Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Birinci Pencere

Bilmüşâhede görüyoruz ki; bütün eşya, hususan zîhayat olanların pek çok muhtelif hâcâtı ve pek çok mütenevvi' metâlibi vardır. O matlabları, o hâcetleri ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münâsib ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdâda yetiştiriliyor. Hâlbuki; o hadsiz maksûdların en küçüğüne, o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz. Sen kendine bak: Zâhirî ve bâtınî hâsselerin ve onların levâzımatı gibi, elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları kendine kıyâs et.
İşte bütün onlar, birer birer Vücûb‑u Vâcib’e şehâdet ve vahdetine işâret ettikleri gibi; hey'et‑i mecmuasıyla, güneşin ziyâsı güneşi gösterdiği gibi; o hâl ve bu keyfiyet perde‑i gayb arkasında bir Vâcibü'l‑Vücûd’u, bir Vâhid‑i Ehad’i, hem gayet Kerîm, Rahîm, Mürebbî, Müdebbir ünvânları içinde akla gösterir.
893
Şimdi ey münkir‑i câhil ve ey fâsık‑ı gâfil! Bu fa'âliyet‑i hakîmâneyi, basîrâneyi, rahîmâneyi ne ile izâh edebilirsin? Sağır tabiatla ? Kör kuvvetle mi? Sersem tesâdüfle mi? Âciz, câmid esbâbla izâh edebilirsin?‥

İkinci Pencere

Eşya, vücûd ve teşahhusâtlarında, nihâyetsiz imkânât yolları içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir sûrette iken, birdenbire gayet muntazam, hakîmâne öyle bir teşahhus‑u vechî veriliyor ki: Meselâ; herbir insanın yüzünde, bütün ebnâ‑yı cinsinden herbirisine karşı birer alâmet‑i fârika o küçük yüzde bulunduğu ve zâhir ve bâtın duygularıyla kemâl‑i hikmetle techiz edildiği cihetle; o yüz, gayet parlak bir Sikke‑i Ehadiyet olduğunu isbât eder. Herbir yüz, yüzer cihetle bir Sâni'‑i Hakîm’in vücûduna şehâdet ve vahdetine işâret ettikleri gibi; bütün yüzlerin hey'et‑i mecmuasıyla izhâr ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hàlık’ına mahsûs bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir.
Ey münkir! Hiçbir cihetle kàbil‑i taklid olmayan şu sikkeleri ve mecmûundaki parlak sikke‑i Samediyet’i hangi tezgâha havâle edebilirsin?‥
894

Üçüncü Pencere

Zeminin yüzünde dörtyüz bin muhtelif tâifeden (Hâşiye) ibaret olan bütün hayvanat ve nebâtât envâ'ının ordusu, bilmüşâhede ayrı ayrı erzâkları, sûretleri, silâhları, libâsları, ta'limâtları, terhisâtları kemâl‑i mîzan ve intizamla; hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir sûrette tedbir ve terbiye etmek öyle bir sikkedir ki; hiçbir şübhe kabûl etmez, güneş gibi parlak bir sikke‑i Vâhid-i Ehad’dir.
Hadsiz bir kudret ve muhît bir ilim ve nihâyetsiz bir hikmet sâhibinden başka kimin haddi var ki, o hadsiz derecede hàrika olan şu idareye karışsın. Çünkü; şu birbiri içinde girift olan envâ'ları, milletleri, umumunu birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan birisine karışsa elbette karıştıracak. Hâlbuki: ﴿فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ sırrı ile, hiçbir karışık alâmeti yoktur. Demek ki; hiçbir parmak karışamıyor.

Dördüncü Pencere

İsti'dâd lisânıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisân‑ı ıztırarıyla bütün muztarlar tarafından edilen duâların makbûliyetidir.
İşte bu nihâyetsiz duâların bilmüşâhede kabûl ve icâbeti, herbiri Vücûb’a ve Vahdet’e şehâdet ve işâret ettikleri gibi; mecmûu, büyük bir mikyâsta bilbedâhe bir Hàlık‑ı Rahîm ve Kerîm ve Mucîb’e delâlet eder ve baktırır.

Beşinci Pencere

Görüyoruz ki; eşya, hususan zîhayat olanlar, def'î gibi ânî bir zamanda vücûda gelir. Hâlbuki; def'î ve ânî bir sûrette basit bir maddeden çıkan şeyler, gayet basit, şekilsiz, san'atsız olması lâzım gelirken; çok mehârete muhtaç bir hüsn‑ü san'atta, çok zamana muhtaç ihtimamkârâne nakışlarla münakkaş, çok âlâta muhtaç acîb san'atlarla müzeyyen, çok maddelere muhtaç bir sûrette halk olunuyorlar.
895
İşte bu def'î ve ânî bir sûrette bu hàrika san'at ve güzel hey'et, herbiri bir Sâni'‑i Hakîm’in vücûb‑u vücûduna şehâdet ve vahdet‑i Rubûbiyet’ine işâret ettikleri gibi, mecmûu gayet parlak bir tarzda nihâyetsiz Kadîr, nihâyetsiz Hakîm bir Vâcibü'l‑Vücûd’u gösterir.
Şimdi, ey sersem münkir! Haydi bunu ne ile izâh edersin? Senin gibi sersem, âciz, câhil tabiatla ? Veyâhut hadsiz derece hatâ ederek O Sâni'‑i Mukaddes’e tabiat ismini verip O’nun mu'cizât‑ı kudretini, o tesmiye bahânesiyle tabiata isnâd edip, bin derece muhâli birden irtikâb etmek mi istersin?

Altıncı Pencere

﴿اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Şu âyet, Vücûb ve Vahdet’i gösterdiği gibi, bir ism‑i a'zamı gösteren gayet büyük bir penceredir.
İşte şu âyetin hülâsatü'l‑hülâsası şudur ki: Kâinâtın ulvî ve süflî tabakàtındaki bütün âlemler, ayrı ayrı lisânla bir tek neticeyi, yani bir tek Sâni'‑i Hakîm’in Rubûbiyet’ini gösteriyorlar. Şöyle ki:
Nasıl, göklerde hattâ kozmoğrafyanın itirafıyla dahi gayet büyük neticeler için gayet muntazam hareketler, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in vücûd ve vahdetini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
Öyle de, zeminde bilmüşâhede hattâ coğrafyanın şehâdetiyle ve ikrarıyla gayet büyük maslahatlar için mevsimlerdeki gibi gayet muntazam tahavvülâtlar dahi, aynı O Kadîr‑i Zülcelâl’in vücûb ve vahdetini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
896
Hem nasıl berr’de ve bahr’de, kemâl‑i rahmet ile rızıkları verilen ve kemâl‑i hikmet ile muhtelif şekiller giydirilen ve kemâl‑i Rubûbiyet’le türlü türlü duygularla techiz edilen bütün hayvanat, birer birer yine O Kadîr‑i Zülcelâl’in vücûduna şehâdet ve vahdetine işâret etmekle beraber; hey'et‑i mecmuasıyla gayet geniş bir mikyâsta azamet‑i Ulûhiyet’ini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
Öyle de; bağlardaki muntazam nebâtât ve nebâtâtın gösterdikleri müzeyyen çiçekler ve çiçeklerin gösterdikleri mevzûn meyveler ve meyvelerin gösterdikleri müzeyyen nakışlar, birer birer yine O Sâni'‑i Hakîm’in vücûduna şehâdet ve vahdetine işâret etmekle beraber; külliyetleriyle gayet şa'şaalı bir sûrette cemâl‑i rahmetini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
Hem nasıl cevv‑i semâdaki bulutlardan mühim hikmetler ve gayeler ve lüzumlu fâideler ve semereler için tavzif edilen ve gönderilen katreler, katreler adedince yine O Sâni'‑i Hakîm’in vücûbunu ve vahdetini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
Öyle de; zemindeki bütün dağların ve dağlar içindeki mâdenlerin ayrı ayrı hâsiyetleriyle beraber, ayrı ayrı maslahatlar için ihzar ve iddiharları, dağ metânetinde bir kuvvetle yine O Sâni'‑i Hakîm’in vücûb ve vahdetini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
Hem nasıl sahrâlarda ve dağlardaki küçük küçük tepelerin türlü türlü muntazam çiçeklerle süslenmeleri, herbiri bir Sâni'‑i Hakîm’in vücûbuna şehâdet ve vahdetine işâret etmekle beraber; hey'et‑i mecmuasıyla haşmet‑i saltanatını ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
Öyle de; bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü türlü eşkâl‑i muntazamaları ve ayrı ayrı vaziyetleri ve cezbekârâne mevzûn hareketleri, yapraklar adedince yine O Sâni'‑i Hakîm’in vücûb‑u vücûdunu ve vahdetini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
897
Hem nasıl bütün ecsâm‑ı nâmiyede, büyümek zamanında muntazaman hareketleri ve türlü türlü âlât ile techizleri ve çeşit çeşit meyvelere şuûrkârâne teveccühleri, herbiri ferden‑ferdâ yine O Sâni'‑i Hakîm’in vücûb‑u vücûduna şehâdet ve vahdetine işâret eder. Ve hey'et‑i mecmuasıyla gayet büyük bir mikyâsta ihâta‑i kudretini ve şümûl‑ü hikmetini ve cemâl‑i san'atını ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
Öyle de; bütün hayvanî cesedlerde kemâl‑i hikmetle nefislerini, rûhlarını yerleştirmek, türlü türlü cihâzât ile kemâl‑i intizam ile teslîh etmek, türlü türlü hizmetlerde kemâl‑i hikmetle göndermek, hayvanat adedince belki cihâzâtları sayısınca, yine O Sâni'‑i Hakîm’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet ve işâret ettikleri gibi; hey'et‑i mecmuasıyla gayet parlak bir sûrette, cemâl‑i rahmetini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
Hem nasıl bütün kalblere, insan ise, her nev'i ulûm ve hakikatleri bildiren; hayvan ise, her nev'i hâcetlerinin tedârikini öğreten bütün ilhâmât‑ı gaybiye, bir Rabb‑i Rahîm’in vücûdunu ihsâs eder ve Rubûbiyet’ine işâret eder.
Öyle de; gözlere kâinât bostanındaki manevî çiçekleri toplayan şuâât‑ı ayniye gibi zâhirî, bâtınî bütün duyguların, ayrı ayrı âlemlere herbiri birer anahtar olmaları; yine O Sâni'‑i Hakîm, O Fâtır‑ı Alîm, O Hàlık‑ı Rahîm, O Rezzâk‑ı Kerîm’in vücûb‑u vücûdunu ve vahdet ve ehadiyetini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini güneş gibi gösterir.
İşte şu yukarıda geçen oniki ayrı ayrı pencerelerden, oniki vecihten bir pencere‑i a'zam açılıyor ki: Oniki renkli bir ziyâ‑yı hakikat ile Cenâb‑ı Hakk’ın ehadiyetini ve vahdâniyetini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
898
İşte ey bedbaht münkir! Şu dâire‑i arz kadar, belki medâr‑ı senevîsi kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Ve güneş gibi parlak olan şu mâden‑i nuru ne ile söndürebilirsin? Ve hangi perde‑i gaflette saklayabilirsin?‥

