Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Otuzuncu Pencere

﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا
﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Şu pencere, imkân ve hudûsa müesses umum mütekellimînin penceresidir. Ve isbât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a karşı caddeleridir. Bunun tafsilâtını, Şerhü'l‑Mevâkıf ve Şerhü'l‑Makàsıd gibi muhakkìklerin büyük kitaplarına havâle ederek, yalnız Kur'ân’ın feyzinden ve şu pencereden rûha gelen bir‑iki şuâı göstereceğiz. Şöyle ki:
932
Âmiriyet ve hâkimiyetin muktezâsı; rakìb kabûl etmemektir, iştirâki reddetmektir, müdâhaleyi ref'etmektir Onun içindir ki; küçük bir köyde iki muhtar bulunsa, köyün rahatını ve nizâmını bozarlar. Bir nahiyede iki müdür, bir vilâyette iki vâli bulunsa, herc ü merc ederler. Bir memlekette iki pâdişah bulunsa, fırtınalı bir karmakarışıklığa sebebiyet verirler.
Mâdem hâkimiyet ve âmiriyetin gölgesinin zaîf bir gölgesi ve cüz'î bir nümûnesi, muâvenete muhtaç âciz insanlarda böyle rakìb ve zıddı ve emsâlinin müdâhalesini kabûl etmezse; acaba saltanat‑ı mutlaka sûretindeki hâkimiyet ve Rubûbiyet derecesindeki âmiriyet, bir Kadîr‑i Mutlak’ta ne derece o redd‑i müdâhale kanunu, ne kadar esâslı bir sûrette hükmünü icra ettiğini kıyâs et.
Demek Ulûhiyet ve Rubûbiyet’in en kat'î ve dâimî lâzımı; vahdet ve infirad’dır. Buna bir bürhân‑ı bâhir ve şâhid‑i kàtı', kâinâttaki intizam‑ı ekmel ve insicam‑ı ecmeldir. Sinek kanadından tut, semâvât kandillerine kadar öyle bir nizâm var ki; akıl onun karşısında hayretinden ve istihsânından Sübhânallâh, Mâşâallâh, Bârekallâh der, secde eder.
Eğer zerre mikdar şerîke yer bulunsa idi, müdâhalesi olsa idi, ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyet‑i kerîmesinin delâletiyle; nizâm bozulacaktı, sûret değişecekti, fesâdın âsârı görünecekti. Hâlbuki:﴿فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ ❋ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَس۪يرٌ delâletiyle ve şu ifâde ile nazar‑ı beşer, kusuru aramak için ne kadar çabalasa, hiçbir yerde kusuru bulamayarak yorgun olarak menzili olan göze gelip, onu gönderen münekkid akla diyecek: Beyhûde yoruldum, kusur yok.” demesiyle gösteriyor ki; nizâm ve intizam, gayet mükemmeldir. Demek intizam‑ı kâinât, Vahdâniyet’in kat'î şâhididir.
933
Gel gelelim Hudûsa. Mütekellimîn demişler ki:
Âlem, müteğayyirdir. Her müteğayyir, hâdistir. Herbir hâdisin, bir muhdisi yani mûcidi var. Öyle ise; bu kâinâtın kadîm bir Mûcid’i var.”
Biz de deriz: Evet kâinât hâdistir. Çünkü; görüyoruz; her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinât, bir âlem gider, biri gelir. Demek bir Kadîr‑i Zülcelâl var ki, bu kâinâtı hiçten icâd ederek her senede, belki her mevsimde, belki her günde birisini icâd eder, ehl‑i şuûra gösterir. Ve sonra onu alır, başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp, zincirleme bir sûrette zamanın şeridine asıyor. Elbette bu âlem gibi birer kâinât‑ı müteceddide hükmünde olan her baharda, gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden kâinâtları icâd eden bir Zât‑ı Kadîr’in mu'cizât‑ı kudretidirler. Elbette âlem içinde her vakit âlemleri halkedip değiştiren Zât, mutlaka şu âlemi dahi O halketmiştir. Ve şu âlemi ve rû‑yi zemini, o büyük misâfirlere misâfirhâne yapmıştır.
Gelelim İmkân bahsine. Mütekellimîn demişler ki:
İmkân, mütesâviyyü't‑tarafeyn’dir. Yani: Adem ve vücûd, ikisi de müsâvî olsa; bir tahsîs edici, bir tercih edici, bir mûcid lâzımdır. Çünkü; mümkinât, birbirini icâd edip teselsül edemez. Yâhut o onu, o da onu icâd edip, devir sûretinde dahi olamaz. Öyle ise; bir Vâcibü'l‑Vücûd vardır ki, bunları icâd ediyor.” Devir ve teselsülü, oniki bürhân, yani arşî ve süllemî gibi nâmlar ile müsemmâ meşhûr oniki delil‑i kat'î ile, devri ibtal etmişler ve teselsülü muhâl göstermişler. Silsile‑i esbâbı kesip, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu isbât etmişler.
