798
Ondokuzuncu ve Otuzbirinci Söz’lerin Zeyli
Şakk‑ı Kamer Mu'cizesine Dairdir
﴿﷽﴾
﴿اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ❋ وَاِنْ يَرَوْا اٰيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ﴾
Kamer gibi parlak bir Mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) olan İnşikak‑ı Kamer’i, evhâm‑ı fâside ile inhisâfa uğratmak isteyen feylesoflar ve onların muhâkemesiz mukallidleri diyorlar ki: “Eğer İnşikak‑ı Kamer vukû' bulsa idi umum âleme ma'lûm olurdu, bütün tarih‑i beşerin nakletmesi lâzım gelirdi?”
Elcevab: İnşikak‑ı Kamer; da'vâ‑yı Nübüvvet’e delil olmak için o da'vâyı işiten ve inkâr eden hazır bir cemâate, gecede, vakt‑i gaflette, ânî olarak gösterildiğinden; hem ihtilâf‑ı metâli' ve sis ve bulutlar gibi rü'yete mâni esbâbın vücûdu ile beraber, o zamanda medeniyet taammüm etmediğinden ve hususî kaldığından ve tarassudât‑ı semâviye pek az olduğundan; bütün etraf‑ı âlemde görülmek, umum tarihlere geçmek, elbette lâzım değildir. Şakk‑ı Kamer yüzünden bu evhâm bulutlarını dağıtacak çok noktalardan şimdilik “BEŞ NOKTA”yı dinle…
799
Birinci Nokta
O zaman, o zemindeki küffarın gayet şedîd derecede inâdları, tarihen ma'lûm ve meşhûr olduğu hâlde; Kur'ân‑ı Hakîm’in ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾ demesiyle şu vak'ayı umum âleme ihbar ettiği hâlde; Kur'ân’ı inkâr eden o küffardan hiçbir kimse, şu âyetin tekzîbine, yani ihbar ettiği şu vâkıanın inkârına ağız açmamışlar. Eğer o zamanda o hâdise, o küffarca kat'î ve vâki bir hâdise olmasa idi; şu sözü serrişte ederek, gayet dehşetli bir tekzîbe ve Peygamber’in ibtal‑i da'vâsına hücum göstereceklerdi.
Hâlbuki, şu vak'aya dair siyer ve tarih, o vak'a ile münâsebetdâr küffarın adem‑i vukû'una dair hiçbir şeyini nakletmemişlerdir. Yalnız; ﴿وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ﴾ âyetinin beyân ettiği gibi, tarihçe menkul olan şudur ki: O hâdiseyi gören küffar, “sihirdir” demişler ve “Bize sihir gösterdi. Eğer sâir taraflardaki kervan ve kafileler görmüşlerse hakikattir. Yoksa bize sihir etmiş.” demişler. Sonra sabahleyin Yemen ve başka taraflardan gelen kafileler ihbar ettiler ki: “Böyle bir hâdiseyi gördük.” Sonra küffar, Fahr‑i Âlem (A.S.M.) hakkında (hâşâ!) “Yetîm‑i Ebû Tâlib’in sihri semâya da te'sir etti!” dediler.
İkinci Nokta
Sa'd‑ı Taftazanî gibi eâzım‑ı muhakkìkînin ekseri demişler ki: “İnşikak‑ı Kamer, parmaklarından su akması, umum bir orduya su içirmesi, câmide hutbe okurken dayandığı kuru direğin müfârakat‑ı Ahmediye’den (A.S.M.) ağlaması; umum cemâatin işitmesi gibi mütevâtirdir. Yani, öyle tabakadan tabakaya bir cemâat‑i kesîre nakletmiştir ki, kizbe ittifakları muhâldir. ‘Hâle’ gibi meşhûr bir kuyruklu yıldızın bin sene evvel çıkması gibi mütevâtirdir. Görmediğimiz Serendip Adası’nın vücûdu gibi tevâtürle vücûdu kat'îdir.” demişler. İşte böyle gayet kat'î ve şühûdî mesâilde teşkîkât‑ı vehmiye yapmak, akılsızlıktır. Yalnız muhâl olmamak kâfîdir. Hâlbuki: Şakk‑ı Kamer, bir volkanla inşikak eden bir dağ gibi mümkündür.
800
Üçüncü Nokta
Mu'cize; da'vâ‑yı Nübüvvet’in isbâtı için, münkirleri iknâ etmek içindir, icbar için değildir. Öyle ise; da'vâ‑yı Nübüvvet’i işitenler için, iknâ edecek bir derecede mu'cize göstermek lâzımdır. Sâir taraflara göstermek veyâhut icbar derecesinde bir bedâhetle izhâr etmek, Hakîm‑i Zülcelâl’in hikmetine münâfî olduğu gibi, sırr‑ı teklife dahi muhâliftir. Çünkü: “Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak” sırr‑ı teklif iktiza ediyor.
Eğer Fâtır‑ı Hakîm, İnşikak‑ı Kamer’i, feylesofların hevesâtına göre bütün âleme göstermek için bir‑iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin umum tarihlerine geçse idi, o vakit sâir hâdisât‑ı semâviye gibi; ya da'vâ‑yı Nübüvvet’e delil olmazdı, Risalet‑i Ahmediye’ye (A.S.M.) hususiyeti kalmazdı. Veyâhut bedâhet derecesinde öyle bir mu'cize olacaktı ki; aklı icbar edecek, aklın ihtiyarını elinden alacak; ister istemez Nübüvvet’i tasdik edecek. Ebû Cehil gibi kömür rûhlu, Ebû Bekir‑i Sıddık gibi elmas rûhlu adamlar bir seviyede kalıp, sırr‑ı teklif zâyi' olacaktı.
İşte bu sır içindir ki: Hem ânî, hem gece, hem vakt‑i gaflet, hem ihtilâf‑ı metâli', sis ve bulut gibi sâir mevâni'i perde ederek umum âleme gösterilmedi veyâhut tarihlere geçirilmedi.
Dördüncü Nokta
Şu hâdise, gece vakti herkes gaflette iken, ânî bir sûrette vukû' bulduğundan etraf‑ı âlemde elbette görülmeyecek. Bazı efrâda görünse de, gözüne inanmayacak. İnandırsa da, elbette böyle mühim bir hâdise, haber‑i vâhid ile tarihlere bâkî bir sermâye olmayacak.
Bazı kitaplarda: “Kamer, iki parça olduktan sonra yere inmiş.” ilâvesi ise; ehl‑i tahkîk reddetmişler. “Şu mu'cize‑i bâhireyi kıymetten düşürmek niyetiyle, belki bir münâfık ilhâk etmiş.” demişler.
801
Hem meselâ; o vakit, cehâlet sisiyle muhât İngiltere, İspanya’da yeni gurûb; Amerika’da gündüz; Çin’de, Japonya’da sabah olduğu gibi, başka yerlerde başka esbâb‑ı mâniaya binâen elbette görülmeyecek. Şimdi bu akılsız mu'terize bak, diyor ki: “İngiltere, Çin, Japon, Amerika gibi akvâmın tarihleri bundan bahsetmiyor. Öyle ise, vukû' bulmamış.” Bin nefrîn onun gibi Avrupa kâselislerinin başına!
Beşinci Nokta
İnşikak‑ı Kamer, kendi kendine bazı esbâba binâen vukû' bulmuş, tesâdüfî, tabîi bir hâdise değil ki; âdi ve tabîi kanunlarına tatbik edilsin. Belki, şems ve kamerin Hàlık‑ı Hakîm’i, Resûlünün risaletini tasdik ve da'vâsını tenvir için hàrikulâde olarak o hâdiseyi îka' etmiştir. Sırr‑ı irşad ve sırr‑ı teklif ve hikmet‑i Risalet’in iktizasıyla, hikmet‑i Rubûbiyet’in istediği insanlara ilzam‑ı hüccet için gösterilmiştir.
O sırr‑ı hikmetin iktiza etmedikleri, istemedikleri ve da'vâ‑yı Nübüvvet’i henüz işitmedikleri aktâr‑ı zemindeki insanlara göstermemek için, sis ve bulut ve ihtilâf‑ı metâli' haysiyetiyle; bazı memleketin kameri daha çıkmaması ve bazılarının güneşleri çıkması ve bir kısmının sabahı olması ve bir kısmının güneşi yeni gurûb etmesi gibi, o hâdiseyi görmeye mâni pek çok esbâba binâen gösterilmemiş.
Eğer, umum onlara dahi gösterilse idi, o hâlde ya İşâret‑i Ahmediye’nin neticesi ve Mu'cize‑i Nübüvvet olarak gösterilecekti; o vakit risaleti, bedâhet derecesine çıkacaktı. Herkes tasdike mecbur olurdu. Aklın ihtiyarı kalmazdı. Îmân ise, aklın ihtiyarıyladır. Sırr‑ı teklif zâyi' olurdu. Eğer sırf bir hâdise‑i semâviye olarak gösterilse idi; Risalet‑i Ahmediye ile münâsebeti kesilirdi ve O’nunla hususiyeti kalmazdı.
Elhâsıl: Şakk‑ı Kamer’in imkânında şübhe kalmadı. Kat'î isbât edildi. Şimdi, vukû'una delâlet eden çok bürhânlarından altısına (Hâşiye) işâret ederiz. Şöyle ki:
802
Ehl‑i adâlet olan sahâbelerin, vukû'una icmâı‥ Ve ehl‑i tahkîk umum müfessirlerin, ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾ tefsirinde onun vukû'una ittifakı‥ Ve ehl‑i rivâyet-i sâdıka bütün muhaddisînin, pek çok senedlerle ve muhtelif tarîklerle vukû'unu nakletmesi‥ Ve ehl‑i keşf ve ilhâm bütün evliyâ ve sıddıkînin şehâdeti‥ Ve İlm‑i Kelâmın meslekçe birbirinden çok uzak olan imâmların ve mütebahhir ulemânın tasdiki‥ Ve nass‑ı kat'î ile dalâlet üzerine icmâları vâki olmayan Ümmet‑i Muhammediye’nin o vak'ayı telâkki‑i bilkabûl etmesi; güneş gibi İnşikak‑ı Kamer’i isbât eder.
