Yirmidördüncü Pencere
﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾
Mevt, hayat kadar bir bürhân‑ı Rubûbiyet’tir. Gayet kuvvetli bir hüccet‑i Vahdâniyet’tir. ﴿اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ﴾ delâletince, mevt; adem, i'dâm, fenâ, hiçlik, fâilsiz bir inkırâz değil, belki bir Fâil‑i Hakîm tarafından hizmetten terhis ve tahvîl‑i mekân ve tebdil‑i beden ve vazifeden paydos ve haps‑i bedenden âzâd etmek ve muntazam bir eser‑i hikmet olduğu, “Birinci Mektûb”da gösterilmiştir.
Evet, nasıl zemin yüzündeki masnûât ve zîhayatlar ve hayatdâr zemin yüzü, bir Sâni'‑i Hakîm’in vücûb‑u vücûduna ve vahdâniyetine şehâdet ediyorlar. Öyle de, o zîhayatlar ölümleriyle bir Hayy‑ı Bâkî’nin sermediyetine ve vâhidiyetine şehâdet ediyorlar. “Yirmiikinci Söz”de mevt, gayet kuvvetli bir bürhân‑ı vahdet ve bir hüccet‑i sermediyet olduğu isbât ve izâh edildiğinden, şu bahsi o Söz’e havâle edip, yalnız mühim bir nüktesini beyân edeceğiz. Şöyle ki:
923
Nasıl zîhayatlar, vücûdları ile bir Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna delâlet ediyorlar. Öyle de, o zîhayatlar, ölümleri ile bir Hayy‑ı Bâkî’nin sermediyetine, vâhidiyetine şehâdet ediyorlar. Meselâ; yalnız bir tek zîhayat olan zemin yüzü, intizamâtı ile, ahvâliyle Sâni'i gösterdiği gibi, öldüğü vakit; yani kış, beyaz kefeni ile ölmüş o zemin yüzünü kapaması ile nazar‑ı beşeri ondan çeviriyor. Veyâhut nazar, o giden bahar cenazesinin arkasından mâziye gider, daha geniş bir manzarayı gösterir.
Yani, herbiri birer mu'cize‑i kudret olan zemin dolusu bütün geçen baharlar misillû, yeni gelecek birer hàrika‑i kudret ve birer hayatdâr zemin olan, bahar dolusu hayatdâr mevcûdât‑ı arziyenin gelmelerini ihsâs ve vücûdlarına şehâdet ettiklerinden; öyle geniş bir mikyâsta, öyle parlak bir sûrette, öyle kuvvetli bir derecede bir Sâni'‑i Zülcelâl’in, bir Kadîr‑i Zülkemâl’in, bir Kayyûm‑u Bâkî’nin, bir Şems‑i Sermedî’nin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve bekà ve sermediyetine şehâdet ederler ve öyle parlak delâili gösterirler ki, ister istemez bedâhet derecesinde اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ الْوَاحِدِ الْاَحَدِ dedirtir.
Elhâsıl: ﴿وَيُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا﴾ sırrınca; hayatdâr bu zemin, bir baharda Sâni'a şehâdet ettiği gibi; onun ölmesiyle, zamanın geçmiş ve gelecek iki kanadına dizilmiş mu'cizât‑ı kudretine nazarı çeviriyor… Bir bahar yerine binler baharı gösteriyor. Bir mu'cize yerine binler mu'cizât‑ı kudretine işâret eder. Ve onlardan her bahar, şu hâzır bahardan daha kat'î şehâdet eder. Çünkü; mâzi tarafına geçenler zâhirî esbâblarıyla beraber gitmişler; arkalarında, yine kendileri gibi başkalar yerlerine gelmişler.
Demek esbâb‑ı zâhiriye hiçtir. Yalnız bir Kadîr‑i Zülcelâl, onları halkedip hikmetiyle esbâba bağlayarak gönderdiğini gösteriyor. Ve gelecek zamanda dizilmiş hayatdâr olan zemin yüzleri ise, daha parlak şehâdet eder. Çünkü; yeniden, yoktan, hiçten yapılıp gönderilecek, yere konup, vazife gördürüp, sonra gönderilecekler.
924
İşte ey tabiata saplanan ve bataklıkta boğulmak derecesine gelen gâfil! Bütün mâzi ve müstakbele ulaşacak hikmetli ve kudretli manevî el sâhibi olmayan bir şey, nasıl bu zeminin hayatına karışabilir? Senin gibi hiç‑ender hiç olan tesâdüf ve tabiat buna karışabilir mi? Kurtulmak istersen: “Tabiat, olsa olsa bir defter‑i kudret-i İlâhiye’dir. Tesâdüf ise; cehlimizi örten gizli bir Hikmet‑i İlâhiye’nin perdesidir.” de, hakikate yanaş.
Yirmibeşinci Pencere
Nasıl ki; madrub, elbette dâribe delâlet eder. San'atlı bir eser, san'atkârı icâb eder. Veled, vâlidi iktiza eder. Tahtiyet, fevkıyeti istilzam eder. Ve hâkezâ… Bütün umûr‑u izafiye tâbir ettikleri biri birisiz olmayan evsâf‑ı nisbiye misillû şu kâinâtın cüz'iyâtında ve hey'et‑i umumiyesinde görünen imkân dahi, vücûbu gösterir. Ve bütün onlarda görünen infiâl, bir fiili gösterir. Ve umumunda görünen mahlûkıyet, Hàlıkıyet’i gösterir. Ve umumunda görünen kesret ve terkîb, vahdeti istilzam eder. Ve vücûb ve fiil ve Hàlıkıyet ve vahdet, bilbedâhe ve bizzarûre; mümkün, münfail, kesîr, mürekkeb, mahlûk olmayan; vâcib ve fâil, vâhid ve hàlık olan mevsuflarını ister.
Öyle ise; bilbedâhe bütün kâinâttaki bütün imkânlar, bütün infiâller, bütün mahlûkıyetler, bütün kesret ve terkîbler, bir Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd, Fa'âlün Limâ Yürîd, Hàlık‑ı Külli Şey’e, Vâhid‑i Ehad’e şehâdet eder.
925
Elhâsıl: Nasıl, imkândan vücûb görünüyor. İnfiâlden fiil ve kesretten vahdet; bunların vücûdu, onların vücûduna kat'iyyen delâlet eder. Öyle de, mevcûdât üstünde görünen masnûiyet ve merzûkıyet gibi sıfatlar dahi, Sâniiyet, Rezzâkıyet gibi şe'nlerin vücûdlarına kat'î delâlet ediyor. Şu sıfâtın vücûdu dahi, bizzarûre ve bilbedâhe, bir Hallâk ve bir Rezzâk Sâni'‑i Rahîm’in vücûduna delâlet eder.
