303
Esmâ‑i Hüsnâ ile Bir Münâcât
Yirmibeş sene evvel Ramazan’da, ikindiden sonra Şeyh Geylânî’nin (K.S.) Esmâ‑i Hüsnâ manzûmesini okudum. Bana bir arzu geldi ki: Esmâ‑i Hüsnâ ile bir münâcât yazayım. Fakat, o vakit bu kadar yazıldı. O kudsî üstadımın mübârek Münâcât‑ı Esmâiyesine bir nazîre yapmak istedim. Heyhât! Nazma isti'dâdım yok. Yapamadım, noksan kaldı.
Bu münâcât, Otuzüçüncü Söz’ün Otuzüçüncü Mektûb’u olan Pencereler Risalesi’ne ilhâk edilmişti. Makam münâsebetiyle buraya alındı.
هُوَ الْبَاق۪ي
حَك۪يمُ الْقَضَايَا نَحْنُ ف۪ي قَبْضِ حُكْمِهِ ❋ هُوَ الْحَكَمُ الْعَدْلُ لَهُ الْاَرْضُ وَالسَّمَاءُ
عَل۪يمُ الْخَفَايَا وَالْغُيُوبِ ف۪ي مُلْكِهِ ❋ هُوَ الْقَادِرُ الْقَيُّومُ لَهُ الْعَرْشُ وَالثَّرَاءُ
لَط۪يفُ الْمَزَايَا وَالنُّقُوشِ ف۪ي صُنْعِهِ ❋ هُوَ الْفَاطِرُ الْوَدُودُ لَهُ الْحُسْنُ وَالْبَهَاءُ
جَل۪يلُ الْمَرَايَا وَالشُّؤُونِ ف۪ي خَلْقِهِ ❋ هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ لَهُ الْعِزُّ وَالْكِبْرِيَاءُ
بَد۪يعُ الْبَرَايَا نَحْنُ مِنْ نَقْشِ صُنْعِهِ ❋ هُوَ الدَّائِمُ الْبَاق۪ي لَهُ الْمُلْكُ وَالْبَقَاءُ
كَر۪يمُ الْعَطَايَا نَحْنُ مِنْ رَكْبِ ضَيْفِهِ ❋ هُوَ الرَّزَّاقُ الْكَاف۪ي لَهُ الْحَمْدُ وَالثَّنَاءُ
جَم۪يلُ الْهَدَايَا نَحْنُ مِنْ نَسْجِ عِلْمِهِ ❋ هُوَ الْخَالِقُ الْوَاف۪ي لَهُ الْجُودُ وَالْعَطَاءُ
304
سَم۪يعُ الشَّكَايَا وَالدُّعَاءِ لِخَلْقِهِ ❋ هُوَ الرَّاحِمُ الشَّاف۪ي لَهُ الشُّكْرُ وَالثَّنَاءُ
غَفُورُ الْخَطَايَا وَالذُّنُوبِ لِعَبْدِهِ ❋ هُوَ الْغَفَّارُ الرَّح۪يمُ لَهُ الْعَفْوُ وَالرِّضَاءُ
Ey nefsim! Kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:“Fânîyim, fânî olanı istemem.Âcizim, âciz olanı istemem.Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim, gayr istemem!İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim.Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim.Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umumen isterim.”
305
Barla Yaylası; Çam, Katran, Ardıç, Karakavağın Bir Meyvesidir
Makam münâsebetiyle buraya alınmış, Onbirinci Mektûb’un bir parçasıdır.
