Kalbe Fârisî Olarak Tahattur Eden Bir Münâcât
هٰذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِي الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِس۪ي
Yani; bu münâcât, kalbe Fârisî olarak tahattur ettiğinden Fârisî yazılmıştır. Evvelce matbu' olan “Hubâb Risalesi”nde dercedilmişti.
يَا رَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ مِى كَرْدَمْ دَرْدِ خُودْ رَا دَرْمَانْ نَمِى دِيدَمْ
Yâ Rab! Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma dayanıp derdime derman aramak için cihât‑ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım. Ma'nen bana denildi ki: “Yetmez mi dert derman sana.”
دَرْ رَاسْت مِى دِيدَمْ كِه دِى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْت
Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan tesellî almak için baktım. Fakat gördüm ki: Dünkü gün, pederimin kabri ve geçmiş zaman, ecdâdımın bir mezar‑ı ekberi sûretinde göründü. Tesellî yerine vahşet verdi. (Hâşiye‑1)
وَ دَرْ چَپْ دِيدَمْ كِه فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْت
Sonra soldaki istikbâle baktım. Derman bulamadım. Belki yarınki gün, benim kabrim ve istikbâl ise, emsâlimin ve nesl‑i âtînin bir kabr‑i ekberi sûretinde görünüp, ünsiyet değil belki vahşet verdi. (Hâşiye‑2)
291
وَ اِيمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْت
Soldan dahi hayır görünmediği için, hazır güne baktım. Gördüm ki: Şu gün, güyâ bir tabuttur. Hareket‑i mezbûhânede olan cismimin cenazesini taşıyor. (Hâşiye‑3)
بَرْ سَرِ عُمْرْ جَنَازَهِٔ مَنْ اِيسْتَادَه اَسْت
İşbu cihetten dahi devâ bulamadım. Sonra başımı kaldırıp şecere‑i ömrümün başına baktım. Gördüm ki: O ağacın tek meyvesi benim cenazemdir ki, o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor. (Hâşiye‑4)
دَرْ قَدَمْ اۤبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَ خَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْت
O cihetten dahi me'yûs olup başımı aşağıya eğdim. Baktım ki: Aşağıda, ayak altında kemiklerimin toprağı ile mebde'‑i hilkatimin toprağı birbirine karışmış gördüm. Derman değil, derdime dert kattı. (Hâşiye‑5)
چُونْ دَرْ پَسْ مِى نِگَرَمْ بِينَمْ اِينْ دُنْيَاءِ بِى بُنْيَادْ هِيچْ دَرْ هِيچَسْت
Ondan dahi nazarı çevirip arkama baktım. Gördüm ki: Esâssız, fânî bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem değil, belki vahşet ve dehşet zehirini ilâve etti. (Hâşiye‑6)
وَ دَرْ پِيشْ اَنْدَازَهِٔ نَظَرْ مِى كُنَمْ دَرِ قَبْر كُشَادَه اَسْت
وَ رَاهِ اَبَدْ بَدُورِ دِرَازْ پَدِيدَارَسْت
Onda dahi hayır görmediğim için ön tarafıma, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki: Kabir kapısı yolumun başında açık görünüp, onun arkasında ebede giden cadde, uzaktan uzağa nazara çarpıyor. (Hâşiye‑7)
292
مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى چِيزِى نِيسْت دَرْ دَسْت
İşte şu altı cihette ünsiyet ve tesellî değil, belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukâbil, benim elimde bir cüz'‑i ihtiyarîden başka hiçbir şey yoktur ki, ona dayanıp onunla mukàbele edeyim. (Hâşiye‑8)
كِه اُو جُزْء هَمْ عَاجِزْ، هَمْ كُوتَاه وَ هَمْ كَمْ عَيَارَسْت
Hâlbuki o cüz'‑i ihtiyarî denilen silâh‑ı insanî hem âciz, hem kısadır, hem ayarı noksandır. İcâd edemez, kisbden başka hiçbir şey elinden gelmez. (Hâşiye‑9)
نَه دَرْ مَاضِى مَجَالِ حُلُولْ نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذَسْت
Ne geçmiş zamana hulûl edebilir, ne de gelecek zamana nüfûz edebilir. Mâzi ve müstakbele ait emellerime ve elemlerime fâidesi yoktur. (Hâşiye‑10)
مَيْدَانِ اُو اِينْ زَمَانِ حَال وَ يَكْ اۤنِ سَيَّالَسْت
O cüz'‑i ihtiyarînin meydân‑ı cevelânı, kısacık şu zaman‑ı hâzır ve bir ân‑ı seyyâldir.
بَا اِينْ هَمَه فَقْرْهَا وَ ضَعْفْهَا قَلَمِ قُدْرَتِ تُو اۤشِكَارَه
نُوِشْتَه اَسْت، دَرْ فِطْرَتِ مَا مَيْلِ اَبَدْ وَ اَمَلِ سَرْمَدْ
İşte şu bütün ihtiyaçlarımla ve zaîfliğimle ve fakr ve aczimle beraber altı cihetten gelen dehşetler ve vahşetlerle perîşan bir hâlde iken; kalem‑i kudretle sahife‑i fıtratımda ebede uzanan arzular ve sermede yayılan emeller âşikâre bir sûrette yazılmıştır, mâhiyetimde dercedilmiştir.
