170
Zeylin Dördüncü Parçası
﴿قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ ❋ قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌ﴾
Yani, insan der: “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Sen, de: “Kim onları bidâyeten inşâ edip hayat vermiş ise O diriltecek!”
Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikati’nin Üçüncü Temsîli’nde tasvir edildiği gibi; bir zât göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği hâlde, biri dese: “Şu zât, efrâdı istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar, tabur nizâmı altına getirebilir.” Sen ey insan, desen: “İnanmam.” Ne kadar dîvânece bir inkâr olduğunu bilirsin.
Aynen onun gibi; hiçlikten, yeniden ordu‑misâl bütün hayvanat ve sâir zîhayatın, tabur‑misâl cesedlerini kemâl‑i intizamla ve mîzan‑ı hikmetle o bedenlerin zerrâtını ve letâifini emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ ile kaydedip yerleştiren ve her karnda, hattâ her baharda rû‑yi zeminde yüz binler ordu‑misâl zevi'l‑hayatın envâ'larını ve tâifelerini icâd eden bir Zât‑ı Kadîr-i Alîm, tabur‑misâl bir cesedin nizâmı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrât‑ı esâsiye ve eczâ‑i asliyeyi, bir sayha ile Sûr‑u İsrâfil’in borusuyla nasıl toplayabilir? İstib'âd sûretinde denilir mi? Denilse, eblehçesine bir dîvâneliktir.
171
Hem, Kur'ân kâh oluyor ki; Cenâb‑ı Hakk’ın âhirette hàrika ef'âllerini kalbe kabûl ettirmek için, ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için, bir i'dâdiye sûretinde, dünyadaki acâib ef'âlini zikreder. Veyâhut, istikbâlî ve uhrevî olan ef'âl‑i acîbe-i İlâhiye’yi öyle bir sûrette zikreder ki, meşhûdumuz olan çok nazîreleriyle onlara kanâatimiz gelir. Meselâ: ﴿اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ﴾ tâ, sûrenin âhirine kadar… İşte şu bahiste Haşir mes'elesinde Kur'ân‑ı Hakîm Haşr’i isbât için yedi‑sekiz sûrette, muhtelif bir tarzda isbât ediyor.
Evvelâ; neş'e‑i ûlâyı nazara verir, der ki: “Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan tâ hilkat‑i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz… Nasıl oluyor ki; neş'e‑i uhrâyı inkâr ediyorsunuz?‥ O, onun misli; belki daha ehvenidir.”
Hem Cenâb‑ı Hak, insana karşı ettiği ihsânat‑ı azîmeyi; ﴿اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا﴾ kelimesiyle işâret edip der: “Size böyle ni'met eden bir Zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.”
Hem remzen der: “Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz; odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyâs edemeyip istib'âd ediyorsunuz.
Hem, semâvât ve arzı halkeden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terketmekle, bütün eczâsıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhûde yapar mı zannedersiniz?”
172
Der: “Haşir’de sizi ihyâ edecek Zât, öyle bir Zât’tır ki; bütün kâinât O’na emirber nefer hükmündedir. Emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ ’e karşı kemâl‑i inkıyad ile serfürû eder. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar O’na ehven gelir. Bütün hayvanatı icâd etmek, bir sinek icâdı kadar kudretine kolay gelir bir Zât’tır. Öyle bir Zât’a karşı, ﴿مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ﴾ deyip kudretine karşı tâciz ile meydân okunmaz!”
Sonra, ﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ﴾ tâbiriyle; herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitab sahifeleri gibi kolayca çevirir. Dünya ve âhireti iki menzil gibi; bunu kapar, onu açar bir Kadîr‑i Zülcelâl’dir. Mâdem böyledir, bütün delâilin neticesi olarak: ﴿وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ Yani; “Kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip, huzur‑u kibriyâ’sında hesabınızı görecektir.”
İşte şu âyetler, haşrin kabûlüne zihni müheyyâ etti. Kalbi de hazır etti. Çünkü, nezâirini dünyevî ef'âl ile de gösterdi.
Hem, kâh oluyor ki; ef'âl‑i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsâs etsin. Tâ istib'âd ve inkâra meydân kalmasın.
Meselâ: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾ ilâ âhir… Ve ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ﴾ ilâ âhir… Ve ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ﴾
İşte şu sûrelerde, Kıyâmet ve Haşir’deki inkılâbât‑ı azîmeyi ve tasarrufât‑ı Rubûbiyet’i öyle bir tarzda zikreder ki; insan onların nazîrelerini dünyada, meselâ; güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabûl eder. Şu üç sûrenin meâl‑i icmâlîsine işâret dahi pek uzun olur. Onun için bir tek kelimeyi nümûne olarak göstereceğiz. Meselâ; ﴿اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ﴾ kelimesiyle ifâde eder ki: “Haşir’de herkesin bütün a'mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor.” Şu mes'ele kendi kendine çok acîb olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat, sûrenin işâret ettiği gibi haşr‑i baharîde başka noktaların nazîresi olduğu gibi, şu neşr‑i suhuf nazîresi pek zâhirdir.