Bir vakit esâretimde dağ başında azametli çam ve katran ve ardıç ağaçlarının heybet‑nümâ sûretlerini, hayret‑fezâ vaziyetlerini temâşâ ederken pek latîf bir rüzgâr esti. O vaziyeti, pek muhteşem ve şirin velvele‑âlûd bir zelzele‑i raks-nümâ, bir tesbihât‑ı cezbe-edâ sûretine çevirdiğinden eğlence temâşâsı, nazar‑ı ibrete ve sem'‑i hikmete döndü. Birden Ahmed‑i Cezerî’nin Kürtçe şu fıkrası: هَرْكَسْ بِتَمَاشَاگَهِ حُسْنَاتَه زِهَرْجَاىْ تَشْبِيهِ نِگَارَانْ بِجَمَالَاتَه دِنَازِنْ hâtırıma geldi. Kalbim, ibret mânâlarını ifâde için şöyle ağladı:
يَا رَبْ هَرْ حَىْ بِتَمَاشَاگَهِ صُنْعِ تُو زِهَرْجَاىْ بَتَازِى ❋ زِنَشيِبُ اَزْ فِرَازِى مَانَنْدِ دَلَّالَانْ بِنِدَاءِ بِاۤوَازِى ❋ دَمْ دَمْ زِجَمَالِ نَقْشِ تُو دَرْ رَقْص بَازِى ❋ زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ بِگَازِى ❋ زِشِيرِينِى اۤوَازِ خُودْ هَىْ هَىْ دِنَازِى❋ اَزْ وَىْ رَقْص اۤمَدْ جَذْبَه خَازِى ❋ اَزِ اِينْ اۤثَارِ رَحْمَتْ يَافْت هَرْ حَىْ دَرْسِ تَسْبِيحُ و نَمَازِى ❋ اِيسْتَادَسْت هَرْ يَكِى بَرْ سَنْگِ بَالَا سَرْفِرَازِى ❋ دِرَازْ كَرْدَسْت دَسْتْهَا رَا بَدَرْگَاهِ اِلٰهِى هَمْ چُو شَهْبَازِى ❋ بَجُنْبِيدَسْتْ زُلفْهَارَا بَشَوْقْ اَنْگِيزِ شَهْنَازِى ❋ بَبَالَا مِى زَنَنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ عِشْقْ بَازِى ❋ مِى دِهَدْ هُوشَه گِيرِينْهَاىِ دِيرِينْهَاىِ زَوَالِى اَزْ حُبِّ مَجَازِى ❋ بَرْ سَرِ مَحْمُودْهَا نَغْمَ هَاىِ حُزْنْ اَنْگِيز اَيَازِى ❋ مُرْدَهَارَا نَغْمَ هَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْنْ اَنْگِيزِ نَوَازِى ❋ رُوحَه مِى اۤيَدْ اَزُو زَمْزَمَهِٔ نَازُ و نِيَازِى ❋ قَلْب مِى خَوانَدْ اَزْ اِينْ اۤيَاتْهَا سِرِّ تَوْحِيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازِى ❋ نَفْس مِى خَواهَدْ دَرْ اِينْ وَلْوَلَهَا، زَلْزَلَهَا ذَوْقِ بَاقِى دَرْ فَنَاىِ دُنْيَا بَازِى ❋ عَقْل مِى بِينَدْ اَزْ اِينْ زَمْزَمَهَا، دَمْدَمَهَا نَظْمِ خِلْقَتْ نَقْشِ حِكْمَتْ كَنْزِ رَازِى ❋ اۤرْزُو مِى دَارَدْ هَوَا اَزْ اِينْ هَمْهَمَهَا هَوْهَوَهَا مَرْگِ خُود دَرْ تَرْكِ اَذْوَاقِ مَجَازِى ❋ خَيَالْ بِينَدْ اَزْ اِينْ اَشْجَارْ مَلَائِكْ رَا جَسَدْ اۤمَدْ سَمَاوِى بَاهَزَارَانْ نَىْ ❋ اَزْ اِينْ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْ هَاىِ ذَاتِ حَىْ ❋ وَرَقْهَا رَا زَبَانْ دَارَنْد هَمَه هُو هُو ذِكْرْ اۤرَنْد بَدَرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ ❋ چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ هَرْ شَىْ ❋ دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ بَرَابَرْ مِى زَنَنْدْ اَللّٰهُ
306
فَيَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِحَقِّ اِسْمِ حَيِّ قَيُّومِ
حَيَاتِى دِهْ بَاِينْ قَلْبِ پَرِيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ دِهْ بَاِينْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا اۤمِينْ
Barla Yaylası, Tepelice’de; çam, katran, ardıç, karakavak meyvesi hakkında yazılan Fârisî beyitlerin mânâsı:
هَرْكَسْ بِتَمَاشَاگَهِ حُسْنَاتَه زِهَرْجَاىْ تَشْبِيهِ نِگَارَانْ بِجَمَالَاتَه دِنَازِنْ
Hâtırıma geldi, kalbim dahi ibret mânâlarını ifâde için şöyle ağladı:
Yani: Senin temâşâna, hüsnüne, herkes her yerden koşup gelmiş. Senin cemâlinle nâzdârlık ediyorlar.
يَا رَبْ هَرْ حَىْ بِتَمَاشَاگَهِ صُنْعِ تُو زِهَرْجَاىْ بَتَازِى
Her zîhayat senin temâşâna, san'atın olan zemin yüzüne her yerden çıkıp bakıyorlar.
زِنَشيِبُ اَزْ فِرَازِى مَانَنْدِ دَلَّالَانْ بِنِدَاءِ بِاۤوَازِى
Aşağıdan, yukarıdan dellâllar gibi çıkıp bağırıyorlar.
دَمْ دَمْ زِجَمَالِ نَقْشِ تُو(Nüsha)دَرْ رَقْص بَازِى
Senin cemâl‑i nakşından keyiflenip, o dellâl‑misâl ağaçlar oynuyorlar.
