296
İbrahim Aleyhisselâm’ın, kâinâtın zevâl ve ölümünü ilân eden Na'yi
﴿﷽﴾
﴿فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾
لَقَدْ اَبْكَان۪ي نَعْيُ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِنْ خَل۪يلِ اللّٰهِ
İbrahim Aleyhisselâm’dan sudûr ile, kâinâtın zevâl ve ölümünü ilân eden na'y‑i ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ beni ağlattırdı.
فَصَبَّتْ عَيْنُ قَلْب۪ي قَطَرَاتٍ بَاكِيَاتٍ مِنْ شُؤُونِ اللّٰهِ
Onun için kalb gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri döktü. Kalb gözü ağladığı gibi, döktüğü herbir damlası da o kadar hazîndir, ağlattırıyor. Güyâ kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek Fârisî fıkralardır.
لِتَفْس۪يرِ كَلَامٍ مِنْ حَك۪يمٍ اَىْ ، نَبِيٍّ ف۪ي كَلَامِ اللّٰهِ
İşte o damlalar ise, Nebi‑yi peygamber olan bir hakîm‑i İlâhî’nin, Kelâmullâh içinde bulunan bir kelâmının bir nev'i tefsiridir.
نَمِى زِيبَاسْت « اُفُولْدَه » گُمْ شُدَنْ مَحْبُوبْ
Güzel değil batmakla gâib olan bir mahbûb. Çünkü; zevâle mahkûm, hakîki güzel olamaz. Aşk‑ı ebedî için yaratılan ve âyine‑i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.
نَمِى اَرْزَدْ « غُرُوبْدَه » غَيْب شُدَنْ مَطْلُوبْ
Bir matlûb ki, gurûbda gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci' olamıyor; arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki; kalb, ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın?
297
نَمِى خَواهَمْ فَنَادَه مَحْو شُدَنْ مَقْصُودْ
Bir maksûd ki, fenâda mahvoluyor; o maksûdu istemem. Çünkü; fânîyim, fânî olanı istemem; neyleyeyim?‥
نَمِى خَوانَمْ زَوَالْدَه دَفْن شُدَنْ مَعْبُودْ
Bir ma'bûd ki, zevâlde defnoluyor; onu çağırmam, ona ilticâ etmem. Çünkü; nihâyetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük derdlerime devâ bulamaz. Ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevâlden kendini kurtaramayan nasıl ma'bûd olur?
عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ نِدَاءِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنَدْ رُوحَمْ
Evet, zâhire mübtelâ olan akıl, şu keşmekeş kâinâtta perestiş ettiği şeylerin zevâlini görmek ile me'yûsâne feryâd eder ve bâkî bir mahbûbu arayan rûh dahi, ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ feryâdını ilân ediyor.
نَمِى خَواهَمْ نَمِى خَوانَمْ نَمِى تَابَمْ فِرَاقِى
İstemem, arzu etmem, tâkat getirmem müfârakatı…
نَمِى اَرْزَدْ مَرَاقَه اِينْ زَوَالْ دَرْ پَسْ تَلَاقِى
Der‑akab zevâl ile acılanan mülâkatlar, keder ve meraka değmez. İştiyaka hiç lâyık değildir. Çünkü; zevâl‑i lezzet, elem olduğu gibi, zevâl‑i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecâzî âşıkların dîvânları, yani aşknâmeleri olan manzûm kitapları, şu tasavvur‑u zevâlden gelen elemden birer feryâddır. Herbirinin bütün dîvân‑ı eş'ârının rûhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryâd damlar.
اَزْ اۤنْ دَرْدِى گِرِينِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنَدْ قَلْبَمْ
İşte o zevâl‑âlûd mülâkatlar, o elemli, mecâzî muhabbetler derdinden ve belâsındandır ki; kalbim, İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor!
دَرْ اِينْ فَانِى بَقَا خَازِى بَقَا خِيزَدْ فَنَادَنْ
Eğer şu fânî dünyada bekà istiyorsan; bekà fenâdan çıkıyor. Nefs‑i emmâre cihetiyle fenâ bul ki, bâkî olasın.
298
فَنَا شُدْ هَمْ فَدَا كُنْ هَمْ عَدَمْ بِينْ كِه اَزْ دُنْيَا بَقَايَه رَاهْ فَنَادَنْ
Dünya‑perestlik esâsâtı olan ahlâk‑ı seyyieden tecerrüd et, fânî ol! Dâire‑i mülkünde ve malındaki eşyayı, Mahbûb‑u Hakîki yolunda fedâ et! Mevcûdâtın adem‑nümâ âkıbetlerini gör! Çünkü; şu dünyadan bekàya giden yol, fenâdan gidiyor.
فِكِرْ فِيزَارْ مِى دَارَدْ اَنِينِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنَدْ وِجْدَانْ
Esbâb içine dalan fikr‑i insanî, şu zelzele‑i zevâl-i dünyadan hayrette kalıp me'yûsâne fîzar ediyor. Vücûd‑u hakîki isteyen vicdân, İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ enîniyle mahbûbât‑ı mecâziyeden ve mevcûdât‑ı zâileden kat'‑ı alâka edip, Mevcûd‑u Hakîki’ye ve Mahbûb‑u Sermedî’ye bağlanıyor.
