemâl‑i intizam ile herbir san'atta, herbir binada işler, öyle eserler yapar ki; nihâyet derecede hikmetli, san'atlı, herkesi hayrette bırakıyor. Zerre mikdar şuûru olan bilir ki: O adam, kendi başı ile işlemiyor; belki bir üstad‑ı küll, ona ders verir, işlettirir. Hem nasıl ki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor, basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Hâlbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde veriliyor. Hâlbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherât, gayet san'atlı murassaâtlı libâslar, lezzetli taamlar çıkıp gelse, zerre mikdar aklı olan demeyecek mi ki: O adam, gayet mu'cizekâr bir zâtın menşe'‑i mu'cizâtı olan fabrikasının bir mandalı veyâhut miskin bir kapıcısıdır.”
747
Aynen öyle de: Havanın zerreleri, herbiri birer Mektûbat‑ı Samedâniye, birer antika‑i san'at-ı Rabbâniye, birer mu'cize‑i kudret, birer hàrika‑i hikmet olan nebâtât ve eşcâr, ezhâr ve esmârdaki harekât ve hidemâtları; bir Sâni'‑i Hakîm-i Zülcelâl’in, bir Fâtır‑ı Kerîm-i Zülcemâl’in emir ve irâdesiyle hareket ettiğini ve toprağın zerreleri dahi, herbiri birer ayrı makine ve tezgâh, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazine, birer ayrı antika ve Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâsını ilân eden birer ayrı ilânnâme ve kemâlâtını söyleyen birer ayrı kaside hükmünde olan o tohumcuklarının, o çekirdeklerinin sünbüllerine, ağaçlarına menşe' ve medâr olmaları; emr‑i kün feyekûne mâlik, herşey emrine musahhar bir Sâni'‑i Zülcelâl’in emriyle, izniyle, irâdesiyle, kuvvetiyle olması; iki kere iki dört eder gibi kat'îdir. Âmennâ

İkinci Mebhas

Zerrâtın harekâtındaki vazifelere, hikmetlere küçük bir işârettir.
Evet, akılları gözlerine sukùt etmiş maddiyûnların hikmetsiz hikmetleri, abesiyet esâsına istinâd eden felsefeleri nazarında tesâdüfle bağlı olan tahavvülât‑ı zerrâtı, bütün düsturlarına üssü'l‑esâs tutup, masnûât‑ı İlâhiye’ye masdar göstermişler. Nihâyetsiz hikmetlerle müzeyyen masnûâtı, hikmetsiz, mânâsız, karmakarışık bir şeye isnâd etmeleri, ne kadar hilâf‑ı akıl olduğunu zerre mikdar şuûru bulunan bilir.
Şimdi; Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmeti nokta‑i nazarında tahavvülât‑ı zerrâtın pek çok gayeleri, hikmetleri ve vazifeleri vardır. ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ gibi çok âyetlerle hikmetlerine ve vazifelerine işâret eder. Nümûne olarak birkaçına işâret ediyoruz.
748
Birincisi: Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un tecelliyât‑ı icâdiyesini tecdîd ve tazelendirmek için her bir tek rûhu model gibi ederek, her sene mu'cizât‑ı kudretinden taze birer cesed giydirmek ve her bir tek kitaptan ayrı ayrı bin muhtelif kitabı, hikmetiyle istinsah etmek ve bir tek hakikati başka başka sûrette göstermek ve kâinâtların ve âlemlerin ve mevcûdâtların, tâife tâife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin hazırlamak için Fâtır‑ı Zülcelâl, kudretiyle, zerrâtı tahrîk ve tavzif etmiştir.
İkincisi: Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl, şu dünyayı, bâhusus rû‑yi zemin tarlasını bir mülk sûretinde yaratmıştır. Yani; neşv ü nemâya, taze taze mahsulât vermeğe kàbil bir sûrette müheyyâ etmiştir. ki, nihâyetsiz mu'cizât‑ı kudretini orada ekip biçsin. İşte şu zemin yüzündeki tarlasında, zerrâtı hikmetle tahrîk ederek, intizam dâiresinde tavzif edip, her asırda, her fasılda, her ayda, belki her günde belki her saatte mu'cizât‑ı kudretinden yeni yeni birer kâinât gösterir, yeryüzü avlusuna başka başka mahsulât verdirir. Nihâyetsiz hazine‑i rahmetinin hedâyâsını, nihâyetsiz kudretinin mu'cizâtının nümûnelerini harekât‑ı zerrât ile izhâr eder.
Üçüncüsü: Nihâyetsiz tecelliyât‑ı Esmâ-i İlâhiye’nin nakışlarını göstermekle, o esmânın cilvelerini ifâde için mahdûd bir zeminde hadsiz nukùş göstermek, küçük bir sahifede nihâyetsiz maânîleri ifâde edecek olan hadsiz âyâtları yazmak için Nakkàş‑ı Ezelî zerrâtı, kemâl‑i hikmetle tahrîk edip kemâl‑i intizamla tavzif etmiştir. Evet, geçen senenin mahsulâtıyla şu senenin mahsulâtının mâhiyetleri bir hükmündedir. Fakat, maânîleri başka başkadır. Taayyünât‑ı itibariyeyi değiştirmekle maânîleri değişir ve çoğalır. Taayyünât‑ı itibariye ve teşahhusât‑ı muvakkate, tebdil edildikleri ve zâhiren fânî oldukları hâlde; onların maânî‑i cemîleleri muhâfaza olunup, sâbit ve bâkî kalır. Şu ağacın geçen bahardaki yaprak ve çiçek ve meyvelerinin rûhları olmadığından, şu bahardaki emsâlinin, hakikatçe aynılarıdır. Yalnız teşahhusât‑ı itibariyede fark var. Fakat o itibarî teşahhuslar, her vakit tecelliyâtı tazelenmekte olan şuûnât‑ı Esmâ-i İlâhiye’nin maânîlerini ifâde için şu bahardakiler, ayrı teşahhusâtla onların yerine geldiler.
749
Dördüncüsü: Hadsiz âlem‑i misâl gibi gayet geniş âlem‑i melekût ve gayr‑ı mahdûd sâir uhrevî âlemlere birer mahsulât veya tezyînât veya levâzımat gibi onlara münâsib şeyleri yetiştirmek için şu dar mezraa‑i dünyada, zemin yüzünün tezgâhında ve tarlasında Hakîm‑i Zülcelâl, zerrâtı tahrîk edip; kâinâtı seyyâle ve mevcûdâtı seyyâre ederek; şu küçük zeminde o pek büyük âlemlere pek çok mahsulât‑ı maneviye yetiştiriyor. Nihâyetsiz hazine‑i kudretinden nihâyetsiz bir seyli, dünyadan akıttırıp âlem‑i gayba ve bir kısmını âhiret âlemlerine döküyor.
Beşincisi: Nihâyetsiz Kemâlât‑ı İlâhiye’yi, hadsiz Celevât‑ı Cemâliyeyi ve gayetsiz Tecelliyât‑ı Celâliyeyi ve gayr‑ı mütenâhî Tesbihât‑ı Rabbâniye’yi şu dar ve mahdûd zeminde ve mütenâhî ve az bir zamanda göstermek için zerrâtı kemâl‑i hikmetle, kudretiyle tahrîk edip, kemâl‑i intizamla tavzif ederek; mütenâhî bir zamanda, mahdûd bir zeminde gayr‑ı mütenâhî tesbihât yaptırıyor. Gayr‑ı mahdûd tecelliyât‑ı cemâliye ve celâliye ve kemâliyesini gösteriyor. Çok hakàik‑ı gaybiye ve çok semerât‑ı uhreviye ve fânîlerin bâkî olan hüviyet ve sûretlerinden pek çok nukùş‑u misâliye ve çok mânidâr nüsûc‑u levhiyeyi icâd ediyor. Demek zerreyi tahrîk eden; şu makàsıd‑ı azîmeyi, şu hikem‑i cesîmeyi gösteren bir Zât’tır. Yoksa herbir zerrede, güneş gibi bir dimağ bulunması lâzım gelir.
750
Daha bu beş nümûne gibi belki beşbin hikmetle tahrîk olunan zerrâtın tahavvülâtını, o akılsız feylesoflar hikmetsiz zannetmişler ve hakikatte; biri enfüsî, diğeri âfâkî iki hareket‑i cezbekârânede zikir ve tesbih‑i İlâhî ile Mevlevî gibi zikreden ve deverâna kalkan o zerreleri, kendi kendine, sersem gibi dönüp oynuyorlar zu'metmişler.
İşte bundan anlaşılıyor ki; onların ilimleri ilim değil, cehildir. Hikmetleri hikmetsizliktir.
(Üçüncü Nokta’da altıncı uzun bir hikmet daha söylenecektir.)

İkinci Nokta

Herbir zerrede, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine iki şâhid‑i sâdık vardır. Evet, zerre; acz ve cümûduyla beraber şuûrkârâne büyük vazifeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna kat'î şehâdet ettiği gibi, harekâtında nizâmât‑ı umumiyeye tevfik‑i hareket edip her girdiği yerde ona mahsûs nizâmâtı mürâat etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle; Vâcibü'l‑Vücûd’un vahdetine ve mülk ve melekûtun mâliki olan Zât’ın ehadiyetine şehâdet eder. Yani, zerre kimin ise, gezdiği bütün yerler de onundur. Demek zerre, çünkü; âcizdir, yükü nihâyetsiz ağırdır ve vazifeleri nihâyetsiz çoktur bir Kadîr‑i Mutlak’ın ismiyle, emriyle kàim ve müteharrik olduğunu bildirir. Hem, kâinâtın nizâmât‑ı külliyesini bilir bir tarzda tevfik‑i hareket etmesi ve her yere mânisiz girmesi; tek bir Alîm‑i Mutlak’ın kudretiyle, hikmetiyle işlediğini gösterir.
751
Evet, nasıl ki bir nefer; takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında ve hâkezâ herbir dâirede birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi olduğunu ve o nisbetleri, o vazifeleri bilmekle tevfik‑i hareket etmek; nizâmât‑ı askeriye tahtında ta'lim ve ta'limât görmekle bütün o dâirelere kumanda eden bir tek kumandan‑ı a'zamın emrine ve kanununa tebaiyetle oluyor.
Öyle de; herbir zerre, birbiri içindeki mürekkebâtta birer münâsib vaziyeti, ayrı ayrı maslahatlı birer nisbeti, ayrı ayrı muntazam birer vazifesi, ayrı ayrı hikmetli neticeleri bulunduğundan, elbette o zerreyi; o mürekkebâtta bütün nisbet ve vazifelerini muhâfaza edip netice ve hikmetleri bozmayacak bir tarzda yerleştirmek; bütün kâinât kabza‑i tasarrufunda olan bir Zât’a mahsûstur.
Meselâ: Tevfik’in () gözbebeğinde yerleşen zerre, gözün a'sâb‑ı muharrike ve hassâse ve şerâyîn ve evride gibi damarlara karşı münâsib vaziyet alması ve yüzde ve sonra başta ve gövdede, daha sonra hey'et‑i mecmua-i insaniyede herbirisine karşı birer nisbeti, birer vazifesi, birer faydası kemâl‑i hikmetle bulunması gösteriyor ki: Bütün o cismin bütün a'zâsını icâd eden bir zât, o zerreyi o yerde yerleştirebilir. Ve bilhassa rızık için gelen zerreler, rızık kafilesinde seyr ü sefer eden o zerreler, o kadar hayret‑fezâ bir intizam ve hikmetle seyr ü seyahat ederler ve öyle tavırlarda, tabakalarda intizam‑perverâne geçip gelirler ve öyle şuûrkârâne ayak atıp, hiç şaşırmayarak gele gele beden‑i zîhayatta dört süzgeçle süzülüp rızka muhtaç a'zâ ve hüceyrâtın imdâdına yetişmek için kandaki küreyvât‑ı hamrâya yüklenip bir kanun‑u keremle imdâda yetişirler. Ondan bilbedâhe anlaşılır ki: Şu zerreleri binler muhtelif menzillerden geçiren, sevk eden; elbette ve elbette, bir Rezzâk‑ı Kerîm, bir Hallâk‑ı Rahîm’dir ki, kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar omuz omuza müsâvîdirler.
752
Hem herbir zerre, öyle bir nakş‑ı san'atta işler ki, ya bütün zerrâtla münâsebetdâr; herbirisine ve umumuna hem hâkim ve hem herbirisine ve umumuna mahkûm bir vaziyette bulunmakla, o hayret‑fezâ san'atlı nakşı ve hikmet‑nümâ nakışlı san'atı bilir ve icâd eder. Bu ise, binler defa muhâldir veya bir Sâni'‑i Hakîm’in kanun‑u kader ve kalem‑i kudretinden çıkan harekete memur birer noktadır.
Nasıl ki, meselâ: Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve san'atına tâbi olmazlarsa; herbir taşı, Mimar Sinan gibi dülgerlik san'atında bir mehâreti ve sâir taşlara hem mahkûm, hem hâkim olmak, yani Geliniz, düşmemek, sukùt etmemek için baş başa vereceğiz.” diye bir hüküm sâhibi olması lâzımdır.
Öyle de: Binler defa Ayasofya kubbesinden daha san'atlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnûâttaki zerreler, kâinât ustasının emrine tâbi olmazlarsa; herbirine Sâni'‑i Kâinât’ın evsâfı kadar evsâf‑ı kemâl verilmesi lâzım gelir.
Feyâ Sübhânallâh! Zındık maddiyûn gâvurlar bir Vâcibü'l‑Vücûd’u kabûl etmediklerinden, zerrât adedince bâtıl âliheleri kabûl etmeğe mezheblerine göre muztar kalıyorlar. İşte şu cihette münkir kâfir ne kadar feylesof, âlim de olsa; nihâyet derecede bir cehl‑i azîm içindedir, bir echel‑i mutlaktır.