Elhâsıl: Buraya kadar tahkîk nâmına ve hasmı ilzam hesabına idi. Bundan sonraki cümleler, hakikat nâmına ve îmân hesabınadır. Evet, tahkîk öyle dedi. Hakikat ise, diyor ki:
803
Semâ‑yı Risalet’in kamer‑i münîri olan Hâtem‑i Dîvân-ı Nübüvvet, nasıl ki; mahbûbiyet derecesine çıkan ubûdiyetindeki velâyetin kerâmet‑i uzmâsı ve mu'cize‑i kübrâsı olan Mi'râc ile, yani bir Cism‑i Arzî, semâvâtta gezdirmekle semâvâtın sekenesine ve âlem‑i ulvî ehline rüchâniyeti ve mahbûbiyeti gösterildi ve velâyetini isbât etti.
Öyle de: Arz’a bağlı, semâya asılı olan Kamer’i, bir arzlının işâretiyle iki parça ederek arzın sekenesine, O arzlının Risalet’ine öyle bir mu'cize gösterildi ki: Zât‑ı Ahmediye (A.S.M.) Kamer’in açılmış iki nurânî kanadı gibi; risalet ve velâyet gibi iki nurânî kanadıyla, iki ziyâdâr cenâh ile, evc‑i kemâlâta uçmuş; tâ Kàb‑ı Kavseyn’e çıkmış. Hem ehl‑i semâvât, hem ehl‑i arza, medâr‑ı fahr olmuştur… عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ الصَّلَاةُ وَالتَّسْل۪يمَاتُ مِلْاَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ مَنِ انْشَقَّ الْقَمَرُ بِاِشَارَتِهِ اِجْعَلْ قَلْب۪ي وَقُلُوبَ طَلَبَةِ رَسَائِلِ النُّورِ الصَّادِق۪ينَ كَالْقَمَرِ ف۪ي مُقَابَلَةِ شَمْسِ الْقُرْاٰنِ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
804
Otuzikinci Söz
Şu Söz üç mevkıftır
Yirmiikinci Söz’ün Sekizinci Lem'ası’nı izâh eden bir zeyildir. Mevcûdât‑ı âlem, vahdâniyete şehâdet ettikleri ellibeş lisândan (ki, Katre Risalesi’nde onlara işâret edilmiş) birinci lisânına bir tefsirdir. Ve ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾ âyetinin pek çok hakàikından, temsîl libâsı giydirilmiş bir hakikattir.
Birinci Mevkıf
﴿﷽﴾
﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ
805
Bir Ramazan gecesinde, şu kelâm‑ı tevhidînin onbir cümlesinin herbirinde, birer tevhid mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o mertebelerden yalnız لَا شَر۪يكَ لَهُ ’deki mânâyı, basit avâmın fehmine gelecek bir muhâvere‑i temsîliye ve bir münâzara‑i faraziye tarzında ve lisân‑ı hâli, lisân‑ı kàl sûretinde söylemiştim. Bana hizmet eden kıymetdâr kardaşlarımın ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine o muhâvereyi yazıyorum. Şöyle ki:
Bütün tabiat‑perest, esbâb‑perest ve müşrik gibi, umum envâ'‑ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalâletin tevehhüm ettikleri şerîklerin nâmına bir şahıs farzediyoruz ki; o şahs‑ı farazî, mevcûdât‑ı âlemden bir şeye Rab olmak istiyor ve hakîki mâlik olmak da'vâ etmektedir.
İşte o müddeî, evvelâ mevcûdâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona rab ve hakîki mâlik olmakta olduğunu; zerreye, tabiat lisânıyla, felsefe diliyle söyler.
806
O zerre dahi hakikat lisânıyla ve Hikmet‑i Rabbânî diliyle der ki: “Ben hadsiz vazifeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnû'a girip işliyorum. Eğer bütün o vezâifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa‥ “Hem benim gibi had ve hesaba gelmeyen zerrât içinde beraber gezip iş görüyoruz. (Hâşiye) Eğer bütün emsâlim o zerreleri de istihdam edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa‥ Hem kemâl‑i intizam ile, cüz' olduğum mevcûdlara, meselâ; kandaki küreyvât‑ı hamrâya hakîki mâlik ve mutasarrıf olabilirsen bana rab olmak da'vâ et; beni Cenâb‑ı Hak’tan başkasına isnâd et; yoksa sus! Hem bana rab olmadığın gibi müdâhale dahi edemezsin. Çünkü vezâifimizde ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizam var ki; nihâyetsiz bir hikmet ve muhît bir ilim sâhibi olmayan bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa, karıştıracak. Hâlbuki; senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesâdüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz.”
O müddeî, maddiyûnların dedikleri gibi dedi ki: “Öyle ise sen kendi kendine mâlik ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun?”
Zerre ona cevaben der: “Eğer güneş gibi bir dimağım ve ziyâsı gibi ihâtalı bir ilmim ve harâreti gibi şümûllü bir kudretim ve ziyâsındaki yedi renk gibi muhît duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcûda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi; belki senin gibi ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu da'vâ ederdim. Haydi def'ol git, sen benden iş bulamazsın!”
İşte şerîklerin vekili, zerreden me'yûs olunca, küreyvât‑ı hamrâdan iş bulacağım diye, kandaki bir küreyvât‑ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: “Ben sana rab ve mâlikim.” O küreyvât‑ı hamrâ – yani, yuvarlak kırmızı mevcûd – ona hakikat lisânıyla ve Hikmet‑i İlâhiye dili ile der: “Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve memuriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl‑i hikmetle istihdam olunduğumuz bütün hüceyrât‑ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa göster ve gösterebilirsen, belki senin da'vânda bir mânâ bulunabilir. Hâlbuki; senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdar karışamazsın. Çünkü; bizdeki intizam o kadar mükemmeldir ki; ancak herşeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir Zât bize hükmedebilir. Öyle ise sus! Vazifem o kadar mühim ve intizam o kadar mükemmeldir ki; senin ile, senin böyle karmakarışık sözlerine cevab vermeğe vaktim yok!” der, onu tardeder.
807
Sonra, onu kandıramadığı için o müddeî gider, bedendeki hüceyre tâbir ettikleri menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisânıyla der: “Zerreye ve küreyvât‑ı hamrâya söz anlattıramadım; belki sen sözümü anlarsın. Çünkü; sen, gayet küçük bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise, ben seni yapabilirim. Sen benim masnû'um ve hakîki mülküm ol.” der.
O hüceyre ona cevaben, hikmet ve hakikat lisânıyla der ki: “Ben, çendan küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazifelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve hey'et‑i mecmuasına bağlı alâkalarım var. Ezcümle, evride ve şerâyîn damarlarına ve hassâse ve muharrike a'sâblarına ve câzibe, dâfia, müvellide, musavvire gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazifelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve a'sâb ve kuvveleri teşkil ve tanzim ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende varsa ve benim emsâlim ve san'atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrât‑ı bedeniyeye tasarruf edecek nâfiz bir kudret, şâmil bir hikmet sende varsa göster, sonra “Ben seni yapabilirim.” diye da'vâ et. Yoksa haydi git! Küreyvât‑ı hamrâ, bana erzâk getiriyorlar. Küreyvât‑ı beyzâ da bana hücum eden hastalıklara mukàbele ediyorlar. İşim var, beni meşgul etme! Hem senin gibi âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiçbir cihetle karışamaz. Çünkü; bizde o derece ince ve nâzik ve mükemmel bir intizam (Hâşiye) var ki; eğer bize hükmeden bir Hakîm‑i Mutlak ve Kadîr‑i Mutlak ve Alîm‑i Mutlak olmazsa, intizamımız bozulur, nizâmımız karışır.”
808
Sonra o müddeî, onda da me'yûs oldu. Bir insanın bedenine rast gelir. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisânı ile tabîiyyûnun dedikleri gibi der ki: “Sen benimsin. Seni yapan benim veya sende hissem var.”
809
Cevaben o beden‑i insan, hakikat ve hikmet diliyle ve intizamının lisân‑ı hâliyle der ki: “Eğer bütün emsâlim ve yüzümüzdeki sikke‑i kudret ve tuğrâ‑i fıtrat bir olan bütün insanların bedenlerine hakîki mutasarrıf olacak bir kudret ve ilim sende varsa‥ Hem sudan ve havadan tut, tâ nebâtât ve hayvanata kadar benim erzâkımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir hâkimiyetin varsa‥ Hem, ben kılıf olduğum gayet geniş ve yüksek olan rûh, kalb, akıl gibi letâif‑i maneviyeyi, benim gibi dar, süflî bir zarfta yerleştirerek, kemâl‑i hikmet ile istihdam edip ibâdet ettirecek sende nihâyetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa, göster; sonra “Ben seni yaptım.” de. Yoksa sus! Hem bendeki intizam‑ı ekmelin şehâdetiyle ve yüzümdeki sikke‑i vahdet’in delâletiyle, benim Sâni'im, herşeye Kadîr, herşeye Alîm, herşeyi görür ve herşeyi işitir bir Zât’tır. Senin gibi sersem, âcizin parmağı O’nun san'atına karışamaz, zerre mikdar müdâhale edemez.”
O şerîklerin vekili, bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz. Gider, insanın nev'ine rast gelir, kalbinden der ki: “Belki bu dağınık, karmakarışık olan cemâat içinde; şeytan, onların ef'âl‑i ihtiyariye ve ictimâiyelerine karıştığı gibi, belki ben de ahvâl‑i vücûdiye ve fıtriyelerine karışabileceğim ve parmak karıştıracak bir yer bulacağım. Ve onda bir yer bulup beni tardeden bedene ve beden hüceyresine hükmümü icra ederim.” Onun için beşerin nev'ine, yine sağır tabiat ve sersem felsefe lisânıyla der ki: “Siz çok karışık bir şey görünüyorsunuz. Ben size rab ve mâlikim veyâhut hissedarım.” der.
