Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
778

Üçüncü Esâs

Hikmet‑i Mi'râc nedir?
Elcevab: Mi'râc’ın hikmeti o kadar yüksektir ki, fikr‑i beşer ulaşamıyor. O kadar derindir ki, ona yetişemiyor. O kadar incedir ve latîftir ki, akıl kendi başıyla göremiyor. Fakat bazı işâretlerle, hakikatleri bilinmezse de vücûdları bildirilebilir. Şöyle ki:
Şu kâinâtın Hàlık’ı, şu kesret tabakàtında nur‑u Vahdet’ini ve tecellî‑i Ehadiyet’ini göstermek için, kesret tabakàtının müntehâsından, mebde'‑i Vahdet’e bir hayt‑ı ittisal sûretinde bir Mi'râc ile bir ferd‑i mümtâzı, bütün mahlûkat hesabına, kendine muhâtab ittihàz ederek, bütün zîşuûr nâmına, makàsıd‑ı İlâhiye’sini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarı ile âyine‑i mahlûkatında cemâl‑i san'atını, kemâl‑i Rubûbiyet’ini müşâhede etmek ve ettirmektir.
779
Hem Sâni'‑i âlemin, âsârın şehâdetiyle nihâyetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbûb‑u lizâtihîdirler. Yani bizzat sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sâhibinin, cemâl ve kemâline nihâyetsiz bir muhabbeti vardır. O nihâyetsiz muhabbeti, masnûâtında çok tarzlarda tezâhür ediyor. Masnûâtını sever, çünkü; masnûâtının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnûât içinde en sevimli ve en àlî, zîhayattır. Zîhayatlar içinde en sevimli ve àlî, zîşuûrdur. Ve zîşuûrun içinde câmiiyet itibariyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde isti'dâdı tamamıyla inkişaf eden, bütün masnûâtta münteşir ve mütecellî kemâlâtın nümûnelerini gösteren ferd, en sevimlidir.
İşte, Sâni'‑i mevcûdât; bütün mevcûdâtta intişar eden tecellî‑i muhabbetin bütün envâ'ını; bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün envâ'‑ı cemâlini, ehadiyet sırrıyla göstermek için şecere‑i hilkatten bir meyve‑i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakàik‑ı esâsiyesini istiâb edecek bir çekirdek hükmünde olan bir Zât’ı, o mebde'‑i evvel olan çekirdekten, müntehâ olan meyveye kadar bir hayt‑ı ittisal hükmünde olan bir Mi'râc ile, o ferdin kâinât nâmına mahbûbiyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet‑i cemâline müşerref etmek ve O’ndaki hâlet‑i kudsiyeyi başkasına sirâyet ettirmek için kelâmıyla taltif edip, fermânıyla tavzif etmektir.
Şimdi şu hikmet‑i àliyeye bakmak için iki temsîl dûrbîni ile tarassud edeceğiz.
780
Birinci Temsîl: Onbirinci Söz’ün hikâye‑i temsîliyesinde tafsîlen beyân edildiği gibi: Nasıl ki bir sultan‑ı zîşan’ın, pek çok hazineleri ve o hazinelerde pek çok cevâhirlerin envâ'ı bulunsa, hem sanâyi‑i garîbede çok mehâreti olsa ve hesabsız fünûn‑u acîbeye mârifeti, ihâtası bulunsa, nihâyetsiz ulûm‑u bedîaya, ilim ve ıttılâ'ı olsa; her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görüp ve göstermek istemesi sırrınca, elbette o sultan‑ı zîfünûn dahi, bir meşher açmak ister ki; içinde sergiler dizsin, nâsın enzârına saltanatının haşmetini, hem servetinin şa'şaasını, hem kendi san'atının hàrikalarını, hem kendi mârifetinin garîbelerini izhâr edip göstersin; cemâl ve kemâl‑i manevîsini iki vecihle müşâhede etsin. Bir vechi; bizzat nazar‑ı dekàik-âşinâsıyla görsün. Diğeri; gayrın nazarıyla baksın. Ve şu hikmete binâen elbette, cesîm, muhteşem, geniş bir saray yapmaya başlar. Şâhâne bir sûrette dâirelere, menzillere taksim eder. Hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest‑i san'atının en güzel, en latîf san'atlarıyla zînetlendirir. Fünûn ve hikmetinin en incelikleriyle tanzim eder ve ulûmunun âsâr‑ı mu'cizekârâneleriyle donatır, tekmîl eder. Sonra ni'metlerinin çeşitleriyle, taamlarının lezîzleriyle, her tâifeye lâyık sofraları serer. Bir ziyâfet‑i âmme ihzar eder. Sonra raiyetine kendi kemâlâtını göstermek için, onları seyre ve ziyâfete dâvet eder.
Sonra birisini yâver‑i ekrem yapar, aşağıdaki tabakàt ve menzillerden yukarıya dâvet eder; dâireden dâireye, üst üstteki tabakalarda gezdirir. O acîb san'atının makinelerini ve tezgâhlarını ve aşağıdan gelen mahsulâtın mahzenlerini göstere göstere, dâire‑i hususiyesine kadar getirir. Bütün o kemâlâtının mâdeni olan mübârek zâtını ona göstermekle ve huzuruyla onu müşerref eder. Kasrın hakàikını ve kendi kemâlâtını ona bildirir. Seyircilere rehber ta'yin eder, gönderir; o sarayın sâni'ini, o sarayın müştemilâtıyla, nukùşuyla, acâibiyle, ahâliye ta'rif etsin ve sarayın nakışlarındaki rumûzunu bildirip ve içindeki san'atlarının işâretlerini öğretip derûnundaki manzûm murassa'lar ve mevzûn nukùş nedir ve saray sâhibinin kemâlâtını ve hünerlerini nasıl gösterirler o saraya girenlere ta'rif etsin ve girmenin âdâbını ve seyrin merâsimini bildirip ve görünmeyen Sultan‑ı zîfünûn ve zîşuûna karşı, marziyâtı ve arzuları dâiresinde teşrîfat merâsimini ta'rif etsin
781
Aynen öyle de: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Ezel, Ebed Sultan’ı olan Sâni'‑i Zülcelâl, nihâyetsiz kemâlâtını ve nihâyetsiz cemâlini görmek ve göstermek istemiştir ki, şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki; herbir mevcûd pek çok dillerle O’nun kemâlâtını zikreder, pek çok işâretlerle cemâlini gösterir. Esmâ‑i Hüsnâ’sının herbir isminde ne kadar gizli manevî defineler ve herbir ünvân‑ı mukaddesesinde ne kadar mahfî letâif bulunduğunu, şu kâinât bütün mevcûdâtıyla gösterir ve öyle bir tarzda gösterir ki; bütün fünûn, bütün desâtiriyle şu kitab‑ı kâinâtı, zaman‑ı Âdem’den beri mütâlaa ediyor. Hâlbuki o kitab, Esmâ ve Kemâlât‑ı İlâhiye’ye dair ifâde ettiği mânâların ve gösterdiği âyetlerin öşr‑i mi'şârını daha okuyamamış.
İşte şöyle bir saray‑ı âlemi, kendi kemâlât ve cemâl‑i manevîsini görmek ve göstermek için bir meşher hükmünde açan Celîl‑i Zülcemâl, Cemîl‑i Zülcelâl, Sâni'‑i Zülkemâl’in hikmeti iktiza ediyor ki; şu âlem‑i arzdaki zîşuûrlara nisbeten abes ve fâidesiz olmamak için, o sarayın âyetlerinin mânâsını birisine bildirsin. O saraydaki acâibin menba'larını ve netâicinin mahzenleri olan avâlim‑i ulviyede birisini gezdirsin. Ve bütün onların fevkıne çıkarsın ve kurb‑u huzuruna müşerref etsin ve âhiret âlemlerinde gezdirsin, umum ibâdına bir muallim ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine bir dellâl ve marziyât‑ı İlâhiye’sine bir mübelliğ ve saray‑ı âlemindeki âyât‑ı tekvîniyesine bir müfessir gibi, çok vazifeler ile tavzif etsin. Mu'cizât nişanlarıyla imtiyazını göstersin. Kur'ân gibi bir fermân ile o şahsı, Zât‑ı Zülcelâl’in hàs ve sâdık bir tercümânı olduğunu bildirsin.
782
İşte Mi'râc’ın pek çok hikmetlerinden şu temsîl dûrbîniyle bir‑ikisini nümûne olarak gösterdik. Sâirlerini kıyâs edebilirsin
İkinci Temsîl: Nasıl ki bir zât‑ı zîfünûn, mu'ciz‑nümâ bir kitabı te'lif edip yazsa Öyle bir kitab ki, her sahifesinde yüz kitab kadar hakàik, her satırında yüz sahife kadar latîf mânâlar, herbir kelimesinde yüz satır kadar hakikatler, her harfinde yüz kelime kadar mânâlar bulunsa; bütün o kitabın maânî ve hakàikları, o kâtib‑i mu'ciz-nümânın kemâlât‑ı maneviyesine baksa, işâret etse; elbette öyle bitmez bir hazineyi kapalı bırakıp abes etmez. Her hâlde o kitabı, bazılara ders verecek. o kıymetdâr kitab, mânâsız kalıp, beyhûde olmasın. O’nun gizli kemâlâtı zâhir olup, kemâlini bulsun ve cemâl‑i manevîsi görünsün. O da sevinsin ve sevdirsin. Hem o acîb kitabı bütün maânîsiyle, hakàikıyla ders verecek birisini, en birinci sahifeden, nihâyete kadar üstünde ders vere vere geçirecektir.
Aynen öyle de: Nakkàş‑ı Ezelî, şu kâinâtı, kemâlâtını ve cemâlini ve hakàik‑ı esmâsını göstermek için öyle bir tarzda yazmıştır ki; bütün mevcûdât, hadsiz cihetlerle nihâyetsiz kemâlâtını ve esmâ ve sıfâtını bildirir, ifâde eder. Elbette bir kitabın mânâsı bilinmezse hiçe sukùt eder. Bâhusus böyle herbir harfi, binler mânâyı tazammun eden bir kitab, sukùt edemez ve ettirilmez. Öyle ise; o kitabı yazan, elbette onu bildirecektir, her tâifesinin isti'dâdına göre bir kısmını anlattıracaktır. Hem umumunu, en âmm nazarlı, en küllî şuûrlu, en mümtâz isti'dâdlı bir ferde ders verecektir. Öyle bir kitabın umumunu ve küllî hakàikını ders vermek için gayet yüksek bir seyr ü sülûk ettirmek hikmeten lâzımdır. Yani, birinci sahifesi olan tabakàt‑ı kesretin en nihâyetinden tut, müntehâ sahifesi olan dâire‑i Ehadiyet’e kadar bir seyerân ettirmek lâzım geliyor. İşte şu temsîl ile Mi'râc’ın ulvî hikmetlerine bir derece bakabilirsin.
Şimdi makam‑ı istimâ'da olan mülhide bakıp kalbini dinleyeceğiz; ne hâle girdiğini göreceğiz. İşte hâtıra geliyor ki; onun kalbi diyor: Ben inanmaya başladım, fakat iyi anlayamıyorum. Üç mühim müşkülüm daha var.
783
Birincisi: Şu Mi'râc‑ı Azîm, niçin Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsûstur?
İkincisi: O Zât, nasıl şu kâinâtın çekirdeğidir? Dersiniz: Kâinât, O’nun nurundan halkolunmuş. Hem kâinâtın en âhir ve en münevver meyvesidir. Bu ne demektir?
Üçüncüsü: Sâbık beyânâtınızda diyorsunuz ki; âlem‑i ulvîye çıkmak, şu âlem‑i arziyedeki âsârların makinelerini, tezgâhlarını ve netâicinin mahzenlerini görmek için urûc etmiştir. Ne demektir?”
Elcevab:
Birinci Müşkülünüz: Otuz aded Sözler’de tafsîlen halledilmiştir. Yalnız şurada Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) kemâlâtına ve delâil‑i Nübüvvetine ve o Mi'râc‑ı a'zama en elyak O olduğuna icmâlî işâretler nev'inde, bir muhtasar fihriste gösteriyoruz. Şöyle ki:
Evvelâ: Tevrat, İncil, Zebûr gibi kütüb‑ü mukaddeseden, pek çok tahrifata ma'rûz oldukları hâlde, şu zamanda dahi, Hüseyin‑i Cisrî gibi bir muhakkìk, Nübüvvet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) dair yüz ondört işârî beşâretleri çıkarıp Risale‑i Hamîdiye”de göstermiştir.
Sâniyen: Tarihçe sâbit, Şıkk ve Satîh gibi meşhûr iki kâhinin, nübüvvet‑i Ahmediye’den (A.S.M.) biraz evvel, nübüvvetine ve âhirzaman peygamberi O olduğuna beyânâtları gibi çok beşâretler, sahîh bir sûrette tarihen nakledilmiştir.
784
Sâlisen: Velâdet‑i Ahmediye (A.S.M.) gecesinde Kâbe’deki sanemlerin sukùtuyla, Kisrâ‑yı Fâris’in saray‑ı meşhûresi olan Eyvân’ı inşikak etmesi gibi, irhâsat denilen yüzer hàrika, tarihçe meşhûrdur.
Râbian: Bir orduya parmağından gelen suyu içirmesi ve câmide bir cemâat‑i azîme huzurunda, kuru direğin, minberin naklinden dolayı müfârakat‑ı Ahmediye’den (A.S.M.) deve gibi enîn ederek ağlaması; ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُnassı ile, Şakk‑ı Kamer gibi, muhakkìklerin tahkîkatıyla bine bâliğ mu'cizâtla serfirâz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor.
Hâmisen: Dost ve düşmanın ittifakıyla ahlâk‑ı hasenenin, şahsında en yüksek derecede ve bütün muâmelâtının şehâdetiyle secâya‑yı sâmiye, vazifesinde ve tebliğâtında en àlî bir derecede ve Din‑i İslâm’daki mehâsin‑i ahlâkın şehâdetiyle, şerîatında en àlî hisâl‑i hamîde, en mükemmel derecede bulunduğuna ehl‑i insaf ve dikkat tereddüd etmez.
