Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
822

İkinci Mevkıf

﴿
﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ❋ اَللّٰهُ الصَّمَدُ
Şu Mevkıf’ın Üç Maksad’ı var

Birinci Maksad

Bir yıldızın tokadıyla yere sukùt eden ehl‑i şirk ve dalâletin vekili, zerrelerden yıldızlara kadar hiçbir yerde zerre mikdar şirke yer bulamadığından, o tarzdaki da'vâdan vazgeçip, fakat şeytan gibi, Vahdet’e dair teşkîkât yapmak için Üç Mühim Suâl ile, Ehadiyet’e ve Vahdet’e dair ehl‑i tevhide vesvese yapmak istedi.
Birinci Suâl: Zındıka lisânıyla diyor ki: Ey ehl‑i tevhid! Ben, kendi müekkillerim nâmına bir şey bulamadım, mevcûdâtta bir hisse çıkaramadım, mesleğimi isbât edemedim. Fakat, siz ne ile nihâyetsiz bir kudret sâhibi bir Vâhid‑i Ehad’i isbât ediyorsunuz? Neden O’nun kudretiyle beraber başka eller karışmasını kàbil görmüyorsunuz?”
Elcevab: Yirmiikinci Söz’de kat'î isbât edilmiş ki; bütün mevcûdât, bütün zerrât, bütün yıldızlar, herbiri Vâcibü'l‑Vücûd’un ve Kàdir‑i Mutlak’ın vücûb‑u vücûduna birer bürhân‑ı neyyirdir. Bütün kâinâttaki silsilelerin herbiri, O’nun vahdâniyetine birer delil‑i kat'îdir. Kur'ân‑ı Hakîm, hadsiz bürhânlarında isbât ettiği gibi, umumun nazarına en zâhir bürhânları, daha ziyâde zikreder.
823
Ezcümle: ﴿وَلَئِنْ سَئَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ gibi pek çok âyâtla Kur'ân‑ı Hakîm, hilkat‑i arz ve semâvâtı, vahdâniyete bedâhet derecesinde bir bürhân gösteriyor ki, ister istemez zîşuûr olan her adam, hilkat‑i arz ve semâvâtta, bizzarûre Hàlık‑ı Zülcelâl’ini tasdik etmeğe mecburdur ki; ﴿لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ der.
Birinci Mevkıf’ta, nasıl bir zerreden başladık, yıldızlara ve semâvâta kadar sikke‑i tevhidi gösterdik Kur'ân‑ı Hakîm şu nev'i âyâtla, yıldızlardan ve semâvâttan tutup, zerrelere kadar, şirki tard eder, şöyle işâret eder ve ma'nen der:
Semâvât ve Arz’ı böyle muntazam halkeden bir Kadîr‑i Mutlak’ın elbette devâir‑i masnûâtından olan manzûme‑i şemsiye bilbedâhe O’nun kabza‑i tasarrufundadır.
Mâdem O Kadîr‑i Mutlak, Şems’i, seyyârâtıyla kabza‑i tasarrufunda tutuyor ve tanzim ve teshìr ve tedvîr ediyor; elbette o manzûme‑i şemsiyenin bir cüz'ü ve Şems ile bağlanan Küre‑i arz dahi kabza‑i tasarrufunda ve tedbir ve tedvîrindedir.
Mâdem Küre‑i arz, kabza‑i tasarrufunda ve tedbir ve tedvîrindedir; bilbedâhe arzın yüzünde yazılan ve icâd edilen ve yerin meyveleri ve gâyâtı hükmünde olan masnûât dahi O’nun kabza‑i Rubûbiyet’inde ve terbiyesindedir.
824
Mâdem bütün zeminin yüzüne serilen ve serpilen ve yüzünü yaldızlayan ve zînetlendiren ve her zaman tazelenen, gelip giden ve zemin onlarla dolup boşalan umum masnûât, kabza‑i kudret ve ilmindedir ve adl ü hikmetinin mîzanıyla ölçülüp ve tanzim edilir.
Mâdem bütün envâ', O’nun kabza‑i kudretindedir; elbette o envâ'ın muntazam ve mükemmel ferdleri ve âlemin küçük misâl‑i musağğarları ve envâ'‑ı kâinâtın bilânçoları ve kitab‑ı âlemin küçücük fihristeleri hükmünde olan cüz'î ferdleri, bilbedâhe O’nun kabza‑i Rubûbiyet’inde ve icâdındadır ve tedvîr ve terbiyesindedir.
Mâdem herbir zîhayat, kabza‑i tedbir ve terbiyesindedir; elbette o zîhayatın vücûdunu teşkil eden hüceyrât ve küreyvât ve a'zâ ve a'sâb, bilbedâhe O’nun kabza‑i ilim ve kudretindedir.
Mâdem herbir hüceyre ve kandaki herbir küreyvât, O’nun taht‑ı emrindedir ve dâire‑i tasarrufundadır ve O’nun kanunuyla hareket ederler. Elbette bütün bunların madde‑i esâsiyesi ve bütün onlardaki nakş‑ı san'ata ve nesc‑i nakşa, mekikler ve yaylar hükmünde olan zerrât dahi bizzarûre O’nun kabza‑i kudretinde ve dâire‑i ilmindedir ve O’nun emriyle, izniyle, kuvvetiyle muntazam harekât yapar, mükemmel vezâif görür.
Mâdem herbir zerrenin hareketi ve vazife görmesi, O’nun kanunuyla, izniyle, emriyledir; elbette teşahhusât‑ı vechiye ve herkesin yüzünde herkesten onu temyiz edecek birer alâmet‑i fârika bulunması ve sîmâlar gibi, seslerde, dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedâhe, O’nun ilim ve hikmetiyledir.
İşte şu silsileye, mebde' ve müntehâyı zikrederek işâret eden şu âyete bak: ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ
825
Şimdi deriz: Ey ehl‑i şirkin vekili! İşte silsile‑i kâinât kadar kuvvetli bürhânlar, meslek‑i tevhidi isbât eder ve bir Kadîr‑i Mutlak’ı gösterir. Mâdem hilkat‑i semâvât ve arz, bir Sâni'‑i Kadîr’i ve O Sâni'‑i Kadîr’in nihâyetsiz bir kudretini ve o nihâyetsiz kudretin, nihâyetsiz bir kemâlde olduğunu gösterir; elbette şerîklerden istiğnâ‑yı mutlak var. Yani; hiçbir cihette şerîklere ihtiyaç yok. İhtiyaç olmadığı hâlde neden bu zulümâtlı meslekte gidiyorsunuz? Ne zorunuz var ki, oraya giriyorsunuz?
Hem de şürekâya hiçbir ihtiyaç olmadığı ve kâinât onlardan müstağnî‑i mutlak oldukları hâlde, şerîk‑i Ulûhiyet gibi, Rubûbiyet ve icâd şerîkleri dahi mümteni'dirler, vücûdları muhâldir. Çünkü; semâvât ve arzın Sâni'indeki kudret, hem nihâyet kemâlde, hem nihâyetsiz olduğunu isbât ettik. Eğer şerîk bulunsa, mütenâhî diğer bir kudret, o nihâyetsiz ve gayet kemâldeki kudreti mağlûb edip, bir kısım yer zabtetmek ve ona nihâyet vermek ve ma'nen âciz bırakıp, hadsiz olduğu hâlde tahdid etmek ve hiçbir mecburiyet olmadan bir mütenâhî şey, nihâyetsiz bir şeye, nihâyetsiz olduğu bir vakitte nihâyet vermek ve mütenâhî yapmak lâzım gelir ki; bu, muhâlâtın en gayr‑ı ma'kulü ve mümteniâtın en katmerlisidir.
Hem şerîkler Müstağniyetün anhâ ve Mümteniatün bizzat”; yani: Hiç onlara ihtiyaç olmadığı gibi, vücûdları muhâl oldukları hâlde onları da'vâ etmek, sırf tahakkümîdir. Yani; aklen, mantıken, fikren o da'vâyı ettirecek bir sebeb olmadığı için, mânâsız sözler hükmündedir. İlm‑i Usûl’ce tahakkümî tâbir edilir. Yani: Mânâsız da'vâ‑yı mücerreddir. İlm‑i Kelâm ve ilm‑i Usûl’ün düsturlarındandır ki; denilir: لَاعِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَل۪يلٍ وَلَا يُنَافِي الْاِمْكَانُ الذَّاتِيُّ الْيَق۪ينَ الْعِلْمِيَّ Yani: Bir delilden, bir emâreden neş'et etmeyen bir ihtimalin ehemmiyeti yok. Kat'î ilme şek katmaz, yakìn‑i hükmîyi sarsmaz.” Meselâ; zâtında Barla Denizi, (yani Eğirdir Gölü) imkân ve ihtimal var ki; pekmez olsun, yağa inkılâb etmiş olsun. Fakat, mâdem bir emâreden, o imkân ve ihtimal neş'et etmiyor; onun vücûduna ve su olduğuna, kat'î ilmimize te'sir etmez, şek ve vesvese vermez.
826
İşte bunun gibi, mevcûdâtın her tarafından, kâinâtın her köşesinden sorduk: Birinci Mevkıf’ta gösterildiği gibi, zerrâttan yıldızlara kadar ve İkinci Mevkıf’ta görüldüğü gibi, hilkat‑i semâvât ve arzdan, sîmâlardaki teşahhusâta kadar hangi şeyden soruldu ise, lisân‑ı hâl ile vahdâniyete şehâdet ve sikke‑i tevhidi gösterdi. Sen de gördün Öyle ise, kâinâtın mevcûdâtında bir emâre yok ki, şirk ihtimali, ona bina edilsin.
Demek, da'vâ‑yı şirk, sırf tahakkümî ve mânâsız söz ve da'vâ‑yı mücerred olduğundan şirki iddia etmek, mahz‑ı cehâlet, ayn‑ı belâhettir.
İşte ehl‑i dalâletin vekili, buna karşı diyeceği kalmıyor. Yalnız diyor ki: Şirke emâre, kâinâttaki tertib‑i esbâbdır; herşeyin, bir sebeble bağlı olduğudur. Demek esbâbın, hakîki te'sirleri vardır. Te'sirleri varsa şerîk olabilirler?”
Elcevab: Meşîet ve Hikmet‑i İlâhiye’nin muktezâsıyla ve çok esmânın tezâhür etmek istemesiyle müsebbebât, esbâba rabtedilmiş. Herbir şey, bir sebeble bağlanmış. Fakat çok yerlerde ve müteaddid Söz’lerde kat'î isbât etmişiz ki; esbâbda hakîki te'sir‑i icâdî yok.
Şimdi yalnız bu kadar deriz ki: Esbâb içinde, bilbedâhe en eşrefi ve ihtiyarı en geniş ve tasarrufâtı en vâsi', insandır. İnsanın dahi en zâhir ef'âl‑i ihtiyariyesi içinde en zâhiri; ekl ve kelâm ve fikirdir. Yani: Yemek, söylemek, düşünmektir. Şu yemek, söylemek, düşünmek ise; gayet muntazam, acîb, hikmetli birer silsiledir. O silsilenin yüz cüz'ünden, insanın dest‑i ihtiyarına verilen ancak bir cüz'üdür.
Meselâ; yemekten, bedenin teğaddî‑i hüceyrâtından tut, semerâtın teşekkülüne kadar olan silsile‑i ef'âl içinde, insanın dest‑i ihtiyarına verilen, yalnız ağızdaki dişlerin değirmenini tahrîk edip onu çiğnemektir. Ve söylemek silsilesinden, yalnız mehâric‑i hurûf kalıplarına, havayı sokup çıkarmaktır. Hâlbuki; ağzında bir tek kelime, bir çekirdek gibi iken, bir ağaç hükmündedir. Hava içinde milyonlar aynı kelime gibi meyveler verir. Milyonlarla dinleyenlerin kulaklarına girer. Bu misâlî sünbüle, insandaki hayâlin eli ancak yetişebilir. İhtiyarın kısacık eli, nasıl yetişir!‥
827
Mâdem esbâb içinde en eşrefi ve en ziyâde ihtiyar sâhibi olan insan, böyle hakîki icâddan eli bağlansa; sâir cemâdât ve behîmât ve anâsır ve tabiat, nasıl hakîki mutasarrıf olabilirler!
Yalnız o esbâb, birer zarftır ve masnûât‑ı Rabbâniye’ye birer kılıftırlar ve hedâyâ‑yı Rahmâniye’ye birer tablacıdırlar. Elbette bir pâdişahın hediyesinin kabı veya hediyeye sarılan mendil veyâhut hediye eline verilip getiren nefer, o pâdişahın saltanatına şerîk olamazlar ve onları şerîk tevehhüm eden, saçma bir hezeyan eder. Öyle de; esbâb‑ı zâhiriye ve vesâit‑i sûriyenin, Rubûbiyet‑i İlâhiye’den hiçbir cihette hisseleri olamaz. Hizmet‑i ubûdiyetten başka nasîbleri yoktur.