173
Çünkü: Her meyvedâr ağaç ve çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var. Esmâ‑i İlâhiye’yi ne şekilde göstererek tesbihât etmiş ise ubûdiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih‑i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve sûret lisânıyla gayet fasîh bir sûrette analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi; dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle sahife‑i a'mâlini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu Hakîmâne, Hafîzâne, Müdebbirâne, Mürebbiyâne, Latîfâne şu işi yapan O’dur ki, der: ﴿اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ﴾
Başka noktaları buna kıyâs eyle. Kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz. İşte: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾ Şu kelâm, “tekvîr” lafzıyla; yani, “sarmak” ve “toplamak” mânâsıyla parlak bir temsîle işâret ettiği gibi, nazîrini dahi îmâ eder.
Birinci: Evet, Cenâb‑ı Hak tarafından adem ve esîr ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta‑misâl bir lambayı, hazine‑i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.
174
İkinci: Veya ziyâ metâ'ını neşretmek ve zeminin kafasına ziyâyı zulmetle münâvebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâ'ını dahi toplattırıp gizlendiği gibi, kâh olur, bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar. Kâh olur, Ay onun yüzüne karşı perde olur; muâmelesini bir derece çeker. Metâ'ını ve muâmelât defterlerini topladığı gibi; elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisâl edecektir. Hattâ hiçbir sebeb‑i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, Güneş, yerin başına İzn‑i İlâhî ile sardığı ziyâyı, emr‑i Rabbânî ile geriye alıp, Güneş’in başına sarıp “Haydi yerde işin kalmadı!” der. “Cehennem’e git, sana ibâdet edip senin gibi bir memur‑u musahharı, sadâkatsizlikle tahkîr edenleri yak!” der. ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾ fermânını lekeli siyah yüzüyle, yüzünde okur.
175
Zeylin Beşinci Parçası
Evet, nass‑ı Hadîs ile nev'‑i beşerin en mümtâz şahsiyetleri olan yüzyirmidört bin enbiyânın icmâ ve tevâtür ile, kısmen şühûda ve kısmen hakkalyakìne istinâden, müttefikan âhiretin vücûdundan ve insanların oraya sevk edileceğinden ve bu kâinât Hàlık’ının kat'î va'd ettiği âhireti getireceğinden haber verdikleri gibi; ve onların verdikleri haberi keşif ve şühûd ile ilmelyakìn sûretinde tasdik eden yüzyirmidört milyon evliyânın o âhiretin vücûduna şehâdetleriyle; ve bu kâinâtın Sâni'‑i Hakîm’inin bütün esmâsı bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle bir âlem‑i bekàyı bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine âhiretin vücûduna delâletiyle; ve her sene baharda rû‑yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ ile ihyâ edip بَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ’e mazhar eden ve haşir ve neşrin yüz binler nümûnesi olarak nebâtât tâifelerinden ve hayvanat milletlerinden üçyüz bin nev'ileri haşr ve neşreden hadsiz bir kudret‑i ezeliye ve hesabsız ve isrâfsız bir hikmet‑i ebediye; ve rızka muhtaç bütün zîrûhları kemâl‑i şefkatle gayet hàrika bir tarzda iâşe ettiren ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ'‑ı zînet ve mehâsini gösteren bir rahmet‑i bâkiye ve bir inâyet‑i dâime, bilbedâhe âhiretin vücûdunu istilzam ile; ve şu kâinâtın en mükemmel meyvesi ve Hàlık‑ı Kâinâtın en sevdiği masnû'u ve kâinâtın mevcûdâtıyla en ziyâde alâkadar olan insandaki şedîd, sarsılmaz, dâimî olan “aşk‑ı bekà” ve “şevk‑i ebediyet” ve “âmâl‑i sermediyet” bilbedâhe işâreti ve delâletiyle, bu âlem‑i fânîden sonra bir âlem‑i bâkî ve bir dâr‑ı âhiret ve bir dâr‑ı saâdet bulunduğunu o derece kat'î bir sûrette isbât ederler ki; dünyanın vücûdu kadar, bilbedâhe âhiretin vücûdunu kabûl etmeyi istilzam ederler. (Hâşiye)
176
Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm’in bize verdiği en mühim bir ders; îmân‑ı bil'âhirettir ve o îmân da, bu derece kuvvetlidir ve o îmânda öyle bir ricâ ve bir tesellî var ki; yüzbin ihtiyarlık bir tek şahsa gelse, bu îmândan gelen tesellî, mukâbil gelebilir. Biz ihtiyarlar اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كَمَالِ الْا۪يمَانِ deyip ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz…
177
Onbirinci Söz
﴿﷽﴾
﴿وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ❋ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ❋ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ❋ وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ❋ وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ❋ وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ❋ وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ❋ … اِلخ﴾
Ey kardeş! Eğer hikmet‑i âlemin tılsımını ve hilkat‑i insanın muammâsını ve hakikat‑i salâtın rumûzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsîlî hikâyeciğe bak:
Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem, o hazinelerde her çeşit cevâhir, elmas ve zümrüd bulunuyormuş. Hem, gizli pek acâib defineleri varmış. Hem, kemâlâtça sanâyi‑i garîbede pek çok mehâreti varmış. Hem, hesabsız fünûn‑u acîbeye mârifeti, ihâtası varmış. Hem, nihâyetsiz ulûm‑u bedîaya ilim ve ıttılâ'ı varmış.