Sâdisen: Onuncu Söz’ün İkinci İşâreti’nde işâret edildiği gibi: Ulûhiyet, muktezâ‑yı hikmet olarak tezâhür istemesine mukâbil, en a'zamî bir derecede Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) dinindeki a'zamî ubûdiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir.
Hem Hàlık‑ı âlemin nihâyet kemâldeki cemâlini bir vâsıta ile göstermek, muktezâ‑yı hikmet ve hakikat olarak istemesine mukâbil; en güzel bir sûrette gösterici ve ta'rif edici, bilbedâhe O Zât’tır.
785
Hem Sâni'‑i âlemin nihâyet cemâlde olan kemâl‑i san'atı üzerine enzâr‑ı dikkati celb etmek, teşhîr etmek istemesine mukâbil; en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşâhede O Zât’tır.
Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakàtında vahdâniyetini ilân etmek istemesine mukâbil tevhidin en a'zamî bir derecede bütün merâtib‑i tevhidi ilân eden, yine bizzarûre O Zât’tır.
Hem, Sâhib‑i âlemin nihâyet derecede âsârındaki cemâlin işâretiyle, nihâyetsiz hüsn‑ü zâtîsini ve cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini âyinelerde muktezâ‑yı hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukâbil; en şa'şaalı bir sûrette âyinedârlık eden ve gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren yine bilbedâhe O Zât’tır.
Hem şu saray‑ı âlemin Sâni'i, gayet hàrika mu'cizeleri ile ve gayet kıymetdâr cevâhirler ile dolu hazine‑i gaybiyelerini izhâr ve teşhîr istemesi ve onlarla kemâlâtını ta'rif etmek ve bildirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir sûrette teşhîr edici ve tavsif edici ve ta'rif edici, yine bilbedâhe O Zât’tır.
Hem şu kâinâtın Sâni'i, şu kâinâtı, envâ'‑ı acâib ve zînetlerle süslendirmek sûretinde yapması ve zîşuûr mahlûkatını seyr ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhal etmesi ve muktezâ‑yı hikmet olarak onlara o âsâr ve sanâyiinin mânâlarını, kıymetlerini, ehl‑i temâşâ ve tefekküre bildirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir sûrette cin ve inse, belki rûhânilere ve melâikelere de Kur'ân‑ı Hakîm vâsıtasıyla rehberlik eden, yine bilbedâhe O Zât’tır.
786
Hem şu kâinâtın Hâkim‑i Hakîm’i, şu kâinâtın tahavvülâtındaki maksad ve gayeyi tazammun eden tılsım‑ı muğlakını ve mevcûdâtın Nereden? Nereye? Ve ne oldukları?” olan şu üç suâl‑i müşkülün muammâsını bir elçi vâsıtasıyla umum zîşuûrlara açtırmak istemesine mukâbil; en vâzıh bir sûrette ve en a'zamî bir derecede hakàik‑ı Kur'âniye vâsıtasıyla o tılsımı açan ve o muammâyı halleden, yine bilbedâhe O Zât’tır.
Hem şu âlemin Sâni'‑i Zülcelâl’i, bütün güzel masnûâtıyla kendini zîşuûr olanlara tanıttırmak ve kıymetli ni'metlerle kendini onlara sevdirmesi, bizzarûre onun mukâbilinde zîşuûr olanlara marziyâtı ve arzu‑yu İlâhiye’lerini bir elçi vâsıtasıyla bildirmesini istemesine mukâbil; en a'lâ ve ekmel bir sûrette, Kur'ân vâsıtasıyla o marziyât ve arzuları beyân eden ve getiren, yine bilbedâhe O Zât’tır.
Hem Rabbü'l‑Âlemîn, meyve‑i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs'at‑i isti'dâd verdiğinden ve bir ubûdiyet‑i külliyeye müheyyâ ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya mübtelâ olduğundan bir rehber vâsıtasıyla, yüzlerini kesretten vahdete, fânîden bâkîye çevirmek istemesine mukâbil; en a'zamî bir derecede, en eblâğ bir sûrette, Kur'ân vâsıtasıyla en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda îfâ eden, yine bilbedâhe O Zât’tır.
İşte, mevcûdâtın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuûr ve zîşuûr içinde en eşref olan hakîki insan ve hakîki insan içinde geçmiş vezâifi en a'zamî bir derecede, en ekmel bir sûrette îfâ eden Zât; elbette o Mi'râc‑ı Azîm ile Kàb‑ı Kavseyn’e çıkacak, saâdet‑i ebediye kapısını çalacak, hazine‑i rahmetini açacak, îmânın hakàik‑ı gaybiyesini görecek, yine O olacaktır.
787
Sâbian: Bilmüşâhede şu masnûâtta gayet güzel tahsinat, nihâyet derecede süslü tezyînât vardır. Ve bilbedâhe şöyle tahsinat ve tezyînât, onların Sâni'inde, gayet şiddetli bir irâde‑i tahsin ve kasd‑ı tezyîn var olduğunu gösterir. Ve irâde‑i tahsin ve tezyîn ise, bizzarûre O Sâni'de, san'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsî bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnûât içinde en câmi' ve letâif‑i san'atı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnûâttaki güzellikleri Mâşâallâh deyip istihsân eden, bilbedâhe O san'at‑perver ve san'atını çok seven Sâni'in nazarında en ziyâde mahbûb, O olacaktır.
İşte masnûâtı yaldızlayan mezâyâ ve mehâsine ve mevcûdâtı ışıklandıran letâif ve kemâlâta karşı: Sübhânallâh, Mâşâallâh, Allâhu Ekber diyerek semâvâtı çınlattıran ve Kur'ân’ın nağamâtıyla kâinâtı velveleye verdiren, istihsân ve takdir ile, tefekkür ve teşhîr ile, zikir ve tevhid ile berr ve bahri cezbeye getiren, yine bilmüşâhede O Zât’tır.
İşte böyle bir Zât ki; اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca bütün ümmetin işlediği hasenâtın bir misli, O’nun kefe‑i mîzanında bulunan ve umum ümmetinin salavâtı, O’nun manevî kemâlâtına imdâd veren ve risaletinde gördüğü vezâifin netâicini ve manevî ücretleriyle beraber rahmet ve muhabbet‑i İlâhiye’nin nihâyetsiz feyzine mazhar olan bir Zât, elbette Mi'râc merdiveniyle Cennet’e, Sidretü'l‑Müntehâ’ya, Arş’a ve Kàb‑ı Kavseyn’e kadar gitmek; ayn‑ı hak, nefs‑i hakikat ve mahz‑ı hikmettir.
788
İkinci Müşkül: Ey makam‑ı istimâ'daki insan! Şu ikinci işkâl ettiğin hakikat o kadar derindir, o kadar yüksektir ki, akıl ona ne ulaşır, ne de yanaşır; illâ nur‑u îmân ile görünür. Fakat bazı temsîlât ile o hakikatin vücûdu, fehme takrib edilir. Öyle ise; bir nebze takribe çalışacağız.
İşte şu kâinâta nazar‑ı hikmetle bakıldığı vakit, azîm bir şecere mânâsında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır; şu şecere‑i hilkatin de bir şıkkı olan âlem‑i süflînin anâsır, dalları; nebâtât ve eşcâr, yaprakları; hayvanat, çiçekleri; insan, meyveleri hükmünde görünür. Sâni'‑i Zülcelâl’in, ağaçlar hakkında cârî olan bir kanunu, elbette şu şecere‑i a'zamda da cârî olmak, muktezâ‑yı ism-i Hakîm’dir. Öyle ise; muktezâ‑yı hikmet, şu şecere‑i hilkatin de bir çekirdekten yapılmasıdır. Hem öyle bir çekirdek ki; âlem‑i cismânîden başka, sâir âlemlerin nümûnesini ve esâsâtını câmi' olsun. Çünkü; binler muhtelif âlemleri tazammun eden kâinâtın çekirdek‑i aslîsi ve menşe'i, kuru bir madde olamaz.
Mâdem şu şecere‑i kâinâttan daha evvel, o nev'den başka şecere yok; öyle ise; ona menşe' ve çekirdek hükmünde olan mânâ ve nur, elbette yine şecere‑i kâinâtta bir meyve libâsının giydirilmesi, yine Hakîm isminin muktezâsıdır. Çünkü; çekirdek dâima çıplak olamaz. Mâdem evvel‑i fıtratta meyve libâsını giymemiş; elbette, âhirde o libâsı giyecektir.
Mâdem o meyve insandır ve mâdem insan içinde sâbıkan isbât edildiği üzere, en meşhûr meyve ve en muhteşem semere ve umumun nazar‑ı dikkatini celbeden ve arzın nısfını ve beşerin humsunun nazarını kendine hasreden ve mehâsin‑i maneviyesi ile âlemi, ya nazar‑ı muhabbet veya hayretle kendine baktıran meyve ise: Zât‑ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’dır; elbette kâinâtın teşekkülüne çekirdek olan nur, O’nun Zât’ında cismini giyerek en âhir bir meyve sûretinde görünecektir.
789
Ey müstemi'! Şu acîb kâinât‑ı azîme, bir insanın cüz'î mâhiyetinden halkolunmasını istib'âd etme! Bir nev'i âlem gibi olan muazzam çam ağacını, buğday dânesi kadar bir çekirdekten halkeden Kadîr‑i Zülcelâl, şu kâinâtı, Nur‑u Muhammedîden (Aleyhissalâtü Vesselâm) nasıl halketmesin veya edemesin?
İşte şecere‑i kâinât, şecere‑i tûbâ gibi; gövdesi ve kökü yukarıda, dalları aşağıda olduğu için, aşağıdaki meyve makamından, çekirdek‑i aslî makamına kadar, nurânî bir hayt‑ı münâsebet var.
İşte Mi'râc, o hayt‑ı münâsebetin gılâfı ve sûretidir ki; Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o yolu açmış, velâyetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliyâ‑i ümmeti, rûh ve kalb ile o cadde‑i nurânîde, Mi'râc‑ı Nebevî’nin gölgesinde seyr ü sülûk edip isti'dâdlarına göre makàmât‑ı àliyeye çıkıyorlar.
Hem sâbıkan isbât edildiği üzere; şu kâinâtın Sâni'i, birinci işkâlin cevabında gösterilen makàsıd için şu kâinâtı, bir saray sûretinde yapmış ve tezyîn etmiştir. O makàsıdın medârı, Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) olduğu için, kâinâttan evvel Sâni'‑i Kâinât’ın nazar‑ı inâyetinde olması ve en evvel tecellîsine mazhar olmak lâzım geliyor. Çünkü; bir şeyin neticesi, semeresi, evvel düşünülür. Demek, vücûden en âhir, ma'nen de en evveldir. Hâlbuki; Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) hem en mükemmel meyve, hem bütün meyvelerin medâr‑ı kıymeti ve bütün maksadların medâr‑ı zuhûru olduğundan en evvel tecellî‑i icâda mazhar, O’nun nuru olmak lâzım gelir.
Üçüncü Müşkülün: O kadar geniştir ki, bizim gibi dar zihinli insanlar, istiâb ve ihâta edemez. Fakat uzaktan uzağa bakabiliriz.
790
Evet, âlem‑i süflînin manevî tezgâhları ve küllî kanunları, avâlim‑i ulviyededir. Ve mahşer‑i masnûât olan küre‑i arzın hadsiz mahlûkatının netâic‑i a'mâlleri ve cin ve insin semerât‑ı ef'âlleri, yine avâlim‑i ulviyede temessül eder. Hattâ hasenât, Cennet’in meyveleri sûretine; seyyiât ise, Cehennem’in zakkumları şekline girdikleri, pek çok emârât ve pek çok rivâyâtın şehâdeti ile ve hikmet‑i kâinâtın ve ism‑i Hakîm’in iktizasıyla beraber, Kur'ân‑ı Hakîm’in işârâtı gösteriyor. Evet, zeminin yüzünde kesret, o kadar intişar etmiş ve hilkat, o kadar teşa'ub etmiş ki, bütün kâinâtta münteşir umum masnûâtın pek çok fevkınde ecnâs‑ı mahlûkat ve esnâf‑ı masnûât, küre‑i zeminde bulunur, değişir, dâima dolup boşalır.
İşte şu cüz'iyât ve kesretin menba'ları, mâdenleri, elbette küllî kanunlar ve küllî tecelliyât‑ı esmâiyedir ki; o küllî kanunlar, o küllî tecellîler ve o muhît esmâların mazharları da bir derece basit ve sâfî ve herbiri, bir âlemin arşı ve sakfı ve bir âlemin merkez‑i tasarrufu hükmünde olan semâvâttır ki; o âlemlerin birisi de Sidretü'l‑Müntehâ’daki Cennetü'l‑Me'vâ’dır. Yerdeki tesbihât ve tahmîdât, o Cennet’in meyveleri sûretinde Muhbir‑i Sâdıkın ihbarı ile temessül ettiği sâbittir. İşte bu üç nokta gösteriyorlar ki; yerde olan netâic ve semerâtın mahzenleri, oralardadır ve mahsulâtı o tarafa gider.
791
Deme ki: Havâî bir Elhamdülillâh kelimem, nasıl mücessem bir meyve‑i Cennet olur?‥
Çünkü; sen, gündüz uyanık iken güzel bir söz söylersin; bazen rüyada güzel bir elma şeklinde yersin. Gündüz çirkin bir sözün, gecede acı bir şey sûretinde yutarsın. Bir gıybet etsen, murdar bir et sûretinde sana yedirirler. Öyle ise, şu dünya uykusunda söylediğin güzel sözlerin ve çirkin sözlerin, meyveler sûretinde, uyanık âlemi olan âlem‑i âhirette yersin ve yemesini istib'âd etmemelisin.