İkinci Maksad

Ehl‑i şirkin vekili, meslek‑i şirki, hiçbir cihetle isbât edemediğinden ve onun isbâtından me'yûs kaldığından; ehl‑i tevhidin mesleğini, teşkîkâtıyla ve şübheleriyle tahrib etmeğe çalışmak istediğinden şöyle ikinci bir suâl ediyor, diyor ki:
Ey ehl‑i tevhid! Siz diyorsunuz ki: ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ❋ اَللّٰهُ الصَّمَدُ Hàlık‑ı âlem birdir, Ehad’dir, Samed’dir. Hem, herşeyin Hàlık’ı O’dur. Ehadiyet‑i Zâtiyesiyle beraber doğrudan doğruya herşeyin dizgini O’nun elinde, herşeyin anahtarı kabzasında, herşeyin nâsiyesini tutuyor; bir bir işe mâni olmuyor. Bütün eşyada, bütün ahvâliyle bir ânda tasarruf edebilir.’ Böyle acîb bir hakikate nasıl inanılabilir? Müşahhas bir tek Zât, nihâyetsiz yerlerde, nihâyetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi?”
828
Elcevab: Şu suâle, gayet derin ve ince ve gayet yüksek ve geniş olan bir sırr‑ı Ehadiyet ve Samediyet’in beyânıyla cevab verilir. Fikr‑i beşer ise; o sırra, ancak bir temsîl dûrbîniyle ve mesel rasadıyla bakabilir. Cenâb‑ı Hakk’ın zât ve sıfâtında misil ve misâli yok; fakat mesel ve temsîl ile bir derece şuûnâtına bakılabilir. İşte biz de temsîlât‑ı maddiye ile o sırra işâret edeceğiz.
Birinci Temsîl: Şöyle ki: Onaltıncı Söz’de isbât edildiği gibi; bir tek zât‑ı müşahhas, muhtelif âyineler vâsıtasıyla külliyet kesbeder; bir cüz'i‑yi hakîki iken, şuûnât‑ı kesîreye mâlik bir küllî hükmüne geçer.
Evet, nasıl cismânî şeylere cam ve su gibi maddeler âyine olup, cismânî bir tek şey, o âyinelerde bir külliyet kesbeder; öyle de, nurânî şeylere ve rûhâniyâta dahi, hava ve esîr ve âlem‑i misâlin bazı mevcûdâtı, âyineler hükmünde ve berk ve hayâl sür'atinde birer vâsıta‑i seyr ve seyahat sûretine geçerler ki; o nurânîler ve o rûhâniler, hayâl sür'atiyle o merâyâ‑yı nazîfede ve o menâzil‑i latîfede gezerler, bir ânda binler yerlere girerler ve her âyinede, nurânî oldukları ve akisleri onların aynı ve onların hâsiyetine mâlik oldukları için, cismâniyetin aksine olarak, her yerde bizzat bulunur gibi hükmederler. Kesif cismânîlerin akisleri ve misâlleri, o cismâniyetin aynları olmadığı gibi, hâsiyetlerine dahi mâlik değil, ölü sayılırlar.
829
Meselâ: Güneş, müşahhas bir cüz'î olduğu hâlde parlak eşya vâsıtasıyla bir küllî hükmüne geçer. Zemin yüzündeki bütün parlak şeylere, hattâ herbir katre suya ve cam zerreciklerine birer aksini, birer misâlî güneşi, onların kàbiliyetine göre verir. Güneşin harâret ve ziyâsı ve ziyâsındaki yedi rengi ve zâtının bir nev'i misâli, herbir parlak cisimde bulunur. Farazâ güneşin ilmi, şuûru bulunsa idi; her âyine onun bir nev'i menzili ve tahtı ve iskemlesi hükmünde olup, herşeyle bizzat temâs eder, her zîşuûrla âyineler vâsıtasıyla, hattâ göz bebeğiyle birer telefon hükmünde muhâbere edebilirdi. Bir şey, bir şeye mâni olmazdı. Bir muhâbere, bir muhâbereye sed çekmezdi. Her yerde bulunmakla beraber, hiçbir yerde bulunmazdı.
Acaba; bir Zât’ın binbir isminden yalnız Nur isminin maddî ve cüz'î ve câmid bir âyinesi hükmünde olan güneş, böyle teşahhusu ile beraber, küllî yerlerde küllî işlere mazhar olsa; O Zât‑ı Zülcelâl, Ehadiyet‑i Zâtiyesiyle beraber, nihâyetsiz işleri bir ânda yapamaz ?
İkinci Temsîl: Kâinât bir şecere hükmünde olduğu için, herbir şecere, kâinâtın hakàikına misâl olabilir. İşte, biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam çınar ağacını, kâinâta bir misâl‑i musağğar hükmünde tutup, kâinâttaki cilve‑i Ehadiyet’i onun ile göstereceğiz. Şöyle ki:
Şu ağacın, lâakal on bin meyvesi var. Herbir meyvesinin, lâakal yüzer kanatlı çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek, bir ânda, beraber, bir san'at ve icâda mazhardırlar. Hâlbuki; şu ağacın çekirdek‑i aslîsinde ve kökünde ve gövdesinde, cüz'î ve müşahhas ve ukde‑i hayatiye tâbir edilen bir cilve‑i irâde-i İlâhiye ve bir nüve‑i emr-i Rabbânî ile, şu ağacın kavânîn‑i teşkiliyesinin merkeziyeti, her dalın başında, herbir meyvenin içinde, herbir çekirdeğin yanında bulunur ki; hiçbirinin bir şeyini noksan bırakmayarak, birbirine mâni olmayarak, onunla yapılır.
Ve o bir tek cilve‑i irâde ve o kanun‑u emrî; ziyâ, harâret, hava gibi dağılıp her yere gitmiyor. Çünkü; gittiği yerlerin ortalarındaki uzun mesâfelerde ve muhtelif masnû'larda hiçbir iz bırakmıyor, hiçbir eseri görülmüyor. Eğer intişar ile olsa idi, izi ve eseri görülecekti. Belki bizzat tecezzî ve intişar etmeden herbirisinin yanında bulunuyor. Ehadiyet’ine ve şahsiyetine o küllî işler, münâfî olmuyor. Hattâ denilebilir ki; o cilve‑i irâde, o kanun‑u emrî, o ukde‑i hayatiye, herbirinin yanında bulunur, hiçbir yerde de bulunmaz. Güyâ şu muhteşem ağaçta meyveler, çekirdekler adedince o kanun‑u emrînin birer gözü, birer kulağı var. Belki ağacın herbir cüz'ü, o kanun‑u emrînin duygularının birer merkezi hükmündedir ki; uzun vâsıtaları, perde olup bir mâni teşkil etmek değil; belki telefon telleri gibi birer vesile‑i teshîl ve takrib olur. En uzak, en yakın gibidir.
830
Mâdem bilmüşâhede Zât‑ı Ehad-i Samed’in, irâde gibi bir sıfatının bir tek cilve‑i cüz'îsi, bilmüşâhede milyon yerde, milyonlar işe, vâsıtasız medâr olur; elbette Zât‑ı Zülcelâl’in tecellî‑i kudret ve irâdesiyle, şecere‑i hilkati bütün eczâ ve zerrâtıyla beraber tasarruf edebilmesine şühûd derecesinde yakìn etmek lâzım gelir.
Onaltıncı Söz’de isbât ve izâh edildiği gibi deriz ki: Mâdem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve rûhâni gibi madde ile mukayyed nîm‑nurânî masnû'lar ve şu çınar ağacının manevî nuru, rûhu hükmünde olan ukde‑i hayatı ve merkez‑i tasarrufu olan emrî kanunlar ve irâdî cilveler, nurâniyet sırrıyla; bir yerde iken ve bir tek müşahhas cüz'î oldukları hâlde, pek çok yerlerde ve pek çok işlerde bilmüşâhede bulunabilirler ve madde ile mukayyed bir cüz'î oldukları hâlde, mutlak bir küllî hükmünü alırlar ve bir ânda bir cüz'‑i ihtiyarî ile pek çok muhtelif işleri bilmüşâhede kesbederler Sen de görüyorsun ve inkâr edemezsin.
831
Acaba; maddeden mücerred ve muallâ hem kaydın tahdidinden ve kesâfetin zulmetinden münezzeh ve müberrâ hem şu umum envâr ve şu bütün nurâniyât, O’nun envâr‑ı kudsiye-i Esmâiye’sinin kesif bir gölgesi ve zılâli hem umum vücûd ve bütün hayat ve âlem‑i ervâh ve âlem‑i berzah ve âlem‑i misâl, nîm‑şeffâf birer âyine‑i cemâli hem sıfâtı muhîta ve şuûnâtı külliye olan bir tek Zât‑ı Akdes’in irâde‑i külliye ve kudret‑i mutlaka ve ilm‑i muhît ile zâhir olan tecellî‑i sıfâtı ve cilve‑i ef'âli içindeki teveccüh‑ü Ehadiyet’inden hangi şey saklanabilir! Hangi O’na ağır gelebilir! Hangi yer O’ndan gizlenebilir! Hangi ferd O’ndan uzak kalabilir! Hangi şahıs, külliyet kesbetmeden O’na yanaşabilir! Hiç eşya O’ndan gizlenebilir mi! Hiçbir , bir işe mâni olur mu! Hiçbir yer, O’nun huzurundan hàlî kalır ! İbn‑i Abbâs Radıyallahu Anh’ın dediği gibi; Herbir mevcûda bakar birer manevî basarı ve işitir birer manevî sem'i bulunmaz ! Silsile‑i eşya, O’nun evâmir ve kanunlarının sür'atle cereyanlarına birer tel, birer damar hükmüne geçmez mi! Mevâni' ve avâik, O’nun tasarrufuna vesâil ve vesâit olamaz ! Esbâb ve vesâit, sırf zâhirî bir perde olamaz ! Hiçbir yerde bulunmadığı hâlde, her yerde bulunmaz ! Hiç tahayyüz ve temekküne muhtaç olur mu! Hiç uzaklık ve küçüklük ve tabakàt‑ı vücûdun perdeleri, O’nun kurbiyetine ve tasarrufuna ve şühûduna mâni olabilir mi! Hem, hiç maddîlerin, mümkinlerin, kesiflerin, kesîrlerin, mukayyedlerin, mahdûdların hàssaları ve maddenin ve imkânın ve kesâfetin ve kesretin ve takayyüdün ve mahdûdiyetin mahsûs ve münhasır lâzımları olan tağayyür, tebeddül, tahayyüz ve tecezzî gibi emirler; maddeden mücerred ve Vâcibü'l‑Vücûd ve Nuru'l‑Envâr ve Vâhid‑i Ehad ve kuyûddan münezzeh ve hududdan müberrâ ve kusurdan mukaddes ve noksandan muallâ bir Zât‑ı Akdes’e lâhik olabilir mi! Acz, hiç O’na yakışır ! Kusur, hiç O’nun dâmen‑i izzetine yanaşır !‥
832

İkinci Maksadın Hâtimesi

Bir zaman Ehadiyet’e dair bir tefekkürde bulunduğum zaman, odamın yanındaki çınar ağacının meyvelerine baktım: Arabiyyü'l‑ibare bir silsile‑i tefekkür kalbe geldi. Nasıl gelmiş ise, öyle Arabî olarak yazıp, sonra kısa bir meâlini söyleyeceğim. İşte:
نَعَمْ فَالْاَثْمَارُ وَالْبُذُورُ مُعْجِزَاتُ الْحِكْمَةِ ، خَوَارِقُ الصَّنْعَةِ ، هَدَايَا الرَّحْمَةِ ، بَرَاه۪ينُ الْوَحْدَةِ ، بَشَائِرُ لُطْفِهِ ف۪ي دَارِ الْاٰخِرَةِ ، شَوَاهِدُ صَادِقَةٌ ، بِاَنَّ خَلَّاقَهَا لِكُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ، بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ، كُلُّ الْاَثْمَارِ وَالْبُذُورِ مَرَايَاءُ الْوَحْدَةِ ف۪ي اَطْرَافِ الْكَثْرَةِ ، اِشَارَاتُ الْقَدَرِ ، رُمُوزَاتُ الْقُدْرَةِ ، بِاَنَّ تَاكَ الْكَثْرَةَ مِنْ مَنْبَعِ الْوَحْدَةِ ، تَصْدُرُ شَاهِدَةً لِوَحْدَةِ الْفَاطِرِ فِي الصُّنْعِ وَالتَّصْو۪يرِ ، ثُمَّ اِلَى الْوَحْدَةِ تَنْتَه۪ي ذَاكِرَةً لِحِكْمَةِ الْقَادِرِ فِي الْخَلْقِ وَالتَّدْب۪يرِ ، وَكَذَا هُنَّ تَلْو۪يحَاتُ الْحِكْمَةِ بِاَنَّ صَانِعَ الْكُلِّ بِكُلِّيَّةِ النَّظَرِ اِلَى الْجُزْئِيِّ يَنْظُرُ ، ثُمَّ اِلٰى جُزْئِهِ ، اِذْ اِنْ كَانَ ثَمَرًا فَهُوَ الْمَقْصُودُ الْاَظْهَرُ مِنْ خَلْقِ هٰذَا الشَّجَرِ فَالْبَشَرُ ثَمَرٌ لِهٰذِهِ الْكَائِنَاتِ ، فَهُوَ الْمَطْلُوبُ الْاَزْهَرُ لِخَالِقِ الْمَوْجُودَاتِ وَالْقَلْبُ كَالنُّوَاةِ فَهُوَ الْمِرْاٰةُ الْاَنْوَرُ لِصَانِعِ الْكَائِنَاتِ… مِنْ هٰذِهِ الْحِكْمَةِ صَارَ الْاِنْسَانُ الْاَصْغَرُ ف۪ي هٰذِهِ الْمَخْلُوقَاتِ هُوَ الْمَدَارُ الْاَظْهَرُ لِلنَّشْرِ وَالْمَحْشَرِ ف۪ي هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ وَالتَّخْر۪يبِ وَالتَّبْد۪يلِ لِهٰذِهِ الْكَائِنَاتِ
833
Bu Arabî fıkranın mebde'i şudur:
فَسُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَد۪يقَةَ اَرْضِهِ: مَشْهَرَ صَنْعَتِهِ ، مَحْشَرَ فِطْرَتِهِ ، مَظْهَرَ قُدْرَتِهِ ، مَدَارَ حِكْمَتِهِ ، مَزْهَرَ رَحْمَتِهِ ، مَزْرَعَ جَنَّتِهِ ، مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ ، مَس۪يلَ الْمَوْجُودَاتِ ، مَك۪يلَ الْمَصْنُوعَاتِ ، فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ ، مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ ، مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ ، مُزَهَّرُ النَّبَاتَات ،ِ مُعْجِزَاتُ عِلْمِهِ ، خَوَارِقُ صُنْعِهِ ، هَدَايَا جُودِهِ ، بَشَائِرُ لُطْفِهِ ، تَبَسُّمُ الْاَزْهَارِ مِنْ ز۪ينَةِ الْاَثْمَارِ ، تَسَجُّعُ الْاَطْيَارِ ف۪ي نَسْمَةِ الْاَسْحَارِ ، تَهَزُّجُ الْاَمْطَارِ عَلٰى خُدُودِ الْاَزْهَارِ تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلَى الْاَطْفَالِ الصِّغَارِ ، تَعَرُّفُ وَدُودٍ تَوَدُّدُ رَحْمٰنٍ تَرَحُّمُ حَنَّانٍ تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ وَالرُّوحِ وَالْحَيَوَانِ وَالْمَلَكِ وَالْجَانِّ
İşte bu Arabî tefekkürün kısa bir meâli şudur ki:
Bütün meyveler ve içindeki tohumcuklar; Hikmet‑i Rabbâniye’nin birer mu'cizesi San'at‑ı İlâhiye’nin birer hàrikası Rahmet‑i İlâhiye’nin birer hediyesi Vahdet‑i İlâhiye’nin birer bürhân‑ı maddîsi âhirette Eltâf‑ı İlâhiye’nin birer müjdecisi kudretinin ihâtasına ve ilminin şümûlüne birer şâhid‑i sâdık oldukları gibi; şunlar, âlem‑i kesretin aktârında ve şu ağaç gibi tekessür etmiş bir nev'i âlemin etrafında vahdet âyineleridirler. Enzârı, kesretten vahdete çeviriyorlar.
Lisân‑ı hâl ile herbirisi der: Dal budak salmış şu koca ağacın içinde dağılma, boğulma! Bütün o ağaç bizdedir, onun kesreti, vahdetimizde dâhildir. Hattâ her meyvenin kalbi hükmünde olan herbir çekirdek dahi, vahdetin birer maddî âyinesi oldukları gibi; zikr‑i kalbi-yi hafî ile koca ağacın zikr‑i cehrî sûretiyle çektiği ve okuduğu bütün esmâyı zikreder, okur.”
834
Hem o meyveler, tohumlar, vahdetin âyineleri oldukları gibi kaderin meşhûd işârâtı ve kudretin mücessem rumûzâtıdır ki; kader, onlar ile işâret eder ve kudret, o kelimeler ile remzen der: Nasıl ki; şu ağacın kesretli dal ve budakları bir tek çekirdekten gelmiş ve şu ağacın san'atkârının icâd ve tasvirde vahdetini gösteriyor Sonra şu ağaç, dal ve budak salıp tekessür ve intişar ettikten sonra bütün hakikatini bir meyvede toplar. Bütün mânâsını bir çekirdekte derceder. Onunla Hàlık‑ı Zülcelâl’inin halk ve tedbirindeki hikmetini gösterir…” Öyle de: Şu şecere‑i kâinât, bir menba'‑ı vahdetten vücûd alır, terbiye görür. Ve o kâinâtın meyvesi olan insan, şu kesret‑i mevcûdât içinde, vahdeti gösterdiği gibi; kalbi dahi îmân gözüyle kesret içinde sırr‑ı vahdeti görür.
Hem, o meyveler ve tohumlar, Hikmet‑i Rabbâniye’nin telvihâtıdır. Hikmet onlarla ehl‑i şuûra şöyle ifâde ediyor ve diyor ki: Nasıl şu ağaca müteveccih küllî nazar, küllî tedbir, külliyetiyle ve umumiyetiyle bir tek meyveye bakar. Çünkü; o meyve, o ağaca bir misâl‑i musağğardır. Hem o ağaçtan maksûd, odur. Hem o küllî nazar ve umumî tedbir, bir meyvenin içinde, herbir çekirdeğe dahi nazar eder. Çünkü; çekirdek, umum ağacın mânâsını, fihristesini taşıyor. Demek, ağacın tedbirini gören Zât, o tedbir ile alâkadar bütün esmâsıyla, ağacın vücûdundan maksûd ve icâdının gayesi olan herbir semereye müteveccihtir. Hem şu koca ağaç, o küçük meyveler için bazen budanır, kesilir, tecdîd için bazı cihetleri tahrib edilir. Daha güzel, bâkî meyveler vermek için, aşılanır…”
Öyle de: Şu şecere‑i kâinâtın semeresi olan beşer; kâinâtın vücûdundan ve icâdından maksûd odur ve icâd‑ı mevcûdâtın gayesi de odur. Ve o meyvenin çekirdeği olan insanın kalbi dahi, Sâni'‑i kâinât’ın en münevver ve en câmi' bir âyinesidir. İşte şu hikmettendir ki: Şu küçücük insan, neşir ve haşir gibi muazzam inkılâblara medâr olmuş. Kâinâtın, tahrib ve tebdiline sebeb olur. Onun muhâkemesi için dünya kapısı kapanıp, âhiret kapısı açılır.
835
Mâdem haşrin bahsi geldi. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, haşrin isbâtına dair cezâlet‑i beyânını ve kuvvet‑i ifâdesini gösteren bir nükte‑i hakikatini beyân etmeğe münâsebet geldi. Şöyle ki:
Şu tefekkür neticesi gösteriyor ki; beşerin muhâkemesi ve saâdet‑i ebediye kazanması için lüzum olsa bütün kâinât tahrib edilir ve tahrib ve tebdil edecek bir kudret görünüyor ve vardır. Fakat haşrin merâtibi var. Bir kısmına îmân farzdır, mârifeti lâzımdır. Diğer kısmı, terakkiyât‑ı rûhiye ve fikriyenin derecâtına göre görünür ve ilim ve mârifeti lâzım olur. Kur'ân‑ı Hakîm, en basit ve kolay olan mertebeyi kat'î ve kuvvetli isbât için, en geniş ve en büyük bir dâire‑i haşri açacak bir kudreti gösteriyor.
İşte umuma îmân lâzım olan haşrin mertebesi şudur ki: İnsanlar öldükten sonra, rûhları başka makamlara gider. Cesedleri çürüyor, fakat insanın cesedinde bir çekirdek, bir tohum hükmünde olacak acbü'z‑zeneb tâbir edilen küçük bir cüz'ü, bâkî kalıp Cenâb‑ı Hak, onun üstünde cesed‑i insanîyi haşirde halkeder, onun rûhunu ona gönderir.”
İşte bu mertebe o kadar kolaydır ki; her baharda milyonlarla misâli görülüyor. İşte, bazen şu mertebeyi isbât için Âyât‑ı Kur'âniye öyle bir dâireyi gösteriyor ki; bütün zerrâtı, haşr ve neşredecek bir kudretin tasarrufâtını gösterir. Bazen de bütün mahlûkatı fenâya gönderip, yeniden getirecek bir kudret ve hikmetin âsârını gösterir. Bazı, yıldızları dağıtıp semâvâtı parçalayabilir bir kudret ve hikmetin tasarrufâtını ve âsârını gösterir. Bazı, bütün zîhayatı öldürecek, yeniden, def'aten bir sayha ile diriltecek bir kudret ve hikmetin tasarrufâtını ve tecelliyâtını gösterir. Bazı, bütün rû‑yi zeminde zîhayat olanları ayrı ayrı haşir ve neşredecek bir kudret ve hikmetin tecelliyâtını gösterir. Bazen, küre‑i arzı bütün bütün dağıtacak, dağları uçuracak, düzeltip daha güzel bir sûrete çevirecek bir kudret ve hikmetin âsârını gösterir.
836
Demek, herkese îmânı ve mârifeti farz olan haşirden başka, çok mertebe‑i haşirleri dahi o kudret ve hikmetle yapabilir. Hikmet‑i Rabbâniye iktiza etmiş ise; elbette haşir ve neşr‑i insanî ile beraber, umum onları dahi yapacak veyâhut bazı mühimlerini yapar
Bir Suâl: Diyorsunuz ki: Sen Sözler’de kıyâs‑ı temsîlî çok isti'mâl ediyorsun. Hâlbuki; fenn‑i mantıkça kıyâs‑ı temsîlî, yakìni ifâde etmiyor. Mesâil‑i yakìniyede bürhân‑ı mantıkî lâzımdır. Kıyâs‑ı temsîlî, Usûl‑ü Fıkıh ulemâsınca, zann‑ı gâlib kâfî olan metâlibde isti'mâl edilir. Hem de sen, temsîlâtı bazı hikâyeler sûretinde zikrediyorsun. Hikâye hayâlî olur, hakîki olmaz; vâkıa muhâlif olur?”
Elcevab: İlm‑i mantıkça, çendan, Kıyâs‑ı temsîlî, yakìn‑i kat'î ifâde etmiyor.” denilmiş. Fakat kıyâs‑ı temsîlînin bir nev'i var ki, mantığın yakìnî bürhânından çok kuvvetlidir ve mantığın birinci şeklinin birinci darbından daha yakìnîdir. O kısım da şudur ki: Bir temsîl‑i cüz'î vâsıtasıyla bir hakikat‑i küllînin ucunu gösterip, hükmü o hakikate bina ediyor. O hakikatin kanununu, bir hususî maddede gösteriyor; o hakikat‑i uzmâ bilinsin ve cüz'î maddeler ona ircâ edilsin.
837
Meselâ: Güneş, nurâniyet vâsıtasıyla, bir tek zât iken her parlak şeyin yanında bulunuyor.” temsîliyle bir kanun‑u hakikat gösteriliyor ki; nur ve nurânî için kayıd olamaz, uzak ve yakın bir olur, az ve çok müsâvî olur, mekân onu zaptedemez.
Hem meselâ: Ağacın meyveleri, yaprakları bir ânda, bir tarzda, kolaylıkla ve mükemmel olarak bir tek merkezde, bir kanun‑u emrî ile teşkili ve tasviri bir temsîldir ki, muazzam bir hakikatin ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O hakikat ve o hakikatin kanununu gayet kat'î bir sûrette isbât eder ki; o koca kâinât dahi şu ağaç gibi o kanun‑u hakikatin ve o sırr‑ı Ehadiyet’in bir mazharıdır, bir meydân‑ı cevelânıdır.
İşte bütün Sözler’deki kıyâsât‑ı temsîliyeler bu çeşittirler ki, bürhân‑ı kat'i-yi mantıkîden daha kuvvetli, daha yakìnîdirler.
İkinci Suâle Cevab: Ma'lûmdur ki; fenn‑i belâğatta bir lafzın, bir kelâmın mânâ‑yı hakîkisi, başka bir maksûd mânâya sırf bir âlet‑i mülâhaza olsa, ona lafz‑ı kinâî denilir. Ve kinâî tâbir edilen bir kelâmın mânâ‑yı aslîsi, medâr‑ı sıdk ve kizb değildir. Belki kinâî mânâsıdır ki, medâr‑ı sıdk ve kizb olur. Eğer o kinâî mânâ doğru ise, o kelâm sâdıktır. Mânâ‑yı aslî, kâzib dahi olsa sıdkını bozmaz. Eğer mânâ‑yı kinâî doğru değilse, mânâ‑yı aslîsi doğru olsa, o kelâm kâzibdir.
Meselâ: Kinâî misâllerinden, Filânün tavîlü'n‑necâd denilir. Yani: Kılıncının kayışı, bendi uzundur.” Şu kelâm, o adamın kàmetinin uzunluğuna kinâyedir. Eğer o adam uzun ise, kılıncı ve kayışı ve bendi olmasa da yine bu kelâm sâdıktır, doğrudur. Eğer o adamın boyu uzun olmazsa; çendan uzun bir kılıncı ve uzun bir kayışı ve uzun bir bendi bulunsa, yine bu kelâm kâzibdir. Çünkü; mânâ‑yı aslîsi, maksûd değil.
838
İşte, Onuncu Söz’ün ve Yirmiikinci Söz’ün hikâyeleri gibi, sâir Söz’lerin hikâyeleri kinâiyât kısmındandırlar ki; be‑gayet doğru ve gayet sâdık ve mutâbık‑ı vâki olan hikâyelerin sonlarındaki hakikatler, o hikâyelerin mânâ‑yı kinâiyeleridir. Mânâ‑yı asliyeleri, bir temsîl‑i dûrbînîdir. Nasıl olursa olsun sıdkına ve hakkâniyetine zarar vermez. Hem o hikâyeler, birer temsîldirler. Yalnız umuma tefhim için lisân‑ı hâl, lisân‑ı kàl sûretinde ve şahs‑ı manevî, bir şahs‑ı maddî şeklinde gösterilmiştir.