بِدَانْ اَىْ نَفْسِ نَادَانَمْ كِه دَرْ هَرْ فَرْد اَزْ فَانِى دُو رَاهْ هَسْت
بَا بَاقِى دُو سِرِّ جَانْ جَانَانِى
Ey nâdân nefsim! Bil ki: Çendan dünya ve mevcûdât fânîdir; fakat, her fânî şeyde, bâkîye îsâl eden iki yol bulabilirsin ve can ve cânân olan Mahbûb‑u Lâyezâl’in tecellî‑i Cemâl’inden iki lem'ayı, iki sırrı görebilirsin. An şart ki; sûret‑i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen…
كِه دَرْ نَعْمَتْهَا اِنْعَامْ هَسْتْ وَ پَسْ اۤثَارْهَا اَسْمَا بِگِيرْ مَغْزِى
وَ مِيزَنْ دَرْ فَنَا اۤنْ قِشْرِ بِى مَعْنَا
Evet, ni'met içinde in'âm görünür; Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Ni'metten in'âma geçsen Mün'im’i bulursun. Hem her eser‑i Samedânî, bir mektûb gibi bir Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen esmâ yoluyla müsemmâyı bulursun. Mâdem şu masnûât‑ı fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et, mânâsız kabuğunu, kışrını, acımadan fenâ seyline atabilirsin.
299
بَلِى اۤثَارْهَا گُويَنْد زِاَسْمَا لَفْظِ پُرْ مَعْنَا بِخَوانْ مَعْنَا
وَ مِيزَنْ دَرْ هَوَا اۤنْ لَفْظِ بِى سَوْدَا
Evet, masnûâtta hiçbir eser yok ki, çok mânâlı bir lafz‑ı mücessem olmasın, Sâni'‑i Zülcelâl’in çok esmâsını okutturmasın. Mâdem şu masnûât elfâzdır, kelimât‑ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy. Mânâsız kalan elfâzı, bilâ‑pervâ zevâlin havasına at. Arkalarından alâkadarâne bakıp meşgul olma!
عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ غِيَاثِ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾مِى زَنْ اَىْ نَفْسَمْ
İşte zâhir‑perest ve sermâyesi âfâkî ma'lûmâttan ibaret olan akl‑ı dünyevî, böyle silsile‑i efkârı, hiçe ve ademe incirâr ettiğinden, hayretinden ve haybetinden me'yûsâne feryâd ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Mâdem ufûl edenlerden ve zevâl bulanlardan rûh elini çekti. Kalb dahi mecâzî mahbûblardan vazgeçti. Vicdân dahi fânîlerden yüzünü çevirdi. Sen dahi bîçâre nefsim! İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ gıyâsını çek, kurtul!
چِه خُوشْ گُويَدْ اُو شَيْدَا جَامِى عِشْقِ خُوىْ
Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest‑i câm-ı aşk olan Mevlâna Câmî, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için bak ne güzel söylemiş: يَكِى خَواهْ (1)، يَكِى خَوانْ (2)، يَكِى جُوىْ (3)، يَكِى بِينْ (4)، يَكِى دَانْ (5)، يَكِى گُوىْ (6) demiştir. (Hâşiye) Yani:
1. Yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.
2. Biri çağır; başkaları imdâda gelmiyor.
3. Biri taleb et; başkaları lâyık değiller.
300
4. Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.
5. Biri bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler fâidesizdir.
6. Biri söyle; O’na ait olmayan sözler, mâlâyanî sayılabilir.
نَعَمْ صَدَقْتَ اَىْ جَام۪ي : هُوَ الْمَطْلُوبُ ❋ هُوَ الْمَحْبُوبُ ❋ هُوَ الْمَقْصُودُ ❋ هُوَ الْمَعْبُودُ
Evet Câmî! Pek doğru söyledin. Hakîki mahbûb, hakîki matlûb, hakîki maksûd, hakîki ma'bûd yalnız O’dur…
كِه لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ عَالَمْ
Çünkü bu âlem; bütün mevcûdâtıyla, muhtelif dilleriyle, ayrı ayrı nağamâtıyla zikr‑i İlâhî’nin halka‑i kübrâsında beraber ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ der, vahdâniyete şehâdet eder. ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ﴾ ’nin açtığı yaraya merhem sürüyor ve alâkayı kestiği mecâzî mahbûblara bedel, bir Mahbûb‑u Lâyezâlî’yi gösteriyor.
301
Kalbime Bu İki Levha Hutûr Etti
Bundan yirmibeş sene kadar evvel, İstanbul Boğazı’ndaki Yûşâ Tepesi’nde, dünyanın terkine karar verdiğim bir zamanda, bir kısım mühim dostlarım beni dünyaya, eski vaziyetime döndürmek için yanıma geldiler. Dedim: “Yarına kadar beni bırakınız, istihare edeyim.” Sabahleyin kalbime bu iki levha hutûr etti. Şiire benzer, fakat şiir değiller. O mübârek hâtıranın hatırı için ilişmedim. Geldiği gibi muhâfaza edildi. Yirmiüçüncü Söz’ün âhirine ilhâk edilmişti. Makam münâsebetiyle buraya alındı.