Dördüncü Esâs

Mi'râc’ın semerâtı ve faydası nedir?
Elcevab: Şu şecere‑i Tûbâ-i Maneviye olan Mi'râc’ın, beşyüzden fazla meyvelerinden nümûne olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.

Birinci Meyve

Erkân‑ı îmâniyenin hakàikını göz ile görüp melâikeyi, Cennet’i, âhireti, hattâ Zât‑ı Zülcelâl’i göz ile müşâhede etmek; kâinâta ve beşere öyle bir hazine ve bir nur‑u ezelî ve ebedî bir hediye getirmiştir ki: Şu kâinâtı, perîşan ve fânî, karmakarışık bir vaziyet‑i mevhûmeden çıkarıp, o nur ve o meyve ile o kâinâtı; kudsî Mektûbat‑ı Samedâniye, güzel âyine‑i cemâl-i Zât-ı Ehadiye vaziyeti olan hakikatini göstermiş. Kâinâtı ve bütün zîşuûru sevindirip mesrûr etmiş.
Hem o nur ve o meyve ile beşeri, müşevveş, perîşan, âciz, fakir, hâcâtı hadsiz, a'dâsı nihâyetsiz ve fânî, bekàsız bir vaziyet‑i dalâletkârâneden, o insanı; o nur, o meyve‑i kudsiye ile ahsen‑i takvîmde, bir mu'cize‑i kudret-i Samedâniye’si ve Mektûbat‑ı Samedâniye’nin bir nüsha‑i câmiası ve Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in bir muhâtabı, bir abd‑i hàssı ve kemâlâtının istihsâncısı, halîli ve cemâlinin hayretkârı, habîbi ve Cennet‑i bâkiyesine namzed bir misâfir‑i azîzi sûret‑i hakîkisinde göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihâyetsiz bir sürûr, hadsiz bir şevk vermiştir.
792

İkinci Meyve

Sâni'‑i mevcûdât ve Sâhib‑i kâinât ve Rabbü'l‑Âlemîn olan Hâkim‑i Ezel ve Ebed’in marziyât‑ı Rabbâniye’si olan İslâmiyet’in, başta namaz olarak, esâsâtını, cin ve inse hediye getirmiştir ki; o marziyâtı anlamak, o kadar merak‑âver ve saâdet‑âverdir ki, ta'rif edilmez. Çünkü; herkes, büyükçe bir veli‑yi ni'metini, yâhut muhsin bir pâdişahının uzaktan arzularını anlamağa ne kadar arzukeş ve anlasa ne kadar memnun olur Temennî eder ki: Keşke bir vâsıta‑i muhâbere olsa idi, doğrudan doğruya o zât ile konuşsa idim. Benden ne istiyor, anlasa idim. Benden onun hoşuna gideni bilse idim.” der.
Acaba bütün mevcûdât, kabza‑i tasarrufunda ve bütün mevcûdâttaki cemâl ve kemâlât, O’nun cemâl ve kemâline nisbeten zaîf bir gölge ve her ânda nihâyetsiz cihetlerle O’na muhtaç ve nihâyetsiz ihsânlarına mazhar olan beşer, ne derece O’nun marziyâtını ve arzularını anlamak hususunda hâhişger ve merak‑âver olması lâzım olduğunu anlarsın.
İşte Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.), yetmiş bin perde arkasında O Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in marziyâtını doğrudan doğruya Mi'râc semeresi olarak hakkalyakìn işitip, getirip beşere hediye etmiştir.
Evet; beşer, Kamer’deki hâli anlamak için ne kadar merak eder ki; biri gidip, dönüp haber verse. Hem ne kadar fedâkârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka düşer. Hâlbuki Kamer, öyle bir Mâlikü'l‑Mülk’ün memleketinde geziyor ki; Kamer, bir sinek gibi küre‑i arzın etrafında pervâz eder. Küre‑i arz, pervâne gibi Şems’in etrafında uçar. Şems, binler lambalar içinde bir lambadır ki: O Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl’in bir misâfirhânesinde mumdârlık eder.
İşte Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.), öyle bir Zât‑ı Zülcelâl’in şuûnâtını ve acâib‑i san'atını ve âlem‑i bekàda hazâin‑i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu Zât’ı, kemâl‑i merak ve hayret ve muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilâf‑ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.
793