Üçüncü Maksad

Birinci Şık Suâl ve Cevabı

Umum ehl‑i dalâletin vekili, ikinci suâline (Hâşiye) karşı, kat'î ve mukni' ve mülzim cevabı aldıktan sonra şöyle üçüncü bir suâl ediyor, diyor ki: Kur'ân’da: ﴿اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ﴿اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ gibi kelimât, başka hàlıklar, rahîmler bulunduğunu iş'âr eder.
yukarıda rahîmler yerine râhimler olabilir. kontrol
Hem diyorsunuz ki: Hàlık‑ı âlemin nihâyetsiz kemâlâtı var, bütün envâ'‑ı kemâlâtın en nihâyet mertebelerini câmi'dir.’ Hâlbuki; eşyanın kemâlâtı, ezdâd ile bilinir. Elem olmazsa lezzet bir kemâl olmaz; zulmet olmazsa ziyâ tahakkuk etmez; firâk olmazsa visâl lezzet vermez ve hâkezâ?‥”
Elcevab: Birinci şıkka Beş İşâret ile cevab veririz:
Birinci İşâret: Kur'ân, baştan başa tevhidi isbât ettiği ve gösterdiği için, bir delil‑i kat'îdir ki; Kur'ân‑ı Hakîm’in o nev'i kelimeleri sizin fehmettiğiniz gibi değildir. Belki ﴿اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ demesi, Hàlıkıyet mertebelerinin en ahsenindedir.” demektir ki; başka hàlık bulunduğuna hiç delâleti yok. Belki hàlıkıyetin sâir sıfatlar gibi çok merâtibi var. ﴿اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ demek, Merâtib‑i hàlıkıyetin en güzel, en müntehâ mertebesinde bir Hàlık‑ı Zülcelâl’dir.” demektir.
839
İkinci İşâret: ﴿اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ gibi tâbirler, hàlıkların taaddüdüne bakmıyor. Belki mahlûkıyetin envâ'ına bakıyor. Yani; Herşeyi, herşeye lâyık bir tarzda, en güzel bir mertebede halkeder bir Hàlık’tır.” Nasıl ki; şu mânâyı ﴿اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ gibi âyetler ifâde eder.
Üçüncü İşâret: اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ خَيْرُ الْفَاصِل۪ينَ ❋ خَيْرُ الْمُحْسِن۪ينَ gibi tâbirattaki muvâzene, Cenâb‑ı Hakk’ın vâkideki sıfât ve ef'âli, sâir o sıfât ve ef'âlin nümûnelerine mâlik olanlarla muvâzene ve tafdîl değildir. Çünkü; bütün kâinâtta, cin ve ins ve melekte olan kemâlât, O’nun kemâline nisbeten zaîf bir gölgedir; nasıl muvâzeneye gelebilir! Belki muvâzene, insanların ve bâhusus ehl‑i gafletin nazarına göredir.
Meselâ: Nasıl ki; bir nefer, onbaşısına karşı kemâl‑i itâat ve hürmeti gösteriyor, bütün iyilikleri ondan görüyor; pâdişahı az düşünür. Onu düşünse de yine teşekkürâtını onbaşıya veriyor. İşte böyle bir nefere karşı denilir: Yâhû, pâdişah senin onbaşından daha büyüktür. Yalnız ona teşekkür et‥” Şimdi şu söz, vâkideki pâdişahın haşmetli hakîki kumandanlığıyla, onbaşısının cüz'î, sûrî kumandanlığını muvâzene değil; çünkü, o muvâzene ve tafdîl, mânâsızdır. Belki, neferin nazar‑ı ehemmiyet ve irtibatına göredir ki; onbaşısını tercih eder, teşekkürâtını ona verir, yalnız onu sever.
840
İşte bunun gibi, hàlık ve mün'im tevehhüm olunan zâhirî esbâb, ehl‑i gafletin nazarında Mün'im‑i Hakîki’ye perde olur. Ehl‑i gaflet onlara yapışır, ni'met ve ihsânı onlardan bilir. Medih ve senâlarını onlara verir. Kur'ân der ki: Cenâb‑ı Hak, daha büyüktür, daha güzel bir Hàlık’tır, daha iyi bir Muhsin’dir. O’na bakınız, O’na teşekkür ediniz.”
Dördüncü İşâret: Muvâzene ve tafdîl, vâki mevcûdlar içinde olduğu gibi; imkânî, hattâ farazî eşyalar içinde dahi olabilir. Nasıl ki; ekser mâhiyetlerde, müteaddid merâtib bulunur; öyle de, Esmâ‑i İlâhiye ve Sıfât‑ı Kudsiyenin mâhiyetlerinde de, akıl itibariyle hadsiz merâtib bulunabilir. Hâlbuki; Cenâb‑ı Hak, o sıfât ve esmânın mümkin ve mutasavver bütün merâtibinin en ekmelinde, en ahsenindedir. Bütün kâinât, kemâlâtıyla bu hakikate şâhiddir. Lehü'l‑Esmâü'l-Hüsnâ Bütün esmâsını ahseniyet ile tavsif şu mânâyı ifâde ediyor
Beşinci İşâret: Şu muvâzene ve müfâdale, Cenâb‑ı Hakk’ın, mâsivâya mukâbil değil, belki iki nev'i tecelliyât‑ı sıfâtı var:
Biri: Vâhidiyet sırrıyla ve vesâit ve esbâb perdesi altında ve bir kanun‑u umumî sûretinde tasarrufâtıdır.
İkincisi: Ehadiyet sırrıyla, perdesiz, doğrudan doğruya, hususî bir teveccüh ile tasarruftur. İşte ehadiyet sırrıyla, doğrudan doğruya olan ihsânı ve icâdı ve kibriyâsı ise; vesâit ve esbâbın mezâhiriyle görünen âsâr‑ı ihsânından ve icâd ve kibriyâsından daha büyük, daha güzel, daha yüksektir, demektir.
841
Meselâ; nasıl bir pâdişahın fakat velî bir pâdişahın ki umum memurları ve kumandanları, sırf bir perde olup bütün hüküm ve icraat, onun elinde farzediyoruz. O pâdişahın tasarrufât ve icraatı iki çeşittir: Birisi: Umumî bir kanunla, zâhirî memurların ve kumandanların sûretinde ve makamların kàbiliyetine göre verdiği emirler ve gösterdiği icraatlardır. İkincisi: Umumî kanunla değil ve zâhirî memurları da perde yapmayarak, doğrudan doğruya ihsânat‑ı şâhânesi ve icraatı daha güzel, daha yüksek denilebilir.
Öyle de: Sultan‑ı Ezel ve Ebed olan Hàlık‑ı Kâinât, çendan vesâit ve esbâbı, icraatına perde yapmış, haşmet‑i Rubûbiyet’ini göstermiş; fakat ibâdının kalbinde hususî bir telefon bırakmış ki; esbâbı arkada bırakıp doğrudan doğruya O’na teveccüh etmek için, ubûdiyet‑i hàssa ile mükellef edip: İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn deyiniz diye, kâinâttan, yüzlerini kendine çevirir.
İşte, ﴿اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ﴿اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَاَللّٰهُ اَكْبَرُ maânîsi, şu mânâya da bakıyor.