307
زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ بِگَازِى
Senin kemâl‑i san'atından neş'elenip, güzel güzel sadâ veriyorlar.
زِشِيرِينِى اۤوَازِ خُودْ هَىْ هَىْ دِنَازِى
Güyâ sadâlarının tatlılığı, onları da neş'elendirip nâzenînâne bir nâz ettiriyor.
اَزْ وَىْ رَقْص اۤمَدْ جَذْبَه خَازِى
İşte ondandır ki; şu ağaçlar raksa gelmiş, cezbe istiyorlar.
اَزِ اِينْ اۤثَارِ رَحْمَتْ يَافْت هَرْ حَىْ دَرْسِ تَسْبِيحُ و نَمَازِى
Şu Rahmet‑i İlâhiye’nin âsârıyladır ki; her zîhayat, kendine mahsûs tesbih ve namazın dersini alıyorlar.
اِيسْتَادَسْت هَرْ يَكِى بَرْ سَنْگِ بَالَا سَرْفِرَازِى
Ders aldıktan sonra herbir ağaç, yüksek bir taş üstünde arşa başını kaldırıp durmuşlar.
دِرَازْ كَرْدَسْت دَسْتْهَا رَا بَدَرْگَاهِ اِلٰهِى هَمْ چُو شَهْبَازِى
Herbirisi yüzler ellerini Şehbâz‑ı Kalender (Hâşiye‑1) gibi Dergâh‑ı İlâhî’ye uzatıp, muhteşem bir ibâdet vaziyetini almışlar.
بَجُنْبِيدَسْتْ زُلفْهَارَا بَشَوْقْ اَنْگِيزِ شَهْنَازِى(Hâşiye‑2)
Oynattırıyorlar zülüfvâri küçük dallarını ve onunla temâşâ edenlere de latîf şevklerini ve ulvî zevklerini ihtar ediyorlar.
بَبَالَا مِى زَنَنْدْ اَزْ پَرْدَه هَاىِ هَاىِ هُوىِ عِشْقْ بَازِى
308
Aşkın “hây‑hûy” perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunuyor gibi sadâ veriyorlar. (Nüsha)
مِى دِهَدْ هُوشَه گِيرِينْهَاىِ دِيرِينْهَاىِ زَوَالِى اَزْ حُبِّ مَجَازِى
Fikre şu vaziyetten şöyle bir mânâ geliyor: Mecâzî muhabbetlerin zevâl elemiyle gelen ağlayış, hem derinden derine hazîn bir enîni ihtar ediyorlar.
بَرْ سَرِ مَحْمُودْهَا نَغْمَ هَاىِ حُزْنْ اَنْگِيز اَيَازِى
Mahmud’ların, yani Sultan Mahmud gibi mahbûbundan ayrılmış bütün âşıkların başlarında, hüzün‑âlûd mahbûblarının nağmesinin tarzını işittiriyorlar.
مُرْدَهَارَا نَغْمَ هَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْنْ اَنْگِيزِ نَوَازِى
Dünyevî sadâların ve sözlerin dinlemesinden kesilmiş olan ölmüşlere; ezelî nağmeleri, hüzün‑engîz sadâları işittiriyor gibi bir vazifesi var görünüyorlar.
رُوحَه مِى اۤيَدْ اَزُو زَمْزَمَهِٔ نَازُ و نِيَازِى
Rûh ise, şu vaziyetten şöyle anladı ki; eşya, tesbihât ile Sâni'‑i Zülcelâl’in tecelliyât‑ı esmâsına mukàbele edip bir nâz‑niyâz zemzemesidir, geliyor.
قَلْب مِى خَوانَدْ اَزْ اِينْ اۤيَاتْهَا سِرِّ تَوْحِيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازِى
Kalb ise, şu herbiri birer âyet‑i mücesseme hükmünde olan şu ağaçlardan sırr‑ı tevhidi, bu i'câzın ulüvv‑ü nazmından okuyor. Yani, hilkatlerinde o derece hàrika bir intizam, bir san'at, bir hikmet vardır ki; bütün esbâb‑ı kâinât birer fâil‑i muhtar farzedilse ve toplansalar taklid edemezler.
نَفْس مِى خَواهَدْ دَرْ اِينْ وَلْوَلَهَا، زَلْزَلَهَا ذَوْقِ بَاقِى دَرْ فَنَاىِ دُنْيَا بَازِى
309
Nefis ise, şu vaziyeti gördükçe bütün rû‑yi zemin, velvele‑âlûd bir zelzele‑i firâkta yuvarlanıyor gibi gördü. Bir zevk‑i bâkî aradı; “Dünya‑perestliğin terkinde bulacaksın.” mânâsını aldı.
