904
Onüçüncü Pencere
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪﴾ sırrınca, herşey lisân‑ı mahsûsu ile Hàlık’ını yâdeder, takdis eder. Evet bütün mevcûdâtın lisân‑ı hâl ve kàl ile ettiği tesbihât, bir tek Zât‑ı Mukaddes’in vücûdunu gösteriyor. Evet fıtratın şehâdeti reddedilmez. Delâlet‑i hâl ise, hususan çok cihetlerle gelse, şübhe getirmez.
Bak hadsiz fıtrî şehâdeti tazammun eden ve nihâyetsiz tarzlarda lisân‑ı hâl ile delâlet eden ve mütedâhil dâireler gibi bir tek merkeze bakan şu mevcûdâtın muntazam sûretleri, herbiri birer dildir. Ve mevzûn hey'etleri, herbiri birer lisân‑ı şehâdettir. Ve mükemmel hayatları, herbiri birer lisân‑ı tesbihtir ki; – “Yirmidördüncü Söz”de kat'î isbât edildiği gibi – o bütün diller ile pek zâhir bir sûrette tesbihâtları ve tahiyyâtları ve bir tek mukaddes Zât’a şehâdetleri, ziyâ güneşi gösterdiği gibi, bir Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’u gösterir. Ve kemâl‑i Ulûhiyet’ine delâlet eder.
Ondördüncü Pencere
﴿قُلْ مَنْ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ﴾﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ﴾﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴾﴿اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ﴾ sırlarınca, herşey, herşeyinde ve her şe'ninde tek bir Hàlık‑ı Zülcelâl’e muhtaçtır.
Evet kâinâttaki mevcûdâta bakıyoruz ve görüyoruz ki; za'f‑ı mutlak içinde bir kuvvet‑i mutlaka tezâhüratı var. Ve acz‑i mutlak içinde bir kudret‑i mutlakanın âsârı görünüyor. Meselâ; nebâtâtın tohumlarında ve köklerindeki ukde‑i hayatiyelerinin intibâhları zamanında gösterdikleri hàrika vaziyetleri gibi…
905
Hem fakr‑ı mutlak ve kuruluk içinde bir gınâ‑yı mutlakın tezâhüratı var. Kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet‑i fakirâneleri ve baharda şa'şaalı servet ve gınâları gibi…
Hem cümûd‑u mutlak içinde bir hayat‑ı mutlakanın tereşşuhâtı görünüyor. Anâsır‑ı câmidenin zîhayat maddelere inkılâbı gibi…
Hem bir cehl‑i mutlak içinde muhît bir şuûrun tezâhüratı görünüyor. Zerrelerden yıldızlara kadar herşeyin harekâtında nizâmât‑ı âleme ve mesâlih‑i hayata ve metâlib‑i hikmete muvâfık bir tarzda hareket etmeleri ve şuûrkârâne vaziyetleri gibi…
İşte bu acz içindeki kudret; ve za'f içindeki kuvvet; ve fakr içindeki servet ve gınâ; ve cümûd ve cehil içindeki hayat ve şuûr; bilbedâhe ve bizzarûre bir Kadîr‑i Mutlak ve Kaviyy‑i Mutlak ve Ganiyy‑i Mutlak ve Alîm‑i Mutlak ve Hayy‑ı Kayyûm bir Zât’ın vücûb‑u vücûduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar. Hey'et‑i mecmuası ile büyük bir mikyâsta bir cadde‑i nurâniyeyi gösterir.
İşte ey tabiat bataklığına düşen gâfil! Eğer tabiatı bırakıp kudret‑i İlâhiye’yi tanımazsan, herbir şeye, hattâ herbir zerreye; hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihâyetsiz bir hikmet ve mehâret, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar herşeyde bulunduğunu kabûl etmek lâzım gelir.
906
Onbeşinci Pencere
﴿اَلَّذ۪ٓي اَحْسَنَ كُلَّ شىْءٍ خَلَقَهُ﴾ sırrınca; herşeye, o şeyin kàbiliyet‑i mâhiyetine göre kemâl‑i mîzan ve intizam ile biçilip hüsn‑ü san'at ile tertib edilip, en kısa yolda, en güzel bir sûrette, en hafif bir tarzda, isti'mâlce en kolay bir şekilde, meselâ; kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve isti'mâl etmelerine bak. Hem isrâfsız hikmetli bir tarzda vücûd vermek, sûret giydirmek; eşya adedince diller ile bir Sâni'‑i Hakîm’in vücûb‑u vücûduna şehâdet ve bir Kadîr‑i Alîm-i Mutlak’a işâret ederler.
Onaltıncı Pencere
Rû‑yi zeminde mevsim be‑mevsim tazelenen mahlûkatın icâd ve tedbirlerindeki intizamât ve tanzimât, bilbedâhe bir hikmet‑i âmmeyi gösterir. Sıfat, mevsufsuz olmadığından; elbette o hikmet‑i âmme, bizzarûre bir Hakîm’i gösterir.
Hem o perde‑i hikmet içinde hàrika tezyînât, bilbedâhe bir inâyet‑i tâmmeyi gösterir. Ve o inâyet‑i tâmme, bizzarûre inâyetkâr bir Hàlık‑ı Kerîm’i gösterir.
Ve o perde‑i inâyette umuma şâmil bir taltifat ve ihsânat, bilbedâhe bir rahmet‑i vâsiayı gösterir. Ve o rahmet‑i vâsia, bizzarûre bir Rahmân‑ı Rahîm’i gösterir.
Ve o perde‑i rahmet üstünde dahi bütün rızka muhtaç zîhayatların lâyık ve mükemmel bir tarzda iâşeleri ve irzâkları, bilbedâhe terbiyekârâne bir Rezzâkiyet ve şefkatkârâne bir Rubûbiyet’i gösterir. Ve o terbiye ve idare, bizzarûre bir Rezzâk‑ı Kerîm’i gösterir.
907
Evet zeminin yüzünde kemâl‑i hikmetle terbiye edilen ve kemâl‑i inâyetle tezyîn edilen ve kemâl‑i rahmetle taltif edilen ve kemâl‑i şefkatle iâşe edilen bütün mahlûkat, birer birer, bir Sâni'‑i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk’ın vücûbuna şehâdet ve vahdetine işâret ettikleri gibi; yeryüzünün mecmûunda tezâhür eden ve umumunda görülen ve kasd ve irâdeyi bilbedâhe gösteren hikmet‑i âmme; ve hikmeti dahi tazammun eden umum masnûâta şâmil inâyet‑i tâmme; ve inâyet ve hikmeti tazammun eden ve umum mevcûdât‑ı arziyeye şâmil olan rahmet‑i vâsia; ve rahmet ve hikmet ve inâyeti de tazammun eden umum zîhayata şâmil bir sûrette ve gayet kerîmâne bir tarzda olan rızık ve iâşe‑i umumiyeyi birden nazara al, bak!
Nasıl ki; elvân‑ı seb'a, ziyâyı teşkil eder. Ve yeryüzünü tenvir eden o ziyâ, nasıl şüphesiz güneşi gösterir. Öyle de; o hikmet içindeki inâyet ve inâyet içindeki rahmet ve rahmet içindeki iâşe‑i rızkî, nihâyet derecede Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk bir Vâcibü'l‑Vücûd’un vahdetini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini büyük bir mikyâsta, yüksek bir derecede, parlak bir sûrette gösterir.
İşte ey sersem münkir‑i gâfil! Göz önündeki bu hakîmâne, kerîmâne, rahîmâne, rezzâkâne terbiyeti ve bu acîb ve hàrika ve mu'cize keyfiyeti ne ile izâh edebilirsin? Senin gibi serseri tesâdüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla mı? Ve senin gibi âciz, câmid, câhil esbâbla mı? Yoksa nihâyetsiz derecede mukaddes, münezzeh ve müberrâ, muallâ ve nihâyetsiz derecede Kadîr, Alîm, Semi', Basîr olan Zât‑ı Zülcelâl’e, nihâyetsiz derecede âciz, câhil, sağır, kör, mümkin, miskin olan “tabiat” nâmını verip nihâyetsiz hatâ işlemek mi istersin? Hem güneş gibi parlak şu hakikati hangi kuvvet ile söndürebilirsin? Hangi perde‑i gaflet altında saklayabilirsin?‥
908
Onyedinci Pencere
﴿اِنَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِن۪ينَ﴾
Zeminin yüzünü yaz zamanında temâşâ edip görüyoruz ki: İcâd‑ı eşyada müşevveşiyeti iktiza eden ve intizamsızlığa sebeb olan nihâyetsiz sehàvet ve bir cûd‑u mutlak, gayet derecede bir insicam ve intizam içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü tezyîn eden bütün nebâtâtı gör.
Hem mîzansızlığı ve kabalığı iktiza eden icâd‑ı eşyadaki sür'at‑i mutlaka dahi, kemâl‑i mevzûniyet içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak.
Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktiza eden kesret‑i mutlaka dahi, kemâl‑i hüsn-ü san'at içinde görünüyor. İşte yeryüzünü yaldızlıyan bütün çiçeklere bak.
Hem san'atsızlığı, basitliği iktiza eden icâd‑ı eşyadaki sühûlet‑i mutlaka dahi, nihâyetsiz derecede san'atkârlık ve mehâret ve ihtimamkârlık içinde görünüyor. İşte yeryüzündeki ağaç ve nebâtât cihâzâtının sandukçaları ve programları ve tarihçe‑i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak.
Hem ihtilâf ve ayrılığı iktiza eden uzaklık ve bu'd‑u mutlak dahi bir ittifak‑ı mutlak içinde görünüyor. İşte bütün aktâr‑ı zeminde zer'edilen her nev'i hubûbata bak.
909
Hem karışmayı ve bulaşmayı iktiza eden kemâl‑i ihtilât, bil'akis kemâl‑i imtiyaz ve tefrik içinde görünüyor. İşte bütün yer altına karışık atılan ve madde itibariyle birbirine benzeyen tohumların, sünbül vaktinde kemâl‑i imtiyazları ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere, kemâl‑i imtiyaz ile tefrikleri ve mideye giren karışık gıdâların muhtelif a'zâ ve hüceyrâta göre kemâl‑i imtiyazla ayrılmalarına bak, kemâl‑i hikmet içinde kemâl‑i kudreti gör.
Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktiza eden gayet derecede mebzûliyet ve nihâyet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnûâtça, san'atça nihâyet derecede kıymetdâr ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte o hadsiz acâib‑i san'at içinde yeryüzünün Rahmânî sofrasında yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nev'ilerine bak! Kemâl‑i rahmeti, kemâl‑i san'at içinde gör.
İşte, bütün rû‑yi zeminde gayet kıymetdârlık ile beraber, hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde, hadsiz ihtilât ve karışıklık ile beraber, hadsiz imtiyaz ve tefrik; ve hadsiz imtiyaz ve tefrik içinde, gayet uzaklık ile beraber son derecede muvâfakat ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde, gayet derecede sühûlet ve kolaylık ile beraber, gayet derecede ihtimamkârâne yapılış; ve gayet derecede güzel yapılış içerisinde sür'at‑i mutlaka ve çabuklukla beraber, gayet derecede mevzûn ve mîzanlı ve isrâfsızlık; ve gayet derecede isrâfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile beraber son derecede hüsn‑ü san'at; ve son derece hüsn‑ü san'at içinde nihâyet derecede sehàvet ile beraber intizam‑ı mutlak… Elbette gündüz ışığı; ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in, bir Hakîm‑i Zülkemâl’in, bir Rahîm‑i Zülcemâl’in vücûb‑u vücûduna ve Kemâl‑i Kudret’ine ve Cemâl‑i Rubûbiyet’ine ve Vahdâniyet’ine ve Ehadiyet’ine şehâdet ederler. ﴿لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى﴾ sırrını gösterirler.
910
Şimdi ey bîçâre câhil, gâfil, muannid, muattıl! Bu hakikat‑i uzmâyı ne ile tefsir edebilirsin? Bu nihâyet derecede mu'cize ve hàrika keyfiyeti ne ile izâh edebilirsin? Bu hadsiz derecede acîb şu san'atları neye isnâd edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde‑i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesâdüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuûrsuz yoldaşın ve dalâlette istinâdgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesâdüfün karışması yüz derece muhâl değil mi? Ve şu hàrika işlerin binden birinin tabiata havâlesi, bin derece muhâl olmuyor mu? Yoksa câmid, âciz tabiatın; herbir şeyin içinde o şeyden yapılan eşya adedince, manevî makine ve matbaaları mı var?
Onsekizinci Pencere
﴿اَوَلَمْ يَنْظُرُوا ف۪ي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾
Yirmiikinci Söz’de izâh edilen şu temsîle bak ki: Nasıl mükemmel, muntazam, san'atlı saray gibi bir eser, bilbedâhe muntazam bir fiile delâlet eder. Yani bir bina, bir dülgerliğe delâlet eder. Ve mükemmel, muntazam bir fiil, bizzarûre mükemmel bir fâile ve mâhir bir ustaya, bir dülgere delâlet eder. Ve mükemmel usta ve dülger ünvânları, bilbedâhe mükemmel bir sıfata, yani san'at melekesine delâlet eder. Ve mükemmel sıfat ve o mükemmel meleke‑i san'at, bilbedâhe mükemmel bir isti'dâdın vücûduna delâlet eder. Ve mükemmel bir isti'dâd ise, àlî bir rûh ve yüksek bir zâtın vücûduna delâlet eder.
Öyle de, zeminin yüzünü, belki kâinâtı dolduran müteceddid eserler, bilbedâhe gayet derece‑i kemâlde bulunan ef'âli gösteriyor. Ve şu nihâyet derecedeki intizam ve hikmet dâiresindeki ef'âl, bilbedâhe ünvânları ve isimleri mükemmel olan bir fâili gösteriyor. Çünkü; muntazam, hakîmâne fiiller, fâilsiz olmadığı, kat'iyyen ma'lûm… Ve son derece mükemmel ünvânlar, o fâilin son derece kemâldeki sıfatlarına delâlet eder. Çünkü; fenn‑i sarfça nasıl ism‑i fâil, masdardan yapılır. Öyle de, ünvânların ve isimlerin dahi masdarları ve menşe'leri, sıfatlardır. Ve son derece‑i kemâlde sıfatlar, şüphesiz son derece mükemmel olan şuûnât‑ı zâtiyeye delâlet eder. Ve kàbiliyet‑i zâtiye – tâbir edemediğimiz – o mükemmel şuûn‑u zâtiye, bihakka'l‑yakìn hadsiz derece‑i kemâlde olan bir Zât’a delâlet eder.
911
İşte, bütün âlemdeki âsâr‑ı san'at ve bütün mahlûkat, herbiri birer eser‑i mükemmel olduğundan, herbiri bir fiile ve fiil ise isme, isim ise vasfa ve vasıf ise şe'ne ve şe'n ise zâta şehâdet ettikleri için; masnûât adedince bir tek Sâni'‑i Zülcelâl’in vücûb‑u vücûduna şehâdet ve ehadiyetine işâret ettikleri gibi; hey'et‑i mecmuası ile, silsile‑i mahlûkat kadar kuvvetli bir tarzda bir mi'râc‑ı mârifettir. Hiçbir cihette içine şübhe girmeyen müteselsil bir bürhân‑ı hakikattir.
Şimdi ey bîçâre münkir‑i gâfil! Silsile‑i kâinât kadar kuvvetli şu bürhânı ne ile kırabilirsin? Şu masnûât adedince hakikatin şuâını gösteren hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Hangi perde‑i gafleti üstüne çekebilirsin?‥
Ondokuzuncu Pencere
﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪﴾ sırrınca, Sâni'‑i Zülcelâl, semâvâtın ecrâmına o kadar hikmetler, mânâlar takmış ki; güyâ celâl ve cemâlini ifâde etmek için semâvâtı, güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle söylettirdiği gibi, cevv‑i semâda olan mevcûdâta dahi öyle hikmetler ve mânâlar ve maksadlar takmış ki; güyâ o cevv‑i semâyı berkler, şimşekler, ra'dlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor. Ve kemâl‑i hikmet ve cemâl‑i rahmetini ders veriyor.
912
Ve nasıl zemin kafasını, hayvanat ve nebâtât denilen mânidâr kelimeleriyle söyleştirip kemâlât‑ı san'atını kâinâta gösteriyor. Öyle de; o kafanın birer kelimesi olan nebâtları ve ağaçları dahi yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip, yine kemâl‑i san'atını ve cemâl‑i rahmetini ilân ediyor. Ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi, tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup, dekàik‑ı san'atını ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini ehl‑i şuûra ta'lim ediyor.
İşte, bu hadsiz kelimât‑ı tesbihiye içinde yalnız tek bir sünbül ve tek bir çiçeğin tarz‑ı ifâdesine kulak verip dinleyeceğiz. Nasıl şehâdet eder, bileceğiz.
Evet herbir nebât, herbir ağaç, pek çok lisân ile Sâni'lerini öyle gösteriyorlar ki; ehl‑i dikkati hayretlerde bırakır. Ve bakanlara “Sübhânallâh! Ne kadar güzel şehâdet ediyor!” dedirtirler.