Yedinci Pencere

Şu kâinât yüzünde serpilen masnûâtın kemâl‑i intizamları ve kemâl‑i mevzûniyetleri ve kemâl‑i zînetleri ve icâdlarının sühûleti ve birbirine benzemeleri ve bir tek fıtrat izhâr etmeleri, nasıl ki; bir Sâni'‑i Hakîm’in vücûb‑u vücûdunu ve kemâl‑i kudretini ve vahdetini gayet geniş bir mikyâsta gösteriyorlar.
Öyle de; câmid ve basit unsurlardan hadsiz ve ayrı ayrı ve muntazam mürekkebâtın icâdı, mürekkebât adedince yine O Sâni'‑i Hakîm’in vücûb‑u vücûduna şehâdet ve vahdetine işâret etmekle beraber; hey'et‑i mecmuasıyla gayet parlak bir tarzda kemâl‑i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi..
Terkîbât‑ı mevcûdât tâbir edilen terkîb ve tahlil hengâmındaki teceddüdde nihâyet derecede ihtilât ve karışma içinde, nihâyet derecede bir imtiyaz ve tefrik ile, meselâ; topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu hâlde hiç şaşırmayarak bir sûrette sünbüllenmelerini ve vücûdlarını temyiz ve tefrik etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere tefrik etmek ve hüceyrât‑ı bedene karışık bir sûrette giden gıdâî maddeleri kemâl‑i hikmetle ve kemâl‑i mîzanla ayırıp tefrik etmek, yine O Hakîm‑i Mutlak ve O Alîm‑i Mutlak ve O Kadîr‑i Mutlak’ın vücûb‑u vücûdunu ve kemâl‑i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi..
Zerreler âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemâl‑i hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinâtlar mahsulâtını ondan almak ve o câmide, âcize, câhile olan zerrâta gayet şuûrkârâne ve gayet hakîmâne ve muktedirâne hadsiz muntazam vazifeleri gördürmek, yine O Kadîr‑i Zülcelâl’in ve O Sâni'‑i Zülkemâl’in Vücûb‑u Vücûdunu ve Kemâl‑i Kudretini ve Azamet‑i Rubûbiyet’ini ve Vahdetini ve Kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
899
İşte bu dört yol ile büyük bir pencere mârifetullâha açılır. Ve büyük bir mikyâsta, bir Sâni'‑i Hakîm’i akla gösterir.
Şimdi ey bedbaht gâfil! Şu hâlde O’nu görmek ve tanımak istemezsen; aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul

Sekizinci Pencere

Nev'‑i beşerdeki bütün ervâh‑ı neyyire ashâbı olan Enbiyâlar (Aleyhimüsselâm), bâhir ve zâhir mu'cizâtlarına istinâd ederek ve bütün kulûb‑u münevvere aktâbı olan evliyâlar, keşf ve kerâmetlerine i'timâd ederek ve bütün ukùl‑ü nurâniye erbâbı olan asfiyâlar, tahkîkatlarına istinâd ederek; bir tek Vâhid‑i Ehad, Vâcibü'l‑Vücûd, Hàlık‑ı Külli Şey’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve kemâl‑i Rubûbiyet’ine şehâdetleri, pek büyük ve nurânî bir penceredir. Hem her vakit o makam‑ı Rubûbiyet’i göstermektedir.
Ey bîçâre münkir! Kime güveniyorsun ki, bunları dinlemiyorsun? Veyâhut gündüz içinde gözünü kapamakla, dünyayı gece mi oldu zannediyorsun?‥
900

Dokuzuncu Pencere

Kâinâttaki ibâdât‑ı umumiye, bilbedâhe bir Ma'bûd‑u Mutlak’ı gösteriyor. Evet, âlem‑i ervâha ve bâtına giden ve rûhâni ve meleklerle görüşen zâtların şehâdetleriyle sâbit olan: Umum rûhâni ve melâikelerin kemâl‑i imtisal ile ubûdiyetleri ve bilmüşâhede, bütün zîhayatların kemâl‑i intizamla ubûdiyetkârâne vazifeler görmeleri ve bilmüşâhede, anâsır gibi bütün cemâdâtın kemâl‑i itâatle ubûdiyetkârâne hizmetleri, bir Ma'bûd‑u Bilhakk’ın vücûb‑u vücûdunu ve vahdetini gösterdiği gibi..
Herbir tâifesi icmâ ve tevâtür kuvvetini taşıyan bütün âriflerin hakikatli mârifetleri bütün şâkirler tâifesinin semeredâr şükürleri ve bütün zâkirlerin feyizli zikirleri ve bütün hâmidlerin ni'met arttıran hamdleri ve bütün muvahhidlerin bürhânlı tevhidleri ve tavsifleri ve bütün muhiblerin hakîki muhabbet ve aşkları ve bütün mürîdlerin sâdık irâde ve rağbetleri ve bütün münîblerin ciddi taleb ve inâbeleri, yine Mâruf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmûd, Vâhid, Mahbûb, Merğûb, Maksûd olan O Ma'bûd‑u Ezelî’nin vücûb‑u vücûdunu ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini ve vahdetini gösterdiği gibi..
Kâmil insanlardaki bütün makbûl ibâdâtın ve o makbûl ibâdâtın neticesinden hâsıl olan füyûzât ve münâcât, müşâhedât ve keşfiyât, yine O Mevcûd‑u Lemyezel ve O Ma'bûd‑u Lâyezâl’in vücûb‑u vücûdunu ve vahdetini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
İşte şu üç cihette ziyâdâr büyük bir pencere, Vahdâniyet’e açılır.
901