Birinci Levha
Ehl‑i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder levhadır.
Beni dünyaya çağırmaOna geldim fenâ gördüm.
Demâ gaflet hicâb olduVe Nur‑u Hak nihân gördüm.
Bütün eşya u mevcûdâtBirer fânî muzır gördüm.
Vücûd desen onu giydimÂh! Ademdi çok belâ gördüm.
Hayat desen onu tattımAzâb‑ender azâb gördüm.
Akıl, ayn‑ı ikàb olduBekàyı bir belâ gördüm.
Ömür, ayn‑ı hevâ olduKemâl ayn‑ı hebâ gördüm.
Amel, ayn‑ı riyâ olduEmel ayn‑ı elem gördüm.
Visâl, nefs‑i zevâl olduDevâyı ayn‑ı dâ' gördüm.
Bu envâr, zulümât olduBu ahbabı yetîm gördüm.
Bu savtlar, na'y‑i mevt olduBu ahyâyı mevât gördüm
Ulûm, evhâma kalbolduHikemde bin sakam gördüm.
Lezzet, ayn‑ı elem olduVücûdda bin adem gördüm.
Habîb desen onu buldumÂh! Firâkta çok elem gördüm.
302
İkinci Levha
Ehl‑i hidayet ve huzurun hakikat‑i dünyalarına işâret eder levhadır.
Demâ gaflet zevâl bulduVe Nur‑u Hak ayân gördüm.
Vücûd, bürhân‑ı Zât olduHayat, mir'ât‑ı Hak’tır gör.
Akıl, miftâh‑ı kenz olduFenâ, bâb‑ı bekàdır gör.
Kemâlin lem'ası söndüFakat, Şems‑i Cemâl var gör.
Zevâl, ayn‑ı visâl olduElem, ayn‑ı lezzettir gör.
Ömür, nefs‑i amel olduEbed, ayn‑ı ömürdür gör.
Zalâm, zarf‑ı ziyâ olduBu mevtte hak hayat var gör.
Bütün eşya, enîs olduBütün asvât, zikirdir gör.
Bütün zerrât‑ı mevcûdâtBirer zâkir, müsebbih gör.
Fakrı, kenz‑i gınâ buldumAczde tam kuvvet var gör.
Eğer Allah’ı buldunsaBütün eşya senindir gör.
Eğer Mâlik‑i Mülk’e memlûk isenO’nun mülkü senindir gör.
Eğer hodbîn ve kendi nefsine mâlik isenBilâ‑addin belâdır gör.
Bilâ‑haddin azâbdır tat.Bilâ‑gayet ağırdır gör.
Eğer hakîki abd‑i hudâbîn isenHududsuz bir safâdır gör.
Hesabsız bir sevâb var tat.Nihâyetsiz saâdet gör…
303
Esmâ‑i Hüsnâ ile Bir Münâcât
Yirmibeş sene evvel Ramazan’da, ikindiden sonra Şeyh Geylânî’nin (K.S.) Esmâ‑i Hüsnâ manzûmesini okudum. Bana bir arzu geldi ki: Esmâ‑i Hüsnâ ile bir münâcât yazayım. Fakat, o vakit bu kadar yazıldı. O kudsî üstadımın mübârek Münâcât‑ı Esmâiyesine bir nazîre yapmak istedim. Heyhât! Nazma isti'dâdım yok. Yapamadım, noksan kaldı.
Bu münâcât, Otuzüçüncü Söz’ün Otuzüçüncü Mektûb’u olan Pencereler Risalesi’ne ilhâk edilmişti. Makam münâsebetiyle buraya alındı.