İkinci Şık Suâl ve Cevabı

Vekilin ikinci şık suâline Beş Remiz ile cevaptır:
Birinci Remiz
Suâlde diyor ki: Bir şeyin zıddı olmazsa, o şeyin nasıl kemâli olabilir?”
Elcevab: Şu suâl sâhibi, hakîki kemâli bilmiyor. Yalnız nisbî bir kemâl zannediyor. Hâlbuki, gayra bakan ve gayra nisbeten hâsıl olan meziyetler, faziletler, tefevvuklar; hakîki değiller, nisbîdirler, zaîftirler. Eğer gayr, nazardan sâkıt olsalar, onlar da sukùt ederler. Meselâ; sıcaklığın nisbî lezzeti ve fazileti, soğuğun te'siri iledir. Yemeğin nisbî lezzeti, açlık eleminin te'siri iledir. Onlar gitse, bunlar da azalır.
842
Hâlbuki; hakîki lezzet ve muhabbet ve kemâl ve fazilet odur ki; gayrın tasavvuruna bina edilmesin, zâtında bulunsun ve bizzat bir hakikat‑i mukarrere olsun. Lezzet‑i vücûd ve lezzet‑i hayat ve lezzet‑i muhabbet ve lezzet‑i mârifet ve lezzet‑i îmân ve lezzet‑i bekà ve lezzet‑i rahmet ve lezzet‑i şefkat ve hüsn‑ü nur ve hüsn‑ü basar ve hüsn‑ü kelâm ve hüsn‑ü kerem ve hüsn‑ü sîret ve hüsn‑ü sûret ve kemâl‑i zât ve kemâl‑i sıfât ve kemâl‑i ef'âl gibi bizzat meziyetler; gayr olsun olmasın, şu meziyetler tebeddül etmez.
İşte Sâni'‑i Zülcelâl ve Fâtır‑ı Zülcemâl ve Hàlık‑ı Zülkemâl’in bütün kemâlâtı, hakîkiyedir, zâtiyedir; gayr ve mâsivâ, O’na te'sir etmez; yalnız mezâhir olabilirler.
İkinci Remiz
Seyyid Şerîf Cürcânî Şerhü'l‑Mevâkıfta demiş ki: Sebeb‑i muhabbet; ya lezzet veya menfaat, ya müşâkelet (yani meyl‑i cinsiyet), ya kemâldir. Çünkü; kemâl, mahbûb‑u lizâtihîdir.” Yani, ne şeyi seversen; ya lezzet için seversin, ya menfaat için, ya evlâda meyil gibi bir müşâkele‑i cinsiye için, ya kemâl olduğu için seversin. Eğer kemâl ise; başka bir sebeb, bir garaz lâzım değil; o, bizzat sevilir. Meselâ; eski zamanda, sâhib‑i kemâlât insanları herkes sever, onlara karşı hiçbir alâka olmadığı hâlde istihsânkârâne muhabbet edilir.
İşte Cenâb‑ı Hakk’ın bütün kemâlâtı ve Esmâ‑i Hüsnâ’sının bütün merâtibleri ve bütün faziletleri, hakîki kemâlât olduklarından bizzat sevilirler. Mahbûbetün lizâtihâdırlar. Mahbûb‑u Bilhak ve Habîb‑i Hakîki olan Zât‑ı Zülcelâl, hakîki olan kemâlâtını ve sıfât ve esmâsının güzelliklerini kendine lâyık bir tarzda sever, muhabbet eder.
843
Hem o kemâlâtın mazharları, âyineleri olan san'atını ve masnûâtını ve mahlûkatının mehâsinini sever, muhabbet eder. Enbiyâsını ve evliyâsını, hususan, Seyyidü'l‑Mürselîn ve Sultanü'l‑Evliyâ olan Habîb‑i Ekrem’ini sever. Yani; kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin âyinesi olan Habîb’ini sever. Ve kendi esmâsını sevmesiyle, o esmânın mazhar‑ı câmi'i ve zîşuûru olan O Habîb’ini ve ihvânını sever. Ve san'atını sevmesiyle, o san'atın dellâl ve teşhîrcisi olan O Habîb’ini ve emsâlini sever. Ve masnûâtını sevmesiyle, o masnûâta karşı: Mâşâallâh, Bârekallâh, ne kadar güzel yapılmışlar!” diyen ve takdir eden ve istihsân eden O Habîb’ini ve O’nun arkasında olanları sever. Ve mahlûkatının mehâsinini sevmesiyle, o mehâsin‑i ahlâkın umumunu câmi' olan O Habîb‑i Ekrem’ini ve O’nun etbâ' ve ihvânını sever, muhabbet eder.
Üçüncü Remiz
Umum kâinâttaki umum kemâlât, bir Zât‑ı Zülcelâl’in kemâlinin âyâtıdır ve cemâlinin işârâtıdır. Belki hakîki kemâline nisbeten bütün kâinâttaki hüsün ve kemâl ve cemâl, zaîf bir gölgedir. Şu hakikatin Beş Hüccetine icmâlen işâret ederiz.
Birinci Hüccet: Nasıl ki; mükemmel, muhteşem, münakkaş, müzeyyen bir saray; mükemmel bir ustalık, bir dülgerliğe bilbedâhe delâlet eder. Ve mükemmel fiil olan o dülgerlik, o nakkàşlık; bizzarûre mükemmel bir fâile, bir ustaya, bir mühendise ve nakkàş ve musavvir gibi ünvân ve isimleriyle beraber delâlet eder. Ve mükemmel o isimler dahi şüphesiz o ustanın mükemmel, san'atkârâne sıfâtına delâlet eder. Ve o kemâl‑i san'at ve sıfat, bilbedâhe o ustanın kemâl‑i isti'dâdına ve kàbiliyetine delâlet eder. Ve o kemâl‑i isti'dâd ve kàbiliyet, bizzarûre o ustanın kemâl‑i zâtına ve ulviyet‑i mâhiyetine delâlet eder.
844
Aynen öyle de: Şu saray‑ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser; bilbedâhe gayet kemâldeki ef'âle delâlet eder. Çünkü; eserdeki kemâlât, o ef'âlin kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir. Kemâl‑i ef'âl ise, bizzarûre bir Fâil‑i Mükemmel’e ve O Fâil’in kemâl‑i esmâsına; yani âsâra nisbeten Müdebbir, Musavvir, Hakîm, Rahîm, Müzeyyin gibi isimlerin kemâline delâlet eder. İsimlerin ve ünvânların kemâli ise; şeksiz, şüphesiz, O Fâil’in kemâl‑i evsâfına delâlet eder. Zîra sıfat mükemmel olmazsa sıfattan neş'et eden isimler, ünvânlar mükemmel olamaz. Ve o evsâfın kemâli, bilbedâhe şuûnât‑ı zâtiyenin kemâline delâlet eder. Çünkü; sıfâtın mebde'leri, o şuûn‑u zâtiyedir. Ve şuûn‑u zâtiyenin kemâli ise, biilme'l‑yakìn, Zât‑ı Zîşuûnun kemâline ve öyle lâyık bir kemâline delâlet eder ki; o kemâlin ziyâsı, şuûn ve sıfât ve esmâ ve ef'âl ve âsâr perdelerinden geçtiği hâlde, şu kâinâtta yine bu kadar hüsnü ve cemâli ve kemâli göstermiş.
İşte şu derece hakîki kemâlât‑ı zâtiyenin bürhân‑ı kat'î ile vücûdu sâbit olduktan sonra, gayra bakan ve emsâl ve ezdâda tefevvuk cihetiyle olan nisbî kemâlâtın ne ehemmiyeti kalır, ne derece sönük düşer, anlarsın
İkinci Hüccet: Şu kâinâta nazar‑ı ibretle bakıldığı vakit, vicdân ve kalb, bir hads‑i sâdıkla hisseder ki; şu kâinâtı bu derece güzelleştiren ve süslendiren ve envâ'‑ı mehâsin ile tezyîn edenin, nihâyet derecede bir cemâl ve kemâlâtı vardır ki, şöyle yapıyor.
845
Üçüncü Hüccet: Ma'lûmdur ki; mevzûn ve muntazam ve mükemmel ve güzel san'atlar, gayet güzel bir programa istinâd eder. Mükemmel ve güzel bir program ise, mükemmel ve güzel bir ilme ve güzel bir zihne ve güzel bir kàbiliyet‑i rûhiyeye delâlet eder. Demek, rûhun manevî güzelliğidir ki; ilim vâsıtasıyla san'atında tezâhür ediyor.
İşte şu kâinât, hadsiz mehâsin‑i maddiyesiyle, bir manevî ve ilmî mehâsinin tereşşuhâtıdır. Ve o ilmî ve manevî mehâsin ve kemâlât, elbette hadsiz bir sermedî hüsün ve cemâl ve kemâlin cilveleridir.
Dördüncü Hüccet: Ma'lûmdur ki; ziyâyı verenin, ziyâdâr olması lâzım tenvir edenin, nurânî olması gerek ihsân, gınâdan gelir lütûf, latîften zuhûr eder. Mâdem öyledir; kâinâta bu kadar hüsün ve cemâl vermek ve mevcûdâta muhtelif kemâlât vermek; ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir Cemâl‑i Sermedîyi gösterirler.
Mâdem mevcûdât, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi kemâlâtın lem'alarıyla parlar, geçer. O nehir, güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl‑i mevcûdât dahi, hüsün ve cemâl ve kemâlin lem'alarıyla muvakkaten parlar, gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem'aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki: Cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler, nasıl kendilerinden değil; belki bir güneşin ziyâsının güzellikleri, cilveleridir.
Öyle de, şu seyl‑i kâinâttaki muvakkat parlayan mehâsin ve kemâlât, bir Şems‑i Sermedî’nin lemeât‑ı cemâl-i esmâsıdır.
نَعَمْ تَفَانِي الْمِرْاٰةِ زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ تَجَلِّي الدَّائِمِ مَعَ الْفَيْضِ الْمُلَازِمِ مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَيْسَ مُلْكَ الْمَظَاهِرِ مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ لِلْاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ لِلْبَاقِي الْوَدُودِ…
846
Beşinci Hüccet: Ma'lûmdur ki; üç‑dört muhtelif yoldan gelenler, aynı bir hâdiseyi söyleseler, yakìni ifâde eden tevâtür derecesinde o hâdisenin kat'î vukû'una delâlet eder.
İşte, meşrebce ve meslekçe ve isti'dâdca ve asırca gayet muhtelif ayrı ayrı bütün muhakkìkînin muhtelif tabakàtından ve evliyânın muhtelif turuklarından ve asfiyânın muhtelif mesleklerinden ve hükemâ‑i hakîkiyenin muhtelif mezheblerinden olan bütün ehl‑i keşf ve zevk ve şühûd ve müşâhede; keşif ve zevk ve şühûd ile ittifak etmişler ki: Kâinât mezâhirinde ve mevcûdât âyinelerinde görülen mehâsin ve kemâlât, bir tek Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un tecelliyât‑ı kemâlidir ve cilve‑i cemâl-i esmâsıdır.
İşte bunların icmâı, sarsılmaz bir hüccet‑i kàtıadır.
Tahmin ederim ki; şu remizde, ehl‑i dalâletin vekili, işitmemek için kulağını kapayıp kaçmağa mecburdur. Zâten zulmetli kafaları, huffaş misillû, bu nurları görmeğe tahammül edemezler. Öyle ise, bundan sonra onları pek de nazara almayacağız
Dördüncü Remiz
Bir şeyin lezzeti, hüsnü, cemâli, emsâl ve ezdâdına bakmaktan ziyâde, mazharlarına bakarlar. Meselâ; kerem, güzel ve hoş bir sıfattır. Kerîm olan zât, başka mükrimlere tefevvuk cihetiyle aldığı lezzet‑i nisbiyeden bin defa daha hoş bir lezzeti, ikram ettiği adamların telezzüzleriyle, ferâhlarıyla alır. Hem bir şefkat ve merhamet sâhibi, şefkat ettiği mahlûkların istirahatleri derecesinde hakîki bir lezzet alır. Meselâ; bir vâlidenin, evlâdının mes'ûdiyetlerinden ve istirahatlerinden, şefkat vâsıtasıyla aldığı lezzet, o derece kuvvetlidir ki; onların rahatı için rûhunu fedâ eder derecesine getirir. Hattâ o şefkatin lezzeti, tavuğu, civcivlerini himâye etmek için arslana saldırtır.
847
İşte, mâdem evsâf‑ı àliyedeki hakîki lezzet ve hüsün ve saâdet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikàtına bakıyor; elbette Hayy‑ı Kayyûm ve Hannân‑ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât‑ı Zülcemâl ve Kemâl’in rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar. Merhametine mazhar olanların, hususan Cennet‑i Bâkiye’de nihâyetsiz envâ'‑ı rahmet ve şefkatine mazhar olanların derece‑i saâdetlerine ve tena'umlarına ve ferâhlarına göre O Zât‑ı Rahmânürrahîm, O’na lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi O’na lâyık şuûnâtla tâbir edilen ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları vardır. Lezzet‑i kudsiye, aşk‑ı mukaddes, ferâh‑ı münezzeh, mesrûriyet‑i kudsiye tâbir edilen; izn‑i Şer'î olmadığından yâd edemediğimiz gayet münezzeh, mukaddes şuûnâtı vardır ki, herbiri kâinâtta gördüğümüz ve mevcûdât mâbeyninde hissettiğimiz aşk ve ferâh ve mesrûriyetten, nihâyetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzeh olduğunu çok yerlerde isbât etmişiz. O mânâların birer lem'asına bakmak istersen, gelecek temsîlâtın dûrbîni ile bak:
Meselâ: Nasıl ki; sehàvetli, âlîcenâb, müşfik bir zât; güzel bir ziyâfeti, gayet fakir ve ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukaranın minnetdârâne tena'umları ve o olanların müteşekkirâne telezzüzleri ve o muhtaç olanların senâkârâne memnuniyetleri, ne derece o kerîm zâtı mesrûr ve müferrah eder, ne kadar onun hoşuna gider, anlarsın.
848
İşte, küçücük bir sofranın hakîki mâliki olmayan ve bir tevzîat memuru hükmünde olan bir insanın mesrûriyeti böyle ise; cin ve insi ve hayvanatı, fezâ‑yı âlem denizinde seyr ve seyahat ettiren ve bir sefîne‑i Rabbâniye olan koca zeminin üstüne bindirip, yüzünde hadsiz envâ'‑ı mat'ûmâtı câmi' bir sofrayı serip, bütün zîhayatı küçük bir kahvaltı nev'inde o ziyâfete dâvet etmekle beraber; gayet mükemmel ve bütün envâ'‑ı lezâizi câmi', sermedî, ebedî bir dâr‑ı bekàda Cennetleri, herbirisini birer sofra‑i ni'met ederek hadsiz lezâizi ve letâifi câmi' bir tarzda, nihâyetsiz bir zamanda, nihâyetsiz muhtaç, nihâyetsiz müştâk, nihâyetsiz ibâdına, hakîki yemek için ziyâfet açan bir Rahmân‑ı Rahîm’e ait ve tâbirinde âciz olduğumuz maânî‑i mukaddese-i muhabbeti ve netâic‑i rahmeti kıyâs edebilirsin.
Hem meselâ: Mâhir bir san'at‑perver, mehâretini göstermeyi sever bir usta; güzel, plaksız konuşan fonoğraf gibi bir san'atı icâd ettikten sonra, onu kurup tecrübe ediyor, gösteriyor. O san'atkârın düşündüğü ve istediği neticeleri en mükemmel bir tarzda gösterse, onun mûcidi, ne kadar iftihar eder, ne kadar memnun olur, ne derece hoşuna gider; kendi kendine Bârekallâh der.
İşte küçücük bir insan, icâdsız, sırf sûrî bir san'atçığı ile, bir fonoğrafın güzel işlemesiyle böyle memnun olsa; acaba bir Sâni'‑i Zülcelâl, koca kâinâtı, bir mûsikî, bir fonoğraf hükmünde icâd ettiği gibi, zemini ve zemin içindeki bütün zîhayatı ve bilhassa zîhayat içinde insanın başını öyle bir fonoğraf‑ı Rabbânî ve bir musîka‑i İlâhî tarzında yapmış ki, hikmet‑i beşer, o san'at karşısında hayretinden parmağını ısırıyor.
İşte bütün o masnûât, bütün onlardan matlûb neticeleri, nihâyet derecede ve gayet güzel bir sûrette gösterdiklerinden ve ibâdât‑ı mahsûsa ve tesbihât‑ı hususiye ve tahiyyât‑ı muayyene ile tâbir edilen evâmir‑i tekvîniyeye karşı onların itâatleri ve onlardan matlûb olan makàsıd‑ı Rabbâniye’nin husûlünden hâsıl olan ve iftihar ve memnuniyet ve ferâhla, tâbir edemediğimiz maânî‑i mukaddese ve şuûn‑u münezzeh, o derece àlî ve mukaddestir ki; bütün ukùl‑ü beşer ittihâd edip bir akıl olsa, yine onların künhüne yetişemez ve ihâta edemez.
849
Hem meselâ: Adâlet‑perver, ihkàk‑ı hakkı sever ve ondan zevk alır bir hâkim, mazlumların haklarını vermekten ve mazlumların teşekkürlerinden ve zâlimleri tecziye etmekle mazlumların intikamlarını almaktan nasıl memnun olur, bir zevk alır
İşte Hakîm‑i Mutlak ve Âdil‑i Bilhak ve Kahhâr‑ı Zülcelâl, değil yalnız cin ve inste, belki bütün mevcûdâtta ihkàk‑ı haktan, yani herşeye hakk‑ı vücûdu ve hakk‑ı hayatı vermekten ve vücûd ve hayatını mütecâvizlerden muhâfaza etmekten ve dehşetli mevcûdları, tecâvüzlerden tevkîf ve durdurmaktan, hususan mahşerde ve dâr‑ı âhirette cin ve insin muhâkemesinden başka bütün zîhayata karşı tecellî‑i kübrâ-yı adl ve hikmetten gelen maânî‑i mukaddeseyi kıyâs edebilirsin.
İşte şu üç misâl gibi, binbir Esmâ‑i İlâhiye’nin herbirinde pek çok tabakàt‑ı hüsün ve cemâl ve fazl ve kemâl bulunduğu gibi, pek çok merâtib‑i muhabbet ve iftihar ve izzet ve kibriyâ vardır. İşte bundandır ki; Vedûd ismine mazhar olan muhakkìkîn‑i evliyâ; Bütün kâinâtın mâyesi, muhabbettir. Bütün mevcûdâtın harekâtı, muhabbetledir. Bütün mevcûdâttaki incizab ve cezbe ve câzibe kanunları, muhabbettendir.” demişler. Onlardan birisi demiş:
850
فَلَكْ مَسْتْ، مَلَكْ مَسْتْ، نُجُومْ مَسْتْ، سَمَوَاتْ مَسْتْ،
شَمْسْ مَسْتْ، قَمَرْ مَسْتْ، زَمِينْ مَسْتْ، عَنَاصِرْ مَسْتْ،
نَبَاتْ مَسْتْ، شَجَرْ مَسْتْ، بَشَرْ مَسْتْ، سَرَاسَرْ ذِى حَيَاتْ مَسْتْ،
هَمَه ذَرَّاتِ مَوْجُودَاتْ بَرَابَرْ مَسْتْ، دَرْمَسْتَسْتْ
Yani: Muhabbet‑i İlâhiye’nin tecellîsinde ve o şarab‑ı muhabbetten herkes isti'dâdına göre mesttir.
Ma'lûmdur ki; her kalb, kendine ihsân edeni sever ve hakîki kemâle muhabbet eder ve ulvî cemâle meftûn olur. Kendiyle beraber sevdiği ve şefkat ettiği zâtlara dahi ihsân edeni daha pek çok sever. Acaba sâbıkan beyân ettiğimiz gibi herbir isminde binler ihsân defineleri bulunan ve bütün sevdiklerimizi ihsânatıyla mes'ûd eden ve binler kemâlâtın menba'ı olan ve binler tabakàt‑ı cemâlin medârı olan binbir esmâsının müsemmâsı olan Cemîl‑i Zülcelâl, Mahbûb‑u Zülkemâl, ne derece aşk ve muhabbete lâyık olduğu ve bütün kâinât, O’nun muhabbetiyle mest ve sergerdân olmasının şâyeste bulunduğu anlaşılmaz !
İşte şu sırdandır ki; Vedûd ismine mazhar bir kısım evliyâ: Cennet’i istemiyoruz; bir lem'a‑i muhabbet-i İlâhiye, ebeden bize kâfîdir.” demişler.
Hem ondandır ki, hadîste geldiği gibi: Cennet’te bir dakika rü'yet‑i cemâl-i İlâhî, bütün Cennet lezâizine fâiktir.”
İşte şu nihâyetsiz kemâlât‑ı muhabbet, Vâhidiyet ve Ehadiyet dâiresinde, Zât‑ı Zülcelâl’in kendi esmâ ve mahlûkatıyla hâsıl olur. Demek o dâire haricinde tevehhüm olunan kemâlât, kemâlât değildir.
851
Beşinci Remiz
Beş Nokta’dır.
Birinci Nokta: Ehl‑i dalâletin vekili der ki: Ehâdîsinizde, dünya tel'in edilmiş; cîfe ismiyle yâdedilmiş. Hem bütün ehl‑i velâyet ve ehl‑i hakikat, dünyayı tahkîr ediyor; fenâdır, pistir diyorlar. Hâlbuki; sen bütün Kemâlât‑ı İlâhiye’ye medâr ve hüccet, onu gösteriyorsun ve âşıkâne ondan bahsediyorsun?”
Elcevab: Dünyanın üç yüzü var:
Birinci yüzü: Cenâb‑ı Hakk’ın esmâsına bakar. Onların nukùşunu gösterir. Mânâ‑yı harfiyle, onlara âyinedârlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz Mektûbat‑ı Samedâniye’dir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır.
İkinci yüzü: Âhiret’e bakar. Âhiret’in tarlasıdır. Cennet’in mezraasıdır. Rahmet’in mezheresidir. Şu yüzü dahi evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkîre değil, muhabbete lâyıktır.
Üçüncü yüzü: İnsanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl‑i dünyanın mel'abe‑i hevesâtı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü; fânîdir, zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadîste vârid olan tahkîr ve ehl‑i hakikatin ettiği nefret, bu yüzdedir.
Kur'ân‑ı Hakîm’in kâinâttan ve mevcûdâttan ehemmiyetkârâne, istihsânkârâne bahsi ise, evvelki iki yüze bakar. Sahâbelerin ve sâir ehlullâhın merğûb dünyaları, evvelki iki yüzdedir.
852
Şimdi, dünyayı tahkîr edenler dört sınıftır:
Birincisi: Ehl‑i mârifettir ki; Cenâb‑ı Hakk’ın mârifetine ve muhabbet ve ibâdetine sed çektiği için tahkîr eder.
İkincisi: Ehl‑i âhirettir ki; ya dünyanın zarûrî işleri onları amel‑i uhrevîden men'ettiği için veyâhut şühûd derecesinde îmân ile Cennet’in kemâlât ve mehâsinine nisbeten dünyayı çirkin görür. Evet, Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm’a güzel bir adam nisbet edilse, yine çirkin göründüğü gibi; dünyanın ne kadar kıymetdâr mehâsini varsa, Cennet’in mehâsinine nisbet edilse, hiç hükmündedir.
Üçüncüsü: Dünyayı tahkîr eder, çünkü; eline geçmez. Şu tahkîr, dünyanın nefretinden gelmiyor; muhabbetinden ileri geliyor.
Dördüncüsü: Dünyayı tahkîr eder, zîra dünya eline geçiyor; fakat durmuyor, gidiyor. O da kızıyor. Tesellî bulmak için tahkîr eder, Pistir der. Şu tahkîr ise; o da dünyanın muhabbetinden ileri geliyor. Hâlbuki; makbûl tahkîr odur ki; hubb‑u âhiretten ve mârifetullâhın muhabbetinden ileri gelir
Demek makbûl tahkîr, evvelki iki kısımdır. Cenâb‑ı Hak, bizi onlardan yapsın. Âmîn. بِحُرْمَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ
853

Üçüncü Mevkıf

﴿
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
Şu Üçüncü Mevkıf İkinci Nokta”dır. O da İki Mebhas’tır.