Evet, herbir nebâtın çiçek açması zamanında ve sünbül vermesi ânında, tebessümkârâne, manevî tekellümleri hengâmındaki tesbihleri, kendileri gibi güzel ve zâhirdir. Çünkü; herbir çiçeğin, güzel ağzı ile ve muntazam sünbülün lisânıyla ve mevzûn tohumların ve muntazam habbelerin kelimâtıyla hikmeti gösteren o nizâm, bilmüşâhede ilmi gösteren bir mîzan içindedir. Ve o mîzan ise, mehâret‑i san'atı gösteren bir nakş‑ı san'at içindedir. Ve o nakş‑ı san'at, lütûf ve keremi gösteren bir zînet içindedir. Ve o zînet dahi, rahmet ve ihsânı gösteren latîf kokular içindedir. Ve birbiri içinde bulunan şu mânidâr keyfiyetler, öyle bir lisân‑ı şehâdettir ki; hem Sâni'‑i Zülcemâl’ini esmâsıyla ta'rif eder, hem evsâfıyla tavsif eder, hem cilve‑i esmâsını tefsir eder, hem teveddüd ve taarrüfünü, yani sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifâde eder.
913
İşte bir tek çiçekten böyle bir şehâdet işitsen; acaba zemin yüzündeki Rabbânî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Sâni'‑i Zülcelâl’in vücûb‑u vücûdunu ve vahdetini ilân ettiklerini işitsen, hiç şübhen ve vesvesen ve gafletin kalabilir mi? Eğer kalsa sana insan ve zîşuûr denilebilir mi?‥
Gel şimdi bir ağaca dikkatle bak! İşte bahar mevsiminde yaprakların muntazaman çıkması, çiçeklerin mevzûnen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde masûm çocuklar gibi, nesîmin esmesiyle oynaması içindeki latîf ağzını gör. Nasıl bir dest‑i kerem ile yeşillenen yaprakların dili ile ve bir neş'e‑i lütûf ile tebessüm eden çiçeklerin lisânıyla ve bir cilve‑i rahmet ile gülen meyvelerin kelimâtı ile ifâde edilen hikmetli nizâm içindeki adilli mîzan; ve adli gösteren mîzan içinde bulunan dikkatli san'atlar, nakışlar; ve mehâretli nakışlar ve zînetler içinde rahmet ve ihsânı gösteren ayrı ayrı tatlı tatmaklar; ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde, birer mu'cize‑i kudret olan tohumlar ve çekirdekler, gayet zâhir bir sûrette bir Sâni'‑i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Muhsin, Mün'im, Mücemmil, Mufaddıl’ın vücûb‑u vücûdunu ve vahdetini ve cemâl‑i rahmetini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
İşte eğer bütün rû‑yi zemindeki ağaçların lisân‑ı hâllerini birden dinleyebilsen: ﴿يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ﴾ hazinesinde ne kadar güzel cevherler bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın.
İşte ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht gâfil! Bu derece hadsiz lisânlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir Kerîm‑i Zülcemâl, tanımak istenilmezse bu lisânları susturmalı. Mâdemki, susturulmaz; dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünkü; sen kulağını kapamakla, kâinât sükût etmez, mevcûdât susmaz, vahdâniyet şâhidleri seslerini kesmezler. Elbette seni mahkûm ederler…
914
Yirminci Pencere(Hâşiye)
﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ﴾
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ﴾
﴿وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَمَٓا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِن۪ينَ﴾
Nasıl cüz'iyât ve neticelerde ve teferruâtta, kemâl‑i hikmet ve cemâl‑i san'at görünüyor. Öyle de; tesâdüfî ve karışık tevehhüm edilen küllî unsurların, büyük mahlûkatın zâhiren karışık vaziyetleri dahi, bir hikmet ve san'at ile vaziyetler alıyorlar.
İşte ziyânın parlaması; sâir hikmetli hidemâtının delâletiyle, yeryüzünde masnûât‑ı İlâhiye’yi İzn‑i Rabbânî ile teşhîr ve ilân etmektir. Demek bir Sâni'‑i Hakîm tarafından ziyâ, istihdam ediliyor. Çarşı‑yı âlem sergilerindeki antika san'atlarını onun ile irâe ediyor.
915
Şimdi rüzgârlara bak ki; sâir hakîmâne, kerîmâne fâidelerinin ve vazifelerinin şehâdetiyle gayet mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak; bir Sâni'‑i Hakîm tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr‑i Rabbânî’nin çabuk yerine getirilmesine sür'atle çalışmaktır.
Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara! Yerden, dağlardan kaynamaları tesâdüfî değildir. Çünkü; onlara terettüb eden âsâr‑ı rahmet olan fâidelerin ve semerelerin şehâdetiyle ve dağlarda bir mîzan‑ı hâcetle iddiharlarının ifâdesi ile ve bir mîzan‑ı hikmetle gönderilmelerinin delâletiyle gösteriliyor ki; bir Rabb‑i Hakîm’in teshìriyle ve iddiharıyladır. Ve kaynamaları ise, O’nun emrine heyecanla imtisal etmeleridir.
Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevâhirlerin ve mâdenlerin envâ'ına bak! Bunların tezyînâtları ve menfaatli hâsiyetleri bir Sâni'‑i Hakîm’in tezyîni ile, tertibi ile, tedbiri ile, tasviri ile olduğunu; onlara müteallik hakîmâne fâideleri ve mesâlih‑i hayatiye ve levâzımat‑ı insaniye ve hâcât‑ı hayvaniyeye muvâfık bir tarzda ihzarları gösteriyor.
Şimdi çiçeklere, meyvelere bak! Bunların gülümsemeleri ve tatları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri; bir Sâni'‑i Kerîm’in, bir Mün'im‑i Rahîm’in sofrasında birer ta'rife, birer dâvetnâme hükmünde olarak muhtelif renk ve koku ve tatlarla her nev'e ayrı ayrı ta'rife ve dâvetnâme olarak verilmiştir.
Şimdi kuşlara bak! Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları, bir Sâni'‑i Hakîm’in intak ve söyletmesi olduğuna delil‑i kat'î ise; hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdâvele‑i hissiyat ve ifâde‑i maksad etmeleridir.
916
Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları, mânâsız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat'î delil ise; hàlî bir boşlukta o acâibi icâd etmek ve onlardan âb‑ı hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştâk zîhayatlara emzirmek, gösteriyor ki; o şırıltı, o gürültü, gayet mânidâr ve hikmetdârdır ki, bir Rabb‑i Kerîm’in emriyle müştâklara o yağmur bağırıyor ki; “Sizlere müjde, geliyoruz!‥” mânâsını ifâde ederler.
Şimdi göğe bak! Gök içinde hadsiz ecrâmdan yalnız Kamer’e dikkat et! Onun hareketi, bir Kadîr‑i Hakîm’in emriyle olduğu, ona müteallik ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki, başka yerde beyân ettiğimizden kısa kesiyoruz.
İşte ziyâdan tut, tâ Kamer’e kadar saydığımız küllî unsurlar gayet geniş bir tarzda ve büyük bir mikyâsta bir pencere açar. Bir Vâcibü'l‑Vücûd’un vahdetini ve kemâl‑i kudretini ve azamet‑i saltanatını gösterir, ilân ederler.
İşte ey gâfil! Eğer bu gök gürlemesi gibi bu sadâyı susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o ziyâyı söndürebilirsen, Allah’ı unut! Yoksa aklını başına al! سُبْحَانَ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّde.
Yirmibirinci Pencere
﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ﴾
Şu kâinâtın lambası olan Güneş, kâinât Sâni'inin vücûduna ve vahdâniyetine güneş gibi parlak ve nurânî bir penceredir.
917
Evet manzûme‑i şemsiye denilen küremizle beraber on iki seyyâre; cirmleri, küçüklük‑büyüklük itibariyle pek çok muhtelif ve mevkileri, uzaklık‑yakınlık noktasında pek çok mütefâvit ve sür'at‑i hareketleri, çok mütenevvi' olduğu hâlde kemâl‑i intizam ve hikmet ile ve kemâl‑i mîzan ile ve bir sâniye kadar şaşırmayarak hareketleri ve deverânları ve Güneş ile, câzibe kanunu tâbir edilen bir kanun‑u İlâhî ile bağlanmaları yani, onlar imâmlarına iktidâları; büyük bir mikyâsta bir azamet‑i kudret-i İlâhiye’yi ve vahdâniyet‑i Rabbâniye’yi gösterir.
Çünkü; o câmid cirmleri, o şuûrsuz büyük kütleleri, nihâyet derecede intizam ve mîzan‑ı hikmet içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesâfelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek ne derece bir kudreti ve bir hikmeti isbât ettiğini kıyâs et. Bu büyük ve ağır işe zerre mikdar tesâdüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinâtı dağıtacak. Çünkü; bir dakika tesâdüf birisini tevkîf etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsâdeme etmesine yol açar. Küre‑i arzdan bin defa büyük cirmlerle müsâdemenin ne derece dehşetli olduğunu kıyâs edebilirsin.