İşte her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, O Sultan‑ı Zîşan dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın enzârında saltanatının haşmetini, hem servetinin şa'şaasını, hem kendi san'atının hàrikalarını, hem kendi mârifetinin garîbelerini izhâr edip göstersin. Tâ cemâl ve kemâl‑i manevîsini iki vecihle müşâhede etsin.
Bir vechi, bizzat nazar‑ı dekàik-âşinâsıyla görsün.
Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.
178
Bu hikmete binâen, cesîm ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmağa başladı. Şâhâne bir sûrette dâirelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest‑i san'atının en latîf, en güzel eserleriyle zînetlendirip, fünûn‑u hikmetinin en incelikleriyle tanzim edip düzelterek ve ulûmunun âsâr‑ı mu'cizekârâneleriyle donatarak tekmîl ettikten sonra, herbir taam ve ni'metlerinin bütün çeşitlerinden en lezîzlerini câmi' sofralar, o sarayda kurdu. Herbir tâifeye lâyık bir sofra ta'yin etti. Öyle sehàvetkârâne ve san'at‑perverâne bir ziyâfet‑i âmme ihzar etti ki; güyâ herbir sofra, yüz sanâyi‑i latîfenin eserleriyle vücûd bulmuş gibi kıymetli hadsiz ni'metleri serdi.
Sonra aktâr‑ı memleketindeki ahâli ve raiyetini, seyre ve tenezzühe ve ziyâfete dâvet etti. Sonra, bir Yâver‑i Ekrem’ine, sarayın hikmetlerini ve müştemilâtının mânâlarını bildirerek O’nu, üstad ve ta'rif edici ta'yin etti. Tâ ki, sarayın Sâni'ini, sarayın müştemilâtıyla ahâliye ta'rif etsin ve sarayın nakışlarının rumûzlarını bildirip, içindeki san'atlarının işâretlerini öğretip, derûnundaki manzûm murassa'lar ve mevzûn nukùş nedir ve ne vecihle saray sâhibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o saraya girenlere ta'rif etsin ve girmenin âdâbını ve seyrin merâsimini bildirip, o görünmeyen Sultan’a karşı marziyâtı dâiresinde teşrîfat merâsimini ta'rif etsin.
İşte o muarrif Üstad’ın herbir dâirede birer avanesi bulunuyor. Kendisi, en büyük dâirede şâkirdleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebliğâtta bulunuyor, diyor ki:
179
“Ey ahâli! Şu kasrın meliki olan Seyyidimiz, bu şeylerin izhârıyla ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımağa çalışınız. Hem şu tezyînâtla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san'atını takdir ve işlerini istihsân ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem, bu gördüğünüz ihsânat ile, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi, itâat ile ona muhabbet ediniz. Hem, şu görünen in'âm ve ikramlar ile size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem, şu kemâlâtının âsârıyla manevî cemâlini size göstermek istiyor. Siz dahi, onu görmeğe ve teveccühünü kazanmağa iştiyakınızı gösteriniz. Hem, bütün şu gördüğünüz masnûât ve müzeyyenât üstünde birer mahsûs sikke, birer hususî hâtem, birer taklid edilmez tuğrâ koymakla, herşey kendisine hàs olduğunu ve kendi eser‑i desti olduğunu ve kendisi tek ve yektâ, istiklâl ve infirad sâhibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu, tek ve yektâ ve misilsiz, nazîrsiz, bî‑hemtâ tanıyınız ve kabûl ediniz.”
Daha bunun gibi, ona ve o makama münâsib sözleri seyircilere söyledi. Sonra, giren ahâli iki gürûha ayrıldılar:
Birinci gürûhu; kendini tanımış ve aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için, o sarayın içindeki acâiblere baktıkları zaman dediler: “Bunda büyük bir iş var.” Hem anladılar ki; beyhûde değil, âdi bir oyuncak değil. Onun için merak ettiler. “Acaba tılsımı nedir, içinde ne var?” deyip düşünürken, birden o muarrif Üstad’ın beyân ettiği nutkunu işittiler, anladılar ki; bütün esrârın anahtarları O’ndadır; O’na müteveccihen gittiler ve dediler: “Esselâmü aleyke yâ eyyühe'l‑Üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sâdık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz.”
Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabûl edip tam istifade ettiler. Pâdişah’ın marziyâtı dâiresinde amel ettiler. Onların şu edebli muâmele ve vaziyetleri O Pâdişah’ın hoşuna geldiğinden onları hàs ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya dâvet etti, ihsân etti. Hem, öyle bir Cevvâd‑ı Melik’e lâyık ve öyle mutî' ahâliye şâyeste ve öyle edebli misâfirlere münâsib ve öyle yüksek bir kasra şâyân bir sûrette ikram etti; dâimî onları saâdetlendirdi.
180
İkinci gürûh ise; akılları bozulmuş, kalbleri sönmüş olduklarından, saraya girdikleri vakit nefislerine mağlûb olup, lezzetli taamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler. Bütün o mehâsinden gözlerini kapadılar ve O Üstad’ın irşadâtından ve şâkirdlerinin îkazâtından kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen, fakat bazı şeyler için ihzar edilen iksîrlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar; seyirci misâfirleri çok rahatsız ettiler. Sâni'‑i Zîşan’ın düsturlarına karşı edebsizlikte bulundular. Saray sâhibinin askerleri de onları tutup, öyle edebsizlere lâyık bir hapse attılar.
Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaş! Elbette anladın ki; O Hâkim‑i Zîşan bu kasrı, şu mezkûr maksadlar için bina etmiştir. Şu maksadların husûlü ise, iki şeye mütevakkıftır:
Birisi: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz Üstad’ın vücûdudur. Çünkü; O bulunmazsa, bütün maksadlar beyhûde olur. Çünkü; anlaşılmaz bir kitab muallimsiz olsa, mânâsız bir kağıttan ibaret kalır.
İkincisi: Ahâli, O Üstad’ın sözünü kabûl edip dinlemesidir. Demek, vücûd‑u Üstad, vücûd‑u kasrın dâîsidir ve ahâlinin istimâ'ı, kasrın bekàsına sebebdir. Öyle ise, denilebilir ki; eğer şu Üstad olmasaydı, O Melik‑i Zîşan, şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki; O Üstad’ın ta'limâtını, ahâli dinlemedikleri vakit, elbette o kasır, tebdil ve tahvîl edilecek.
Ey arkadaş! Hikâye burada bitti. Eğer şu temsîlin sırrını anladınsa bak, hakikatin yüzünü de gör:
İşte o saray, şu âlemdir ki; tavanı tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise, şarktan garba, gûnâ‑gûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O Melik ise; Ezel, Ebed Sultan’ı olan bir Zât‑ı Mukaddes’tir ki; yedi kat semâvât ve arz ve içlerinde olan herşey, kendilerine mahsûs lisânlarla O Zât’ı takdis edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik‑i Kadîr ki; semâvât ve arzı altı günde yaratarak Arş‑ı Rubûbiyet’inde durup gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp, kâinât sahifesinde âyâtını yazan ve Güneş, Ay, yıldızlar emrine musahhar zîhaşmet ve zîkudret sâhibidir.
181
O sarayın menzilleri ise, şu onsekiz bin âlemdir ki, herbirisi kendine lâyık bir tarz ile tezyîn ve tanzim edilmiştir. İşte o sarayda gördüğün sanâyi‑i garîbe ise, şu âlemde görünen kudret‑i İlâhiye’nin mu'cizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taamlar ise, şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde Rahmet‑i İlâhiye’nin semerât‑ı hàrikalarına işârettir. Ve oradaki ocak ve matbah ise, burada kalbinde ateş olan arz ve sath‑ı arzdır.
Ve orada temsîlde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise, şu hakikatte Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilvelerine misâldir. Ve temsîlde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri ise, şu âlemi süslendiren muntazam masnûât ve mevzûn nukùş‑u kalem-i kudrettir ki; Kadîr‑i Zülcelâl’in esmâsına delâlet ederler. Ve O Üstad ise, seyyidimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Avanesi ise, Enbiyâ Aleyhimüsselâm’dır. Ve şâkirdleri ise, evliyâ ve asfiyâdır. O saraydaki Hâkim’in hizmetkârları ise, şu âlemde Melâike Aleyhimüsselâm’a işârettir. Temsîlde, seyir ve ziyâfete dâvet edilen misâfirler ise, şu dünya misâfirhânesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işârettir.
Ve o iki fırka ise, burada birisi ehl‑i îmândır ki, kitab‑ı kâinâtın âyâtının müfessiri olan Kur'ân‑ı Hakîm’in şâkirdleridir. Diğer gürûh ise, ehl‑i küfür ve tuğyandır ki; nefis ve şeytana tâbi olup yalnız hayat‑ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi belki daha aşağı, sağır, dilsiz, dâllîn gürûhudur.