Üçüncü Nokta

Şu nokta, Birinci Noktanın âhirinde va'd olunan altıncı hikmet‑i azîmeye bir işârettir. Şöyle ki:
Yirmisekizinci Sözün İkinci Suâli’nin cevabındaki hâşiyede denilmişti ki: Tahavvülât‑ı zerrâtın ve zîhayat cisimlerde zerrât harekâtının binler hikmetlerinden bir hikmeti dahi, zerreleri nurlandırmaktır ve âlem‑i uhreviye binasına lâyık zerreler olmak için, hayatdâr ve mânidâr olmaktır. Güyâ cism‑i hayvanî ve insanî, hattâ nebâtî; terbiye dersini almak için gelenlere bir misâfirhâne, bir kışla, bir mekteb hükmündedir ki; câmid zerreler ona girerler, nurlanırlar. Âdeta bir ta'lim ve ta'limâta mazhar olurlar, letâfet peydâ ederler. Birer vazifeyi görmekle âlem‑i bekàya ve bütün eczâsıyla hayatdâr olan dâr‑ı âhirete zerrât olmak için liyâkat kesbederler.
753
Suâl: Zerrâtın harekâtında şu hikmetin bulunması ne ile bilinir?
Elcevab: Evvelâ: Bütün masnûâtın bütün intizamâtıyla ve hikmetleriyle sâbit olan Sâni'in hikmetiyle bilinir. Çünkü: En cüz'î bir şeye küllî hikmetleri takan bir hikmet; seyl‑i kâinâtın içinde en büyük fa'âliyet gösteren ve hikmetli nakışlara medâr olan harekât‑ı zerrâtı hikmetsiz bırakmaz. Hem en küçük mahlûkatı, vazifelerinde ücretsiz, maaşsız, kemâlsiz bırakmayan bir hikmet, bir hâkimiyet; en kesretli ve esâslı memurlarını, hizmetkârlarını nursuz, ücretsiz bırakmaz.
Sâniyen: Sâni'‑i Hakîm; anâsırı tahrîk edip tavzif ederek onlara bir ücret‑i kemâl hükmünde mâdeniyât derecesine çıkarmasıyla ve mâdeniyâta mahsûs tesbihâtları onlara bildirmesiyle ve mâdeniyâtı tahrîk ve tavzif edip nebâtât mertebe‑i hayatiyesinin makamını vermesiyle ve nebâtâtı rızık ederek tahrîk ve tavzif ile hayvanat mertebe‑i letâfetini onlara ihsân etmesiyle ve hayvanattaki zerrâtı tavzif edip rızık yoluyla hayat‑ı insaniye derecesine çıkarmasıyla ve insanın vücûdundaki zerrâtı süze süze tasfiye ve taltif ederek dimağın ve kalbin en nâzik ve latîf yerinde makam vermesiyle bilinir ki: Harekât‑ı zerrât hikmetsiz değil, belki kendine lâyık bir nev'i kemâlâta koşturuluyor.
Sâlisen: Zîhayat cisimlerin zerrâtı içinde çekirdek ve tohumdaki gibi bir kısım zerreler öyle manevî bir nura, bir letâfete, bir meziyete mazhar oluyorlar ki, sâir zerrelere ve o koca ağaca bir rûh, bir sultan hükmüne geçer. İşte azîm bir ağacın bütün zerrâtı içinde bir kısım zerrelerin şu mertebeye çıkmaları, o ağacın tabaka‑i hayatında çok devirleri ve nâzik vazifeleri görmesiyle olduğundan gösteriyor ki: Sâni'‑i Hakîm’in emriyle vazife‑i fıtrat içinde zerrâtın envâ'‑ı harekâtına göre onlara tecellî eden esmânın hesabına ve şerefine olarak birer manevî letâfet, birer manevî nur, birer makam, birer manevî ders almalarını gösteriyor.
754
Elhâsıl: Mâdem Sâni'‑i Hakîm herşey için o şeye münâsib bir nokta‑i kemâl ve ona lâyık bir mertebe‑i feyz-i vücûd ta'yin edip ve o şeye, o nokta‑i kemâle sa'yedip gitmek için bir isti'dâd vererek ona sevk ediyor ve bütün nebâtât ve hayvanatta şu kanun‑u Rubûbiyet cârî olmakla beraber, cemâdâtta dahi cârîdir ki; âdi toprağa, elmas derecesine ve cevâhir‑i àliye mertebesine bir terakkiyât veriyor ve şu hakikatte muazzam bir Kanun‑u Rubûbiyetin ucu görünüyor.
Hem mâdem O Hàlık‑ı Kerîm, tenâsül kanun‑u azîminde istihdam ettiği hayvanata ücret olarak birer maaş gibi birer lezzet‑i cüz'iye veriyor. Ve arı ve bülbül gibi, sâir hidemât‑ı Rabbâniye’de istihdam olunan hayvanlara birer ücret‑i kemâl verir. Şevk ve lezzete medâr birer makam veriyor ve şunda bir muazzam Kanun‑u Keremin ucu görünüyor.
Hem mâdem herşeyin hakikati, Cenâb‑ı Hakk’ın bir isminin tecellîsine bakar, ona bağlıdır; ona âyinedir. O şey, ne kadar güzel bir vaziyet alsa, o ismin şerefinedir; o isim öyle ister. O şey bilse, bilmese; o güzel vaziyet hakikat nazarında matlûbdur. Ve şu hakikatten gayet muazzam bir Kanun‑u Tahsin ve Cemâlin ucu görünüyor.
Hem mâdem Fâtır‑ı Kerîm, düstur‑u kerem iktizasıyla bir şeye verdiği makamı ve kemâli, o şeyin müddeti ve ömrü bitmesiyle, o kemâli geriye almıyor. Belki, o zîkemâlin meyvelerini, neticelerini, manevî hüviyetini ve mânâsını, rûhlu ise, rûhunu ibkà ediyor. Meselâ: Dünyada insanı mazhar ettiği kemâlâtın mânâlarını, meyvelerini ibkà ediyor. Hattâ müteşekkir bir mü'minin yediği zâil meyvelerin şükrünü, hamdini; mücessem bir meyve‑i Cennet sûretinde tekrar ona veriyor. Ve şu hakikatte muazzam bir Kanun‑u Rahmetin ucu görünüyor.
755
Hem mâdem Hallâk‑ı Bî-misâl isrâf etmiyor, abes işleri yapmıyor. Hattâ güz mevsiminde vazifesi bitmiş, vefât etmiş mahlûkların enkàz‑ı maddiyesini bahar masnûâtında isti'mâl ediyor; onların binalarında dercediyor. Elbette ﴿يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ sırrıyla, ﴿وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ işâretiyle şu dünyada câmid, şuûrsuz ve mühim vazifeler gören zerrât‑ı arziyenin; elbette taşı, ağacı, herşeyi zîhayat ve zîşuûr olan âhiretin bazı binalarında derc ve isti'mâli muktezâ‑yı hikmettir. Çünkü: Harâb olmuş dünyanın zerrâtını dünyada bırakmak veya ademe atmak isrâftır. Ve şu hakikatten pek muazzam bir Kanun‑u Hikmetin ucu görünüyor.
Hem mâdem şu dünyanın pek çok âsârı ve maneviyatı ve meyveleri ve cin ve ins gibi mükellefînin mensûcât‑ı amelleri, sahâif‑i ef'âlleri, rûhları, cesedleri âhiret pazarına gönderiliyor. Elbette o semerâta ve mânâlara hizmet eden ve arkadaşlık eden zerrât‑ı arziye dahi, vazife noktasında kendine göre tekemmül ettikten sonra, yani nur‑u hayata çok defa hizmet ve mazhar olduktan sonra ve hayatî tesbihâta medâr olduktan sonra şu harâb olacak dünyanın enkàzı içinde, şu zerrâtı dahi öteki âlemin binasında dercetmek muktezâ‑yı adl ve hikmettir. Ve şu hakikatten pek muazzam bir Kanun‑u Adlin ucu görünüyor.
756
Hem mâdem rûh cisme hâkim olduğu gibi; câmid maddelerde dahi kaderin yazdığı evâmir‑i tekvîniye, o maddelere hâkimdir. O maddeler, kaderin manevî yazısına göre mevki ve nizâm alabilirler. Meselâ: Yumurtaların envâ'ında ve nutfelerin aksâmında ve çekirdeklerin esnâfında ve tohumların ecnâsında, kaderin ayrı ayrı yazdığı evâmir‑i tekvîniye cihetiyle ayrı ayrı makam ve nur sâhibi oluyorlar. Ve o madde itibariyle mâhiyetleri (Hâşiye‑1) bir hükmünde olan o maddeler, hadsiz muhtelif mevcûdâta menşe' oluyorlar. Ayrı ayrı makam ve nur sâhibi oluyorlar. Elbette hidemât‑ı hayatiye ve hayattaki tesbihât‑ı Rabbâniye’de defaatle bir zerre bulunmuş ise ve hizmet etmiş ise, o zerrenin manevî alnında o mânâların hikmetlerini hiçbir şeyi kaybetmeyen kader kalemiyle kaydetmesi; muktezâ‑yı ihâta-i ilmîdir. Ve şunda pek muazzam bir Kanun‑u İlm-i Muhîtin ucu görünüyor.
Öyle ise; zerreler (Hâşiye‑2) başıboş değiller.
Netice‑i Kelâm: Geçmiş yedi kanun, yani; Kanun‑u Rubûbiyet, Kanun‑u Kerem, Kanun‑u Cemâl, Kanun‑u Rahmet, Kanun‑u Hikmet, Kanun‑u Adl, Kanun‑u İhâta-i İlmî gibi pek çok muazzam kanunların görünen uçları arkalarında birer İsm‑i A'zam ve o İsm‑i A'zamın tecellî‑i a'zamını gösteriyorlar. Ve o tecellîden anlaşılıyor ki: Sâir mevcûdât gibi şu dünyadaki tahavvülât‑ı zerrât dahi, gayet àlî hikmetler için kaderin çizdiği hudud üzerine kudretin verdiği evâmir‑i tekvîniyeye göre hassas bir mîzan‑ı ilmî ile cevelân ediyorlar. Âdeta başka yüksek bir âleme (Hâşiye) gitmeye hazırlanıyorlar. Öyle ise; zîhayat cisimler, o seyyah zerrelere güyâ birer mekteb, birer kışla, birer misâfirhâne‑i terbiye hükmündedir. Ve öyle olduğuna bir hads‑i sâdıkla hükmedilebilir.
757
Elhâsıl: Birinci Söz’de denildiği ve isbât edildiği gibi; herşey Bismillâh der. İşte bütün mevcûdât gibi herbir zerre ve zerrâtın herbir tâifesi ve mahsûs herbir cemâati, lisân‑ı hâl ile Bismillâh der, hareket eder.
Evet, geçmiş üç nokta sırrıyla, herbir zerre, mebde'‑i hareketinde lisân‑ı hâl ile ﴿ der. Yani: Ben, Allah’ın nâmıyla, hesabıyla, ismiyle, izniyle, kuvvetiyle hareket ediyorum.” Sonra netice‑i hareketinde, herbir masnû' gibi herbir zerre, herbir tâifesi, lisân‑ı hâl ile ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ der ki; bir kaside‑i medhiye hükmünde olan san'atlı bir mahlûkun nakşında, kudretin küçük bir kalem ucu hükmünde kendini gösterir. Belki herbiri; manevî, Rabbânî, muazzam hadsiz başlı bir fonoğrafın birer plağı hükmünde olan masnû'ların üstünde dönen ve Tahmîdât‑ı Rabbâniye kasideleriyle o masnûâtı konuşturan ve Tesbihât‑ı İlâhiye neşîdelerini okutturan birer iğne başı sûretinde kendini gösteriyorlar.
﴿دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿رَبَنَّا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَاِخْوَانِهِ وَسَلِّمْ وَسَلِّمْنَا وَسَلِّمْ د۪ينَنَا، اٰم۪ينَ يَا رَبَّ الْعَالَم۪ينَ
758