عَقْل مِى بِينَدْ اَزْ اِينْ زَمْزَمَهَا، دَمْدَمَهَانَظْمِ خِلْقَتْ نَقْشِ حِكْمَتْ كَنْزِ رَازِى
Akıl ise, şu zemzeme‑i hayvan ve eşcârdan ve demdeme‑i nebât ve havadan gayet mânidâr bir intizam‑ı hilkat, bir nakş‑ı hikmet, bir hazine‑i esrâr buluyor. Herşey, çok cihetlerle Sâni'‑i Zülcelâl’i tesbih ettiğini anlıyor.
اۤرْزُو مِى دَارَدْ هَوَا اَزْ اِينْ هَمْهَمَهَا هَوْهَوَهَا مَرْگِ خُود دَرْ تَرْكِ اَذْوَاقِ مَجَازِى
Hevâ‑yı nefs ise, şu hemheme‑i hava ve hevheve‑i yapraktan, öyle bir lezzet alıyor ki, bütün ezvâk‑ı mecâzîyi ona unutturup o hevâ‑yı nefsin hayatı olan zevk‑i mecâzîyi terketmekle, bu zevk‑i hakikatte ölmek istiyor.
خَيَالْ بِينَدْ اَزْ اِينْ اَشْجَارْ مَلَائِكْ رَا جَسَدْ اۤمَدْ سَمَاوِى بَاهَزَارَانْ نَىْ
Hayâl ise, görüyor; güyâ şu ağaçların müekkel melâikeleri içlerine girip herbir dalında çok ney’ler takılan ağaçları cesed olarak giymişler. Güyâ Sultan‑ı Sermedî, binler ney sadâsıyla muhteşem bir resm‑i küşâdda onlara, onları giydirmiş ki; o ağaçlar câmid, şuûrsuz cisim gibi değil, belki gayet şuûrkârâne mânidâr vaziyetleri gösteriyorlar.
اَزْ اِينْ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْ هَاىِ ذَاتِ حَىْ
İşte o neyler semâvî, ulvî bir mûsikîden geliyor gibi sâfî ve müessirdirler. Fikir o ney’lerden, başta Mevlâna Celâleddin‑i Rûmî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârâne teşekkiyât‑ı firâkı işitmiyor. Belki, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a karşı takdim edilen teşekkürât‑ı Rahmâniye’yi ve Tahmîdât‑ı Rabbâniye’yi işitiyor.
310
وَرَقْهَا رَا زَبَانْ دَارَنْد هَمَه هُو هُو ذِكْرْ اۤرَنْد بَدَرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ
Mâdem ağaçlar birer cesed oldu. Bütün yapraklar dahi diller oldu. Demek herbiri, binler dilleri ile havanın dokunmasıyla “Hû Hû” zikrini tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyâtıyla Sâni'inin Hayy‑ı Kayyûm olduğunu ilân ediyorlar.
چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ هَرْ شَىْ
Çünkü; bütün eşya ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ deyip, kâinâtın azîm halka‑i zikrinde beraber zikrederek çalışıyorlar.
دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ بَرَابَرْ مِى زَنَنْدْ اَللّٰهُ
Vakit be‑vakit lisân‑ı isti'dâd ile Cenâb‑ı Hak’tan hukuk‑u hayatını “Yâ Hak!” deyip hazine‑i rahmetten istiyorlar. Baştan başa da hayata mazhariyetleri lisânıyla “Yâ Hayy!” ismini zikrediyorlar.
فَيَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِحَقِّ اِسْمِ حَيِّ قَيُّومِ
حَيَاتِى دِهْ بَاِينْ قَلْبِ پَرِيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ دِهْ بَاِينْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا اۤمِينْ
311
Yıldızları Konuşturan Bir Yıldıznâme
Bir vakit Barla’da, Çam Dağı’nda yüksek bir mevkide, gecede semânın yüzüne baktım. Gelecek fıkralar birden hutûr etti. Yıldızların lisân‑ı hâl ile konuşmalarını hayâlen işittim gibi bu yazıldı. Nazım ve şiir bilmediğim için şiir kaidesine girmedi. Tahattur olduğu gibi yazılmış. Dördüncü Mektûb ile Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfı’nın âhirinden alınmıştır.
Yıldızları Konuşturan Bir Yıldıznâme
Dinle de yıldızları şu hutbe‑i şîrînine,
Nâme‑i nûrîn-i hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler:
“Bir Kadîr‑i Zülcelâl’in haşmet‑i Sultanına,
.
Biz birer bürhân‑ı nur-efşânız, vücûb‑u Sâni'a,
Hem vahdete, hem kudrete şâhidleriz biz…
.