182
Birinci kafile olan süedâ ve ebrâr ise; zülcenâheyn olan Üstadı dinlediler. O Üstad, hem abddir; ubûdiyet noktasında Rabbini tavsif ve ta'rif eder ki, Cenâb‑ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resûldür; risalet noktasında Rabbinin ahkâmını Kur'ân vâsıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.
Şu bahtiyar cemâat, O Resûl’ü dinleyip Kur'ân’a kulak verdiler. Kendilerini, envâ'‑ı ibâdâtın fihristesi olan “Namaz” ile, birçok makàmât‑ı àliye içinde çok latîf vazifelerle telebbüs etmiş gördüler.
Evet, namazın mütenevvi' ezkâr ve harekâtıyla işâret ettiği vezâifi, makàmâtı mufassalan gördüler. Şöyle ki:
Evvelen: Âsâra bakıp, gâibâne muâmele sûretinde Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsinine temâşâger makamında kendilerini gördüklerinden, tekbir ve tesbih vazifesini edâ edip “Allâhu Ekber” dediler.
Sâniyen: Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilveleri olan bedâyi'ine ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle “Sübhânallâh, Velhamdülillâh” diyerek takdis ve tahmîd vazifesini îfâ ettiler.
Sâlisen: Rahmet‑i İlâhiye’nin hazinelerinde iddihar edilen ni'metlerini, zâhir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve senâ vazifesini edâya başladılar.
Râbian: Esmâ‑i İlâhiye’nin definelerindeki cevherleri, manevî cihâzât mîzanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzîh ve medih vazifesine başladılar.
183
Hâmisen: Mistar‑ı kader üstünde kalem‑i kudretiyle yazılan mektûbat‑ı Rabbâniye’yi mütâlaa makamında, tefekkür ve istihsân vazifesine başladılar.
Sâdisen: Eşyanın yaratılışında ve masnûâtın san'atındaki latîf incelik ve nâzenîn güzellikleri temâşâ ile tenzîh makamında, Fâtır‑ı Zülcelâl, Sâni'‑i Zülcemâl’lerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.
Demek kâinâta ve âsâra bakıp, gâibâne muâmele‑i ubûdiyetle mezkûr makàmâtta mezkûr vezâifi edâ ettikten sonra Sâni'‑i Hakîm’in dahi muâmelesine ve ef'âline bakmak derecesine çıktılar ki; hâzırâne bir muâmele sûretinde evvelâ Hàlık‑ı Zülcelâl’in kendi san'atının mu'cizeleriyle kendini zîşuûra tanıttırmasına karşı, hayret içinde bir mârifet ile mukàbele ederek: سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ dediler. “Senin ta'rif edicilerin, bütün masnûâtındaki mu'cizelerindir.”
Sonra O Rahmân’ın kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı; muhabbet ve aşk ile mukàbele edip: ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ dediler.
Sonra O Mün'im‑i Hakîki’nin tatlı ni'metleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı; şükür ve hamd ile mukàbele ettiler, dediler: سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ “Senin hak şükrünü nasıl edâ edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir Meşkûr’sun ki; bütün kâinâta serilmiş bütün ihsânatın açık lisân‑ı hâlleri, şükür ve senânızı okuyorlar. Hem, âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün ni'metlerin ilânatıyla hamd ve medhinizi bildiriyorlar. Hem, rahmet ve ni'metin manzûm meyveleri ve mevzûn yemişleri, senin cûd ve keremine şehâdet etmekle, senin şükrünü enzâr‑ı mahlûkat önünde îfâ ederler.”
184
Sonra şu kâinâtın yüzlerinde değişen mevcûdât âyinelerinde Cemâl ve Celâl ve Kemâl ve Kibriyâ’sının izhârına karşı اَللّٰهُ اَكْبَرُ deyip ta'zîm içinde bir aczle rükûa gidip, mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secde edip, mukàbele ettiler.
Sonra O Ganiyy‑i Mutlak’ın servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı; fakr ve hâcetlerini izhâr edip, duâ edip, istemekle mukàbele edip: ﴿وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ dediler.
Sonra O Sâni'‑i Zülcelâl’in kendi san'atının latîflerini, hàrikalarını, antikalarını, sergilerle teşhîrgâh‑ı enâmda neşrine karşı; مَا شَاءَ اللّٰهُ deyip takdir ederek, “Ne güzel yapılmış!” deyip istihsân ederek, بَارَكَ اللّٰهُdeyip müşâhede etmek, اٰمَنَّا deyip şehâdet etmek, “Geliniz, bakınız!” hayran olarak حَيَّ عَلَى الْفَلَاحِ deyip herkesi şâhid tutmakla mukàbele ettiler.