Biz de deriz ki: Esbâb, teselsülün berâhini ile âlemin nihâyetinde kesilmesinden ise, herşeyde Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs sikkeyi göstermek, daha kat'î, daha kolaydır. Kur'ân’ın feyziyle bütün Pencere’ler ve bütün Söz’ler, o esâs üzerine gitmişler. Bununla beraber imkân noktasının hadsiz bir vüs'ati var. Hadsiz cihetlerle Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu gösteriyor. Yalnız, mütekellimînin teselsülün kesilmesi yoluna (elhak geniş ve büyük olan o caddeye) münhasır değildir. Belki had ve hesaba gelmeyen yollar ile Vâcibü'l‑Vücûd’un mârifetine yol açar, şöyle ki:
934
Herbir şey; vücûdunda, sıfâtında, müddet‑i bekàsında, hadsiz imkânât, yani gayet çok yollar ve cihetler içinde mütereddid iken, görüyoruz ki; o hadsiz cihetler içinde vücûdca muntazam bir yolu takib ediyor. Herbir sıfatı da mahsûs bir tarzda ona veriyor. Müddet‑i bekàsında bütün değiştirdiği sıfât ve hâller dahi, böyle bir tahsîs ile veriliyor. Demek bir Muhassıs’ın irâdesiyle, bir Müreccih’in tercihiyle, bir Mûcid‑i Hakîm’in icâdıyladır ki; hadsiz yollar içinde, hikmetli bir yolda onu sevkeder. Muntazam sıfâtı ve ahvâli ona giydiriyor.
Sonra infiraddan çıkarıp, bir terkîbli cisme cüz' yapar, imkânât ziyâdeleşir. Çünkü; o cisimde binler tarzda bulunabilir. Hâlbuki; neticesiz o vaziyetler içinde, neticeli, mahsûs bir vaziyet ona verilir ki; mühim neticeleri ve fâideleri ve o cisimde vazifeleri gördürülüyor. Sonra o cisim dahi diğer bir cisme cüz' yaptırılıyor. İmkânât, daha ziyâdeleşir. Çünkü; binlerle tarzda bulunabilir. İşte o binler tarz içinde, bir tek vaziyet veriliyor. O vaziyet ile mühim vazifeler gördürülüyor ve hâkezâ Gittikçe daha ziyâde kat'î bir Hakîm‑i Müdebbir’in vücûb‑u vücûdunu gösteriyor. Bir Âmir‑i Alîm’in emriyle sevk edildiğini bildiriyor.
Cisim içinde cisim, birbiri içinde cüz' olup giden bütün bu terkîblerde; nasıl bir nefer, takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda mütedâhil o hey'etlerden herbirisine mahsûs birer vazifesi, hikmetli birer nisbeti, intizamlı birer hizmeti bulunuyor. Hem nasıl ki; senin göz bebeğinden bir hüceyre, gözünde bir nisbeti ve bir vazifesi var. Senin başın hey'et‑i umumiyesi nisbetine dahi, hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır. Zerre mikdar şaşırsa, sıhhat ve idare‑i beden bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket a'sâblarına, hattâ bedenin hey'et‑i umumiyesinde birer mahsûs vazifesi, hikmetli birer vaziyeti vardır. Binlerle imkânât içinde, bir Sâni'‑i Hakîm’in hikmetiyle o muayyen vaziyet verilmiştir.
935
Öyle de: Bu kâinâttaki mevcûdât, herbiri kendi zâtı ile, sıfâtı ile, çok imkânât yolları içinde hàs bir vücûdu ve hikmetli bir sûreti ve fâideli sıfatları, nasıl bir Vâcibü'l‑Vücûd’a şehâdet ederler. Öyle de; mürekkebâta girdikleri vakit, herbir mürekkebde daha başka bir lisânla yine Sâni'ini ilân eder. Gitgide, en büyük mürekkebe kadar nisbeti, vazifesi, hizmeti itibariyle Sâni'‑i Hakîm’in vücûb‑u vücûduna ve ihtiyarına ve irâdesine şehâdet eder. Çünkü; bir şeyi, bütün mürekkebâta hikmetli münâsebetleri muhâfaza sûretinde yerleştiren, bütün o mürekkebâtın Hàlık’ı olabilir. Demek bir tek şey, binler lisânlarla O’na şehâdet eder hükmündedir.
İşte kâinâtın mevcûdâtı kadar değil, belki mevcûdâtın sıfât ve mürekkebâtı adedince imkânât noktasından da Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna karşı şehâdetler geliyor
İşte ey gâfil! Kâinâtı dolduran bu şehâdetleri, bu sadâları işitmemek ne derece sağır ve akılsız olmak lâzım geliyor? Haydi sen söyle!‥