Manzûme‑i şemsiyenin, yani Şems’in me'mumları ve meyveleri olan oniki seyyârenin acâibini ilm‑i muhît-i İlâhî’ye havâle edip, yalnız gözümüzün önünde seyyâremiz bulunan Arz’a bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu seyyâremiz, bir azamet‑i şevket-i Rubûbiyet’i ve haşmet‑i saltanat-ı Ulûhiyet’i ve kemâl‑i rahmet ve hikmet’i gösterir bir sûrette, Güneş’in etrafında emr‑i Rabbânî ile – Üçüncü Mektûb’da beyân edildiği gibi – pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ve seyahat ona ettiriliyor. Bir sefîne‑i Rabbâniye olarak, acâib‑i masnûât-ı İlâhiye ile doldurulmuş ve zîşuûr ibâdullâha seyrangâh gibi bir mesken‑i seyyâr vaziyeti verilmiş. Ve evkàt ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi Kamer dahi dakîk hesablarla, azîm hikmetlerle ona takılmış ve o Kamer’e başka menzillerde ayrı seyr ve seyahat verilmiş.
İşte bu mübârek seyyâremizin şu hâlleri küre‑i arz kuvvetinde bir şehâdetle, bir Kadîr‑i Mutlak’ın vücûb‑u vücûdunu ve vahdetini isbât eder. Mâdem şu seyyâremiz böyledir. Manzûme‑i şemsiyeyi ona kıyâs edebilirsin.
918
Hem Şems’e, kendi mihveri üstünde câzibe denilen manevî ipleri, yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan Güneş’i, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in emriyle döndürüp, o seyyârâtı o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve Güneş’i bütün seyyârâtı ile sâniyede beş saatlik bir mesâfeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre “Herkül Burcu” tarafına veya “Şemsü'ş‑Şümûs” cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed Sultan’ı olan Zât‑ı Zülcelâl’in kudretiyle ve emriyledir. Güyâ, haşmet‑i Rubûbiyet’ini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzûme‑i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır.
Ey kozmoğrafyacı efendi! Hangi tesâdüf bu işlere karışabilir? Hangi esbâbın eli buna ulaşabilir? Hangi kuvvet buna yanaşabilir? Haydi sen söyle! Hiç böyle bir Sultan‑ı Zülcelâl, aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı? Bâhusus kâinâtın meyvesi, neticesi, gayesi, hülâsası olan zîhayatları, başka ellere verir mi? Başkasını müdâhale ettirir mi? Bâhusus o meyvelerin en câmi'i ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halifesi ve O Sultan’ın âyinedâr bir misâfiri olan insanları başıboş bırakır mı? Ve onları tabiata ve tesâdüfe havâle edip haşmet‑i saltanatını hiçe indirir mi? Kemâl‑i hikmetini sukùt ettirir mi?‥
Yirmiikinci Pencere
﴿اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا ❋ وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا ❋ وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا﴾
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ﴾
Küre‑i Arz, bir kafadır ki; yüzbin ağzı vardır. Herbir ağzında, yüzbin lisânı vardır. Her lisânında, yüzbin bürhânı var ki; herbiri çok cihetle Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehad, herşeye kadîr, herşeye alîm bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve evsâf‑ı kudsiyesine ve Esmâ‑i Hüsnâ’sına şehâdet ederler.
919
Evet, arzın evvel‑i hilkatine bakıyoruz ki: Mâyi hâline gelen bir madde‑i seyyâleden taş ve taştan toprak halkedilmiş. Mâyi kalsaydı, kàbil‑i süknâ olmazdı. O mâyi, taş olduktan sonra demir gibi sert olsa idi, kàbil‑i istifade olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin hâcetlerini gören bir Sâni'‑i Hakîm’in hikmetidir.
Sonra tabaka‑i türâbiye, dağlar direği üzerine atılmış; tâ içindeki dâhilî inkılâblardan gelen zelzeleler, dağlarla teneffüs edip, zemini hareketinden ve vazifesinden şaşırtmasın. Hem denizin istilâsından toprağı kurtarsın. Hem zîhayatların levâzımat‑ı hayatiyesine birer hazine olsun. Hem havayı tarasın, gazât‑ı muzırradan tasfiye etsin, tâ teneffüse kàbil olsun. Hem suları biriktirip iddihar etsin. Hem zîhayata lâzım olan sâir mâdenlere menşe' ve medâr olsun.
İşte bu vaziyet bir Kadîr‑i Mutlak ve bir Hakîm‑i Rahîm’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine gayet kat'î ve kuvvetli şehâdet eder.
Ey coğrafyacı efendi! Bunu ne ile izâh edersin? Hangi tesâdüf şu acâib‑i masnûât ile dolu sefîne‑i Rabbâniye’yi bir meşher‑i acâib yaparak yirmidört bin sene bir mesâfede, bir senede sür'atle çevirip, onun yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin.
Hem zeminin yüzündeki acîb san'atlara bak! Anâsırlar, ne derece hikmetle tavzif edilmişler. Bir Kadîr‑i Hakîm’in emriyle zemin yüzündeki Rahmân misâfirlerine nasıl güzel bakıyorlar. Hizmetlerine koşuyorlar.
920
Hem acîb ve garîb san'atlar içinde rengârenk, acîb hikmetli zemin yüzünün sîmâsındaki bu nakışlı çizgilere bak! Nasıl sekenelerine enhâr ve çayları, deniz ve ırmakları, dağ ve tepeleri, ayrı ayrı mahlûklarına ve ibâdına lâyık birer mesken ve vesâit‑i nakliye yapmış. Sonra yüzbinler ecnâs‑ı nebâtât ve envâ'‑ı hayvanatı ile kemâl‑i hikmet ve intizam ile doldurup hayat vererek şenlendirmek, vakit be‑vakit muntazaman mevt ile terhis ederek boşaltıp, yine muntazaman “Ba'sü ba'de'l‑mevt” sûretinde doldurmak; bir Kadîr‑i Zülcelâl’in ve bir Hakîm‑i Zülkemâl’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine yüzbinler lisânlarla şehâdet ederler.
Elhâsıl: Yüzü, acâib‑i san'ata bir meşher ve garâib‑i mahlûkata bir mahşer ve kafile‑i mevcûdâta bir memer ve sufûf‑u ibâdına bir mescid ve makarr olan zemin; bütün kâinâtın kalbi hükmünde olduğundan, kâinât kadar nur‑u vahdâniyeti gösterir.
İşte ey coğrafyacı efendi! Bu zemin kafası yüzbin ağız, herbirinde yüzbin lisân ile Allah’ı tanıttırsa ve sen O’nu tanımazsan, başını tabiat bataklığına soksan, derece‑i kabahatini düşün. Ne derece dehşetli bir cezaya seni müstehak eder, bil, ayıl. Ve başını bataklıktan çıkar; اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ الَّذ۪ي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ de.
Yirmiüçüncü Pencere
﴿اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ﴾ Hayat, kudret‑i Rabbâniye mu'cizâtının en nurânîsidir, en güzelidir. Ve Vahdâniyet bürhânlarının en kuvvetlisi ve en parlağıdır. Ve Tecelliyât‑ı Samedâniye âyinelerinin en câmi'i ve en berrakıdır.
921
Evet, hayat, tek başıyla bir Hayy‑ı Kayyûm’u bütün esmâ ve şuûnâtı ile bildirir. Çünkü; hayat, pek çok sıfâtın memzûc bir mâcunu hükmünde bir ziyâ, bir tiryâktır. Elvân‑ı seb'a ziyâda ve muhtelif edviyeler tiryâkta nasıl ki, mümtezicen bulunur. Öyle de, hayat dahi pek çok sıfâttan yapılmış bir hakikattir. O hakikatteki sıfatlardan bir kısmı duygular vâsıtasıyla inbisat ederek, inkişaf edip ayrılırlar. Kısm‑ı ekseri ise, hissiyat sûretinde kendilerini ihsâs ederler. Ve hayattan kaynama sûretinde kendilerini bildirirler.
Hem hayat, kâinâtın tedbir ve idaresinde hüküm‑fermâ olan rızık ve rahmet ve inâyet ve hikmeti tazammun ediyor. Güyâ hayat, onları arkasına takıp, girdiği yere çekiyor. Meselâ; hayat bir cisme, bir bedene girdiği vakit, Hakîm ismi dahi tecellî eder. Hikmetle yuvasını güzelce yapıp tanzim eder. Aynı hâlde Kerîm ismi de tecellî edip meskenini, hâcâtına göre tertib ve tezyîn eder. Yine aynı hâlde Rahîm isminin cilvesi görünüyor ki, o hayatın devam ve kemâli için türlü türlü ihsânlarla taltif eder. Yine aynı hâlde Rezzâk isminin cilvesi görünüyor ki, o hayatın bekàsına ve inkişafına lâzım maddî, manevî gıdâları yetiştiriyor. Ve kısmen bedeninde iddihar ediyor.