هُوَ الْبَاق۪ي
حَك۪يمُ الْقَضَايَا نَحْنُ ف۪ي قَبْضِ حُكْمِهِ ❋ هُوَ الْحَكَمُ الْعَدْلُ لَهُ الْاَرْضُ وَالسَّمَاءُ
عَل۪يمُ الْخَفَايَا وَالْغُيُوبِ ف۪ي مُلْكِهِ ❋ هُوَ الْقَادِرُ الْقَيُّومُ لَهُ الْعَرْشُ وَالثَّرَاءُ
لَط۪يفُ الْمَزَايَا وَالنُّقُوشِ ف۪ي صُنْعِهِ ❋ هُوَ الْفَاطِرُ الْوَدُودُ لَهُ الْحُسْنُ وَالْبَهَاءُ
جَل۪يلُ الْمَرَايَا وَالشُّؤُونِ ف۪ي خَلْقِهِ ❋ هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ لَهُ الْعِزُّ وَالْكِبْرِيَاءُ
بَد۪يعُ الْبَرَايَا نَحْنُ مِنْ نَقْشِ صُنْعِهِ ❋ هُوَ الدَّائِمُ الْبَاق۪ي لَهُ الْمُلْكُ وَالْبَقَاءُ
كَر۪يمُ الْعَطَايَا نَحْنُ مِنْ رَكْبِ ضَيْفِهِ ❋ هُوَ الرَّزَّاقُ الْكَاف۪ي لَهُ الْحَمْدُ وَالثَّنَاءُ
جَم۪يلُ الْهَدَايَا نَحْنُ مِنْ نَسْجِ عِلْمِهِ ❋ هُوَ الْخَالِقُ الْوَاف۪ي لَهُ الْجُودُ وَالْعَطَاءُ
304
سَم۪يعُ الشَّكَايَا وَالدُّعَاءِ لِخَلْقِهِ ❋ هُوَ الرَّاحِمُ الشَّاف۪ي لَهُ الشُّكْرُ وَالثَّنَاءُ
غَفُورُ الْخَطَايَا وَالذُّنُوبِ لِعَبْدِهِ ❋ هُوَ الْغَفَّارُ الرَّح۪يمُ لَهُ الْعَفْوُ وَالرِّضَاءُ
Ey nefsim! Kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:“Fânîyim, fânî olanı istemem.Âcizim, âciz olanı istemem.Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim, gayr istemem!İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim.Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim.Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umumen isterim.”
305
Barla Yaylası; Çam, Katran, Ardıç, Karakavağın Bir Meyvesidir
Makam münâsebetiyle buraya alınmış, Onbirinci Mektûb’un bir parçasıdır.
Bir vakit esâretimde dağ başında azametli çam ve katran ve ardıç ağaçlarının heybet‑nümâ sûretlerini, hayret‑fezâ vaziyetlerini temâşâ ederken pek latîf bir rüzgâr esti. O vaziyeti, pek muhteşem ve şirin velvele‑âlûd bir zelzele‑i raks-nümâ, bir tesbihât‑ı cezbe-edâ sûretine çevirdiğinden eğlence temâşâsı, nazar‑ı ibrete ve sem'‑i hikmete döndü. Birden Ahmed‑i Cezerî’nin Kürtçe şu fıkrası: هَرْكَسْ بِتَمَاشَاگَهِ حُسْنَاتَه زِهَرْجَاىْ تَشْبِيهِ نِگَارَانْ بِجَمَالَاتَه دِنَازِنْ hâtırıma geldi. Kalbim, ibret mânâlarını ifâde için şöyle ağladı:
يَا رَبْ هَرْ حَىْ بِتَمَاشَاگَهِ صُنْعِ تُو زِهَرْجَاىْ بَتَازِى ❋ زِنَشيِبُ اَزْ فِرَازِى مَانَنْدِ دَلَّالَانْ بِنِدَاءِ بِاۤوَازِى ❋ دَمْ دَمْ زِجَمَالِ نَقْشِ تُو دَرْ رَقْص بَازِى ❋ زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ بِگَازِى ❋ زِشِيرِينِى اۤوَازِ خُودْ هَىْ هَىْ دِنَازِى❋ اَزْ وَىْ رَقْص اۤمَدْ جَذْبَه خَازِى ❋ اَزِ اِينْ اۤثَارِ رَحْمَتْ يَافْت هَرْ حَىْ دَرْسِ تَسْبِيحُ و نَمَازِى ❋ اِيسْتَادَسْت هَرْ يَكِى بَرْ سَنْگِ بَالَا سَرْفِرَازِى ❋ دِرَازْ كَرْدَسْت دَسْتْهَا رَا بَدَرْگَاهِ اِلٰهِى هَمْ چُو شَهْبَازِى ❋ بَجُنْبِيدَسْتْ زُلفْهَارَا بَشَوْقْ اَنْگِيزِ شَهْنَازِى ❋ بَبَالَا مِى زَنَنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ عِشْقْ بَازِى ❋ مِى دِهَدْ هُوشَه گِيرِينْهَاىِ دِيرِينْهَاىِ زَوَالِى اَزْ حُبِّ مَجَازِى ❋ بَرْ سَرِ مَحْمُودْهَا نَغْمَ هَاىِ حُزْنْ اَنْگِيز اَيَازِى ❋ مُرْدَهَارَا نَغْمَ هَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْنْ اَنْگِيزِ نَوَازِى ❋ رُوحَه مِى اۤيَدْ اَزُو زَمْزَمَهِٔ نَازُ و نِيَازِى ❋ قَلْب مِى خَوانَدْ اَزْ اِينْ اۤيَاتْهَا سِرِّ تَوْحِيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازِى ❋ نَفْس مِى خَواهَدْ دَرْ اِينْ وَلْوَلَهَا، زَلْزَلَهَا ذَوْقِ بَاقِى دَرْ فَنَاىِ دُنْيَا بَازِى ❋ عَقْل مِى بِينَدْ اَزْ اِينْ زَمْزَمَهَا، دَمْدَمَهَا نَظْمِ خِلْقَتْ نَقْشِ حِكْمَتْ كَنْزِ رَازِى ❋ اۤرْزُو مِى دَارَدْ هَوَا اَزْ اِينْ هَمْهَمَهَا هَوْهَوَهَا مَرْگِ خُود دَرْ تَرْكِ اَذْوَاقِ مَجَازِى ❋ خَيَالْ بِينَدْ اَزْ اِينْ اَشْجَارْ مَلَائِكْ رَا جَسَدْ اۤمَدْ سَمَاوِى بَاهَزَارَانْ نَىْ ❋ اَزْ اِينْ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْ هَاىِ ذَاتِ حَىْ ❋ وَرَقْهَا رَا زَبَانْ دَارَنْد هَمَه هُو هُو ذِكْرْ اۤرَنْد بَدَرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ ❋ چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ هَرْ شَىْ ❋ دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ بَرَابَرْ مِى زَنَنْدْ اَللّٰهُ
306
فَيَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِحَقِّ اِسْمِ حَيِّ قَيُّومِ
حَيَاتِى دِهْ بَاِينْ قَلْبِ پَرِيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ دِهْ بَاِينْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا اۤمِينْ
Barla Yaylası, Tepelice’de; çam, katran, ardıç, karakavak meyvesi hakkında yazılan Fârisî beyitlerin mânâsı:
هَرْكَسْ بِتَمَاشَاگَهِ حُسْنَاتَه زِهَرْجَاىْ تَشْبِيهِ نِگَارَانْ بِجَمَالَاتَه دِنَازِنْ
Hâtırıma geldi, kalbim dahi ibret mânâlarını ifâde için şöyle ağladı:
Yani: Senin temâşâna, hüsnüne, herkes her yerden koşup gelmiş. Senin cemâlinle nâzdârlık ediyorlar.
يَا رَبْ هَرْ حَىْ بِتَمَاشَاگَهِ صُنْعِ تُو زِهَرْجَاىْ بَتَازِى
Her zîhayat senin temâşâna, san'atın olan zemin yüzüne her yerden çıkıp bakıyorlar.
زِنَشيِبُ اَزْ فِرَازِى مَانَنْدِ دَلَّالَانْ بِنِدَاءِ بِاۤوَازِى
Aşağıdan, yukarıdan dellâllar gibi çıkıp bağırıyorlar.
دَمْ دَمْ زِجَمَالِ نَقْشِ تُو(Nüsha)دَرْ رَقْص بَازِى
Senin cemâl‑i nakşından keyiflenip, o dellâl‑misâl ağaçlar oynuyorlar.
307
زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ بِگَازِى
Senin kemâl‑i san'atından neş'elenip, güzel güzel sadâ veriyorlar.
زِشِيرِينِى اۤوَازِ خُودْ هَىْ هَىْ دِنَازِى
Güyâ sadâlarının tatlılığı, onları da neş'elendirip nâzenînâne bir nâz ettiriyor.
اَزْ وَىْ رَقْص اۤمَدْ جَذْبَه خَازِى
İşte ondandır ki; şu ağaçlar raksa gelmiş, cezbe istiyorlar.
اَزِ اِينْ اۤثَارِ رَحْمَتْ يَافْت هَرْ حَىْ دَرْسِ تَسْبِيحُ و نَمَازِى
Şu Rahmet‑i İlâhiye’nin âsârıyladır ki; her zîhayat, kendine mahsûs tesbih ve namazın dersini alıyorlar.
اِيسْتَادَسْت هَرْ يَكِى بَرْ سَنْگِ بَالَا سَرْفِرَازِى
Ders aldıktan sonra herbir ağaç, yüksek bir taş üstünde arşa başını kaldırıp durmuşlar.
دِرَازْ كَرْدَسْت دَسْتْهَا رَا بَدَرْگَاهِ اِلٰهِى هَمْ چُو شَهْبَازِى
Herbirisi yüzler ellerini Şehbâz‑ı Kalender (Hâşiye‑1) gibi Dergâh‑ı İlâhî’ye uzatıp, muhteşem bir ibâdet vaziyetini almışlar.
بَجُنْبِيدَسْتْ زُلفْهَارَا بَشَوْقْ اَنْگِيزِ شَهْنَازِى(Hâşiye‑2)
Oynattırıyorlar zülüfvâri küçük dallarını ve onunla temâşâ edenlere de latîf şevklerini ve ulvî zevklerini ihtar ediyorlar.
بَبَالَا مِى زَنَنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ عِشْقْ بَازِى
308
Aşkın “hây‑hûy” perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunuyor gibi sadâ veriyorlar. (Nüsha)
مِى دِهَدْ هُوشَه گِيرِينْهَاىِ دِيرِينْهَاىِ زَوَالِى اَزْ حُبِّ مَجَازِى
Fikre şu vaziyetten şöyle bir mânâ geliyor: Mecâzî muhabbetlerin zevâl elemiyle gelen ağlayış, hem derinden derine hazîn bir enîni ihtar ediyorlar.
بَرْ سَرِ مَحْمُودْهَا نَغْمَ هَاىِ حُزْنْ اَنْگِيز اَيَازِى
Mahmud’ların, yani Sultan Mahmud gibi mahbûbundan ayrılmış bütün âşıkların başlarında, hüzün‑âlûd mahbûblarının nağmesinin tarzını işittiriyorlar.