Otuzbirinci Söz

Mi'râc‑ı Nebeviyeye Dairdir (A.s.m.)
İhtar: Mi'râc mes'elesi, erkân‑ı îmâniyenin usûlünden sonra terettüb eden bir neticedir. Ve erkân‑ı îmâniyenin nurlarından medet alan bir nurdur. Erkân‑ı îmâniyeyi kabûl etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat isbât edilmez. Çünkü; Allah’ı bilmeyen, Peygamber’i tanımayan ve melâikeyi kabûl etmeyen veya semâvâtın vücûdunu inkâr eden adamlara Mi'râc’dan bahsedilmez. Evvelâ o erkânı isbât etmek lâzım geliyor. Öyle ise biz, Mi'râc’da istib'âd ile vesveseye düşen bir mü'mini muhâtab ittihàz ederek, ona karşı serd‑i kelâm edip arasıra makam‑ı istimâ'da olan mülhidi nazara alıp serd‑i kelâm edeceğiz. Bazı sözlerde hakikat‑i Mi'râc’ın bir kısım lem'aları zikredilmiştir. İhvânlarımın ısrarı ile ayrı ayrı o lem'aları hakikatin aslıyla birleştirmek ve Kemâlât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) cemâline birden bir âyine yapmak için, inâyeti Allah’tan istedik.
759
﴿
﴿سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَا اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
﴿اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى ❋ عَلَّمَهُ شَد۪يدُ الْقُوٰى ❋ ذُومِرَّةٍ فَاسْتَوٰى ❋ وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰى ❋ ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰى ❋ فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى ❋﴿فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِه۪ مَٓا اَوْحٰى ❋ مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَارَاٰى ❋ اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى ❋ وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى ❋ عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى ❋ عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰي ❋ اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى ❋ مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ❋ لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى
Evvelki âyet‑i azîmenin azîm hazinesinden yalnız اِنَّهُ zamîrinde, bir düstur‑u belâğata istinâd eden iki remzin mes'elemize münâsebeti olduğu için, i'câz bahsinde beyân edildiği üzere yazacağız.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm, Habîb‑i Ekrem Aleyhi Efdalü's‑salâtü ve Ekmelü's‑selâm’ın Mi'râc’ının mebde'i olan, Mescid‑i Haram’dan Mescid‑i Aksâ’ya olan seyranını zikrettikten sonra ﴿اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ der. Ve şu kelâm ile Sûre‑i ﴿وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى ’da işâret olunan müntehâ‑yı mi'râca remzeden اِنَّهُ ’deki zamîr, ya Cenâb‑ı Hakk’a râci'dir veyâhut Peygamber’edir.
760
Peygamber’e göre olsa, kanun‑u belâğat ve münâsebet‑i siyâk-ı kelâm şöyle ifâde ediyor ki: Bu seyahat‑ı cüz'iyede bir seyr‑i umumî, bir urûc‑u küllî var ki; Sidretü'l‑Müntehâ’ya, Kàb‑ı Kavseyn’e kadar merâtib‑i külliye-i esmâiyede gözüne, kulağına tesâdüf eden âyât‑ı Rabbâniye’yi ve acâib‑i san'at-ı İlâhiye’yi işitmiş, görmüştür, der. O küçük cüz'î seyahati hem küllî, hem mahşer‑i acâib bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.
Eğer zamîr, Cenâb‑ı Hakk’a râci' olsa, şöyle oluyor ki: Bir abdini bir seyahatte huzuruna dâvet edip bir vazife ile tavzif etmek için, Mescid‑i Haram’dan mecma'‑ı Enbiyâ olan Mescid‑i Aksâ’ya gönderip, enbiyâlarla görüştürüp, bütün enbiyâların usûl‑ü dinlerine vâris‑i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, Sidretü'l‑Müntehâ’ya, Kàb‑ı Kavseyn’e kadar mülk ve melekûtunda gezdirdi.
İşte çendan, o bir abddir. Ve o seyahat, bir mi'râc‑ı cüz'îdir. Fakat, bu abdin bütün kâinâta taalluk eden bir emânet beraberindedir. Hem şu kâinâtın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saâdet‑i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenâb‑ı Hak kendini, Bütün eşyayı işitir ve görür.” sıfatıyla tavsif eder. o emânet, o nur, o anahtarın cihan‑şümûl ve muhît ve umum kâinâta âmm ve bütün mahlûkata şâmil hikmetlerini göstersin.
Bu sırr‑ı azîmin DÖRT ESÂSı var.
Birincisi: Mi'râc’ın sırr‑ı lüzumu nedir?
İkincisi: Hakikat‑i Mi'râc nedir?
Üçüncüsü: Hikmet‑i Mi'râc nedir?
Dördüncüsü: Mi'râc’ın semerât ve fâidesi nedir?
761

Birinci Esâs

Mi'râc’ın sırr‑ı lüzumu:
Meselâ, deniliyor ki: Cenâb‑ı Hak, ﴿اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ’dir. Herşeye, herşeyden daha yakındır. Cisimden, mekândan münezzehtir. Her velî, kalbi içinde O’nunla görüşebilir. Neden dolayı Velâyet‑i Ahmediye (A.S.M.), Mi'râc gibi uzun bir seyahatin neticesinden sonra, her velînin kendi kalbinde muvaffak olduğu münâcâta muvaffak oluyor.”
Elcevab: Şu sırr‑ı gâmızı iki temsîl ile fehme takrib ediyoruz. Onikinci Söz’ün sırr‑ı i'câz-ı Kur'ân ve sırr‑ı Mi'râc hakkında olan şu iki temsîli dinle:
Birinci Temsîl: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, sohbeti, görüşmesi vardır. İki tarzda hitâbı, iltifatı vardır.
Birisi; âmî bir raiyetiyle cüz'î bir için, hususî bir hâcete dair, hàs bir telefonla sohbet etmektir.
Diğeri; saltanat‑ı uzmâ ünvânı ile ve hilâfet‑i kübrâ nâmıyla ve hâkimiyet‑i âmme haysiyetiyle ve evâmirini etrafa neşir ve teşhîr maksadıyla, o işlerle alâkadar bir elçisiyle veya o evâmir ile münâsebetdâr büyük bir memuru ile konuşmaktır, sohbet etmektir ve haşmetini izhâr eden ulvî bir fermânla bir mükâlemedir.
762
İşte ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى şu temsîl gibi; şu kâinât Hàlık’ının ve Mâlikü'l‑Mülk ve'l-Melekût’un ve Hâkim‑i Ezel ve Ebed’in iki tarzda mükâlemesi, sohbeti, iltifatı vardır. Birisi; cüz'î ve hàs, diğeri; küllî ve âmm İşte Mi'râc, Velâyet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.), bütün velâyâtın fevkınde bir külliyet, bir ulviyet sûretinde bir tezâhürüdür ki; bütün kâinâtın Rabbi ismiyle, bütün mevcûdâtın Hàlık’ı ünvânıyla Cenâb‑ı Hakk’ın sohbetine ve münâcâtına müşerrefiyettir.
İkinci Temsîl: Bir adam elindeki bir âyineyi güneşe karşı tutar. O âyine kendi mikdarınca bir ışık ve yedi rengi hâvî bir ziyâyı, bir aksi, şemsten alır. Onun nisbetinde güneşle münâsebetdâr olur, sohbet eder. Ve o ışıklı âyineyi karanlıklı hânesine veya dam altındaki küçük, hususî bağına tevcîh etse güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kàbiliyeti mikdarınca istifade edebilir. Diğeri ise; âyineyi bırakır, doğrudan doğruya güneşe karşı çıkar, haşmetini görür, azametini anlar. Sonra pek yüksek bir dağa çıkar, güneşin pek geniş şa'şaa‑i saltanatını görür ve bizzat perdesiz onunla görüşür. Sonra döner, hânesinden veya bağının damından geniş pencereler açar, gökteki güneşe karşı yollar yapar, hakîki güneşin dâimî ziyâsı ile sohbet eder, konuşur ve böylece minnetdârâne bir sohbet edebilir ve diyebilir: Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve zeminin vechini ve bütün çiçeklerin yüzlerini güldüren dünya güzeli, gök nâzdârı olan nâzenîn güneş! Onlar gibi benim hâneciğimi, bahçeciğimi ısındırdın ve ışıklandırdın; bütün dünyayı ışıklandırdığın ve yeryüzünü ısındırdığın gibi‥” Hâlbuki evvelki âyine sâhibi böyle diyemez. O âyine kaydı altında güneşin aksi ise; âsârı mahdûddur, o kayda göredir.
İşte, Şems‑i Ezel ve Ebed Sultan’ı olan Zât‑ı Ehad ve Samed’in tecellîsi, mâhiyet‑i insaniyeye; hadsiz merâtibi tazammun eden iki sûretle tezâhür eder.
763
Birincisi: Âyine‑i kalbe uzanan bir nisbet‑i Rabbâniye ile bir tezâhürdür ki; herkes, isti'dâdına ve tayy‑ı merâtibde seyr ü sülûküne, esmâ ve sıfâtın tecelliyâtına nisbeten cüz'î ve küllî O Şems‑i Ezelî’nin nuruna ve sohbetine ve münâcâtına mazhariyeti var. Gâlib‑i esmâ ve sıfâtın zılâlinde giden velâyetlerin derecâtı bu kısımdan ileri gelir.
İkincisi: İnsanın câmiiyeti ve şecere‑i kâinâtın en münevver meyvesi olduğundan, bütün kâinâtta cilveleri tezâhür eden Esmâ‑i Hüsnâ’yı, birden âyine‑i rûhunda gösterebilmesi cihetiyle Cenâb‑ı Hak, tecellî‑i zâtıyla ve Esmâ‑i Hüsnâ’nın a'zamî mertebede, nev'‑i insanın ma'nen en a'zam bir ferdine, tecellî‑i a'zam tezâhür eder ki; bu tezâhür ve tecellî, Mi'râc‑ı Ahmedî (A.S.M.) sırrıdır ki; O’nun velâyeti, risaletine mebde' olur.
Velâyet ki; zıllden geçer, ikinci temsîlin birinci adamına benzer. Risalette zıll yoktur. Doğrudan doğruya Zât‑ı Zülcelâl’in Ehadiyeti’ne bakar, ikinci temsîlin ikinci adamına benzer.
Mi'râc ise, Velâyet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) kerâmet‑i kübrâsı, hem mertebe‑i ulyâsı olduğundan risalet mertebesine inkılâb etmiş. Mi'râc’ın bâtını, velâyettir; halktan Hakk’a gitmiş. Zâhir‑i Mi'râc, risalettir; Hak’tan halka geliyor. Velâyet, kurbiyet merâtibinde sülûktür. Çok merâtibin tayyına ve bir derece zamana muhtaçtır. Nur‑u a'zam olan risalet ise, akrebiyet‑i İlâhiye’nin inkişafı sırrına bakar ki; bir ân‑ı seyyâle kâfîdir. Onun için hadîste denilmiş: Bir ânda dönmüş, gelmiş.”
764
Şimdi makam‑ı istimâ'da bulunan mülhide deriz ki: Mâdem bu kâinât, gayet muntazam bir memleket, gayet muhteşem bir şehir, gayet müzeyyen bir saray hükmündedir; elbette onun bir Hâkim’i, bir Mâlik’i, bir ustası vardır. Mâdem böyle haşmetli bir Mâlik‑i Zülcelâl, bir Hâkim‑i Zülkemâl, bir Sâni'‑i Zülcemâl vardır
Hem mâdem umum o âleme, o memlekete, o şehre, o saraya alâkadarlık gösteren ve havâs ve duygularıyla umumuna münâsebetdâr ve nazarı küllî olan bir insan vardır; elbette, O Sâni'‑i Muhteşem, o küllî nazarlı ve umumî şuûrlu olan insan ile ulvî, a'zamî bir münâsebeti bulunacaktır ve ona kudsî bir hitâbı ve àlî bir teveccühü olacaktır.
Hem mâdem, Âdem Aleyhisselâm’dan şimdiye kadar şu münâsebete mazhar olanların içinde âsârının şehâdetiyle; yani küre‑i arzın nısfını ve nev'‑i beşerin humsunu dâire‑i tasarrufuna aldığı ve kâinâtın şekl‑i manevîsini değiştirdiği, ışıklandırdığı gibi, en a'zamî bir mertebede o münâsebeti, Muhammed‑i Arabî Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem göstermiştir Öyle ise; o münâsebetin en a'zamî bir mertebesinden ibaret olan Mi'râc, O’na elyak ve O’na evfaktır.
765