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nâzenîn mu'cizâtı çün melek seyranına,
.
Bu semânın Arz’a bakan, Cennet’e dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz! (Hâşiye)
.
312
Tûbâ‑i hilkatten semâvât şıkkına,
Hep Kehkeşân ağsânına,
Bir Cemîl‑i Zülcelâl’in, dest‑i hikmetle takılmış,
Pek güzel meyveleriyiz biz!
.
Şu semâvât ehline birer mescid‑i seyyâr,
Birer hâne‑i devvâr, birer ulvî âşiyâne
Birer misbâh‑ı nevvâr, birer gemi‑i cebbâr,
Birer tayyareyiz biz…
.
Bir Kadîr‑i Zülkemâl’in, bir Hakîm‑i Zülcelâl’in;
Birer mu'cize‑i kudret, birer hàrika‑i san'at-ı hàlıkane,
Birer nâdire‑i hikmet, birer dâhiye‑i hilkat,
Birer nur âlemiyiz biz…
.
Böyle yüzbin dil ile yüzbin bürhân gösteririz,
İşittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz!
.
Sikkemiz bir, tuğrâmız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne
Zikrederiz, Kehkeşânın halka‑i ezkârına mensûb birer meczûblarız biz!‥”
dediklerini hayâlen dinledim.
313
Onsekizinci Söz
Bu Söz’ün İki Makam’ı var. İkinci Makam’ı daha yazılmamıştır. Birinci Makam’ı Üç Nokta’dır.
Birinci Makam
Birinci Nokta
﴿﷽﴾
﴿لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ﴾
Nefs‑i Emmâreme Bir Sille‑i Te'dib:
Ey fahre meftûn, şöhrete mübtelâ, medhe düşkün, hodbînlikte bî‑hemtâ sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşe'i olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir da'vâ ise; senin dahi sana yüklenen ni'metler için fahre, gurura belki bir hakkın var.
Hâlbuki sen, dâim zemme müstehaksın. Zîra o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz'‑i ihtiyarın bulunmakla, o ni'metlerin kıymetlerini fahrin ile tenkìs ediyorsun, gururunla tahrib ediyorsun ve küfranınla ibtal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun. Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevâzu'dur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbînlik değil, hudâbînliktedir.
314
Evet sen benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabûl etmek, şerre merci' olmak için yaratılmışsınız. Yani, fâil ve masdar değilsiniz; belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir te'siriniz var; o da, hayr‑ı mutlak’tan gelen hayrı, güzel bir sûrette kabûl etmemenizden şerre sebeb olmanızdır.
Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ, güzelliği görülmeyen zâhirî çirkinlikler size isnâd edilip Zât‑ı Mukaddese-i İlâhiye’nin tenzîhine vesile olasınız. Hâlbuki bütün bütün vazife‑i fıtratınıza zıt bir sûret giymişsiniz. Kàbiliyetsizliğinizden hayrı, şerre kalbettiğiniz hâlde, Hàlık’ınızla güyâ iştirâk edersiniz. Demek nefis‑perest, tabiat‑perest; gayet ahmak, gayet zâlimdir.
Hem deme ki: “Ben mazharım. Güzele mazhar ise, güzelleşir.” Zîra, temessül etmediğinden mazhar değil, memer olursun.
Hem deme ki: “Halk içinde ben intihâb edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.” Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü, herkesten ziyâde sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi. (Hâşiye)
İkinci Nokta
﴿اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ﴾ âyetinin bir sırrını izâh eder. Şöyle ki:
Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakîki bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinâttaki herşey, her hâdise, ya bizzat güzeldir; ona hüsn‑ü bizzat denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki; ona hüsn‑ü bilgayr denilir. Bir kısım hâdiseler var ki, zâhirî çirkin, müşevveştir. Fakat o zâhirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Ezcümle:
315
Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihâyetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış ve güz mevsiminin haşîn tahribâtı, hazîn firâk perdeleri arkasında tecelliyât‑ı Celâliye-i Sübhâniye’nin mazharı olan kış hâdiselerinin tazyîkinden ve tâzibinden muhâfaza etmek için, nâzdâr çiçeklerin dostları olan nâzenîn hayvancıkları vazife‑i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenîn, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir. Fırtına, zelzele, vebâ gibi hâdiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok manevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşv ü nemâsız kalan birçok isti'dâd çekirdekleri, zâhirî çirkin görünen hâdiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güyâ umum inkılâblar ve küllî tahavvüller, birer manevî yağmurdur.
Fakat insan, hem zâhir‑perest, hem hodgâm olduğundan zâhire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhâkeme ederek şer olduğuna hükmeder. Hâlbuki; eşyanın insana ait gayesi bir ise, Sâni'inin esmâsına ait binlerdir.