Otuzbirinci Pencere

﴿لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ
﴿وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِن۪ينَ ❋ وَف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَفَلَا تُبْصِرُونَ
Şu pencere, insan penceresidir ve enfüsîdir. Ve enfüsî cihetinde şu pencerenin tafsilâtını binler muhakkìkîn‑i evliyânın mufassal kitaplarına havâle ederek, yalnız feyz‑i Kur'ân’dan aldığımız birkaç esâsa işâret ederiz. Şöyle ki:
Onbirinci Sözde beyân edildiği gibi; İnsan, öyle bir nüsha‑i câmiadır ki, Cenâb‑ı Hak, bütün esmâsını, insanın nefsi ile insana ihsâs ediyor.” Tafsilâtını başka Söz’lere havâle edip yalnız Üç Nokta göstereceğiz.
936

Birinci Nokta

İnsan, üç cihetle Esmâ‑i İlâhiye’ye bir âyinedir.
Birinci Vecih: Gecede zulümât, nasıl nuru gösterir. Öyle de; insan za'f ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks ve kusuru ile, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ Pek çok evsâf‑ı İlâhiye’ye bu sûretle âyinedârlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihâyetsiz za'fında, hadsiz a'dâsına karşı bir nokta‑i istinâd aramakla, vicdân dâima Vâcibü'l‑Vücûd’a bakar. Hem nihâyetsiz fakrında, nihâyetsiz hâcâtı içinde, nihâyetsiz maksadlara karşı bir nokta‑i istimdâd aramağa mecbur olduğundan, vicdân dâima o noktadan bir Ganiyy‑i Rahîm’in dergâhına dayanır; duâ ile el açar.
Demek her vicdânda şu nokta‑i istinâd ve nokta‑i istimdâd cihetinde iki küçük pencere, Kadîr‑i Rahîm’in bârgâh‑ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.
İkinci Vecih Âyinedârlık İse: İnsana verilen nümûneler nev'inden cüz'î ilim, kudret, basar, sem', mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz'iyât ile, kâinât Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem'ine, Hâkimiyet‑i Rubûbiyet’ine âyinedârlık eder. Onları anlar, bildirir. Meselâ: Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de; şu koca kâinât sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder.” ve hâkezâ
Üçüncü Vecih Âyinedârlık İse: İnsan, üstünde nakışları görünen Esmâ‑i İlâhiye’ye âyinedârlık eder. Otuzikinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’nın başında bir nebze izâh edilen insanın mâhiyet‑i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyâde esmâ vardır. Meselâ: Yaratılışından Sâni', Hàlık ismini ve hüsn‑ü takvîminden Rahmân ve Rahîm isimlerini ve hüsn‑ü terbiyesinden Kerîm, Latîf isimlerini ve hâkezâ Bütün a'zâ ve âlâtı ile, cihâzât ve cevârihi ile, letâif ve maneviyatı ile, havâs ve hissiyatı ile ayrı ayrı esmânın, ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor.
Demek nasıl esmâda bir ism‑i a'zam var, öyle de; o esmânın nukùşunda dahi bir nakş‑ı a'zam var ki, o da insandır.
937
Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku! Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var!‥

İkinci Nokta

Mühim bir sırr‑ı Ehadiyet’e işâret eder. Şöyle ki:
İnsanın nasıl rûhu bütün cesedine öyle bir münâsebeti var ki; bütün a'zâsını ve eczâsını birbirine yardım ettirir. Yani, irâde‑i İlâhiye cilvesi olan evâmir‑i tekvîniye ve o evâmirden vücûd‑u haricî giydirilmiş bir kanun‑u emrî ve latîfe‑i Rabbâniye olan rûh, onların idaresinde, onların manevî seslerini hissetmesinde ve hâcâtlarını görmesinde birbirine mâni olmaz, rûhu şaşırtmaz. Rûha nisbeten uzak yakın bir hükmünde birbirine perde olmaz. İsterse, çoğunu birinin imdâdına yetiştirir. İsterse bedenin her cüz'ü ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hattâ çok nurâniyet kesbetmiş ise, herbir cüz'ü ile görebilir ve işitebilir.
Öyle de: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Cenâb‑ı Hakk’ın, mâdem O’nun bir kanun‑u emri olan rûh, küçük bir âlem olan insan cisminde ve a'zâsında bu vaziyeti gösteriyor. Elbette âlem‑i ekber olan kâinâtta, O Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un irâde‑i külliyesine ve kudret‑i mutlakasına hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz duâlar, hadsiz işler, hiçbir cihette O’na ağır gelmez. Birbirine mâni olmaz. O Hàlık‑ı Zülcelâl’i meşgul etmez, şaşırtmaz; bütününü birden görür, bütün sesleri birden işitir. Yakın uzak birdir. İsterse, bütününü birinin imdâdına gönderir. Herşey ile, herşeyi görebilir. Seslerini işitebilir. Ve herşey ile herşeyi bilir ve hâkezâ
938