Birinci Mebhas

﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ sırrınca: Herşeyden Cenâb‑ı Hakk’a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcûdâtın hakàikı, bütün kâinâtın hakikati, Esmâ‑i İlâhiye’ye istinâd eder. Herbir şeyin hakikati, bir isme veyâhut çok esmâya istinâd eder. Eşyadaki sıfatlar, san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor.
Hattâ hakîki fenn‑i hikmet, Hakîm ismine ve hakikatli fenn‑i tıb, Şâfi ismine ve fenn‑i hendese, Mukaddir ismine ve hâkezâ herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihâyet bulduğu gibi; bütün fünûn ve kemâlât‑ı beşeriye ve tabakàt‑ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatleri, Esmâ‑i İlâhiye’ye istinâd eder.
Hattâ muhakkìkîn‑i evliyânın bir kısmı demişler: Hakîki hakàik‑ı eşya, Esmâ‑i İlâhiye’dir. Mâhiyet‑i eşya ise, o hakàikın gölgeleridir.
Hattâ bir tek zîhayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar Esmâ‑i İlâhiye’nin cilve‑i nakşı görünebilir.”
Şu ince ve dakîk ve pek büyük ve geniş hakikati, bir temsîl ile fehme takribe çalışacağız. İki üç ayrı ayrı elek ile elemek sûretinde tahlil edeceğiz. Ne kadar uzun beyân etsek yine kısadır, usanmamak gerek. Şöyle:
854
Nasıl ki; gayet mâhir bir tasvirci ve heykeltraş bir zât, gayet güzel bir çiçekle ve insan cins‑i latîfinden gayet güzel bir hasnânın sûret ve heykelini yapmak istese; evvelâ, o iki şeyin umumî şekillerini bazı hatlarla ta'yin eder. Şu ta'yini, bir tanzim iledir, bir takdir ile yapıyor. Hendeseye istinâden hudud ta'yin ediyor. Şu tanzim ve takdir, bir hikmet ve ilim ile yapıldığını gösteriyor ki; tanzim ve tahdid fiilleri, ilim ve hikmet pergeliyle dönüyor. Öyle ise, tanzim ve tahdid arkasında, ilim ve hikmet mânâları hükmediyor.
Öyle ise, ilim ve hikmet pergeli, kendini gösterecek. İşte kendini gösterdi ki; o hududlar içinde göz, kulak, burun, yaprak ve incecik püskülcükler gibi şeylerin tasvirine başladı. Şimdi görüyoruz ki; içindeki pergelin harekâtıyla ta'yin edilen a'zâlar, san'atkârâne ve inâyetkârâne düşüyor. Öyle ise, o ilim ve hikmet pergelini çeviren, arkada sun' ve inâyet mânâları var; hükmediyorlar ve kendilerini gösterecekler.
İşte ondandır ki; bir hüsün ve zînete kàbiliyet gösteriyor. Öyle ise, sun' ve inâyeti çalıştıran, irâde‑i tahsin ve kasd‑ı tezyîndir. Öyle ise, onlar hükmediyorlar ki; tezyîne, tenvire başladı; bir tebessüm vaziyetini gösterdi ve hayatdârlık hey'etini verdi.
Elbette şu tahsin ve tenvir mânâsını çalıştıran, lütûf ve kerem mânâsıdır. Evet o iki mânâ, onda o derece hükmeder ki, âdeta o çiçek, bir lütf‑u mücessem; o heykel, bir kerem‑i mütecessiddir.
Şimdi bu mânâ‑yı kerem ve lütfu çalıştıran ve tahrîk eden, teveddüd ve taarrüf mânâlarıdır. Yani; kendini, hüneri ile tanıttırmak ve halka kendini sevdirmek mânâları arkada hükmediyor.
Bu tanıttırmak ve sevdirmek, elbette meyl‑i merhamet ve irâde‑i ni'metten geliyor. Mâdem rahmet ve irâde‑i ni'met, arkada hükmediyor. Öyle ise, o heykeli, ni'metin envâ'ıyla dolduracak, tezyîn edecek; o çiçeğin sûretini de bir hediyeye takacak. İşte o heykelin ellerini, kucağını ve ceplerini kıymetdâr ni'metler ile doldurdu ve o çiçek sûretini de bir mücevherâta taktı.
855
Demek bu rahmet ve irâde‑i ni'meti çalıştıran, terahhum ve tahannündür. Yani; acımak ve şefkat etmek mânâsı, rahmet ve ni'meti tahrîk ediyor.
Ve o müstağnî ve hiç kimseye ihtiyacı olmayan zâtta olan terahhum ve tahannün mânâsını tahrîk eden ve izhâra sevkeden, elbette o zâttaki manevî cemâl ve kemâldir ki; tezâhür etmek isterler.
Ve o cemâlin en şirin cüz'ü olan muhabbet ve en tatlı kısmı olan rahmet ise, san'at âyinesiyle görünmek ve müştâkların gözleriyle kendilerini görmek isterler. Yani cemâl ve kemâl çünkü; bizzat sevilirler herşeyden ziyâde kendi kendini severler. Hem hüsündür, hem aşktırlar. Hüsün ve aşkın ittihâdı bu noktadandır. Cemâl, mâdem kendini sever, kendini âyinelerde görmek ister. İşte heykele konulan ve sûrete takılan sevimli ni'metler, güzel meyveler, o cemâl‑i manevînin kendi kàbiliyetlerine göre birer lem'asını taşıyorlar. O lem'aları, hem cemâl sâhibine, hem başkasına gösteriyorlar.
Aynen öyle de: Sâni'‑i Hakîm, Cennet’i ve dünyayı, semâvâtı ve zemini, nebâtât ve hayvanatı, cin ve insi, melek ve rûhâniyâtı, küllî ve cüz'î bütün eşyayı; cilve‑i esmâsıyla, eşkâlini tahdid ediyor, tanzim ediyor, birer mikdar‑ı muayyene veriyor. Onun ile bunlara, Mukaddir, Munazzım, Musavvir isimlerini okutturuyor. Öyle bir tarzda şekl‑i umumîsinin hududunu ta'yin eder ki, Alîm, Hakîm ismini gösterir.
Sonra, ilim ve hikmet cedveliyle, o hudud içinde, o şeyin tasvirine başlar. Öyle bir tarzda ki, sun' ve inâyet mânâlarını ve Sâni' ve Kerîm isimlerini gösteriyor.
Sonra, san'atın yed‑i beyzâsıyla, inâyetin fırçasıyla o sûretin eğer bir tek insan ve bir tek çiçek ise göz, kulak, yaprak, püskül gibi a'zâlarına bir hüsün, bir zînet renkleri veriyor. Eğer zemin ise; maâdin, nebâtât ve hayvanatına bir hüsün ve zînet renkleri veriyor. Eğer Cennet ise; bağlarına, kasırlarına, hûrilerine bir hüsün ve zînet renkleri veriyor ve hâkezâ başkalarını kıyâs et. Hem öyle bir tarzda tezyîn ve tenvir eder ki; lütûf ve kerem mânâları, onda o derece hükmediyor ki; âdeta o mevcûd‑u müzeyyen, o masnû'‑u münevver; bir lütf‑u mücessem, bir kerem‑i mütecessid hükmüne geçer; Latîf ve Kerîm ismini zikreder.
856
Sonra o lütûf ve keremi, şu cilveye sevkeden, elbette teveddüd ve taarrüftür. Yani; kendini zîhayata sevdirmek ve zîşuûra bildirmek şe'nleridir ki; Latîf, Kerîm isimlerinin arkalarında Vedûd ve Mâruf isimlerini okutuyor ve masnû'un lisân‑ı hâlinden işitiliyor.
Sonra o müzeyyen mevcûdu, o güzel mahlûku, lezîz meyveler, sevimli neticelerle süslendirip, zînetten ni'mete, lütûftan rahmete çevirir. Mün'im ve Rahîm ismini okutturur ve zâhirî perdeler arkasında, o iki ismin cilvesini gösterir.
Sonra bu Rahîm ve Kerîm’i, Müstağnî‑i Ale'l-ıtlâk olan Zât’ta bu cilveye sevkeden, elbette bir terahhum, tahannün şe'nleridir ki; ism‑i Hannân ve Rahmânı okutturuyor ve gösteriyor.
Şu terahhum, tahannün mânâlarını cilveye sevkeden, elbette bir cemâl ve kemâl‑i Zâtî’dir ki; tezâhür etmek ister. Cemîl ismini ve Cemîl isminde münderic olan Vedûd ve Rahîm isimlerini okutturuyor. Çünkü; cemâl, bizzat sevilir. Zîcemâl ve cemâl, kendi kendini sever. Hem hüsündür, hem muhabbettir. Kemâl dahi, bizzat mahbûbdur, sebebsiz olarak sevilir. Hem muhibdir, hem mahbûbdur.
857
Mâdem nihâyetsiz derece‑i kemâlde bir cemâl ve nihâyetsiz derece‑i cemâlde bir kemâl, nihâyet derecede sevilir, muhabbete ve aşka lâyıktır; elbette âyinelerde ve âyinelerin kàbiliyetlerine göre lemeâtını ve cilvelerini görmek ve göstermekle tezâhür etmek ister.
Demek Sâni'‑i Zülcelâl’in ve Hakîm‑i Zülcemâl’in ve Kadîr‑i Zülkemâl’in zâtındaki cemâl‑i zâtî ve kemâlât‑ı zâtiyesi; terahhum ve tahannün ister ve Rahmân ve Hannân isimlerini tecellîye sevkeder.
Terahhum ve tahannün ise; rahmet ve ni'meti göstermekle Rahîm ve Mün'im isimlerini cilveye sevkeder.
Rahmet ve ni'met ise; teveddüd, taarrüf şe'nlerini iktiza edip Vedûd ve Mâruf isimlerini tecellîye sevkeder, masnû'un bir perdesinde onları gösterir.
Teveddüd ve taarrüf ise; lütûf ve kerem mânâlarını tahrîk eder; Latîf ve Kerîm isimlerini masnû'un bazı perdelerinde okutturuyor.
Lütûf ve kerem şe'nleri ise; tezyîn ve tenvir fiillerini tahrîk eder. Müzeyyin ve Münevvir isimlerini masnû'un hüsün ve nurâniyeti lisânıyla okutturur.
Ve o tezyîn ve tahsin şe'nleri ise; sun' ve inâyet mânâlarını iktiza eder ve Sâni' ve Muhsin isimlerini, o masnû'un güzel sîmâsıyla okutturur.
Ve o sun' ve inâyet ise; bir ilim ve hikmeti iktiza eder ve ism‑i Alîm ve Hakîmi, o masnû'un intizamlı, hikmetli a'zâsıyla okutturur.
O ilim ve hikmet ise; tanzim, tasvir, teşkil fiillerini iktiza ediyor; Musavvir ve Mukaddir isimlerini masnû'un hey'etiyle, şekliyle okutturur, gösterir.
858
İşte, Sâni'‑i Zülcelâl, bütün masnûâtını öyle bir tarzda yapmış ki; ekserîsi, hususan zîhayat kısmı, çok Esmâ‑i İlâhiye’yi okutturur. Güyâ herbir masnû'una ayrı ayrı, birbiri üstünde yirmi gömlek giydirmiş, yirmi perdeye sarmış. Her gömlekte, her perdede ayrı ayrı esmâsını yazmış. Meselâ; temsîlde gösterildiği gibi; tek güzel bir çiçekle, insanın kısm‑ı sânîsinden bir ferd‑i hasnânın, yalnız zâhirî hilkatlerinde, çok sahifeler vardır. Başka büyük ve küllî masnûâtı, o iki cüz'î misâle kıyâs et.
Birinci sahife: Umumî şekil ve mikdarını gösteren hey'ettir ki: Musavvir, Mukaddir, Munazzım!” isimlerini yâdeder.
İkinci sahife: Sûretlerinde ayrı ayrı a'zâların inkişafıyla hâsıl olan çiçek ve insanın basit hey'etidir ki: O sahifede: Alîm, Hakîm isimleri gibi çok isimler yazılıyor.
Üçüncü sahife: O iki mahlûkun ayrı ayrı a'zâlarına, ayrı ayrı hüsün ve zînet vermekle, o sahifede: Sâni' ve Bârî isimleri gibi çok isimler yazılıyor.
Dördüncü sahife: Öyle bir zînet ve hüsün, o iki masnû'a veriliyor ki; güyâ lütûf ve kerem, tecessüm etmiş, onlar olmuş. O sahife: Latîf, Kerîm gibi çok isimleri yâdeder, okur.
Beşinci sahife: O çiçeğe, lezîz meyveler; o hasnâya, sevimli evlâdlar, güzel ahlâklar takmakla, o sahife: Vedûd, Rahîm, Mün'im!” gibi isimleri okutturuyor.
Altıncı sahife: O in'âm ve ihsân sahifesinde: Rahmân, Hannân!” gibi isimler okunuyor.
Yedinci sahife: O ni'metlerde, o neticelerde, öyle lemeât‑ı hüsün ve cemâl görünüyor ki; hakîki bir şevk ve şefkatle yoğrulmuş hàlis bir şükür ve sâfî bir muhabbete lâyık olur. O sahifede: Cemîl‑i Zülkemâl, Kâmil‑i Zülcemâl!” isimleri yazılı, okunuyor.
859
İşte yalnız bir güzel çiçek ve hasnâ bir insan ve yalnız maddî ve zâhir sûretinde bu kadar esmâyı gösterirse; acaba umum çiçekler ve bütün zîhayat ve büyük ve küllî mevcûdât, ne derece ulvî ve küllî esmâyı okutuyor, kıyâs edebilirsin.
Hem insan; rûh, kalb, akıl cihetiyle ve hayat ve letâif sahifeleriyle: Hayy, Kayyûm ve Muhyî gibi ne kadar esmâ‑i kudsiye-i nurâniyeyi okur ve okutturur, kıyâs edebilirsin.
İşte, Cennet bir çiçektir. Hûri tâifesi dahi bir çiçektir. Rû‑yi zemin dahi bir çiçektir. Bahar da bir çiçektir. Semâ da bir çiçektir; yıldızlar, o çiçeğin yaldızlı nakışlarıdır. Güneş de bir çiçektir; ziyâsındaki yedi rengi, o çiçeğin nakışlı boyalarıdır. Âlem, güzel ve büyük bir insandır; nasıl ki insan, küçük bir âlemdir Hûriler nev'i ve rûhâniler cemâati ve melek cinsi ve cin tâifesi ve insan nev'i, birer güzel şahıs hükmünde tasvir ve tanzim ve icâd edilmiştir.
Hem herbiri, külliyetiyle; hem herbir ferdi, tek başıyla Sâni'‑i Zülcemâl’inin esmâsını gösterdikleri gibi, O’nun cemâline, kemâline, rahmetine ve muhabbetine birer ayrı ayrı âyinelerdir. Ve nihâyetsiz cemâl ve kemâline ve rahmet ve muhabbetine birer şâhid‑i sâdıktır. Ve o cemâl ve kemâlin ve rahmet ve muhabbetin birer âyâtıdır, birer emârâtıdır. İşte şu nihâyetsiz envâ'‑ı kemâlât, dâire‑i Vâhidiyet’te ve Ehadiyet’te hâsıldır. Demek; o dâire haricinde tevehhüm olunan kemâlât, kemâlât değildir.
İşte hakàik‑ı eşyanın, Esmâ‑i İlâhiye’ye dayandığını ve istinâd ettiğini, belki hakîki hakàik, o esmânın cilveleri olduğunu ve herşeyin çok cihetlerle, çok dillerle Sâni'ini zikr ve tesbih ettiğini anla; ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ ’nin bir mânâsını bil ve سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى بِشِدَّةِ ظُهُورِهِ de. Ve âyetlerin âhirlerinde olan ﴿وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴿وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ﴿وَهُوَ الْعَل۪يمُ الْقَد۪يرُ gibi zikir ve tekrarlarındaki bir sırrı fehmet.
860
Eğer bir çiçekte esmâyı okuyamıyorsan ve vâzıh göremiyorsan; Cennet’e bak, bahara dikkat et, zeminin yüzünü temâşâ et. Rahmetin şu büyük çiçekleri olan Cennet ve bahar ve zeminde yazılan esmâyı, vâzıhan okuyabilirsin; cilvelerini ve nakışlarını anlar, görürsün.