Demek hayat bir nokta‑i mihrâkıye hükmünde; muhtelif sıfât birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur. Güyâ hayat tamamıyla hem ilimdir, aynı hâlde kudrettir, aynı hâlde de hikmet ve rahmettir. Ve hâkezâ… İşte hayat; bu câmi' mâhiyeti itibariyle, şuûn‑u zâtiye-i Rabbâniye’ye âyinedârlık eden bir âyine‑i Samediyet’tir.
İşte bu sırdandır ki; Hayy‑ı Kayyûm olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd, hayatı pek çok kesretle ve mebzûliyetle halkedip, neşir ve teşhîr eder. Ve herşeyi, hayatın etrafına toplattırıp, ona hizmetkâr eder. Çünkü; hayatın vazifesi büyüktür. Evet, Samediyet’in âyinesi olmak kolay bir şey değil, âdi bir vazife değil.
922
İşte göz önünde her vakit gördüğümüz bu had ve hesaba gelmeyen yeni yeni hayatlar ve hayatların asılları ve zâtları olan rûhlar, birden ve hiçten vücûda gelmeleri ve gönderilmeleri; bir Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd ve Hayy‑ı Kayyûm’un vücûb‑u vücûdunu ve sıfât‑ı kudsiyesini ve Esmâ‑i Hüsnâ’sını, lemeâtın, güneşi gösterdiği gibi gösteriyorlar. Güneşi tanımayan ve kabûl etmeyen adam, nasıl gündüzü dolduran ziyâyı inkâr etmeye mecbur oluyor. Öyle de; Hayy‑ı Kayyûm, Muhyî ve Mümît olan Şems‑i Ehadiyet’i tanımayan adam, zeminin yüzünü belki mâzi ve müstakbeli dolduran zîhayatların vücûdunu inkâr etmeli ve yüz derece hayvandan aşağı düşmeli. Hayat mertebesinden düşüp, câmid bir câhil‑i echel olmalı.
Yirmidördüncü Pencere
﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾
Mevt, hayat kadar bir bürhân‑ı Rubûbiyet’tir. Gayet kuvvetli bir hüccet‑i Vahdâniyet’tir. ﴿اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ﴾ delâletince, mevt; adem, i'dâm, fenâ, hiçlik, fâilsiz bir inkırâz değil, belki bir Fâil‑i Hakîm tarafından hizmetten terhis ve tahvîl‑i mekân ve tebdil‑i beden ve vazifeden paydos ve haps‑i bedenden âzâd etmek ve muntazam bir eser‑i hikmet olduğu, “Birinci Mektûb”da gösterilmiştir.
Evet, nasıl zemin yüzündeki masnûât ve zîhayatlar ve hayatdâr zemin yüzü, bir Sâni'‑i Hakîm’in vücûb‑u vücûduna ve vahdâniyetine şehâdet ediyorlar. Öyle de, o zîhayatlar ölümleriyle bir Hayy‑ı Bâkî’nin sermediyetine ve vâhidiyetine şehâdet ediyorlar. “Yirmiikinci Söz”de mevt, gayet kuvvetli bir bürhân‑ı vahdet ve bir hüccet‑i sermediyet olduğu isbât ve izâh edildiğinden, şu bahsi o Söz’e havâle edip, yalnız mühim bir nüktesini beyân edeceğiz. Şöyle ki:
923
Nasıl zîhayatlar, vücûdları ile bir Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna delâlet ediyorlar. Öyle de, o zîhayatlar, ölümleri ile bir Hayy‑ı Bâkî’nin sermediyetine, vâhidiyetine şehâdet ediyorlar. Meselâ; yalnız bir tek zîhayat olan zemin yüzü, intizamâtı ile, ahvâliyle Sâni'i gösterdiği gibi, öldüğü vakit; yani kış, beyaz kefeni ile ölmüş o zemin yüzünü kapaması ile nazar‑ı beşeri ondan çeviriyor. Veyâhut nazar, o giden bahar cenazesinin arkasından mâziye gider, daha geniş bir manzarayı gösterir.
Yani, herbiri birer mu'cize‑i kudret olan zemin dolusu bütün geçen baharlar misillû, yeni gelecek birer hàrika‑i kudret ve birer hayatdâr zemin olan, bahar dolusu hayatdâr mevcûdât‑ı arziyenin gelmelerini ihsâs ve vücûdlarına şehâdet ettiklerinden; öyle geniş bir mikyâsta, öyle parlak bir sûrette, öyle kuvvetli bir derecede bir Sâni'‑i Zülcelâl’in, bir Kadîr‑i Zülkemâl’in, bir Kayyûm‑u Bâkî’nin, bir Şems‑i Sermedî’nin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve bekà ve sermediyetine şehâdet ederler ve öyle parlak delâili gösterirler ki, ister istemez bedâhet derecesinde اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ الْوَاحِدِ الْاَحَدِ dedirtir.
Elhâsıl: ﴿وَيُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا﴾ sırrınca; hayatdâr bu zemin, bir baharda Sâni'a şehâdet ettiği gibi; onun ölmesiyle, zamanın geçmiş ve gelecek iki kanadına dizilmiş mu'cizât‑ı kudretine nazarı çeviriyor… Bir bahar yerine binler baharı gösteriyor. Bir mu'cize yerine binler mu'cizât‑ı kudretine işâret eder. Ve onlardan her bahar, şu hâzır bahardan daha kat'î şehâdet eder. Çünkü; mâzi tarafına geçenler zâhirî esbâblarıyla beraber gitmişler; arkalarında, yine kendileri gibi başkalar yerlerine gelmişler.
Demek esbâb‑ı zâhiriye hiçtir. Yalnız bir Kadîr‑i Zülcelâl, onları halkedip hikmetiyle esbâba bağlayarak gönderdiğini gösteriyor. Ve gelecek zamanda dizilmiş hayatdâr olan zemin yüzleri ise, daha parlak şehâdet eder. Çünkü; yeniden, yoktan, hiçten yapılıp gönderilecek, yere konup, vazife gördürüp, sonra gönderilecekler.
924
İşte ey tabiata saplanan ve bataklıkta boğulmak derecesine gelen gâfil! Bütün mâzi ve müstakbele ulaşacak hikmetli ve kudretli manevî el sâhibi olmayan bir şey, nasıl bu zeminin hayatına karışabilir? Senin gibi hiç‑ender hiç olan tesâdüf ve tabiat buna karışabilir mi? Kurtulmak istersen: “Tabiat, olsa olsa bir defter‑i kudret-i İlâhiye’dir. Tesâdüf ise; cehlimizi örten gizli bir Hikmet‑i İlâhiye’nin perdesidir.” de, hakikate yanaş.
Yirmibeşinci Pencere
Nasıl ki; madrub, elbette dâribe delâlet eder. San'atlı bir eser, san'atkârı icâb eder. Veled, vâlidi iktiza eder. Tahtiyet, fevkıyeti istilzam eder. Ve hâkezâ… Bütün umûr‑u izafiye tâbir ettikleri biri birisiz olmayan evsâf‑ı nisbiye misillû şu kâinâtın cüz'iyâtında ve hey'et‑i umumiyesinde görünen imkân dahi, vücûbu gösterir. Ve bütün onlarda görünen infiâl, bir fiili gösterir. Ve umumunda görünen mahlûkıyet, Hàlıkıyet’i gösterir. Ve umumunda görünen kesret ve terkîb, vahdeti istilzam eder. Ve vücûb ve fiil ve Hàlıkıyet ve vahdet, bilbedâhe ve bizzarûre; mümkün, münfail, kesîr, mürekkeb, mahlûk olmayan; vâcib ve fâil, vâhid ve hàlık olan mevsuflarını ister.
Öyle ise; bilbedâhe bütün kâinâttaki bütün imkânlar, bütün infiâller, bütün mahlûkıyetler, bütün kesret ve terkîbler, bir Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd, Fa'âlün Limâ Yürîd, Hàlık‑ı Külli Şey’e, Vâhid‑i Ehad’e şehâdet eder.
925
Elhâsıl: Nasıl, imkândan vücûb görünüyor. İnfiâlden fiil ve kesretten vahdet; bunların vücûdu, onların vücûduna kat'iyyen delâlet eder. Öyle de, mevcûdât üstünde görünen masnûiyet ve merzûkıyet gibi sıfatlar dahi, Sâniiyet, Rezzâkıyet gibi şe'nlerin vücûdlarına kat'î delâlet ediyor. Şu sıfâtın vücûdu dahi, bizzarûre ve bilbedâhe, bir Hallâk ve bir Rezzâk Sâni'‑i Rahîm’in vücûduna delâlet eder.