293
بَلْكِه هَرْ چِه هَسْت هَسْت
Belki dünyada ne varsa nümûneleri fıtratımda vardır. Umum onlara karşı alâkadarım. Onlar için çalıştırıyorum, çalışıyorum.
دَائِرَهِٔ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ دَائِرَهِٔ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْگِى دَارَسْت
İhtiyaç dâiresi, nazar dâiresi kadar büyüktür, geniştir.
خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ نِيزْ رَسَدْ
دَرْ دَسْت هَرْ چِه نِيسْت دَرْ اِحْتِيَاجْ هَسْت
Hattâ hayâl nereye gitse ihtiyaç dâiresi dahi oraya gider. Orada da hâcet vardır. Belki her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise, hadsizdir.
دَائِرَهِٔ اِقْتِدَارْ هَمْچُو دَائِرَهِٔ دَسْتْ كُوتَاهْ كُوتَاهَسْت
Hâlbuki; dâire‑i iktidar kısa‥ elimin dâiresi kadar kısa ve dardır.
پَسْ فَقْرُ و حَاجَاتِ مَا بَقَدْرِ جِهَانَسْت
Demek fakr ve ihtiyaçlarım, dünya kadardır.
سَرْمَايَهِٔ مَا هَمْ چُو جُزْءِ لَايَتَجَزَّا اَسْت
Sermâyem ise, cüz'‑i lâyetecezzâ gibi cüz'î bir şeydir.
اِينْ جُزْء كُدَامْ وَ اِينْ كَائِنَاتِ حَاجَاتْ كُدَامَسْت
İşte şu cihan kadar ve milyarlar ile ancak istihsâl edilen hâcet nerede ve bu beş paralık cüz'‑i ihtiyarî nerede? Bununla onların mübâyaasına gidilmez. Bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise, başka bir çare aramak gerektir.
پَسْ دَرْ رَاهِ تُو اَزْ اِينْ جُزْء نِيزْ بَازْ مِى گُذَشْتَنْ چَارَهِٔ مَنْ اَسْت
O çare ise şudur ki: O cüz'‑i ihtiyarîden dahi vazgeçip, irâde‑i İlâhiye’ye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberrî edip, Cenâb‑ı Hakk’ın havl ve kuvvetine ilticâ ederek, hakikat‑i tevekküle yapışmaktır. “Yâ Rab! Mâdem çare‑i necât budur. Senin yolunda o cüz'‑i ihtiyarîden vazgeçiyorum ve enâniyetimden teberrî ediyorum…
294
تَا عِنَايَتِ تُو دَسْتْگِيرِ مَنْ شَوَدْ، رَحْمَتِ بِى نِهَايَتِ تُو پَنَاهِ مَنْ اَسْت
Tâ senin inâyetin, acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem, tâ senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinâdgâh olabilsin, kendi kapısını bana açsın.”
اۤنْ كَسْ كِه بَحْرِ بِى نِهَايَتِ رَحْمَتْ يَافْت اَسْت
تَكْيَه نَه كُنَدْ بَرْ اِينْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَابَسْت
Evet, her kim ki; rahmetin nihâyetsiz denizini bulsa elbette bir katre serâb hükmünde olan cüz'‑i ihtiyarına i'timâd etmez; rahmeti bırakıp ona müracaat etmez.
اَيْوَاهْ اِينْ زَنْدَگَانِى هَمْ چُو خَوابَسْت
وِينْ عُمْرِ بِى بُنْيَادْ هَمْ چُو بَادَسْت
Eyvâh aldandık!‥ Şu hayat‑ı dünyeviyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi' ettik. Evet, şu güzerân‑ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.
اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْيَا بَفَنَا اَسْت آمَالْ بِى بَقَا آلَامْ بَبَقَا اَسْت
Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrûr insan, zevâle mahkûmdur. Sür'atle gidiyor. Hâne‑i insan olan dünya ise, zulümât‑ı ademe sukùt eder. Emeller bekàsız, elemler rûhta bâkî kalır.
بِيَا اَىْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ! وُجُودِ فَانِى خُودْ رَا فَدَا كُنْ
خَالِقِ خُودْ رَا كِه اِينْ هَسْتِى وَدِيعَه هَسْت
Mâdem hakikat böyledir: Gel ey hayata çok müştâk ve ömre çok tâlib ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emeller ile ve elemler ile mübtelâ bedbaht nefsim! Uyan, aklını başına al! Nasıl ki yıldız böceği, kendi ışıkçığına i'timâd eder, gecenin hadsiz zulümâtında kalır. Bal arısı kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyâsıyla yaldızlanmış müşâhede eder. Öyle de: Kendine, vücûduna ve enâniyetine dayansan, yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen fânî vücûdunu, o vücûdu sana veren Hàlık’ın yolunda fedâ etsen bal arısı gibi olursun. Hadsiz bir nur‑u vücûd bulursun. Hem fedâ et! Çünkü; şu vücûd sende vedîa ve emânettir.
295
وَ مُلْكِ اُو وَ اُو دَادَه فَنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ
اَزْ اۤنْ سِرِّى كِه نَفْىِ نَفْى اِثْبَاتَسْت
Hem O’nun mülküdür, hem O vermiştir. Öyle ise, minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fenâ et, fedâ et; tâ bekà bulsun! Çünkü; nefy‑i nefy, isbâttır. Yani yok, yok ise; o vardır. Yok, yok olsa; var olur.
خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْ رَا مِى خَرَدْ اَزْ تُو
بَهَاىِ بِى گِرَانْ دَادَه بَرَاىِ تُو نِگَاهْ دَارَسْت
Hàlık‑ı Kerîm, kendi mülkünü senden satın alıyor. Cennet gibi büyük bir fiatı verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhâfaza ediyor. Kıymetini yükselttiriyor. Yine sana, hem bâkî, hem mükemmel bir sûrette verecektir. Öyle ise, ey nefsim! Hiç durma. Birbiri içinde beş kârlı bu ticâreti yap. Tâ beş hasâretten kurtulup, beş ribhi birden kazanasın.
296
İbrahim Aleyhisselâm’ın, kâinâtın zevâl ve ölümünü ilân eden Na'yi
﴿﷽﴾
﴿فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾
لَقَدْ اَبْكَان۪ي نَعْيُ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِنْ خَل۪يلِ اللّٰهِ
İbrahim Aleyhisselâm’dan sudûr ile, kâinâtın zevâl ve ölümünü ilân eden na'y‑i ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ beni ağlattırdı.
فَصَبَّتْ عَيْنُ قَلْب۪ي قَطَرَاتٍ بَاكِيَاتٍ مِنْ شُؤُونِ اللّٰهِ
Onun için kalb gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri döktü. Kalb gözü ağladığı gibi, döktüğü herbir damlası da o kadar hazîndir, ağlattırıyor. Güyâ kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek Fârisî fıkralardır.
لِتَفْس۪يرِ كَلَامٍ مِنْ حَك۪يمٍ اَىْ ، نَبِيٍّ ف۪ي كَلَامِ اللّٰهِ
İşte o damlalar ise, Nebi‑yi peygamber olan bir hakîm‑i İlâhî’nin, Kelâmullâh içinde bulunan bir kelâmının bir nev'i tefsiridir.
نَمِى زِيبَاسْت « اُفُولْدَه » گُمْ شُدَنْ مَحْبُوبْ
Güzel değil batmakla gâib olan bir mahbûb. Çünkü; zevâle mahkûm, hakîki güzel olamaz. Aşk‑ı ebedî için yaratılan ve âyine‑i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.
نَمِى اَرْزَدْ « غُرُوبْدَه » غَيْب شُدَنْ مَطْلُوبْ
Bir matlûb ki, gurûbda gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci' olamıyor; arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki; kalb, ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın?
297
نَمِى خَواهَمْ فَنَادَه مَحْو شُدَنْ مَقْصُودْ
Bir maksûd ki, fenâda mahvoluyor; o maksûdu istemem. Çünkü; fânîyim, fânî olanı istemem; neyleyeyim?‥
نَمِى خَوانَمْ زَوَالْدَه دَفْن شُدَنْ مَعْبُودْ
Bir ma'bûd ki, zevâlde defnoluyor; onu çağırmam, ona ilticâ etmem. Çünkü; nihâyetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük derdlerime devâ bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevâlden kendini kurtaramayan nasıl ma'bûd olur?
عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ نِدَاءِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنَدْ رُوحَمْ
Evet, zâhire mübtelâ olan akıl, şu keşmekeş kâinâtta perestiş ettiği şeylerin zevâlini görmek ile me'yûsâne feryâd eder ve bâkî bir mahbûbu arayan rûh dahi, ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ feryâdını ilân ediyor.
نَمِى خَواهَمْ نَمِى خَوانَمْ نَمِى تَابَمْ فِرَاقِى
İstemem, arzu etmem, tâkat getirmem müfârakatı…
نَمِى اَرْزَدْ مَرَاقَه اِينْ زَوَالْ دَرْ پَسْ تَلَاقِى
Der‑akab zevâl ile acılanan mülâkatlar, keder ve meraka değmez. İştiyaka hiç lâyık değildir. Çünkü; zevâl‑i lezzet, elem olduğu gibi, zevâl‑i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecâzî âşıkların dîvânları, yani aşknâmeleri olan manzûm kitapları, şu tasavvur‑u zevâlden gelen elemden birer feryâddır. Herbirinin bütün dîvân‑ı eş'ârının rûhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryâd damlar.
اَزْ اۤنْ دَرْدِى گِرِينِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنَدْ قَلْبَمْ
İşte o zevâl‑âlûd mülâkatlar, o elemli, mecâzî muhabbetler derdinden ve belâsındandır ki; kalbim, İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor!
دَرْ اِينْ فَانِى بَقَا خَازِى بَقَا خِيزَدْ فَنَادَنْ
Eğer şu fânî dünyada bekà istiyorsan; bekà fenâdan çıkıyor. Nefs‑i emmâre cihetiyle fenâ bul ki, bâkî olasın.
298
فَنَا شُدْ هَمْ فَدَا كُنْ هَمْ عَدَمْ بِينْ كِه اَزْ دُنْيَا بَقَايَه رَاهْ فَنَادَنْ
Dünya‑perestlik esâsâtı olan ahlâk‑ı seyyieden tecerrüd et, fânî ol! Dâire‑i mülkünde ve malındaki eşyayı, Mahbûb‑u Hakîki yolunda fedâ et! Mevcûdâtın adem‑nümâ âkıbetlerini gör! Çünkü; şu dünyadan bekàya giden yol, fenâdan gidiyor.