Üçüncü Nokta

Hayatın pek mühim bir mâhiyeti ve ehemmiyetli bir vazifesi var. Fakat o bahis, hayat penceresinde ve Yirminci Mektûbun Sekizinci Kelimesi’nde tafsîli geçtiğinden ona havâle edip yalnız bunu ihtar ederiz ki:
Hayatta hissiyat sûretinde kaynayan memzûc nakışlar, pek çok esmâ ve şuûnât‑ı zâtiyeye işâret eder. Gayet parlak bir sûrette Hayy‑ı Kayyûm’un şuûnât‑ı zâtiyesine âyinedârlık eder. Şu sırrın izâhı, Allah’ı tanımayanlara ve daha tam tasdik etmeyenlere karşı zamanı olmadığından kapıyı kapıyoruz.

Otuzikinci Pencere

﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا﴿قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعًاۨ الَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ
Şu pencere, semâ‑i Risalet’in güneşi, belki güneşler güneşi olan Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın penceresidir. Şu gayet parlak ve pek büyük ve çok nurânî pencere; Otuzbirinci Söz olan Mi'râc Risalesi’yle, Ondokuzuncu Söz olan Nübüvvet‑i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) Risalesi’nde ve ondokuz işâretli olan Ondokuzuncu Mektûb’da, ne derece nurânî ve zâhir olduğu isbât edildiğinden, o iki Söz’ü ve o Mektûb’u ve o Mektûbun Ondokuzuncu İşâreti’ni bu makamda düşünüp, sözü onlara havâle edip, yalnız deriz ki:
939
Tevhidin bir bürhân‑ı nâtıkı olan Zât‑ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) risalet ve velâyet cenâhlarıyla, yani kendinden evvel bütün enbiyânın tevâtürle icmâlarını ve ondan sonraki bütün evliyânın ve asfiyânın icmâkârâne tevâtürlerini tazammun eden bir kuvvetle, bütün hayatında, bütün kuvvetiyle, Vahdâniyet’i gösterip ilân etmiş. Ve Âlem‑i İslâmiyet gibi geniş, parlak, nurânî bir pencereyi, mârifetullâha açmıştır. İmâm‑ı Gazâlî, İmâm‑ı Rabbânî, Muhyiddin‑i Arabî, Abdülkadir‑i Geylânî gibi milyonlar muhakkìkîn‑i asfiyâ ve sıddıkîn, o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar. Acaba böyle bir pencereyi kapatacak bir perde var ? Ve onu ittiham edip, bu pencereden bakmayanın aklı var ? Haydi sen söyle!‥

Otuzüçüncü Pencere

﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا ❋ قَيِّمًا…
﴿الٓرٰ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ
Bütün geçmiş pencereler, Kur'ân denizinden bazı katreler olduğunu düşün, sonra Kur'ân’da ne kadar âb‑ı hayat hükmünde olan envâr‑ı Tevhid var olduğunu kıyâs edebilirsin. Fakat bütün o pencerelerin menba'ı ve mâdeni ve aslı olan Kur'ân’a, gayet mücmel bir sûrette, gayet basit bir tarzda bakılsa dahi, yine gayet parlak, nurânî bir pencere‑i câmiadır.
O pencere ne kadar kat'î ve parlak ve nurânî olduğunu Yirmibeşinci Söz olan İ'câz‑ı Kur'ân Risalesi’ne ve Ondokuzuncu Mektûb’un Onsekizinci İşâreti’ne havâle ediyoruz. Ve Kur'ân’ı bize gönderen Zât‑ı Zülcelâl’in Arş‑ı Rahmânî’sine niyâz edip deriz:
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴿رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا
﴿رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
﴿وَتُبْ عَلَيْنَا اِنَّكَ اَنْتَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ
940