Meselâ: Kudret‑i Fâtıra’nın büyük mu'cizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, mânâsız telâkki eder. Hâlbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar. Meselâ; atmaca kuşu, serçelere taslîti, zâhiren rahmete uygun gelmez. Hâlbuki serçe kuşunun isti'dâdı, o taslît ile inkişaf eder. Meselâ; “kar”ı, pek bâridâne ve tatsız telâkki ederler. Hâlbuki o bârid, tatsız perdesi altında o kadar harâretli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, ta'rif edilmez.
Hem insan hodgâmlık ve zâhir‑perestliğiyle beraber, herşeyi kendine bakan yüzüyle muhâkeme ettiğinden pek çok mahz‑ı edebî olan şeyleri, hilâf‑ı edeb zanneder. Meselâ; âlet‑i tenâsül-i insan, insan nazarında bahsi, hacâlet‑âverdir. Fakat şu perde‑i hacâlet, insana bakan yüzdedir. Yoksa hilkate, san'ata ve gâyât‑ı fıtrata bakan yüzler, öyle perdelerdir ki, hikmet nazarıyla bakılsa; ayn‑ı edebdir, hacâlet ona hiç temâs etmez.
İşte menba'‑ı edeb olan Kur'ân‑ı Hakîm’in bazı tâbiratı, bu yüzler ve perdelere göredir. Nasıl ki, bize görünen çirkin mahlûkların ve hâdiselerin zâhirî yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli san'at ve hilkatine bakan güzel yüzler var ki, Sâni'ine bakar ve çok güzel perdeler var ki, hikmetleri saklar ve pek çok zâhirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam bir kitabet‑i kudsiyedir…
316
Üçüncü Nokta
﴿اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ﴾
Mâdem kâinâtta hüsn‑ü san'at, bilmüşâhede vardır ve kat'îdir; elbette Risalet‑i Ahmediye (A.S.M.), şühûd derecesinde bir kat'iyyetle sübûtu lâzım gelir. Zîra, şu güzel masnûâttaki hüsn‑ü san'at ve zînet‑i sûret gösteriyor ki; onların san'atkârında ehemmiyetli bir irâde‑i tahsin ve kuvvetli bir taleb‑i tezyîn vardır ve şu irâde ve taleb ise; O Sâni'de, ulvî bir muhabbet ve masnû'larında izhâr ettiği kemâlât‑ı san'atına karşı kudsî bir rağbet var olduğunu gösteriyor. Ve şu muhabbet ve rağbet ise; masnûât içinde en münevver ve mükemmel ferd olan insana daha ziyâde müteveccih olup temerküz etmek ister.
İnsan ise, şecere‑i hilkatin zîşuûr meyvesidir. Meyve ise; en cem'iyetli ve en uzak ve en ziyâde nazarı âmm ve şuûru küllî bir cüz'îdir. Nazarı âmm ve şuûru küllî zât ise; O San'atkâr‑ı Zülcemâl’e muhâtab olup görüşen ve küllî şuûrunu ve âmm nazarını tamamen Sâni'inin perestişliğine ve san'atının istihsânına ve ni'metinin şükrüne sarfeden en yüksek, en parlak bir ferd olabilir.
Şimdi iki levha, iki dâire görünüyor.
Biri: Gayet muhteşem, muntazam bir dâire‑i Rubûbiyet ve gayet musanna', murassa' bir levha‑i san'at…
Diğeri: Gayet münevver, müzehher bir dâire‑i ubûdiyet ve gayet vâsi', câmi' bir levha‑i tefekkür ve istihsân ve teşekkür ve îmân vardır ki; ikinci dâire bütün kuvvetiyle birinci dâirenin nâmına hareket eder.
İşte O Sâni'in bütün makàsıd‑ı san'at-perverânesine hizmet eden o dâire reisinin ne derece O Sâni' ile münâsebetdâr ve onun nazarında ne kadar mahbûb ve makbûl olduğu bilbedâhe anlaşılır.