810
O vakit nev'‑i insan, hak ve hakikat lisânıyla, hikmet ve intizamın diliyle der ki: “Eğer bütün küre‑i arza giydirilen ve nev'imiz gibi bütün hayvanat ve nebâtâtın yüzlerbin envâ'ından rengârenk atkı ve iplerden kemâl‑i hikmetle dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve yüzbinler zîhayat envâ'ından nescolunan ve gayet nakışlı bir sûrette icâd edilen haliçeyi yapacak ve her vakit kemâl‑i hikmetle tecdîd edip tazelendirecek bir kudret ve hikmet sende varsa; Hem eğer, biz meyve olduğumuz küre‑i arza ve çekirdek olduğumuz âlemde tasarruf edecek ve hayatımıza lâzım maddeleri mîzan‑ı hikmetle aktâr‑ı âlemden bize gönderecek bir muhît kudret ve şâmil bir hikmet sende varsa; ve yüzümüzdeki sikke‑i kudret bir olan bütün gitmiş ve gelecek emsâlimizi icâd edecek bir iktidar sende varsa, belki bana rubûbiyet da'vâ edebilirsin. Yoksa haydi sus! Benim nev'imdeki karmakarışıklığa bakıp “Parmak karıştırabilirim.” deme. Çünkü; intizam mükemmeldir. O karmakarışık zannettiğin vaziyetler, kudretin kader kitabına göre kemâl‑i intizam ile bir istinsahtır. Çünkü; bizden çok aşağı olan ve bizim taht‑ı nezâretimizde bulunan hayvanat ve nebâtâtın kemâl‑i intizamları gösteriyor ki; bizdeki karışıklıklar bir nev'i kitabettir.
Hiç mümkün müdür ki; bir haliçenin her tarafına yayılan bir atkı ipini san'atkârâne yerleştiren, haliçenin ustasından başkası olsun. Hem bir meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olsun. Hem çekirdeği icâd eden, çekirdekli cismin sâni'inden başkası olsun. Hem gözün kördür; yüzümdeki mu'cizât‑ı kudreti, mâhiyetimizdeki havârık‑ı fıtratı görmüyorsun. Eğer görsen anlarsın ki: Benim Sâni'im, öyle bir Zât’tır ki, hiçbir şey O’ndan gizlenemez, hiçbir şey O’na nazlanıp ağır gelemez. Yıldızlar, zerreler kadar O’na kolay gelir. Bir baharı bir çiçek kadar sühûletle icâd eder. Koca kâinâtın fihristesini, kemâl‑i intizamla benim mâhiyetimde derceden bir Zât’tır. Böyle bir Zât’ın san'atına senin gibi câmid, âciz ve kör, sağır parmak karıştırabilir mi? Öyle ise sus! Def'ol git!” der, onu tardeder.
811
Sonra o müddeî gider; zeminin yüzüne serilen geniş haliçeye ve zemine giydirilen gayet müzeyyen ve münakkaş gömleğe, esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle der ki: “Sende tasarruf edebilirim ve sana mâlikim veya sende hissem var.” diye da'vâ eder.
O vakit o gömlek, (Hâşiye‑1) o haliçe, hak ve hakikat nâmına, lisân‑ı hikmetle o müddeîye der ki: “Eğer seneler, karnlar adedince yere giydirilip sonra intizam ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine asılan ve yeniden giydirilecek ve kemâl‑i intizam ile kader dâiresinde programları ve biçimleri çizilen ve ta'yin olunan ve gelecek zamanın şeridine takılan ve intizamlı ve hikmetli, ayrı ayrı nakışları bulunan bütün gömlekleri, haliçeleri dokuyacak, icâd edecek kudret ve san'at sende varsa; hem hilkat‑i arzdan, tâ harâb‑ı arza kadar, belki ezelden ebede kadar ulaşacak, hikmetli, kudretli iki manevî elin varsa; ve bütün atkılarımdaki bütün ferdleri icâd edecek, kemâl‑i intizam ve hikmetle tamir ve tecdîd edecek sende bir iktidar ve hikmet varsa; hem bizim modelimiz ve bizi giyen ve bizi kendine peçe ve çarşaf yapan küre‑i arzı elinde tutup mûcid olabilirsen, bana rubûbiyet da'vâ et. Yoksa haydi dışarıya! Bu yerde yer bulamazsın. Hem bizde öyle bir sikke‑i Vahdet ve öyle bir tuğrâ‑i Ehadiyet vardır ki; bütün kâinât kabza‑i tasarrufunda olmayan ve bütün eşyayı, bütün şuûnâtıyla birden görmeyen ve nihâyetsiz işleri beraber yapamayan ve her yerde hâzır ve nâzır bulunmayan ve mekândan münezzeh olmayan ve nihâyetsiz hikmet ve ilim ve kudrete mâlik olmayan bize sâhib olamaz ve müdâhale edemez.”
812
Sonra o müddeî gider; “Belki küre‑i arzı kandırıp orada bir yer bulurum.” der. Gider, küre‑i arza (Hâşiye‑2) yine esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla der ki: “Böyle serseri gezdiğinden, sâhibsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen benim olabilirsin.”
O vakit küre‑i arz, hak nâmına ve hakikat diliyle, gök gürültüsü gibi bir sadâ ile ona der ki: “Haltetme!‥ Ben nasıl serseri, sâhibsiz olabilirim! Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı, bir ipi intizamsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san'atsız görmüş müsün ki, bana ‘sâhibsiz, serseri’ dersin! Eğer hareket‑i seneviyem ile takriben yirmibeşbin senelik (Hâşiye) bir mesâfede, bir senede gezdiğim ve kemâl‑i mîzan ve hikmetle vazife‑i hizmetimi gördüğüm dâire‑i azîmeye hakîki mâlik olabilirsen ve kardeşlerim ve benim gibi vazifedâr olan on seyyâreye ve gezdikleri bütün dâirelere ve bizim imâmımız ve biz onunla bağlı ve câzibe‑i rahmetle ona takılı olduğumuz Güneş’i icâd edip, yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve seyyârât yıldızları ona bağlayacak ve kemâl‑i intizam ve hikmetle döndürüp istihdam edecek bir nihâyetsiz hikmet ve nihâyetsiz kudret sende varsa, bana rubûbiyet da'vâ et. Yoksa haydi Cehennem ol, git! Benim işim var, vazifeme gidiyorum. Hem bizlerdeki haşmetli intizamât ve dehşetli harekât ve hikmetli teshìrat gösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir Zât’tır ki; bütün mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar emirber nefer hükmünde O’na mutî' ve musahhardırlar. Bir ağacı, meyveleriyle tanzim ve tezyîn ettiği gibi, kolayca güneşi, seyyârâtla tanzim eder bir Hakîm‑i Zülcelâl ve Hâkim‑i Mutlak’tır.”
813
Sonra o müddeî, yerde yer bulamadığı için gider güneşe, kalbinden der ki: “Bu çok büyük bir şeydir, belki içinde bir delik bulup bir yol açarım, yeri de musahhar ederim.” Güneş’e, şirk nâmına ve şeytanlaşmış felsefe lisânıyla, Mecûsîler’in dedikleri gibi der ki: “Sen bir sultansın, kendi kendine mâliksin, istediğin gibi tasarruf edersin.”
Güneş ise, Hak nâmına ve hakikat lisânıyla ve Hikmet‑i İlâhiye diliyle ona der: “Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!‥ Ben musahhar bir memurum. Seyyidim’in misâfirhânesinde bir mumdârım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakîki mâlik olamam. Çünkü; sineğin vücûdunda öyle manevî cevherler ve göz, kulak gibi antika san'atlar var ki, benim dükkânımda yok; dâire‑i iktidarımın haricindedir.” der, müddeîyi tekdir eder.
Sonra o müddeî döner, fir'avunlaşmış felsefe lisânıyla der ki: “Mâdem kendine mâlik ve sâhib değilsin, bir hizmetkârsın; esbâb nâmına benimsin.” der.
O vakit güneş, hak ve hakikat nâmına ve ubûdiyet lisânıyla der ki: “Ben öyle birinin olabilirim ki; bütün emsâlim olan ulvî yıldızları icâd eden ve semâvâtında kemâl‑i hikmetle yerleştiren ve kemâl‑i haşmetle döndüren ve kemâl‑i zînetle süslendiren bir Zât olabilir.”
Sonra o müddeî, kalbinden der ki: “Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık, karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde, müekkillerim nâmına bir şey kazanırım.” der, onların içine girer. Onlara esbâb nâmına, şerîkleri hesabına ve tuğyan etmiş felsefe lisânıyla, nücûm‑perest olan Sâbiiyûnlar’ın dedikleri gibi der ki: “Sizler pek çok dağınık olduğunuzdan, ayrı ayrı hâkimlerin taht‑ı hükmünde bulunuyorsunuz.”
814
O vakit yıldızlar nâmına bir yıldız der ki: “Ne kadar sersem, akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki; bizim yüzümüzdeki sikke‑i Vahdet’i ve tuğrâ‑i Ehadiyet’i görmüyorsun, anlamıyorsun ve bizim nizâmât‑ı àliyemizi ve kavânîn‑i ubûdiyetimizi bilmiyorsun; bizi intizamsız zannediyorsun. Bizler öyle bir Zât’ın san'atıyız ve hizmetkârlarıyız ki; bizim denizimiz olan semâvâtı ve şeceremiz olan kâinâtı ve mesîregâhımız olan nihâyetsiz fezâ‑yı âlemi kabza‑i tasarrufunda tutan bir Vâhid‑i Ehad’dir. Bizler, donanma elektrik lambaları gibi, O’nun kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösteren nurânî şâhidleriz ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ini ilân eden ışıklı bürhânlarız. Herbir tâifemiz, O’nun dâire‑i saltanatında, ulvî, süflî, dünyevî, berzahî, uhrevî menzillerde haşmet‑i saltanatını gösteren ve ziyâ veren nurânî hizmetkârlarız.