İkinci Esâs

Hakikat‑i Mi'râc nedir?
Elcevab: Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) merâtib‑i kemâlâtta seyr ü sülûkünden ibarettir. Yani; Cenâb‑ı Hakk’ın tertib‑i mahlûkatta tecellî ettirdiği ayrı ayrı isim ve ünvânlarla ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’inde teşkil ettiği devâir‑i tedbir ve icâdda ve o dâirelerde birer Arş‑ı Rubûbiyet ve birer merkez‑i tasarrufa medâr olan bir semâ tabakasında gösterdiği âsâr‑ı Rubûbiyet’i, birer birer o abd‑i mahsûsa göstermekle; o abdi, hem bütün kemâlât‑ı insaniyeyi câmi', hem bütün Tecelliyât‑ı İlâhiye’ye mazhar, hem bütün tabakàt‑ı kâinâta nâzır ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’in dellâlı ve marziyât‑ı İlâhiye’nin mübelliği ve tılsım‑ı kâinâtın keşşâfı yapmak için Burâk’a bindirip, berk gibi semâvâtı seyrettirip, kat'‑ı merâtib ettirerek, kamervâri menzilden menzile, dâireden dâireye Rubûbiyet‑i İlâhiye’yi temâşâ ettirip, o dâirelerin semâvâtında makamları bulunan ve ihvânı olan enbiyâyı birer birer göstererek, Kàb‑ı Kavseyn makamına çıkarmış, Ehadiyet ile kelâmına ve rü'yetine mazhar kılmıştır. Şu yüksek hakikate iki temsîl dûrbîni ile bakılabilir.
Birincisi: Yirmidördüncü Söz’de izâh edildiği gibi; nasıl ki bir pâdişahın kendi hükûmetinin dâirelerinde ayrı ayrı ünvânları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nâm ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır
Meselâ; adliye dâiresinde hâkim‑i âdil ve mülkiyede sultan ve askeriyede kumandan‑ı a'zam ve ilmiyede halife ve hâkezâ sâir isim ve ünvânları bulunur. Herbir dâirede birer manevî tahtı hükmünde olan makam ve iskemlesi bulunur. O tek pâdişah, o saltanatın dâirelerinde ve tabakàt‑ı hükûmetin mertebelerinde, bin isim ve ünvâna sâhib olabilir. Birbiri içinde bin taht‑ı saltanatı olabilir. Güyâ o hâkim, herbir dâirede şahsiyet‑i maneviye haysiyetiyle ve telefonu ile mevcûd ve hazır bulunur, bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle görünür, görür. Ve her mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle idare eder, bakar. Ve herbir dâirenin başka bir merkezi, bir menzili vardır. Ahkâmları birbirinden ayrıdır, tabakàtları birbirinden başkadır.
İşte böyle bir sultan, istediği bir zâtı, bütün o dâirelerinde gezdirip, her dâireye mahsûs saltanat‑ı şâhânesini ve evâmir‑i hâkimânesini gösterip, dâireden dâireye, tabakadan tabakaya gezdirip, huzuruna getirir. Sonra bütün o dâirelere taalluk eden bazı evâmir‑i umumiye-i külliyeyi ona tevdî' eder, gönderir.
766
İşte bu misâl gibi; Ezel ve Ebed Sultan’ı olan Rabbü'l‑Âlemîn için, Rubûbiyet’inin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe'n ve nâmları vardır. Ve Ulûhiyet’inin dâirelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve alâmetleri vardır. Ve haşmetli icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer tecellî ve cilveleri vardır. Ve kudretinin tasarrufâtında başka başka, fakat birbirini ihsâs eder ünvânları vardır. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhûratı vardır. Ve ef'âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmal eder tasarrufâtı vardır. Ve rengârenk san'atında ve masnûâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli Rubûbiyet’i vardır.
İşte şu sırr‑ı azîme binâen, kâinâtı hayret‑fezâ acîb bir tertib ile tanzim etmiş. En küçük tabakàt‑ı mahlûkattan olan zerrâttan semâvâta ve semâvâtın birinci tabakasından, Arş‑ı A'zama kadar birbiri üstünde teşkilât var. Herbir semâ, bir ayrı âlemin damı ve Rubûbiyet için bir arş ve tasarrufât‑ı İlâhiye için bir merkez hükmündedir. O dâirelerde ve o tabakàtta çendan, Ehadiyet itibariyle bütün esmâ bulunabilir. Bütün ünvânlarla tecellî eder. Fakat nasıl ki adliyede hâkim‑i âdil ünvânı asıldır, hâkimdir. Sâir ünvânlar orada onun emrine bakar, ona tâbidir. Öyle de, herbir tabakàt‑ı mahlûkatta, herbir semâda bir isim, bir ünvân‑ı İlâhî hâkimdir, sâir ünvânlar da onun zımnındadır.
Meselâ: İsm‑i Kadîr’e mazhar Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm, hangi semâda Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile görüştü ise, işte o semâ dâiresinde Cenâb‑ı Hak, Kadîr ünvânıyla bizzat orada mütecellîdir. Meselâ: Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın makamı olan semâ dâiresinde en ziyâde hüküm‑fermâ, Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın mazhar olduğu Mütekellim ünvânıdır ve hâkezâ
767
İşte Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm çünkü; ism‑i a'zama mazhardır ve nübüvveti umumîdir ve bütün esmâya mazhardır elbette, bütün devâir‑i Rubûbiyet’le alâkadardır. Elbette o dâirelerde makam sâhibi olan enbiyâlarla görüşmek ve umum tabakàttan geçmek; hakikat‑i Mi'râc’ı iktiza ediyor.
İkinci Temsîl: Nasıl ki bir sultanın ünvânlarından olan kumandan‑ı a'zam ünvânı, devâir‑i askeriyenin serasker dâiresi gibi, küllî ve geniş dâireden tut, onbaşı dâiresi gibi cüz'î ve hususî herbir dâirede bir zuhûru, bir cilvesi vardır. Meselâ; bir nefer, o kumandanlık ünvân‑ı a'zamının nümûnesini onbaşı şahsında görür, ona bakar, ondan emir alır. O nefer, onbaşı olduğunda çavuş dâiresindeki kumandanlık dâiresi nazarına çarpar, ona bakar. Sonra çavuş olsa, o vakit kumandanlık nümûnesini ve cilvesini mülâzım dâiresinde görür. O makamda ona mahsûs bir iskemle bulunur. Ve hâkezâ yüzbaşı, binbaşı, ferîk, müşîr dâirelerinden herbirinde, dâirelerin büyük ve küçüklüğü nisbetinde o kumandanlık ünvânını görür.
Şimdi bir neferi, o kumandan‑ı a'zam, bütün devâir‑i askeriyeye taalluk edecek bir vazife ile tavzif etmek istese; bir müfettiş gibi her devâiri görüp ve görünecek bir makam vermek istese; elbette o kumandan‑ı a'zam, o neferi onbaşı dâiresinden tut, dâire‑i a'zamına kadar birer birer gezdirecek; görsün, görülsün. Sonra huzuruna kabûl edip sohbetine müşerref ederek, nişan ve fermân verip taltif ederek, geldiği yere kadar bir ânda gönderir.
768
Şu temsîlde bir noktayı nazara almak lâzım ki: Pâdişah eğer âciz olmazsa sûrî olduğu gibi, manevî cihetinde de iktidarı olsa o vakit ferîk, müşîr, mülâzım gibi eşhâsı tevkîl etmez, bizzat her yerde bulunur. Yalnız bazı perdeler altında ve makam sâhibi eşhâsın arkasında, doğrudan doğruya emri o verir. Bazı veli‑yi kâmil olan pâdişahlar çok dâirelerde, bazı eşhâs sûretinde icraatını yaptığı rivâyet edilir.
Şu temsîl ile baktığımız hakikat ise; acz, onun içinde olmadığı için, doğrudan doğruya herbir dâirede emir ve hüküm, kumandan‑ı a'zamdan geliyor. Onun emriyle, irâdesiyle, kuvvetiyledir.
İşte şu temsîl gibi; Hâkim‑i Arz ve Semâvât, emr‑i kün feyekûne mâlik, Âmir‑i Mutlak olan Sultan‑ı Ezelî ve Ebedî, tabakàt‑ı mahlûkatında cereyan eden ve kemâl‑i itâat ve intizam ile imtisal olunan, evâmir ve kumandanlığının şuûnâtı ve zerrâttan seyyârâta ve sinekten semâvâta kadar olan tabakàt‑ı mahlûkat ve tavâif‑i mevcûdâtta küçük‑büyük, cüz'î‑küllî tabakàtı ve tâifeleri ayrı ayrı, fakat birbirine bakar bir tarzda birer dâire‑i Rubûbiyet, birer tabaka‑i hâkimiyet görünüyor.
Şimdi, bütün kâinâttaki makàsıd‑ı ulyâ ve netâic‑i uzmâyı anlayacak ve bütün tabakàtın ayrı ayrı vezâif‑i ubûdiyetlerini görmekle, Zât‑ı Kibriyâ’nın Saltanat‑ı Rubûbiyet’ini, haşmet‑i hâkimiyetini müşâhede ederek, O Zât’ın marziyâtı ne olduğunu anlamak ve O’nun saltanatına dellâl olmak için, alâ külli hâl, o tabakàt ve dâirelere bir seyr ü sülûk olacaktır. dâire‑i a'zamiyesinin ünvânı olan Arş‑ı A'zamına girecek, Kàb‑ı Kavseyn’e yani imkân ve vücûb ortasında Kàb‑ı Kavseyn ile işâret olunan makama girecek ve Zât‑ı Celîl-i Zülcemâl ile görüşecektir ki; şu seyr ü sülûk ise; Mi'râc’ın hakikatidir.
769
Herbir insan, aklıyla, hayâl sür'atinde seyerânı, herbir velî, kalbiyle berk sür'atinde cevelânı ve cism‑i nurânî olan herbir melek, rûh sür'atinde Arş’tan ferşe, ferşten Arş’a deverânı, ehl‑i Cennet’in insanları, Burâk sür'atinde haşirden beşyüz sene fazla mesâfeden Cennet’e çıkmaları olduğu gibi; nur ve nur kàbiliyetinde ve evliyâ kalblerinden daha latîf ve emvâtın rûhlarından ve melâike cisimlerinden daha hafif ve cesed‑i necmî ve beden‑i misâlîden daha zarîf olan Rûh‑u Muhammedî’nin (A.S.M.), hadsiz vezâifine medâr ve cihâzâtının mahzeni olan Cism‑i Muhammedî (A.S.M.), elbette O’nun rûh‑u àlîsiyle arşa kadar beraber gidecektir.
Şimdi makam‑ı istimâ'da olan mülhide bakıyoruz. Hâtıra geliyor ki: O mülhid, kalbinden der: Ben Allah’ı tanımıyorum, Peygamber’i bilmiyorum, nasıl Mi'râc’a inanacağım?”
Biz de deriz ki: Mâdem şu kâinât ve mevcûdât var ve içinde ef'âl ve icâd var. Hem mâdem, muntazam bir fiil, fâilsiz olmaz. Mânidâr bir kitab, kâtibsiz olmaz. San'atlı bir nakış, nakkàşsız olmaz Elbette şu kâinâtı dolduran ef'âl‑i hakîmânenin bir fâili ve yeryüzünün mevsim be‑mevsim tazelenen hayret‑fezâ nukùşlarının, mânidâr mektûbatının bir kâtibi, bir nakkàşı vardır.
770
Hem mâdem bir işte, iki hâkimin bulunması, o işin intizamını bozuyor. Hem mâdem, sinek kanadından semâvât kandiline kadar mükemmel bir intizam var. Öyle ise; O Hâkim birdir. Bir olmazsa Çünkü; herşeyde san'at ve hikmet o derece acîbdir ki; o şeyin Sâni'i, herbir şeye muktedir olacak, herbir işi bilecek bir derecede Kadîr‑i Mutlak olmak lâzım gelir. Öyle ise; bir olmazsa mevcûdât adedince ilâhların bulunması lâzım gelir. O ilâhlar hem birbirine zıt, hem birbirine misil olacaklar ve o hâlde şu acîb intizam bozulmamak yüzbin defa muhâldir.
Hem mâdem, şu mevcûdâtın tabakàtı, bir ordudan bin defa daha muntazam bir emir ile hareket ettiği bilbedâhe görünüyor. Yıldızların, güneş ve kamerin muntazaman hareketlerinden tut, bâdem çiçeklerine kadar, herbir tâife o kadar muntazam, o kadar mükemmel bir sûrette Kadîr‑i Ezelî’nin o tâifeye verdiği nişanları, formaları, güzel libâsları ve ta'yin ettiği harekâtı, bin defa ordudan daha muntazam bir tarzda izhâr ediyor. Öyle ise; şu kâinâtın mevcûdâtı O’nun emrine bakar ve imtisal eder perde‑i gayb arkasında bir Hâkim‑i Mutlak’ı vardır.
Hem mâdem O Hâkim, bütün yaptığı icraat‑ı hakîmâne şehâdetiyle, hem gösterdiği âsâr‑ı haşmetle, bir Sultan‑ı Zülcelâl’dir. Hem gösterdiği ihsânat ile, gayet Rahîm bir Rab’dır. Hem izhâr ettiği güzel san'atlarıyla, san'at‑perver ve san'atını çok sever bir Sâni'dir. Hem gösterdiği tezyînât ve merak‑âver san'atlarıyla, zîşuûrların nazar‑ı istihsânını âsârına celbetmek isteyen bir Hàlık‑ı Hakîm’dir. Hem hilkat‑i âlemde gösterdiği muhayyirü'l‑ukùl tezyînâtın ne demek olduğunu ve mahlûkat nereden gelip, nereye gideceğini, Rubûbiyet’inin hikmetiyle zîşuûra bildirmek istediği anlaşılıyor Elbette bu Hâkim‑i Hakîm ve Sâni'‑i Alîm, Rubûbiyet’ini göstermek ister.
771
Hem mâdem bu kadar gösterdiği âsâr‑ı lütûf ve merhamet ve garâib‑i san'at ile zîşuûra kendini tanıttırmak ve sevdirmek ister; elbette, zîşuûrlardan arzularını ve onlardaki marziyâtı ne olduğunu bir mübelliğ vâsıtasıyla bildirecektir. Öyle ise; zîşuûrlardan birisini ta'yin edip onun ile o Rubûbiyet’ini ilân edecektir. Ve sevdiği san'atlarını teşhîr için bir dellâlı, kurb‑u huzuruna müşerref edip teşhîre vâsıta edecektir. Ve o ulvî makàsıdını sâir zîşuûrlara bildirmekle kemâlâtını izhâr etmek için birisini muallim ta'yin edecektir. Ve şu kâinâtta dercettiği tılsımı ve şu mevcûdâtta gizlediği muammâ‑yı Rubûbiyet’i mânâsız kalmamak için, her hâlde bir rehber ta'yin edecektir. Ve gösterdiği ve enzârın temâşâsına neşrettiği mehâsin‑i san'at, fâidesiz ve abes kalmamak için, onlardaki makàsıdı ders verecek bir rehber ta'yin edecektir. Hem marziyâtını zîşuûrlara tebliğ etmek için, birisini bütün zîşuûrların fevkınde bir makama çıkaracak ve marziyâtını ona bildirecek, onlara gönderecektir.