فِكِرْ فِيزَارْ مِى دَارَدْ اَنِينِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنَدْ وِجْدَانْ
Esbâb içine dalan fikr‑i insanî, şu zelzele‑i zevâl-i dünyadan hayrette kalıp me'yûsâne fîzar ediyor. Vücûd‑u hakîki isteyen vicdân, İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ enîniyle mahbûbât‑ı mecâziyeden ve mevcûdât‑ı zâileden kat'‑ı alâka edip, Mevcûd‑u Hakîki’ye ve Mahbûb‑u Sermedî’ye bağlanıyor.
بِدَانْ اَىْ نَفْسِ نَادَانَمْ كِه دَرْ هَرْ فَرْد اَزْ فَانِى دُو رَاهْ هَسْت
بَا بَاقِى دُو سِرِّ جَانْ جَانَانِى
Ey nâdân nefsim! Bil ki: Çendan dünya ve mevcûdât fânîdir; fakat, her fânî şeyde, bâkîye îsâl eden iki yol bulabilirsin ve can ve cânân olan Mahbûb‑u Lâyezâl’in tecellî‑i Cemâl’inden iki lem'ayı, iki sırrı görebilirsin. An şart ki; sûret‑i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen…
كِه دَرْ نَعْمَتْهَا اِنْعَامْ هَسْتْ وَ پَسْ اۤثَارْهَا اَسْمَا بِگِيرْ مَغْزِى
وَ مِيزَنْ دَرْ فَنَا اۤنْ قِشْرِ بِى مَعْنَا
Evet, ni'met içinde in'âm görünür; Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Ni'metten in'âma geçsen Mün'im’i bulursun. Hem her eser‑i Samedânî, bir mektûb gibi bir Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen esmâ yoluyla müsemmâyı bulursun. Mâdem şu masnûât‑ı fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et, mânâsız kabuğunu, kışrını, acımadan fenâ seyline atabilirsin.
299
بَلِى اۤثَارْهَا گُويَنْد زِاَسْمَا لَفْظِ پُرْ مَعْنَا بِخَوانْ مَعْنَا
وَ مِيزَنْ دَرْ هَوَا اۤنْ لَفْظِ بِى سَوْدَا
Evet, masnûâtta hiçbir eser yok ki, çok mânâlı bir lafz‑ı mücessem olmasın, Sâni'‑i Zülcelâl’in çok esmâsını okutturmasın. Mâdem şu masnûât elfâzdır, kelimât‑ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy. Mânâsız kalan elfâzı, bilâ‑pervâ zevâlin havasına at. Arkalarından alâkadarâne bakıp meşgul olma!
عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ غِيَاثِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنْ اَىْ نَفْسَمْ
İşte zâhir‑perest ve sermâyesi âfâkî ma'lûmâttan ibaret olan akl‑ı dünyevî, böyle silsile‑i efkârı, hiçe ve ademe incirâr ettiğinden, hayretinden ve haybetinden me'yûsâne feryâd ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Mâdem ufûl edenlerden ve zevâl bulanlardan rûh elini çekti. Kalb dahi mecâzî mahbûblardan vazgeçti. Vicdân dahi fânîlerden yüzünü çevirdi. Sen dahi bîçâre nefsim! İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ gıyâsını çek, kurtul!
چِه خُوشْ گُويَدْ اُو شَيْدَا جَامِى عِشْقِ خُوىْ
Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest‑i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmî, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için bak ne güzel söylemiş: يَكِى خَواهْ (1)، يَكِى خَوانْ (2)، يَكِى جُوىْ (3)، يَكِى بِينْ (4)، يَكِى دَانْ (5)، يَكِى گُوىْ (6) demiştir. (Hâşiye) Yani:
1. Yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.
2. Biri çağır; başkaları imdâda gelmiyor.
3. Biri taleb et; başkaları lâyık değiller.
300
4. Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.
5. Biri bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler fâidesizdir.
6. Biri söyle; O’na ait olmayan sözler, mâlâyanî sayılabilir.
نَعَمْ صَدَقْتَ اَىْ جَام۪ي : هُوَ الْمَطْلُوبُ ❋ هُوَ الْمَحْبُوبُ ❋ هُوَ الْمَقْصُودُ ❋ هُوَ الْمَعْبُودُ
Evet Câmî! Pek doğru söyledin. Hakîki mahbûb, hakîki matlûb, hakîki maksûd, hakîki ma'bûd yalnız O’dur…
كِه لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ عَالَمْ
Çünkü bu âlem; bütün mevcûdâtıyla, muhtelif dilleriyle, ayrı ayrı nağamâtıyla zikr‑i İlâhî’nin halka‑i kübrâsında beraber ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ der, vahdâniyete şehâdet eder. ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ ’nin açtığı yaraya merhem sürüyor ve alâkayı kestiği mecâzî mahbûblara bedel, bir Mahbûb‑u Lâyezâlî’yi gösteriyor.
301
Kalbime Bu İki Levha Hutûr Etti
Bundan yirmibeş sene kadar evvel, İstanbul Boğazı’ndaki Yûşâ Tepesi’nde, dünyanın terkine karar verdiğim bir zamanda, bir kısım mühim dostlarım beni dünyaya, eski vaziyetime döndürmek için yanıma geldiler. Dedim: “Yarına kadar beni bırakınız, istihare edeyim.” Sabahleyin kalbime bu iki levha hutûr etti. Şiire benzer, fakat şiir değiller. O mübârek hâtıranın hatırı için ilişmedim. Geldiği gibi muhâfaza edildi. Yirmiüçüncü Söz’ün âhirine ilhâk edilmişti. Makam münâsebetiyle buraya alındı.