Üçüncü Meyve

Saâdet‑i Ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş; cin ve inse hediye etmiştir. Evet, Mi'râc vâsıtasıyla ve kendi gözüyle Cennet’i görmüş ve Rahmân‑ı Zülcemâl’in rahmetinin bâkî cilvelerini müşâhede etmiş ve saâdet‑i ebediyeyi kat'iyyen, hakkalyakìn anlamış, saâdet‑i ebediyenin vücûdunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki: Bîçâre cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelzele‑i zevâl ve firâk içindeki mevcûdâtı, seyl‑i zaman ve harekât‑ı zerrât ile adem ve firâk‑ı ebedî denizine döküldüğü olan vaziyet‑i mevhûme-i canhıraşânede oldukları hengâmda; şöyle bir müjde, ne kadar kıymetdâr olduğu ve i'dâm‑ı ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fânî cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saâdet‑âver olduğu ta'rif edilmez. Bir adama, i'dâm edileceği ânda, onun afvıyla kurb‑u şâhânede bir saray verilse, ne kadar sürûra sebebdir. Bütün cin ve ins adedince böyle sürûrları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.

Dördüncü Meyve

Rü'yet‑i Cemâlullâh meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mü'mine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir ki; o meyve, ne derece lezîz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyâs edebilirsin. Yani: Her kalb sâhibi bir insan; zîcemâl, zîkemâl, zîihsân bir zâtı sever. Ve o sevmek dahi, cemâl ve kemâl ve ihsânın derecâtına nisbeten tezâyüd eder, perestiş derecesine gelir, canını fedâ eder derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir defa görmesine, dünyasını fedâ etmek derecesine çıkar. Hâlbuki: Bütün mevcûdâttaki cemâl ve kemâl ve ihsân, O’nun cemâl ve kemâl ve ihsânına nisbeten, küçük birkaç lemeâtın, güneşe nisbeti gibi de olmaz.
Demek; nihâyetsiz bir muhabbete lâyık ve nihâyetsiz rü'yete ve nihâyetsiz bir iştiyaka elyak bir Zât‑ı Zülcelâl-i ve'l-Kemâl’in saâdet‑i ebediyede rü'yetine muvaffak olması ne kadar saâdet‑âver ve medâr‑ı sürûr ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu insan isen anlarsın.
794

Beşinci Meyve

İnsan, kâinâtın kıymetdâr bir meyvesi ve Sâni'‑i kâinât’ın nâzdâr sevgilisi olduğu, Mi'râc ile anlaşılmış ve o meyveyi, cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahlûk, zaîf bir hayvan ve âciz bir zîşuûr olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki; kâinâtın bütün mevcûdâtı üstünde bir makam‑ı fahr veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürûr‑u mes'ûdiyetkârâne veriyor ki, tasvir edilmez. Çünkü: Âdi bir nefere denilse: Sen müşîr oldun.” Ne kadar memnun olur.
Hâlbuki: Fânî, âciz bir hayvan‑ı nâtık, zevâl ve firâk sillesini dâima yiyen bîçâre insana, birden Ebedî, bâkî bir Cennet’te, Rahîm ve Kerîm bir Rahmân’ın rahmetinde ve hayâl sür'atinde, rûhun vüs'atinde, aklın cevelânında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda tenezzühe, seyerâna ve cevelâna muvaffak olduğun gibi, saâdet‑i ebediyede rü'yet‑i cemâline de muvaffak olursun.” denildiği vakit, insaniyeti sukùt etmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddi bir sevinç ve sürûru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin.
Şimdi, makam‑ı istimâ'da olan zâta deriz ki: İlhâd gömleğini yırt, at. Mü'min kulağını geçir. Ve Müslim gözlerini tak. Sana iki küçük temsîl ile bir‑iki meyvenin derece‑i kıymetini göstereceğiz.
795
Meselâ: Senin ile biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki; herşey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı her taraf müdhiş cenazelerle dolu işitilen sesler yetîmlerin ağlayışı, mazlumların vâveylâsıdır. İşte biz, şöyle bir vaziyette olduğumuz vakitte; biri gitse, o memleketin pâdişahından bir müjde getirse o müjde ile, bize yabancı olanlar ahbab şekline girse düşman gördüğümüz kimseler, kardeşler sûretine dönse o müdhiş cenazeler, huşû ve huzû'da, zikir ve tesbihte birer ibâdetkâr şeklinde görünse o yetîmâne ağlayışlar, senâkârâne yaşasınlar hükmüne girse ve o ölümler ve o soymaklar, gârâtlar; terhisât sûretine dönse kendi sürûrumuz ile beraber, herkesin sürûruna müşterek olsak; o müjde ne kadar mesrûrâne olduğunu elbette anlarsın.
İşte, Mi'râc‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) bir meyvesi olan nur‑u îmândan evvel şu kâinâtın mevcûdâtı, nazar‑ı dalâletle bakıldığı vakit; yabancı, muzır, müz'ic, muvahhiş ve dağ gibi cirmler birer müdhiş cenaze; ecel, herkesin başını kesip adem‑âbâd kuyusuna atar. Bütün sadâlar, firâk ve zevâlden gelen vâveylâlar olduğu hâlde, dalâletin öyle tasvir ettiği hengâmda; meyve‑i Mi'râc olan hakàik‑ı erkân-ı îmâniye nasıl mevcûdâtı sana kardaş, dost ve Sâni'‑i Zülcelâl’ine zâkir ve müsebbih; ve mevt ve zevâl, bir nev'i terhis ve vazifeden âzâd etmek; ve sadâlar, birer tesbihât hakikatinde olduğunu sana gösterir. Bu hakikati tamam görmek istersen, İkinci ve Sekizinci Söz’lere bak!‥
İkinci Temsîl: Senin ile biz, Sahrâ‑yı Kebîr gibi bir mevkideyiz. Kum denizi fırtınasında, gece o kadar karanlık olduğundan elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, hâmîsiz, ve susuz, me'yûs ve ümîdsiz bir vaziyette olduğumuz dakikada, birden bir zât, o karanlık perdesinden geçip, sonra gelip, bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden Cennet‑misâl bir yerde istikbâlimiz te'min edilmiş, gayet merhametkâr bir hâmîmiz bulunmuş, yiyecek ve içecek ihzar edilmiş bir yerde bizi koysa; ne kadar memnun oluruz, bilirsin.
796
İşte o sahrâ‑yı kebîr, bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hâdisât içinde harekât‑ı zerrât ve seyl‑i zaman tahrîkiyle çalkanan mevcûdât ve bîçâre insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dâğdâr olan istikbâli, müdhiş zulümât içinde, nazar‑ı dalâletle görüyor. Feryâdını işittirecek kimseyi bilmiyor. Nihâyetsiz , nihâyetsiz susuzdur.
İşte, Semere‑i Mi'râc olan marziyât‑ı İlâhiye ile şu dünya, gayet kerîm bir Zât’ın misâfirhânesi insanlar dahi, O’nun misâfirleri, memurları istikbâl dahi, Cennet gibi güzel, rahmet gibi şirin ve saâdet‑i ebediye gibi parlak göründüğü vakit; ne kadar hoş, güzel, şirin bir meyve olduğunu anlarsın
Makam‑ı istimâ'da olan zât, diyor ki: Cenâb‑ı Hakk’a yüz binler hamd ve şükür olsun ki, ilhâddan kurtuldum, Tevhid’e girdim; tamamıyla inandım ve kemâl‑i îmânı kazandım.”
Biz de deriz: Ey kardeş! Seni tebrik ediyoruz. Cenâb‑ı Hak bizleri, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şefâatine mazhar etsin. Âmîn
797
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنِ انْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ وَنَبَعَ مِنْ اَصَابِعِهِ الْمَاءُ كَالْكَوْثَرِ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَع۪ينَ مِنْ اَوَّلِ الدُّنْيَا اِلٰى اٰخِرِ الْمَحْشَرِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴿رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا﴿رَبَّنَٓا اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْلَنَا اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
﴿وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
798

Ondokuzuncu ve Otuzbirinci Söz’lerin Zeyli

Şakk‑ı Kamer Mu'cizesine Dairdir
﴿
﴿اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ❋ وَاِنْ يَرَوْا اٰيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ
Kamer gibi parlak bir Mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) olan İnşikak‑ı Kamer’i, evhâm‑ı fâside ile inhisâfa uğratmak isteyen feylesoflar ve onların muhâkemesiz mukallidleri diyorlar ki: Eğer İnşikak‑ı Kamer vukû' bulsa idi umum âleme ma'lûm olurdu, bütün tarih‑i beşerin nakletmesi lâzım gelirdi?”
Elcevab: İnşikak‑ı Kamer; da'vâ‑yı Nübüvvet’e delil olmak için o da'vâyı işiten ve inkâr eden hazır bir cemâate, gecede, vakt‑i gaflette, ânî olarak gösterildiğinden; hem ihtilâf‑ı metâli' ve sis ve bulutlar gibi rü'yete mâni esbâbın vücûdu ile beraber, o zamanda medeniyet taammüm etmediğinden ve hususî kaldığından ve tarassudât‑ı semâviye pek az olduğundan; bütün etraf‑ı âlemde görülmek, umum tarihlere geçmek, elbette lâzım değildir. Şakk‑ı Kamer yüzünden bu evhâm bulutlarını dağıtacak çok noktalardan şimdilik BEŞ NOKTA dinle
799

Birinci Nokta

O zaman, o zemindeki küffarın gayet şedîd derecede inâdları, tarihen ma'lûm ve meşhûr olduğu hâlde; Kur'ân‑ı Hakîm’in ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ demesiyle şu vak'ayı umum âleme ihbar ettiği hâlde; Kur'ân’ı inkâr eden o küffardan hiçbir kimse, şu âyetin tekzîbine, yani ihbar ettiği şu vâkıanın inkârına ağız açmamışlar. Eğer o zamanda o hâdise, o küffarca kat'î ve vâki bir hâdise olmasa idi; şu sözü serrişte ederek, gayet dehşetli bir tekzîbe ve Peygamber’in ibtal‑i da'vâsına hücum göstereceklerdi.
Hâlbuki, şu vak'aya dair siyer ve tarih, o vak'a ile münâsebetdâr küffarın adem‑i vukû'una dair hiçbir şeyini nakletmemişlerdir. Yalnız; ﴿وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ âyetinin beyân ettiği gibi, tarihçe menkul olan şudur ki: O hâdiseyi gören küffar, sihirdir demişler ve Bize sihir gösterdi. Eğer sâir taraflardaki kervan ve kafileler görmüşlerse hakikattir. Yoksa bize sihir etmiş.” demişler. Sonra sabahleyin Yemen ve başka taraflardan gelen kafileler ihbar ettiler ki: Böyle bir hâdiseyi gördük.” Sonra küffar, Fahr‑i Âlem (A.S.M.) hakkında (hâşâ!) Yetîm‑i Ebû Tâlib’in sihri semâya da te'sir etti!” dediler.