İkinci Noktanın İkinci Mebhası

Ehl‑i dalâletin vekili, tutunacak ve dalâletini ona bina edecek hiçbir şey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki:
Ben, saâdet‑i dünyayı ve lezzet‑i hayatı ve terakkiyât‑ı medeniyeti ve kemâl‑i san'atı; kendimce, Âhiret’i düşünmemekte ve Allah’ı tanımamakta ve hubb‑u dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın ekserîsini bu yola şeytanın himmetiyle sevkettim ve ediyorum.”
Elcevab: Biz dahi Kur'ân nâmına diyoruz ki: Ey bîçâre insan! Aklını başına al! Ehl‑i dalâletin vekilini dinleme! Eğer onu dinlersen, hasâretin o kadar büyük olur ki; tasavvurundan rûh, akıl ve kalb ürperir. Senin önünde iki yol var:
Birisi: Ehl‑i dalâletin vekilinin gösterdiği şekàvetli yoldur.
Diğeri: Kur'ân‑ı Hakîm’in ta'rif ettiği saâdetli yoldur.
İşte o iki yolun pek çok muvâzenelerini çok Söz’lerde, hususan Küçük Sözlerde gördün ve anladın. Şimdi makam münâsebetiyle binde bir muvâzenelerini yine gör, anla. Şöyle ki:
861
Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefâhetin yolu, insanı nihâyet derecede sukùt ettiriyor. Hadsiz elemler içinde nihâyetsiz ağır bir yükü zaîf ve âciz beline yükletir. Çünkü; insan, Cenâb‑ı Hakk’ı tanımazsa ve O’na tevekkül etmezse; o vakit insan, gayet derecede âciz ve zaîf, nihâyet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musîbetlere ma'rûz, elemli, kederli bir fânî hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peydâ ettiği bütün eşyadan mütemâdiyen firâk elemini çeke çeke, nihâyette bâkî kalan bütün ahbabını bir firâk‑ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümâtına yalnız olarak gider.
Hem müddet‑i hayatında gayet cüz'î bir ihtiyar ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihâyetsiz elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır. Ve hadsiz arzuların ve makàsıdın tahsiline, semeresiz boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücûdunu yükleyemediği hâlde, koca dünya yükünü bîçâre beline ve kafasına yüklenir. Daha Cehennem’e gitmeden Cehennem azâbını çeker.
Evet, şu elîm elemi ve dehşetli manevî azâbı hissetmemek için, ehl‑i dalâlet, ibtal‑i his nev'inden gaflet sarhoşluğu ile muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, yani kabre yakın olduğu vakit, birden hisseder. Çünkü; Cenâb‑ı Hakk’a hakîki abd olmazsa, kendi kendine mâlik zannedecek. Hâlbuki; o cüz'î ihtiyar, o küçük iktidarı ile şu fırtınalı dünyada vücûdunu idare edemiyor. Hayatına muzır mikroptan tut, zelzeleye kadar binler tâife düşmanları, hayatına karşı tehâcüm vaziyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine müdhiş görünen kabir kapısına bakıyor.
862
Hem bu vaziyette iken, insaniyet itibariyle nev'‑i insanî ile ve dünya ile alâkadar olduğu hâlde; dünyayı ve insanı, bir Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerîm bir Zât’ın tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesâdüf ve tabiata havâle ettiği için, dünyanın ehvâli ve insanın ahvâli onu dâima iz'aç eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, tâunu, tûfânı, kaht u galâsı, fenâ ve zevâli, ona gayet müz'ic ve karanlıklı birer musîbet sûretinde onu tâzib eder.
Hem şu hâldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünkü; kendi kendine bu dehşetli vaziyeti veriyor. Sekizinci Söz’de kuyuya girmiş iki kardeşin muvâzene‑i hâlinde denildiği gibi: Nasıl bir adam, güzel bir bahçede, güzel bir ziyâfette, güzel ahbablar içinde nezâhetli, tatlı, nâmuslu, hoş, meşrû bir lezzet ve eğlenceye kanâat etmeyip; gayr‑ı meşrû ve mülevves bir lezzet için, çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış ortasında, pis bir yerde, ve hattâ canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa, nasıl merhamete lâyık değil Çünkü; ehl‑i nâmus ve mübârek arkadaşlarını canavar tasavvur eder. Onlara karşı hakaret eder. Hem ziyâfetteki lezîz taamları ve temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmağa başlar. Hem mecliste muhterem kitapları ve mânidâr mektûbları mânâsız ve âdi nakışlar tasavvur eder, yırtarak ayak altına atar ve hâkezâ Böyle bir şahıs, nasıl merhamete müstehak değildir. Belki tokada müstehaktır.
863
Öyle de; sû‑i ihtiyarından neş'et eden küfür sarhoşluğu ile ve dalâlet dîvâneliğiyle Sâni'‑i Hakîm’in şu misâfirhâne‑i dünyasını, tesâdüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip ve cilve‑i Esmâ-i İlâhiye’yi tazelendiren masnûâtın, zamanın geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden âlem‑i gayba geçmelerini, adem ile i'dâm tasavvur ederek; ve tesbihât sadâlarını, zevâl ve firâk‑ı ebedî vâveylâsı olduklarını tahayyül ettiğinden; ve Mektûbat‑ı Samedâniye olan şu mevcûdât sahifelerini, mânâsız, karmakarışık tasavvur ettiğinden; ve âlem‑i rahmete yol açan kabir kapısını, zulümât‑ı adem ağzı tasavvur ettiğinden; ve eceli, hakîki ahbablara visâl dâveti olduğu hâlde, bütün ahbablardan firâk nöbeti tasavvur ettiğinden; hem kendini dehşetli bir azâb‑ı elîmde bırakıyor hem mevcûdâtı, hem Cenâb‑ı Hakk’ın esmâsını, hem mektûbatını inkâr ve tezyif ve tahkîr ettiğinden; merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi, şiddetli bir azâba da müstehaktır. Hiçbir cihette merhamete lâyık değildir.
İşte ey bedbaht ehl‑i dalâlet ve sefâhet! Şu dehşetli sukùta karşı ve ezici me'yûsiyete mukâbil; hangi tekemmülünüz, hangi fünûnunuz, hangi kemâliniz, hangi medeniyetiniz, hangi terakkiyâtınız karşı gelebilir? Rûh‑u beşerin eşedd‑i ihtiyaç ile muhtaç olduğu hakîki tesellîyi nerede bulabilirsiniz?
Hem güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr‑ı İlâhiye’yi ve ihsânat‑ı Rabbâniye’yi onlara isnâd ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbâbınız, hangi şerîkiniz, hangi keşfiyâtınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl ma'bûdunuz sizi, sizce i'dâm‑ı ebedî olan mevtin zulümâtından kurtarıp; kabir hududundan, berzah hududundan, mahşer hududundan, sırat köprüsünden hâkimâne geçirebilir? Saâdet‑i ebediyeye mazhar edebilir?
Hâlbuki; kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat'î olarak bu yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle birisine dayanır ki; bütün bu dâire‑i azîme ve bu geniş hududlar, O’nun taht‑ı emrinde ve tasarrufundadır
864
Hem dahi, ey bedbaht ehl‑i dalâlet ve gaflet! Gayr‑ı meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azâb çekmektir.” kaidesi sırrınca; siz fıtratınızdaki Cenâb‑ı Hakk’ın zât ve sıfât ve esmâsına sarfedilecek muhabbet ve mârifet isti'dâdını ve şükür ve ibâdât cihâzâtını, nefsinize ve dünyaya gayr‑ı meşrû bir sûrette sarfettiğinizden, bil'istihkak cezasını çekiyorsunuz. Çünkü; Cenâb‑ı Hakk’a ait muhabbeti, nefsinize verdiniz. Mahbûbunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü; hakîki bir rahatı, o mahbûbunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakîki mahbûb olan Kadîr‑i Mutlak’a tevekkül ile teslîm etmiyorsunuz. Dâima elem çekiyorsunuz.
Hem Cenâb‑ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtına ait muhabbeti, dünyaya verdiniz ve âsâr‑ı san'atını, âlemin esbâbına taksim ettiniz; belâsını çekiyorsunuz. Çünkü; o hadsiz mahbûblarınızın bir kısmı, size Allah’a ısmarladık!” demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmı sizi hiç tanımıyor. Tanısa da sizi sevmiyor. Sevse de size bir fayda vermiyor. Dâima hadsiz firâklardan ve ümîdsiz dönmemek üzere zevâllerden azâb çekiyorsunuz.
İşte ehl‑i dalâletin saâdet‑i hayatiye ve tekemmülât‑ı insaniye ve mehâsin‑i medeniyet ve lezzet‑i hürriyet dedikleri şeylerin iç yüzleri ve mâhiyetleri budur. Sefâhet ve sarhoşluk bir perdedir, muvakkaten hissettirmez. Tuh onların aklına!” de
Amma, Kur'ân’ın cadde‑i nurâniyesi ise; bütün ehl‑i dalâletin çektiği yaraları, hakàik‑ı îmâniye ile tedâvi eder. Bütün evvelki yoldaki zulümâtı dağıtır. Bütün dalâlet ve helâket kapılarını kapatır. Şöyle ki:
İnsanın za'f ve aczini ve fakr ve ihtiyacını, bir Kadîr‑i Rahîm’e tevekkül ile tedâvi eder. Hayat ve vücûdun yükünü, O’nun kudretine, rahmetine teslîm edip, kendine yüklemeyip, belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam bulur. Kendisinin Nâtık bir hayvan değil, belki hakîki bir insan ve makbûl bir misâfir‑i Rahmân olduğunu bildirir. Dünyayı, bir misâfirhâne‑i Rahmân olduğunu göstermekle ve dünyadaki mevcûdât ise, Esmâ‑i İlâhiye’nin âyineleri olduklarını ve masnûâtı ise, her vakit tazelenen Mektûbat‑ı Samedâniye olduklarını bildirmekle, insanın fenâ‑yı dünyadan ve zevâl‑i eşyadan ve hubb‑u fâniyâttan gelen yaralarını güzelce tedâvi eder ve evhâmın zulümâtından kurtarır.
865
Hem mevt ve eceli, âlem‑i berzah’a giden ve âlem‑i bekà’da olan ahbablara visâl ve mülâkat mukaddimesi olarak gösterir. Ehl‑i dalâletin nazarında bütün ahbabından bir firâk‑ı ebedî telâkki ettiği ölüm yaralarını böylece tedâvi eder. Ve o firâk, ayn‑ı likà olduğunu isbât eder.
Hem kabrin, âlem‑i rahmete ve dâr‑ı saâdete ve bağistan‑ı cinâna ve nuristan‑ı Rahmân’a açılan bir kapı olduğunu isbât etmekle, beşerin en müdhiş korkusunu izâle edip, en elîm ve kasâvetli ve sıkıntılı olan Berzah seyahatini, en lezîz ve ünsiyetli ve ferâhlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani; kabir, ejderha ağzı olmadığını, belki bağistan‑ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.
Hem mü'mine der: İhtiyarın cüz'î ise, kendi Mâlikinin irâde‑i külliyesine işini bırak. İktidarın küçük ise, Kadîr‑i Mutlak’ın kudretine i'timâd et. Hayatın az ise, hayat‑ı bâkiyeyi düşün. Ömrün kısa ise, ebedî bir ömrün var, merak etme. Fikrin sönük ise, Kur'ân’ın güneşi altına gir. Îmânın nuruyla bak ki; yıldız böceği olan fikrin yerine, herbir âyet‑i Kur'ân, birer yıldız misillû sana ışık verir. Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihâyetsiz bir sevâb ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor. Hem hadsiz arzuların, makàsıdın varsa, onları düşünüp muzdarib olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır. Ve onları veren de başkadır.”
866
Hem der: Ey İnsan! Sen kendine mâlik değilsin. Sen, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr, rahmeti hadsiz bir Rahîm‑i Zât-ı Zülcelâl’in memlûküsün. Öyle ise; sen, kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme, çünkü; hayatı veren O’dur, idare eden de O’dur. Hem dünya sâhibsiz değil ki; sen kendi kafana dünya yükünü yüklettirerek, ehvâlini düşünüp merak etme. Çünkü; onun sâhibi Hakîm’dir, Alîm’dir. Sen de misâfirsin; fuzûlî olarak karışma, karıştırma.
Hem insanlar, hayvanlar gibi mevcûdât, başıboş değiller; belki vazifedâr memurdurlar. Bir Hakîm‑i Rahîm’in nazarındadırlar. Onların âlâm ve meşakkatlerini düşünüp, rûhuna elem çektirme. Ve onların Hàlık‑ı Rahîm’inin rahmetinden daha ileri şefkatini sürme. Hem sana düşmanlık vaziyetini alan, mikroptan, tâun ve tûfân ve kaht ve zelzeleye kadar bütün eşyanın dizginleri, O Rahîm‑i Hakîm’in elindedirler. O Hakîm’dir, abes yapmaz. Rahîm’dir, rahîmiyeti çoktur. Yaptığı her işinde bir nev'i lütûf var.”
867
Hem der: Şu âlem, çendan fânîdir; fakat ebedî bir âlemin levâzımatını yetiştiriyor. Çendan zâildir, geçicidir; fakat bâkî meyveler veriyor, Bâkî bir Zât’ın bâkî esmâsının cilvelerini gösteriyor. Ve çendan lezzetleri az, elemleri çoktur; fakat Rahmân‑ı Rahîm’in iltifatâtı; zevâlsiz, hakîki lezzetlerdir. Elemler ise, sevâb cihetiyle manevî lezzet yetiştiriyor. Mâdem meşrû dâire; rûh ve kalb ve nefsin bütün lezzetlerine, safâlarına, keyiflerine kâfîdir; gayr‑ı meşrû dâireye girme. Çünkü; o dâiredeki bir lezzetin bazen bin elemi var. Hem hakîki ve dâimî lezzet olan iltifatât‑ı Rahmâniye’yi kaybetmeye sebebdir.
Hem dalâletin yolunda sâbıkan beyân edildiği gibi esfel‑i sâfilîne insanı öyle bir sukùt ettiriyor ki; hiçbir medeniyet, hiçbir felsefe ona çare bulamadıkları ve o derin zulümât kuyusundan hiçbir terakkiyât‑ı beşeriye, hiçbir kemâlât‑ı fenniye, insanı çıkaramadığı hâlde; Kur'ân‑ı Hakîm, îmân ve amel‑i sâlih ile o esfel‑i sâfilîne sukùttan, insanı a'lâ‑yı illiyîne çıkarır. Ve delâil‑i kat'iyye ile çıkarmasını isbât ediyor. Ve o derin kuyuyu terakkiyât‑ı maneviyenin basamaklarıyla ve tekemmülât‑ı rûhiyenin cihâzâtıyla dolduruyor.
Hem beşerin uzun ve fırtınalı ve dağdağalı olan ebed tarafındaki yolculuğunu gayet derecede teshîl eder ve kolaylaştırır. Bin, belki ellibin senelik mesâfeyi bir günde kestirecek vesâiti gösterir.
868
Hem Sultan‑ı Ezel ve Ebed olan Zât‑ı Zülcelâl’i tanıttırmakla, insanı O’na bir memur abd ve bir vazifedâr misâfir vaziyetini verir. Hem dünya misâfirhânesinde, hem berzahî ve uhrevî menzillerde kemâl‑i rahatla seyahatini te'min eder. Nasıl ki; bir pâdişahın müstakîm bir memuru, onun dâire‑i memleketinde, hem her vilâyetin hududlarından sühûletle ve tayyare, gemi, şimendifer gibi sür'atli vâsıta‑i seyahatle gezer, geçer. Öyle de; Sultan‑ı Ezelî’ye îmân ile intisab eden ve amel‑i sâlih ile itâat eden bir insan, şu misâfirhâne‑i dünya menzillerinden ve âlem‑i Berzah ve âlem‑i Mahşer dâirelerinden ve hâkezâ kabirden sonraki bütün âlemlerin geniş hududlarından berk ve burâk sür'atinde geçer. saâdet‑i ebediyeyi bulur.” Ve şu hakikati kat'î isbât eder. Ve asfiyâ ve evliyâya gösterir.
Hem de Kur'ân’ın hakikati der ki: Ey mü'min! Sendeki nihâyetsiz muhabbet kàbiliyetini, çirkin ve noksan ve şerûr ve sana muzır olan nefs‑i emmârene verme. Onu mahbûb ve onun hevâsını kendine ma'bûd ittihàz etme. Belki sendeki o nihâyetsiz muhabbet kàbiliyetini; nihâyetsiz bir muhabbete lâyık, hem nihâyetsiz sana ihsân edebilen, hem istikbâlde seni nihâyetsiz mes'ûd eden, hem bütün alâkadar olduğun ve onların saâdetleriyle mes'ûd olduğun bütün zâtları, ihsânatıyla mes'ûd eden, hem nihâyetsiz kemâlâtı bulunan ve nihâyetsiz derecede kudsî, ulvî, münezzeh, kusursuz, noksansız, zevâlsiz cemâl sâhibi olan ve bütün esmâsı, nihâyet derecede güzel olan ve her isminde pek çok envâr‑ı hüsün ve cemâl bulunan ve Cennet bütün güzellikleriyle ve ni'metleriyle, O’nun cemâl‑i rahmetini ve rahmet‑i cemâlini gösteren ve sevimli ve sevilen bütün kâinâttaki bütün hüsün ve cemâl ve mehâsin ve kemâlât, O’nun cemâline ve kemâline işâret eden ve delâlet eden ve emâre olan bir Zât’ı, mahbûb ve ma'bûd ittihàz et!‥”
869
Hem der: Ey İnsan! O’nun esmâ ve sıfâtına ait isti'dâd‑ı muhabbetini, sâir bekàsız mevcûdâta verme, fâidesiz mahlûkata dağıtma. Çünkü; âsâr ve mahlûkat fânîdirler. Fakat o âsârda ve o masnûâtta nakışları, cilveleri görünen Esmâ‑i Hüsnâ, bâkîdirler, dâimîdirler. Ve esmâ ve sıfâtın herbirisinde binler merâtib‑i ihsân ve cemâl ve binler tabakàt‑ı kemâl ve muhabbet var. Sen yalnız Rahmân ismine bak ki; Cennet bir cilvesi ve saâdet‑i ebediye, bir lem'ası ve dünyadaki bütün rızık ve ni'met, bir katresidir.”
İşte şu muvâzene, ehl‑i dalâletle ehl‑i îmânın hayat ve vazife cihetindeki mâhiyetlerine işâret eden: ﴿لَقَدْخَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ❋ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ ❋ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ hem netice ve âkıbetlerine işâret eden: ﴿فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُolan âyete dikkat et. Ne kadar ulvî, mu'cizâne, beyân ettiğimiz muvâzeneyi ifâde ederler. Birinci âyet; Onbirinci Söz’de tafsîlen o âyetin i'câzkârâne ve îcâzkârâne ifâde ettiği hakikati, o sözde beyân edildiğinden, onu oraya havâle ederiz. İkinci âyet ise; yalnız bir küçük işâretle göstereceğiz ki, ne kadar ulvî bir hakikati ifâde ediyor. Şöyle ki:
Şu âyet, mefhûm‑u muvâfık ile şöyle fermân ediyor: Ehl‑i dalâletin ölmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar.” Ve mefhûm‑u muhâlif ile delâlet ediyor ki; Ehl‑i îmânın dünyadan gitmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlıyor…” Yani: Ehl‑i dalâlet, mâdem semâvât ve arzın vazifelerini inkâr ediyor, mânâlarını bilmiyor, onların kıymetlerini iskàt ediyor. Sâni'lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adâvet ettiğinden; elbette semâvât ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrîn eder. Onların gebermesiyle memnun olurlar.
870
Ve mefhûm‑u muhâlif ile der: Semâvât ve arz, ehl‑i îmânın ölmesiyle ağlarlar.” Zîra ehl‑i îmân ise çünkü semâvât ve arzın vazifelerini bilir. Hakîki hakikatlerini tasdik ediyor. Ve onların ifâde ettikleri mânâları îmân ile anlıyor. Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar güzel hizmet ediyorlar.” diyor. Ve onlara lâyık kıymeti veriyor ve ihtiram ediyor. Cenâb‑ı Hak hesabına onlara ve onlar âyine oldukları esmâya muhabbet ediyor. İşte bu sır içindir ki; semâvât ve zemin, ağlar gibi ehl‑i îmânın zevâline mahzûn oluyorlar.