Birinci Levha
Ehl‑i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder levhadır.
Beni dünyaya çağırmaOna geldim fenâ gördüm.
Demâ gaflet hicâb olduVe Nur‑u Hak nihân gördüm.
Bütün eşya u mevcûdâtBirer fânî muzır gördüm.
Vücûd desen onu giydimÂh! Ademdi çok belâ gördüm.
Hayat desen onu tattımAzâb‑ender azâb gördüm.
Akıl, ayn‑ı ikàb olduBekàyı bir belâ gördüm.
Ömür, ayn‑ı hevâ olduKemâl ayn‑ı hebâ gördüm.
Amel, ayn‑ı riyâ olduEmel ayn‑ı elem gördüm.
Visâl, nefs‑i zevâl olduDevâyı ayn‑ı dâ' gördüm.
Bu envâr, zulümât olduBu ahbabı yetîm gördüm.
Bu savtlar, na'y‑i mevt olduBu ahyâyı mevât gördüm
Ulûm, evhâma kalbolduHikemde bin sakam gördüm.
Lezzet, ayn‑ı elem olduVücûdda bin adem gördüm.
Habîb desen onu buldumÂh! Firâkta çok elem gördüm.
302
İkinci Levha
Ehl‑i hidayet ve huzurun hakikat‑i dünyalarına işâret eder levhadır.
Demâ gaflet zevâl bulduVe Nur‑u Hak ayân gördüm.
Vücûd, bürhân‑ı Zât olduHayat, mir'ât‑ı Hak’tır gör.
Akıl, miftâh‑ı kenz olduFenâ, bâb‑ı bekàdır gör.
Kemâlin lem'ası söndüFakat, Şems‑i Cemâl var gör.
Zevâl, ayn‑ı visâl olduElem, ayn‑ı lezzettir gör.
Ömür, nefs‑i amel olduEbed, ayn‑ı ömürdür gör.
Zalâm, zarf‑ı ziyâ olduBu mevtte hak hayat var gör.
Bütün eşya, enîs olduBütün asvât, zikirdir gör.
Bütün zerrât‑ı mevcûdâtBirer zâkir, müsebbih gör.
Fakrı, kenz‑i gınâ buldumAczde tam kuvvet var gör.
Eğer Allah’ı buldunsaBütün eşya senindir gör.
Eğer Mâlik‑i Mülk’e memlûk isenO’nun mülkü senindir gör.
Eğer hodbîn ve kendi nefsine mâlik isenBilâ‑addin belâdır gör.
Bilâ‑haddin azâbdır tat.Bilâ‑gayet ağırdır gör.
Eğer hakîki abd‑i hudâbîn isenHududsuz bir safâdır gör.
Hesabsız bir sevâb var tat.Nihâyetsiz saâdet gör…
303
Esmâ‑i Hüsnâ ile Bir Münâcât
Yirmibeş sene evvel Ramazan’da, ikindiden sonra Şeyh Geylânî’nin (K.S.) Esmâ‑i Hüsnâ manzûmesini okudum. Bana bir arzu geldi ki: Esmâ‑i Hüsnâ ile bir münâcât yazayım. Fakat, o vakit bu kadar yazıldı. O kudsî üstadımın mübârek Münâcât‑ı Esmâiyesine bir nazîre yapmak istedim. Heyhât! Nazma isti'dâdım yok. Yapamadım, noksan kaldı.
Bu münâcât, Otuzüçüncü Söz’ün Otuzüçüncü Mektûb’u olan Pencereler Risalesi’ne ilhâk edilmişti. Makam münâsebetiyle buraya alındı.
هُوَ الْبَاق۪ي
حَك۪يمُ الْقَضَايَا نَحْنُ ف۪ي قَبْضِ حُكْمِهِ ❋ هُوَ الْحَكَمُ الْعَدْلُ لَهُ الْاَرْضُ وَالسَّمَاءُ
عَل۪يمُ الْخَفَايَا وَالْغُيُوبِ ف۪ي مُلْكِهِ ❋ هُوَ الْقَادِرُ الْقَيُّومُ لَهُ الْعَرْشُ وَالثَّرَاءُ
لَط۪يفُ الْمَزَايَا وَالنُّقُوشِ ف۪ي صُنْعِهِ ❋ هُوَ الْفَاطِرُ الْوَدُودُ لَهُ الْحُسْنُ وَالْبَهَاءُ
جَل۪يلُ الْمَرَايَا وَالشُّؤُونِ ف۪ي خَلْقِهِ ❋ هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ لَهُ الْعِزُّ وَالْكِبْرِيَاءُ
بَد۪يعُ الْبَرَايَا نَحْنُ مِنْ نَقْشِ صُنْعِهِ ❋ هُوَ الدَّائِمُ الْبَاق۪ي لَهُ الْمُلْكُ وَالْبَقَاءُ
كَر۪يمُ الْعَطَايَا نَحْنُ مِنْ رَكْبِ ضَيْفِهِ ❋ هُوَ الرَّزَّاقُ الْكَاف۪ي لَهُ الْحَمْدُ وَالثَّنَاءُ
جَم۪يلُ الْهَدَايَا نَحْنُ مِنْ نَسْجِ عِلْمِهِ ❋ هُوَ الْخَالِقُ الْوَاف۪ي لَهُ الْجُودُ وَالْعَطَاءُ
304
سَم۪يعُ الشَّكَايَا وَالدُّعَاءِ لِخَلْقِهِ ❋ هُوَ الرَّاحِمُ الشَّاف۪ي لَهُ الشُّكْرُ وَالثَّنَاءُ
غَفُورُ الْخَطَايَا وَالذُّنُوبِ لِعَبْدِهِ ❋ هُوَ الْغَفَّارُ الرَّح۪يمُ لَهُ الْعَفْوُ وَالرِّضَاءُ
Ey nefsim! Kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:“Fânîyim, fânî olanı istemem.Âcizim, âciz olanı istemem.Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim, gayr istemem!İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim.Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim.Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umumen isterim.”