Evet herbirimiz kudret‑i Vâhid-i Ehad’in birer mu'cizesi ve şecere‑i hilkatin birer muntazam meyvesi ve Vahdâniyet’in birer münevver bürhânı ve melâikelerin birer menzili, birer tayyaresi, birer mescidi ve avâlim‑i ulviyenin birer lambası, birer güneşi ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’in birer şâhidi ve fezâ‑yı âlemin birer zîneti, birer kasrı, birer çiçeği ve semâ denizinin birer nurânî balığı ve gökyüzünün birer güzel gözü (Hâşiye‑1) olduğumuz gibi; hey'et‑i mecmuamızda sükûnet içinde bir sükût ve hikmet içinde bir hareket ve haşmet içinde bir zînet ve intizam içinde bir hüsn‑ü hilkat ve mevzûniyet içinde bir kemâl‑i san'at bulunduğundan Sâni'‑i Zülcelâl’imizi, nihâyetsiz diller ile Vahdet’ini, Ehadiyet’ini, Samediyet’ini ve evsâf‑ı Cemâl ve Celâl ve Kemâl’ini bütün kâinâta ilân ettiğimiz hâlde, bizim gibi nihâyet derecede sâfî, temiz, mutî', musahhar hizmetkârları, karmakarışıklık ve intizamsızlık ve vazifesizlik, hattâ sâhibsizlik ile ittiham ettiğinden tokada müstehaksın.” der. O müddeînin yüzüne – recm‑i şeytan gibi – bir yıldız, öyle bir tokat vurur ki, yıldızlardan tâ Cehennem’in dibine onu atar. Ve beraberinde olan tabiatı, (Hâşiye‑2) evhâm derelerine ve tesâdüfü, adem kuyusuna ve şerîkleri, imtina' ve muhâliyet zulümâtına ve din aleyhindeki felsefeyi, esfel‑i sâfilînin dibine atar. Bütün yıldızlarla beraber o yıldız: ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا﴾ Fermân‑ı Kudsîsini okurlar ve “Sinek kanadından tut, tâ semâvât kandillerine kadar, bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur ki, parmak karıştırsın.” diye ilân ederler.
815
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سِرَاجِ وَحْدَتِكَ ف۪ي كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَدَلَّالِ وَحْدَانِيَّتِكَ ف۪ي مَشْهَرِ كَائِنَاتِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
816
Arabî Fıkra
﴿﷽﴾
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ﴾ âyetinin ezelî bağından, bir çiçeğine işâret eden Arabî fıkralardır.
حَتّٰى كَاَنَّ الشَّجَرَةَ الْمُزَهَّرَةَ ❋ قَص۪يدَةٌ مَنْظُومَةٌ مُحَرَّرَةٌ
وَتُنْشِدُ لِلْفَاطِرِ الْمَدَائِحَ الْمُبَهَّرَةَ ❋ اَوْ فَتَحَتْ بِكَثْرَةٍ عُيُونَهَا الْمُبَصَّرَةَ
لِتَنْظُرَ لِلصَّانِعِ الْعَجَائِبَ الْمُنَشَّرَةَ ❋ اَوْ زَيَّنَتْ لِع۪يدِهَا اَعْضَائَهَا الْمُخَضَّرَةَ
لِيَشْهَدَ سُلْطَانُهَا اٰثَارَهُ الْمُنَوَّرَةَ ❋ وَتُشْهِرَ فِي الْمَحْضَرِ مُرَصَّعَاتِ الْجَوْهَرِ
وَتُعْلِنَ لِلْبَشَرِ حِكْمَةَ خَلْقِ الشَّجَرِ ❋ بِكَنْزِهَا الْمُدَخَّرِ مِنْ جُودِ رَبِّ الثَّمَرِ
سُبْحَانَهُ مَا اَحْسَنَ اِحْسَانَهُ ❋ مَا اَزْيَنَ بُرْهَانَهُ، مَا اَبْيَنَ تِبْيَانَهُ
خَيَالْ بِينَدْ اَزْ اِينْ اَشْجَارْ مَلَائِكْ رَا جَسَدْ اۤمَدْ سَمَاوِى بَاهَزَارَانْ نَىْ
اَزْ اِينْ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْهَاىِ ذَاتِ حَىْ
وَرَقْهَارَا زَبَانْ دَارَنْد هَمَه هُو هُو ذِكْرْ اۤرَنْد بَدَرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ
چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ هَرْ شَىْ
دَمَادَمْ جُويَدَنْد يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْد يَا حَىْ بَرَابَرْ مِى زَنَنْدْ اَللّٰهُ
﴿وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً مُبَارَكًا﴾
817
Arabî fıkranın tercümesi:
Yani: Güyâ, çiçek açmış herbir ağaç, güzel yazılmış manzûm bir kasidedir ki; o kaside, Fâtır‑ı Zülcelâl’in medâyih‑i bâhiresini inşâd edip, şâirâne lisân‑ı hâl ile söylüyor.
Veyâhut o çiçek açmış herbir ağaç, binler bakar ve baktırır gözlerini açmış; tâ Sâni'‑i Zülcelâl’in neşir ve teşhîr olunan acâib‑i san'atını bir‑iki gözle değil, belki binler gözlerle baksın; tâ ehl‑i dikkati öyle baktırsın.
Veyâhut o çiçek açan herbir ağaç, umumî bayram olan baharın içindeki hususî bayramında ve resm‑i geçit-misâl bir ânda, yeşillenmiş a'zâlarını en süslü müzeyyenâtla süslemiş; tâ ki, onun Sultan‑ı Zülcelâl’i, ona ihsân ettiği hedâyâyı ve letâifi ve âsâr‑ı nurâniyesini müşâhede etsin.
Hem meşher‑i San'at-ı İlâhiye olan zeminin yüzünde ve bahar mevsiminde, murassaât‑ı rahmetini enzâr‑ı halka teşhîr etsin ve şecerin hikmet‑i hilkatini beşere ilân etsin, incecik dallarında ne kadar mühim hazineler bulunduğunu ve ihsânat‑ı Rahmâniye’nin meyvelerinde ne derece mühim defineler var olduğunu göstermekle kemâl‑i Kudret-i İlâhiye’yi göstersin.
818
Birinci Mevkıfın Küçük Bir Zeyli
فَاسْتَمِعْ اٰيَةَ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا… الخ﴾
ثُمَّ انْظُرْ اِلٰى وَجْهِ السَّمَاءِ كَيْفَ تَرٰى سُكُوتًا ف۪ي سُكُونَةٍ ❋ حَرَكَةً ف۪ي حِكْمَةٍ تَلَئْلُئًا ف۪ي حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا ف۪ي ز۪ينَةٍ ❋ مَعَ اِنْتِظَامِ الْخِلْقَةِ ، مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا ، تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا ، تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّهٰى سَلْطَنَةً بِلَا اِنْتِهَاءٍ ❋
﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا … الخ﴾
Bu âyetin bir nev'i tercümesi olan ثُمَّ انْظُرْ اِلٰى وَجْهِ السَّمَاءِ كَيْفَ تَرٰى سُكُوتًا ف۪ي سُكُونَةٍ tercümesidir. Yani; âyet‑i kerîme, nazar‑ı dikkati, semânın zînetli ve güzel yüzüne çeviriyor. Tâ dikkat‑i nazar ile, semânın yüzünde fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr‑i Mutlak’ın emir ve teshìriyle o vaziyeti aldığını anlasın. Yoksa eğer başıboş olsa idiler, birbiri içinde o dehşetli hadsiz ecrâm, o gayet büyük küreler ve gayet sür'atli hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinâtın kulağını sağır edecekti. Hem öyle bir zelzele‑i herc ü merc içinde karışıklık olacaktı ki, kâinâtı dağıtacaktı. Yirmi câmus, birbiri içinde hareket etse ne kadar velveleli bir herc ü merce sebebiyet verdiği ma'lûm. Hâlbuki; Küre‑i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket edenler, yıldızlar içerisinde var olduğunu kozmoğrafya söylüyor.
İşte sükûnet içindeki sükût‑u ecrâmdan, Sâni'‑i Zülcelâl’in ve Kadîr‑i Zülkemâl’in derece‑i kudret ve teshìrini ve nücûmun O’na derece‑i inkıyad ve itâatini anla.
819
حَرَكَةً ف۪ي حِكْمَةٍ Hem, semânın yüzünde, hikmet içinde bir hareketi görmeği âyet emrediyor. Evet, gayet acîb ve azîm o harekât, gayet dakîk ve geniş hikmet içindedir. Nasıl ki, bir fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde çeviren bir san'atkâr, fabrikanın azamet ve intizamı derecesinde derece‑i san'at ve mehâretini gösterir; öyle de; koca Güneş’e, seyyârât ile beraber fabrika vaziyetini veren ve o müdhiş azîm küreleri sapan taşları misillû ve fabrika çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr‑i Zülcelâl’in derece‑i kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezâhür eder.
تَلَئْلُئًا ف۪ي حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا ف۪ي ز۪ينَةٍ Yani: Hem, semâvât yüzünde öyle bir haşmet içinde bir parlamak ve bir zînet içinde bir tebessüm var ki; Sâni'‑i Zülcelâl’in ne kadar muazzam bir saltanatı, ne kadar güzel bir san'atı olduğunu gösterir. Donanma günlerinde kesretli elektrik lambaları, sultanın derece‑i haşmetini ve terakkiyât‑ı medeniyede derece‑i kemâlini gösterdiği gibi; koca semâvât, o haşmetli, zînetli yıldızlarıyla Sâni'‑i Zülcelâl’in kemâl‑i saltanatını ve cemâl‑i san'atını, öylece nazar‑ı dikkate gösteriyorlar.
820
مَعَ اِنْتِظَامِ الْخِلْقَةِ ❋ مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ Hem diyor ki: Semânın yüzündeki mahlûkatın intizamını, dakîk mîzanlar içinde masnûâtın mevzûniyetini gör ve anla ki: Onların Sâni'i ne kadar Kadîr ve ne kadar Hakîm olduğunu bil. Evet, muhtelif ve küçük cirimleri veyâhut hayvanları döndüren ve bir vazife için çeviren ve bir mîzan‑ı mahsûs ile herbirini muayyen bir yolda sevkeden bir Zât’ın derece‑i iktidar ve hikmetini ve hareket eden cirmlerin O’na derece‑i itâat ve musahhariyetlerini gösterdikleri gibi; koca semâvât o dehşetli azametiyle, hadsiz yıldızlarıyla ve o yıldızlar da dehşetli büyüklükleriyle ve gayet şiddetli hareketleriyle beraber, zerre mikdar ve bir sâniyecik kadar hududlarından tecâvüz etmemeleri, bir âşire‑i dakika kadar vazifelerinden geri kalmamaları, Sâni'‑i Zülcelâl’lerinin ne kadar dakîk bir mîzan‑ı mahsûs ile Rubûbiyet’ini icra ettiğini nazar‑ı dikkate gösterirler. Hem de şu âyet gibi Sûre‑i Amme’de ve sâir âyetlerde beyân olunan teshìr‑i Şems ve Kamer ve nücûmla işâret ettiği gibi: تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا ، تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا ، تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا ، تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّهٰى ، سَلْطَنَةً بِلَا اِنْتِهَاءٍ
Yani: Semânın müzeyyen tavanına, güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lambayı takmak; gece‑gündüz hatlarıyla, kış yaz sahifelerinde Mektûbat‑ı Samedâniye’yi yazmasına bir nur hokkası hükmüne getirmek ve yüksek minâre ve kulelerdeki büyük saatlerin parlayan akrebleri misillû, kubbe‑i semâda Kamer’i, zamanın saat‑ı kübrâsına bir akrep yapmak; mütefâvit çok hilâller sûretinde her geceye güyâ ayrı bir hilâl bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak; menzillerinde kemâl‑i mîzanla, dakîk hesabla hareket ettirmek ve kubbe‑i semâda parlayan, tebessüm eden yıldızlarla, göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihâyetsiz bir Saltanat‑ı Rubûbiyet’in şeâiridir. Zîşuûra, O’nu iş'âr eden muhteşem bir Ulûhiyet’in işârâtıdır. Ehl‑i fikri, îmâna ve tevhide dâvet eder.