Onuncu Pencere

﴿وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَ ❋ وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ ❋ وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا
Şu kâinâttaki mevcûdâtın birbirine teâvünü, tecâvübü, tesânüdü gösterir ki: Umum mahlûkat, bir tek Mürebbî’nin terbiyesindedirler. Bir tek Müdebbir’in idaresindedirler. Bir tek Mutasarrıf’ın taht‑ı tasarrufundadırlar. Bir tek Seyyid’in hizmetkârlarıdırlar.
Çünkü; zemindeki zîhayatlara levâzımat‑ı hayatiyeyi emr‑i Rabbânî ile pişiren Güneş’ten ve takvimcilik eden Kamer’den tut; ziyâ, hava, , gıdânın zîhayatların imdâdına koşmalarına ve nebâtâtın dahi hayvanatın imdâdına koşmalarına ve hayvanat dahi insanların imdâdına koşmalarına; hattâ a'zâ‑yı bedenin birbirinin muâvenetine koşmalarına ve hattâ gıdâ zerrâtının hüceyrât‑ı bedeniyenin imdâdına koşmalarına kadar cârî olan bir düstur‑u teâvün ile, câmid ve şuûrsuz olan o mevcûdât‑ı müteâvine; bir kanun‑u kerem, bir nâmus‑u şefkat, bir düstur‑u rahmet altında gayet hakîmâne, kerîmâne birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ‑yı hâcetine cevab vermek, birbirini takviye etmek; elbette bilbedâhe bir tek, yektâ, Vâhid‑i Ehad, Ferd‑i Samed, Kadîr‑i Mutlak, Alîm‑i Mutlak, Rahîm‑i Mutlak, Kerîm‑i Mutlak bir Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un hizmetkârları ve memurları ve masnû'ları olduklarını gösterir.
902
İşte ey bîçâre müflis felsefî! Bu muazzam pencereye ne diyorsun? Senin tesâdüfün buna karışabilir mi?‥

Onbirinci Pencere

﴿اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ Bütün ervâh ve kulûbun dalâletten neş'et eden ızdırâbat ve keşmekeş ve ızdırâbattan neş'et eden manevî elemlerden kurtulmaları, bir tek Hàlık’ı tanımakla olur. Bütün mevcûdâtı, bir tek Sâni'a vermekle necât buluyorlar. Bir tek Allah’ın zikriyle mutmain olurlar.
Çünkü; hadsiz mevcûdât bir tek Zât’a verilmezse Yirmiikinci Söz’de kat'î isbât edildiği gibi o zaman her bir tek şeyi, hadsiz esbâba isnâd etmek lâzım gelir ki; o hâlde bir tek şeyin vücûdu, umum mevcûdât kadar müşkül olur. Çünkü; Allah’a verse, hadsiz eşyayı bir Zât’a verir. O’na vermezse, herbir şeyi hadsiz esbâba vermek lâzım gelir. O vakit bir meyve, kâinât kadar müşkülât peydâ eder, belki daha ziyâde müşkül olur. Çünkü; nasıl bir nefer yüz muhtelif adamın idaresine verilse, yüz müşkülât olur. Ve yüz nefer, bir zâbitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde kolay olur. Öyle de; çok muhtelif esbâbın bir tek şeyin icâdında ittifakları, yüz derece müşkülâtlı olur. Ve pek çok eşyanın icâdı, bir tek zâta verilse; yüz derece kolay olur.
İşte mâhiyet‑i insaniyedeki merak ve taleb‑i hakikat cihetinden gelen nihâyetsiz ızdırâbdan kurtaracak, yalnız tevhid‑i Hàlık ve mârifet‑i İlâhiye’dir. Mâdem küfürde ve şirkte nihâyetsiz müşkülât ve ızdırâbat var. Elbette o yol muhâldir, hakikati yoktur. Mâdem tevhidde, mevcûdâtın yaratılışındaki sühûlete ve kesrete ve hüsn‑ü san'ata muvâfık olarak nihâyetsiz sühûlet ve kolaylık var. Elbette o yol vâcibdir, hakikattir.
903
İşte ey bedbaht ehl‑i dalâlet! Bak, dalâlet yolu ne kadar karanlıklı ve elemli! Ne zorun var ki, oradan gidiyorsun? Hem bak, îmân ve tevhid yolu ne kadar kolay ve safâlı. Oraya gir, kurtul

Onikinci Pencere

﴿سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰى ❋ اَلَّذ۪ي خَلَقَ فَسَوّٰى ❋ وَالَّذ۪ي قَدَّرَ فَهَدٰى sırrınca, umum eşyada hususan zîhayat masnû'larda hikmetli bir kalıbdan çıkmış gibi herşeye bir mikdar‑ı muntazam ve bir sûret, hikmetle verildiği ve o sûret ve o mikdarda maslahatlar ve fâideler için eğri‑büğrü hududlar bulunması; hem müddet‑i hayatlarında değiştirdikleri sûret‑i libâsları ve mikdarları, yine hikmetlere, maslahatlara muvâfık bir tarzda mukadderât‑ı hayatiyeden terkîb ve tanzim edilen manevî ve muntazam birer sûret, birer mikdar bulunması, bilbedâhe gösterir ki: Bir Kadîr‑i Zülcelâl’in ve bir Hakîm‑i Zülkemâl’in kader dâiresinde sûretleri ve biçimleri tertib edilen ve kudretin destgâhında vücûdları verilen o hadsiz masnûât, O Zât’ın vücûb‑u vücûduna delâlet ve vahdetine ve kemâl‑i kudretine hadsiz lisân ile şehâdet ederler.
Sen kendi cismine ve a'zâlarına ve onlardaki eğri‑büğrü yerlerin meyvelerine ve fâidelerine bak! Kemâl‑i hikmet içinde kemâl‑i kudreti gör.
904

Onüçüncü Pencere

﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ sırrınca, herşey lisân‑ı mahsûsu ile Hàlık’ını yâdeder, takdis eder. Evet bütün mevcûdâtın lisân‑ı hâl ve kàl ile ettiği tesbihât, bir tek Zât‑ı Mukaddes’in vücûdunu gösteriyor. Evet fıtratın şehâdeti reddedilmez. Delâlet‑i hâl ise, hususan çok cihetlerle gelse, şübhe getirmez.
Bak hadsiz fıtrî şehâdeti tazammun eden ve nihâyetsiz tarzlarda lisân‑ı hâl ile delâlet eden ve mütedâhil dâireler gibi bir tek merkeze bakan şu mevcûdâtın muntazam sûretleri, herbiri birer dildir. Ve mevzûn hey'etleri, herbiri birer lisân‑ı şehâdettir. Ve mükemmel hayatları, herbiri birer lisân‑ı tesbihtir ki; Yirmidördüncü Söz”de kat'î isbât edildiği gibi o bütün diller ile pek zâhir bir sûrette tesbihâtları ve tahiyyâtları ve bir tek mukaddes Zât’a şehâdetleri, ziyâ güneşi gösterdiği gibi, bir Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’u gösterir. Ve kemâl‑i Ulûhiyet’ine delâlet eder.

Ondördüncü Pencere

﴿قُلْ مَنْ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴿اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ sırlarınca, herşey, herşeyinde ve her şe'ninde tek bir Hàlık‑ı Zülcelâl’e muhtaçtır.
Evet kâinâttaki mevcûdâta bakıyoruz ve görüyoruz ki; za'f‑ı mutlak içinde bir kuvvet‑i mutlaka tezâhüratı var. Ve acz‑i mutlak içinde bir kudret‑i mutlakanın âsârı görünüyor. Meselâ; nebâtâtın tohumlarında ve köklerindeki ukde‑i hayatiyelerinin intibâhları zamanında gösterdikleri hàrika vaziyetleri gibi
905
Hem fakr‑ı mutlak ve kuruluk içinde bir gınâ‑yı mutlakın tezâhüratı var. Kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet‑i fakirâneleri ve baharda şa'şaalı servet ve gınâları gibi
Hem cümûd‑u mutlak içinde bir hayat‑ı mutlakanın tereşşuhâtı görünüyor. Anâsır‑ı câmidenin zîhayat maddelere inkılâbı gibi
Hem bir cehl‑i mutlak içinde muhît bir şuûrun tezâhüratı görünüyor. Zerrelerden yıldızlara kadar herşeyin harekâtında nizâmât‑ı âleme ve mesâlih‑i hayata ve metâlib‑i hikmete muvâfık bir tarzda hareket etmeleri ve şuûrkârâne vaziyetleri gibi
İşte bu acz içindeki kudret; ve za'f içindeki kuvvet; ve fakr içindeki servet ve gınâ; ve cümûd ve cehil içindeki hayat ve şuûr; bilbedâhe ve bizzarûre bir Kadîr‑i Mutlak ve Kaviyy‑i Mutlak ve Ganiyy‑i Mutlak ve Alîm‑i Mutlak ve Hayy‑ı Kayyûm bir Zât’ın vücûb‑u vücûduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar. Hey'et‑i mecmuası ile büyük bir mikyâsta bir cadde‑i nurâniyeyi gösterir.
İşte ey tabiat bataklığına düşen gâfil! Eğer tabiatı bırakıp kudret‑i İlâhiye’yi tanımazsan, herbir şeye, hattâ herbir zerreye; hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihâyetsiz bir hikmet ve mehâret, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar herşeyde bulunduğunu kabûl etmek lâzım gelir.
906