Mühim Bir Suâl

Diyorsunuz ki: Muhabbet, ihtiyarî değil. Hem ihtiyac‑ı fıtrîye binâen, lezîz taamları ve meyveleri severim. Peder ve vâlide ve evlâdlarımı severim. Refîka‑i hayatımı severim. Dost ve ahbablarımı severim. Enbiyâ ve evliyâyı severim. Hayatımı, gençliğimi severim. Baharı ve güzel şeyleri ve dünyayı severim. Nasıl bunları sevmeyeceğim? Nasıl bütün bu muhabbetleri Cenâb‑ı Hakk’ın zât ve sıfât ve esmâsına verebilirim? Bu ne demektir?”
Elcevab: Dört Nükteyi dinle.
Birinci Nükte: Muhabbet, çendan ihtiyarî değil. Fakat ihtiyar ile muhabbetin yüzü, bir mahbûbdan diğer bir mahbûba dönebilir. Meselâ; bir mahbûbun çirkinliğini göstermekle veyâhut asıl lâyık‑ı muhabbet olan diğer bir mahbûba perde veya âyine olduğunu göstermekle, muhabbetin yüzü, mecâzî mahbûbdan hakîki mahbûba çevrilebilir.
İkinci Nükte: Ta'dâd ettiğin sevdiklerini, sevme demiyoruz. Belki Onları Cenâb‑ı Hakk’ın hesabına ve O’nun muhabbeti nâmına sev.” deriz.
Meselâ: Lezîz taamları, güzel meyveleri; Cenâb‑ı Hakk’ın ihsânı ve O Rahmân‑ı Rahîm’in in'âmı cihetinde sevmek, Rahmân ve Mün'im isimlerini sevmektir. Hem manevî bir şükürdür. Şu muhabbet, yalnız nefis hesabına olmadığını ve Rahmân nâmına olduğunu gösteren; meşrû dâiresinde kanâatkârâne kazanmak ve mütefekkirâne, müteşekkirâne yemektir.
871
Hem peder ve vâlideyi, şefkat ile techiz eden ve seni onların merhametli elleriyle terbiye ettiren hikmet ve rahmet hesabına onlara hürmet ve muhabbet, Cenâb‑ı Hakk’ın muhabbetine aittir. O muhabbet ve hürmet, şefkat; Allah için olduğuna alâmeti şudur ki; onlar ihtiyar oldukları ve sana hiçbir fâideleri kalmadığı ve seni zahmet ve meşakkate attıkları zaman, daha ziyâde muhabbet ve merhamet ve şefkat etmektir. ﴿اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ âyeti, beş mertebe hürmet ve şefkate evlâdı dâvet etmesi; Kur'ân’ın nazarında vâlideynin hukukları, ne kadar ehemmiyetli ve ukûkları, ne derece çirkin olduğunu gösterir. Mâdem peder, kimseyi değil, yalnız veledinin kendinden daha ziyâde iyi olmasını ister. Ona mukâbil veled dahi, pedere karşı hak da'vâ edemez. Demek vâlideyn ve veled ortasında fıtraten sebeb‑i münâkaşa yok. Zîra münâkaşa, ya gıbta ve hasedden gelir. Pederde oğluna karşı o yok. Veya münâkaşa, haksızlıktan gelir. Veledin hakkı yoktur ki; pederine karşı hak da'vâ etsin. Pederini haksız görse de, ona isyan edemez. Demek, pederine isyan eden ve onu rencîde eden, insan bozması bir canavardır.
Ve evlâdlarını; O Zât‑ı Rahîm-i Kerîm’in hediyeleri olduğu için, kemâl‑i şefkat ve merhamet ile onları sevmek ve muhâfaza etmek, yine Hakk’a aittir. Ve o muhabbet ise, Cenâb‑ı Hakk’ın hesabına olduğunu gösteren alâmet ise; vefâtlarında sabır ile şükürdür, me'yûsâne feryâd etmemektir. Hàlık’ımın benim nezâretime verdiği sevimli bir mahlûku idi, bir memlûkü idi. Şimdi hikmeti iktiza etti, benden aldı, daha iyi bir yere götürdü. Benim o memlûkte bir zâhirî hissem varsa, hakîki bin hisse onun Hàlık’ına aittir. اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ deyip teslîm olmaktır.
872
Hem dost ve ahbab ise; eğer onlar îmân ve amel‑i sâlih sebebiyle Cenâb‑ı Hakk’ın dostları iseler, اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ sırrınca, o muhabbet dahi, Hakk’a aittir.
Hem refîka‑i hayatını; Rahmet‑i İlâhiye’nin mûnis, latîf bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn‑ü sûretine muhabbetini bağlama. Belki, kadının en câzibedâr, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsûs bir letâfet ve nezâket içindeki hüsn‑ü sîretidir. Ve en kıymetdâr ve en şirin cemâli ise; ulvî, ciddi, samîmî, nurânî şefkatidir. Şu cemâl‑i şefkat ve hüsn‑ü sîret, âhir hayata kadar devam eder, ziyâdeleşir. Ve o zaîfe, latîfe mahlûkun hukuk‑u hürmeti, o muhabbetle muhâfaza edilir. Yoksa hüsn‑ü sûretin zevâliyle, en muhtaç olduğu bir zamanda bîçâre, hakkını kaybeder.
Hem enbiyâ ve evliyâyı sevmek; Cenâb‑ı Hakk’ın makbûl ibâdı olmak cihetiyle, Cenâb‑ı Hakk’ın nâmına ve hesabınadır. Ve o nokta‑i nazardan, O’na aittir.
Hem hayatı; Cenâb‑ı Hakk’ın insana ve sana verdiği en kıymetdâr ve hayat‑ı bâkiyeyi kazandıracak bir sermâye ve bir define ve bâkî kemâlâtın cihâzâtını câmi' bir hazine cihetiyle onu sevmek, muhâfaza etmek, Cenâb‑ı Hakk’ın hizmetinde istihdam etmek; yine o muhabbet, bir cihette Ma'bûd’a aittir.
Hem gençliğin letâfetini, güzelliğini; Cenâb‑ı Hakk’ın latîf, şirin, güzel bir ni'meti nokta‑i nazarından istihsân etmek, sevmek, hüsn‑ü isti'mâl etmek; şâkirâne bir nev'i muhabbet‑i meşrûadır.
Hem baharı; Cenâb‑ı Hakk’ın nurânî esmâlarının en latîf, güzel nakışlarının sahifesi ve Sâni'‑i Hakîm’in antika san'atının en müzeyyen ve şa'şaalı bir meşher‑i san'atı olduğu cihetiyle mütefekkirâne sevmek, Cenâb‑ı Hakk’ın esmâsını sevmektir.
873
Hem dünyayı; Âhiret’in mezraası ve Esmâ‑i İlâhiye’nin âyinesi ve Cenâb‑ı Hakk’ın mektûbatı ve muvakkat bir misâfirhânesi cihetinde sevmek nefs‑i emmâre karışmamak şartıyla Cenâb‑ı Hakk’a ait olur.
Elhâsıl: Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mânâ‑yı harfiyle sev; mânâ‑yı ismiyle sevme. Ne kadar güzel yapılmış!” de. Ne kadar güzeldir.” deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydân verme. Çünkü: Bâtın‑ı kalb, âyine‑i Samed’dir ve O’na mahsûstur.
اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا حُبَّكَ وَحُبَّ مَا يُقَرِّبُنَا اِلَيْكَ de.
İşte bütün ta'dâd ettiğimiz muhabbetler, eğer bu sûretle olsa, hem elemsiz bir lezzet verir, hem bir cihette zevâlsiz bir visâldir. Hem muhabbet‑i İlâhiye’yi ziyâdeleştirir. Hem meşrû bir muhabbettir. Hem ayn‑ı lezzet bir şükürdür. Hem ayn‑ı muhabbet bir fikirdir.
Meselâ: Nasıl ki, bir pâdişah‑ı àlî, (Hâşiye) sana bir elmayı ihsân etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var:
Biri; elma, elma olduğu için sevilir. Ve elmaya mahsûs ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet pâdişaha ait değil. Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, pâdişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bazen olur ki, pâdişah o nefis‑perverâne olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem elma lezzeti dahi cüz'îdir, hem zevâl bulur. Elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır.
874
İkinci muhabbet ise; elma içindeki, elma ile gösterilen iltifatât‑ı şâhânedir. Güyâ o elma, İltifat‑ı şâhânenin nümûnesi ve mücessemidir.” diye başına koyan adam, pâdişahı sevdiğini izhâr eder. Hem iltifatın gılâfı olan o meyvede, öyle bir lezzet var ki; bin elma lezzetinin fevkındedir. İşte şu lezzet, ayn‑ı şükrândır. Şu muhabbet, pâdişaha karşı hürmetli bir muhabbettir.
Aynen onun gibi; bütün ni'metlere ve meyvelere, zâtları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleriyle gâfilâne telezzüz etse, o muhabbet nefsânîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenâb‑ı Hakk’ın iltifatât‑ı rahmeti ve ihsânatının meyveleri cihetiyle sevse, ve o ihsân ve iltifatâtın derece‑i lütûflarını takdir etmek sûretinde kemâl‑i iştihâ ile lezzet alsa; hem manevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir.
Üçüncü Nükte: Cenâb‑ı Hakk’ın Esmâsına karşı olan muhabbetin tabakàtı var. Sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, bazen âsâra muhabbet sûretiyle Esmâyı sever. Bazen Esmâyı, Kemâlât‑ı İlâhiye’nin ünvânları olduğu cihetle sever. Bazen insan, câmiiyet‑i mâhiyet cihetiyle hadsiz ihtiyacât noktasında Esmâya muhtaç ve müştâk olur. Ve o ihtiyaçla sever.
Meselâ: Sen bütün şefkat ettiğin akraba ve fukara ve zaîf ve muhtaç mahlûkata karşı, âcizâne istimdâd ihtiyacını hissettiğin hâlde, biri çıksa istediğin gibi onlara iyilik etse; o zâtın İn'âm edici ünvânı ve Kerîm ismi ne kadar senin hoşuna gider, ne kadar o zâtı o ünvân ile seversin Öyle de: Yalnız Cenâb‑ı Hakk’ın Rahmân ve Rahîm isimlerini düşün ki; sen sevdiğin ve şefkat ettiğin bütün mü'min âbâ ve ecdâdını ve akraba ve ahbabını dünyada ni'metlerin envâ'ıyla ve Cennet’te envâ'‑ı lezâiz ile ve saâdet‑i ebediyede onları sana gösterip ve kendini onlara göstermesiyle mes'ûd ettiği cihette, o Rahmân ismi ve Rahîm ünvânı, ne kadar sevilmeğe lâyıktırlar ve ne derece o iki isme, rûh‑u beşer muhtaç olduğunu kıyâs edebilirsin. Ve ne derece: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى رَحْمٰنِيَّتِهِ وَعَلٰى رَح۪يمِيَّتِهِ yerindedir, anlarsın.
875
Hem alâkadar olduğun ve perîşaniyetlerinden müteessir olduğun, senin bir nev'i hânen ve içindeki mevcûdât; senin o hânenin ünsiyetli levâzımatı ve sevimli müzeyyenâtı hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlûkatı kemâl‑i hikmet ile tanzim ve tedbir ve terbiye eden Zât’ın Hakîm ismine ve Mürebbî ünvânına senin rûhun ne kadar muhtaç, ne kadar müştâk olduğunu dikkat etsen anlarsın.
Hem bütün alâkadar olduğun ve zevâlleriyle müteellim olduğun insanları, mevtleri hengâmında adem zulümâtından kurtarıp, şu dünyadan daha güzel bir yerde yerleştiren bir Zât’ın Vâris, Bâis isimlerine, Bâkî, Kerîm, Muhyî ve Muhsin ünvânlarına ne kadar rûhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın.
İşte insanın mâhiyeti ulviye, fıtratı câmia olduğundan; binler envâ'‑ı hâcât ile binbir Esmâ‑i İlâhiye’ye, herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzâaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzâaf iştiyak, muhabbettir. Muzâaf muhabbet dahi, aşktır. Rûhun tekemmülâtına göre merâtib‑i muhabbet, merâtib‑i esmâya göre inkişaf eder. Bütün esmâya muhabbet dahi çünkü; o esmâ, Zât‑ı Zülcelâl’in ünvânları ve cilveleri olduğundan muhabbet‑i zâtiyeye döner.
Şimdi yalnız nümûne olarak binbir esmâdan yalnız Adl ve Hakem ve Hak ve Rahîm isimlerinin binbir mertebelerinden bir mertebeyi beyân edeceğiz. Şöyle ki:
876
Hikmet ve adl içindeki Rahmânürrahîm ve Hak ismini a'zamî bir dâirede görmek istersen, şu temsîle bak: Nasıl ki, bir orduda dörtyüz muhtelif tâifeler bulunduğunu farz ediyoruz ki; herbir tâife beğendiği elbiseleri ayrı, hoşuna gittiği erzâkı ayrı, rahatla isti'mâl edeceği silâhları ayrı ve mizâcına devâ olacak ilâçları ayrı oldukları hâlde; bütün o dörtyüz tâife, ayrı ayrı, takım‑bölük tefrik edilmeyerek, belki birbirine karışık olduğu hâlde, onları kemâl‑i şefkat ve merhametinden ve hàrikulâde iktidarından ve mu'cizâne ilim ve ihâtasından ve fevkalâde adâlet ve hikmetinden, misilsiz bir tek pâdişah; onların hiçbirini şaşırmayarak, hiçbirini unutmayarak, bütün ayrı ayrı onlara lâyık elbise, erzâk, ilâç ve silâhlarını muînsiz olarak bizzat kendisi verse; o zât acaba ne kadar muktedir, müşfik, âdil, kerîm bir pâdişah olduğunu anlarsın. Çünkü; bir taburda on milletten efrâd bulunsa, onları ayrı ayrı giydirmek ve techiz etmek çok müşkül olduğundan, bilmecbûriye ne cinsten olursa olsun, bir tarzda techiz edilir.
İşte öyle de: Cenâb‑ı Hakk’ın adl ve hikmet içindeki İsm‑i Hak ve Rahmânürrahîm’in cilvesini görmek istersen; bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları kurulmuş, muhteşem, dörtyüzbin milletten mürekkeb nebâtât ve hayvanat ordusuna bak ki; bütün o milletler, o tâifeler birbiri içinde oldukları hâlde, herbirinin libâsı ayrı, erzâkı ayrı, silâhı ayrı, tarz‑ı hayatı ayrı, ta'limâtı ayrı, terhisâtı ayrı oldukları hâlde ve o hâcâtlarını tedârik edecek iktidarları ve o metâlibi isteyecek dilleri olmadığı hâlde, dâire‑i hikmet ve adl içinde, mîzan ve intizam ile Hak ve Rahmân, Rezzâk ve Rahîm, Kerîm ünvânlarını seyret, gör. Nasıl hiçbirini şaşırmayarak, unutmayarak, iltibas etmeyerek terbiye ve tedbir ve idare eder.
İşte, böyle hayret verici muhît bir intizam ve mîzan ile yapılan bir işe, başkalarının parmakları karışabilir mi? Vâhid‑i Ehad, Hakîm‑i Mutlak, Kàdir‑i Külli Şey’den başka bu san'ata, bu tedbire, bu Rubûbiyet’e, bu tedvîre hangi şey elini uzatabilir? Hangi sebeb müdâhale edebilir?
877
Dördüncü Nükte: Diyorsun: Benim taamlara, nefsime, refîkama, vâlideynime, evlâdıma, ahbabıma, evliyâya, enbiyâya, güzel şeylere, bahara, dünyaya müteallik ayrı ayrı muhtelif muhabbetlerimin, Kur'ân’ın emrettiği tarzda olsa; neticeleri, fâideleri nedir?”
Elcevab: Bütün neticeleri beyân etmek için büyük bir kitab yazmak lâzım gelir. Şimdilik yalnız icmâlen bir‑iki neticeye işâret edilecek. Evvelâ, dünyadaki muaccel neticeleri beyân edilecek. Sonra, Âhiret’te tezâhür eden neticeleri zikredilecek. Şöyle ki:
Sâbıkan beyân edildiği gibi; ehl‑i gaflet ve ehl‑i dünya tarzında ve nefis hesabına olan muhabbetlerin, dünyada belâları, elemleri, meşakkatleri çoktur. Safâları, lezzetleri, rahatları azdır. Meselâ; şefkat, acz yüzünden elemli bir musîbet olur. Muhabbet, firâk yüzünden belâlı bir hirkat olur. Lezzet, zevâl yüzünden zehirli bir şerbet olur. Âhiret’te ise; Cenâb‑ı Hakk’ın hesabına olmadıkları için, ya fâidesizdir veya azâbdır. (Eğer harama girmiş ise)
Suâl: Enbiyâ ve evliyâya muhabbet, nasıl fâidesiz kalır?
Elcevab: Ehl‑i Teslîs’in İsâ Aleyhisselâm’a ve Râfizî’lerin Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’a muhabbetleri fâidesiz kaldığı gibi
Eğer o muhabbetler, Kur'ân’ın irşad ettiği tarzda ve Cenâb‑ı Hakk’ın hesabına ve muhabbet‑i Rahmân nâmına olsalar; o zaman hem dünyada, hem Âhiret’te güzel neticeleri var.
Amma dünyada ise; lezîz taamlara, güzel meyvelere muhabbetin, elemsiz bir ni'met ve ayn‑ı şükür bir lezzettir.
Nefsine muhabbet ise; ona acımak, terbiye etmek, zararlı hevesâttan men'etmektir. O vakit nefis sana binmez, seni hevâsına esir etmez. Belki sen nefsine binersin. Onu hevâya değil, Hudâ’ya sevk edersin.
878
Refîka‑i hayatına muhabbetin; mâdem hüsn‑ü sîret ve mâden‑i şefkat ve hediye‑i rahmet olduğuna bina edilmiş; o refîkaya samîmî muhabbet ve merhamet edersen, o da sana ciddi hürmet ve muhabbet eder. İkiniz ihtiyar oldukça o hâl ziyâdeleşir, mes'ûdâne hayatını geçirirsin. Yoksa, hüsn‑ü sûrete muhabbet nefsânî olsa, o muhabbet çabuk bozulur. Hüsn‑ü muâşereti de bozar.
Peder ve vâlideye karşı muhabbetin; Cenâb‑ı Hak hesabına olduğu için, hem bir ibâdet, hem de onlar ihtiyarlandıkça hürmet ve muhabbeti ziyâdeleştirirsin. En àlî bir his ile, en merdâne bir himmet ile onların tûl‑i ömrünü ciddi arzu edip bekàlarına duâ etmek, Onların yüzünden daha ziyâde sevâb kazanayım.” diye samîmî hürmetle onların elini öpmek, ulvî bir lezzet‑i rûhâni almaktır. Yoksa nefsânî, dünya itibariyle olsa, onlar ihtiyar oldukları ve sana bâr olacak bir vaziyete girdikleri zaman, en süflî ve en alçak bir his ile vücûdlarını istiskàl etmek, sebeb‑i hayatın olan o muhterem zâtların mevtlerini arzu etmek gibi vahşî, kederli, rûhâni bir elemdir.
Evlâdına muhabbet ise; Cenâb‑ı Hakk’ın senin nezâretine ve terbiyene emânet ettiği sevimli, ünsiyetli o mahlûklara muhabbet ise, saâdetli bir muhabbet, bir ni'mettir. Ne musîbetleriyle fazla elem çekersin; ne de ölümleriyle me'yûsâne feryâd edersin. Sâbıkan geçtiği gibi, onların Hàlık’ları hem Hakîm, hem Rahîm olduğundan, Onlar hakkında o mevt, bir saâdettir.” dersin. Senin hakkında da, onları sana veren Zât’ın rahmetini düşünürsün. Firâk eleminden kurtulursun.
Ahbablara muhabbetin ise; mâdem Allah içindir. O ahbabların firâkları, hattâ ölümleri, sohbetinize ve uhuvvetinize mâni olmadığı için, o manevî muhabbet ve rûhâni irtibattan istifade edersin. Ve mülâkat lezzeti, dâimî olur. Allah için olmazsa, bir günlük mülâkat lezzeti, yüz günlük firâk elemini netice verir. (Hâşiye)
879
Enbiyâ ve evliyâya muhabbetin ise; ehl‑i gaflete karanlıklı bir vahşetgâh görünen âlem‑i Berzah, o nurânîlerin vücûdlarıyla tenevvür etmiş menzilgâhları sûretinde sana göründüğü için, o âleme gitmeye tevahhuş, tedehhüş değil; belki bil'akis temâyül ve iştiyak hissini verir, hayat‑ı dünyeviyenin lezzetini kaçırmaz. Yoksa, onların muhabbeti, ehl‑i medeniyetin, meşâhir‑i insaniyeye muhabbeti nev'inden olsa; o kâmil insanların fenâ ve zevâllerini ve mâzi denilen mezar‑ı ekberinde çürümelerini düşünmekle, elemli hayatına bir keder daha ilâve eder. Yani: Öyle kâmilleri çürüten bir mezara, ben de gireceğim.” diye düşünür. Mezaristana endişeli bir nazarla bakar, Âh!” çeker. Evvelki nazarda ise; cisim libâsını mâzide bırakıp, kendileri istikbâl salonu olan Berzah âleminde kemâl‑i rahatla ikametlerini düşünür, mezaristana ünsiyetkârâne bakar.
Hem güzel şeylere muhabbetin; mâdem Sâni'leri hesabınadır; Ne güzel yapılmışlar!” tarzındadır. O muhabbetin, bir lezîz tefekkür olduğu hâlde; hüsün‑perest, cemâl‑perest zevkinin nazarını, daha yüksek, daha mukaddes ve binler defa daha güzel cemâl mertebelerinin definelerine yol açar, baktırır. Çünkü; o güzel âsârdan ef'âl‑i İlâhiye’nin güzelliğine intikal ettirir. Ondan esmânın güzelliğine, ondan sıfâtın güzelliğine, ondan Zât‑ı Zülcelâl’in cemâl‑i bî-misâline karşı kalbe yol açar. İşte bu muhabbet bu sûrette olsa, hem lezzetlidir, hem ibâdettir ve hem tefekkürdür.
880
Gençliğe muhabbetin ise; mâdem Cenâb‑ı Hakk’ın güzel bir ni'meti cihetinde sevmişsin; elbette onu ibâdette sarfedersin, sefâhette boğdurup öldürmezsin. Öyle ise; o gençlikte kazandığın ibâdetler, o fânî gençliğin bâkî meyveleridir. Sen ihtiyarlandıkça, gençliğin iyilikleri olan bâkî meyvelerini elde ettiğin hâlde, gençliğin zararlarından, taşkınlıklarından kurtulursun. Hem ihtiyarlıkta daha ziyâde ibâdete muvaffakıyet ve merhamet‑i İlâhiye’ye daha ziyâde liyâkat kazandığını düşünürsün. Ehl‑i gaflet gibi beş‑on senelik bir gençlik lezzetine mukâbil, elli senede Eyvâh gençliğim gitti!” diye teessüf edip, gençliğe ağlamayacaksın. Nasıl ki; öylelerin birisi demiş: لَيْتَ الشَّبَابَ يَعُودُ يَوْمًا فَاُخْبِرَهُ بِمَا فَعَلَ الْمَش۪يبُ
Yani: Keşke gençliğim bir gün dönse idi; ihtiyarlık benim başıma neler getirdiğini, şekvâ ederek haber verecektim.”
Bahar gibi zînetli meşherlere muhabbet ise; mâdem San'at‑ı İlâhiye’yi seyran itibariyledir; o baharın gitmesiyle, temâşâ lezzeti zâil olmaz. Çünkü; bahar, yaldızlı bir mektûb gibi verdiği mânâları her vakit temâşâ edebilirsin. Senin hayâlin ve zaman, ikisi de sinema şeritleri gibi, sana o temâşâ lezzetini idâme ettirmekle beraber o baharın mânâlarını, güzelliklerini sana tazelendirirler. O vakit muhabbetin esefli, elemli, muvakkat olmaz; lezzetli, safâlı olur.
Dünyaya muhabbetin ise; mâdem Cenâb‑ı Hakk’ın nâmınadır; o vakit dünyanın dehşetli mevcûdâtı, sana ünsiyetli bir arkadaş hükmüne geçer. Mezraa‑i Âhiret cihetiyle sevdiğin için, herşeyinde Âhiret’e fâide verecek bir sermâye, bir meyve alabilirsin. Ne musîbetleri sana dehşet verir; ne zevâl ve fenâsı sana sıkıntı verir. Kemâl‑i rahatla o misâfirhânede müddet‑i ikametini geçirirsin. Yoksa, ehl‑i gaflet gibi seversen, yüz defa sana söylemişiz ki; sıkıntılı, ezici, boğucu, fenâya mahkûm, neticesiz bir muhabbet içinde boğulur, gidersin.
İşte bazı mahbûbların, Kur'ân’ın irşad ettiği sûrette olduğu vakit, herbirisinden yüzde ancak bir letâfetini gösterdik. Kur'ân’ın gösterdiği yolda olmazsa, yüzden bir mazarratına işâret ettik.
881