Hem O Sultan‑ı ezel ve ebed, kâinâtın aktârında kendi Rubûbiyet’inin saltanatını ilânına ve Vahdâniyet’inin izhârına karşı; tevhid ve tasdik edip ﴿سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا﴾ diyerek itâat ve inkıyad ile mukàbele ettiler.
185
Sonra O Rabbü'l‑Âlemîn’in Ulûhiyet’inin izhârına karşı; za'f içinde aczlerini, ihtiyaç içinde fakrlarını ilândan ibaret olan ubûdiyet ile ve ubûdiyetin hülâsası olan “Namaz” ile mukàbele ettiler.
Daha bunlar gibi gûnâ‑gûn ubûdiyet vazifeleriyle şu dâr‑ı dünya denilen mescid‑i kebîrinde farîza‑i ömürlerini ve vazife‑i hayatlarını edâ edip ahsen‑i takvîm sûretini aldılar. Bütün mahlûkat üstünde bir mertebeye çıktılar ki, yümn‑i îmân ile emn ü emânet ile mücehhez emin bir halife‑i arz oldular.
Ve şu meydân‑ı tecrübe ve şu destgâh‑ı imtihandan sonra onların Rabb‑i Kerîm’i onları, îmânlarına mükâfât olarak saâdet‑i ebediyeye ve İslâmiyet’lerine ücret olarak Darü's‑selâma dâvet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki; hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb‑i beşere hutûr etmemiş derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti ve onlara ebediyet ve bekà verdi. Çünkü; ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedâr âşıkı, elbette bâkî kalıp ebede gidecektir.
İşte Kur'ân şâkirdlerinin âkıbetleri böyledir. Cenâb‑ı Hak bizleri onlardan eylesin, âmîn!
Amma, füccâr ve eşrâr olan diğer gürûh ise; hadd‑i bülûğ ile şu âlem sarayına girdikleri vakit, bütün vahdâniyetin delillerine karşı küfür ile mukàbele edip ve bütün ni'metlere karşı küfran ile mukàbele ederek ve bütün mevcûdâtı kıymetsizlikle kâfirâne bir ittiham ile tahkîr ettiler ve bütün Esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtına karşı red ve inkâr ile mukàbele ettiklerinden, az bir vakitte, nihâyetsiz bir cinayet işlediler; nihâyetsiz bir azâba müstehak oldular. Evet, insana sermâye‑i ömür ve cihâzât‑ı insaniye, mezkûr vezâif için verilmiştir.
186
Ey sersem nefsim ve ey pür‑heves arkadaşım! Âyâ, zannediyor musunuz ki; vazife‑i hayatınız, yalnız terbiye‑i medeniye ile güzelce muhâfaza‑i nefs etmek – ayıb olmasın – batn ve fercin hizmetine mi münhasırdır? Yâhut zannediyor musunuz ki; hayatınızın makinesinde dercedilen şu nâzik letâif ve maneviyat; ve şu hassas a'zâ ve âlât; ve şu muntazam cevârih ve cihâzât; ve şu mütecessis havâs ve hissiyatın gaye‑i yegânesi; şu hayat‑ı fâniyede, nefs‑i rezîlenin, hevesât‑ı süfliyenin tatmini için isti'mâline mi münhasırdır? Hâşâ ve kellâ! Belki vücûdunuzda şunların yaratılması ve fıtratınızda bunların gaye‑i idhali, iki esâstır:
Biri: Cenâb‑ı Mün'im-i Hakîki’nin bütün ni'metlerinin herbir çeşitlerini size ihsâs ettirip şükrettirmekten ibarettir. Siz de hissedip şükür ve ibâdetini etmelisiniz.
İkincisi: Âleme tecellî eden Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin bütün tecelliyâtının aksâmını, birer birer, size o cihâzât vâsıtasıyla bildirip tattırmaktır. Siz dahi tatmakla tanıyarak îmân getirmelisiniz.
İşte bu iki esâs üzerine kemâlât‑ı insaniye, neşv ü nemâ bulur. Bununla insan, insan olur.
İnsaniyetin cihâzâtı, hayvan gibi hayat‑ı dünyeviyeyi kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsîl sırrıyla bak:
Meselâ: Bir zât, bir hizmetçisine yirmi altın verdi; tâ mahsûs bir kumaştan kendisine bir kat libâs alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın a'lâsından mükemmel bir libâs aldı, giydi.