Onbeşinci Pencere

﴿اَلَّذ۪ٓي اَحْسَنَ كُلَّ شىْءٍ خَلَقَهُ sırrınca; herşeye, o şeyin kàbiliyet‑i mâhiyetine göre kemâl‑i mîzan ve intizam ile biçilip hüsn‑ü san'at ile tertib edilip, en kısa yolda, en güzel bir sûrette, en hafif bir tarzda, isti'mâlce en kolay bir şekilde, meselâ; kuşların elbiselerine ve her vakit tüylerini kolayca oynatmalarına ve isti'mâl etmelerine bak. Hem isrâfsız hikmetli bir tarzda vücûd vermek, sûret giydirmek; eşya adedince diller ile bir Sâni'‑i Hakîm’in vücûb‑u vücûduna şehâdet ve bir Kadîr‑i Alîm-i Mutlak’a işâret ederler.

Onaltıncı Pencere

Rû‑yi zeminde mevsim be‑mevsim tazelenen mahlûkatın icâd ve tedbirlerindeki intizamât ve tanzimât, bilbedâhe bir hikmet‑i âmmeyi gösterir. Sıfat, mevsufsuz olmadığından; elbette o hikmet‑i âmme, bizzarûre bir Hakîm’i gösterir.
Hem o perde‑i hikmet içinde hàrika tezyînât, bilbedâhe bir inâyet‑i tâmmeyi gösterir. Ve o inâyet‑i tâmme, bizzarûre inâyetkâr bir Hàlık‑ı Kerîm’i gösterir.
Ve o perde‑i inâyette umuma şâmil bir taltifat ve ihsânat, bilbedâhe bir rahmet‑i vâsiayı gösterir. Ve o rahmet‑i vâsia, bizzarûre bir Rahmân‑ı Rahîm’i gösterir.
Ve o perde‑i rahmet üstünde dahi bütün rızka muhtaç zîhayatların lâyık ve mükemmel bir tarzda iâşeleri ve irzâkları, bilbedâhe terbiyekârâne bir Rezzâkiyet ve şefkatkârâne bir Rubûbiyet’i gösterir. Ve o terbiye ve idare, bizzarûre bir Rezzâk‑ı Kerîm’i gösterir.
907
Evet zeminin yüzünde kemâl‑i hikmetle terbiye edilen ve kemâl‑i inâyetle tezyîn edilen ve kemâl‑i rahmetle taltif edilen ve kemâl‑i şefkatle iâşe edilen bütün mahlûkat, birer birer, bir Sâni'‑i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk’ın vücûbuna şehâdet ve vahdetine işâret ettikleri gibi; yeryüzünün mecmûunda tezâhür eden ve umumunda görülen ve kasd ve irâdeyi bilbedâhe gösteren hikmet‑i âmme; ve hikmeti dahi tazammun eden umum masnûâta şâmil inâyet‑i tâmme; ve inâyet ve hikmeti tazammun eden ve umum mevcûdât‑ı arziyeye şâmil olan rahmet‑i vâsia; ve rahmet ve hikmet ve inâyeti de tazammun eden umum zîhayata şâmil bir sûrette ve gayet kerîmâne bir tarzda olan rızık ve iâşe‑i umumiyeyi birden nazara al, bak!
Nasıl ki; elvân‑ı seb'a, ziyâyı teşkil eder. Ve yeryüzünü tenvir eden o ziyâ, nasıl şüphesiz güneşi gösterir. Öyle de; o hikmet içindeki inâyet ve inâyet içindeki rahmet ve rahmet içindeki iâşe‑i rızkî, nihâyet derecede Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk bir Vâcibü'l‑Vücûd’un vahdetini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini büyük bir mikyâsta, yüksek bir derecede, parlak bir sûrette gösterir.
İşte ey sersem münkir‑i gâfil! Göz önündeki bu hakîmâne, kerîmâne, rahîmâne, rezzâkâne terbiyeti ve bu acîb ve hàrika ve mu'cize keyfiyeti ne ile izâh edebilirsin? Senin gibi serseri tesâdüfle mi? Ve kalbin gibi kör kuvvetle mi? Ve kafan gibi sağır tabiatla ? Ve senin gibi âciz, câmid, câhil esbâbla ? Yoksa nihâyetsiz derecede mukaddes, münezzeh ve müberrâ, muallâ ve nihâyetsiz derecede Kadîr, Alîm, Semi', Basîr olan Zât‑ı Zülcelâl’e, nihâyetsiz derecede âciz, câhil, sağır, kör, mümkin, miskin olan tabiat nâmını verip nihâyetsiz hatâ işlemek mi istersin? Hem güneş gibi parlak şu hakikati hangi kuvvet ile söndürebilirsin? Hangi perde‑i gaflet altında saklayabilirsin?‥
908

Onyedinci Pencere

﴿اِنَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِن۪ينَ
Zeminin yüzünü yaz zamanında temâşâ edip görüyoruz ki: İcâd‑ı eşyada müşevveşiyeti iktiza eden ve intizamsızlığa sebeb olan nihâyetsiz sehàvet ve bir cûd‑u mutlak, gayet derecede bir insicam ve intizam içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü tezyîn eden bütün nebâtâtı gör.
Hem mîzansızlığı ve kabalığı iktiza eden icâd‑ı eşyadaki sür'at‑i mutlaka dahi, kemâl‑i mevzûniyet içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak.
Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktiza eden kesret‑i mutlaka dahi, kemâl‑i hüsn-ü san'at içinde görünüyor. İşte yeryüzünü yaldızlıyan bütün çiçeklere bak.
Hem san'atsızlığı, basitliği iktiza eden icâd‑ı eşyadaki sühûlet‑i mutlaka dahi, nihâyetsiz derecede san'atkârlık ve mehâret ve ihtimamkârlık içinde görünüyor. İşte yeryüzündeki ağaç ve nebâtât cihâzâtının sandukçaları ve programları ve tarihçe‑i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak.
Hem ihtilâf ve ayrılığı iktiza eden uzaklık ve bu'd‑u mutlak dahi bir ittifak‑ı mutlak içinde görünüyor. İşte bütün aktâr‑ı zeminde zer'edilen her nev'i hubûbata bak.
909
Hem karışmayı ve bulaşmayı iktiza eden kemâl‑i ihtilât, bil'akis kemâl‑i imtiyaz ve tefrik içinde görünüyor. İşte bütün yer altına karışık atılan ve madde itibariyle birbirine benzeyen tohumların, sünbül vaktinde kemâl‑i imtiyazları ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere, kemâl‑i imtiyaz ile tefrikleri ve mideye giren karışık gıdâların muhtelif a'zâ ve hüceyrâta göre kemâl‑i imtiyazla ayrılmalarına bak, kemâl‑i hikmet içinde kemâl‑i kudreti gör.
Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktiza eden gayet derecede mebzûliyet ve nihâyet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnûâtça, san'atça nihâyet derecede kıymetdâr ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte o hadsiz acâib‑i san'at içinde yeryüzünün Rahmânî sofrasında yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nev'ilerine bak! Kemâl‑i rahmeti, kemâl‑i san'at içinde gör.
İşte, bütün rû‑yi zeminde gayet kıymetdârlık ile beraber, hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde, hadsiz ihtilât ve karışıklık ile beraber, hadsiz imtiyaz ve tefrik; ve hadsiz imtiyaz ve tefrik içinde, gayet uzaklık ile beraber son derecede muvâfakat ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde, gayet derecede sühûlet ve kolaylık ile beraber, gayet derecede ihtimamkârâne yapılış; ve gayet derecede güzel yapılış içerisinde sür'at‑i mutlaka ve çabuklukla beraber, gayet derecede mevzûn ve mîzanlı ve isrâfsızlık; ve gayet derecede isrâfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile beraber son derecede hüsn‑ü san'at; ve son derece hüsn‑ü san'at içinde nihâyet derecede sehàvet ile beraber intizam‑ı mutlak Elbette gündüz ışığı; ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in, bir Hakîm‑i Zülkemâl’in, bir Rahîm‑i Zülcemâl’in vücûb‑u vücûduna ve Kemâl‑i Kudret’ine ve Cemâl‑i Rubûbiyet’ine ve Vahdâniyet’ine ve Ehadiyet’ine şehâdet ederler. ﴿لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى sırrını gösterirler.
910
Şimdi ey bîçâre câhil, gâfil, muannid, muattıl! Bu hakikat‑i uzmâyı ne ile tefsir edebilirsin? Bu nihâyet derecede mu'cize ve hàrika keyfiyeti ne ile izâh edebilirsin? Bu hadsiz derecede acîb şu san'atları neye isnâd edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde‑i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesâdüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuûrsuz yoldaşın ve dalâlette istinâdgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesâdüfün karışması yüz derece muhâl değil mi? Ve şu hàrika işlerin binden birinin tabiata havâlesi, bin derece muhâl olmuyor mu? Yoksa câmid, âciz tabiatın; herbir şeyin içinde o şeyden yapılan eşya adedince, manevî makine ve matbaaları var?