Demek herbir mevcûd taşıdığı yüzler bu çeşit sıfatlar lisânı ile, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un yüzler Esmâ‑i Hüsnâ’sına şehâdet ederler. Bu şehâdetler kabûl edilmezse, mevcûdâtın bütün bu çeşit sıfatlarını inkâr etmek lâzım gelir…
Yirmialtıncı Pencere(Hâşiye)
Şu kâinâtın mevcûdâtı yüzünde tazelenen ve gelip geçen cemâller ve hüsünler, bir Cemâl‑i Sermedî cilvelerinin bir nev'i gölgeleri olduğunu gösterir. Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, dâimî bir şemsin şuâlarının âyineleri olduklarını gösterdikleri gibi; seyyâl zaman ırmağında, seyyâr mevcûdâtın üstünde parlayan lemeât‑ı cemâliye dahi, bir Cemâl‑i Sermedî’ye işâret ederler. Ve O’nun bir nev'i emâreleridirler.
Hem kâinât kalbindeki ciddi aşk, bir Mâşuk‑u Lâyezâlî’yi gösterir. Evet, ağacın mâhiyetinde olmayan bir şey, esâslı bir sûrette meyvesinde bulunmadığı delâletiyle; şecere‑i kâinâtın hassas meyvesi olan nev'‑i insandaki ciddi aşk‑ı lâhutî gösterir ki, bütün kâinâtta – fakat başka şekillerde – hakîki aşk ve muhabbet bulunuyor. Öyle ise; kalb‑i kâinâttaki şu hakîki muhabbet ve aşk, bir Mahbûb‑u Ezelî’yi gösterir.
926
Hem kâinâtın sînesinde çok sûretlerde tezâhür eden incizablar, cezbeler, câzibeler; ezelî bir Hakikat‑i Câzibedârın cezbiyle olduğunu hüşyâr kalblere gösterir.
Hem mahlûkatın en hassas ve nurânî tâifesi olan ehl‑i keşf ve velâyetin ittifakıyla, zevk ve şühûda istinâd ederek, bir Cemîl‑i Zülcelâl’in cilvesine, tecellîsine mazhar olduklarını ve O Celîl‑i Zülcemâl’in (kendini) tanıttırılmasına ve sevdirilmesine zevk ile muttali' olduklarını, müttefikan haber vermeleri, yine bir Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un, bir Cemîl‑i Zülcelâl’in vücûduna ve insanlara kendini tanıttırmasına kat'iyyen şehâdet eder.
Hem kâinât yüzünde ve mevcûdât üstünde işleyen kalem‑i tahsin ve tezyîn, o kalem sâhibi Zât’ın esmâsının güzelliğini vâzıhan gösteriyor.
İşte kâinât yüzündeki cemâl ve kalbindeki aşk ve sînesindeki incizab ve gözlerindeki keşf ve şühûd ve hey'âtındaki hüsün ve tezyînât pek latîf, nurânî bir pencere açar. Onun ile, bütün esmâsı cemîle bir Cemîl‑i Zülcelâl’i ve bir Mahbûb‑u Lâyezâlî’yi ve bir Ma'bûd‑u Lemyezel’i, hüşyâr olan akıl ve kalblere gösterir.
İşte, ey maddiyât karanlığında, evhâm zulümâtında, boğucu şübehât içinde çırpınan gâfil! Kendine gel. İnsaniyete lâyık bir sûrette yüksel. Şu dört delik ile bak; cemâl‑i vahdeti gör, kemâl‑i îmânı kazan, hakîki insan ol!‥
927
Yirmiyedinci Pencere
﴿اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ﴾
Kâinâtta, “esbâb ve müsebbebât” görünen eşyaya bakıyoruz ve görüyoruz ki; en a'lâ bir sebeb, en âdi bir müsebbebe kuvveti yetmiyor. Demek esbâb bir perdedir. Müsebbebleri yapan başkadır.
Meselâ: Hadsiz masnûâttan yalnız cüz'î bir misâl olarak, insan başı içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen kuvve‑i hâfızaya bakıyoruz. Görüyoruz ki; öyle bir câmi' kitab, belki kütübhâne hükmündedir ki, bütün sergüzeşt‑i hayatı, içinde karıştırılmaksızın yazılıyor.
Acaba şu mu'cize‑i kudrete hangi sebeb gösterilebilir? Telâfif‑i dimağiye mi? Basit, şuûrsuz hüceyrât zerreleri mi? Tesâdüf rüzgârları mı? Hâlbuki; o mu'cize‑i san'at, öyle bir Zât’ın san'atı olabilir ki; beşerin Haşir’de neşredilecek büyük defter‑i a'mâlinden muhâsebe vaktinde hâtıra getirilecek ve işlediği her fiilleri yazıldığını bildirmek için bir küçük sened istinsah edip, yazıp, aklının eline verecek, bir Sâni'‑i Hakîm’in san'atı olabilir.
İşte, beşerin kuvve‑i hâfızasına misâl olarak, bütün yumurtaları, çekirdekleri, tohumları kıyâs et ve bu câmi' küçücük mu'cizelere sâir müsebbebâtı da kıyâs et. Çünkü, hangi müsebbebe ve masnû'a baksan, o derece hàrika bir san'at var ki, değil onun âdi, basit sebebi belki bütün esbâb toplansa, ona karşı izhâr‑ı acz edecekler. Meselâ: Büyük bir sebeb zannedilen Güneş’i; ihtiyarlı, şuûrlu farz ederek ona denilse: “Bir sineğin vücûdunu yapabilir misin?” Elbette diyecek ki: “Hàlık’ımın ihsânı ile dükkânımda ziyâ, renkler, harâret çok. Fakat sineğin vücûdunda göz, kulak, hayat gibi öyle şeyler var ki, ne benim dükkânımda bulunur ve ne de benim iktidarım dâhilindedir.”
Hem nasıl ki; müsebbebdeki hàrika san'at ve tezyînât, esbâbı azledip, Müsebbibü'l‑Esbâb olan Vâcibü'l‑Vücûd’a işâret ederek, ﴿وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ﴾ sırrınca O’na teslîm‑i umûr eder.
928
Öyle de; müsebbebâta takılan neticeler, gayeler, fâideler bilbedâhe; perde‑i esbâb arkasında bir Rabb‑i Kerîm’in, bir Hakîm‑i Rahîm’in işleri olduğunu gösterir.