305
Barla Yaylası; Çam, Katran, Ardıç, Karakavağın Bir Meyvesidir
Makam münâsebetiyle buraya alınmış, Onbirinci Mektûb’un bir parçasıdır.
Bir vakit esâretimde dağ başında azametli çam ve katran ve ardıç ağaçlarının heybet‑nümâ sûretlerini, hayret‑fezâ vaziyetlerini temâşâ ederken pek latîf bir rüzgâr esti. O vaziyeti, pek muhteşem ve şirin velvele‑âlûd bir zelzele‑i raks-nümâ, bir tesbihât‑ı cezbe-edâ sûretine çevirdiğinden eğlence temâşâsı, nazar‑ı ibrete ve sem'‑i hikmete döndü. Birden Ahmed‑i Cezerî’nin Kürtçe şu fıkrası: هَرْكَسْ بِتَمَاشَاگَهِ حُسْنَاتَه زِهَرْجَاىْ تَشْبِيهِ نِگَارَانْ بِجَمَالَاتَه دِنَازِنْ hâtırıma geldi. Kalbim, ibret mânâlarını ifâde için şöyle ağladı:
يَا رَبْ هَرْ حَىْ بِتَمَاشَاگَهِ صُنْعِ تُو زِهَرْجَاىْ بَتَازِى ❋ زِنَشيِبُ اَزْ فِرَازِى مَانَنْدِ دَلَّالَانْ بِنِدَاءِ بِاۤوَازِى ❋ دَمْ دَمْ زِجَمَالِ نَقْشِ تُو دَرْ رَقْص بَازِى ❋ زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ بِگَازِى ❋ زِشِيرِينِى اۤوَازِ خُودْ هَىْ هَىْ دِنَازِى❋ اَزْ وَىْ رَقْص اۤمَدْ جَذْبَه خَازِى ❋ اَزِ اِينْ اۤثَارِ رَحْمَتْ يَافْت هَرْ حَىْ دَرْسِ تَسْبِيحُ و نَمَازِى ❋ اِيسْتَادَسْت هَرْ يَكِى بَرْ سَنْگِ بَالَا سَرْفِرَازِى ❋ دِرَازْ كَرْدَسْت دَسْتْهَا رَا بَدَرْگَاهِ اِلٰهِى هَمْ چُو شَهْبَازِى ❋ بَجُنْبِيدَسْتْ زُلفْهَارَا بَشَوْقْ اَنْگِيزِ شَهْنَازِى ❋ بَبَالَا مِى زَنَنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ عِشْقْ بَازِى ❋ مِى دِهَدْ هُوشَه گِيرِينْهَاىِ دِيرِينْهَاىِ زَوَالِى اَزْ حُبِّ مَجَازِى ❋ بَرْ سَرِ مَحْمُودْهَا نَغْمَ هَاىِ حُزْنْ اَنْگِيز اَيَازِى ❋ مُرْدَهَارَا نَغْمَ هَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْنْ اَنْگِيزِ نَوَازِى ❋ رُوحَه مِى اۤيَدْ اَزُو زَمْزَمَهِٔ نَازُ و نِيَازِى ❋ قَلْب مِى خَوانَدْ اَزْ اِينْ اۤيَاتْهَا سِرِّ تَوْحِيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازِى ❋ نَفْس مِى خَواهَدْ دَرْ اِينْ وَلْوَلَهَا، زَلْزَلَهَا ذَوْقِ بَاقِى دَرْ فَنَاىِ دُنْيَا بَازِى ❋ عَقْل مِى بِينَدْ اَزْ اِينْ زَمْزَمَهَا، دَمْدَمَهَا نَظْمِ خِلْقَتْ نَقْشِ حِكْمَتْ كَنْزِ رَازِى ❋ اۤرْزُو مِى دَارَدْ هَوَا اَزْ اِينْ هَمْهَمَهَا هَوْهَوَهَا مَرْگِ خُود دَرْ تَرْكِ اَذْوَاقِ مَجَازِى ❋ خَيَالْ بِينَدْ اَزْ اِينْ اَشْجَارْ مَلَائِكْ رَا جَسَدْ اۤمَدْ سَمَاوِى بَاهَزَارَانْ نَىْ ❋ اَزْ اِينْ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْ هَاىِ ذَاتِ حَىْ ❋ وَرَقْهَا رَا زَبَانْ دَارَنْد هَمَه هُو هُو ذِكْرْ اۤرَنْد بَدَرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ ❋ چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ هَرْ شَىْ ❋ دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ بَرَابَرْ مِى زَنَنْدْ اَللّٰهُ
306
فَيَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِحَقِّ اِسْمِ حَيِّ قَيُّومِ
حَيَاتِى دِهْ بَاِينْ قَلْبِ پَرِيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ دِهْ بَاِينْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا اۤمِينْ
Barla Yaylası, Tepelice’de; çam, katran, ardıç, karakavak meyvesi hakkında yazılan Fârisî beyitlerin mânâsı:
هَرْكَسْ بِتَمَاشَاگَهِ حُسْنَاتَه زِهَرْجَاىْ تَشْبِيهِ نِگَارَانْ بِجَمَالَاتَه دِنَازِنْ
Hâtırıma geldi, kalbim dahi ibret mânâlarını ifâde için şöyle ağladı:
Yani: Senin temâşâna, hüsnüne, herkes her yerden koşup gelmiş. Senin cemâlinle nâzdârlık ediyorlar.