Mâdem hakikat ve hikmet böyle iktiza ediyor ve şu vezâife en elyak Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Çünkü, bilfiil en mükemmel bir sûrette o vazifeleri yapmıştır. Teşkil ettiği Âlem‑i İslâm ve gösterdiği nur‑u İslâmiyet bir şâhid‑i âdil ve sâdıktır. Öyle ise; O Zât, doğrudan doğruya bütün kâinâtın fevkıne çıkıp, bütün mevcûdâttan geçip, bir makama girmek lâzımdır ki; bütün mahlûkatın Hàlık’ı ile umumî, ulvî, küllî bir sohbet etsin. İşte Mi'râc dahi, bu hakikati ifâde ediyor.
Elhâsıl: Mâdem şu azîm kâinâtı mezkûr maksadlar gibi çok azîm makàsıd ve çok büyük gayeler için şu sûrette teşkil, tertib ve tezyîn etmiştir. Hem mâdem şu mevcûdât içinde şu umumî Rubûbiyet’i, bütün dekàiki ile; şu azîm saltanat‑ı Ulûhiyet’i, bütün hakàikı ile görecek insan nev'i vardır. Elbette O Hâkim‑i Mutlak, o insan ile konuşacaktır, makàsıdını bildirecektir.
772
Mâdem her insan, cüz'iyetten ve süfliyetten tecerrüd edip, en yüksek bir makam‑ı küllîye çıkamıyor, O Hâkim’in küllî hitâbına bizzat muhâtab olamıyor. Elbette o insanlar içinde bazı efrâd‑ı mahsûsa, o vazife ile muvazzaf olacaklar; iki cihetle münâsebeti bulunsun: Hem insan olmalı, insanlara muallim olsun; hem rûhen gayet ulvî olmalı ki, doğrudan doğruya hitâba mazhar olsun.
Şimdi; mâdem şu insanlar içinde, şu kâinât Sâni'inin makàsıdını en mükemmel bir sûrette bildiren ve şu kâinât tılsımını keşfeden ve hilkatin muammâsını açan ve Rubûbiyet’in mehâsin‑i saltanatına en mükemmel tarzda dellâllık eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır; elbette bütün efrâd‑ı insaniye içinde öyle bir manevî seyr ü sülûkü olacaktır ki; cismânî âlemde seyr ü seyahat sûretinde bir Mi'râcı olacaktır. Yetmiş bin perde tâbir olunan berzah‑ı Esmâ ve tecellî‑i Sıfât ve Ef'âl ve tabakàt‑ı mevcûdâtın arkasına kadar kat'‑ı merâtib edecektir. İşte Mi'râc budur.
Yine hâtıra geliyor ki:
Ey müstemi'! Sen kalbinden diyorsun ki: Nasıl inanayım! Herşeyden daha yakın bir Rabbe binler sene mesâfeyi kat'edip, yetmişbin perdeyi geçtikten sonra O’nunla görüşmek ne demektir?”
Biz de deriz ki: Cenâb‑ı Hak herşeye, herşeyden daha yakındır. Fakat herşey, O’ndan nihâyetsiz uzaktır. Nasıl ki; güneşin şuûru ve konuşması olsa senin elindeki âyine vâsıtası ile seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder. Belki âyine‑misâl senin göz bebeğinden sana daha yakın olduğu hâlde, sen dörtbin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir cihette ona yanaşamazsın. Eğer terakkî etsen, kamer makamına gelip, doğrudan doğruya bir mukàbele noktasına çıksan, ona yalnız bir nev'i âyinedârlık edebilirsin
773
Öyle de, Şems‑i Ezel ve Ebed olan Zât‑ı Zülcelâl, herşeye herşeyden daha yakın olduğu hâlde; herşey O’ndan nihâyetsiz uzaktır. Yalnız bütün mevcûdâtı kat'edip, cüz'iyetten çıkıp, külliyetin merâtibinde gitgide binler hicâblardan geçip, bütün mevcûdâta muhît bir ismine yanaşır. Ondan daha ileride çok merâtibi kat'eder, sonra bir nev'i kurbiyete müşerref olur.
Hem meselâ; bir nefer, kumandan‑ı a'zamın şahs‑ı manevîsinden çok uzaktır. O nefer, kumandanını, onbaşılıkta gördüğü küçük bir nümûne ile gayet uzak bir mesâfede, manevî çok perdeler arkasında ona bakar. Hakîki onun şahs‑ı manevîsiyle kurbiyet ise; mülâzımlık, yüzbaşılık, binbaşılık gibi çok merâtib‑i külliyeden geçmek lâzım geliyor. Hâlbuki, kumandan‑ı a'zam, emriyle, kanunuyla, nazarıyla, hükmüyle, ilmiyle sûreten olduğu gibi, ma'nen de kumandan ise bizzat zâtıyla o neferin yanında bulunur, görür. Şu hakikat Onaltıncı Söz’de gayet kat'î bir sûrette isbât edildiğinden, ona iktifâen burada kısa kesiyoruz.
Yine hâtıra gelir ki:
Sen kalbinden dersin: Ben semâvâtı inkâr ediyorum, melâikelere inanmıyorum. Semâvâtta birinin gezmesine, melâikelerle görüşmesine nasıl inanayım?”
Evet, senin gibi aklı gözüne inmiş ve gözüne perde çekilmiş adamlara söz anlatmak ve bir şey göstermek, elbette müşküldür. Fakat hak o kadar parlaktır ki, körler de görebildiği için biz de deriz ki: Fezâ‑yı ulvî, bil'ittifak esîr ile doludur. Ziyâ, elektrik, harâret gibi sâir seyyâlât‑ı latîfe, o fezâyı dolduran bir maddenin vücûduna delâlet eder. Meyveler, ağacını; çiçekler, çimenlerini; sünbüller, tarlalarını; balıklar, denizini bilbedâhe gösterdiği gibi; şu yıldızlar dahi bizzarûre menşe'lerini, tarlasını, denizini, çimengâhının vücûdunu, aklın gözüne sokuyorlar.
Mâdem âlem‑i ulvîde muhtelif teşkilât var, muhtelif vaziyetlerde muhtelif ahkâmlar görünüyor; öyle ise; o ahkâmların menşe'leri olan semâvât, muhteliftir. İnsanda, cisimden başka nasıl akıl, kalb, rûh, hayâl, hâfıza gibi manevî vücûdlar da var; elbette, insan‑ı ekber olan âlemde ve şu insan meyvesinin şeceresi olan kâinâtta, âlem‑i cismâniyetten başka âlemler var. Hem âlem‑i arzdan, Cennet âlemine kadar herbir âlemin, birer semâsı vardır.
774
Hem melâike için deriz ki: Seyyârât içinde mutavassıt ve yıldızlar içinde küçük ve kesif olan küre‑i arz, mevcûdât içinde en kıymetdâr ve nurânî olan hayat ve şuûr, hesabsız bir sûrette onda bulunuyorlar. Elbette karanlıklı bir hâne hükmünde olan şu arza nisbeten, müzeyyen kasırlar, mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar ve yıldızların denizleri olan gökler, zîşuûr ve zîhayat ve pek kesretli ve muhtelifü'l‑ecnâs olan melâike ve rûhânilerin meskenleridir. Pek kat'î bir sûrette İşârâtü'l‑İ'câz nâmındaki tefsirimde ﴿ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ âyetinde, semâvâtın hem vücûdu, hem taaddüdü isbât edildiğinden ve melâike hakkında Yirmidokuzuncu Söz’de, iki kere iki dört eder kat'iyyetinde, melâikelerin vücûdunu isbât ettiğimizden, onlara iktifâen burada kısa kesiyoruz.
Elhâsıl: Esîrden yapılmış elektrik, ziyâ, harâret, câzibe gibi seyyâlât‑ı latîfenin medârı olmuş ve hadîste اَلسَّمَاءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ işâretiyle, seyyârât ve nücûmun harekâtına müsâid olmuş ve Samanyolu denilen مَجَرَّةُ السَّمَاءِ ’dan, en yakın seyyâreye kadar, muhtelif vaziyet ve teşekkülde yedi tabaka, herbir tabaka âlem‑i arzdan, âlem‑i berzaha, âlem‑i misâle, âlem‑i âhirete kadar birer âlemin damı hükmünde birer semânın bulunması, hikmeten, aklen iktiza eder.
775
Hem hâtıra gelir ki: Ey mülhid! Sen dersin: Bin müşkülât ile tayyare vâsıtasıyla ancak bir‑iki kilometre yukarıya çıkılabilir. Nasıl bir insan cismiyle binler sene mesâfeyi birkaç dakika zarfında kat'eder; gider, gelir?”
Biz de deriz ki: Arz gibi ağır bir cisim, fenninizce hareket‑i seneviyesiyle bir dakikada takriben yüzseksensekiz saat mesâfeyi keser. Takriben yirmibeşbin senelik mesâfeyi, bir senede kat'ediyor. Acaba şu muntazam harekâtı ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kadîr‑i Zülcelâl, bir insanı, arşa getiremez mi? Şemsin câzibesi denilen bir kanun‑u Rabbânî ile mevlevî gibi etrafında pek ağır olan cism‑i arzı gezdiren bir hikmet, câzibe‑i Rahmet-i Rahmân ile ve incizab‑ı muhabbet-i Şems-i Ezel ile bir cism‑i insanı, berk gibi Arş‑ı Rahmân’a çıkaramaz ?
Yine hâtıra gelir ki: Diyorsun: Haydi çıkabilir. Niçin çıkmış, ne lüzumu var? Velîler gibi rûh ve kalbi ile gitse, yeter?”
Biz de deriz ki: Mâdem Sâni'‑i Zülcelâl, mülk ve melekûtundaki âyât‑ı acîbesini göstermek ve şu âlemin tezgâh ve menba'larını temâşâ ettirmek ve a'mâl‑i beşeriyenin netâic‑i uhreviyesini irâe etmek istemiş. Elbette, âlem‑i mubsırâtın anahtarı hükmünde olan gözünü ve mesmuât âlemindeki âyâtı temâşâ eden kulağını, arşa kadar beraber alması lâzım geldiği gibi; rûhunun hadsiz vezâife medâr olan âlât ve cihâzâtının makinesi hükmünde olan cism‑i mübârekini dahi, arşa kadar beraber alması muktezâ‑yı akıl ve hikmettir.
Nasıl ki, Cennet’te Hikmet‑i İlâhiye, cismi, rûha arkadaş ediyor. Çünkü; pek çok vezâif‑i ubûdiyete ve hadsiz lezâiz ve âlâma medâr olan ceseddir. Elbette o cesed‑i mübârek, rûha arkadaş olacaktır. Mâdem Cennet’e cisim, rûh ile beraber gider; elbette Cennetü'l‑Me'vâ gövdesi olan Sidretü'l‑Müntehâ’ya urûc eden Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) ile cesed‑i mübârekini refâkat ettirmesi, ayn‑ı hikmettir.
776
Yine hâtıra gelir ki: Dersin: Birkaç dakikada binler sene mesâfeyi kat'etmek, aklen muhâldir?”
Biz de deriz ki: Sâni'‑i Zülcelâl’in san'atında harekât, nihâyet derecede muhteliftir. Meselâ; savtın sür'atiyle, ziyâ, elektrik, rûh, hayâl sür'atleri ne kadar mütefâvit olduğu ma'lûm Seyyârâtın dahi, fennen harekâtı o kadar muhteliftir ki, akıl hayrettedir. Acaba latîf cismi, urûcda sür'atli olan ulvî rûhuna tâbi olmuş, rûh sür'atinde hareketi nasıl akla muhâlif görünür? Hem on dakika yatsan bazı olur ki, bir sene kadar hâlâta ma'rûz olursun. Hattâ bir dakikada insan gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimâtı toplansa uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki; bir zaman‑ı vâhid, iki şahsa nisbeten, birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer.
Şu mânâya bir temsîl ile bak ki: İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyâdan, elektrikten, rûhtan, hayâlden tezâhür eden sür'at‑i harekâtta bir mikyâs olmak için şöyle bir saat farzediyoruz ki: O saatte on iğne var. Birisi, saatleri gösterir. Biri de, ondan altmış defa daha geniş bir dâirede dakikayı sayar. Birisi, altmış defa daha geniş bir dâire içinde sâniyeleri diğeri, yine altmış defa daha geniş bir dâirede sâliseleri ve hâkezâ râbiaları, hâmiseleri, sâdise, sâbia, sâmine, tâsia, âşireleri sayacak gayet muntazam azîm bir dâirede birer ibre farzediyoruz. Farazâ saati sayan ibrenin dâiresi, küçük saatimiz kadar olsa; herhalde âşireleri sayan ibrenin dâiresi, arzın medâr‑ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.
Şimdi iki şahıs farzediyoruz: Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi o ibrenin harekâtına göre temâşâ ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman‑ı vâhidde müşâhede ettikleri eşya, saatimizle arzın medâr‑ı senevîsi nisbeti gibi, meşhûdâtça pek çok farkları vardır. İşte zaman çünkü harekâtın bir rengi, bir levni yâhut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta cârî olan bir hüküm, zamanda dahi cârîdir.
777
İşte bir saatte meşhûdâtımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuûr şahsın meşhûdâtı kadar olduğu ve hakikat‑i ömrü de o kadar olduğu hâlde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda o muayyen saatte Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Burâk‑ı Tevfik-i İlâhî’ye biner, berk gibi bütün dâire‑i mümkinâtı kat'edip, acâib‑i mülk ve melekûtu görüp, dâire‑i vücûb noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rü'yet‑i cemâl-i İlâhî’ye mazhar olarak, fermânı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.
Yine hâtıra gelir ki: Dersiniz; Evet olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün vâki olmuyor. Bunun emsâli var ki; kabûl edilsin? Emsâli olmayan bir şeyin, yalnız imkânı ile vukû'una nasıl hükmedilebilir?”
Biz de deriz ki: Emsâli o kadar çoktur ki, hesaba gelmez. Meselâ; her zînazar, gözüyle, yerden Neptün seyyâresine kadar bir sâniyede çıkar. Her zîilim, aklıyla, kozmoğrafya kanunlarına binip, yıldızların arkasına bir dakikada gider. Her zîîmân, namazın ef'âl ve erkânına fikrini bindirip, bir nev'i Mi'râc ile kâinâtı arkasına atıp, huzura kadar gider. Her zîkalb ve kâmil velî, seyr ü sülûk ile Arş’tan ve dâire‑i esmâ ve sıfâttan kırk günde geçebilir. Hattâ, Şeyh‑i Geylânî, İmâm‑ı Rabbânî gibi bazı zâtların ihbarât‑ı sâdıkaları ile; bir dakikada arşa kadar urûc‑u rûhânileri oluyor. Hem ecsâm‑ı nurânî olan melâikelerin Arş’tan ferşe, ferşten Arş’a kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri vardır. Hem ehl‑i Cennet, mahşerden Cennet bağlarına kısa bir zamanda urûc ediyorlar.
Elbette bu kadar nümûneler gösteriyorlar ki; bütün evliyâların sultanı, umum mü'minlerin imâmı, umum ehl‑i Cennet’in reisi ve umum melâikenin makbûlü olan Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) seyr ü sülûküne medâr bir Mi'râc’ı bulunması ve O’nun makamına münâsib bir sûrette olması; ayn‑ı hikmettir ve gayet ma'kuldür ve şüphesiz vâkidir.
778