Onsekizinci Pencere

﴿اَوَلَمْ يَنْظُرُوا ف۪ي مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
Yirmiikinci Söz’de izâh edilen şu temsîle bak ki: Nasıl mükemmel, muntazam, san'atlı saray gibi bir eser, bilbedâhe muntazam bir fiile delâlet eder. Yani bir bina, bir dülgerliğe delâlet eder. Ve mükemmel, muntazam bir fiil, bizzarûre mükemmel bir fâile ve mâhir bir ustaya, bir dülgere delâlet eder. Ve mükemmel usta ve dülger ünvânları, bilbedâhe mükemmel bir sıfata, yani san'at melekesine delâlet eder. Ve mükemmel sıfat ve o mükemmel meleke‑i san'at, bilbedâhe mükemmel bir isti'dâdın vücûduna delâlet eder. Ve mükemmel bir isti'dâd ise, àlî bir rûh ve yüksek bir zâtın vücûduna delâlet eder.
Öyle de, zeminin yüzünü, belki kâinâtı dolduran müteceddid eserler, bilbedâhe gayet derece‑i kemâlde bulunan ef'âli gösteriyor. Ve şu nihâyet derecedeki intizam ve hikmet dâiresindeki ef'âl, bilbedâhe ünvânları ve isimleri mükemmel olan bir fâili gösteriyor. Çünkü; muntazam, hakîmâne fiiller, fâilsiz olmadığı, kat'iyyen ma'lûm Ve son derece mükemmel ünvânlar, o fâilin son derece kemâldeki sıfatlarına delâlet eder. Çünkü; fenn‑i sarfça nasıl ism‑i fâil, masdardan yapılır. Öyle de, ünvânların ve isimlerin dahi masdarları ve menşe'leri, sıfatlardır. Ve son derece‑i kemâlde sıfatlar, şüphesiz son derece mükemmel olan şuûnât‑ı zâtiyeye delâlet eder. Ve kàbiliyet‑i zâtiye tâbir edemediğimiz o mükemmel şuûn‑u zâtiye, bihakka'l‑yakìn hadsiz derece‑i kemâlde olan bir Zât’a delâlet eder.
911
İşte, bütün âlemdeki âsâr‑ı san'at ve bütün mahlûkat, herbiri birer eser‑i mükemmel olduğundan, herbiri bir fiile ve fiil ise isme, isim ise vasfa ve vasıf ise şe'ne ve şe'n ise zâta şehâdet ettikleri için; masnûât adedince bir tek Sâni'‑i Zülcelâl’in vücûb‑u vücûduna şehâdet ve ehadiyetine işâret ettikleri gibi; hey'et‑i mecmuası ile, silsile‑i mahlûkat kadar kuvvetli bir tarzda bir mi'râc‑ı mârifettir. Hiçbir cihette içine şübhe girmeyen müteselsil bir bürhân‑ı hakikattir.
Şimdi ey bîçâre münkir‑i gâfil! Silsile‑i kâinât kadar kuvvetli şu bürhânı ne ile kırabilirsin? Şu masnûât adedince hakikatin şuâını gösteren hadsiz delikli ve kafesli şu pencereyi ne ile kapatabilirsin? Hangi perde‑i gafleti üstüne çekebilirsin?‥

Ondokuzuncu Pencere

﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ sırrınca, Sâni'‑i Zülcelâl, semâvâtın ecrâmına o kadar hikmetler, mânâlar takmış ki; güyâ celâl ve cemâlini ifâde etmek için semâvâtı, güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle söylettirdiği gibi, cevv‑i semâda olan mevcûdâta dahi öyle hikmetler ve mânâlar ve maksadlar takmış ki; güyâ o cevv‑i semâyı berkler, şimşekler, ra'dlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor. Ve kemâl‑i hikmet ve cemâl‑i rahmetini ders veriyor.
912
Ve nasıl zemin kafasını, hayvanat ve nebâtât denilen mânidâr kelimeleriyle söyleştirip kemâlât‑ı san'atını kâinâta gösteriyor. Öyle de; o kafanın birer kelimesi olan nebâtları ve ağaçları dahi yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip, yine kemâl‑i san'atını ve cemâl‑i rahmetini ilân ediyor. Ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi, tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup, dekàik‑ı san'atını ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini ehl‑i şuûra ta'lim ediyor.
İşte, bu hadsiz kelimât‑ı tesbihiye içinde yalnız tek bir sünbül ve tek bir çiçeğin tarz‑ı ifâdesine kulak verip dinleyeceğiz. Nasıl şehâdet eder, bileceğiz.
Evet herbir nebât, herbir ağaç, pek çok lisân ile Sâni'lerini öyle gösteriyorlar ki; ehl‑i dikkati hayretlerde bırakır. Ve bakanlara Sübhânallâh! Ne kadar güzel şehâdet ediyor!” dedirtirler.
Evet, herbir nebâtın çiçek açması zamanında ve sünbül vermesi ânında, tebessümkârâne, manevî tekellümleri hengâmındaki tesbihleri, kendileri gibi güzel ve zâhirdir. Çünkü; herbir çiçeğin, güzel ağzı ile ve muntazam sünbülün lisânıyla ve mevzûn tohumların ve muntazam habbelerin kelimâtıyla hikmeti gösteren o nizâm, bilmüşâhede ilmi gösteren bir mîzan içindedir. Ve o mîzan ise, mehâret‑i san'atı gösteren bir nakş‑ı san'at içindedir. Ve o nakş‑ı san'at, lütûf ve keremi gösteren bir zînet içindedir. Ve o zînet dahi, rahmet ve ihsânı gösteren latîf kokular içindedir. Ve birbiri içinde bulunan şu mânidâr keyfiyetler, öyle bir lisân‑ı şehâdettir ki; hem Sâni'‑i Zülcemâl’ini esmâsıyla ta'rif eder, hem evsâfıyla tavsif eder, hem cilve‑i esmâsını tefsir eder, hem teveddüd ve taarrüfünü, yani sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifâde eder.
913
İşte bir tek çiçekten böyle bir şehâdet işitsen; acaba zemin yüzündeki Rabbânî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Sâni'‑i Zülcelâl’in vücûb‑u vücûdunu ve vahdetini ilân ettiklerini işitsen, hiç şübhen ve vesvesen ve gafletin kalabilir mi? Eğer kalsa sana insan ve zîşuûr denilebilir mi?‥
Gel şimdi bir ağaca dikkatle bak! İşte bahar mevsiminde yaprakların muntazaman çıkması, çiçeklerin mevzûnen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde masûm çocuklar gibi, nesîmin esmesiyle oynaması içindeki latîf ağzını gör. Nasıl bir dest‑i kerem ile yeşillenen yaprakların dili ile ve bir neş'e‑i lütûf ile tebessüm eden çiçeklerin lisânıyla ve bir cilve‑i rahmet ile gülen meyvelerin kelimâtı ile ifâde edilen hikmetli nizâm içindeki adilli mîzan; ve adli gösteren mîzan içinde bulunan dikkatli san'atlar, nakışlar; ve mehâretli nakışlar ve zînetler içinde rahmet ve ihsânı gösteren ayrı ayrı tatlı tatmaklar; ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde, birer mu'cize‑i kudret olan tohumlar ve çekirdekler, gayet zâhir bir sûrette bir Sâni'‑i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Muhsin, Mün'im, Mücemmil, Mufaddıl’ın vücûb‑u vücûdunu ve vahdetini ve cemâl‑i rahmetini ve kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösterir.
İşte eğer bütün rû‑yi zemindeki ağaçların lisân‑ı hâllerini birden dinleyebilsen: ﴿يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ hazinesinde ne kadar güzel cevherler bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın.
İşte ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht gâfil! Bu derece hadsiz lisânlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir Kerîm‑i Zülcemâl, tanımak istenilmezse bu lisânları susturmalı. Mâdemki, susturulmaz; dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan kurtulamazsın. Çünkü; sen kulağını kapamakla, kâinât sükût etmez, mevcûdât susmaz, vahdâniyet şâhidleri seslerini kesmezler. Elbette seni mahkûm ederler
914