317
Acaba hiç akıl kabûl eder mi ki; şu güzel masnûâtın bu derece san'at‑perver, hattâ ağzın her çeşit tadını nazara alan in'âm‑perver san'atkârı, arş ve ferşi çınlattıracak bir velvele‑i istihsân ve takdir içinde, berr ve bahri cezbeye getirecek bir zemzeme‑i şükrân ve tekbir ile, perestişkârâne O’na müteveccih olan en güzel masnû'una karşı lâkayd kalsın ve O’nunla konuşmasın ve alâkadarâne O’nu resûl yapıp, güzel vaziyetinin başkalara da sirâyet etmesini istemesin? Kellâ! Konuşmamak ve O’nu resûl yapmamak mümkün değil…
﴿اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ﴾﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ …﴾
318
Firkatli ve Gurbetli Bir Esârette Fecir Vaktinde Ağlayan Bir Kalbin Ağlayan Ağlamalarıdır
Seherlerde eser bâd‑i tecellî
Uyan ey gözlerim vakt‑i seherde
İnâyethâh zidergâh‑ı İlâhî
Seherdir ehl‑i zenbin tevbegâhı
Uyan ey kalbim vakt‑i fecirde
Bekün tevbe, becû gufrân zidergâh‑ı İlâhî
سَحَرْ حَشْرِيسْت دَرُو هُشْيَارْ دَرْ تَسْبِيحْ هَمَه شَىْ‥
بَخَوابِ غَفْلَتْ سَرْسَمْ نَفْسَمْ حَتَّى كَىْ‥
عُمْرْ عَصْرِيسْت سَفَرْ بَاقَبْر مِى بَايَدْ زِهَرْ حَىْ‥
بِبَرْخِيزْ نَمَازِى چُو نِيَازِى گُو بِكُنْ اۤوَازِى چُونْ نَىْ‥
بَگُو: يَا رَبْ پَشِيمَانَمْ خَجِيلَمْ شَرْمسَارَمْ اَزْ گُنَاهْ بِى شُمَارَمْ
پَرِيشَانَمْ ذَلِيلَمْ اَشْكْ بَارَمْ اَزْ حَيَاتْ بِى قَرَارَمْ
غَرِيبَمْ بِى كَسَمْ ضَعِيفَمْ نَاتُوَانَمْ عَلِيلَمْ عَاجِزَمْ اِخْتِيَارَمْ بِى اِخْتِيَارَمْ
اَلْاَمَانْ گُويَمْ عَفُوْ جُويَمْ مَدَدْ خَواهَمْ زِدَرْگَاهَتْ اِلٰهِى
319
Ondokuzuncu Söz
Risalet‑i Ahmediye’ye Dairdir
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَت۪ي ❋وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِمُحَمَّدٍ ( عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ )
Evet şu Söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren, güzellerin güzeli olan evsâf‑ı Muhammediye’dir.
“Ondört Reşehât”ı tazammun eden Ondördüncü Lem'a’nın
Birinci Reşhası
Rabbimizi bize ta'rif eden üç büyük, küllî muarrif var.
Birisi; şu kitab‑ı kâinâttır ki, bir nebze şehâdetini onüç lem'a ile Arabî Nur Risalesi’nden Onüçüncü Ders’ten işittik.
Birisi; şu kitab‑ı kebîrin âyet‑i kübrâsı olan Hâtemü'l‑Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Birisi de; Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır.
Şimdi, şu ikinci bürhân‑ı nâtıkî olan Hâtemü'l‑Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımalıyız, dinlemeliyiz.
Evet, o bürhânın şahs‑ı manevîsine bak: Sath‑ı arz, bir mescid; Mekke, bir mihrab; Medine, bir minber; o bürhân‑ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün ehl‑i îmâna imâm, bütün insanlara hatîb, bütün enbiyâya reis, bütün evliyâya seyyid, bütün enbiyâ ve evliyâdan mürekkeb bir halka‑i zikrin serzâkiri… Bütün enbiyâ, hayatdâr kökleri; bütün evliyâ, tarâvetdâr semereleri bir şecere‑i nurâniyedir ki; herbir da'vâsını, mu'cizâtlarına istinâd eden bütün enbiyâ ve kerâmetlerine i'timâd eden bütün evliyâ tasdik edip imza ediyorlar‥
320
Zîra O, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, da'vâ eder. Bütün sağ ve sol, yani mâzi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurânî zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ ile ma'nen “SADAKTE VE BİLHAKKI NATAKTE” derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesabsız imzalarla te'yid edilen bir müddeâya parmak karıştırsın?
İkinci Reşha
O nurânî bürhân‑ı Tevhid, nasıl ki iki cenâhın icmâ ve tevâtürüyle te'yid ediliyor. Öyle de; Tevrat ve İncil gibi Kütüb‑ü Semâviyenin (Hâşiye) yüzler işârâtı ve irhâsatın binler rumûzâtı ve hâtiflerin meşhûr beşârâtı ve kâhinlerin mütevâtir şehâdâtı ve Şakk‑ı Kamer gibi binler mu'cizâtının delâlâtı ve Şerîat’ın hakkâniyeti ile te'yid ve tasdik ettikleri gibi, Zât’ında gayet kemâldeki ahlâk‑ı hamîdesi‥ ve vazifesinde nihâyet hüsnündeki secâya‑yı gâliyesi ve kemâl‑i emniyeti‥ ve kuvvet‑i îmânını ve gayet itmi'nânını ve nihâyet vüsûkùnu gösteren fevkalâde takvâsı‥ fevkalâde ubûdiyeti‥ fevkalâde ciddiyeti‥ fevkalâde metâneti; da'vâsında nihâyet derecede sâdık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor.