Meşrû Muhabbetlerin Dâr‑ı Âhiretteki Neticeleri

Şimdi şu mahbûbların dâr‑ı bekàda, âlem‑i Âhirette, Kur'ân‑ı Hakîm’in âyât‑ı beyyinâtıyla işâret ettiği neticeleri işitmek ve anlamak istersen; işte o çeşit meşrû muhabbetlerin dâr‑ı âhiretteki neticelerini, bir Mukaddime ve Dokuz İşâret”le yüzden bir fâidesini icmâlen göstereceğiz.
Mukaddime
Cenâb‑ı Hak; celîl Ulûhiyet’iyle, cemîl Rahmetiyle, kebîr Rubûbiyet’iyle, kerîm Re'fetiyle, azîm Kudretiyle, latîf Hikmetiyle; şu küçük insanın vücûdunu bu kadar havâs ve hissiyat ile, bu derece cevârih ve cihâzât ile ve muhtelif a'zâ ve âlât ile ve mütenevvi' letâif ve maneviyat ile techiz ve tezyîn etmiştir ki; , mütenevvi' ve pek çok âlât ile, hadsiz envâ'‑ı ni'metini, aksâm‑ı ihsânatını, tabakàt‑ı rahmetini o insana ihsâs etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın. Hem, binbir esmâsının hadsiz envâ'‑ı tecelliyâtlarını, insana o âlât ile bildirsin, tarttırsın, sevdirsin. Ve o insandaki pek kesretli âlât ve cihâzâtın herbirisinin ayrı ayrı hizmeti, ubûdiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfâtı vardır.
Meselâ, göz; sûretlerdeki güzelliklerini ve âlem‑i mubsırâtta güzel mu'cizât‑ı Kudretin envâ'ını temâşâ eder. Vazifesi, nazar‑ı ibretle Sâni'ine şükrândır. Nazara mahsûs lezzet ve elem ma'lûmdur; ta'rife hâcet yok.
Meselâ, kulak; sadâların envâ'larını, latîf nağmelerini ve mesmuât âleminde Cenâb‑ı Hakk’ın letâif‑i rahmetini hisseder. Ayrı bir ubûdiyet, ayrı bir lezzet, ayrı da bir mükâfâtı var.
Meselâ, kuvve‑i şâmme; kokular tâifesindeki letâif‑i rahmeti hisseder. Kendine mahsûs bir vazife‑i şükrâniyesi, bir lezzeti vardır. Elbette mükâfâtı dahi vardır.
Meselâ, dildeki kuvve‑i zâika; bütün mat'ûmâtın ezvâkını anlamakla gayet mütenevvi' bir şükr‑ü manevî ile vazife görür. Ve hâkezâ
882
Bütün cihâzât‑ı insaniyenin ve kalb ve akıl ve rûh gibi büyük ve mühim letâifin böyle ayrı ayrı vazifeleri, lezzetleri ve elemleri vardır. İşte Cenâb‑ı Hak ve Hakîm‑i Mutlak, bu insanda istihdam ettiği bu cihâzâtın elbette herbirerlerine lâyık ücretlerini verecektir.
O müteaddid envâ'‑ı muhabbetin sâbıkan beyân edilen dünyadaki muaccel neticelerini, herkes vicdân ile hisseder, ve bir hads‑i sâdık ile isbât edilir. Âhiret’teki neticeleri ise; kat'iyyen vücûdları ve tahakkukları, icmâlen Onuncu Söz’ün Oniki Hakikat‑i kàtıa-i sâtıasıyla ve Yirmidokuzuncu Söz’ün Altı Esâs‑ı bâhiresiyle isbât edildiği gibi, tafsîlen اَصْدَقُ الْكَلَامِ وَاَبْلَغُ النِّظَامِ كَلَامُ اللّٰهِ الْمَلِكِ الْعَز۪يزِ الْعَلَّامِ olan Kur'ân‑ı Hakîm’in âyât‑ı beyyinâtıyla tasrîh ve telvih ve remz ve işârâtıyla kat'iyyen sâbittir. Daha uzun bürhânları getirmeğe lüzum yok. Zâten başka Söz’lerde ve Cennet’e dair Yirmisekizinci Söz’ün Arabî olan İkinci Makam’ında ve Yirmidokuzuncu Söz’de çok bürhânlar geçmiştir.
Birinci İşâret
Lezîz taamlara, hoş meyvelere şâkirâne muhabbet‑i meşrûanın uhrevî neticesi; Kur'ân’ın nassıyla Cennet’e lâyık bir tarzda lezîz taamları, güzel meyveleridir. Ve o taamlara ve o meyvelere müştehiyâne bir muhabbettir. Hattâ dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin Elhamdülillâh kelimesi, Cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip, sana takdim edilir. Burada meyve yersin; orada Elhamdülillâh yersin. Ve ni'mette ve taam içinde in'âm‑ı İlâhî’yi ve iltifat‑ı Rahmânî’yi gördüğünden o lezzetli şükr‑ü manevî, Cennet’te gayet lezîz bir taam sûretinde sana verileceği, Hadîs’in nassıyla, Kur'ân’ın işârâtıyla ve hikmet ve rahmetin iktizasıyla sâbittir.
883
İkinci İşâret
Dünyada, meşrû bir sûrette nefsine muhabbet, yani; mehâsinine bina edilen muhabbet değil, belki noksaniyetlerini görüp, tekmîl etmeğe bina edilen şefkat ile onu terbiye etmek ve onu hayra sevketmek neticesi; o nefse lâyık mahbûbları, Cennet’te veriyor. Nefis, mâdem dünyada hevâ ve hevesini Cenâb‑ı Hak yolunda hüsn‑ü isti'mâl etmiş. Cihâzâtını, duygularını hüsn‑ü sûretle istihdam etmiş. Kerîm‑i Mutlak, ona dünyadaki meşrû ve ubûdiyetkârâne muhabbetin neticesi olarak Cennet’te, Cennet’in yetmiş ayrı ayrı envâ'‑ı zînet ve letâfetinin nümûneleri olan yetmiş muhtelif hulleyi giydirip, nefisteki bütün hâsseleri memnun edecek, okşayacak yetmiş envâ'‑ı hüsün ile vücûdunu süslendirip; herbiri, rûhlu küçük birer Cennet hükmünde olan hûrileri, o dâr‑ı bekàda vereceği, pek çok âyât ile tasrîh ve isbât edilmiştir.
Hem dünyada gençliğe muhabbet, yani, ibâdette gençlik kuvvetini sarfetmenin neticesi; dâr‑ı saâdette ebedî bir gençliktir.
Üçüncü İşâret
Refîka‑i hayatına meşrû dâiresinde, yani; latîf şefkatine, güzel hasletine, hüsn‑ü sîretine binâen samîmî muhabbet ile, refîka‑i hayatını da nâşizelikten, sâir günahlardan muhâfaza etmenin netice‑i uhreviyesi ise; Rahîm‑i Mutlak, o refîka‑i hayatı, hûrilerden daha güzel bir sûrette ve daha zînetli bir tarzda, daha câzibedâr bir şekilde, ona dâr‑ı saâdette ebedî bir refîka‑i hayatı ve dünyadaki eski mâceraları birbirine mütelezzizâne nakletmek ve eski hâtırâtı birbirine tahattur ettirecek enîs, latîf, ebedî bir arkadaş, bir muhib ve mahbûb olarak verileceğini va'detmiştir. Elbette va'dettiği şeyi, kat'î verecektir.
884
Dördüncü İşâret
Vâlideyn ve evlâda muhabbet‑i meşrûanın neticesi; nass‑ı Kur'ân ile Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, onların makamları ayrı ayrı da olsa, yine o mes'ûd aileye, sâfî olarak lezzet‑i sohbeti, Cennet’e lâyık bir hüsn‑ü muâşeret sûretinde dâr‑ı bekàda ebedî mülâkat ile ihsân eder. Ve onbeş yaşına girmeden, yani, hadd‑i bülûğa vâsıl olmadan vefât eden çocuklar, ﴿وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ ile tâbir edilen Cennet çocukları şeklinde ve Cennet’e lâyık bir tarzda, gayet süslü, sevimli bir sûrette; onları Cennet’te dahi peder ve vâlidelerinin kucaklarına verir; veled‑perverlik hislerini memnun eder; ebedî o zevki ve o lezzeti onlara verir. Zîra, çocuklar sinn‑i teklife girmediklerinden; ebedî, sevimli, şirin çocuk olarak kalacaklar. Dünyadaki her lezzetli şeyin en a'lâsı Cennet’te bulunur. Yalnız çok şirin olan veled‑perverlik, yani; çocuklarını sevip okşamak zevki, Cennet tenâsül yeri olmadığından, Cennet’te yoktur zannedilirdi. İşte bu sûrette o dahi vardır. Hem en zevkli ve en şirin bir tarzda vardır. İşte, kable'l‑bülûğ evlâdı vefât edenlere müjde!‥
Beşinci İşâret
Dünyada El‑hubbu fillâh hükmünce, sâlih ahbablara muhabbetin neticesi; Cennet’te ﴿عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ ile tâbir edilen; karşı karşıya kurulmuş Cennet iskemlelerinde oturup; hoş, şirin, güzel, tatlı bir sûrette dünya mâceralarını ve kadîm olan hâtırâtlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri sûretinde firâksız, sâfî bir muhabbet ve sohbet sûretinde ahbablarıyla görüştüreceği, Kur'ân’ın nassıyla sâbittir.
Altıncı İşâret
Enbiyâ ve evliyâya, Kur'ân’ın ta'rif ettiği tarzda muhabbetin neticesi; o enbiyâ ve evliyânın şefâatlerinden Berzah’ta, Haşir’de istifade etmekle beraber, gayet ulvî ve onlara lâyık makam ve füyûzâttan o muhabbet vâsıtasıyla istifaza etmektir. Evet اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ sırrınca; âdi bir adam, en yüksek bir makama, muhabbet ettiği àlî makam bir zâtın tebaiyetiyle girebilir.
885
Yedinci İşâret
Güzel şeylere ve bahara meşrû muhabbetin, yani; Ne kadar güzel yapılmış!” nazarıyla, o âsârın arkasındaki ef'âlin güzelliğini ve intizamını ve intizam‑ı ef'âl arkasındaki güzel esmânın cilvelerini ve o güzel esmânın arkasında sıfâtın tecelliyâtını ve hâkezâ sevmekliğin neticesi ise; dâr‑ı bekàda o güzel gördüğü masnûâttan bin defa daha güzel bir tarzda, esmânın cilvesini ve esmâ içindeki cemâl ve sıfâtını, Cennet’te görmektir. Hattâ İmâm‑ı Rabbânî Radıyallahu Anh demiş ki: Letâif‑i Cennet, cilve‑i esmânın temessülâtıdır.” Teemmel!‥
Sekizinci İşâret
Dünyada, dünyanın Âhiret mezraası ve Esmâ‑i İlâhiye âyinesi olan iki güzel yüzüne karşı mütefekkirâne muhabbetin uhrevî neticesi; dünya kadar, fakat fânî dünya gibi fânî değil, bâkî bir Cennet verilecektir. Hem dünyada yalnız zaîf gölgeleri gösterilen esmâ, o Cennet’in âyinelerinde en şa'şaalı bir sûrette gösterilecektir.
Hem dünyayı, mezraa‑i Âhiret yüzünde sevmenin neticesi; dünyayı fidanlık, yani; ancak fidanları bir derece yetiştiren, küçük bir mezraası hükmünde olacak öyle bir Cennet’i verecek ki; dünyada havâs ve hissiyat‑ı insaniye, küçük fidanlar olduğu hâlde, Cennet’te en mükemmel bir sûrette inkişaf ve dünyada tohumcuklar hükmünde olan isti'dâdları, envâ'‑ı lezâiz ve kemâlât ile sünbüllenecek sûrette ona verileceği, rahmetin ve hikmetin muktezâsı olduğu gibi, Hadîs’in nusûsuyla ve Kur'ân’ın işârâtıyla sâbittir.
Hem mâdem, dünyanın, her hatânın başı olan mezmûm muhabbeti değil, belki esmâya ve Âhiret’e bakan iki yüzünü, esmâ ve Âhiret için sevmiş ve ibâdet‑i fikriye ile o yüzleri mâmur etmiş; güyâ bütün dünyasıyla ibâdet etmiş; elbette dünya kadar bir mükâfât alması, muktezâ‑yı rahmet ve hikmettir.
886
Hem mâdem Âhiret’in muhabbetiyle onun mezraasını sevmiş ve Cenâb‑ı Hakk’ın muhabbetiyle âyine‑i esmâsını sevmiş; elbette dünya gibi bir mahbûb ister. O da, dünya kadar bir Cennet’tir.
Suâl: O kadar büyük ve hàlî bir Cennet neye yarar?