Yirminci Pencere(Hâşiye)

﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
﴿وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَمَٓا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِن۪ينَ
Nasıl cüz'iyât ve neticelerde ve teferruâtta, kemâl‑i hikmet ve cemâl‑i san'at görünüyor. Öyle de; tesâdüfî ve karışık tevehhüm edilen küllî unsurların, büyük mahlûkatın zâhiren karışık vaziyetleri dahi, bir hikmet ve san'at ile vaziyetler alıyorlar.
İşte ziyânın parlaması; sâir hikmetli hidemâtının delâletiyle, yeryüzünde masnûât‑ı İlâhiye’yi İzn‑i Rabbânî ile teşhîr ve ilân etmektir. Demek bir Sâni'‑i Hakîm tarafından ziyâ, istihdam ediliyor. Çarşı‑yı âlem sergilerindeki antika san'atlarını onun ile irâe ediyor.
915
Şimdi rüzgârlara bak ki; sâir hakîmâne, kerîmâne fâidelerinin ve vazifelerinin şehâdetiyle gayet mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak; bir Sâni'‑i Hakîm tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr‑i Rabbânî’nin çabuk yerine getirilmesine sür'atle çalışmaktır.
Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara! Yerden, dağlardan kaynamaları tesâdüfî değildir. Çünkü; onlara terettüb eden âsâr‑ı rahmet olan fâidelerin ve semerelerin şehâdetiyle ve dağlarda bir mîzan‑ı hâcetle iddiharlarının ifâdesi ile ve bir mîzan‑ı hikmetle gönderilmelerinin delâletiyle gösteriliyor ki; bir Rabb‑i Hakîm’in teshìriyle ve iddiharıyladır. Ve kaynamaları ise, O’nun emrine heyecanla imtisal etmeleridir.
Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevâhirlerin ve mâdenlerin envâ'ına bak! Bunların tezyînâtları ve menfaatli hâsiyetleri bir Sâni'‑i Hakîm’in tezyîni ile, tertibi ile, tedbiri ile, tasviri ile olduğunu; onlara müteallik hakîmâne fâideleri ve mesâlih‑i hayatiye ve levâzımat‑ı insaniye ve hâcât‑ı hayvaniyeye muvâfık bir tarzda ihzarları gösteriyor.
Şimdi çiçeklere, meyvelere bak! Bunların gülümsemeleri ve tatları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri; bir Sâni'‑i Kerîm’in, bir Mün'im‑i Rahîm’in sofrasında birer ta'rife, birer dâvetnâme hükmünde olarak muhtelif renk ve koku ve tatlarla her nev'e ayrı ayrı ta'rife ve dâvetnâme olarak verilmiştir.
Şimdi kuşlara bak! Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları, bir Sâni'‑i Hakîm’in intak ve söyletmesi olduğuna delil‑i kat'î ise; hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdâvele‑i hissiyat ve ifâde‑i maksad etmeleridir.
916
Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları, mânâsız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi, boş bir gürültü olmadığına kat'î delil ise; hàlî bir boşlukta o acâibi icâd etmek ve onlardan âb‑ı hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştâk zîhayatlara emzirmek, gösteriyor ki; o şırıltı, o gürültü, gayet mânidâr ve hikmetdârdır ki, bir Rabb‑i Kerîm’in emriyle müştâklara o yağmur bağırıyor ki; Sizlere müjde, geliyoruz!‥” mânâsını ifâde ederler.
Şimdi göğe bak! Gök içinde hadsiz ecrâmdan yalnız Kamer’e dikkat et! Onun hareketi, bir Kadîr‑i Hakîm’in emriyle olduğu, ona müteallik ve yeryüzüne ait mühim hikmetlerdir ki, başka yerde beyân ettiğimizden kısa kesiyoruz.
İşte ziyâdan tut, Kamer’e kadar saydığımız küllî unsurlar gayet geniş bir tarzda ve büyük bir mikyâsta bir pencere açar. Bir Vâcibü'l‑Vücûd’un vahdetini ve kemâl‑i kudretini ve azamet‑i saltanatını gösterir, ilân ederler.
İşte ey gâfil! Eğer bu gök gürlemesi gibi bu sadâyı susturabilirsen ve güneşin ışığı gibi parlak o ziyâyı söndürebilirsen, Allah’ı unut! Yoksa aklını başına al! سُبْحَانَ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّde.

Yirmibirinci Pencere

﴿وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ
Şu kâinâtın lambası olan Güneş, kâinât Sâni'inin vücûduna ve vahdâniyetine güneş gibi parlak ve nurânî bir penceredir.
917
Evet manzûme‑i şemsiye denilen küremizle beraber on iki seyyâre; cirmleri, küçüklük‑büyüklük itibariyle pek çok muhtelif ve mevkileri, uzaklık‑yakınlık noktasında pek çok mütefâvit ve sür'at‑i hareketleri, çok mütenevvi' olduğu hâlde kemâl‑i intizam ve hikmet ile ve kemâl‑i mîzan ile ve bir sâniye kadar şaşırmayarak hareketleri ve deverânları ve Güneş ile, câzibe kanunu tâbir edilen bir kanun‑u İlâhî ile bağlanmaları yani, onlar imâmlarına iktidâları; büyük bir mikyâsta bir azamet‑i kudret-i İlâhiye’yi ve vahdâniyet‑i Rabbâniye’yi gösterir.
Çünkü; o câmid cirmleri, o şuûrsuz büyük kütleleri, nihâyet derecede intizam ve mîzan‑ı hikmet içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesâfelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek ne derece bir kudreti ve bir hikmeti isbât ettiğini kıyâs et. Bu büyük ve ağır işe zerre mikdar tesâdüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinâtı dağıtacak. Çünkü; bir dakika tesâdüf birisini tevkîf etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsâdeme etmesine yol açar. Küre‑i arzdan bin defa büyük cirmlerle müsâdemenin ne derece dehşetli olduğunu kıyâs edebilirsin.
Manzûme‑i şemsiyenin, yani Şems’in me'mumları ve meyveleri olan oniki seyyârenin acâibini ilm‑i muhît-i İlâhî’ye havâle edip, yalnız gözümüzün önünde seyyâremiz bulunan Arz’a bakıyoruz, görüyoruz ki: Bu seyyâremiz, bir azamet‑i şevket-i Rubûbiyet’i ve haşmet‑i saltanat-ı Ulûhiyet’i ve kemâl‑i rahmet ve hikmet’i gösterir bir sûrette, Güneş’in etrafında emr‑i Rabbânî ile Üçüncü Mektûb’da beyân edildiği gibi pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ve seyahat ona ettiriliyor. Bir sefîne‑i Rabbâniye olarak, acâib‑i masnûât-ı İlâhiye ile doldurulmuş ve zîşuûr ibâdullâha seyrangâh gibi bir mesken‑i seyyâr vaziyeti verilmiş. Ve evkàt ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi Kamer dahi dakîk hesablarla, azîm hikmetlerle ona takılmış ve o Kamer’e başka menzillerde ayrı seyr ve seyahat verilmiş.
İşte bu mübârek seyyâremizin şu hâlleri küre‑i arz kuvvetinde bir şehâdetle, bir Kadîr‑i Mutlak’ın vücûb‑u vücûdunu ve vahdetini isbât eder. Mâdem şu seyyâremiz böyledir. Manzûme‑i şemsiyeyi ona kıyâs edebilirsin.
918
Hem Şems’e, kendi mihveri üstünde câzibe denilen manevî ipleri, yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan Güneş’i, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in emriyle döndürüp, o seyyârâtı o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve Güneş’i bütün seyyârâtı ile sâniyede beş saatlik bir mesâfeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafına veya Şemsü'ş‑Şümûs cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed Sultan’ı olan Zât‑ı Zülcelâl’in kudretiyle ve emriyledir. Güyâ, haşmet‑i Rubûbiyet’ini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzûme‑i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır.
Ey kozmoğrafyacı efendi! Hangi tesâdüf bu işlere karışabilir? Hangi esbâbın eli buna ulaşabilir? Hangi kuvvet buna yanaşabilir? Haydi sen söyle! Hiç böyle bir Sultan‑ı Zülcelâl, aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır ? Bâhusus kâinâtın meyvesi, neticesi, gayesi, hülâsası olan zîhayatları, başka ellere verir mi? Başkasını müdâhale ettirir mi? Bâhusus o meyvelerin en câmi'i ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halifesi ve O Sultan’ın âyinedâr bir misâfiri olan insanları başıboş bırakır ? Ve onları tabiata ve tesâdüfe havâle edip haşmet‑i saltanatını hiçe indirir mi? Kemâl‑i hikmetini sukùt ettirir mi?‥