يَا رَبْ هَرْ حَىْ بِتَمَاشَاگَهِ صُنْعِ تُو زِهَرْجَاىْ بَتَازِى
Her zîhayat senin temâşâna, san'atın olan zemin yüzüne her yerden çıkıp bakıyorlar.
زِنَشيِبُ اَزْ فِرَازِى مَانَنْدِ دَلَّالَانْ بِنِدَاءِ بِاۤوَازِى
Aşağıdan, yukarıdan dellâllar gibi çıkıp bağırıyorlar.
دَمْ دَمْ زِجَمَالِ نَقْشِ تُو(Nüsha)دَرْ رَقْص بَازِى
Senin cemâl‑i nakşından keyiflenip, o dellâl‑misâl ağaçlar oynuyorlar.
307
زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ بِگَازِى
Senin kemâl‑i san'atından neş'elenip, güzel güzel sadâ veriyorlar.
زِشِيرِينِى اۤوَازِ خُودْ هَىْ هَىْ دِنَازِى
Güyâ sadâlarının tatlılığı, onları da neş'elendirip nâzenînâne bir nâz ettiriyor.
اَزْ وَىْ رَقْص اۤمَدْ جَذْبَه خَازِى
İşte ondandır ki; şu ağaçlar raksa gelmiş, cezbe istiyorlar.
اَزِ اِينْ اۤثَارِ رَحْمَتْ يَافْت هَرْ حَىْ دَرْسِ تَسْبِيحُ و نَمَازِى
Şu Rahmet‑i İlâhiye’nin âsârıyladır ki; her zîhayat, kendine mahsûs tesbih ve namazın dersini alıyorlar.
اِيسْتَادَسْت هَرْ يَكِى بَرْ سَنْگِ بَالَا سَرْفِرَازِى
Ders aldıktan sonra herbir ağaç, yüksek bir taş üstünde arşa başını kaldırıp durmuşlar.
دِرَازْ كَرْدَسْت دَسْتْهَا رَا بَدَرْگَاهِ اِلٰهِى هَمْ چُو شَهْبَازِى
Herbirisi yüzler ellerini Şehbâz‑ı Kalender (Hâşiye‑1) gibi Dergâh‑ı İlâhî’ye uzatıp, muhteşem bir ibâdet vaziyetini almışlar.
بَجُنْبِيدَسْتْ زُلفْهَارَا بَشَوْقْ اَنْگِيزِ شَهْنَازِى(Hâşiye‑2)
Oynattırıyorlar zülüfvâri küçük dallarını ve onunla temâşâ edenlere de latîf şevklerini ve ulvî zevklerini ihtar ediyorlar.
بَبَالَا مِى زَنَنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ عِشْقْ بَازِى
308
Aşkın “hây‑hûy” perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunuyor gibi sadâ veriyorlar. (Nüsha)
مِى دِهَدْ هُوشَه گِيرِينْهَاىِ دِيرِينْهَاىِ زَوَالِى اَزْ حُبِّ مَجَازِى
Fikre şu vaziyetten şöyle bir mânâ geliyor: Mecâzî muhabbetlerin zevâl elemiyle gelen ağlayış, hem derinden derine hazîn bir enîni ihtar ediyorlar.
بَرْ سَرِ مَحْمُودْهَا نَغْمَ هَاىِ حُزْنْ اَنْگِيز اَيَازِى
Mahmud’ların, yani Sultan Mahmud gibi mahbûbundan ayrılmış bütün âşıkların başlarında, hüzün‑âlûd mahbûblarının nağmesinin tarzını işittiriyorlar.
مُرْدَهَارَا نَغْمَ هَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْنْ اَنْگِيزِ نَوَازِى
Dünyevî sadâların ve sözlerin dinlemesinden kesilmiş olan ölmüşlere; ezelî nağmeleri, hüzün‑engîz sadâları işittiriyor gibi bir vazifesi var görünüyorlar.
رُوحَه مِى اۤيَدْ اَزُو زَمْزَمَهِٔ نَازُ و نِيَازِى
Rûh ise, şu vaziyetten şöyle anladı ki; eşya, tesbihât ile Sâni'‑i Zülcelâl’in tecelliyât‑ı esmâsına mukàbele edip bir nâz‑niyâz zemzemesidir, geliyor.
قَلْب مِى خَوانَدْ اَزْ اِينْ اۤيَاتْهَا سِرِّ تَوْحِيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازِى
Kalb ise, şu herbiri birer âyet‑i mücesseme hükmünde olan şu ağaçlardan sırr‑ı tevhidi, bu i'câzın ulüvv‑ü nazmından okuyor. Yani, hilkatlerinde o derece hàrika bir intizam, bir san'at, bir hikmet vardır ki; bütün esbâb‑ı kâinât birer fâil‑i muhtar farzedilse ve toplansalar taklid edemezler.