İhtar

Şu otuzüç pencereli olan Otuzüçüncü Mektûb, îmânı olmayanı inşâallâh îmâna getirir. Îmânı zaîf olanın îmânını kuvvetleştirir. Îmânı kavî ve taklidî olanın îmânını tahkîkî yapar. Îmânı tahkîkî olanın îmânını genişlendirir. Îmânı geniş olana bütün kemâlât‑ı hakîkiyenin medârı ve esâsı olan Mârifetullâh”ta terakkiyât verir; daha nurânî, daha parlak manzaraları açar.
İşte bunun için, Bir pencere bana kâfî geldi, yeter.” diyemezsin. Çünkü; senin aklına kanâat geldi, hissesini aldı ise; kalbin de hissesini ister. Rûhun da hissesini ister. Hattâ hayâl de o nurdan hissesini isteyecek. Binâenaleyh herbir pencerenin ayrı ayrı fâideleri vardır.
Mi'râc Risalesi’nde asıl muhâtab, mü'min idi; mülhid ikinci derecede istimâ' makamında idi. Şu risalede ise; muhâtab, münkirdir; istimâ' makamlarında mü'mindir. Bunu düşünüp öylece bakmalı.
Fakat maatteessüf mühim bir sebebe binâen şu mektûb gayet sür'atle yazıldığından ve hattâ müsvedde hâlinde kaldığından, elbette bana ait olan tarz‑ı ifâdede müşevveşiyet ve kusurlar olacaktır. Nazar‑ı müsâmaha ile bakmalarını ve ellerinden gelirse ıslahlarını ve mağfiret ile bana duâ eylemelerini ihvânlarımdan isterim
وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى ❋ وَالْمَلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوٰى
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ اٰم۪ينَ
941

Lemeât

مِنْ بَيْنِ هِلَالِ الصَّوْمِ وَهِلَالِ الْع۪يدِ
Çekirdekler Çiçekleri
Risale‑i Nur Şâkirdlerine küçük bir mesnevî ve îmânî bir dîvândır.”
Müellifi:
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ

Tenbih

Bu Lemeât nâmındaki eserin, sâir dîvânlar gibi bir tarzda bir‑iki mevzû ile gitmediğinin sebebi: Eski eserlerinden Hakikat Çekirdekleri nâmındaki kısacık vecîzeleri bir derece izâh etmek için, hem nesir tarzında yazılmış, hem de sâir dîvânlar gibi hayâlâta, mîzansız hissiyata girilmemiş olmasıdır. Baştan aşağıya mantık ile Hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye olarak, yanında bulunan biraderzâdesi gibi bazı talebelerine bir ders‑i ilmîdir. Belki bir ders‑i îmânî ve Kur'ânî’dir. Üstadımızın baştaki ifâdesinde dediği gibi, biz de anlamışızdır ki: Nazma ve şiire hiç meyli ve onlarla iştigâli de yoktur. ﴿وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ sırrının bir nümûnesini gösteriyor.
942
Bu eser, birçok meşâğil ve Dâru'l‑Hikmet’teki vazife içinde yirmi gün Ramazan’da, günde iki veya iki buçuk saat çalışmak sûretiyle manzûm gibi yazılmıştır. Bu kadar kısa zamanda ve manzûm bir sahife on sahife kadar müşkül olduğu cihetle, birden dikkatsiz, tashihsiz böyle söylenmiş, tab'edilmiştir. Bizce Risale‑i Nur hesabına bir hàrikadır. Hiçbir nazımlı dîvân bunun gibi tekellüfsüz, nesren okunabilir görülmüyor. İnşâallâh bu eser, bir zaman Risale‑i Nur şâkirdlerine bir nev'i mesnevî olacak. Hem bu eser, kendisinden on sene sonra çıkan ve yirmiüç senede tamamlanan Risale‑i Nurun mühim eczâlarına bir işâret‑i gaybiye nev'inden müjdeli bir fihrist hükmündedir.
Risale‑i Nur şâkirdlerindenSungur, Mehmed Feyzi, Husrev

İhtar

اَلْمَرْءُ عَدُوٌّ لِمَا جَهِلَkaidesiyle, ben dahi nazım ve kafiyeyi bilmediğimden ona kıymet vermezdim. Sâfiye’yi kafiyeye fedâ etmek tarzında hakikatin sûretini nazmın keyfine göre tağyîr etmek hiç istemezdim. Şu kafiyesiz, nazımsız kitapta en àlî hakikatlere, en müşevveş bir libâs giydirdim.
Evvelâ: Daha iyisini bilmezdim. Yalnız mânâyı düşünüyordum.
Sâniyen: Cesedi libâsa göre yontmakla rendeleyen şuarâya tenkidimi göstermek istedim.
Sâlisen: Ramazan’da kalb ile beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek için, böyle çocukça bir üslûb ihtiyar edildi.
Fakat ey kàri'! Ben hatâ ettim; itiraf ederim. Sakın sen hatâ etme! Yırtık üslûba bakıp, o àlî hakikatlere karşı dikkatsizlik ile hürmetsizlik etme!‥
943