Üçüncü Esâs

Hikmet‑i Mi'râc nedir?
Elcevab: Mi'râc’ın hikmeti o kadar yüksektir ki, fikr‑i beşer ulaşamıyor. O kadar derindir ki, ona yetişemiyor. O kadar incedir ve latîftir ki, akıl kendi başıyla göremiyor. Fakat bazı işâretlerle, hakikatleri bilinmezse de vücûdları bildirilebilir. Şöyle ki:
Şu kâinâtın Hàlık’ı, şu kesret tabakàtında nur‑u Vahdet’ini ve tecellî‑i Ehadiyet’ini göstermek için, kesret tabakàtının müntehâsından, mebde'‑i Vahdet’e bir hayt‑ı ittisal sûretinde bir Mi'râc ile bir ferd‑i mümtâzı, bütün mahlûkat hesabına, kendine muhâtab ittihàz ederek, bütün zîşuûr nâmına, makàsıd‑ı İlâhiye’sini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarı ile âyine‑i mahlûkatında cemâl‑i san'atını, kemâl‑i Rubûbiyet’ini müşâhede etmek ve ettirmektir.
779
Hem Sâni'‑i âlemin, âsârın şehâdetiyle nihâyetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbûb‑u lizâtihîdirler. Yani bizzat sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sâhibinin, cemâl ve kemâline nihâyetsiz bir muhabbeti vardır. O nihâyetsiz muhabbeti, masnûâtında çok tarzlarda tezâhür ediyor. Masnûâtını sever, çünkü; masnûâtının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnûât içinde en sevimli ve en àlî, zîhayattır. Zîhayatlar içinde en sevimli ve àlî, zîşuûrdur. Ve zîşuûrun içinde câmiiyet itibariyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde isti'dâdı tamamıyla inkişaf eden, bütün masnûâtta münteşir ve mütecellî kemâlâtın nümûnelerini gösteren ferd, en sevimlidir.
İşte, Sâni'‑i mevcûdât; bütün mevcûdâtta intişar eden tecellî‑i muhabbetin bütün envâ'ını; bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün envâ'‑ı cemâlini, ehadiyet sırrıyla göstermek için şecere‑i hilkatten bir meyve‑i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakàik‑ı esâsiyesini istiâb edecek bir çekirdek hükmünde olan bir Zât’ı, o mebde'‑i evvel olan çekirdekten, müntehâ olan meyveye kadar bir hayt‑ı ittisal hükmünde olan bir Mi'râc ile, o ferdin kâinât nâmına mahbûbiyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet‑i cemâline müşerref etmek ve O’ndaki hâlet‑i kudsiyeyi başkasına sirâyet ettirmek için kelâmıyla taltif edip, fermânıyla tavzif etmektir.
Şimdi şu hikmet‑i àliyeye bakmak için iki temsîl dûrbîni ile tarassud edeceğiz.
780
Birinci Temsîl: Onbirinci Söz’ün hikâye‑i temsîliyesinde tafsîlen beyân edildiği gibi: Nasıl ki bir sultan‑ı zîşan’ın, pek çok hazineleri ve o hazinelerde pek çok cevâhirlerin envâ'ı bulunsa, hem sanâyi‑i garîbede çok mehâreti olsa ve hesabsız fünûn‑u acîbeye mârifeti, ihâtası bulunsa, nihâyetsiz ulûm‑u bedîaya, ilim ve ıttılâ'ı olsa; her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görüp ve göstermek istemesi sırrınca, elbette o sultan‑ı zîfünûn dahi, bir meşher açmak ister ki; içinde sergiler dizsin, nâsın enzârına saltanatının haşmetini, hem servetinin şa'şaasını, hem kendi san'atının hàrikalarını, hem kendi mârifetinin garîbelerini izhâr edip göstersin; cemâl ve kemâl‑i manevîsini iki vecihle müşâhede etsin. Bir vechi; bizzat nazar‑ı dekàik-âşinâsıyla görsün. Diğeri; gayrın nazarıyla baksın. Ve şu hikmete binâen elbette, cesîm, muhteşem, geniş bir saray yapmaya başlar. Şâhâne bir sûrette dâirelere, menzillere taksim eder. Hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest‑i san'atının en güzel, en latîf san'atlarıyla zînetlendirir. Fünûn ve hikmetinin en incelikleriyle tanzim eder ve ulûmunun âsâr‑ı mu'cizekârâneleriyle donatır, tekmîl eder. Sonra ni'metlerinin çeşitleriyle, taamlarının lezîzleriyle, her tâifeye lâyık sofraları serer. Bir ziyâfet‑i âmme ihzar eder. Sonra raiyetine kendi kemâlâtını göstermek için, onları seyre ve ziyâfete dâvet eder.
Sonra birisini yâver‑i ekrem yapar, aşağıdaki tabakàt ve menzillerden yukarıya dâvet eder; dâireden dâireye, üst üstteki tabakalarda gezdirir. O acîb san'atının makinelerini ve tezgâhlarını ve aşağıdan gelen mahsulâtın mahzenlerini göstere göstere, dâire‑i hususiyesine kadar getirir. Bütün o kemâlâtının mâdeni olan mübârek zâtını ona göstermekle ve huzuruyla onu müşerref eder. Kasrın hakàikını ve kendi kemâlâtını ona bildirir. Seyircilere rehber ta'yin eder, gönderir; o sarayın sâni'ini, o sarayın müştemilâtıyla, nukùşuyla, acâibiyle, ahâliye ta'rif etsin ve sarayın nakışlarındaki rumûzunu bildirip ve içindeki san'atlarının işâretlerini öğretip derûnundaki manzûm murassa'lar ve mevzûn nukùş nedir ve saray sâhibinin kemâlâtını ve hünerlerini nasıl gösterirler o saraya girenlere ta'rif etsin ve girmenin âdâbını ve seyrin merâsimini bildirip ve görünmeyen Sultan‑ı zîfünûn ve zîşuûna karşı, marziyâtı ve arzuları dâiresinde teşrîfat merâsimini ta'rif etsin
781
Aynen öyle de: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Ezel, Ebed Sultan’ı olan Sâni'‑i Zülcelâl, nihâyetsiz kemâlâtını ve nihâyetsiz cemâlini görmek ve göstermek istemiştir ki, şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki; herbir mevcûd pek çok dillerle O’nun kemâlâtını zikreder, pek çok işâretlerle cemâlini gösterir. Esmâ‑i Hüsnâ’sının herbir isminde ne kadar gizli manevî defineler ve herbir ünvân‑ı mukaddesesinde ne kadar mahfî letâif bulunduğunu, şu kâinât bütün mevcûdâtıyla gösterir ve öyle bir tarzda gösterir ki; bütün fünûn, bütün desâtiriyle şu kitab‑ı kâinâtı, zaman‑ı Âdem’den beri mütâlaa ediyor. Hâlbuki o kitab, Esmâ ve Kemâlât‑ı İlâhiye’ye dair ifâde ettiği mânâların ve gösterdiği âyetlerin öşr‑i mi'şârını daha okuyamamış.
İşte şöyle bir saray‑ı âlemi, kendi kemâlât ve cemâl‑i manevîsini görmek ve göstermek için bir meşher hükmünde açan Celîl‑i Zülcemâl, Cemîl‑i Zülcelâl, Sâni'‑i Zülkemâl’in hikmeti iktiza ediyor ki; şu âlem‑i arzdaki zîşuûrlara nisbeten abes ve fâidesiz olmamak için, o sarayın âyetlerinin mânâsını birisine bildirsin. O saraydaki acâibin menba'larını ve netâicinin mahzenleri olan avâlim‑i ulviyede birisini gezdirsin. Ve bütün onların fevkıne çıkarsın ve kurb‑u huzuruna müşerref etsin ve âhiret âlemlerinde gezdirsin, umum ibâdına bir muallim ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine bir dellâl ve marziyât‑ı İlâhiye’sine bir mübelliğ ve saray‑ı âlemindeki âyât‑ı tekvîniyesine bir müfessir gibi, çok vazifeler ile tavzif etsin. Mu'cizât nişanlarıyla imtiyazını göstersin. Kur'ân gibi bir fermân ile o şahsı, Zât‑ı Zülcelâl’in hàs ve sâdık bir tercümânı olduğunu bildirsin.
782
İşte Mi'râc’ın pek çok hikmetlerinden şu temsîl dûrbîniyle bir‑ikisini nümûne olarak gösterdik. Sâirlerini kıyâs edebilirsin
İkinci Temsîl: Nasıl ki bir zât‑ı zîfünûn, mu'ciz‑nümâ bir kitabı te'lif edip yazsa Öyle bir kitab ki, her sahifesinde yüz kitab kadar hakàik, her satırında yüz sahife kadar latîf mânâlar, herbir kelimesinde yüz satır kadar hakikatler, her harfinde yüz kelime kadar mânâlar bulunsa; bütün o kitabın maânî ve hakàikları, o kâtib‑i mu'ciz-nümânın kemâlât‑ı maneviyesine baksa, işâret etse; elbette öyle bitmez bir hazineyi kapalı bırakıp abes etmez. Her hâlde o kitabı, bazılara ders verecek. o kıymetdâr kitab, mânâsız kalıp, beyhûde olmasın. O’nun gizli kemâlâtı zâhir olup, kemâlini bulsun ve cemâl‑i manevîsi görünsün. O da sevinsin ve sevdirsin. Hem o acîb kitabı bütün maânîsiyle, hakàikıyla ders verecek birisini, en birinci sahifeden, nihâyete kadar üstünde ders vere vere geçirecektir.
Aynen öyle de: Nakkàş‑ı Ezelî, şu kâinâtı, kemâlâtını ve cemâlini ve hakàik‑ı esmâsını göstermek için öyle bir tarzda yazmıştır ki; bütün mevcûdât, hadsiz cihetlerle nihâyetsiz kemâlâtını ve esmâ ve sıfâtını bildirir, ifâde eder. Elbette bir kitabın mânâsı bilinmezse hiçe sukùt eder. Bâhusus böyle herbir harfi, binler mânâyı tazammun eden bir kitab, sukùt edemez ve ettirilmez. Öyle ise; o kitabı yazan, elbette onu bildirecektir, her tâifesinin isti'dâdına göre bir kısmını anlattıracaktır. Hem umumunu, en âmm nazarlı, en küllî şuûrlu, en mümtâz isti'dâdlı bir ferde ders verecektir. Öyle bir kitabın umumunu ve küllî hakàikını ders vermek için gayet yüksek bir seyr ü sülûk ettirmek hikmeten lâzımdır. Yani, birinci sahifesi olan tabakàt‑ı kesretin en nihâyetinden tut, müntehâ sahifesi olan dâire‑i Ehadiyet’e kadar bir seyerân ettirmek lâzım geliyor. İşte şu temsîl ile Mi'râc’ın ulvî hikmetlerine bir derece bakabilirsin.
Şimdi makam‑ı istimâ'da olan mülhide bakıp kalbini dinleyeceğiz; ne hâle girdiğini göreceğiz. İşte hâtıra geliyor ki; onun kalbi diyor: Ben inanmaya başladım, fakat iyi anlayamıyorum. Üç mühim müşkülüm daha var.
783
Birincisi: Şu Mi'râc‑ı Azîm, niçin Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur?
İkincisi: O Zât, nasıl şu kâinâtın çekirdeğidir? Dersiniz: Kâinât, O’nun nurundan halkolunmuş. Hem kâinâtın en âhir ve en münevver meyvesidir. Bu ne demektir?
Üçüncüsü: Sâbık beyânâtınızda diyorsunuz ki; âlem‑i ulvîye çıkmak, şu âlem‑i arziyedeki âsârların makinelerini, tezgâhlarını ve netâicinin mahzenlerini görmek için urûc etmiştir. Ne demektir?”
Elcevab:
Birinci Müşkülünüz: Otuz aded Sözler’de tafsîlen halledilmiştir. Yalnız şurada Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) kemâlâtına ve delâil‑i Nübüvvetine ve o Mi'râc‑ı a'zama en elyak O olduğuna icmâlî işâretler nev'inde, bir muhtasar fihriste gösteriyoruz. Şöyle ki:
Evvelâ: Tevrat, İncil, Zebûr gibi kütüb‑ü mukaddeseden, pek çok tahrifata ma'rûz oldukları hâlde, şu zamanda dahi, Hüseyin‑i Cisrî gibi bir muhakkìk, Nübüvvet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) dair yüz ondört işârî beşâretleri çıkarıp Risale‑i Hamîdiye”de göstermiştir.
Sâniyen: Tarihçe sâbit, Şıkk ve Satîh gibi meşhûr iki kâhinin, nübüvvet‑i Ahmediye’den (A.S.M.) biraz evvel, nübüvvetine ve âhirzaman peygamberi O olduğuna beyânâtları gibi çok beşâretler, sahîh bir sûrette tarihen nakledilmiştir.
784
Sâlisen: Velâdet‑i Ahmediye (A.S.M.) gecesinde Kâbe’deki sanemlerin sukùtuyla, Kisrâ‑yı Fâris’in saray‑ı meşhûresi olan Eyvân’ı inşikak etmesi gibi, irhâsat denilen yüzer hàrika, tarihçe meşhûrdur.
Râbian: Bir orduya parmağından gelen suyu içirmesi ve câmide bir cemâat‑i azîme huzurunda, kuru direğin, minberin naklinden dolayı müfârakat‑ı Ahmediye’den (A.S.M.) deve gibi enîn ederek ağlaması; ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُnassı ile, Şakk‑ı Kamer gibi, muhakkìklerin tahkîkatıyla bine bâliğ mu'cizâtla serfirâz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor.
Hâmisen: Dost ve düşmanın ittifakıyla ahlâk‑ı hasenenin, şahsında en yüksek derecede ve bütün muâmelâtının şehâdetiyle secâya‑yı sâmiye, vazifesinde ve tebliğâtında en àlî bir derecede ve Din‑i İslâm’daki mehâsin‑i ahlâkın şehâdetiyle, şerîatında en àlî hisâl‑i hamîde, en mükemmel derecede bulunduğuna ehl‑i insaf ve dikkat tereddüd etmez.