821
Yıldızları Konuşturan Bir Yıldıznâme
Bak kitab‑ı kâinâtın safha‑i rengînine,
Hâme‑i zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş!
Kalmamış bir nokta muzlim, çeşm‑i dil erbâbına
Sanki âyâtın Hudâ, nur ile tahrir eylemiş!
Bak, ne mu'ciz‑i hikmet, iz'ân‑rubâ-yı kâinât,
Bak, ne àlî bir temâşâdır fezâ‑yı kâinât;
.
Dinle de yıldızları, şu hutbe‑i şîrînine
Nâme‑i nûrîn-i Hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler:
Bir Kadîr‑i Zülcelâl’in haşmet‑i sultanına,
Biz birer bürhân‑ı nur-efşânız, vücûb‑u Sâni'a
Hem Vahdete, hem Kudrete şâhidleriz biz…
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nâzenîn mu'cizâtı çün melek seyranına.
Bu semânın arza bakan, Cennet’e dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz.
Tûbâ‑i hilkatten semâvât şıkkına
Hep Kehkeşân ağsânına‥
Bir Cemîl‑i Zülcelâl’in dest‑i hikmetiyle takılmış,
Pek güzel meyveleriz biz.
Şu semâvât ehline, birer mescid‑i seyyâr,
Birer hâne‑i devvâr, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbâh‑ı nevvâr, birer gemi‑i cebbâr,
Birer tayyareyiz biz…
Bir Kadîr‑i Zülkemâl’in, bir Hakîm‑i Zülcelâl’in;
Birer mu'cize‑i Kudret; birer hàrika‑i san'at-ı hàlıkane,
Birer nâdire‑i Hikmet, birer dâhiye‑i hilkat,
Birer nur âlemiyiz biz…
Böyle yüzbin dil ile, yüzbin bürhân gösteririz,
İşittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz…
Sikkemiz bir, tuğrâmız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne,
Zikrederiz, Kehkeşânın halka‑i ezkârına mensûb birer meczûblarız biz!‥
822
İkinci Mevkıf
﴿﷽﴾
﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ❋ اَللّٰهُ الصَّمَدُ﴾
Şu Mevkıf’ın Üç Maksad’ı var
Birinci Maksad
Bir yıldızın tokadıyla yere sukùt eden ehl‑i şirk ve dalâletin vekili, zerrelerden yıldızlara kadar hiçbir yerde zerre mikdar şirke yer bulamadığından, o tarzdaki da'vâdan vazgeçip, fakat şeytan gibi, Vahdet’e dair teşkîkât yapmak için “Üç Mühim Suâl” ile, Ehadiyet’e ve Vahdet’e dair ehl‑i tevhide vesvese yapmak istedi.
Birinci Suâl: Zındıka lisânıyla diyor ki: “Ey ehl‑i tevhid! Ben, kendi müekkillerim nâmına bir şey bulamadım, mevcûdâtta bir hisse çıkaramadım, mesleğimi isbât edemedim. Fakat, siz ne ile nihâyetsiz bir kudret sâhibi bir Vâhid‑i Ehad’i isbât ediyorsunuz? Neden O’nun kudretiyle beraber başka eller karışmasını kàbil görmüyorsunuz?”
Elcevab: Yirmiikinci Söz’de kat'î isbât edilmiş ki; bütün mevcûdât, bütün zerrât, bütün yıldızlar, herbiri Vâcibü'l‑Vücûd’un ve Kàdir‑i Mutlak’ın vücûb‑u vücûduna birer bürhân‑ı neyyirdir. Bütün kâinâttaki silsilelerin herbiri, O’nun vahdâniyetine birer delil‑i kat'îdir. Kur'ân‑ı Hakîm, hadsiz bürhânlarında isbât ettiği gibi, umumun nazarına en zâhir bürhânları, daha ziyâde zikreder.
823
Ezcümle: ﴿وَلَئِنْ سَئَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ﴾﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ﴾ gibi pek çok âyâtla Kur'ân‑ı Hakîm, hilkat‑i arz ve semâvâtı, vahdâniyete bedâhet derecesinde bir bürhân gösteriyor ki, ister istemez zîşuûr olan her adam, hilkat‑i arz ve semâvâtta, bizzarûre Hàlık‑ı Zülcelâl’ini tasdik etmeğe mecburdur ki; ﴿لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ﴾ der.
Birinci Mevkıf’ta, nasıl bir zerreden başladık, tâ yıldızlara ve semâvâta kadar sikke‑i tevhidi gösterdik‥ Kur'ân‑ı Hakîm şu nev'i âyâtla, yıldızlardan ve semâvâttan tutup, tâ zerrelere kadar, şirki tard eder, şöyle işâret eder ve ma'nen der:
Semâvât ve Arz’ı böyle muntazam halkeden bir Kadîr‑i Mutlak’ın elbette devâir‑i masnûâtından olan manzûme‑i şemsiye bilbedâhe O’nun kabza‑i tasarrufundadır.
Mâdem O Kadîr‑i Mutlak, Şems’i, seyyârâtıyla kabza‑i tasarrufunda tutuyor ve tanzim ve teshìr ve tedvîr ediyor; elbette o manzûme‑i şemsiyenin bir cüz'ü ve Şems ile bağlanan Küre‑i arz dahi kabza‑i tasarrufunda ve tedbir ve tedvîrindedir.
Mâdem Küre‑i arz, kabza‑i tasarrufunda ve tedbir ve tedvîrindedir; bilbedâhe arzın yüzünde yazılan ve icâd edilen ve yerin meyveleri ve gâyâtı hükmünde olan masnûât dahi O’nun kabza‑i Rubûbiyet’inde ve terbiyesindedir.
824
Mâdem bütün zeminin yüzüne serilen ve serpilen ve yüzünü yaldızlayan ve zînetlendiren ve her zaman tazelenen, gelip giden ve zemin onlarla dolup boşalan umum masnûât, kabza‑i kudret ve ilmindedir ve adl ü hikmetinin mîzanıyla ölçülüp ve tanzim edilir.
Mâdem bütün envâ', O’nun kabza‑i kudretindedir; elbette o envâ'ın muntazam ve mükemmel ferdleri ve âlemin küçük misâl‑i musağğarları ve envâ'‑ı kâinâtın bilânçoları ve kitab‑ı âlemin küçücük fihristeleri hükmünde olan cüz'î ferdleri, bilbedâhe O’nun kabza‑i Rubûbiyet’inde ve icâdındadır ve tedvîr ve terbiyesindedir.
Mâdem herbir zîhayat, kabza‑i tedbir ve terbiyesindedir; elbette o zîhayatın vücûdunu teşkil eden hüceyrât ve küreyvât ve a'zâ ve a'sâb, bilbedâhe O’nun kabza‑i ilim ve kudretindedir.
Mâdem herbir hüceyre ve kandaki herbir küreyvât, O’nun taht‑ı emrindedir ve dâire‑i tasarrufundadır ve O’nun kanunuyla hareket ederler. Elbette bütün bunların madde‑i esâsiyesi ve bütün onlardaki nakş‑ı san'ata ve nesc‑i nakşa, mekikler ve yaylar hükmünde olan zerrât dahi bizzarûre O’nun kabza‑i kudretinde ve dâire‑i ilmindedir ve O’nun emriyle, izniyle, kuvvetiyle muntazam harekât yapar, mükemmel vezâif görür.
Mâdem herbir zerrenin hareketi ve vazife görmesi, O’nun kanunuyla, izniyle, emriyledir; elbette teşahhusât‑ı vechiye ve herkesin yüzünde herkesten onu temyiz edecek birer alâmet‑i fârika bulunması ve sîmâlar gibi, seslerde, dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedâhe, O’nun ilim ve hikmetiyledir.
İşte şu silsileye, mebde' ve müntehâyı zikrederek işâret eden şu âyete bak: ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ﴾
825
Şimdi deriz: Ey ehl‑i şirkin vekili! İşte silsile‑i kâinât kadar kuvvetli bürhânlar, meslek‑i tevhidi isbât eder ve bir Kadîr‑i Mutlak’ı gösterir. Mâdem hilkat‑i semâvât ve arz, bir Sâni'‑i Kadîr’i ve O Sâni'‑i Kadîr’in nihâyetsiz bir kudretini ve o nihâyetsiz kudretin, nihâyetsiz bir kemâlde olduğunu gösterir; elbette şerîklerden istiğnâ‑yı mutlak var. Yani; hiçbir cihette şerîklere ihtiyaç yok. İhtiyaç olmadığı hâlde neden bu zulümâtlı meslekte gidiyorsunuz? Ne zorunuz var ki, oraya giriyorsunuz?
Hem de şürekâya hiçbir ihtiyaç olmadığı ve kâinât onlardan müstağnî‑i mutlak oldukları hâlde, şerîk‑i Ulûhiyet gibi, Rubûbiyet ve icâd şerîkleri dahi mümteni'dirler, vücûdları muhâldir. Çünkü; semâvât ve arzın Sâni'indeki kudret, hem nihâyet kemâlde, hem nihâyetsiz olduğunu isbât ettik. Eğer şerîk bulunsa, mütenâhî diğer bir kudret, o nihâyetsiz ve gayet kemâldeki kudreti mağlûb edip, bir kısım yer zabtetmek ve ona nihâyet vermek ve ma'nen âciz bırakıp, hadsiz olduğu hâlde tahdid etmek ve hiçbir mecburiyet olmadan bir mütenâhî şey, nihâyetsiz bir şeye, nihâyetsiz olduğu bir vakitte nihâyet vermek ve mütenâhî yapmak lâzım gelir ki; bu, muhâlâtın en gayr‑ı ma'kulü ve mümteniâtın en katmerlisidir.