İfâde‑i Merâm

Ey kàri'! Peşinen bunu itiraf ederim ki; san'at‑ı hat ve nazımda isti'dâdımdan çok müştekîyim. Hattâ şimdi ismimi de düzgün yazamıyorum. Nazm u vezin ise; ömrümde bir fıkra yapamamıştım. Birdenbire zihnime, nazma musırrâne bir arzu geldi. Sahâbelerin gazevâtına dair Kürtçe: قَوْلِ نَوَالَاس۪يسَبَانْ nâmında bir destan vardı. Onun ilâhi tarzındaki tabîi nazmına rûhum hoşlanıyordu. Ben de kendime mahsûs onun tarz‑ı nazmını ihtiyar ettim. Nazma benzer bir nesir yazdım. Fakat vezin için kat'iyyen tekellüf yapmadım. İsteyen adam, nazmı hâtıra getirmeden, zahmetsiz, nesren okuyabilir. Hem nesren olarak bakmalı, mânâ anlaşılsın. Her kıt'ada ittisal‑i mânâ vardır. Kafiyede tevakkuf edilmesin. Külâh püskülsüz olur, vezin de kafiyesiz olur, nazım da kaidesiz olur. Zannımca lafz ve nazım, san'atça câzibedâr olsa, nazarı kendiyle meşgul eder. Nazarı mânâdan çevirmemek için perîşan olması daha iyidir.
Şu eserimde üstadım; Kur'ân’dır. Kitabım; hayattır. Muhâtabım; yine benim. Sen ise ey kàri'! Müstemi'sin. Müstemi'in tenkide hakkı yoktur; beğendiğini alır, beğenmediğine ilişmez. Şu eserim, bu mübârek Ramazan’ın feyzi () olduğundan, ümîd ederim ki; İnşâallâh din kardeşimin kalbine te'sir eder de, lisânı bana bir duâ‑yı mağfiret bahşeder veya bir Fâtiha okur.
944

Eddâî

() Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde,
Said’den yetmiş dokuz emvât (❋❋) bâ‑âsâm âlâma.
.
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş,
Beraber ağlıyor (❋❋❋) hüsrân‑ı İslâm’a.
.
Mezar taşımla pür‑emvât enîndâr o mezarımla,
Revânım saha‑i ukbâ-yı ferdâma.
.
Yakìnim var ki: İstikbâl‑i semâvât ü zemin-i Asya
Bâhem olur teslîm, yed‑i beyzâ-i İslâm’a.
.
Zîra yemîn, yümn‑i îmândır.
Verir emni, emân ile enâma
945

Tevhid’in İki Bürhân‑ı Muazzamı

﴿
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
وَالصَّلٰوةُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ

Tevhid’in İki Bürhân‑ı Muazzamı

Şu kâinât tamamıyla bir bürhân‑ı muazzamdır. Lisân‑ı gayb, şehâdetle müsebbihdir, muvahhiddir. Evet Tevhid‑i Rahmân’la büyük bir sesle zâkirdir ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Bütün zerrât hüceyrâtı, bütün erkân ve a'zâsı birer lisân‑ı zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
O dillerde tenevvü' var, o seslerde merâtib var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Bu bir insan‑ı ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün eczâsı, zerrâtı, küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Şu âlem halka‑i zikri, içinde okuyor Aşr’ı, şu Kur'ân maşrık‑ı nuru. Bütün zîrûh eder fikri ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Bu Furkàn‑ı Celîlü'ş-Şân, o tevhide nâtık bürhân, bütün âyât sâdık lisân, şuâât‑ı bârika-i îmân. Beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
946
Kulağı ger yapıştırsan, şu Furkàn’ın sînesine, derinden derine, sarîhan işitirsin semâvî bir sadâ der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
O sestir gayeten ulvî, nihâyet derece ciddi, hakîki pek samîmî; hem nihâyet mûnis ve mukni' ve bürhânla mücehhezdir. Mükerrer der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Şu bürhân‑ı münevverde, cihât‑ı sittesi şeffâf ki; üstünde münakkaştır, müzehher sikke‑i i'câz; içinde parlayan nur‑u hidayet der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Evet, altında nescolmuş mühefhef mantık ve bürhân, sağında aklı istintak; mürefref her taraf, ezhân Sadakte der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Yemîn olan şimâlinde, eder vicdânı istişhâd. Emâmında hüsn‑ü hayırdır, hedefinde saâdettir. Onun miftâhıdır her dem ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Emâm olan verâsında, ona mesned semâvîdir ki, vahy‑i mahz-ı Rabbânî. Bu şeş cihet ziyâdârdır; burûcunda tecellîdâr ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Evet vesvese‑i sârık, bâ‑vehim şübhe‑i târık, ne haddi var ki; o mârık, girebilsin bu bârık kasra, hem şârık ki; sûr sûreler şâhik, her kelime bir melek‑i nâtık ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
O Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân nasıl bir bahr‑i tevhiddir. Bir tek katre, misâl için bir tek Sûre‑i İhlâs fakat kısa bir tek remzi, nihâyetsiz rumûzundan.
Bütün envâ'‑ı şirki reddeder, hem de yedi envâ'‑ı tevhidi eder isbât; üçü menfî, üçü müsbet şu altı cümlede birden
947
Birinci cümle: ﴿قُلْ هُوَ karînesiz işârettir. Demek ıtlâkla ta'yindir. O ta'yinde taayyün var: EyLÂ HÜVE İLLÂ HÛ
Şu Tevhid‑i şühûd bir işârettir: Hakikat‑bîn nazar tevhide müstağrak olursa der ki:LÂ MEŞHÛDE İLLÂ HÛ
İkinci cümle: ﴿اَللّٰهُ اَحَدٌ ’dır ki; Tevhid‑i Ulûhiyet’e tasrîhtir. Hakikat, hak lisânı der ki:LÂ MA'BÛDE İLLÂ HÛ
Üçüncü cümle: ﴿اَللّٰهُ الصَّمَدُ ’dir; iki cevher‑i tevhide sadeftir. Birinci dürrü; Tevhid‑i Rubûbiyet. Evet nizâm‑ı kevn lisânı der ki:LÂ HÀLIKA İLLÂ HÛ
İkinci dürrü; Tevhid‑i Kayyûmiyet. Evet serâser kâinâtta, vücûd ve hem bekàda, müessire ihtiyaç lisânı der ki:LÂ KAYYÛME İLLÂ HÛ
Dördüncü: ﴿لَمْ يَلِدْ ’dir; bir Tevhid‑i Celâlî müstetirdir, envâ'‑ı şirki reddeder, küfrü keser bî‑iştibâh.
948
Yani tağayyür, ya tenâsül, ya tecezzî eden elbet ne Hàlık’tır, ne Kayyûm’dur, ne İlâh
Veled fikri, tevellüd küfrünü ﴿لَمْ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserîsi gümrâh
Ki İsâ (A.S.), ya Üzeyr’in, ya melâik, ya ukùlün tevellüd şirki meydân alıyor nev'‑i beşerde gâh bâ‑gâh
Beşincisi: ﴿وَلَمْ يُولَدْ bir Tevhid‑i Sermedî, işâreti şöyledir: Vâcib, kadîm, ezelî olmazsa olmaz İlâh
Yani; ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinâta penâh
Esbâb‑perestî, nücûm‑perestlik, sanem‑perestî, tabiat‑perestlik şirkin birer nev'idir, dalâlette birer çâh
Altıncı: ﴿وَلَمْ يَكُنْ bir tevhid‑i câmi'dir; ne zâtında nazîri, ne ef'âlinde şerîki, ne sıfâtında şebîhi ﴿لَمْ lafzına nazargâh
Şu altı cümle ma'nen birbirine netice, hem birbirinin bürhânı; müselseldir berâhin, mürettebdir netâic şu sûrede karargâh
Demek şu Sûre‑i İhlâs’ta, kendi mikdar‑ı kàmetinde müselsel, hem müretteb otuz sûre münderic; bu bunlara sehergâh
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
949

Sebeb Sırf Zâhirîdir

İzzet‑i azamet ister ki; esbâb‑ı tabîi, perdedâr‑ı dest-i kudret ola aklın nazarında.
Tevhid ve celâl ister ki; esbâb‑ı tabîi, dâmenkeş‑i te'sir-i hakîki ola () kudret eserinde.

Vücûd, Âlem‑i Cismânîde Münhasır Değil

Vücûdun hasra gelmez muhtelif envâ'ını, münhasır olmaz, sıkışmaz şu şehâdet âleminde.
Âlem‑i cismânî, bir tenteneli perde gibi, şu'le‑feşân gaybî avâlim üzerinde.

Kalem‑i Kudret’te İttihâd, Tevhid’i İlân Eder

Eser‑i itkan-ı san'at, fıtratın her köşesinde bilbedâhe reddeder esbâbının icâdını.
Nakş‑ı kilkî, ayn‑ı kudret, hilkatin her noktasında bizzarûre reddeder vesâitin vücûdunu.

Bir Şey, Her Şeysiz Olmaz

Kâinâtta serbeser sırr‑ı tesânüd müstetir, hem münteşir. Hem cevânibde tecâvüb, hem teâvün gösterir;
Ki yalnız bir Kudret‑i âlem-şümûldür yaptırır, zerreyi her nisbetiyle halkedip yerleştirir.
Kitab‑ı âlemin her satırıyla her harfi hayy; ihtiyaç sevkediyor, tanıştırır.
950
Her nereden gelirse gelsin, nidâ‑i hâcete lebbeyk‑zendir; sırr‑ı tevhid nâmına etrafı görüştürür.
Zîhayat her harfi, herbir cümleye müteveccih birer yüzü, hem de nâzır birer gözü baktırır.