Çünkü; şuûrsuz esbâb, elbette bir gayeyi düşünüp çalışmaz. Hâlbuki; görüyoruz; vücûda gelen her mahlûk, bir gaye değil, belki çok gayeleri, çok fâideleri, çok hikmetleri takib ederek vücûda geliyor. Demek bir Rabb‑i Hakîm ve Kerîm, o şeyleri yapıp gönderiyor. O fâideleri onlara gaye‑i vücûd yapıyor.
Meselâ, yağmur geliyor. Yağmuru zâhiren intac eden esbâb; hayvanatı düşünüp, onlara acıyıp merhamet etmekten ne kadar uzak olduğu ma'lûmdur. Demek hayvanatı halkeden ve rızıklarını taahhüd eden bir Hàlık‑ı Rahîm’in hikmetiyle imdâda gönderiliyor. Hattâ yağmura “rahmet” deniliyor. Çünkü; çok âsâr‑ı rahmet ve fâideleri tazammun ettiğinden, güyâ yağmur şeklinde rahmet tecessüm etmiş, takattur etmiş; katre katre geliyor.
Hem bütün mahlûkatın yüzüne tebessüm eden bütün zînetli nebâtât ve hayvanattaki tezyînât ve gösterişler, bilbedâhe perde‑i gayb arkasında bu süslü ve güzel san'atlar ile kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bildirmek isteyen bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine delâlet ederler. Demek eşyadaki süslü vaziyetler, gösterişli keyfiyetler, tanıttırmak ve sevdirmek sıfatlarına kat'iyyen delâlet eder. Sevdirmek ve tanıttırmak sıfatları ise, bilbedâhe Vedûd, Mâruf bir Sâni'‑i Kadîr’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet eder.
Elhâsıl: Sebeb, gayet âdi, âciz ve ona isnâd edilen müsebbeb ise, gayet san'atlı ve kıymetli olduğundan, sebebi azleder. Hem müsebbebin gayesi, fâidesi dahi, câhil ve câmid olan esbâbı ortadan atar, bir Sâni'‑i Hakîm’in eline teslîm eder. Hem müsebbebin yüzündeki tezyînât ve mehâretler, kendi kudretini zîşuûrlara bildirmek isteyen ve kendini sevdirmek arzu eden bir Sâni'‑i Hakîm’e işâret eder.
929
Ey esbâb‑perest bîçâre! Bu üç mühim hakikati ne ile izâh edebilirsin? Sen nasıl kendini kandırabilirsin? Aklın varsa, esbâb perdesini yırt, وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ de, hadsiz evhâmdan kurtul.
Yirmisekizinci Pencere
﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ﴾
Şu kâinâta bakıyoruz, görüyoruz ki: Hüceyrât‑ı bedenden tut, tâ mecmû‑u âleme şâmil bir hikmet ve tanzim var. Hüceyrât‑ı bedene bakıyoruz, görüyoruz ki; mesâlih‑i bedeni gören ve idare eden birisinin emriyle, kanunuyla o küçücük hüceyrelerde ehemmiyetli bir tedbir var. Mideye, nasıl bir kısım rızık, iç yağı sûretinde iddihar olunup vakt‑i hâcette sarfedilir. Aynen o küçücük hüceyrelerde de, o tasarruf ve iddihar var. Nebâtâta bakıyoruz; gayet hakîmâne bir terbiye, bir tedbir görünüyor. Hayvanata bakıyoruz; nihâyet derecede kerîmâne bir terbiye ve iâşe görüyoruz. Kâinâtın erkân‑ı azîmesine bakıyoruz; mühim gayeler için haşmetkârâne bir tedvîr ve tenvir görüyoruz. Âlemin mecmûuna bakıyoruz; muntazam bir memleket, bir şehir, bir saray hükmünde àlî hikmetler, gâlî gayeler için mükemmel bir tanzimât görüyoruz.
– Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’nda izâh ve isbât edildiği üzere – bir zerreden tut, tâ yıldızlara kadar zerre mikdar şirke yer bırakmıyor. Öyle birbirlerine ma'nen münâsebetdârdırlar ki; bütün yıldızları musahhar etmeyen ve elinde tutmayan, bir zerreye Rubûbiyet’ini dinlettiremez. Bir zerreye hakîki Rab olmak için bütün yıldızlara sâhib olmak lâzım gelir. Hem, – Otuzikinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nda izâh ve isbât edildiği üzere – semâvâtın halk ve tesviyesine muktedir olmayan, beşerin sîmâsındaki teşahhusu yapamaz. Demek bütün semâvâtın Rabbi olmayan, bir tek insanın sîmâsındaki alâmet‑i fârika olan nakş‑ı sîmâvîyi yapamaz.
930
İşte kâinât kadar büyük bir pencere ki, onunla bakılsa; ﴿اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ ❋ لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ âyetleri, büyük harflerle kâinât sahifelerinde yazılı olduğu, akıl gözüyle de görülecek. Öyle ise; görmeyenin ya aklı yok, ya kalbi yok. Veya insan sûretinde bir hayvandır!
Yirmidokuzuncu Pencere
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪﴾
Bir bahar mevsiminde, garîbâne, mütefekkirâne seyahate gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sâir memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri der‑hàtır ettirdi. Şöyle bir mânâ kalbe geldi ki: Bu çiçek kimin tuğrâsı ise; kimin sikkesi ise; ve kimin mührü ise; ve kimin nakşı ise; elbette bütün zemin yüzündeki o nev'i çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir.
Şu mühür tahayyülünden sonra, şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektûb; o mühür, o mektûbun sâhibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr‑ü Rahmânî’dir. Şu envâ'‑ı nakışlarla ve mânidâr nebâtât satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek Sâni'inin mektûbudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahrâ ve ova bir mektûb‑u Rahmânî hey'âtını aldı.
931
İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki; herbir şey, bir mühr‑ü Rabbânî hükmünde bütün eşyayı kendi Hàlık’ına isnâd eder. Kendi kâtibinin mektûbu olduğunu isbât eder. İşte herbir şey, öyle bir pencere‑i tevhiddir ki; bütün eşyayı bir Vâhid‑i Ehad’e mal eder.
Demek herbir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hàrika bir nakış, öyle mu'cizekâr bir san'at var ki; onu öyle yapan ve öyle mânidâr nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette O olacaktır. Demek bütün eşyayı yapamayan, bir tek şeyi icâd edemez.