Sâdisen: Onuncu Söz’ün İkinci İşâreti’nde işâret edildiği gibi: Ulûhiyet, muktezâ‑yı hikmet olarak tezâhür istemesine mukâbil, en a'zamî bir derecede Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) dinindeki a'zamî ubûdiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir.
Hem Hàlık‑ı âlemin nihâyet kemâldeki cemâlini bir vâsıta ile göstermek, muktezâ‑yı hikmet ve hakikat olarak istemesine mukâbil; en güzel bir sûrette gösterici ve ta'rif edici, bilbedâhe O Zât’tır.
785
Hem Sâni'‑i âlemin nihâyet cemâlde olan kemâl‑i san'atı üzerine enzâr‑ı dikkati celb etmek, teşhîr etmek istemesine mukâbil; en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşâhede O Zât’tır.
Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakàtında vahdâniyetini ilân etmek istemesine mukâbil tevhidin en a'zamî bir derecede bütün merâtib‑i tevhidi ilân eden, yine bizzarûre O Zât’tır.
Hem, Sâhib‑i âlemin nihâyet derecede âsârındaki cemâlin işâretiyle, nihâyetsiz hüsn‑ü zâtîsini ve cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini âyinelerde muktezâ‑yı hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukâbil; en şa'şaalı bir sûrette âyinedârlık eden ve gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren yine bilbedâhe O Zât’tır.
Hem şu saray‑ı âlemin Sâni'i, gayet hàrika mu'cizeleri ile ve gayet kıymetdâr cevâhirler ile dolu hazine‑i gaybiyelerini izhâr ve teşhîr istemesi ve onlarla kemâlâtını ta'rif etmek ve bildirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir sûrette teşhîr edici ve tavsif edici ve ta'rif edici, yine bilbedâhe O Zât’tır.
Hem şu kâinâtın Sâni'i, şu kâinâtı, envâ'‑ı acâib ve zînetlerle süslendirmek sûretinde yapması ve zîşuûr mahlûkatını seyr ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhal etmesi ve muktezâ‑yı hikmet olarak onlara o âsâr ve sanâyiinin mânâlarını, kıymetlerini, ehl‑i temâşâ ve tefekküre bildirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir sûrette cin ve inse, belki rûhânilere ve melâikelere de Kur'ân‑ı Hakîm vâsıtasıyla rehberlik eden, yine bilbedâhe O Zât’tır.
786
Hem şu kâinâtın Hâkim‑i Hakîm’i, şu kâinâtın tahavvülâtındaki maksad ve gayeyi tazammun eden tılsım‑ı muğlakını ve mevcûdâtın Nereden? Nereye? Ve ne oldukları?” olan şu üç suâl‑i müşkülün muammâsını bir elçi vâsıtasıyla umum zîşuûrlara açtırmak istemesine mukâbil; en vâzıh bir sûrette ve en a'zamî bir derecede hakàik‑ı Kur'âniye vâsıtasıyla o tılsımı açan ve o muammâyı halleden, yine bilbedâhe O Zât’tır.
Hem şu âlemin Sâni'‑i Zülcelâl’i, bütün güzel masnûâtıyla kendini zîşuûr olanlara tanıttırmak ve kıymetli ni'metlerle kendini onlara sevdirmesi, bizzarûre onun mukâbilinde zîşuûr olanlara marziyâtı ve arzu‑yu İlâhiye’lerini bir elçi vâsıtasıyla bildirmesini istemesine mukâbil; en a'lâ ve ekmel bir sûrette, Kur'ân vâsıtasıyla o marziyât ve arzuları beyân eden ve getiren, yine bilbedâhe O Zât’tır.
Hem Rabbü'l‑Âlemîn, meyve‑i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs'at‑i isti'dâd verdiğinden ve bir ubûdiyet‑i külliyeye müheyyâ ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya mübtelâ olduğundan bir rehber vâsıtasıyla, yüzlerini kesretten vahdete, fânîden bâkîye çevirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir derecede, en eblâğ bir sûrette, Kur'ân vâsıtasıyla en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda îfâ eden, yine bilbedâhe O Zât’tır.
İşte, mevcûdâtın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuûr ve zîşuûr içinde en eşref olan hakîki insan ve hakîki insan içinde geçmiş vezâifi en a'zamî bir derecede, en ekmel bir sûrette îfâ eden Zât; elbette o Mi'râc‑ı Azîm ile Kàb‑ı Kavseyn’e çıkacak, saâdet‑i ebediye kapısını çalacak, hazine‑i rahmetini açacak, îmânın hakàik‑ı gaybiyesini görecek, yine O olacaktır.
787
Sâbian: Bilmüşâhede şu masnûâtta gayet güzel tahsinat, nihâyet derecede süslü tezyînât vardır. Ve bilbedâhe şöyle tahsinat ve tezyînât, onların Sâni'inde, gayet şiddetli bir irâde‑i tahsin ve kasd‑ı tezyîn var olduğunu gösterir. Ve irâde‑i tahsin ve tezyîn ise, bizzarûre O Sâni'de, san'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsî bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnûât içinde en câmi' ve letâif‑i san'atı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnûâttaki güzellikleri Mâşâallâh deyip istihsân eden, bilbedâhe O san'at‑perver ve san'atını çok seven Sâni'in nazarında en ziyâde mahbûb, O olacaktır.
İşte masnûâtı yaldızlayan mezâyâ ve mehâsine ve mevcûdâtı ışıklandıran letâif ve kemâlâta karşı: Sübhânallâh, Mâşâallâh, Allâhu Ekber diyerek semâvâtı çınlattıran ve Kur'ân’ın nağamâtıyla kâinâtı velveleye verdiren, istihsân ve takdir ile, tefekkür ve teşhîr ile, zikir ve tevhid ile berr ve bahri cezbeye getiren, yine bilmüşâhede O Zât’tır.
İşte böyle bir Zât ki; اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca bütün ümmetin işlediği hasenâtın bir misli, O’nun kefe‑i mîzanında bulunan ve umum ümmetinin salavâtı, O’nun manevî kemâlâtına imdâd veren ve risaletinde gördüğü vezâifin netâicini ve manevî ücretleriyle beraber rahmet ve muhabbet‑i İlâhiye’nin nihâyetsiz feyzine mazhar olan bir Zât, elbette Mi'râc merdiveniyle Cennet’e, Sidretü'l‑Müntehâ’ya, Arş’a ve Kàb‑ı Kavseyn’e kadar gitmek; ayn‑ı hak, nefs‑i hakikat ve mahz‑ı hikmettir.
788
İkinci Müşkül: Ey makam‑ı istimâ'daki insan! Şu ikinci işkâl ettiğin hakikat o kadar derindir, o kadar yüksektir ki, akıl ona ne ulaşır, ne de yanaşır; illâ nur‑u îmân ile görünür. Fakat bazı temsîlât ile o hakikatin vücûdu, fehme takrib edilir. Öyle ise; bir nebze takribe çalışacağız.
İşte şu kâinâta nazar‑ı hikmetle bakıldığı vakit, azîm bir şecere mânâsında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır; şu şecere‑i hilkatin de bir şıkkı olan âlem‑i süflînin anâsır, dalları; nebâtât ve eşcâr, yaprakları; hayvanat, çiçekleri; insan, meyveleri hükmünde görünür. Sâni'‑i Zülcelâl’in, ağaçlar hakkında cârî olan bir kanunu, elbette şu şecere‑i a'zamda da cârî olmak, muktezâ‑yı ism-i Hakîm’dir. Öyle ise; muktezâ‑yı hikmet, şu şecere‑i hilkatin de bir çekirdekten yapılmasıdır. Hem öyle bir çekirdek ki; âlem‑i cismânîden başka, sâir âlemlerin nümûnesini ve esâsâtını câmi' olsun. Çünkü; binler muhtelif âlemleri tazammun eden kâinâtın çekirdek‑i aslîsi ve menşe'i, kuru bir madde olamaz.
Mâdem şu şecere‑i kâinâttan daha evvel, o nev'den başka şecere yok; öyle ise; ona menşe' ve çekirdek hükmünde olan mânâ ve nur, elbette yine şecere‑i kâinâtta bir meyve libâsının giydirilmesi, yine Hakîm isminin muktezâsıdır. Çünkü; çekirdek dâima çıplak olamaz. Mâdem evvel‑i fıtratta meyve libâsını giymemiş; elbette, âhirde o libâsı giyecektir.
Mâdem o meyve insandır ve mâdem insan içinde sâbıkan isbât edildiği üzere, en meşhûr meyve ve en muhteşem semere ve umumun nazar‑ı dikkatini celbeden ve arzın nısfını ve beşerin humsunun nazarını kendine hasreden ve mehâsin‑i maneviyesi ile âlemi, ya nazar‑ı muhabbet veya hayretle kendine baktıran meyve ise: Zât‑ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’dır; elbette kâinâtın teşekkülüne çekirdek olan nur, O’nun Zât’ında cismini giyerek en âhir bir meyve sûretinde görünecektir.
789
Ey müstemi'! Şu acîb kâinât‑ı azîme, bir insanın cüz'î mâhiyetinden halkolunmasını istib'âd etme! Bir nev'i âlem gibi olan muazzam çam ağacını, buğday dânesi kadar bir çekirdekten halkeden Kadîr‑i Zülcelâl, şu kâinâtı, Nur‑u Muhammedîden (Aleyhissalâtü Vesselâm) nasıl halketmesin veya edemesin?
İşte şecere‑i kâinât, şecere‑i tûbâ gibi; gövdesi ve kökü yukarıda, dalları aşağıda olduğu için, aşağıdaki meyve makamından, çekirdek‑i aslî makamına kadar, nurânî bir hayt‑ı münâsebet var.
İşte Mi'râc, o hayt‑ı münâsebetin gılâfı ve sûretidir ki; Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o yolu açmış, velâyetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliyâ‑i ümmeti, rûh ve kalb ile o cadde‑i nurânîde, Mi'râc‑ı Nebevî’nin gölgesinde seyr ü sülûk edip isti'dâdlarına göre makàmât‑ı àliyeye çıkıyorlar.
Hem sâbıkan isbât edildiği üzere; şu kâinâtın Sâni'i, birinci işkâlin cevabında gösterilen makàsıd için şu kâinâtı, bir saray sûretinde yapmış ve tezyîn etmiştir. O makàsıdın medârı, Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) olduğu için, kâinâttan evvel Sâni'‑i Kâinât’ın nazar‑ı inâyetinde olması ve en evvel tecellîsine mazhar olmak lâzım geliyor. Çünkü; bir şeyin neticesi, semeresi, evvel düşünülür. Demek, vücûden en âhir, ma'nen de en evveldir. Hâlbuki; Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) hem en mükemmel meyve, hem bütün meyvelerin medâr‑ı kıymeti ve bütün maksadların medâr‑ı zuhûru olduğundan en evvel tecellî‑i icâda mazhar, O’nun nuru olmak lâzım gelir.
Üçüncü Müşkülün: O kadar geniştir ki, bizim gibi dar zihinli insanlar, istiâb ve ihâta edemez. Fakat uzaktan uzağa bakabiliriz.
790
Evet, âlem‑i süflînin manevî tezgâhları ve küllî kanunları, avâlim‑i ulviyededir. Ve mahşer‑i masnûât olan küre‑i arzın hadsiz mahlûkatının netâic‑i a'mâlleri ve cin ve insin semerât‑ı ef'âlleri, yine avâlim‑i ulviyede temessül eder. Hattâ hasenât, Cennet’in meyveleri sûretine; seyyiât ise, Cehennem’in zakkumları şekline girdikleri, pek çok emârât ve pek çok rivâyâtın şehâdeti ile ve hikmet‑i kâinâtın ve ism‑i Hakîm’in iktizasıyla beraber, Kur'ân‑ı Hakîm’in işârâtı gösteriyor. Evet, zeminin yüzünde kesret, o kadar intişar etmiş ve hilkat, o kadar teşa'ub etmiş ki, bütün kâinâtta münteşir umum masnûâtın pek çok fevkınde ecnâs‑ı mahlûkat ve esnâf‑ı masnûât, küre‑i zeminde bulunur, değişir, dâima dolup boşalır.
İşte şu cüz'iyât ve kesretin menba'ları, mâdenleri, elbette küllî kanunlar ve küllî tecelliyât‑ı esmâiyedir ki; o küllî kanunlar, o küllî tecellîler ve o muhît esmâların mazharları da bir derece basit ve sâfî ve herbiri, bir âlemin arşı ve sakfı ve bir âlemin merkez‑i tasarrufu hükmünde olan semâvâttır ki; o âlemlerin birisi de Sidretü'l‑Müntehâ’daki Cennetü'l‑Me'vâ’dır. Yerdeki tesbihât ve tahmîdât, o Cennet’in meyveleri sûretinde Muhbir‑i Sâdıkın ihbarı ile temessül ettiği sâbittir. İşte bu üç nokta gösteriyorlar ki; yerde olan netâic ve semerâtın mahzenleri, oralardadır ve mahsulâtı o tarafa gider.
791
Deme ki: Havâî bir Elhamdülillâh kelimem, nasıl mücessem bir meyve‑i Cennet olur?‥
Çünkü; sen, gündüz uyanık iken güzel bir söz söylersin; bazen rüyada güzel bir elma şeklinde yersin. Gündüz çirkin bir sözün, gecede acı bir şey sûretinde yutarsın. Bir gıybet etsen, murdar bir et sûretinde sana yedirirler. Öyle ise, şu dünya uykusunda söylediğin güzel sözlerin ve çirkin sözlerin, meyveler sûretinde, uyanık âlemi olan âlem‑i âhirette yersin ve yemesini istib'âd etmemelisin.