Güneşin Hareketi Câzibe İçindir; Câzibe İstikrar‑ı Manzûmesi İçindir

Güneş bir meyvedârdır silkinir, düşmesin müncezib seyyâr olan yemişleri.
Ger sükûtuyla, sükûnet eylese cezbe kaçar; ağlar fezâda muntazam meczûbları.

Küçük Şeyler Büyük Şeylerle Merbûttur

Sivrisinek gözünü halkeyleyendir mutlaka, Güneş’i hem kehkeşi halkeylemiş.
Pirenin midesini tanzim edendir mutlaka, manzûme‑i şemsiyeyi nazmeylemiş.
Gözde rü'yet, midede hem ihtiyacı dercedendir mutlaka, semâ gözüne ziyâ sürmesi çekmiş, zemin yüzüne gıdâ sofrası sermiş.

Kâinâtın Nazmında Büyük Bir İ'câz Var

Kâinâtın gör ki; te'lifinde bir i'câz var. Ger bütün esbâb‑ı tabîiye bi'l‑farzı'l-muhâl
Ola herbiri muktedir bir fâil‑i muhtar. O i'câza karşı nihâyet acz ile bi'l‑imtisal ederek secde ki:
سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ ف۪ينَا رَبَّنَا اَنْتَ الْقَد۪يرُ الْاَزَلِيُّ ذُوالْجَلَالِ
951

Kudrete Nisbet Her Şey Müsâvîdir

﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
Bir kudret‑i zâtiyedir, hem ezelî; acz tahallül edemez.
Onda merâtib olmayıp, mevâni' tedâhül edemez. İsterse küll, isterse cüz' nisbet tefâvüt eylemez.
Çünkü herşey bağlıdır herşey ile. Herşeyi yapamayan bir şeyi de yapamaz.

Kâinâtı Elinde Tutamayan, Zerreyi Halkedemez

Tesbih gibi nazmeyleyip kaldıracak; arzımızı, şümûsu, nücûmu, hasra gelmez.
Şu fezânın başına hem sînesine takacak, öyle kuvvetli ele bir kimse mâlik olmaz.
Dünyada hiçbir şeyde da'vâ‑yı halk edip iddia‑yı icâd edemez.

İhyâ‑yı Nev', İhyâ‑yı Ferd Gibidir

Mevt‑âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sinek, nasıl onun ihyâsı kudrete ağır gelmez.
Şu dünyanın mevti de, ihyâsı da öyledir. Bütün zîrûh ihyâsı onda fazla nazlanmaz.

Tabiat, Bir San'at‑ı İlâhiye’dir

Değil tâbi' tabiat, belki matba'. Değil nakkàş, o belki bir nakıştır. Değil fâil, o kàbildir. Değil masdar, o mistardır.
Değil nâzım, o nizâmdır. Değil kudret, o kanundur. İrâdî bir şerîattır. Değil hariç, hakikatdâr.
952

Vicdân, Cezbesiyle Allah’ı Tanır

Vicdânda mündemicdir bir incizab ve cezbe. Bir câzibin cezbiyle dâim olur incizab.
Cezbe düşer zîşuûr, ger Zülcemâl görünse. Etse tecellî dâim pür‑şa'şaa bî‑hicâb.
Bir Vâcibü'l‑Vücûd, Sâhib‑i Celâl ü Cemâl; şu fıtrat‑ı zîşuûr, kat'î şehâdet‑meâb.
Bir şâhidi o cezbe, hem diğeri incizab.

Fıtratın Şehâdeti Sâdıkadır

Fıtratta yalan yoktur; ne dediyse doğrudur. Çekirdeğin lisânı,
meyl‑i nümûvv der: Ben, sünbüllenip meyvedâr‥” Doğru çıkar beyânı.
Yumurtanın içinde, derin derin söyler hayatın meyelânı
Ki: Ben piliç olurum, İzn‑i İlâhî ola.” Sâdık olur lisânı.
Bir avuç su, bir demir gülle içinde eğer niyet etse incimâd, bürûdetin zamanı
İçindeki inbisat meyli der: Genişlen, bana lâzım fazla yer.” Bir emr‑i bî-emânî.
Metîn demir çalışır, onu yalan çıkarmaz. Belki onda doğruluk, hem de sıdk‑ı cenânî,
o demiri parçalar. Şu meyelânlar bütün birer emr‑i tekvînî, birer hükm‑ü Yezdânî.
Birer fıtrî şerîat, birer cilve‑i irâde. İrâde‑i İlâhî, idare‑i ekvânî.
Emirleri şunlardır: Birer birer meyelân, birer birer imtisal, evâmir‑i Rabbânî.
Vicdândaki tecellî aynen böyle cilvedir; ki incizab ü cezbe iki musaffâ canı.