İşte ey gâfil! Şu kâinâtın yüzüne bak ki; birbiri içinde hadsiz Mektûbat‑ı Samedâniye hükmünde olan sahâif‑i mevcûdât ve herbir mektûb üstünde hadsiz sikke‑i tevhid mühürleriyle temhir edilmiş bütün bu mühürlerin şehâdetlerini kim tekzîb edebilir? Hangi kuvvet onları susturabilir? Kalb kulağı ile hangisini dinlesen, اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ dediğini işitirsin.
Otuzuncu Pencere
﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾
﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾
Şu pencere, imkân ve hudûsa müesses umum mütekellimînin penceresidir. Ve isbât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a karşı caddeleridir. Bunun tafsilâtını, “Şerhü'l‑Mevâkıf” ve “Şerhü'l‑Makàsıd” gibi muhakkìklerin büyük kitaplarına havâle ederek, yalnız Kur'ân’ın feyzinden ve şu pencereden rûha gelen bir‑iki şuâı göstereceğiz. Şöyle ki:
932
Âmiriyet ve hâkimiyetin muktezâsı; rakìb kabûl etmemektir, iştirâki reddetmektir, müdâhaleyi ref'etmektir… Onun içindir ki; küçük bir köyde iki muhtar bulunsa, köyün rahatını ve nizâmını bozarlar. Bir nahiyede iki müdür, bir vilâyette iki vâli bulunsa, herc ü merc ederler. Bir memlekette iki pâdişah bulunsa, fırtınalı bir karmakarışıklığa sebebiyet verirler.
Mâdem hâkimiyet ve âmiriyetin gölgesinin zaîf bir gölgesi ve cüz'î bir nümûnesi, muâvenete muhtaç âciz insanlarda böyle rakìb ve zıddı ve emsâlinin müdâhalesini kabûl etmezse; acaba saltanat‑ı mutlaka sûretindeki hâkimiyet ve Rubûbiyet derecesindeki âmiriyet, bir Kadîr‑i Mutlak’ta ne derece o redd‑i müdâhale kanunu, ne kadar esâslı bir sûrette hükmünü icra ettiğini kıyâs et.
Demek Ulûhiyet ve Rubûbiyet’in en kat'î ve dâimî lâzımı; vahdet ve infirad’dır. Buna bir bürhân‑ı bâhir ve şâhid‑i kàtı', kâinâttaki intizam‑ı ekmel ve insicam‑ı ecmeldir. Sinek kanadından tut, tâ semâvât kandillerine kadar öyle bir nizâm var ki; akıl onun karşısında hayretinden ve istihsânından “Sübhânallâh, Mâşâallâh, Bârekallâh” der, secde eder.
Eğer zerre mikdar şerîke yer bulunsa idi, müdâhalesi olsa idi, ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾ âyet‑i kerîmesinin delâletiyle; nizâm bozulacaktı, sûret değişecekti, fesâdın âsârı görünecekti. Hâlbuki:﴿فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ ❋ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَس۪يرٌ﴾ delâletiyle ve şu ifâde ile nazar‑ı beşer, kusuru aramak için ne kadar çabalasa, hiçbir yerde kusuru bulamayarak yorgun olarak menzili olan göze gelip, onu gönderen münekkid akla diyecek: “Beyhûde yoruldum, kusur yok.” demesiyle gösteriyor ki; nizâm ve intizam, gayet mükemmeldir. Demek intizam‑ı kâinât, Vahdâniyet’in kat'î şâhididir.
933
Gel gelelim “Hudûs”a. Mütekellimîn demişler ki:
“Âlem, müteğayyirdir. Her müteğayyir, hâdistir. Herbir hâdisin, bir muhdisi yani mûcidi var. Öyle ise; bu kâinâtın kadîm bir Mûcid’i var.”
Biz de deriz: Evet kâinât hâdistir. Çünkü; görüyoruz; her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinât, bir âlem gider, biri gelir. Demek bir Kadîr‑i Zülcelâl var ki, bu kâinâtı hiçten icâd ederek her senede, belki her mevsimde, belki her günde birisini icâd eder, ehl‑i şuûra gösterir. Ve sonra onu alır, başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp, zincirleme bir sûrette zamanın şeridine asıyor. Elbette bu âlem gibi birer kâinât‑ı müteceddide hükmünde olan her baharda, gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden kâinâtları icâd eden bir Zât‑ı Kadîr’in mu'cizât‑ı kudretidirler. Elbette âlem içinde her vakit âlemleri halkedip değiştiren Zât, mutlaka şu âlemi dahi O halketmiştir. Ve şu âlemi ve rû‑yi zemini, o büyük misâfirlere misâfirhâne yapmıştır.
Gelelim “İmkân” bahsine. Mütekellimîn demişler ki:
“İmkân, ‘mütesâviyyü't‑tarafeyn’dir. Yani: Adem ve vücûd, ikisi de müsâvî olsa; bir tahsîs edici, bir tercih edici, bir mûcid lâzımdır. Çünkü; mümkinât, birbirini icâd edip teselsül edemez. Yâhut o onu, o da onu icâd edip, devir sûretinde dahi olamaz. Öyle ise; bir Vâcibü'l‑Vücûd vardır ki, bunları icâd ediyor.” Devir ve teselsülü, oniki bürhân, yani “arşî” ve “süllemî” gibi nâmlar ile müsemmâ meşhûr oniki delil‑i kat'î ile, devri ibtal etmişler ve teselsülü muhâl göstermişler. Silsile‑i esbâbı kesip, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu isbât etmişler.
Biz de deriz ki: Esbâb, teselsülün berâhini ile âlemin nihâyetinde kesilmesinden ise, herşeyde Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs sikkeyi göstermek, daha kat'î, daha kolaydır. Kur'ân’ın feyziyle bütün Pencere’ler ve bütün Söz’ler, o esâs üzerine gitmişler. Bununla beraber “imkân” noktasının hadsiz bir vüs'ati var. Hadsiz cihetlerle Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu gösteriyor. Yalnız, mütekellimînin teselsülün kesilmesi yoluna (elhak geniş ve büyük olan o caddeye) münhasır değildir. Belki had ve hesaba gelmeyen yollar ile Vâcibü'l‑Vücûd’un mârifetine yol açar, şöyle ki:
934
Herbir şey; vücûdunda, sıfâtında, müddet‑i bekàsında, hadsiz imkânât, yani gayet çok yollar ve cihetler içinde mütereddid iken, görüyoruz ki; o hadsiz cihetler içinde vücûdca muntazam bir yolu takib ediyor. Herbir sıfatı da mahsûs bir tarzda ona veriyor. Müddet‑i bekàsında bütün değiştirdiği sıfât ve hâller dahi, böyle bir tahsîs ile veriliyor. Demek bir Muhassıs’ın irâdesiyle, bir Müreccih’in tercihiyle, bir Mûcid‑i Hakîm’in icâdıyladır ki; hadsiz yollar içinde, hikmetli bir yolda onu sevkeder. Muntazam sıfâtı ve ahvâli ona giydiriyor.