Demek herbir mevcûd taşıdığı yüzler bu çeşit sıfatlar lisânı ile, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un yüzler Esmâ‑i Hüsnâ’sına şehâdet ederler. Bu şehâdetler kabûl edilmezse, mevcûdâtın bütün bu çeşit sıfatlarını inkâr etmek lâzım gelir…
Yirmialtıncı Pencere(Hâşiye)
Şu kâinâtın mevcûdâtı yüzünde tazelenen ve gelip geçen cemâller ve hüsünler, bir Cemâl‑i Sermedî cilvelerinin bir nev'i gölgeleri olduğunu gösterir. Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, dâimî bir şemsin şuâlarının âyineleri olduklarını gösterdikleri gibi; seyyâl zaman ırmağında, seyyâr mevcûdâtın üstünde parlayan lemeât‑ı cemâliye dahi, bir Cemâl‑i Sermedî’ye işâret ederler. Ve O’nun bir nev'i emâreleridirler.
Hem kâinât kalbindeki ciddi aşk, bir Mâşuk‑u Lâyezâlî’yi gösterir. Evet, ağacın mâhiyetinde olmayan bir şey, esâslı bir sûrette meyvesinde bulunmadığı delâletiyle; şecere‑i kâinâtın hassas meyvesi olan nev'‑i insandaki ciddi aşk‑ı lâhutî gösterir ki, bütün kâinâtta – fakat başka şekillerde – hakîki aşk ve muhabbet bulunuyor. Öyle ise; kalb‑i kâinâttaki şu hakîki muhabbet ve aşk, bir Mahbûb‑u Ezelî’yi gösterir.
926
Hem kâinâtın sînesinde çok sûretlerde tezâhür eden incizablar, cezbeler, câzibeler; ezelî bir Hakikat‑i Câzibedârın cezbiyle olduğunu hüşyâr kalblere gösterir.
Hem mahlûkatın en hassas ve nurânî tâifesi olan ehl‑i keşf ve velâyetin ittifakıyla, zevk ve şühûda istinâd ederek, bir Cemîl‑i Zülcelâl’in cilvesine, tecellîsine mazhar olduklarını ve O Celîl‑i Zülcemâl’in (kendini) tanıttırılmasına ve sevdirilmesine zevk ile muttali' olduklarını, müttefikan haber vermeleri, yine bir Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un, bir Cemîl‑i Zülcelâl’in vücûduna ve insanlara kendini tanıttırmasına kat'iyyen şehâdet eder.
Hem kâinât yüzünde ve mevcûdât üstünde işleyen kalem‑i tahsin ve tezyîn, o kalem sâhibi Zât’ın esmâsının güzelliğini vâzıhan gösteriyor.
İşte kâinât yüzündeki cemâl ve kalbindeki aşk ve sînesindeki incizab ve gözlerindeki keşf ve şühûd ve hey'âtındaki hüsün ve tezyînât pek latîf, nurânî bir pencere açar. Onun ile, bütün esmâsı cemîle bir Cemîl‑i Zülcelâl’i ve bir Mahbûb‑u Lâyezâlî’yi ve bir Ma'bûd‑u Lemyezel’i, hüşyâr olan akıl ve kalblere gösterir.
İşte, ey maddiyât karanlığında, evhâm zulümâtında, boğucu şübehât içinde çırpınan gâfil! Kendine gel. İnsaniyete lâyık bir sûrette yüksel. Şu dört delik ile bak; cemâl‑i vahdeti gör, kemâl‑i îmânı kazan, hakîki insan ol!‥
927
Yirmiyedinci Pencere
﴿اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ﴾
Kâinâtta, “esbâb ve müsebbebât” görünen eşyaya bakıyoruz ve görüyoruz ki; en a'lâ bir sebeb, en âdi bir müsebbebe kuvveti yetmiyor. Demek esbâb bir perdedir. Müsebbebleri yapan başkadır.
Meselâ: Hadsiz masnûâttan yalnız cüz'î bir misâl olarak, insan başı içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen kuvve‑i hâfızaya bakıyoruz. Görüyoruz ki; öyle bir câmi' kitab, belki kütübhâne hükmündedir ki, bütün sergüzeşt‑i hayatı, içinde karıştırılmaksızın yazılıyor.
Acaba şu mu'cize‑i kudrete hangi sebeb gösterilebilir? Telâfif‑i dimağiye mi? Basit, şuûrsuz hüceyrât zerreleri mi? Tesâdüf rüzgârları mı? Hâlbuki; o mu'cize‑i san'at, öyle bir Zât’ın san'atı olabilir ki; beşerin Haşir’de neşredilecek büyük defter‑i a'mâlinden muhâsebe vaktinde hâtıra getirilecek ve işlediği her fiilleri yazıldığını bildirmek için bir küçük sened istinsah edip, yazıp, aklının eline verecek, bir Sâni'‑i Hakîm’in san'atı olabilir.
İşte, beşerin kuvve‑i hâfızasına misâl olarak, bütün yumurtaları, çekirdekleri, tohumları kıyâs et ve bu câmi' küçücük mu'cizelere sâir müsebbebâtı da kıyâs et. Çünkü, hangi müsebbebe ve masnû'a baksan, o derece hàrika bir san'at var ki, değil onun âdi, basit sebebi belki bütün esbâb toplansa, ona karşı izhâr‑ı acz edecekler. Meselâ: Büyük bir sebeb zannedilen Güneş’i; ihtiyarlı, şuûrlu farz ederek ona denilse: “Bir sineğin vücûdunu yapabilir misin?” Elbette diyecek ki: “Hàlık’ımın ihsânı ile dükkânımda ziyâ, renkler, harâret çok. Fakat sineğin vücûdunda göz, kulak, hayat gibi öyle şeyler var ki, ne benim dükkânımda bulunur ve ne de benim iktidarım dâhilindedir.”
Hem nasıl ki; müsebbebdeki hàrika san'at ve tezyînât, esbâbı azledip, Müsebbibü'l‑Esbâb olan Vâcibü'l‑Vücûd’a işâret ederek, ﴿وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ﴾ sırrınca O’na teslîm‑i umûr eder.
928
Öyle de; müsebbebâta takılan neticeler, gayeler, fâideler bilbedâhe; perde‑i esbâb arkasında bir Rabb‑i Kerîm’in, bir Hakîm‑i Rahîm’in işleri olduğunu gösterir.
Çünkü; şuûrsuz esbâb, elbette bir gayeyi düşünüp çalışmaz. Hâlbuki; görüyoruz; vücûda gelen her mahlûk, bir gaye değil, belki çok gayeleri, çok fâideleri, çok hikmetleri takib ederek vücûda geliyor. Demek bir Rabb‑i Hakîm ve Kerîm, o şeyleri yapıp gönderiyor. O fâideleri onlara gaye‑i vücûd yapıyor.
Meselâ, yağmur geliyor. Yağmuru zâhiren intac eden esbâb; hayvanatı düşünüp, onlara acıyıp merhamet etmekten ne kadar uzak olduğu ma'lûmdur. Demek hayvanatı halkeden ve rızıklarını taahhüd eden bir Hàlık‑ı Rahîm’in hikmetiyle imdâda gönderiliyor. Hattâ yağmura “rahmet” deniliyor. Çünkü; çok âsâr‑ı rahmet ve fâideleri tazammun ettiğinden, güyâ yağmur şeklinde rahmet tecessüm etmiş, takattur etmiş; katre katre geliyor.
Hem bütün mahlûkatın yüzüne tebessüm eden bütün zînetli nebâtât ve hayvanattaki tezyînât ve gösterişler, bilbedâhe perde‑i gayb arkasında bu süslü ve güzel san'atlar ile kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bildirmek isteyen bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine delâlet ederler. Demek eşyadaki süslü vaziyetler, gösterişli keyfiyetler, tanıttırmak ve sevdirmek sıfatlarına kat'iyyen delâlet eder. Sevdirmek ve tanıttırmak sıfatları ise, bilbedâhe Vedûd, Mâruf bir Sâni'‑i Kadîr’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet eder.
Elhâsıl: Sebeb, gayet âdi, âciz ve ona isnâd edilen müsebbeb ise, gayet san'atlı ve kıymetli olduğundan, sebebi azleder. Hem müsebbebin gayesi, fâidesi dahi, câhil ve câmid olan esbâbı ortadan atar, bir Sâni'‑i Hakîm’in eline teslîm eder. Hem müsebbebin yüzündeki tezyînât ve mehâretler, kendi kudretini zîşuûrlara bildirmek isteyen ve kendini sevdirmek arzu eden bir Sâni'‑i Hakîm’e işâret eder.
929
Ey esbâb‑perest bîçâre! Bu üç mühim hakikati ne ile izâh edebilirsin? Sen nasıl kendini kandırabilirsin? Aklın varsa, esbâb perdesini yırt, وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ de, hadsiz evhâmdan kurtul.