İkinci Nokta

Sa'd‑ı Taftazanî gibi eâzım‑ı muhakkìkînin ekseri demişler ki: İnşikak‑ı Kamer, parmaklarından su akması, umum bir orduya su içirmesi, câmide hutbe okurken dayandığı kuru direğin müfârakat‑ı Ahmediye’den (A.S.M.) ağlaması; umum cemâatin işitmesi gibi mütevâtirdir. Yani, öyle tabakadan tabakaya bir cemâat‑i kesîre nakletmiştir ki, kizbe ittifakları muhâldir. Hâle gibi meşhûr bir kuyruklu yıldızın bin sene evvel çıkması gibi mütevâtirdir. Görmediğimiz Serendip Adası’nın vücûdu gibi tevâtürle vücûdu kat'îdir.” demişler. İşte böyle gayet kat'î ve şühûdî mesâilde teşkîkât‑ı vehmiye yapmak, akılsızlıktır. Yalnız muhâl olmamak kâfîdir. Hâlbuki: Şakk‑ı Kamer, bir volkanla inşikak eden bir dağ gibi mümkündür.
800

Üçüncü Nokta

Mu'cize; da'vâ‑yı Nübüvvet’in isbâtı için, münkirleri iknâ etmek içindir, icbar için değildir. Öyle ise; da'vâ‑yı Nübüvvet’i işitenler için, iknâ edecek bir derecede mu'cize göstermek lâzımdır. Sâir taraflara göstermek veyâhut icbar derecesinde bir bedâhetle izhâr etmek, Hakîm‑i Zülcelâl’in hikmetine münâfî olduğu gibi, sırr‑ı teklife dahi muhâliftir. Çünkü: Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak sırr‑ı teklif iktiza ediyor.
Eğer Fâtır‑ı Hakîm, İnşikak‑ı Kamer’i, feylesofların hevesâtına göre bütün âleme göstermek için bir‑iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin umum tarihlerine geçse idi, o vakit sâir hâdisât‑ı semâviye gibi; ya da'vâ‑yı Nübüvvet’e delil olmazdı, Risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) hususiyeti kalmazdı. Veyâhut bedâhet derecesinde öyle bir mu'cize olacaktı ki; aklı icbar edecek, aklın ihtiyarını elinden alacak; ister istemez Nübüvvet’i tasdik edecek. Ebû Cehil gibi kömür rûhlu, Ebû Bekir‑i Sıddık gibi elmas rûhlu adamlar bir seviyede kalıp, sırr‑ı teklif zâyi' olacaktı.
İşte bu sır içindir ki: Hem ânî, hem gece, hem vakt‑i gaflet, hem ihtilâf‑ı metâli', sis ve bulut gibi sâir mevâni'i perde ederek umum âleme gösterilmedi veyâhut tarihlere geçirilmedi.

Dördüncü Nokta

Şu hâdise, gece vakti herkes gaflette iken, ânî bir sûrette vukû' bulduğundan etraf‑ı âlemde elbette görülmeyecek. Bazı efrâda görünse de, gözüne inanmayacak. İnandırsa da, elbette böyle mühim bir hâdise, haber‑i vâhid ile tarihlere bâkî bir sermâye olmayacak.
Bazı kitaplarda: Kamer, iki parça olduktan sonra yere inmiş.” ilâvesi ise; ehl‑i tahkîk reddetmişler. Şu mu'cize‑i bâhireyi kıymetten düşürmek niyetiyle, belki bir münâfık ilhâk etmiş.” demişler.
801
Hem meselâ; o vakit, cehâlet sisiyle muhât İngiltere, İspanya’da yeni gurûb; Amerika’da gündüz; Çin’de, Japonya’da sabah olduğu gibi, başka yerlerde başka esbâb‑ı mâniaya binâen elbette görülmeyecek. Şimdi bu akılsız mu'terize bak, diyor ki: İngiltere, Çin, Japon, Amerika gibi akvâmın tarihleri bundan bahsetmiyor. Öyle ise, vukû' bulmamış.” Bin nefrîn onun gibi Avrupa kâselislerinin başına!

Beşinci Nokta

İnşikak‑ı Kamer, kendi kendine bazı esbâba binâen vukû' bulmuş, tesâdüfî, tabîi bir hâdise değil ki; âdi ve tabîi kanunlarına tatbik edilsin. Belki, şems ve kamerin Hàlık‑ı Hakîm’i, Resûlünün risaletini tasdik ve da'vâsını tenvir için hàrikulâde olarak o hâdiseyi îka' etmiştir. Sırr‑ı irşad ve sırr‑ı teklif ve hikmet‑i Risalet’in iktizasıyla, hikmet‑i Rubûbiyet’in istediği insanlara ilzam‑ı hüccet için gösterilmiştir.
O sırr‑ı hikmetin iktiza etmedikleri, istemedikleri ve da'vâ‑yı Nübüvvet’i henüz işitmedikleri aktâr‑ı zemindeki insanlara göstermemek için, sis ve bulut ve ihtilâf‑ı metâli' haysiyetiyle; bazı memleketin kameri daha çıkmaması ve bazılarının güneşleri çıkması ve bir kısmının sabahı olması ve bir kısmının güneşi yeni gurûb etmesi gibi, o hâdiseyi görmeye mâni pek çok esbâba binâen gösterilmemiş.
Eğer, umum onlara dahi gösterilse idi, o hâlde ya İşâret‑i Ahmediye’nin neticesi ve Mu'cize‑i Nübüvvet olarak gösterilecekti; o vakit risaleti, bedâhet derecesine çıkacaktı. Herkes tasdike mecbur olurdu. Aklın ihtiyarı kalmazdı. Îmân ise, aklın ihtiyarıyladır. Sırr‑ı teklif zâyi' olurdu. Eğer sırf bir hâdise‑i semâviye olarak gösterilse idi; Risalet‑i Ahmediye ile münâsebeti kesilirdi ve O’nunla hususiyeti kalmazdı.
Elhâsıl: Şakk‑ı Kamer’in imkânında şübhe kalmadı. Kat'î isbât edildi. Şimdi, vukû'una delâlet eden çok bürhânlarından altısına (Hâşiye) işâret ederiz. Şöyle ki:
802
Ehl‑i adâlet olan sahâbelerin, vukû'una icmâı Ve ehl‑i tahkîk umum müfessirlerin, ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ tefsirinde onun vukû'una ittifakı Ve ehl‑i rivâyet-i sâdıka bütün muhaddisînin, pek çok senedlerle ve muhtelif tarîklerle vukû'unu nakletmesi Ve ehl‑i keşf ve ilhâm bütün evliyâ ve sıddıkînin şehâdeti Ve İlm‑i Kelâmın meslekçe birbirinden çok uzak olan imâmların ve mütebahhir ulemânın tasdiki Ve nass‑ı kat'î ile dalâlet üzerine icmâları vâki olmayan Ümmet‑i Muhammediye’nin o vak'ayı telâkki‑i bilkabûl etmesi; güneş gibi İnşikak‑ı Kamer’i isbât eder.
Elhâsıl: Buraya kadar tahkîk nâmına ve hasmı ilzam hesabına idi. Bundan sonraki cümleler, hakikat nâmına ve îmân hesabınadır. Evet, tahkîk öyle dedi. Hakikat ise, diyor ki:
803
Semâ‑yı Risalet’in kamer‑i münîri olan Hâtem‑i Dîvân-ı Nübüvvet, nasıl ki; mahbûbiyet derecesine çıkan ubûdiyetindeki velâyetin kerâmet‑i uzmâsı ve mu'cize‑i kübrâsı olan Mi'râc ile, yani bir Cism‑i Arzî, semâvâtta gezdirmekle semâvâtın sekenesine ve âlem‑i ulvî ehline rüchâniyeti ve mahbûbiyeti gösterildi ve velâyetini isbât etti.
Öyle de: Arz’a bağlı, semâya asılı olan Kamer’i, bir arzlının işâretiyle iki parça ederek arzın sekenesine, O arzlının Risalet’ine öyle bir mu'cize gösterildi ki: Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) Kamer’in açılmış iki nurânî kanadı gibi; risalet ve velâyet gibi iki nurânî kanadıyla, iki ziyâdâr cenâh ile, evc‑i kemâlâta uçmuş; Kàb‑ı Kavseyn’e çıkmış. Hem ehl‑i semâvât, hem ehl‑i arza, medâr‑ı fahr olmuştur عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ الصَّلَاةُ وَالتَّسْل۪يمَاتُ مِلْاَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ مَنِ انْشَقَّ الْقَمَرُ بِاِشَارَتِهِ اِجْعَلْ قَلْب۪ي وَقُلُوبَ طَلَبَةِ رَسَائِلِ النُّورِ الصَّادِق۪ينَ كَالْقَمَرِ ف۪ي مُقَابَلَةِ شَمْسِ الْقُرْاٰنِ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
804

Otuzikinci Söz

Şu Söz üç mevkıftır
Yirmiikinci Söz’ün Sekizinci Lem'ası’nı izâh eden bir zeyildir. Mevcûdât‑ı âlem, vahdâniyete şehâdet ettikleri ellibeş lisândan (ki, Katre Risalesi’nde onlara işâret edilmiş) birinci lisânına bir tefsirdir. Ve ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin pek çok hakàikından, temsîl libâsı giydirilmiş bir hakikattir.