Sonra infiraddan çıkarıp, bir terkîbli cisme cüz' yapar, imkânât ziyâdeleşir. Çünkü; o cisimde binler tarzda bulunabilir. Hâlbuki; neticesiz o vaziyetler içinde, neticeli, mahsûs bir vaziyet ona verilir ki; mühim neticeleri ve fâideleri ve o cisimde vazifeleri gördürülüyor. Sonra o cisim dahi diğer bir cisme cüz' yaptırılıyor. İmkânât, daha ziyâdeleşir. Çünkü; binlerle tarzda bulunabilir. İşte o binler tarz içinde, bir tek vaziyet veriliyor. O vaziyet ile mühim vazifeler gördürülüyor ve hâkezâ… Gittikçe daha ziyâde kat'î bir Hakîm‑i Müdebbir’in vücûb‑u vücûdunu gösteriyor. Bir Âmir‑i Alîm’in emriyle sevk edildiğini bildiriyor.
Cisim içinde cisim, birbiri içinde cüz' olup giden bütün bu terkîblerde; nasıl bir nefer, takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda mütedâhil o hey'etlerden herbirisine mahsûs birer vazifesi, hikmetli birer nisbeti, intizamlı birer hizmeti bulunuyor. Hem nasıl ki; senin göz bebeğinden bir hüceyre, gözünde bir nisbeti ve bir vazifesi var. Senin başın hey'et‑i umumiyesi nisbetine dahi, hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır. Zerre mikdar şaşırsa, sıhhat ve idare‑i beden bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket a'sâblarına, hattâ bedenin hey'et‑i umumiyesinde birer mahsûs vazifesi, hikmetli birer vaziyeti vardır. Binlerle imkânât içinde, bir Sâni'‑i Hakîm’in hikmetiyle o muayyen vaziyet verilmiştir.
935
Öyle de: Bu kâinâttaki mevcûdât, herbiri kendi zâtı ile, sıfâtı ile, çok imkânât yolları içinde hàs bir vücûdu ve hikmetli bir sûreti ve fâideli sıfatları, nasıl bir Vâcibü'l‑Vücûd’a şehâdet ederler. Öyle de; mürekkebâta girdikleri vakit, herbir mürekkebde daha başka bir lisânla yine Sâni'ini ilân eder. Gitgide, tâ en büyük mürekkebe kadar nisbeti, vazifesi, hizmeti itibariyle Sâni'‑i Hakîm’in vücûb‑u vücûduna ve ihtiyarına ve irâdesine şehâdet eder. Çünkü; bir şeyi, bütün mürekkebâta hikmetli münâsebetleri muhâfaza sûretinde yerleştiren, bütün o mürekkebâtın Hàlık’ı olabilir. Demek bir tek şey, binler lisânlarla O’na şehâdet eder hükmündedir.
İşte kâinâtın mevcûdâtı kadar değil, belki mevcûdâtın sıfât ve mürekkebâtı adedince imkânât noktasından da Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna karşı şehâdetler geliyor…
İşte ey gâfil! Kâinâtı dolduran bu şehâdetleri, bu sadâları işitmemek‥ ne derece sağır ve akılsız olmak lâzım geliyor? Haydi sen söyle!‥
Otuzbirinci Pencere
﴿لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ﴾
﴿وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِن۪ينَ ❋ وَف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَفَلَا تُبْصِرُونَ﴾
Şu pencere, insan penceresidir ve enfüsîdir. Ve enfüsî cihetinde şu pencerenin tafsilâtını binler muhakkìkîn‑i evliyânın mufassal kitaplarına havâle ederek, yalnız feyz‑i Kur'ân’dan aldığımız birkaç esâsa işâret ederiz. Şöyle ki:
“Onbirinci Söz”de beyân edildiği gibi; “İnsan, öyle bir nüsha‑i câmiadır ki, Cenâb‑ı Hak, bütün esmâsını, insanın nefsi ile insana ihsâs ediyor.” Tafsilâtını başka Söz’lere havâle edip yalnız “Üç Nokta”yı göstereceğiz.
936
Birinci Nokta
İnsan, üç cihetle Esmâ‑i İlâhiye’ye bir âyinedir.
Birinci Vecih: Gecede zulümât, nasıl nuru gösterir. Öyle de; insan za'f ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks ve kusuru ile, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ… Pek çok evsâf‑ı İlâhiye’ye bu sûretle âyinedârlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihâyetsiz za'fında, hadsiz a'dâsına karşı bir nokta‑i istinâd aramakla, vicdân dâima Vâcibü'l‑Vücûd’a bakar. Hem nihâyetsiz fakrında, nihâyetsiz hâcâtı içinde, nihâyetsiz maksadlara karşı bir nokta‑i istimdâd aramağa mecbur olduğundan, vicdân dâima o noktadan bir Ganiyy‑i Rahîm’in dergâhına dayanır; duâ ile el açar.
Demek her vicdânda şu nokta‑i istinâd ve nokta‑i istimdâd cihetinde iki küçük pencere, Kadîr‑i Rahîm’in bârgâh‑ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.
İkinci Vecih Âyinedârlık İse: İnsana verilen nümûneler nev'inden cüz'î ilim, kudret, basar, sem', mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz'iyât ile, kâinât Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem'ine, Hâkimiyet‑i Rubûbiyet’ine âyinedârlık eder. Onları anlar, bildirir. Meselâ: “Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de; şu koca kâinât sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder.” ve hâkezâ…
Üçüncü Vecih Âyinedârlık İse: İnsan, üstünde nakışları görünen Esmâ‑i İlâhiye’ye âyinedârlık eder. Otuzikinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’nın başında bir nebze izâh edilen insanın mâhiyet‑i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyâde esmâ vardır. Meselâ: Yaratılışından Sâni', Hàlık ismini ve hüsn‑ü takvîminden Rahmân ve Rahîm isimlerini ve hüsn‑ü terbiyesinden Kerîm, Latîf isimlerini ve hâkezâ… Bütün a'zâ ve âlâtı ile, cihâzât ve cevârihi ile, letâif ve maneviyatı ile, havâs ve hissiyatı ile ayrı ayrı esmânın, ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor.