Yirmisekizinci Pencere
﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ﴾
Şu kâinâta bakıyoruz, görüyoruz ki: Hüceyrât‑ı bedenden tut, tâ mecmû‑u âleme şâmil bir hikmet ve tanzim var. Hüceyrât‑ı bedene bakıyoruz, görüyoruz ki; mesâlih‑i bedeni gören ve idare eden birisinin emriyle, kanunuyla o küçücük hüceyrelerde ehemmiyetli bir tedbir var. Mideye, nasıl bir kısım rızık, iç yağı sûretinde iddihar olunup vakt‑i hâcette sarfedilir. Aynen o küçücük hüceyrelerde de, o tasarruf ve iddihar var. Nebâtâta bakıyoruz; gayet hakîmâne bir terbiye, bir tedbir görünüyor. Hayvanata bakıyoruz; nihâyet derecede kerîmâne bir terbiye ve iâşe görüyoruz. Kâinâtın erkân‑ı azîmesine bakıyoruz; mühim gayeler için haşmetkârâne bir tedvîr ve tenvir görüyoruz. Âlemin mecmûuna bakıyoruz; muntazam bir memleket, bir şehir, bir saray hükmünde àlî hikmetler, gâlî gayeler için mükemmel bir tanzimât görüyoruz.
– Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’nda izâh ve isbât edildiği üzere – bir zerreden tut, tâ yıldızlara kadar zerre mikdar şirke yer bırakmıyor. Öyle birbirlerine ma'nen münâsebetdârdırlar ki; bütün yıldızları musahhar etmeyen ve elinde tutmayan, bir zerreye Rubûbiyet’ini dinlettiremez. Bir zerreye hakîki Rab olmak için bütün yıldızlara sâhib olmak lâzım gelir. Hem, – Otuzikinci Söz’ün İkinci Mevkıfı’nda izâh ve isbât edildiği üzere – semâvâtın halk ve tesviyesine muktedir olmayan, beşerin sîmâsındaki teşahhusu yapamaz. Demek bütün semâvâtın Rabbi olmayan, bir tek insanın sîmâsındaki alâmet‑i fârika olan nakş‑ı sîmâvîyi yapamaz.
930
İşte kâinât kadar büyük bir pencere ki, onunla bakılsa; ﴿اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ ❋ لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ âyetleri, büyük harflerle kâinât sahifelerinde yazılı olduğu, akıl gözüyle de görülecek. Öyle ise; görmeyenin ya aklı yok, ya kalbi yok. Veya insan sûretinde bir hayvandır!
Yirmidokuzuncu Pencere
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪﴾
Bir bahar mevsiminde, garîbâne, mütefekkirâne seyahate gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken, parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sâir memleketlerde gördüğüm o cins sarıçiçekleri der‑hàtır ettirdi. Şöyle bir mânâ kalbe geldi ki: Bu çiçek kimin tuğrâsı ise; kimin sikkesi ise; ve kimin mührü ise; ve kimin nakşı ise; elbette bütün zemin yüzündeki o nev'i çiçekler, onun mühürleridir, sikkeleridir.
Şu mühür tahayyülünden sonra, şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektûb; o mühür, o mektûbun sâhibini gösterir. Öyle de; şu çiçek, bir mühr‑ü Rahmânî’dir. Şu envâ'‑ı nakışlarla ve mânidâr nebâtât satırlarıyla yazılan şu tepecik dahi, bu çiçek Sâni'inin mektûbudur. Hem şu tepecik dahi bir mühürdür. Şu sahrâ ve ova bir mektûb‑u Rahmânî hey'âtını aldı.
931
İşbu tasavvurdan şöyle bir hakikat zihne geldi ki; herbir şey, bir mühr‑ü Rabbânî hükmünde bütün eşyayı kendi Hàlık’ına isnâd eder. Kendi kâtibinin mektûbu olduğunu isbât eder. İşte herbir şey, öyle bir pencere‑i tevhiddir ki; bütün eşyayı bir Vâhid‑i Ehad’e mal eder.
Demek herbir şeyde, hususan zîhayatlarda öyle hàrika bir nakış, öyle mu'cizekâr bir san'at var ki; onu öyle yapan ve öyle mânidâr nakşeden, bütün eşyayı yapabilir ve bütün eşyayı yapan, elbette O olacaktır. Demek bütün eşyayı yapamayan, bir tek şeyi icâd edemez.
İşte ey gâfil! Şu kâinâtın yüzüne bak ki; birbiri içinde hadsiz Mektûbat‑ı Samedâniye hükmünde olan sahâif‑i mevcûdât ve herbir mektûb üstünde hadsiz sikke‑i tevhid mühürleriyle temhir edilmiş bütün bu mühürlerin şehâdetlerini kim tekzîb edebilir? Hangi kuvvet onları susturabilir? Kalb kulağı ile hangisini dinlesen, اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ dediğini işitirsin.
Otuzuncu Pencere
﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾
﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾
Şu pencere, imkân ve hudûsa müesses umum mütekellimînin penceresidir. Ve isbât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a karşı caddeleridir. Bunun tafsilâtını, “Şerhü'l‑Mevâkıf” ve “Şerhü'l‑Makàsıd” gibi muhakkìklerin büyük kitaplarına havâle ederek, yalnız Kur'ân’ın feyzinden ve şu pencereden rûha gelen bir‑iki şuâı göstereceğiz. Şöyle ki:
932
Âmiriyet ve hâkimiyetin muktezâsı; rakìb kabûl etmemektir, iştirâki reddetmektir, müdâhaleyi ref'etmektir… Onun içindir ki; küçük bir köyde iki muhtar bulunsa, köyün rahatını ve nizâmını bozarlar. Bir nahiyede iki müdür, bir vilâyette iki vâli bulunsa, herc ü merc ederler. Bir memlekette iki pâdişah bulunsa, fırtınalı bir karmakarışıklığa sebebiyet verirler.
Mâdem hâkimiyet ve âmiriyetin gölgesinin zaîf bir gölgesi ve cüz'î bir nümûnesi, muâvenete muhtaç âciz insanlarda böyle rakìb ve zıddı ve emsâlinin müdâhalesini kabûl etmezse; acaba saltanat‑ı mutlaka sûretindeki hâkimiyet ve Rubûbiyet derecesindeki âmiriyet, bir Kadîr‑i Mutlak’ta ne derece o redd‑i müdâhale kanunu, ne kadar esâslı bir sûrette hükmünü icra ettiğini kıyâs et.
Demek Ulûhiyet ve Rubûbiyet’in en kat'î ve dâimî lâzımı; vahdet ve infirad’dır. Buna bir bürhân‑ı bâhir ve şâhid‑i kàtı', kâinâttaki intizam‑ı ekmel ve insicam‑ı ecmeldir. Sinek kanadından tut, tâ semâvât kandillerine kadar öyle bir nizâm var ki; akıl onun karşısında hayretinden ve istihsânından “Sübhânallâh, Mâşâallâh, Bârekallâh” der, secde eder.
Eğer zerre mikdar şerîke yer bulunsa idi, müdâhalesi olsa idi, ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾ âyet‑i kerîmesinin delâletiyle; nizâm bozulacaktı, sûret değişecekti, fesâdın âsârı görünecekti. Hâlbuki:﴿فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ ❋ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَس۪يرٌ﴾ delâletiyle ve şu ifâde ile nazar‑ı beşer, kusuru aramak için ne kadar çabalasa, hiçbir yerde kusuru bulamayarak yorgun olarak menzili olan göze gelip, onu gönderen münekkid akla diyecek: “Beyhûde yoruldum, kusur yok.” demesiyle gösteriyor ki; nizâm ve intizam, gayet mükemmeldir. Demek intizam‑ı kâinât, Vahdâniyet’in kat'î şâhididir.
933
Gel gelelim “Hudûs”a. Mütekellimîn demişler ki:
“Âlem, müteğayyirdir. Her müteğayyir, hâdistir. Herbir hâdisin, bir muhdisi yani mûcidi var. Öyle ise; bu kâinâtın kadîm bir Mûcid’i var.”
Biz de deriz: Evet kâinât hâdistir. Çünkü; görüyoruz; her asırda, belki her senede, belki her mevsimde bir kâinât, bir âlem gider, biri gelir. Demek bir Kadîr‑i Zülcelâl var ki, bu kâinâtı hiçten icâd ederek her senede, belki her mevsimde, belki her günde birisini icâd eder, ehl‑i şuûra gösterir. Ve sonra onu alır, başkasını getirir. Birbiri arkasına takıp, zincirleme bir sûrette zamanın şeridine asıyor. Elbette bu âlem gibi birer kâinât‑ı müteceddide hükmünde olan her baharda, gözümüzün önünde hiçten gelen ve giden kâinâtları icâd eden bir Zât‑ı Kadîr’in mu'cizât‑ı kudretidirler. Elbette âlem içinde her vakit âlemleri halkedip değiştiren Zât, mutlaka şu âlemi dahi O halketmiştir. Ve şu âlemi ve rû‑yi zemini, o büyük misâfirlere misâfirhâne yapmıştır.