Birinci Mevkıf

﴿
﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ
805
Bir Ramazan gecesinde, şu kelâm‑ı tevhidînin onbir cümlesinin herbirinde, birer tevhid mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o mertebelerden yalnız لَا شَر۪يكَ لَهُ ’deki mânâyı, basit avâmın fehmine gelecek bir muhâvere‑i temsîliye ve bir münâzara‑i faraziye tarzında ve lisân‑ı hâli, lisân‑ı kàl sûretinde söylemiştim. Bana hizmet eden kıymetdâr kardaşlarımın ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine o muhâvereyi yazıyorum. Şöyle ki:
Bütün tabiat‑perest, esbâb‑perest ve müşrik gibi, umum envâ'‑ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalâletin tevehhüm ettikleri şerîklerin nâmına bir şahıs farzediyoruz ki; o şahs‑ı farazî, mevcûdât‑ı âlemden bir şeye Rab olmak istiyor ve hakîki mâlik olmak da'vâ etmektedir.
İşte o müddeî, evvelâ mevcûdâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona rab ve hakîki mâlik olmakta olduğunu; zerreye, tabiat lisânıyla, felsefe diliyle söyler.
806
O zerre dahi hakikat lisânıyla ve Hikmet‑i Rabbânî diliyle der ki: Ben hadsiz vazifeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnû'a girip işliyorum. Eğer bütün o vezâifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa Hem benim gibi had ve hesaba gelmeyen zerrât içinde beraber gezip görüyoruz. (Hâşiye) Eğer bütün emsâlim o zerreleri de istihdam edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa Hem kemâl‑i intizam ile, cüz' olduğum mevcûdlara, meselâ; kandaki küreyvât‑ı hamrâya hakîki mâlik ve mutasarrıf olabilirsen bana rab olmak da'vâ et; beni Cenâb‑ı Hak’tan başkasına isnâd et; yoksa sus! Hem bana rab olmadığın gibi müdâhale dahi edemezsin. Çünkü vezâifimizde ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizam var ki; nihâyetsiz bir hikmet ve muhît bir ilim sâhibi olmayan bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa, karıştıracak. Hâlbuki; senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesâdüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz.”
O müddeî, maddiyûnların dedikleri gibi dedi ki: Öyle ise sen kendi kendine mâlik ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun?”
Zerre ona cevaben der: Eğer güneş gibi bir dimağım ve ziyâsı gibi ihâtalı bir ilmim ve harâreti gibi şümûllü bir kudretim ve ziyâsındaki yedi renk gibi muhît duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcûda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi; belki senin gibi ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu da'vâ ederdim. Haydi def'ol git, sen benden bulamazsın!”
İşte şerîklerin vekili, zerreden me'yûs olunca, küreyvât‑ı hamrâdan bulacağım diye, kandaki bir küreyvât‑ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: Ben sana rab ve mâlikim.” O küreyvât‑ı hamrâ yani, yuvarlak kırmızı mevcûd ona hakikat lisânıyla ve Hikmet‑i İlâhiye dili ile der: Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve memuriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl‑i hikmetle istihdam olunduğumuz bütün hüceyrât‑ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa göster ve gösterebilirsen, belki senin da'vânda bir mânâ bulunabilir. Hâlbuki; senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdar karışamazsın. Çünkü; bizdeki intizam o kadar mükemmeldir ki; ancak herşeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir Zât bize hükmedebilir. Öyle ise sus! Vazifem o kadar mühim ve intizam o kadar mükemmeldir ki; senin ile, senin böyle karmakarışık sözlerine cevab vermeğe vaktim yok!” der, onu tardeder.
807
Sonra, onu kandıramadığı için o müddeî gider, bedendeki hüceyre tâbir ettikleri menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisânıyla der: Zerreye ve küreyvât‑ı hamrâya söz anlattıramadım; belki sen sözümü anlarsın. Çünkü; sen, gayet küçük bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise, ben seni yapabilirim. Sen benim masnû'um ve hakîki mülküm ol.” der.
O hüceyre ona cevaben, hikmet ve hakikat lisânıyla der ki: Ben, çendan küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazifelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve hey'et‑i mecmuasına bağlı alâkalarım var. Ezcümle, evride ve şerâyîn damarlarına ve hassâse ve muharrike a'sâblarına ve câzibe, dâfia, müvellide, musavvire gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazifelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve a'sâb ve kuvveleri teşkil ve tanzim ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende varsa ve benim emsâlim ve san'atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrât‑ı bedeniyeye tasarruf edecek nâfiz bir kudret, şâmil bir hikmet sende varsa göster, sonra Ben seni yapabilirim.” diye da'vâ et. Yoksa haydi git! Küreyvât‑ı hamrâ, bana erzâk getiriyorlar. Küreyvât‑ı beyzâ da bana hücum eden hastalıklara mukàbele ediyorlar. İşim var, beni meşgul etme! Hem senin gibi âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiçbir cihetle karışamaz. Çünkü; bizde o derece ince ve nâzik ve mükemmel bir intizam (Hâşiye) var ki; eğer bize hükmeden bir Hakîm‑i Mutlak ve Kadîr‑i Mutlak ve Alîm‑i Mutlak olmazsa, intizamımız bozulur, nizâmımız karışır.”
808
Sonra o müddeî, onda da me'yûs oldu. Bir insanın bedenine rast gelir. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisânı ile tabîiyyûnun dedikleri gibi der ki: Sen benimsin. Seni yapan benim veya sende hissem var.”
809
Cevaben o beden‑i insan, hakikat ve hikmet diliyle ve intizamının lisân‑ı hâliyle der ki: Eğer bütün emsâlim ve yüzümüzdeki sikke‑i kudret ve tuğrâ‑i fıtrat bir olan bütün insanların bedenlerine hakîki mutasarrıf olacak bir kudret ve ilim sende varsa Hem sudan ve havadan tut, nebâtât ve hayvanata kadar benim erzâkımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir hâkimiyetin varsa Hem, ben kılıf olduğum gayet geniş ve yüksek olan rûh, kalb, akıl gibi letâif‑i maneviyeyi, benim gibi dar, süflî bir zarfta yerleştirerek, kemâl‑i hikmet ile istihdam edip ibâdet ettirecek sende nihâyetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa, göster; sonra Ben seni yaptım.” de. Yoksa sus! Hem bendeki intizam‑ı ekmelin şehâdetiyle ve yüzümdeki sikke‑i vahdet’in delâletiyle, benim Sâni'im, herşeye Kadîr, herşeye Alîm, herşeyi görür ve herşeyi işitir bir Zât’tır. Senin gibi sersem, âcizin parmağı O’nun san'atına karışamaz, zerre mikdar müdâhale edemez.”
O şerîklerin vekili, bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz. Gider, insanın nev'ine rast gelir, kalbinden der ki: Belki bu dağınık, karmakarışık olan cemâat içinde; şeytan, onların ef'âl‑i ihtiyariye ve ictimâiyelerine karıştığı gibi, belki ben de ahvâl‑i vücûdiye ve fıtriyelerine karışabileceğim ve parmak karıştıracak bir yer bulacağım. Ve onda bir yer bulup beni tardeden bedene ve beden hüceyresine hükmümü icra ederim.” Onun için beşerin nev'ine, yine sağır tabiat ve sersem felsefe lisânıyla der ki: Siz çok karışık bir şey görünüyorsunuz. Ben size rab ve mâlikim veyâhut hissedarım.” der.
810
O vakit nev'‑i insan, hak ve hakikat lisânıyla, hikmet ve intizamın diliyle der ki: Eğer bütün küre‑i arza giydirilen ve nev'imiz gibi bütün hayvanat ve nebâtâtın yüzlerbin envâ'ından rengârenk atkı ve iplerden kemâl‑i hikmetle dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve yüzbinler zîhayat envâ'ından nescolunan ve gayet nakışlı bir sûrette icâd edilen haliçeyi yapacak ve her vakit kemâl‑i hikmetle tecdîd edip tazelendirecek bir kudret ve hikmet sende varsa; Hem eğer, biz meyve olduğumuz küre‑i arza ve çekirdek olduğumuz âlemde tasarruf edecek ve hayatımıza lâzım maddeleri mîzan‑ı hikmetle aktâr‑ı âlemden bize gönderecek bir muhît kudret ve şâmil bir hikmet sende varsa; ve yüzümüzdeki sikke‑i kudret bir olan bütün gitmiş ve gelecek emsâlimizi icâd edecek bir iktidar sende varsa, belki bana rubûbiyet da'vâ edebilirsin. Yoksa haydi sus! Benim nev'imdeki karmakarışıklığa bakıp Parmak karıştırabilirim.” deme. Çünkü; intizam mükemmeldir. O karmakarışık zannettiğin vaziyetler, kudretin kader kitabına göre kemâl‑i intizam ile bir istinsahtır. Çünkü; bizden çok aşağı olan ve bizim taht‑ı nezâretimizde bulunan hayvanat ve nebâtâtın kemâl‑i intizamları gösteriyor ki; bizdeki karışıklıklar bir nev'i kitabettir.