Demek nasıl esmâda bir ism‑i a'zam var, öyle de; o esmânın nukùşunda dahi bir nakş‑ı a'zam var ki, o da insandır.
937
Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku! Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var!‥
İkinci Nokta
Mühim bir sırr‑ı Ehadiyet’e işâret eder. Şöyle ki:
İnsanın nasıl rûhu bütün cesedine öyle bir münâsebeti var ki; bütün a'zâsını ve eczâsını birbirine yardım ettirir. Yani, irâde‑i İlâhiye cilvesi olan evâmir‑i tekvîniye ve o evâmirden vücûd‑u haricî giydirilmiş bir kanun‑u emrî ve latîfe‑i Rabbâniye olan rûh, onların idaresinde, onların manevî seslerini hissetmesinde ve hâcâtlarını görmesinde birbirine mâni olmaz, rûhu şaşırtmaz. Rûha nisbeten uzak yakın bir hükmünde‥ birbirine perde olmaz. İsterse, çoğunu birinin imdâdına yetiştirir. İsterse bedenin her cüz'ü ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hattâ çok nurâniyet kesbetmiş ise, herbir cüz'ü ile görebilir ve işitebilir.
Öyle de: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ Cenâb‑ı Hakk’ın, mâdem O’nun bir kanun‑u emri olan rûh, küçük bir âlem olan insan cisminde ve a'zâsında bu vaziyeti gösteriyor. Elbette âlem‑i ekber olan kâinâtta, O Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un irâde‑i külliyesine ve kudret‑i mutlakasına hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz duâlar, hadsiz işler, hiçbir cihette O’na ağır gelmez. Birbirine mâni olmaz. O Hàlık‑ı Zülcelâl’i meşgul etmez, şaşırtmaz; bütününü birden görür, bütün sesleri birden işitir. Yakın uzak birdir. İsterse, bütününü birinin imdâdına gönderir. Herşey ile, herşeyi görebilir. Seslerini işitebilir. Ve herşey ile herşeyi bilir ve hâkezâ…
938
Üçüncü Nokta
Hayatın pek mühim bir mâhiyeti ve ehemmiyetli bir vazifesi var. Fakat o bahis, hayat penceresinde ve Yirminci Mektûbun Sekizinci Kelimesi’nde tafsîli geçtiğinden ona havâle edip yalnız bunu ihtar ederiz ki:
Hayatta hissiyat sûretinde kaynayan memzûc nakışlar, pek çok esmâ ve şuûnât‑ı zâtiyeye işâret eder. Gayet parlak bir sûrette Hayy‑ı Kayyûm’un şuûnât‑ı zâtiyesine âyinedârlık eder. Şu sırrın izâhı, Allah’ı tanımayanlara ve daha tam tasdik etmeyenlere karşı zamanı olmadığından kapıyı kapıyoruz.
Otuzikinci Pencere
﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا﴾﴿قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعًاۨ الَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ﴾
Şu pencere, semâ‑i Risalet’in güneşi, belki güneşler güneşi olan Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın penceresidir. Şu gayet parlak ve pek büyük ve çok nurânî pencere; Otuzbirinci Söz olan Mi'râc Risalesi’yle, Ondokuzuncu Söz olan Nübüvvet‑i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) Risalesi’nde ve ondokuz işâretli olan Ondokuzuncu Mektûb’da, ne derece nurânî ve zâhir olduğu isbât edildiğinden, o iki Söz’ü ve o Mektûb’u ve o Mektûbun Ondokuzuncu İşâreti’ni bu makamda düşünüp, sözü onlara havâle edip, yalnız deriz ki:
939
Tevhidin bir bürhân‑ı nâtıkı olan Zât‑ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) risalet ve velâyet cenâhlarıyla, yani kendinden evvel bütün enbiyânın tevâtürle icmâlarını ve ondan sonraki bütün evliyânın ve asfiyânın icmâkârâne tevâtürlerini tazammun eden bir kuvvetle, bütün hayatında, bütün kuvvetiyle, Vahdâniyet’i gösterip ilân etmiş. Ve Âlem‑i İslâmiyet gibi geniş, parlak, nurânî bir pencereyi, mârifetullâha açmıştır. İmâm‑ı Gazâlî, İmâm‑ı Rabbânî, Muhyiddin‑i Arabî, Abdülkadir‑i Geylânî gibi milyonlar muhakkìkîn‑i asfiyâ ve sıddıkîn, o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar. Acaba böyle bir pencereyi kapatacak bir perde var mı? Ve onu ittiham edip, bu pencereden bakmayanın aklı var mı? Haydi sen söyle!‥
Otuzüçüncü Pencere
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا ❋ قَيِّمًا…﴾
﴿الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ﴾
Bütün geçmiş pencereler, Kur'ân denizinden bazı katreler olduğunu düşün, sonra Kur'ân’da ne kadar âb‑ı hayat hükmünde olan envâr‑ı Tevhid var olduğunu kıyâs edebilirsin. Fakat bütün o pencerelerin menba'ı ve mâdeni ve aslı olan Kur'ân’a, gayet mücmel bir sûrette, gayet basit bir tarzda bakılsa dahi, yine gayet parlak, nurânî bir pencere‑i câmiadır.
O pencere ne kadar kat'î ve parlak ve nurânî olduğunu Yirmibeşinci Söz olan İ'câz‑ı Kur'ân Risalesi’ne ve Ondokuzuncu Mektûb’un Onsekizinci İşâreti’ne havâle ediyoruz. Ve Kur'ân’ı bize gönderen Zât‑ı Zülcelâl’in Arş‑ı Rahmânî’sine niyâz edip deriz:
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾﴿رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا﴾
﴿رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ﴾
﴿وَتُبْ عَلَيْنَا اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ﴾
940
İhtar
Şu otuzüç pencereli olan “Otuzüçüncü Mektûb”, îmânı olmayanı inşâallâh îmâna getirir. Îmânı zaîf olanın îmânını kuvvetleştirir. Îmânı kavî ve taklidî olanın îmânını tahkîkî yapar. Îmânı tahkîkî olanın îmânını genişlendirir. Îmânı geniş olana bütün kemâlât‑ı hakîkiyenin medârı ve esâsı olan “Mârifetullâh”ta terakkiyât verir; daha nurânî, daha parlak manzaraları açar.