187
Sonra gördü ki: O zât, diğer bir hizmetkârına bin altın verip, bir kağıt içinde bazı şeyler yazılı olarak onun cebine koydu, ticârete gönderdi. Şimdi, her aklı başında olan bilir ki; o sermâye, bir kat libâs almak için değil. Çünkü; evvelki hizmetkâr, yirmi altınla en a'lâ kumaştan bir kat libâs almış olduğundan, elbette bu bin altın, bir kat libâsa sarfedilmez. Şâyet bu ikinci hizmetkâr, cebine konulan kağıdı okumayıp, belki evvelki hizmetçiye bakıp, bütün parayı bir dükkâncıya bir kat libâs için verip, hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının libâsından elli derece aşağı bir libâs alsa, elbette o hàdim nihâyet derecede ahmaklık etmiş olacağı için şiddetle tâzib ve hiddetle te'dib edilecektir.
Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermâye‑i ömür ve isti'dâd‑ı hayatınızı hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat‑ı fânîye ve lezzet‑i maddiyeye sarfetmeyiniz. Yoksa sermâyece en a'lâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz hâlde, en ednâsından elli derece aşağı düşersiniz.
Ey gâfil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mâhiyetini, hem hayatının sûretini, hem hayatının sırr‑ı hakikatini, hem hayatının kemâl‑i saâdetini bir derece anlamak istersen bak.
Senin hayatının gayelerinin icmâli “dokuz emir”dir.
Birincisi şudur ki: Senin vücûdunda konulan duygular terâzileriyle, Rahmet‑i İlâhiye’nin hazinelerinde iddihar edilen ni'metleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.
İkincisi: Senin fıtratında vaz'edilen cihâzâtın anahtarlarıyla Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin gizli definelerini açmaktır, Zât‑ı Akdes’i o esmâ ile tanımaktır.
Üçüncüsü: Şu teşhîrgâh‑ı dünyada, mahlûkat nazarında, Esmâ‑i İlâhiye’nin sana taktıkları garîb san'atlarını ve latîf cilvelerini bilerek hayatınla teşhîr ve izhâr etmektir.
Dördüncüsü: Lisân‑ı hâl ve kàlinle Hàlık’ının dergâh‑ı Rubûbiyet’ine ubûdiyetini ilân etmektir.
Beşincisi: Nasıl bir asker pâdişahından aldığı türlü türlü nişanları, resmî vakitlerde takıp pâdişahın nazarında görünmekle, onun iltifatât‑ı âsârını gösterdiği gibi; sen dahi Esmâ‑i İlâhiye’nin cilvelerinin sana verdikleri letâif‑i insaniye murassaâtıyla bilerek süslenip, O Şâhid‑i Ezelî’nin nazar‑ı şühûd ve işhâdına görünmektir.
188
Altıncısı: Zevi'l‑hayat olanların tezâhürat‑ı hayatiye denilen, Hàlık’larına tahiyyâtları ve rumûzât‑ı hayatiye denilen, Sâni'lerine tesbihâtları ve semerât ve gâyât‑ı hayatiye denilen, Vâhibü'l‑Hayat’a arz‑ı ubûdiyetlerini bilerek müşâhede etmek, tefekkür ile görüp şehâdetle göstermektir.
Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz'î ilim ve kudret ve irâde gibi sıfât ve hâllerinden küçük nümûnelerini vâhid‑i kıyâsî ittihàz ile Hàlık‑ı Zülcelâl’in sıfât‑ı mutlakasını ve şuûn‑u mukaddesesini o ölçüler ile bilmektir. Meselâ; sen, cüz'î iktidarın ve cüz'î ilmin ve cüz'î irâden ile bu hâneyi muntazam yaptığından, şu kasr‑ı âlemin senin hânenden büyüklüğü derecesinde, şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.
Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcûdâtın herbiri kendine mahsûs bir dil ile Hàlık’ının Vahdâniyet’ine ve Sâni'inin Rubûbiyet’ine dair manevî sözlerini fehmetmektir.
Dokuzuncusu: Acz ve za'fın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret‑i İlâhiye ve gınâ‑yı Rabbâniye’nin derecât‑ı tecelliyâtını anlamaktır. Nasıl ki, açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâ'ı mikdarınca taamın lezzeti ve derecâtı ve çeşitleri anlaşılır; onun gibi sen de nihâyetsiz aczin ve fakrınla, nihâyetsiz kudret ve gınâ‑yı İlâhiye’nin derecâtını fehmetmelisin. İşte senin hayatının gayeleri, icmâlen, bunlar gibi emirlerdir.
189
Şimdi kendi hayatının mâhiyetine bak ki, o mâhiyetinin icmâli şudur:
Esmâ‑i İlâhiye’ye ait garâibin fihristesi‥ hem şuûn ve sıfât‑ı İlâhiye’nin bir mikyâsı‥ hem kâinâttaki âlemlerin bir mîzanı‥ hem bu âlem‑i kebîrin bir listesi‥ hem şu kâinâtın bir haritası‥ hem şu kitab‑ı ekberin bir fezlekesi‥ hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi‥ hem mevcûdâta serpilen ve evkàta takılan kemâlâtının bir ahsen‑i takvîmidir. İşte mâhiyet‑i hayatın bunlar gibi emirlerdir.