Dördüncü Esâs

Mi'râc’ın semerâtı ve faydası nedir?
Elcevab: Şu şecere‑i Tûbâ-i Maneviye olan Mi'râc’ın, beşyüzden fazla meyvelerinden nümûne olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.

Birinci Meyve

Erkân‑ı îmâniyenin hakàikını göz ile görüp melâikeyi, Cennet’i, âhireti, hattâ Zât‑ı Zülcelâl’i göz ile müşâhede etmek; kâinâta ve beşere öyle bir hazine ve bir nur‑u ezelî ve ebedî bir hediye getirmiştir ki: Şu kâinâtı, perîşan ve fânî, karmakarışık bir vaziyet‑i mevhûmeden çıkarıp, o nur ve o meyve ile o kâinâtı; kudsî Mektûbat‑ı Samedâniye, güzel âyine‑i cemâl-i Zât-ı Ehadiye vaziyeti olan hakikatini göstermiş. Kâinâtı ve bütün zîşuûru sevindirip mesrûr etmiş.
Hem o nur ve o meyve ile beşeri, müşevveş, perîşan, âciz, fakir, hâcâtı hadsiz, a'dâsı nihâyetsiz ve fânî, bekàsız bir vaziyet‑i dalâletkârâneden, o insanı; o nur, o meyve‑i kudsiye ile ahsen‑i takvîmde, bir mu'cize‑i kudret-i Samedâniye’si ve Mektûbat‑ı Samedâniye’nin bir nüsha‑i câmiası ve Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in bir muhâtabı, bir abd‑i hàssı ve kemâlâtının istihsâncısı, halîli ve cemâlinin hayretkârı, habîbi ve Cennet‑i bâkiyesine namzed bir misâfir‑i azîzi sûret‑i hakîkisinde göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihâyetsiz bir sürûr, hadsiz bir şevk vermiştir.
792

İkinci Meyve

Sâni'‑i mevcûdât ve Sâhib‑i kâinât ve Rabbü'l‑Âlemîn olan Hâkim‑i Ezel ve Ebed’in marziyât‑ı Rabbâniye’si olan İslâmiyet’in, başta namaz olarak, esâsâtını, cin ve inse hediye getirmiştir ki; o marziyâtı anlamak, o kadar merak‑âver ve saâdet‑âverdir ki, ta'rif edilmez. Çünkü; herkes, büyükçe bir veli‑yi ni'metini, yâhut muhsin bir pâdişahının uzaktan arzularını anlamağa ne kadar arzukeş ve anlasa ne kadar memnun olur Temennî eder ki: Keşke bir vâsıta‑i muhâbere olsa idi, doğrudan doğruya o zât ile konuşsa idim. Benden ne istiyor, anlasa idim. Benden onun hoşuna gideni bilse idim.” der.
Acaba bütün mevcûdât, kabza‑i tasarrufunda ve bütün mevcûdâttaki cemâl ve kemâlât, O’nun cemâl ve kemâline nisbeten zaîf bir gölge ve her ânda nihâyetsiz cihetlerle O’na muhtaç ve nihâyetsiz ihsânlarına mazhar olan beşer, ne derece O’nun marziyâtını ve arzularını anlamak hususunda hâhişger ve merak‑âver olması lâzım olduğunu anlarsın.
İşte Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.), yetmiş bin perde arkasında O Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in marziyâtını doğrudan doğruya Mi'râc semeresi olarak hakkalyakìn işitip, getirip beşere hediye etmiştir.
Evet; beşer, Kamer’deki hâli anlamak için ne kadar merak eder ki; biri gidip, dönüp haber verse. Hem ne kadar fedâkârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka düşer. Hâlbuki Kamer, öyle bir Mâlikü'l‑Mülk’ün memleketinde geziyor ki; Kamer, bir sinek gibi küre‑i arzın etrafında pervâz eder. Küre‑i arz, pervâne gibi Şems’in etrafında uçar. Şems, binler lambalar içinde bir lambadır ki: O Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl’in bir misâfirhânesinde mumdârlık eder.
İşte Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.), öyle bir Zât‑ı Zülcelâl’in şuûnâtını ve acâib‑i san'atını ve âlem‑i bekàda hazâin‑i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu Zât’ı, kemâl‑i merak ve hayret ve muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilâf‑ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.
793

Üçüncü Meyve

Saâdet‑i Ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş; cin ve inse hediye etmiştir. Evet, Mi'râc vâsıtasıyla ve kendi gözüyle Cennet’i görmüş ve Rahmân‑ı Zülcemâl’in rahmetinin bâkî cilvelerini müşâhede etmiş ve saâdet‑i ebediyeyi kat'iyyen, hakkalyakìn anlamış, saâdet‑i ebediyenin vücûdunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki: Bîçâre cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelzele‑i zevâl ve firâk içindeki mevcûdâtı, seyl‑i zaman ve harekât‑ı zerrât ile adem ve firâk‑ı ebedî denizine döküldüğü olan vaziyet‑i mevhûme-i canhıraşânede oldukları hengâmda; şöyle bir müjde, ne kadar kıymetdâr olduğu ve i'dâm‑ı ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fânî cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saâdet‑âver olduğu ta'rif edilmez. Bir adama, i'dâm edileceği ânda, onun afvıyla kurb‑u şâhânede bir saray verilse, ne kadar sürûra sebebdir. Bütün cin ve ins adedince böyle sürûrları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.

Dördüncü Meyve

Rü'yet‑i Cemâlullâh meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mü'mine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir ki; o meyve, ne derece lezîz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyâs edebilirsin. Yani: Her kalb sâhibi bir insan; zîcemâl, zîkemâl, zîihsân bir zâtı sever. Ve o sevmek dahi, cemâl ve kemâl ve ihsânın derecâtına nisbeten tezâyüd eder, perestiş derecesine gelir, canını fedâ eder derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir defa görmesine, dünyasını fedâ etmek derecesine çıkar. Hâlbuki: Bütün mevcûdâttaki cemâl ve kemâl ve ihsân, O’nun cemâl ve kemâl ve ihsânına nisbeten, küçük birkaç lemeâtın, güneşe nisbeti gibi de olmaz.
Demek; nihâyetsiz bir muhabbete lâyık ve nihâyetsiz rü'yete ve nihâyetsiz bir iştiyaka elyak bir Zât‑ı Zülcelâl-i ve'l-Kemâl’in saâdet‑i ebediyede rü'yetine muvaffak olması ne kadar saâdet‑âver ve medâr‑ı sürûr ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu insan isen anlarsın.
794

Beşinci Meyve

İnsan, kâinâtın kıymetdâr bir meyvesi ve Sâni'‑i kâinât’ın nâzdâr sevgilisi olduğu, Mi'râc ile anlaşılmış ve o meyveyi, cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahlûk, zaîf bir hayvan ve âciz bir zîşuûr olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki; kâinâtın bütün mevcûdâtı üstünde bir makam‑ı fahr veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürûr‑u mes'ûdiyetkârâne veriyor ki, tasvir edilmez. Çünkü: Âdi bir nefere denilse: Sen müşîr oldun.” Ne kadar memnun olur.
Hâlbuki: Fânî, âciz bir hayvan‑ı nâtık, zevâl ve firâk sillesini dâima yiyen bîçâre insana, birden Ebedî, bâkî bir Cennet’te, Rahîm ve Kerîm bir Rahmân’ın rahmetinde ve hayâl sür'atinde, rûhun vüs'atinde, aklın cevelânında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda tenezzühe, seyerâna ve cevelâna muvaffak olduğun gibi, saâdet‑i ebediyede rü'yet‑i cemâline de muvaffak olursun.” denildiği vakit, insaniyeti sukùt etmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddi bir sevinç ve sürûru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin.
Şimdi, makam‑ı istimâ'da olan zâta deriz ki: İlhâd gömleğini yırt, at. Mü'min kulağını geçir. Ve Müslim gözlerini tak. Sana iki küçük temsîl ile bir‑iki meyvenin derece‑i kıymetini göstereceğiz.
795
Meselâ: Senin ile biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki; herşey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı her taraf müdhiş cenazelerle dolu işitilen sesler yetîmlerin ağlayışı, mazlumların vâveylâsıdır. İşte biz, şöyle bir vaziyette olduğumuz vakitte; biri gitse, o memleketin pâdişahından bir müjde getirse o müjde ile, bize yabancı olanlar ahbab şekline girse düşman gördüğümüz kimseler, kardeşler sûretine dönse o müdhiş cenazeler, huşû ve huzû'da, zikir ve tesbihte birer ibâdetkâr şeklinde görünse o yetîmâne ağlayışlar, senâkârâne yaşasınlar hükmüne girse ve o ölümler ve o soymaklar, gârâtlar; terhisât sûretine dönse kendi sürûrumuz ile beraber, herkesin sürûruna müşterek olsak; o müjde ne kadar mesrûrâne olduğunu elbette anlarsın.
İşte, Mi'râc‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) bir meyvesi olan nur‑u îmândan evvel şu kâinâtın mevcûdâtı, nazar‑ı dalâletle bakıldığı vakit; yabancı, muzır, müz'ic, muvahhiş ve dağ gibi cirmler birer müdhiş cenaze; ecel, herkesin başını kesip adem‑âbâd kuyusuna atar. Bütün sadâlar, firâk ve zevâlden gelen vâveylâlar olduğu hâlde, dalâletin öyle tasvir ettiği hengâmda; meyve‑i Mi'râc olan hakàik‑ı erkân-ı îmâniye nasıl mevcûdâtı sana kardaş, dost ve Sâni'‑i Zülcelâl’ine zâkir ve müsebbih; ve mevt ve zevâl, bir nev'i terhis ve vazifeden âzâd etmek; ve sadâlar, birer tesbihât hakikatinde olduğunu sana gösterir. Bu hakikati tamam görmek istersen, İkinci ve Sekizinci Söz’lere bak!‥
İkinci Temsîl: Senin ile biz, Sahrâ‑yı Kebîr gibi bir mevkideyiz. Kum denizi fırtınasında, gece o kadar karanlık olduğundan elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, hâmîsiz, ve susuz, me'yûs ve ümîdsiz bir vaziyette olduğumuz dakikada, birden bir zât, o karanlık perdesinden geçip, sonra gelip, bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden Cennet‑misâl bir yerde istikbâlimiz te'min edilmiş, gayet merhametkâr bir hâmîmiz bulunmuş, yiyecek ve içecek ihzar edilmiş bir yerde bizi koysa; ne kadar memnun oluruz, bilirsin.
796
İşte o sahrâ‑yı kebîr, bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hâdisât içinde harekât‑ı zerrât ve seyl‑i zaman tahrîkiyle çalkanan mevcûdât ve bîçâre insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dâğdâr olan istikbâli, müdhiş zulümât içinde, nazar‑ı dalâletle görüyor. Feryâdını işittirecek kimseyi bilmiyor. Nihâyetsiz , nihâyetsiz susuzdur.