مُرْدَهَارَا نَغْمَ هَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْنْ اَنْگِيزِ نَوَازِى
Dünyevî sadâların ve sözlerin dinlemesinden kesilmiş olan ölmüşlere; ezelî nağmeleri, hüzün‑engîz sadâları işittiriyor gibi bir vazifesi var görünüyorlar.
رُوحَه مِى اۤيَدْ اَزُو زَمْزَمَهِٔ نَازُ و نِيَازِى
Rûh ise, şu vaziyetten şöyle anladı ki; eşya, tesbihât ile Sâni'‑i Zülcelâl’in tecelliyât‑ı esmâsına mukàbele edip bir nâz‑niyâz zemzemesidir, geliyor.
قَلْب مِى خَوانَدْ اَزْ اِينْ اۤيَاتْهَا سِرِّ تَوْحِيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازِى
Kalb ise, şu herbiri birer âyet‑i mücesseme hükmünde olan şu ağaçlardan sırr‑ı tevhidi, bu i'câzın ulüvv‑ü nazmından okuyor. Yani, hilkatlerinde o derece hàrika bir intizam, bir san'at, bir hikmet vardır ki; bütün esbâb‑ı kâinât birer fâil‑i muhtar farzedilse ve toplansalar taklid edemezler.
نَفْس مِى خَواهَدْ دَرْ اِينْ وَلْوَلَهَا، زَلْزَلَهَا ذَوْقِ بَاقِى دَرْ فَنَاىِ دُنْيَا بَازِى
309
Nefis ise, şu vaziyeti gördükçe bütün rû‑yi zemin, velvele‑âlûd bir zelzele‑i firâkta yuvarlanıyor gibi gördü. Bir zevk‑i bâkî aradı; “Dünya‑perestliğin terkinde bulacaksın.” mânâsını aldı.
عَقْل مِى بِينَدْ اَزْ اِينْ زَمْزَمَهَا، دَمْدَمَهَانَظْمِ خِلْقَتْ نَقْشِ حِكْمَتْ كَنْزِ رَازِى
Akıl ise, şu zemzeme‑i hayvan ve eşcârdan ve demdeme‑i nebât ve havadan gayet mânidâr bir intizam‑ı hilkat, bir nakş‑ı hikmet, bir hazine‑i esrâr buluyor. Herşey, çok cihetlerle Sâni'‑i Zülcelâl’i tesbih ettiğini anlıyor.
اۤرْزُو مِى دَارَدْ هَوَا اَزْ اِينْ هَمْهَمَهَا هَوْهَوَهَا مَرْگِ خُود دَرْ تَرْكِ اَذْوَاقِ مَجَازِى
Hevâ‑yı nefs ise, şu hemheme‑i hava ve hevheve‑i yapraktan, öyle bir lezzet alıyor ki, bütün ezvâk‑ı mecâzîyi ona unutturup o hevâ‑yı nefsin hayatı olan zevk‑i mecâzîyi terketmekle, bu zevk‑i hakikatte ölmek istiyor.
خَيَالْ بِينَدْ اَزْ اِينْ اَشْجَارْ مَلَائِكْ رَا جَسَدْ اۤمَدْ سَمَاوِى بَاهَزَارَانْ نَىْ
Hayâl ise, görüyor; güyâ şu ağaçların müekkel melâikeleri içlerine girip herbir dalında çok ney’ler takılan ağaçları cesed olarak giymişler. Güyâ Sultan‑ı Sermedî, binler ney sadâsıyla muhteşem bir resm‑i küşâdda onlara, onları giydirmiş ki; o ağaçlar câmid, şuûrsuz cisim gibi değil, belki gayet şuûrkârâne mânidâr vaziyetleri gösteriyorlar.
اَزْ اِينْ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْ هَاىِ ذَاتِ حَىْ
İşte o neyler semâvî, ulvî bir mûsikîden geliyor gibi sâfî ve müessirdirler. Fikir o ney’lerden, başta Mevlâna Celâleddin‑i Rûmî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârâne teşekkiyât‑ı firâkı işitmiyor. Belki, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a karşı takdim edilen teşekkürât‑ı Rahmâniye’yi ve Tahmîdât‑ı Rabbâniye’yi işitiyor.
310
وَرَقْهَا رَا زَبَانْ دَارَنْد هَمَه هُو هُو ذِكْرْ اۤرَنْد بَدَرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ
Mâdem ağaçlar birer cesed oldu. Bütün yapraklar dahi diller oldu. Demek herbiri, binler dilleri ile havanın dokunmasıyla “Hû Hû” zikrini tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyâtıyla Sâni'inin Hayy‑ı Kayyûm olduğunu ilân ediyorlar.
چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ هَرْ شَىْ
Çünkü; bütün eşya ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ deyip, kâinâtın azîm halka‑i zikrinde beraber zikrederek çalışıyorlar.
دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ بَرَابَرْ مِى زَنَنْدْ اَللّٰهُ
Vakit be‑vakit lisân‑ı isti'dâd ile Cenâb‑ı Hak’tan hukuk‑u hayatını “Yâ Hak!” deyip hazine‑i rahmetten istiyorlar. Baştan başa da hayata mazhariyetleri lisânıyla “Yâ Hayy!” ismini zikrediyorlar.
فَيَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِحَقِّ اِسْمِ حَيِّ قَيُّومِ
حَيَاتِى دِهْ بَاِينْ قَلْبِ پَرِيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ دِهْ بَاِينْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا اۤمِينْ
311
Yıldızları Konuşturan Bir Yıldıznâme
Bir vakit Barla’da, Çam Dağı’nda yüksek bir mevkide, gecede semânın yüzüne baktım. Gelecek fıkralar birden hutûr etti. Yıldızların lisân‑ı hâl ile konuşmalarını hayâlen işittim gibi bu yazıldı. Nazım ve şiir bilmediğim için şiir kaidesine girmedi. Tahattur olduğu gibi yazılmış. Dördüncü Mektûb ile Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’nın âhirinden alınmıştır.
Yıldızları Konuşturan Bir Yıldıznâme
Dinle de yıldızları şu hutbe‑i şîrînine,
Nâme‑i nûrîn-i hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler:
“Bir Kadîr‑i Zülcelâl’in haşmet‑i Sultanına,
.
Biz birer bürhân‑ı nur-efşânız, vücûb‑u Sâni'a,
Hem vahdete, hem kudrete şâhidleriz biz…
.
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nâzenîn mu'cizâtı çün melek seyranına,
.
Bu semânın Arz’a bakan, Cennet’e dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz! (Hâşiye)
.
312
Tûbâ‑i hilkatten semâvât şıkkına,
Hep Kehkeşân ağsânına,
Bir Cemîl‑i Zülcelâl’in, dest‑i hikmetle takılmış,
Pek güzel meyveleriyiz biz!
.
Şu semâvât ehline birer mescid‑i seyyâr,
Birer hâne‑i devvâr, birer ulvî âşiyâne
Birer misbâh‑ı nevvâr, birer gemi‑i cebbâr,
Birer tayyareyiz biz…
.
Bir Kadîr‑i Zülkemâl’in, bir Hakîm‑i Zülcelâl’in;
Birer mu'cize‑i kudret, birer hàrika‑i san'at-ı hàlıkane,
Birer nâdire‑i hikmet, birer dâhiye‑i hilkat,
Birer nur âlemiyiz biz…
.
Böyle yüzbin dil ile yüzbin bürhân gösteririz,
İşittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz!
.
Sikkemiz bir, tuğrâmız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne
Zikrederiz, Kehkeşânın halka‑i ezkârına mensûb birer meczûblarız biz!‥”
dediklerini hayâlen dinledim.
313
Onsekizinci Söz
Bu Söz’ün İki Makam’ı var. İkinci Makam’ı daha yazılmamıştır. Birinci Makam’ı Üç Nokta’dır.
Birinci Makam
Birinci Nokta
﴿﷽﴾
﴿لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ﴾
Nefs‑i Emmâreme Bir Sille‑i Te'dib:
Ey fahre meftûn, şöhrete mübtelâ, medhe düşkün, hodbînlikte bî‑hemtâ sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşe'i olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir da'vâ ise; senin dahi sana yüklenen ni'metler için fahre, gurura belki bir hakkın var.
Hâlbuki sen, dâim zemme müstehaksın. Zîra o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz'‑i ihtiyarın bulunmakla, o ni'metlerin kıymetlerini fahrin ile tenkìs ediyorsun, gururunla tahrib ediyorsun ve küfranınla ibtal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun. Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevâzu'dur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbînlik değil, hudâbînliktedir.
314
Evet sen benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabûl etmek, şerre merci' olmak için yaratılmışsınız. Yani, fâil ve masdar değilsiniz; belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir te'siriniz var; o da, hayr‑ı mutlak’tan gelen hayrı, güzel bir sûrette kabûl etmemenizden şerre sebeb olmanızdır.
Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ, güzelliği görülmeyen zâhirî çirkinlikler size isnâd edilip Zât‑ı Mukaddese-i İlâhiye’nin tenzîhine vesile olasınız. Hâlbuki bütün bütün vazife‑i fıtratınıza zıt bir sûret giymişsiniz. Kàbiliyetsizliğinizden hayrı, şerre kalbettiğiniz hâlde, Hàlık’ınızla güyâ iştirâk edersiniz. Demek nefis‑perest, tabiat‑perest; gayet ahmak, gayet zâlimdir.
Hem deme ki: “Ben mazharım. Güzele mazhar ise, güzelleşir.” Zîra, temessül etmediğinden mazhar değil, memer olursun.