İşte bunun için, “Bir pencere bana kâfî geldi, yeter.” diyemezsin. Çünkü; senin aklına kanâat geldi, hissesini aldı ise; kalbin de hissesini ister. Rûhun da hissesini ister. Hattâ hayâl de o nurdan hissesini isteyecek. Binâenaleyh herbir pencerenin ayrı ayrı fâideleri vardır.
Mi'râc Risalesi’nde asıl muhâtab, mü'min idi; mülhid ikinci derecede istimâ' makamında idi. Şu risalede ise; muhâtab, münkirdir; istimâ' makamlarında mü'mindir. Bunu düşünüp öylece bakmalı.
Fakat maatteessüf mühim bir sebebe binâen şu mektûb gayet sür'atle yazıldığından ve hattâ müsvedde hâlinde kaldığından, elbette bana ait olan tarz‑ı ifâdede müşevveşiyet ve kusurlar olacaktır. Nazar‑ı müsâmaha ile bakmalarını ve ellerinden gelirse ıslahlarını ve mağfiret ile bana duâ eylemelerini ihvânlarımdan isterim…
وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى ❋ وَالْمَلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰى
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ اٰم۪ينَ
941
Lemeât
مِنْ بَيْنِ هِلَالِ الصَّوْمِ وَهِلَالِ الْع۪يدِ
Çekirdekler Çiçekleri
“Risale‑i Nur Şâkirdlerine küçük bir mesnevî ve îmânî bir dîvândır.”
Müellifi:
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ
Tenbih
Bu “Lemeât” nâmındaki eserin, sâir dîvânlar gibi bir tarzda bir‑iki mevzû ile gitmediğinin sebebi: Eski eserlerinden “Hakikat Çekirdekleri” nâmındaki kısacık vecîzeleri bir derece izâh etmek için, hem nesir tarzında yazılmış, hem de sâir dîvânlar gibi hayâlâta, mîzansız hissiyata girilmemiş olmasıdır. Baştan aşağıya mantık ile Hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye olarak, yanında bulunan biraderzâdesi gibi bazı talebelerine bir ders‑i ilmîdir. Belki bir ders‑i îmânî ve Kur'ânî’dir. Üstadımızın baştaki ifâdesinde dediği gibi, biz de anlamışızdır ki: Nazma ve şiire hiç meyli ve onlarla iştigâli de yoktur. ﴿وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ﴾ sırrının bir nümûnesini gösteriyor.
942
Bu eser, birçok meşâğil ve Dâru'l‑Hikmet’teki vazife içinde yirmi gün Ramazan’da, günde iki veya iki buçuk saat çalışmak sûretiyle manzûm gibi yazılmıştır. Bu kadar kısa zamanda ve manzûm bir sahife on sahife kadar müşkül olduğu cihetle, birden dikkatsiz, tashihsiz böyle söylenmiş, tab'edilmiştir. Bizce Risale‑i Nur hesabına bir hàrikadır. Hiçbir nazımlı dîvân bunun gibi tekellüfsüz, nesren okunabilir görülmüyor. İnşâallâh bu eser, bir zaman Risale‑i Nur şâkirdlerine bir nev'i mesnevî olacak. Hem bu eser, kendisinden on sene sonra çıkan ve yirmiüç senede tamamlanan Risale‑i Nurun mühim eczâlarına bir işâret‑i gaybiye nev'inden müjdeli bir fihrist hükmündedir.
Risale‑i Nur şâkirdlerindenSungur, Mehmed Feyzi, Husrev
İhtar
اَلْمَرْءُ عَدُوٌّ لِمَا جَهِلَkaidesiyle, ben dahi nazım ve kafiyeyi bilmediğimden ona kıymet vermezdim. Sâfiye’yi kafiyeye fedâ etmek tarzında hakikatin sûretini nazmın keyfine göre tağyîr etmek hiç istemezdim. Şu kafiyesiz, nazımsız kitapta en àlî hakikatlere, en müşevveş bir libâs giydirdim.
Evvelâ: Daha iyisini bilmezdim. Yalnız mânâyı düşünüyordum.
Sâniyen: Cesedi libâsa göre yontmakla rendeleyen şuarâya tenkidimi göstermek istedim.
Sâlisen: Ramazan’da kalb ile beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek için, böyle çocukça bir üslûb ihtiyar edildi.
Fakat ey kàri'! Ben hatâ ettim; itiraf ederim. Sakın sen hatâ etme! Yırtık üslûba bakıp, o àlî hakikatlere karşı dikkatsizlik ile hürmetsizlik etme!‥
943
İfâde‑i Merâm
Ey kàri'! Peşinen bunu itiraf ederim ki; san'at‑ı hat ve nazımda isti'dâdımdan çok müştekîyim. Hattâ şimdi ismimi de düzgün yazamıyorum. Nazm u vezin ise; ömrümde bir fıkra yapamamıştım. Birdenbire zihnime, nazma musırrâne bir arzu geldi. Sahâbelerin gazevâtına dair Kürtçe: قَوْلِ نَوَالَاس۪يسَبَانْ nâmında bir destan vardı. Onun ilâhi tarzındaki tabîi nazmına rûhum hoşlanıyordu. Ben de kendime mahsûs onun tarz‑ı nazmını ihtiyar ettim. Nazma benzer bir nesir yazdım. Fakat vezin için kat'iyyen tekellüf yapmadım. İsteyen adam, nazmı hâtıra getirmeden, zahmetsiz, nesren okuyabilir. Hem nesren olarak bakmalı, tâ mânâ anlaşılsın. Her kıt'ada ittisal‑i mânâ vardır. Kafiyede tevakkuf edilmesin. Külâh püskülsüz olur, vezin de kafiyesiz olur, nazım da kaidesiz olur. Zannımca lafz ve nazım, san'atça câzibedâr olsa, nazarı kendiyle meşgul eder. Nazarı mânâdan çevirmemek için perîşan olması daha iyidir.
Şu eserimde üstadım; Kur'ân’dır. Kitabım; hayattır. Muhâtabım; yine benim. Sen ise ey kàri'! Müstemi'sin. Müstemi'in tenkide hakkı yoktur; beğendiğini alır, beğenmediğine ilişmez. Şu eserim, bu mübârek Ramazan’ın feyzi (❋) olduğundan, ümîd ederim ki; İnşâallâh din kardeşimin kalbine te'sir eder de, lisânı bana bir duâ‑yı mağfiret bahşeder veya bir Fâtiha okur.
944
Eddâî
(❋) Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde,
Said’den yetmiş dokuz emvât (❋❋) bâ‑âsâm âlâma.