Hem şerîkler “Müstağniyetün anhâ” ve “Mümteniatün bizzat”; yani: Hiç onlara ihtiyaç olmadığı gibi, vücûdları muhâl oldukları hâlde onları da'vâ etmek, sırf tahakkümîdir. Yani; aklen, mantıken, fikren o da'vâyı ettirecek bir sebeb olmadığı için, mânâsız sözler hükmündedir. İlm‑i Usûl’ce “tahakkümî” tâbir edilir. Yani: Mânâsız da'vâ‑yı mücerreddir. İlm‑i Kelâm ve ilm‑i Usûl’ün düsturlarındandır ki; denilir: لَاعِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَل۪يلٍ وَلَا يُنَافِي الْاِمْكَانُ الذَّاتِيُّ الْيَق۪ينَ الْعِلْمِيَّ Yani: “Bir delilden, bir emâreden neş'et etmeyen bir ihtimalin ehemmiyeti yok. Kat'î ilme şek katmaz, yakìn‑i hükmîyi sarsmaz.” Meselâ; zâtında Barla Denizi, (yani Eğirdir Gölü) imkân ve ihtimal var ki; pekmez olsun, yağa inkılâb etmiş olsun. Fakat, mâdem bir emâreden, o imkân ve ihtimal neş'et etmiyor; onun vücûduna ve su olduğuna, kat'î ilmimize te'sir etmez, şek ve vesvese vermez.
826
İşte bunun gibi, mevcûdâtın her tarafından, kâinâtın her köşesinden sorduk: Birinci Mevkıf’ta gösterildiği gibi, zerrâttan yıldızlara kadar ve İkinci Mevkıf’ta görüldüğü gibi, hilkat‑i semâvât ve arzdan, tâ sîmâlardaki teşahhusâta kadar hangi şeyden soruldu ise, lisân‑ı hâl ile vahdâniyete şehâdet ve sikke‑i tevhidi gösterdi. Sen de gördün… Öyle ise, kâinâtın mevcûdâtında bir emâre yok ki, şirk ihtimali, ona bina edilsin.
Demek, da'vâ‑yı şirk, sırf tahakkümî ve mânâsız söz ve da'vâ‑yı mücerred olduğundan şirki iddia etmek, mahz‑ı cehâlet, ayn‑ı belâhettir.
İşte ehl‑i dalâletin vekili, buna karşı diyeceği kalmıyor. Yalnız diyor ki: “Şirke emâre, kâinâttaki tertib‑i esbâbdır; herşeyin, bir sebeble bağlı olduğudur. Demek esbâbın, hakîki te'sirleri vardır. Te'sirleri varsa şerîk olabilirler?”
Elcevab: Meşîet ve Hikmet‑i İlâhiye’nin muktezâsıyla ve çok esmânın tezâhür etmek istemesiyle müsebbebât, esbâba rabtedilmiş. Herbir şey, bir sebeble bağlanmış. Fakat çok yerlerde ve müteaddid Söz’lerde kat'î isbât etmişiz ki; esbâbda hakîki te'sir‑i icâdî yok.
Şimdi yalnız bu kadar deriz ki: Esbâb içinde, bilbedâhe en eşrefi ve ihtiyarı en geniş ve tasarrufâtı en vâsi', insandır. İnsanın dahi en zâhir ef'âl‑i ihtiyariyesi içinde en zâhiri; ekl ve kelâm ve fikirdir. Yani: Yemek, söylemek, düşünmektir. Şu yemek, söylemek, düşünmek ise; gayet muntazam, acîb, hikmetli birer silsiledir. O silsilenin yüz cüz'ünden, insanın dest‑i ihtiyarına verilen ancak bir cüz'üdür.
Meselâ; yemekten, bedenin teğaddî‑i hüceyrâtından tut, tâ semerâtın teşekkülüne kadar olan silsile‑i ef'âl içinde, insanın dest‑i ihtiyarına verilen, yalnız ağızdaki dişlerin değirmenini tahrîk edip onu çiğnemektir. Ve söylemek silsilesinden, yalnız mehâric‑i hurûf kalıplarına, havayı sokup çıkarmaktır. Hâlbuki; ağzında bir tek kelime, bir çekirdek gibi iken, bir ağaç hükmündedir. Hava içinde milyonlar aynı kelime gibi meyveler verir. Milyonlarla dinleyenlerin kulaklarına girer. Bu misâlî sünbüle, insandaki hayâlin eli ancak yetişebilir. İhtiyarın kısacık eli, nasıl yetişir!‥
827
Mâdem esbâb içinde en eşrefi ve en ziyâde ihtiyar sâhibi olan insan, böyle hakîki icâddan eli bağlansa; sâir cemâdât ve behîmât ve anâsır ve tabiat, nasıl hakîki mutasarrıf olabilirler!
Yalnız o esbâb, birer zarftır ve masnûât‑ı Rabbâniye’ye birer kılıftırlar ve hedâyâ‑yı Rahmâniye’ye birer tablacıdırlar. Elbette bir pâdişahın hediyesinin kabı veya hediyeye sarılan mendil veyâhut hediye eline verilip getiren nefer, o pâdişahın saltanatına şerîk olamazlar ve onları şerîk tevehhüm eden, saçma bir hezeyan eder. Öyle de; esbâb‑ı zâhiriye ve vesâit‑i sûriyenin, Rubûbiyet‑i İlâhiye’den hiçbir cihette hisseleri olamaz. Hizmet‑i ubûdiyetten başka nasîbleri yoktur.
İkinci Maksad
Ehl‑i şirkin vekili, meslek‑i şirki, hiçbir cihetle isbât edemediğinden ve onun isbâtından me'yûs kaldığından; ehl‑i tevhidin mesleğini, teşkîkâtıyla ve şübheleriyle tahrib etmeğe çalışmak istediğinden şöyle ikinci bir suâl ediyor, diyor ki:
“Ey ehl‑i tevhid! Siz diyorsunuz ki: ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ❋ اَللّٰهُ الصَّمَدُ﴾ ‘Hàlık‑ı âlem birdir, Ehad’dir, Samed’dir. Hem, herşeyin Hàlık’ı O’dur. Ehadiyet‑i Zâtiyesiyle beraber doğrudan doğruya herşeyin dizgini O’nun elinde, herşeyin anahtarı kabzasında, herşeyin nâsiyesini tutuyor; bir iş bir işe mâni olmuyor. Bütün eşyada, bütün ahvâliyle bir ânda tasarruf edebilir.’ Böyle acîb bir hakikate nasıl inanılabilir? Müşahhas bir tek Zât, nihâyetsiz yerlerde, nihâyetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi?”
828
Elcevab: Şu suâle, gayet derin ve ince ve gayet yüksek ve geniş olan bir sırr‑ı Ehadiyet ve Samediyet’in beyânıyla cevab verilir. Fikr‑i beşer ise; o sırra, ancak bir temsîl dûrbîniyle ve mesel rasadıyla bakabilir. Cenâb‑ı Hakk’ın zât ve sıfâtında misil ve misâli yok; fakat mesel ve temsîl ile bir derece şuûnâtına bakılabilir. İşte biz de temsîlât‑ı maddiye ile o sırra işâret edeceğiz.
Birinci Temsîl: Şöyle ki: Onaltıncı Söz’de isbât edildiği gibi; bir tek zât‑ı müşahhas, muhtelif âyineler vâsıtasıyla külliyet kesbeder; bir cüz'i‑yi hakîki iken, şuûnât‑ı kesîreye mâlik bir küllî hükmüne geçer.
Evet, nasıl cismânî şeylere cam ve su gibi maddeler âyine olup, cismânî bir tek şey, o âyinelerde bir külliyet kesbeder; öyle de, nurânî şeylere ve rûhâniyâta dahi, hava ve esîr ve âlem‑i misâlin bazı mevcûdâtı, âyineler hükmünde ve berk ve hayâl sür'atinde birer vâsıta‑i seyr ve seyahat sûretine geçerler ki; o nurânîler ve o rûhâniler, hayâl sür'atiyle o merâyâ‑yı nazîfede ve o menâzil‑i latîfede gezerler, bir ânda binler yerlere girerler ve her âyinede, nurânî oldukları ve akisleri onların aynı ve onların hâsiyetine mâlik oldukları için, cismâniyetin aksine olarak, her yerde bizzat bulunur gibi hükmederler. Kesif cismânîlerin akisleri ve misâlleri, o cismâniyetin aynları olmadığı gibi, hâsiyetlerine dahi mâlik değil, ölü sayılırlar.
829
Meselâ: Güneş, müşahhas bir cüz'î olduğu hâlde parlak eşya vâsıtasıyla bir küllî hükmüne geçer. Zemin yüzündeki bütün parlak şeylere, hattâ herbir katre suya ve cam zerreciklerine birer aksini, birer misâlî güneşi, onların kàbiliyetine göre verir. Güneşin harâret ve ziyâsı ve ziyâsındaki yedi rengi ve zâtının bir nev'i misâli, herbir parlak cisimde bulunur. Farazâ güneşin ilmi, şuûru bulunsa idi; her âyine onun bir nev'i menzili ve tahtı ve iskemlesi hükmünde olup, herşeyle bizzat temâs eder, her zîşuûrla âyineler vâsıtasıyla, hattâ göz bebeğiyle birer telefon hükmünde muhâbere edebilirdi. Bir şey, bir şeye mâni olmazdı. Bir muhâbere, bir muhâbereye sed çekmezdi. Her yerde bulunmakla beraber, hiçbir yerde bulunmazdı.
Acaba; bir Zât’ın binbir isminden yalnız “Nur” isminin maddî ve cüz'î ve câmid bir âyinesi hükmünde olan güneş, böyle teşahhusu ile beraber, küllî yerlerde küllî işlere mazhar olsa; O Zât‑ı Zülcelâl, Ehadiyet‑i Zâtiyesiyle beraber, nihâyetsiz işleri bir ânda yapamaz mı?