Gelelim “İmkân” bahsine. Mütekellimîn demişler ki:
“İmkân, ‘mütesâviyyü't‑tarafeyn’dir. Yani: Adem ve vücûd, ikisi de müsâvî olsa; bir tahsîs edici, bir tercih edici, bir mûcid lâzımdır. Çünkü; mümkinât, birbirini icâd edip teselsül edemez. Yâhut o onu, o da onu icâd edip, devir sûretinde dahi olamaz. Öyle ise; bir Vâcibü'l‑Vücûd vardır ki, bunları icâd ediyor.” Devir ve teselsülü, oniki bürhân, yani “arşî” ve “süllemî” gibi nâmlar ile müsemmâ meşhûr oniki delil‑i kat'î ile, devri ibtal etmişler ve teselsülü muhâl göstermişler. Silsile‑i esbâbı kesip, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu isbât etmişler.
Biz de deriz ki: Esbâb, teselsülün berâhini ile âlemin nihâyetinde kesilmesinden ise, herşeyde Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs sikkeyi göstermek, daha kat'î, daha kolaydır. Kur'ân’ın feyziyle bütün Pencere’ler ve bütün Söz’ler, o esâs üzerine gitmişler. Bununla beraber “imkân” noktasının hadsiz bir vüs'ati var. Hadsiz cihetlerle Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu gösteriyor. Yalnız, mütekellimînin teselsülün kesilmesi yoluna (elhak geniş ve büyük olan o caddeye) münhasır değildir. Belki had ve hesaba gelmeyen yollar ile Vâcibü'l‑Vücûd’un mârifetine yol açar, şöyle ki:
934
Herbir şey; vücûdunda, sıfâtında, müddet‑i bekàsında, hadsiz imkânât, yani gayet çok yollar ve cihetler içinde mütereddid iken, görüyoruz ki; o hadsiz cihetler içinde vücûdca muntazam bir yolu takib ediyor. Herbir sıfatı da mahsûs bir tarzda ona veriyor. Müddet‑i bekàsında bütün değiştirdiği sıfât ve hâller dahi, böyle bir tahsîs ile veriliyor. Demek bir Muhassıs’ın irâdesiyle, bir Müreccih’in tercihiyle, bir Mûcid‑i Hakîm’in icâdıyladır ki; hadsiz yollar içinde, hikmetli bir yolda onu sevkeder. Muntazam sıfâtı ve ahvâli ona giydiriyor.
Sonra infiraddan çıkarıp, bir terkîbli cisme cüz' yapar, imkânât ziyâdeleşir. Çünkü; o cisimde binler tarzda bulunabilir. Hâlbuki; neticesiz o vaziyetler içinde, neticeli, mahsûs bir vaziyet ona verilir ki; mühim neticeleri ve fâideleri ve o cisimde vazifeleri gördürülüyor. Sonra o cisim dahi diğer bir cisme cüz' yaptırılıyor. İmkânât, daha ziyâdeleşir. Çünkü; binlerle tarzda bulunabilir. İşte o binler tarz içinde, bir tek vaziyet veriliyor. O vaziyet ile mühim vazifeler gördürülüyor ve hâkezâ… Gittikçe daha ziyâde kat'î bir Hakîm‑i Müdebbir’in vücûb‑u vücûdunu gösteriyor. Bir Âmir‑i Alîm’in emriyle sevk edildiğini bildiriyor.
Cisim içinde cisim, birbiri içinde cüz' olup giden bütün bu terkîblerde; nasıl bir nefer, takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda mütedâhil o hey'etlerden herbirisine mahsûs birer vazifesi, hikmetli birer nisbeti, intizamlı birer hizmeti bulunuyor. Hem nasıl ki; senin göz bebeğinden bir hüceyre, gözünde bir nisbeti ve bir vazifesi var. Senin başın hey'et‑i umumiyesi nisbetine dahi, hikmetli bir vazifesi ve hizmeti vardır. Zerre mikdar şaşırsa, sıhhat ve idare‑i beden bozulur. Kan damarlarına, his ve hareket a'sâblarına, hattâ bedenin hey'et‑i umumiyesinde birer mahsûs vazifesi, hikmetli birer vaziyeti vardır. Binlerle imkânât içinde, bir Sâni'‑i Hakîm’in hikmetiyle o muayyen vaziyet verilmiştir.
935
Öyle de: Bu kâinâttaki mevcûdât, herbiri kendi zâtı ile, sıfâtı ile, çok imkânât yolları içinde hàs bir vücûdu ve hikmetli bir sûreti ve fâideli sıfatları, nasıl bir Vâcibü'l‑Vücûd’a şehâdet ederler. Öyle de; mürekkebâta girdikleri vakit, herbir mürekkebde daha başka bir lisânla yine Sâni'ini ilân eder. Gitgide, tâ en büyük mürekkebe kadar nisbeti, vazifesi, hizmeti itibariyle Sâni'‑i Hakîm’in vücûb‑u vücûduna ve ihtiyarına ve irâdesine şehâdet eder. Çünkü; bir şeyi, bütün mürekkebâta hikmetli münâsebetleri muhâfaza sûretinde yerleştiren, bütün o mürekkebâtın Hàlık’ı olabilir. Demek bir tek şey, binler lisânlarla O’na şehâdet eder hükmündedir.
İşte kâinâtın mevcûdâtı kadar değil, belki mevcûdâtın sıfât ve mürekkebâtı adedince imkânât noktasından da Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna karşı şehâdetler geliyor…
İşte ey gâfil! Kâinâtı dolduran bu şehâdetleri, bu sadâları işitmemek‥ ne derece sağır ve akılsız olmak lâzım geliyor? Haydi sen söyle!‥
Otuzbirinci Pencere
﴿لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ﴾
﴿وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِن۪ينَ ❋ وَف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَفَلَا تُبْصِرُونَ﴾
Şu pencere, insan penceresidir ve enfüsîdir. Ve enfüsî cihetinde şu pencerenin tafsilâtını binler muhakkìkîn‑i evliyânın mufassal kitaplarına havâle ederek, yalnız feyz‑i Kur'ân’dan aldığımız birkaç esâsa işâret ederiz. Şöyle ki:
“Onbirinci Söz”de beyân edildiği gibi; “İnsan, öyle bir nüsha‑i câmiadır ki, Cenâb‑ı Hak, bütün esmâsını, insanın nefsi ile insana ihsâs ediyor.” Tafsilâtını başka Söz’lere havâle edip yalnız “Üç Nokta”yı göstereceğiz.
936
Birinci Nokta
İnsan, üç cihetle Esmâ‑i İlâhiye’ye bir âyinedir.
Birinci Vecih: Gecede zulümât, nasıl nuru gösterir. Öyle de; insan za'f ve acziyle, fakr ve hâcâtıyla, naks ve kusuru ile, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınâsını, rahmetini bildiriyor ve hâkezâ… Pek çok evsâf‑ı İlâhiye’ye bu sûretle âyinedârlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihâyetsiz za'fında, hadsiz a'dâsına karşı bir nokta‑i istinâd aramakla, vicdân dâima Vâcibü'l‑Vücûd’a bakar. Hem nihâyetsiz fakrında, nihâyetsiz hâcâtı içinde, nihâyetsiz maksadlara karşı bir nokta‑i istimdâd aramağa mecbur olduğundan, vicdân dâima o noktadan bir Ganiyy‑i Rahîm’in dergâhına dayanır; duâ ile el açar.
Demek her vicdânda şu nokta‑i istinâd ve nokta‑i istimdâd cihetinde iki küçük pencere, Kadîr‑i Rahîm’in bârgâh‑ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.
İkinci Vecih Âyinedârlık İse: İnsana verilen nümûneler nev'inden cüz'î ilim, kudret, basar, sem', mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz'iyât ile, kâinât Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem'ine, Hâkimiyet‑i Rubûbiyet’ine âyinedârlık eder. Onları anlar, bildirir. Meselâ: “Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de; şu koca kâinât sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder.” ve hâkezâ…
Üçüncü Vecih Âyinedârlık İse: İnsan, üstünde nakışları görünen Esmâ‑i İlâhiye’ye âyinedârlık eder. Otuzikinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’nın başında bir nebze izâh edilen insanın mâhiyet‑i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyâde esmâ vardır. Meselâ: Yaratılışından Sâni', Hàlık ismini ve hüsn‑ü takvîminden Rahmân ve Rahîm isimlerini ve hüsn‑ü terbiyesinden Kerîm, Latîf isimlerini ve hâkezâ… Bütün a'zâ ve âlâtı ile, cihâzât ve cevârihi ile, letâif ve maneviyatı ile, havâs ve hissiyatı ile ayrı ayrı esmânın, ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor.
Demek nasıl esmâda bir ism‑i a'zam var, öyle de; o esmânın nukùşunda dahi bir nakş‑ı a'zam var ki, o da insandır.
937