Hiç mümkün müdür ki; bir haliçenin her tarafına yayılan bir atkı ipini san'atkârâne yerleştiren, haliçenin ustasından başkası olsun. Hem bir meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olsun. Hem çekirdeği icâd eden, çekirdekli cismin sâni'inden başkası olsun. Hem gözün kördür; yüzümdeki mu'cizât‑ı kudreti, mâhiyetimizdeki havârık‑ı fıtratı görmüyorsun. Eğer görsen anlarsın ki: Benim Sâni'im, öyle bir Zât’tır ki, hiçbir şey O’ndan gizlenemez, hiçbir şey O’na nazlanıp ağır gelemez. Yıldızlar, zerreler kadar O’na kolay gelir. Bir baharı bir çiçek kadar sühûletle icâd eder. Koca kâinâtın fihristesini, kemâl‑i intizamla benim mâhiyetimde derceden bir Zât’tır. Böyle bir Zât’ın san'atına senin gibi câmid, âciz ve kör, sağır parmak karıştırabilir mi? Öyle ise sus! Def'ol git!” der, onu tardeder.
811
Sonra o müddeî gider; zeminin yüzüne serilen geniş haliçeye ve zemine giydirilen gayet müzeyyen ve münakkaş gömleğe, esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle der ki: Sende tasarruf edebilirim ve sana mâlikim veya sende hissem var.” diye da'vâ eder.
O vakit o gömlek, (Hâşiye‑1) o haliçe, hak ve hakikat nâmına, lisân‑ı hikmetle o müddeîye der ki: Eğer seneler, karnlar adedince yere giydirilip sonra intizam ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine asılan ve yeniden giydirilecek ve kemâl‑i intizam ile kader dâiresinde programları ve biçimleri çizilen ve ta'yin olunan ve gelecek zamanın şeridine takılan ve intizamlı ve hikmetli, ayrı ayrı nakışları bulunan bütün gömlekleri, haliçeleri dokuyacak, icâd edecek kudret ve san'at sende varsa; hem hilkat‑i arzdan, harâb‑ı arza kadar, belki ezelden ebede kadar ulaşacak, hikmetli, kudretli iki manevî elin varsa; ve bütün atkılarımdaki bütün ferdleri icâd edecek, kemâl‑i intizam ve hikmetle tamir ve tecdîd edecek sende bir iktidar ve hikmet varsa; hem bizim modelimiz ve bizi giyen ve bizi kendine peçe ve çarşaf yapan küre‑i arzı elinde tutup mûcid olabilirsen, bana rubûbiyet da'vâ et. Yoksa haydi dışarıya! Bu yerde yer bulamazsın. Hem bizde öyle bir sikke‑i Vahdet ve öyle bir tuğrâ‑i Ehadiyet vardır ki; bütün kâinât kabza‑i tasarrufunda olmayan ve bütün eşyayı, bütün şuûnâtıyla birden görmeyen ve nihâyetsiz işleri beraber yapamayan ve her yerde hâzır ve nâzır bulunmayan ve mekândan münezzeh olmayan ve nihâyetsiz hikmet ve ilim ve kudrete mâlik olmayan bize sâhib olamaz ve müdâhale edemez.”
812
Sonra o müddeî gider; Belki küre‑i arzı kandırıp orada bir yer bulurum.” der. Gider, küre‑i arza (Hâşiye‑2) yine esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla der ki: Böyle serseri gezdiğinden, sâhibsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen benim olabilirsin.”
O vakit küre‑i arz, hak nâmına ve hakikat diliyle, gök gürültüsü gibi bir sadâ ile ona der ki: Haltetme!‥ Ben nasıl serseri, sâhibsiz olabilirim! Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı, bir ipi intizamsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san'atsız görmüş müsün ki, bana sâhibsiz, serseri dersin! Eğer hareket‑i seneviyem ile takriben yirmibeşbin senelik (Hâşiye) bir mesâfede, bir senede gezdiğim ve kemâl‑i mîzan ve hikmetle vazife‑i hizmetimi gördüğüm dâire‑i azîmeye hakîki mâlik olabilirsen ve kardeşlerim ve benim gibi vazifedâr olan on seyyâreye ve gezdikleri bütün dâirelere ve bizim imâmımız ve biz onunla bağlı ve câzibe‑i rahmetle ona takılı olduğumuz Güneş’i icâd edip, yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve seyyârât yıldızları ona bağlayacak ve kemâl‑i intizam ve hikmetle döndürüp istihdam edecek bir nihâyetsiz hikmet ve nihâyetsiz kudret sende varsa, bana rubûbiyet da'vâ et. Yoksa haydi Cehennem ol, git! Benim işim var, vazifeme gidiyorum. Hem bizlerdeki haşmetli intizamât ve dehşetli harekât ve hikmetli teshìrat gösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir Zât’tır ki; bütün mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar emirber nefer hükmünde O’na mutî' ve musahhardırlar. Bir ağacı, meyveleriyle tanzim ve tezyîn ettiği gibi, kolayca güneşi, seyyârâtla tanzim eder bir Hakîm‑i Zülcelâl ve Hâkim‑i Mutlak’tır.”
813
Sonra o müddeî, yerde yer bulamadığı için gider güneşe, kalbinden der ki: Bu çok büyük bir şeydir, belki içinde bir delik bulup bir yol açarım, yeri de musahhar ederim.” Güneş’e, şirk nâmına ve şeytanlaşmış felsefe lisânıyla, Mecûsîler’in dedikleri gibi der ki: Sen bir sultansın, kendi kendine mâliksin, istediğin gibi tasarruf edersin.”
Güneş ise, Hak nâmına ve hakikat lisânıyla ve Hikmet‑i İlâhiye diliyle ona der: Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!‥ Ben musahhar bir memurum. Seyyidim’in misâfirhânesinde bir mumdârım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakîki mâlik olamam. Çünkü; sineğin vücûdunda öyle manevî cevherler ve göz, kulak gibi antika san'atlar var ki, benim dükkânımda yok; dâire‑i iktidarımın haricindedir.” der, müddeîyi tekdir eder.
Sonra o müddeî döner, fir'avunlaşmış felsefe lisânıyla der ki: Mâdem kendine mâlik ve sâhib değilsin, bir hizmetkârsın; esbâb nâmına benimsin.” der.
O vakit güneş, hak ve hakikat nâmına ve ubûdiyet lisânıyla der ki: Ben öyle birinin olabilirim ki; bütün emsâlim olan ulvî yıldızları icâd eden ve semâvâtında kemâl‑i hikmetle yerleştiren ve kemâl‑i haşmetle döndüren ve kemâl‑i zînetle süslendiren bir Zât olabilir.”
Sonra o müddeî, kalbinden der ki: Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık, karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde, müekkillerim nâmına bir şey kazanırım.” der, onların içine girer. Onlara esbâb nâmına, şerîkleri hesabına ve tuğyan etmiş felsefe lisânıyla, nücûm‑perest olan Sâbiiyûnlar’ın dedikleri gibi der ki: Sizler pek çok dağınık olduğunuzdan, ayrı ayrı hâkimlerin taht‑ı hükmünde bulunuyorsunuz.”
814
O vakit yıldızlar nâmına bir yıldız der ki: Ne kadar sersem, akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki; bizim yüzümüzdeki sikke‑i Vahdet’i ve tuğrâ‑i Ehadiyet’i görmüyorsun, anlamıyorsun ve bizim nizâmât‑ı àliyemizi ve kavânîn‑i ubûdiyetimizi bilmiyorsun; bizi intizamsız zannediyorsun. Bizler öyle bir Zât’ın san'atıyız ve hizmetkârlarıyız ki; bizim denizimiz olan semâvâtı ve şeceremiz olan kâinâtı ve mesîregâhımız olan nihâyetsiz fezâ‑yı âlemi kabza‑i tasarrufunda tutan bir Vâhid‑i Ehad’dir. Bizler, donanma elektrik lambaları gibi, O’nun kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösteren nurânî şâhidleriz ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ini ilân eden ışıklı bürhânlarız. Herbir tâifemiz, O’nun dâire‑i saltanatında, ulvî, süflî, dünyevî, berzahî, uhrevî menzillerde haşmet‑i saltanatını gösteren ve ziyâ veren nurânî hizmetkârlarız.
Evet herbirimiz kudret‑i Vâhid-i Ehad’in birer mu'cizesi ve şecere‑i hilkatin birer muntazam meyvesi ve Vahdâniyet’in birer münevver bürhânı ve melâikelerin birer menzili, birer tayyaresi, birer mescidi ve avâlim‑i ulviyenin birer lambası, birer güneşi ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’in birer şâhidi ve fezâ‑yı âlemin birer zîneti, birer kasrı, birer çiçeği ve semâ denizinin birer nurânî balığı ve gökyüzünün birer güzel gözü (Hâşiye‑1) olduğumuz gibi; hey'et‑i mecmuamızda sükûnet içinde bir sükût ve hikmet içinde bir hareket ve haşmet içinde bir zînet ve intizam içinde bir hüsn‑ü hilkat ve mevzûniyet içinde bir kemâl‑i san'at bulunduğundan Sâni'‑i Zülcelâl’imizi, nihâyetsiz diller ile Vahdet’ini, Ehadiyet’ini, Samediyet’ini ve evsâf‑ı Cemâl ve Celâl ve Kemâl’ini bütün kâinâta ilân ettiğimiz hâlde, bizim gibi nihâyet derecede sâfî, temiz, mutî', musahhar hizmetkârları, karmakarışıklık ve intizamsızlık ve vazifesizlik, hattâ sâhibsizlik ile ittiham ettiğinden tokada müstehaksın.” der. O müddeînin yüzüne recm‑i şeytan gibi bir yıldız, öyle bir tokat vurur ki, yıldızlardan Cehennem’in dibine onu atar. Ve beraberinde olan tabiatı, (Hâşiye‑2) evhâm derelerine ve tesâdüfü, adem kuyusuna ve şerîkleri, imtina' ve muhâliyet zulümâtına ve din aleyhindeki felsefeyi, esfel‑i sâfilînin dibine atar. Bütün yıldızlarla beraber o yıldız: ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا Fermân‑ı Kudsîsini okurlar ve Sinek kanadından tut, semâvât kandillerine kadar, bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur ki, parmak karıştırsın.” diye ilân ederler.
815
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سِرَاجِ وَحْدَتِكَ ف۪ي كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَدَلَّالِ وَحْدَانِيَّتِكَ ف۪ي مَشْهَرِ كَائِنَاتِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
816