İkinci Temsîl: Kâinât bir şecere hükmünde olduğu için, herbir şecere, kâinâtın hakàikına misâl olabilir. İşte, biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam çınar ağacını, kâinâta bir misâl‑i musağğar hükmünde tutup, kâinâttaki cilve‑i Ehadiyet’i onun ile göstereceğiz. Şöyle ki:
Şu ağacın, lâakal on bin meyvesi var. Herbir meyvesinin, lâakal yüzer kanatlı çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek, bir ânda, beraber, bir san'at ve icâda mazhardırlar. Hâlbuki; şu ağacın çekirdek‑i aslîsinde ve kökünde ve gövdesinde, cüz'î ve müşahhas ve ukde‑i hayatiye tâbir edilen bir cilve‑i irâde-i İlâhiye ve bir nüve‑i emr-i Rabbânî ile, şu ağacın kavânîn‑i teşkiliyesinin merkeziyeti, her dalın başında, herbir meyvenin içinde, herbir çekirdeğin yanında bulunur ki; hiçbirinin bir şeyini noksan bırakmayarak, birbirine mâni olmayarak, onunla yapılır.
Ve o bir tek cilve‑i irâde ve o kanun‑u emrî; ziyâ, harâret, hava gibi dağılıp her yere gitmiyor. Çünkü; gittiği yerlerin ortalarındaki uzun mesâfelerde ve muhtelif masnû'larda hiçbir iz bırakmıyor, hiçbir eseri görülmüyor. Eğer intişar ile olsa idi, izi ve eseri görülecekti. Belki bizzat tecezzî ve intişar etmeden herbirisinin yanında bulunuyor. Ehadiyet’ine ve şahsiyetine o küllî işler, münâfî olmuyor. Hattâ denilebilir ki; o cilve‑i irâde, o kanun‑u emrî, o ukde‑i hayatiye, herbirinin yanında bulunur, hiçbir yerde de bulunmaz. Güyâ şu muhteşem ağaçta meyveler, çekirdekler adedince o kanun‑u emrînin birer gözü, birer kulağı var. Belki ağacın herbir cüz'ü, o kanun‑u emrînin duygularının birer merkezi hükmündedir ki; uzun vâsıtaları, perde olup bir mâni teşkil etmek değil; belki telefon telleri gibi birer vesile‑i teshîl ve takrib olur. En uzak, en yakın gibidir.
830
Mâdem bilmüşâhede Zât‑ı Ehad-i Samed’in, “irâde” gibi bir sıfatının bir tek cilve‑i cüz'îsi, bilmüşâhede milyon yerde, milyonlar işe, vâsıtasız medâr olur; elbette Zât‑ı Zülcelâl’in tecellî‑i kudret ve irâdesiyle, şecere‑i hilkati bütün eczâ ve zerrâtıyla beraber tasarruf edebilmesine şühûd derecesinde yakìn etmek lâzım gelir.
Onaltıncı Söz’de isbât ve izâh edildiği gibi deriz ki: Mâdem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve rûhâni gibi madde ile mukayyed nîm‑nurânî masnû'lar ve şu çınar ağacının manevî nuru, rûhu hükmünde olan ukde‑i hayatı ve merkez‑i tasarrufu olan emrî kanunlar ve irâdî cilveler, nurâniyet sırrıyla; bir yerde iken ve bir tek müşahhas cüz'î oldukları hâlde, pek çok yerlerde ve pek çok işlerde bilmüşâhede bulunabilirler ve madde ile mukayyed bir cüz'î oldukları hâlde, mutlak bir küllî hükmünü alırlar ve bir ânda bir cüz'‑i ihtiyarî ile pek çok muhtelif işleri bilmüşâhede kesbederler… Sen de görüyorsun ve inkâr edemezsin.
831
Acaba; maddeden mücerred ve muallâ‥ hem kaydın tahdidinden ve kesâfetin zulmetinden münezzeh ve müberrâ‥ hem şu umum envâr ve şu bütün nurâniyât, O’nun envâr‑ı kudsiye-i Esmâiye’sinin kesif bir gölgesi ve zılâli‥ hem umum vücûd ve bütün hayat ve âlem‑i ervâh ve âlem‑i berzah ve âlem‑i misâl, nîm‑şeffâf birer âyine‑i cemâli‥ hem sıfâtı muhîta ve şuûnâtı külliye olan bir tek Zât‑ı Akdes’in irâde‑i külliye ve kudret‑i mutlaka ve ilm‑i muhît ile zâhir olan tecellî‑i sıfâtı ve cilve‑i ef'âli içindeki teveccüh‑ü Ehadiyet’inden hangi şey saklanabilir! Hangi iş O’na ağır gelebilir! Hangi yer O’ndan gizlenebilir! Hangi ferd O’ndan uzak kalabilir! Hangi şahıs, külliyet kesbetmeden O’na yanaşabilir! Hiç eşya O’ndan gizlenebilir mi! Hiçbir iş, bir işe mâni olur mu! Hiçbir yer, O’nun huzurundan hàlî kalır mı! İbn‑i Abbâs Radıyallahu Anh’ın dediği gibi; “Herbir mevcûda bakar birer manevî basarı ve işitir birer manevî sem'i” bulunmaz mı! Silsile‑i eşya, O’nun evâmir ve kanunlarının sür'atle cereyanlarına birer tel, birer damar hükmüne geçmez mi! Mevâni' ve avâik, O’nun tasarrufuna vesâil ve vesâit olamaz mı! Esbâb ve vesâit, sırf zâhirî bir perde olamaz mı! Hiçbir yerde bulunmadığı hâlde, her yerde bulunmaz mı! Hiç tahayyüz ve temekküne muhtaç olur mu! Hiç uzaklık ve küçüklük ve tabakàt‑ı vücûdun perdeleri, O’nun kurbiyetine ve tasarrufuna ve şühûduna mâni olabilir mi! Hem, hiç maddîlerin, mümkinlerin, kesiflerin, kesîrlerin, mukayyedlerin, mahdûdların hàssaları ve maddenin ve imkânın ve kesâfetin ve kesretin ve takayyüdün ve mahdûdiyetin mahsûs ve münhasır lâzımları olan tağayyür, tebeddül, tahayyüz ve tecezzî gibi emirler; maddeden mücerred ve Vâcibü'l‑Vücûd ve Nuru'l‑Envâr ve Vâhid‑i Ehad ve kuyûddan münezzeh ve hududdan müberrâ ve kusurdan mukaddes ve noksandan muallâ bir Zât‑ı Akdes’e lâhik olabilir mi! Acz, hiç O’na yakışır mı! Kusur, hiç O’nun dâmen‑i izzetine yanaşır mı!‥
832
İkinci Maksadın Hâtimesi
Bir zaman Ehadiyet’e dair bir tefekkürde bulunduğum zaman, odamın yanındaki çınar ağacının meyvelerine baktım: Arabiyyü'l‑ibare bir silsile‑i tefekkür kalbe geldi. Nasıl gelmiş ise, öyle Arabî olarak yazıp, sonra kısa bir meâlini söyleyeceğim. İşte:
نَعَمْ فَالْاَثْمَارُ وَالْبُذُورُ مُعْجِزَاتُ الْحِكْمَةِ ، خَوَارِقُ الصَّنْعَةِ ، هَدَايَا الرَّحْمَةِ ، بَرَاه۪ينُ الْوَحْدَةِ ، بَشَائِرُ لُطْفِهِ ف۪ي دَارِ الْاٰخِرَةِ ، شَوَاهِدُ صَادِقَةٌ ، بِاَنَّ خَلَّاقَهَا لِكُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ، بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ، كُلُّ الْاَثْمَارِ وَالْبُذُورِ مَرَايَاءُ الْوَحْدَةِ ف۪ي اَطْرَافِ الْكَثْرَةِ ، اِشَارَاتُ الْقَدَرِ ، رُمُوزَاتُ الْقُدْرَةِ ، بِاَنَّ تَاكَ الْكَثْرَةَ مِنْ مَنْبَعِ الْوَحْدَةِ ، تَصْدُرُ شَاهِدَةً لِوَحْدَةِ الْفَاطِرِ فِي الصُّنْعِ وَالتَّصْو۪يرِ ، ثُمَّ اِلَى الْوَحْدَةِ تَنْتَه۪ي ذَاكِرَةً لِحِكْمَةِ الْقَادِرِ فِي الْخَلْقِ وَالتَّدْب۪يرِ ، وَكَذَا هُنَّ تَلْو۪يحَاتُ الْحِكْمَةِ بِاَنَّ صَانِعَ الْكُلِّ بِكُلِّيَّةِ النَّظَرِ اِلَى الْجُزْئِيِّ يَنْظُرُ ، ثُمَّ اِلٰى جُزْئِهِ ، اِذْ اِنْ كَانَ ثَمَرًا فَهُوَ الْمَقْصُودُ الْاَظْهَرُ مِنْ خَلْقِ هٰذَا الشَّجَرِ فَالْبَشَرُ ثَمَرٌ لِهٰذِهِ الْكَائِنَاتِ ، فَهُوَ الْمَطْلُوبُ الْاَزْهَرُ لِخَالِقِ الْمَوْجُودَاتِ وَالْقَلْبُ كَالنُّوَاةِ فَهُوَ الْمِرْاٰةُ الْاَنْوَرُ لِصَانِعِ الْكَائِنَاتِ… مِنْ هٰذِهِ الْحِكْمَةِ صَارَ الْاِنْسَانُ الْاَصْغَرُ ف۪ي هٰذِهِ الْمَخْلُوقَاتِ هُوَ الْمَدَارُ الْاَظْهَرُ لِلنَّشْرِ وَالْمَحْشَرِ ف۪ي هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ وَالتَّخْر۪يبِ وَالتَّبْد۪يلِ لِهٰذِهِ الْكَائِنَاتِ
833
Bu Arabî fıkranın mebde'i şudur:
فَسُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَد۪يقَةَ اَرْضِهِ: مَشْهَرَ صَنْعَتِهِ ، مَحْشَرَ فِطْرَتِهِ ، مَظْهَرَ قُدْرَتِهِ ، مَدَارَ حِكْمَتِهِ ، مَزْهَرَ رَحْمَتِهِ ، مَزْرَعَ جَنَّتِهِ ، مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ ، مَس۪يلَ الْمَوْجُودَاتِ ، مَك۪يلَ الْمَصْنُوعَاتِ ، فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ ، مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ ، مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ ، مُزَهَّرُ النَّبَاتَات ،ِ مُعْجِزَاتُ عِلْمِهِ ، خَوَارِقُ صُنْعِهِ ، هَدَايَا جُودِهِ ، بَشَائِرُ لُطْفِهِ ، تَبَسُّمُ الْاَزْهَارِ مِنْ ز۪ينَةِ الْاَثْمَارِ ، تَسَجُّعُ الْاَطْيَارِ ف۪ي نَسْمَةِ الْاَسْحَارِ ، تَهَزُّجُ الْاَمْطَارِ عَلٰى خُدُودِ الْاَزْهَارِ تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلَى الْاَطْفَالِ الصِّغَارِ ، تَعَرُّفُ وَدُودٍ تَوَدُّدُ رَحْمٰنٍ تَرَحُّمُ حَنَّانٍ تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ وَالرُّوحِ وَالْحَيَوَانِ وَالْمَلَكِ وَالْجَانِّ
İşte bu Arabî tefekkürün kısa bir meâli şudur ki:
Bütün meyveler ve içindeki tohumcuklar; Hikmet‑i Rabbâniye’nin birer mu'cizesi‥ San'at‑ı İlâhiye’nin birer hàrikası‥ Rahmet‑i İlâhiye’nin birer hediyesi‥ Vahdet‑i İlâhiye’nin birer bürhân‑ı maddîsi‥ âhirette Eltâf‑ı İlâhiye’nin birer müjdecisi‥ kudretinin ihâtasına ve ilminin şümûlüne birer şâhid‑i sâdık oldukları gibi; şunlar, âlem‑i kesretin aktârında ve şu ağaç gibi tekessür etmiş bir nev'i âlemin etrafında vahdet âyineleridirler. Enzârı, kesretten vahdete çeviriyorlar.