.
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş,
Beraber ağlıyor (❋❋❋) hüsrân‑ı İslâm’a.
.
Mezar taşımla pür‑emvât enîndâr o mezarımla,
Revânım saha‑i ukbâ-yı ferdâma.
.
Yakìnim var ki: İstikbâl‑i semâvât ü zemin-i Asya
Bâhem olur teslîm, yed‑i beyzâ-i İslâm’a.
.
Zîra yemîn, yümn‑i îmândır.
Verir emni, emân ile enâma…
945
Tevhid’in İki Bürhân‑ı Muazzamı
﴿﷽﴾
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
وَالصَّلٰوةُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
Tevhid’in İki Bürhân‑ı Muazzamı
Şu kâinât tamamıyla bir bürhân‑ı muazzamdır. Lisân‑ı gayb, şehâdetle müsebbihdir, muvahhiddir. Evet Tevhid‑i Rahmân’la büyük bir sesle zâkirdir ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Bütün zerrât hüceyrâtı, bütün erkân ve a'zâsı birer lisân‑ı zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
O dillerde tenevvü' var, o seslerde merâtib var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Bu bir insan‑ı ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün eczâsı, zerrâtı, küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Şu âlem halka‑i zikri, içinde okuyor Aşr’ı, şu Kur'ân maşrık‑ı nuru. Bütün zîrûh eder fikri ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Bu Furkàn‑ı Celîlü'ş-Şân, o tevhide nâtık bürhân, bütün âyât sâdık lisân, şuâât‑ı bârika-i îmân. Beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
946
Kulağı ger yapıştırsan, şu Furkàn’ın sînesine, derinden tâ derine, sarîhan işitirsin semâvî bir sadâ der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
O sestir gayeten ulvî, nihâyet derece ciddi, hakîki pek samîmî; hem nihâyet mûnis ve mukni' ve bürhânla mücehhezdir. Mükerrer der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Şu bürhân‑ı münevverde, cihât‑ı sittesi şeffâf ki; üstünde münakkaştır, müzehher sikke‑i i'câz; içinde parlayan nur‑u hidayet der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Evet, altında nescolmuş mühefhef mantık ve bürhân, sağında aklı istintak; mürefref her taraf, ezhân “Sadakte” der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Yemîn olan şimâlinde, eder vicdânı istişhâd. Emâmında hüsn‑ü hayırdır, hedefinde saâdettir. Onun miftâhıdır her dem ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Emâm olan verâsında, ona mesned semâvîdir ki, vahy‑i mahz-ı Rabbânî. Bu şeş cihet ziyâdârdır; burûcunda tecellîdâr ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Evet vesvese‑i sârık, bâ‑vehim şübhe‑i târık, ne haddi var ki; o mârık, girebilsin bu bârık kasra, hem şârık ki; sûr sûreler şâhik, her kelime bir melek‑i nâtık ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
O Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân nasıl bir bahr‑i tevhiddir. Bir tek katre, misâl için bir tek Sûre‑i İhlâs‥ fakat kısa bir tek remzi, nihâyetsiz rumûzundan.
Bütün envâ'‑ı şirki reddeder, hem de yedi envâ'‑ı tevhidi eder isbât; üçü menfî, üçü müsbet şu altı cümlede birden…
947
Birinci cümle: ﴿قُلْ هُوَ﴾ karînesiz işârettir. Demek ıtlâkla ta'yindir. O ta'yinde taayyün var: EyLÂ HÜVE İLLÂ HÛ…
Şu Tevhid‑i şühûd bir işârettir: Hakikat‑bîn nazar tevhide müstağrak olursa der ki:LÂ MEŞHÛDE İLLÂ HÛ…
İkinci cümle: ﴿اَللّٰهُ اَحَدٌ﴾ ’dır ki; Tevhid‑i Ulûhiyet’e tasrîhtir. Hakikat, hak lisânı der ki:LÂ MA'BÛDE İLLÂ HÛ…
Üçüncü cümle: ﴿اَللّٰهُ الصَّمَدُ﴾ ’dir; iki cevher‑i tevhide sadeftir. Birinci dürrü; Tevhid‑i Rubûbiyet. Evet nizâm‑ı kevn lisânı der ki:LÂ HÀLIKA İLLÂ HÛ…
İkinci dürrü; Tevhid‑i Kayyûmiyet. Evet serâser kâinâtta, vücûd ve hem bekàda, müessire ihtiyaç lisânı der ki:LÂ KAYYÛME İLLÂ HÛ…
Dördüncü: ﴿لَمْ يَلِدْ﴾ ’dir; bir Tevhid‑i Celâlî müstetirdir, envâ'‑ı şirki reddeder, küfrü keser bî‑iştibâh.
948
Yani tağayyür, ya tenâsül, ya tecezzî eden elbet ne Hàlık’tır, ne Kayyûm’dur, ne İlâh…
Veled fikri, tevellüd küfrünü ﴿لَمْ﴾ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserîsi gümrâh…
Ki İsâ (A.S.), ya Üzeyr’in, ya melâik, ya ukùlün tevellüd şirki meydân alıyor nev'‑i beşerde gâh bâ‑gâh…
Beşincisi: ﴿وَلَمْ يُولَدْ﴾ bir Tevhid‑i Sermedî, işâreti şöyledir: Vâcib, kadîm, ezelî olmazsa olmaz İlâh…
Yani; ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinâta penâh…
Esbâb‑perestî, nücûm‑perestlik, sanem‑perestî, tabiat‑perestlik şirkin birer nev'idir, dalâlette birer çâh…
Altıncı: ﴿وَلَمْ يَكُنْ﴾ bir tevhid‑i câmi'dir; ne zâtında nazîri, ne ef'âlinde şerîki, ne sıfâtında şebîhi ﴿لَمْ﴾ lafzına nazargâh…
Şu altı cümle ma'nen birbirine netice, hem birbirinin bürhânı; müselseldir berâhin, mürettebdir netâic şu sûrede karargâh…
Demek şu Sûre‑i İhlâs’ta, kendi mikdar‑ı kàmetinde müselsel, hem müretteb otuz sûre münderic; bu bunlara sehergâh…
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
949
Sebeb Sırf Zâhirîdir
İzzet‑i azamet ister ki; esbâb‑ı tabîi, perdedâr‑ı dest-i kudret ola aklın nazarında.
Tevhid ve celâl ister ki; esbâb‑ı tabîi, dâmenkeş‑i te'sir-i hakîki ola (❋) kudret eserinde.