نَفْس مِى خَواهَدْ دَرْ اِينْ وَلْوَلَهَا، زَلْزَلَهَا ذَوْقِ بَاقِى دَرْ فَنَاىِ دُنْيَا بَازِى
309
Nefis ise, şu vaziyeti gördükçe bütün rû‑yi zemin, velvele‑âlûd bir zelzele‑i firâkta yuvarlanıyor gibi gördü. Bir zevk‑i bâkî aradı; “Dünya‑perestliğin terkinde bulacaksın.” mânâsını aldı.
عَقْل مِى بِينَدْ اَزْ اِينْ زَمْزَمَهَا، دَمْدَمَهَانَظْمِ خِلْقَتْ نَقْشِ حِكْمَتْ كَنْزِ رَازِى
Akıl ise, şu zemzeme‑i hayvan ve eşcârdan ve demdeme‑i nebât ve havadan gayet mânidâr bir intizam‑ı hilkat, bir nakş‑ı hikmet, bir hazine‑i esrâr buluyor. Herşey, çok cihetlerle Sâni'‑i Zülcelâl’i tesbih ettiğini anlıyor.
اۤرْزُو مِى دَارَدْ هَوَا اَزْ اِينْ هَمْهَمَهَا هَوْهَوَهَا مَرْگِ خُود دَرْ تَرْكِ اَذْوَاقِ مَجَازِى
Hevâ‑yı nefs ise, şu hemheme‑i hava ve hevheve‑i yapraktan, öyle bir lezzet alıyor ki, bütün ezvâk‑ı mecâzîyi ona unutturup o hevâ‑yı nefsin hayatı olan zevk‑i mecâzîyi terketmekle, bu zevk‑i hakikatte ölmek istiyor.
خَيَالْ بِينَدْ اَزْ اِينْ اَشْجَارْ مَلَائِكْ رَا جَسَدْ اۤمَدْ سَمَاوِى بَاهَزَارَانْ نَىْ
Hayâl ise, görüyor; güyâ şu ağaçların müekkel melâikeleri içlerine girip herbir dalında çok ney’ler takılan ağaçları cesed olarak giymişler. Güyâ Sultan‑ı Sermedî, binler ney sadâsıyla muhteşem bir resm‑i küşâdda onlara, onları giydirmiş ki; o ağaçlar câmid, şuûrsuz cisim gibi değil, belki gayet şuûrkârâne mânidâr vaziyetleri gösteriyorlar.
اَزْ اِينْ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْ هَاىِ ذَاتِ حَىْ
İşte o neyler semâvî, ulvî bir mûsikîden geliyor gibi sâfî ve müessirdirler. Fikir o ney’lerden, başta Mevlâna Celâleddin‑i Rûmî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârâne teşekkiyât‑ı firâkı işitmiyor. Belki, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a karşı takdim edilen teşekkürât‑ı Rahmâniye’yi ve Tahmîdât‑ı Rabbâniye’yi işitiyor.
310
وَرَقْهَا رَا زَبَانْ دَارَنْد هَمَه هُو هُو ذِكْرْ اۤرَنْد بَدَرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ
Mâdem ağaçlar birer cesed oldu. Bütün yapraklar dahi diller oldu. Demek herbiri, binler dilleri ile havanın dokunmasıyla “Hû Hû” zikrini tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyâtıyla Sâni'inin Hayy‑ı Kayyûm olduğunu ilân ediyorlar.
چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ هَرْ شَىْ
Çünkü; bütün eşya ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ deyip, kâinâtın azîm halka‑i zikrinde beraber zikrederek çalışıyorlar.
دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ بَرَابَرْ مِى زَنَنْدْ اَللّٰهُ
Vakit be‑vakit lisân‑ı isti'dâd ile Cenâb‑ı Hak’tan hukuk‑u hayatını “Yâ Hak!” deyip hazine‑i rahmetten istiyorlar. Baştan başa da hayata mazhariyetleri lisânıyla “Yâ Hayy!” ismini zikrediyorlar.
فَيَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِحَقِّ اِسْمِ حَيِّ قَيُّومِ
حَيَاتِى دِهْ بَاِينْ قَلْبِ پَرِيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ دِهْ بَاِينْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا اۤمِينْ
311
Yıldızları Konuşturan Bir Yıldıznâme
Bir vakit Barla’da, Çam Dağı’nda yüksek bir mevkide, gecede semânın yüzüne baktım. Gelecek fıkralar birden hutûr etti. Yıldızların lisân‑ı hâl ile konuşmalarını hayâlen işittim gibi bu yazıldı. Nazım ve şiir bilmediğim için şiir kaidesine girmedi. Tahattur olduğu gibi yazılmış. Dördüncü Mektûb ile Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’nın âhirinden alınmıştır.
Yıldızları Konuşturan Bir Yıldıznâme
Dinle de yıldızları şu hutbe‑i şîrînine,
Nâme‑i nûrîn-i hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler:
“Bir Kadîr‑i Zülcelâl’in haşmet‑i Sultanına,
.
Biz birer bürhân‑ı nur-efşânız, vücûb‑u Sâni'a,
Hem vahdete, hem kudrete şâhidleriz biz…
.
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nâzenîn mu'cizâtı çün melek seyranına,
.
Bu semânın Arz’a bakan, Cennet’e dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz! (Hâşiye)