Yirmiikinci Pencere

﴿اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا ❋ وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا ❋ وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ
Küre‑i Arz, bir kafadır ki; yüzbin ağzı vardır. Herbir ağzında, yüzbin lisânı vardır. Her lisânında, yüzbin bürhânı var ki; herbiri çok cihetle Vâcibü'l‑Vücûd, Vâhid‑i Ehad, herşeye kadîr, herşeye alîm bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve evsâf‑ı kudsiyesine ve Esmâ‑i Hüsnâ’sına şehâdet ederler.
919
Evet, arzın evvel‑i hilkatine bakıyoruz ki: Mâyi hâline gelen bir madde‑i seyyâleden taş ve taştan toprak halkedilmiş. Mâyi kalsaydı, kàbil‑i süknâ olmazdı. O mâyi, taş olduktan sonra demir gibi sert olsa idi, kàbil‑i istifade olmazdı. Elbette buna bu vaziyeti veren, yerin sekenelerinin hâcetlerini gören bir Sâni'‑i Hakîm’in hikmetidir.
Sonra tabaka‑i türâbiye, dağlar direği üzerine atılmış; içindeki dâhilî inkılâblardan gelen zelzeleler, dağlarla teneffüs edip, zemini hareketinden ve vazifesinden şaşırtmasın. Hem denizin istilâsından toprağı kurtarsın. Hem zîhayatların levâzımat‑ı hayatiyesine birer hazine olsun. Hem havayı tarasın, gazât‑ı muzırradan tasfiye etsin, teneffüse kàbil olsun. Hem suları biriktirip iddihar etsin. Hem zîhayata lâzım olan sâir mâdenlere menşe' ve medâr olsun.
İşte bu vaziyet bir Kadîr‑i Mutlak ve bir Hakîm‑i Rahîm’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine gayet kat'î ve kuvvetli şehâdet eder.
Ey coğrafyacı efendi! Bunu ne ile izâh edersin? Hangi tesâdüf şu acâib‑i masnûât ile dolu sefîne‑i Rabbâniye’yi bir meşher‑i acâib yaparak yirmidört bin sene bir mesâfede, bir senede sür'atle çevirip, onun yüzünde dizilmiş eşyadan hiçbir şey düşürmesin.
Hem zeminin yüzündeki acîb san'atlara bak! Anâsırlar, ne derece hikmetle tavzif edilmişler. Bir Kadîr‑i Hakîm’in emriyle zemin yüzündeki Rahmân misâfirlerine nasıl güzel bakıyorlar. Hizmetlerine koşuyorlar.
920
Hem acîb ve garîb san'atlar içinde rengârenk, acîb hikmetli zemin yüzünün sîmâsındaki bu nakışlı çizgilere bak! Nasıl sekenelerine enhâr ve çayları, deniz ve ırmakları, dağ ve tepeleri, ayrı ayrı mahlûklarına ve ibâdına lâyık birer mesken ve vesâit‑i nakliye yapmış. Sonra yüzbinler ecnâs‑ı nebâtât ve envâ'‑ı hayvanatı ile kemâl‑i hikmet ve intizam ile doldurup hayat vererek şenlendirmek, vakit be‑vakit muntazaman mevt ile terhis ederek boşaltıp, yine muntazaman Ba'sü ba'de'l‑mevt sûretinde doldurmak; bir Kadîr‑i Zülcelâl’in ve bir Hakîm‑i Zülkemâl’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine yüzbinler lisânlarla şehâdet ederler.
Elhâsıl: Yüzü, acâib‑i san'ata bir meşher ve garâib‑i mahlûkata bir mahşer ve kafile‑i mevcûdâta bir memer ve sufûf‑u ibâdına bir mescid ve makarr olan zemin; bütün kâinâtın kalbi hükmünde olduğundan, kâinât kadar nur‑u vahdâniyeti gösterir.
İşte ey coğrafyacı efendi! Bu zemin kafası yüzbin ağız, herbirinde yüzbin lisân ile Allah’ı tanıttırsa ve sen O’nu tanımazsan, başını tabiat bataklığına soksan, derece‑i kabahatini düşün. Ne derece dehşetli bir cezaya seni müstehak eder, bil, ayıl. Ve başını bataklıktan çıkar; اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ الَّذ۪ي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ de.

Yirmiüçüncü Pencere

﴿اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ Hayat, kudret‑i Rabbâniye mu'cizâtının en nurânîsidir, en güzelidir. Ve Vahdâniyet bürhânlarının en kuvvetlisi ve en parlağıdır. Ve Tecelliyât‑ı Samedâniye âyinelerinin en câmi'i ve en berrakıdır.
921
Evet, hayat, tek başıyla bir Hayy‑ı Kayyûm’u bütün esmâ ve şuûnâtı ile bildirir. Çünkü; hayat, pek çok sıfâtın memzûc bir mâcunu hükmünde bir ziyâ, bir tiryâktır. Elvân‑ı seb'a ziyâda ve muhtelif edviyeler tiryâkta nasıl ki, mümtezicen bulunur. Öyle de, hayat dahi pek çok sıfâttan yapılmış bir hakikattir. O hakikatteki sıfatlardan bir kısmı duygular vâsıtasıyla inbisat ederek, inkişaf edip ayrılırlar. Kısm‑ı ekseri ise, hissiyat sûretinde kendilerini ihsâs ederler. Ve hayattan kaynama sûretinde kendilerini bildirirler.
Hem hayat, kâinâtın tedbir ve idaresinde hüküm‑fermâ olan rızık ve rahmet ve inâyet ve hikmeti tazammun ediyor. Güyâ hayat, onları arkasına takıp, girdiği yere çekiyor. Meselâ; hayat bir cisme, bir bedene girdiği vakit, Hakîm ismi dahi tecellî eder. Hikmetle yuvasını güzelce yapıp tanzim eder. Aynı hâlde Kerîm ismi de tecellî edip meskenini, hâcâtına göre tertib ve tezyîn eder. Yine aynı hâlde Rahîm isminin cilvesi görünüyor ki, o hayatın devam ve kemâli için türlü türlü ihsânlarla taltif eder. Yine aynı hâlde Rezzâk isminin cilvesi görünüyor ki, o hayatın bekàsına ve inkişafına lâzım maddî, manevî gıdâları yetiştiriyor. Ve kısmen bedeninde iddihar ediyor.
Demek hayat bir nokta‑i mihrâkıye hükmünde; muhtelif sıfât birbiri içine girer, belki birbirinin aynı olur. Güyâ hayat tamamıyla hem ilimdir, aynı hâlde kudrettir, aynı hâlde de hikmet ve rahmettir. Ve hâkezâ İşte hayat; bu câmi' mâhiyeti itibariyle, şuûn‑u zâtiye-i Rabbâniye’ye âyinedârlık eden bir âyine‑i Samediyet’tir.
İşte bu sırdandır ki; Hayy‑ı Kayyûm olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd, hayatı pek çok kesretle ve mebzûliyetle halkedip, neşir ve teşhîr eder. Ve herşeyi, hayatın etrafına toplattırıp, ona hizmetkâr eder. Çünkü; hayatın vazifesi büyüktür. Evet, Samediyet’in âyinesi olmak kolay bir şey değil, âdi bir vazife değil.
922
İşte göz önünde her vakit gördüğümüz bu had ve hesaba gelmeyen yeni yeni hayatlar ve hayatların asılları ve zâtları olan rûhlar, birden ve hiçten vücûda gelmeleri ve gönderilmeleri; bir Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd ve Hayy‑ı Kayyûm’un vücûb‑u vücûdunu ve sıfât‑ı kudsiyesini ve Esmâ‑i Hüsnâ’sını, lemeâtın, güneşi gösterdiği gibi gösteriyorlar. Güneşi tanımayan ve kabûl etmeyen adam, nasıl gündüzü dolduran ziyâyı inkâr etmeye mecbur oluyor. Öyle de; Hayy‑ı Kayyûm, Muhyî ve Mümît olan Şems‑i Ehadiyet’i tanımayan adam, zeminin yüzünü belki mâzi ve müstakbeli dolduran zîhayatların vücûdunu inkâr etmeli ve yüz derece hayvandan aşağı düşmeli. Hayat mertebesinden düşüp, câmid bir câhil‑i echel olmalı.