Arabî Fıkra

﴿
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ âyetinin ezelî bağından, bir çiçeğine işâret eden Arabî fıkralardır.
حَتّٰى كَاَنَّ الشَّجَرَةَ الْمُزَهَّرَةَ ❋ قَص۪يدَةٌ مَنْظُومَةٌ مُحَرَّرَةٌ
وَتُنْشِدُ لِلْفَاطِرِ الْمَدَائِحَ الْمُبَهَّرَةَ ❋ اَوْ فَتَحَتْ بِكَثْرَةٍ عُيُونَهَا الْمُبَصَّرَةَ
لِتَنْظُرَ لِلصَّانِعِ الْعَجَائِبَ الْمُنَشَّرَةَ ❋ اَوْ زَيَّنَتْ لِع۪يدِهَا اَعْضَائَهَا الْمُخَضَّرَةَ
لِيَشْهَدَ سُلْطَانُهَا اٰثَارَهُ الْمُنَوَّرَةَ ❋ وَتُشْهِرَ فِي الْمَحْضَرِ مُرَصَّعَاتِ الْجَوْهَرِ
وَتُعْلِنَ لِلْبَشَرِ حِكْمَةَ خَلْقِ الشَّجَرِ ❋ بِكَنْزِهَا الْمُدَخَّرِ مِنْ جُودِ رَبِّ الثَّمَرِ
سُبْحَانَهُ مَا اَحْسَنَ اِحْسَانَهُ ❋ مَا اَزْيَنَ بُرْهَانَهُ، مَا اَبْيَنَ تِبْيَانَهُ
خَيَالْ بِينَدْ اَزْ اِينْ اَشْجَارْ مَلَائِكْ رَا جَسَدْ اۤمَدْ سَمَاوِى بَاهَزَارَانْ نَىْ
اَزْ اِينْ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْهَاىِ ذَاتِ حَىْ
وَرَقْهَارَا زَبَانْ دَارَنْد هَمَه هُو هُو ذِكْرْ اۤرَنْد بَدَرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ
چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ هَرْ شَىْ
دَمَادَمْ جُويَدَنْد يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْد يَا حَىْ بَرَابَرْ مِى زَنَنْدْ اَللّٰهُ
﴿وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً مُبَارَكًا
817
Arabî fıkranın tercümesi:
Yani: Güyâ, çiçek açmış herbir ağaç, güzel yazılmış manzûm bir kasidedir ki; o kaside, Fâtır‑ı Zülcelâl’in medâyih‑i bâhiresini inşâd edip, şâirâne lisân‑ı hâl ile söylüyor.
Veyâhut o çiçek açmış herbir ağaç, binler bakar ve baktırır gözlerini açmış; Sâni'‑i Zülcelâl’in neşir ve teşhîr olunan acâib‑i san'atını bir‑iki gözle değil, belki binler gözlerle baksın; ehl‑i dikkati öyle baktırsın.
Veyâhut o çiçek açan herbir ağaç, umumî bayram olan baharın içindeki hususî bayramında ve resm‑i geçit-misâl bir ânda, yeşillenmiş a'zâlarını en süslü müzeyyenâtla süslemiş; ki, onun Sultan‑ı Zülcelâl’i, ona ihsân ettiği hedâyâyı ve letâifi ve âsâr‑ı nurâniyesini müşâhede etsin.
Hem meşher‑i San'at-ı İlâhiye olan zeminin yüzünde ve bahar mevsiminde, murassaât‑ı rahmetini enzâr‑ı halka teşhîr etsin ve şecerin hikmet‑i hilkatini beşere ilân etsin, incecik dallarında ne kadar mühim hazineler bulunduğunu ve ihsânat‑ı Rahmâniye’nin meyvelerinde ne derece mühim defineler var olduğunu göstermekle kemâl‑i Kudret-i İlâhiye’yi göstersin.
818

Birinci Mevkıfın Küçük Bir Zeyli

فَاسْتَمِعْ اٰيَةَ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا… الخ
ثُمَّ انْظُرْ اِلٰى وَجْهِ السَّمَاءِ كَيْفَ تَرٰى سُكُوتًا ف۪ي سُكُونَةٍ ❋ حَرَكَةً ف۪ي حِكْمَةٍ تَلَئْلُئًا ف۪ي حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا ف۪ي ز۪ينَةٍ ❋ مَعَ اِنْتِظَامِ الْخِلْقَةِ ، مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا ، تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا ، تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّهٰى سَلْطَنَةً بِلَا اِنْتِهَاءٍ ❋
﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا … الخ
Bu âyetin bir nev'i tercümesi olan ثُمَّ انْظُرْ اِلٰى وَجْهِ السَّمَاءِ كَيْفَ تَرٰى سُكُوتًا ف۪ي سُكُونَةٍ tercümesidir. Yani; âyet‑i kerîme, nazar‑ı dikkati, semânın zînetli ve güzel yüzüne çeviriyor. dikkat‑i nazar ile, semânın yüzünde fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr‑i Mutlak’ın emir ve teshìriyle o vaziyeti aldığını anlasın. Yoksa eğer başıboş olsa idiler, birbiri içinde o dehşetli hadsiz ecrâm, o gayet büyük küreler ve gayet sür'atli hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinâtın kulağını sağır edecekti. Hem öyle bir zelzele‑i herc ü merc içinde karışıklık olacaktı ki, kâinâtı dağıtacaktı. Yirmi câmus, birbiri içinde hareket etse ne kadar velveleli bir herc ü merce sebebiyet verdiği ma'lûm. Hâlbuki; Küre‑i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket edenler, yıldızlar içerisinde var olduğunu kozmoğrafya söylüyor.
İşte sükûnet içindeki sükût‑u ecrâmdan, Sâni'‑i Zülcelâl’in ve Kadîr‑i Zülkemâl’in derece‑i kudret ve teshìrini ve nücûmun O’na derece‑i inkıyad ve itâatini anla.
819
حَرَكَةً ف۪ي حِكْمَةٍ Hem, semânın yüzünde, hikmet içinde bir hareketi görmeği âyet emrediyor. Evet, gayet acîb ve azîm o harekât, gayet dakîk ve geniş hikmet içindedir. Nasıl ki, bir fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde çeviren bir san'atkâr, fabrikanın azamet ve intizamı derecesinde derece‑i san'at ve mehâretini gösterir; öyle de; koca Güneş’e, seyyârât ile beraber fabrika vaziyetini veren ve o müdhiş azîm küreleri sapan taşları misillû ve fabrika çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr‑i Zülcelâl’in derece‑i kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezâhür eder.
تَلَئْلُئًا ف۪ي حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا ف۪ي ز۪ينَةٍ Yani: Hem, semâvât yüzünde öyle bir haşmet içinde bir parlamak ve bir zînet içinde bir tebessüm var ki; Sâni'‑i Zülcelâl’in ne kadar muazzam bir saltanatı, ne kadar güzel bir san'atı olduğunu gösterir. Donanma günlerinde kesretli elektrik lambaları, sultanın derece‑i haşmetini ve terakkiyât‑ı medeniyede derece‑i kemâlini gösterdiği gibi; koca semâvât, o haşmetli, zînetli yıldızlarıyla Sâni'‑i Zülcelâl’in kemâl‑i saltanatını ve cemâl‑i san'atını, öylece nazar‑ı dikkate gösteriyorlar.
820
مَعَ اِنْتِظَامِ الْخِلْقَةِ ❋ مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ Hem diyor ki: Semânın yüzündeki mahlûkatın intizamını, dakîk mîzanlar içinde masnûâtın mevzûniyetini gör ve anla ki: Onların Sâni'i ne kadar Kadîr ve ne kadar Hakîm olduğunu bil. Evet, muhtelif ve küçük cirimleri veyâhut hayvanları döndüren ve bir vazife için çeviren ve bir mîzan‑ı mahsûs ile herbirini muayyen bir yolda sevkeden bir Zât’ın derece‑i iktidar ve hikmetini ve hareket eden cirmlerin O’na derece‑i itâat ve musahhariyetlerini gösterdikleri gibi; koca semâvât o dehşetli azametiyle, hadsiz yıldızlarıyla ve o yıldızlar da dehşetli büyüklükleriyle ve gayet şiddetli hareketleriyle beraber, zerre mikdar ve bir sâniyecik kadar hududlarından tecâvüz etmemeleri, bir âşire‑i dakika kadar vazifelerinden geri kalmamaları, Sâni'‑i Zülcelâl’lerinin ne kadar dakîk bir mîzan‑ı mahsûs ile Rubûbiyet’ini icra ettiğini nazar‑ı dikkate gösterirler. Hem de şu âyet gibi Sûre‑i Amme’de ve sâir âyetlerde beyân olunan teshìr‑i Şems ve Kamer ve nücûmla işâret ettiği gibi: تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا ، تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا ، تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا ، تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّهٰى ، سَلْطَنَةً بِلَا اِنْتِهَاءٍ
Yani: Semânın müzeyyen tavanına, güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lambayı takmak; gece‑gündüz hatlarıyla, kış yaz sahifelerinde Mektûbat‑ı Samedâniye’yi yazmasına bir nur hokkası hükmüne getirmek ve yüksek minâre ve kulelerdeki büyük saatlerin parlayan akrebleri misillû, kubbe‑i semâda Kamer’i, zamanın saat‑ı kübrâsına bir akrep yapmak; mütefâvit çok hilâller sûretinde her geceye güyâ ayrı bir hilâl bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak; menzillerinde kemâl‑i mîzanla, dakîk hesabla hareket ettirmek ve kubbe‑i semâda parlayan, tebessüm eden yıldızlarla, göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihâyetsiz bir Saltanat‑ı Rubûbiyet’in şeâiridir. Zîşuûra, O’nu iş'âr eden muhteşem bir Ulûhiyet’in işârâtıdır. Ehl‑i fikri, îmâna ve tevhide dâvet eder.
821

Yıldızları Konuşturan Bir Yıldıznâme

Bak kitab‑ı kâinâtın safha‑i rengînine,
Hâme‑i zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş!
Kalmamış bir nokta muzlim, çeşm‑i dil erbâbına
Sanki âyâtın Hudâ, nur ile tahrir eylemiş!
Bak, ne mu'ciz‑i hikmet, iz'ân‑rubâ-yı kâinât,
Bak, ne àlî bir temâşâdır fezâ‑yı kâinât;
.
Dinle de yıldızları, şu hutbe‑i şîrînine
Nâme‑i nûrîn-i Hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler:
Bir Kadîr‑i Zülcelâl’in haşmet‑i sultanına,
Biz birer bürhân‑ı nur-efşânız, vücûb‑u Sâni'a
Hem Vahdete, hem Kudrete şâhidleriz biz
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nâzenîn mu'cizâtı çün melek seyranına.
Bu semânın arza bakan, Cennet’e dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz.
Tûbâ‑i hilkatten semâvât şıkkına
Hep Kehkeşân ağsânına
Bir Cemîl‑i Zülcelâl’in dest‑i hikmetiyle takılmış,
Pek güzel meyveleriz biz.
Şu semâvât ehline, birer mescid‑i seyyâr,
Birer hâne‑i devvâr, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbâh‑ı nevvâr, birer gemi‑i cebbâr,
Birer tayyareyiz biz
Bir Kadîr‑i Zülkemâl’in, bir Hakîm‑i Zülcelâl’in;
Birer mu'cize‑i Kudret; birer hàrika‑i san'at-ı hàlıkane,
Birer nâdire‑i Hikmet, birer dâhiye‑i hilkat,
Birer nur âlemiyiz biz
Böyle yüzbin dil ile, yüzbin bürhân gösteririz,
İşittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz
Sikkemiz bir, tuğrâmız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne,
Zikrederiz, Kehkeşânın halka‑i ezkârına mensûb birer meczûblarız biz!‥
822

İkinci Mevkıf

﴿
﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ❋ اَللّٰهُ الصَّمَدُ
Şu Mevkıf’ın Üç Maksad’ı var