Lisân‑ı hâl ile herbirisi der: “Dal budak salmış şu koca ağacın içinde dağılma, boğulma! Bütün o ağaç bizdedir, onun kesreti, vahdetimizde dâhildir. Hattâ her meyvenin kalbi hükmünde olan herbir çekirdek dahi, vahdetin birer maddî âyinesi oldukları gibi; zikr‑i kalbi-yi hafî ile koca ağacın zikr‑i cehrî sûretiyle çektiği ve okuduğu bütün esmâyı zikreder, okur.”
834
Hem o meyveler, tohumlar, vahdetin âyineleri oldukları gibi kaderin meşhûd işârâtı ve kudretin mücessem rumûzâtıdır ki; kader, onlar ile işâret eder ve kudret, o kelimeler ile remzen der: “Nasıl ki; şu ağacın kesretli dal ve budakları bir tek çekirdekten gelmiş ve şu ağacın san'atkârının icâd ve tasvirde vahdetini gösteriyor‥ Sonra şu ağaç, dal ve budak salıp tekessür ve intişar ettikten sonra bütün hakikatini bir meyvede toplar. Bütün mânâsını bir çekirdekte derceder. Onunla Hàlık‑ı Zülcelâl’inin halk ve tedbirindeki hikmetini gösterir…” Öyle de: Şu şecere‑i kâinât, bir menba'‑ı vahdetten vücûd alır, terbiye görür. Ve o kâinâtın meyvesi olan insan, şu kesret‑i mevcûdât içinde, vahdeti gösterdiği gibi; kalbi dahi îmân gözüyle kesret içinde sırr‑ı vahdeti görür.
Hem, o meyveler ve tohumlar, Hikmet‑i Rabbâniye’nin telvihâtıdır. Hikmet onlarla ehl‑i şuûra şöyle ifâde ediyor ve diyor ki: “Nasıl şu ağaca müteveccih küllî nazar, küllî tedbir, külliyetiyle ve umumiyetiyle bir tek meyveye bakar. Çünkü; o meyve, o ağaca bir misâl‑i musağğardır. Hem o ağaçtan maksûd, odur. Hem o küllî nazar ve umumî tedbir, bir meyvenin içinde, herbir çekirdeğe dahi nazar eder. Çünkü; çekirdek, umum ağacın mânâsını, fihristesini taşıyor. Demek, ağacın tedbirini gören Zât, o tedbir ile alâkadar bütün esmâsıyla, ağacın vücûdundan maksûd ve icâdının gayesi olan herbir semereye müteveccihtir. Hem şu koca ağaç, o küçük meyveler için bazen budanır, kesilir, tecdîd için bazı cihetleri tahrib edilir. Daha güzel, bâkî meyveler vermek için, aşılanır…”
Öyle de: Şu şecere‑i kâinâtın semeresi olan beşer; kâinâtın vücûdundan ve icâdından maksûd odur ve icâd‑ı mevcûdâtın gayesi de odur. Ve o meyvenin çekirdeği olan insanın kalbi dahi, Sâni'‑i kâinât’ın en münevver ve en câmi' bir âyinesidir. İşte şu hikmettendir ki: Şu küçücük insan, neşir ve haşir gibi muazzam inkılâblara medâr olmuş. Kâinâtın, tahrib ve tebdiline sebeb olur. Onun muhâkemesi için dünya kapısı kapanıp, âhiret kapısı açılır.
835
Mâdem haşrin bahsi geldi. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, haşrin isbâtına dair cezâlet‑i beyânını ve kuvvet‑i ifâdesini gösteren bir nükte‑i hakikatini beyân etmeğe münâsebet geldi. Şöyle ki:
Şu tefekkür neticesi gösteriyor ki; beşerin muhâkemesi ve saâdet‑i ebediye kazanması için lüzum olsa bütün kâinât tahrib edilir ve tahrib ve tebdil edecek bir kudret görünüyor ve vardır. Fakat haşrin merâtibi var. Bir kısmına îmân farzdır, mârifeti lâzımdır. Diğer kısmı, terakkiyât‑ı rûhiye ve fikriyenin derecâtına göre görünür ve ilim ve mârifeti lâzım olur. Kur'ân‑ı Hakîm, en basit ve kolay olan mertebeyi kat'î ve kuvvetli isbât için, en geniş ve en büyük bir dâire‑i haşri açacak bir kudreti gösteriyor.
İşte umuma îmân lâzım olan haşrin mertebesi şudur ki: “İnsanlar öldükten sonra, rûhları başka makamlara gider. Cesedleri çürüyor, fakat insanın cesedinde bir çekirdek, bir tohum hükmünde olacak ‘acbü'z‑zeneb’ tâbir edilen küçük bir cüz'ü, bâkî kalıp Cenâb‑ı Hak, onun üstünde cesed‑i insanîyi haşirde halkeder, onun rûhunu ona gönderir.”
İşte bu mertebe o kadar kolaydır ki; her baharda milyonlarla misâli görülüyor. İşte, bazen şu mertebeyi isbât için Âyât‑ı Kur'âniye öyle bir dâireyi gösteriyor ki; bütün zerrâtı, haşr ve neşredecek bir kudretin tasarrufâtını gösterir. Bazen de bütün mahlûkatı fenâya gönderip, yeniden getirecek bir kudret ve hikmetin âsârını gösterir. Bazı, yıldızları dağıtıp semâvâtı parçalayabilir bir kudret ve hikmetin tasarrufâtını ve âsârını gösterir. Bazı, bütün zîhayatı öldürecek, yeniden, def'aten bir sayha ile diriltecek bir kudret ve hikmetin tasarrufâtını ve tecelliyâtını gösterir. Bazı, bütün rû‑yi zeminde zîhayat olanları ayrı ayrı haşir ve neşredecek bir kudret ve hikmetin tecelliyâtını gösterir. Bazen, küre‑i arzı bütün bütün dağıtacak, dağları uçuracak, düzeltip daha güzel bir sûrete çevirecek bir kudret ve hikmetin âsârını gösterir.
836
Demek, herkese îmânı ve mârifeti farz olan haşirden başka, çok mertebe‑i haşirleri dahi o kudret ve hikmetle yapabilir. Hikmet‑i Rabbâniye iktiza etmiş ise; elbette haşir ve neşr‑i insanî ile beraber, umum onları dahi yapacak veyâhut bazı mühimlerini yapar…
Bir Suâl: Diyorsunuz ki: “Sen Sözler’de kıyâs‑ı temsîlî çok isti'mâl ediyorsun. Hâlbuki; fenn‑i mantıkça kıyâs‑ı temsîlî, yakìni ifâde etmiyor. Mesâil‑i yakìniyede bürhân‑ı mantıkî lâzımdır. Kıyâs‑ı temsîlî, Usûl‑ü Fıkıh ulemâsınca, zann‑ı gâlib kâfî olan metâlibde isti'mâl edilir. Hem de sen, temsîlâtı bazı hikâyeler sûretinde zikrediyorsun. Hikâye hayâlî olur, hakîki olmaz; vâkıa muhâlif olur?”
Elcevab: İlm‑i mantıkça, çendan, “Kıyâs‑ı temsîlî, yakìn‑i kat'î ifâde etmiyor.” denilmiş. Fakat kıyâs‑ı temsîlînin bir nev'i var ki, mantığın yakìnî bürhânından çok kuvvetlidir ve mantığın birinci şeklinin birinci darbından daha yakìnîdir. O kısım da şudur ki: Bir temsîl‑i cüz'î vâsıtasıyla bir hakikat‑i küllînin ucunu gösterip, hükmü o hakikate bina ediyor. O hakikatin kanununu, bir hususî maddede gösteriyor; tâ o hakikat‑i uzmâ bilinsin ve cüz'î maddeler ona ircâ edilsin.
837
Meselâ: “Güneş, nurâniyet vâsıtasıyla, bir tek zât iken her parlak şeyin yanında bulunuyor.” temsîliyle bir kanun‑u hakikat gösteriliyor ki; nur ve nurânî için kayıd olamaz, uzak ve yakın bir olur, az ve çok müsâvî olur, mekân onu zaptedemez.
Hem meselâ: “Ağacın meyveleri, yaprakları bir ânda, bir tarzda, kolaylıkla ve mükemmel olarak bir tek merkezde, bir kanun‑u emrî ile teşkili ve tasviri” bir temsîldir ki, muazzam bir hakikatin ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O hakikat ve o hakikatin kanununu gayet kat'î bir sûrette isbât eder ki; o koca kâinât dahi şu ağaç gibi o kanun‑u hakikatin ve o sırr‑ı Ehadiyet’in bir mazharıdır, bir meydân‑ı cevelânıdır.