Yirmidördüncü Pencere

﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Mevt, hayat kadar bir bürhân‑ı Rubûbiyet’tir. Gayet kuvvetli bir hüccet‑i Vahdâniyet’tir. ﴿اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ delâletince, mevt; adem, i'dâm, fenâ, hiçlik, fâilsiz bir inkırâz değil, belki bir Fâil‑i Hakîm tarafından hizmetten terhis ve tahvîl‑i mekân ve tebdil‑i beden ve vazifeden paydos ve haps‑i bedenden âzâd etmek ve muntazam bir eser‑i hikmet olduğu, Birinci Mektûbda gösterilmiştir.
Evet, nasıl zemin yüzündeki masnûât ve zîhayatlar ve hayatdâr zemin yüzü, bir Sâni'‑i Hakîm’in vücûb‑u vücûduna ve vahdâniyetine şehâdet ediyorlar. Öyle de, o zîhayatlar ölümleriyle bir Hayy‑ı Bâkî’nin sermediyetine ve vâhidiyetine şehâdet ediyorlar. Yirmiikinci Sözde mevt, gayet kuvvetli bir bürhân‑ı vahdet ve bir hüccet‑i sermediyet olduğu isbât ve izâh edildiğinden, şu bahsi o Söz’e havâle edip, yalnız mühim bir nüktesini beyân edeceğiz. Şöyle ki:
923
Nasıl zîhayatlar, vücûdları ile bir Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna delâlet ediyorlar. Öyle de, o zîhayatlar, ölümleri ile bir Hayy‑ı Bâkî’nin sermediyetine, vâhidiyetine şehâdet ediyorlar. Meselâ; yalnız bir tek zîhayat olan zemin yüzü, intizamâtı ile, ahvâliyle Sâni'i gösterdiği gibi, öldüğü vakit; yani kış, beyaz kefeni ile ölmüş o zemin yüzünü kapaması ile nazar‑ı beşeri ondan çeviriyor. Veyâhut nazar, o giden bahar cenazesinin arkasından mâziye gider, daha geniş bir manzarayı gösterir.
Yani, herbiri birer mu'cize‑i kudret olan zemin dolusu bütün geçen baharlar misillû, yeni gelecek birer hàrika‑i kudret ve birer hayatdâr zemin olan, bahar dolusu hayatdâr mevcûdât‑ı arziyenin gelmelerini ihsâs ve vücûdlarına şehâdet ettiklerinden; öyle geniş bir mikyâsta, öyle parlak bir sûrette, öyle kuvvetli bir derecede bir Sâni'‑i Zülcelâl’in, bir Kadîr‑i Zülkemâl’in, bir Kayyûm‑u Bâkî’nin, bir Şems‑i Sermedî’nin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve bekà ve sermediyetine şehâdet ederler ve öyle parlak delâili gösterirler ki, ister istemez bedâhet derecesinde اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ الْوَاحِدِ الْاَحَدِ dedirtir.
Elhâsıl: ﴿وَيُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا sırrınca; hayatdâr bu zemin, bir baharda Sâni'a şehâdet ettiği gibi; onun ölmesiyle, zamanın geçmiş ve gelecek iki kanadına dizilmiş mu'cizât‑ı kudretine nazarı çeviriyor Bir bahar yerine binler baharı gösteriyor. Bir mu'cize yerine binler mu'cizât‑ı kudretine işâret eder. Ve onlardan her bahar, şu hâzır bahardan daha kat'î şehâdet eder. Çünkü; mâzi tarafına geçenler zâhirî esbâblarıyla beraber gitmişler; arkalarında, yine kendileri gibi başkalar yerlerine gelmişler.
Demek esbâb‑ı zâhiriye hiçtir. Yalnız bir Kadîr‑i Zülcelâl, onları halkedip hikmetiyle esbâba bağlayarak gönderdiğini gösteriyor. Ve gelecek zamanda dizilmiş hayatdâr olan zemin yüzleri ise, daha parlak şehâdet eder. Çünkü; yeniden, yoktan, hiçten yapılıp gönderilecek, yere konup, vazife gördürüp, sonra gönderilecekler.
924
İşte ey tabiata saplanan ve bataklıkta boğulmak derecesine gelen gâfil! Bütün mâzi ve müstakbele ulaşacak hikmetli ve kudretli manevî el sâhibi olmayan bir şey, nasıl bu zeminin hayatına karışabilir? Senin gibi hiç‑ender hiç olan tesâdüf ve tabiat buna karışabilir mi? Kurtulmak istersen: Tabiat, olsa olsa bir defter‑i kudret-i İlâhiye’dir. Tesâdüf ise; cehlimizi örten gizli bir Hikmet‑i İlâhiye’nin perdesidir.” de, hakikate yanaş.

Yirmibeşinci Pencere

Nasıl ki; madrub, elbette dâribe delâlet eder. San'atlı bir eser, san'atkârı icâb eder. Veled, vâlidi iktiza eder. Tahtiyet, fevkıyeti istilzam eder. Ve hâkezâ Bütün umûr‑u izafiye tâbir ettikleri biri birisiz olmayan evsâf‑ı nisbiye misillû şu kâinâtın cüz'iyâtında ve hey'et‑i umumiyesinde görünen imkân dahi, vücûbu gösterir. Ve bütün onlarda görünen infiâl, bir fiili gösterir. Ve umumunda görünen mahlûkıyet, Hàlıkıyet’i gösterir. Ve umumunda görünen kesret ve terkîb, vahdeti istilzam eder. Ve vücûb ve fiil ve Hàlıkıyet ve vahdet, bilbedâhe ve bizzarûre; mümkün, münfail, kesîr, mürekkeb, mahlûk olmayan; vâcib ve fâil, vâhid ve hàlık olan mevsuflarını ister.
Öyle ise; bilbedâhe bütün kâinâttaki bütün imkânlar, bütün infiâller, bütün mahlûkıyetler, bütün kesret ve terkîbler, bir Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd, Fa'âlün Limâ Yürîd, Hàlık‑ı Külli Şey’e, Vâhid‑i Ehad’e şehâdet eder.
925
Elhâsıl: Nasıl, imkândan vücûb görünüyor. İnfiâlden fiil ve kesretten vahdet; bunların vücûdu, onların vücûduna kat'iyyen delâlet eder. Öyle de, mevcûdât üstünde görünen masnûiyet ve merzûkıyet gibi sıfatlar dahi, Sâniiyet, Rezzâkıyet gibi şe'nlerin vücûdlarına kat'î delâlet ediyor. Şu sıfâtın vücûdu dahi, bizzarûre ve bilbedâhe, bir Hallâk ve bir Rezzâk Sâni'‑i Rahîm’in vücûduna delâlet eder.
Demek herbir mevcûd taşıdığı yüzler bu çeşit sıfatlar lisânı ile, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un yüzler Esmâ‑i Hüsnâ’sına şehâdet ederler. Bu şehâdetler kabûl edilmezse, mevcûdâtın bütün bu çeşit sıfatlarını inkâr etmek lâzım gelir

Yirmialtıncı Pencere(Hâşiye)

Şu kâinâtın mevcûdâtı yüzünde tazelenen ve gelip geçen cemâller ve hüsünler, bir Cemâl‑i Sermedî cilvelerinin bir nev'i gölgeleri olduğunu gösterir. Evet, ırmağın yüzündeki kabarcıkların parlayıp gitmesinden sonra arkadan gelenlerin gidenler gibi parlamaları, dâimî bir şemsin şuâlarının âyineleri olduklarını gösterdikleri gibi; seyyâl zaman ırmağında, seyyâr mevcûdâtın üstünde parlayan lemeât‑ı cemâliye dahi, bir Cemâl‑i Sermedî’ye işâret ederler. Ve O’nun bir nev'i emâreleridirler.
Hem kâinât kalbindeki ciddi aşk, bir Mâşuk‑u Lâyezâlî’yi gösterir. Evet, ağacın mâhiyetinde olmayan bir şey, esâslı bir sûrette meyvesinde bulunmadığı delâletiyle; şecere‑i kâinâtın hassas meyvesi olan nev'‑i insandaki ciddi aşk‑ı lâhutî gösterir ki, bütün kâinâtta fakat başka şekillerde hakîki aşk ve muhabbet bulunuyor. Öyle ise; kalb‑i kâinâttaki şu hakîki muhabbet ve aşk, bir Mahbûb‑u Ezelî’yi gösterir.
926