321
Üçüncü Reşha
Eğer istersen gel, Asr‑ı Saâdet’e, Cezîretü'l‑Arab’a gideriz. Hayâlen olsun O’nu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak! Hüsn‑ü sîret ve cemâl‑i sûret ile mümtâz bir Zât’ı görüyoruz ki; elinde mu'ciz‑nümâ bir kitab, lisânında hakàik‑âşinâ bir hitâb, bütün benî Âdem’e, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcûdâta karşı bir hutbe‑i ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr‑ı hilkat-i âlem olan muammâ‑yı acîbânesini hall ve şerh edip ve sırr‑ı kâinât olan tılsım‑ı muğlakını fetih ve keşfederek, bütün mevcûdâttan sorulan, bütün ukùlü hayret içinde meşgul eden üç müşkül ve müdhiş suâl‑i azîm olan: “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suâllerine mukni', makbûl cevab verir.
Dördüncü Reşha
Bak! Öyle bir ziyâ‑yı hakikat neşreder ki; eğer O’nun o nurânî dâire‑i hakikat-i irşadından hariç bir sûrette kâinâta baksan; elbette kâinâtın şeklini bir mâtemhâne‑i umumî hükmünde ve mevcûdâtı birbirine ecnebî, belki düşman ve câmidâtı dehşetli cenazeler ve bütün zevi'l‑hayatı zevâl ve firâkın sillesiyle ağlayan yetîmler hükmünde görürsün.
Şimdi bak: O’nun neşrettiği nur ile o mâtemhâne‑i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebî, düşman mevcûdât, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât‑ı meyyite-i sâmite, birer mûnis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı ve o ağlayıcı ve şekvâ edici kimsesiz yetîmler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir sûretine girdi.
Beşinci Reşha
Hem o nur ile, kâinâttaki harekât, tenevvüât, tebeddülât, tağayyürât; mânâsızlıktan ve abesiyetten ve tesâdüf oyuncaklığından çıkıp birer mektûbat‑ı Rabbâniye, birer sahife‑i âyât-ı tekvîniye, birer merâyâ‑yı Esmâ-i İlâhiye ve âlem dahi, bir kitab‑ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar.
322
Hem, insanı bütün hayvanatın mâdûnuna düşüren hadsiz za'f ve aczi, fakr ve ihtiyacâtı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden, vâsıta‑i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı, o nur ile nurlandığı vakit, insan; bütün hayvanat, bütün mahlûkat üstüne çıkar. O nurlanmış acz, fakr, akıl ile, niyâz ile nâzenîn bir sultan ve fîzar ile nâzdâr bir halife‑i zemin olur.
Demek o nur olmazsa kâinât da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedî' bir kâinâtta, böyle bir Zât lâzımdır. Yoksa kâinât ve eflâk olmamalıdır.
Altıncı Reşha
İşte O Zât, bir saâdet‑i ebediyenin muhbiri, müjdecisi, bir rahmet‑i bînihâyenin kâşifi ve ilâncısı ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsininin dellâlı, seyircisi ve Künûz‑u Esmâ-i İlâhiye’nin keşşâfı, göstericisi olduğundan; böyle baksan – yani ubûdiyeti cihetiyle – O’nu, bir misâl‑i muhabbet, bir timsâl‑i rahmet, bir şeref‑i insaniyet, en nurânî bir semere‑i şecere-i hilkat göreceksin. Şöyle baksan, – yani risaleti cihetiyle – bir bürhân‑ı Hak, bir sirâc‑ı hakikat, bir şems‑i hidayet, bir vesile‑i saâdet görürsün.
İşte bak: Nasıl berk‑ı hâtıf gibi O’nun nuru, şarktan garbı tuttu ve nısf‑ı arz ve hums‑u beşer, O’nun hediye‑i hidayetini kabûl edip hırz‑ı can etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki; böyle bir Zât’ın bütün da'vâlarının esâsı olan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’ı, bütün merâtibiyle beraber kabûl etmesin?‥
Yedinci Reşha
İşte bak! Şu cezîre‑i vâsiada vahşî ve âdetlerine müteassıb ve inâdcı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk‑ı seyyie-i vahşiyânelerini def'aten kal' ve ref' ederek bütün ahlâk‑ı hasene ile techiz edip, bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak! Değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, rûhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshìr ediyor. Mahbûb‑u kulûb, muallim‑i ukùl, mürebbî‑i nüfûs, sultan‑ı ervâh oldu.
323