Hem deme ki: “Halk içinde ben intihâb edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.” Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü, herkesten ziyâde sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi. (Hâşiye)
İkinci Nokta
﴿اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ﴾ âyetinin bir sırrını izâh eder. Şöyle ki:
Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakîki bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinâttaki herşey, her hâdise, ya bizzat güzeldir; ona hüsn‑ü bizzat denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki; ona hüsn‑ü bilgayr denilir. Bir kısım hâdiseler var ki, zâhirî çirkin, müşevveştir. Fakat o zâhirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Ezcümle:
315
Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihâyetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış ve güz mevsiminin haşîn tahribâtı, hazîn firâk perdeleri arkasında tecelliyât‑ı Celâliye-i Sübhâniye’nin mazharı olan kış hâdiselerinin tazyîkinden ve tâzibinden muhâfaza etmek için, nâzdâr çiçeklerin dostları olan nâzenîn hayvancıkları vazife‑i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenîn, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir. Fırtına, zelzele, vebâ gibi hâdiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok manevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşv ü nemâsız kalan birçok isti'dâd çekirdekleri, zâhirî çirkin görünen hâdiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güyâ umum inkılâblar ve küllî tahavvüller, birer manevî yağmurdur.
Fakat insan, hem zâhir‑perest, hem hodgâm olduğundan zâhire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhâkeme ederek şer olduğuna hükmeder. Hâlbuki; eşyanın insana ait gayesi bir ise, Sâni'inin esmâsına ait binlerdir.
Meselâ: Kudret‑i Fâtıra’nın büyük mu'cizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, mânâsız telâkki eder. Hâlbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar. Meselâ; atmaca kuşu, serçelere taslîti, zâhiren rahmete uygun gelmez. Hâlbuki serçe kuşunun isti'dâdı, o taslît ile inkişaf eder. Meselâ; “kar”ı, pek bâridâne ve tatsız telâkki ederler. Hâlbuki o bârid, tatsız perdesi altında o kadar harâretli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, ta'rif edilmez.
Hem insan hodgâmlık ve zâhir‑perestliğiyle beraber, herşeyi kendine bakan yüzüyle muhâkeme ettiğinden pek çok mahz‑ı edebî olan şeyleri, hilâf‑ı edeb zanneder. Meselâ; âlet‑i tenâsül-i insan, insan nazarında bahsi, hacâlet‑âverdir. Fakat şu perde‑i hacâlet, insana bakan yüzdedir. Yoksa hilkate, san'ata ve gâyât‑ı fıtrata bakan yüzler, öyle perdelerdir ki, hikmet nazarıyla bakılsa; ayn‑ı edebdir, hacâlet ona hiç temâs etmez.
İşte menba'‑ı edeb olan Kur'ân‑ı Hakîm’in bazı tâbiratı, bu yüzler ve perdelere göredir. Nasıl ki, bize görünen çirkin mahlûkların ve hâdiselerin zâhirî yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli san'at ve hilkatine bakan güzel yüzler var ki, Sâni'ine bakar ve çok güzel perdeler var ki, hikmetleri saklar ve pek çok zâhirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam bir kitabet‑i kudsiyedir…
316
Üçüncü Nokta
﴿اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ﴾
Mâdem kâinâtta hüsn‑ü san'at, bilmüşâhede vardır ve kat'îdir; elbette Risalet‑i Ahmediye (A.S.M.), şühûd derecesinde bir kat'iyyetle sübûtu lâzım gelir. Zîra, şu güzel masnûâttaki hüsn‑ü san'at ve zînet‑i sûret gösteriyor ki; onların san'atkârında ehemmiyetli bir irâde‑i tahsin ve kuvvetli bir taleb‑i tezyîn vardır ve şu irâde ve taleb ise; O Sâni'de, ulvî bir muhabbet ve masnû'larında izhâr ettiği kemâlât‑ı san'atına karşı kudsî bir rağbet var olduğunu gösteriyor. Ve şu muhabbet ve rağbet ise; masnûât içinde en münevver ve mükemmel ferd olan insana daha ziyâde müteveccih olup temerküz etmek ister.
İnsan ise, şecere‑i hilkatin zîşuûr meyvesidir. Meyve ise; en cem'iyetli ve en uzak ve en ziyâde nazarı âmm ve şuûru küllî bir cüz'îdir. Nazarı âmm ve şuûru küllî zât ise; O San'atkâr‑ı Zülcemâl’e muhâtab olup görüşen ve küllî şuûrunu ve âmm nazarını tamamen Sâni'inin perestişliğine ve san'atının istihsânına ve ni'metinin şükrüne sarfeden en yüksek, en parlak bir ferd olabilir.
Şimdi iki levha, iki dâire görünüyor.
Biri: Gayet muhteşem, muntazam bir dâire‑i Rubûbiyet ve gayet musanna', murassa' bir levha‑i san'at…
Diğeri: Gayet münevver, müzehher bir dâire‑i ubûdiyet ve gayet vâsi', câmi' bir levha‑i tefekkür ve istihsân ve teşekkür ve îmân vardır ki; ikinci dâire bütün kuvvetiyle birinci dâirenin nâmına hareket eder.
İşte O Sâni'in bütün makàsıd‑ı san'at-perverânesine hizmet eden o dâire reisinin ne derece O Sâni' ile münâsebetdâr ve onun nazarında ne kadar mahbûb ve makbûl olduğu bilbedâhe anlaşılır.
317