Şimdi senin hayatının sûreti ve tarz‑ı vazifesi şudur ki:
Hayatın, bir kelime‑i mektûbedir. Kalem‑i kudretle yazılmış hikmet‑nümâ bir sözdür. Görünüp ve işitilip Esmâ‑i Hüsnâ’ya delâlet eder. İşte hayatının sûreti bu gibi emirlerdir.
Şimdi hayatının sırr‑ı hakikati şudur ki:
Tecellî‑i Ehadiyet’e, cilve‑i Samediyet’e âyineliktir. Yani, bütün âleme tecellî eden esmânın nokta‑i mihrâkıyesi hükmünde bir câmiiyetle Zât‑ı Ehad-i Samed’e âyineliktir.
Şimdi hayatının saâdet içindeki kemâli ise:
Senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems‑i Ezelî’nin envârını hissedip sevmektir. Zîşuûr olarak O’na şevk göstermektir. O’nun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde aks‑i nurunu yerleştirmektir. İşte bu sırdandır ki, seni a'lâ‑yı illiyîne çıkaran bir Hadîs‑i Kudsînin meâl‑i şerîfi olan: مَنْ نَه گُنْجَمْ دَرْ سَمٰوَاتُ و زَمِينْ ❋ اَزْ عَجَبْ گُنْجَمْ بَقَلْبِ مُؤْمِنِينْ denilmiştir.
190
İşte ey nefsim! Hayatının böyle ulvî gâyâta müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri câmi' olduğu hâlde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki; hiç‑ender hiç olan muvakkat huzûzât‑ı nefsâniyeye, geçici lezâiz‑i dünyeviyeye sarfedip zâyi' edersin! Eğer zâyi' etmemek istersen geçen temsîl ve hakikate remzeden, ﴿وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ❋ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ❋ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ❋ وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ❋ وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ❋ وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ❋ وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ❋ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا ❋ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ❋ وَقَدْخَابَ مَنْ دَسّٰيهَا﴾ Sûresi’ndeki kasem ve cevab‑ı kasemi düşünüp amel et.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى شَمْسِ سَمَاءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِ بُرْجِ النُّبُوَّةِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ نُجُومِ الْهِدَايَةِ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
191
Onikinci Söz
﴿﷽﴾
﴿وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا﴾
Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmet‑i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmâlen muvâzenesi; hem Hikmet‑i Kur'âniye’nin, insanın hayat‑ı şahsiyesine ve hayat‑ı ictimâiyesine verdiği ders‑i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi; hem Kur'ân’ın sâir Kelimât‑ı İlâhiye’ye ve bütün kelâmlara cihet‑i rüchâniyetine bir işârettir. İşte bu sözde “Dört Esâs” vardır.
Birinci Esâs
Hikmet‑i Kur'âniye ile hikmet‑i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye‑i temsîliye dûrbîniyle bak:
Bir zaman, hem dindar, hem gayet san'atkâr bir Hâkim‑i Nâmdâr istedi ki; Kur'ân‑ı Hakîm’i, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimâtındaki i'câza şâyeste bir yazı ile yazsın. O mu'ciz‑nümâ kàmete, hàrika bir libâs giydirilsin. İşte o Nakkàş Zât, Kur'ân’ı pek acîb bir tarzda yazdı. Bütün kıymetdâr cevherleri, yazısında isti'mâl etti. Hakàikının tenevvü'üne işâret için bazı mücessem hurûfâtını elmas ve zümrüd ile ve bir kısmını lü'lü ve akik ile ve bir tâifesini pırlanta ve mercanla ve bir nev'ini altın ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes temâşâsından hayran olup istihsân ederdi. Bâhusus, ehl‑i hakikatin nazarına o sûrî güzellik, mânâsındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyînâtın işârâtı olduğundan, pek kıymetdâr bir antika olmuştur.
192
Sonra O Hâkim, şu musanna' ve murassa' Kur'ân’ı, bir ecnebî feylesofa ve bir müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe, hem mükâfât için emretti ki: “Herbiriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız!” Evvelâ o feylesof, sonra o âlim, ona dair birer kitab te'lif ettiler.
Fakat feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münâsebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve ta'rifatından bahseder, mânâsına hiç ilişmez. Çünkü; o ecnebî adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen Kur'ân’ı, bilmiyor ki; bir kitaptır ve mânâyı ifâde eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin, çendan Arabî bilmiyor; fakat çok iyi bir mühendistir. Güzel bir tasvircidir. Mâhir bir kimyagerdir. Sarraf bir cevhercidir. İşte o adam, bu san'atlara göre eserini yazdı.
Amma müslüman âlim ise, O’na baktığı vakit anladı ki; O, Kitab‑ı Mübîn’dir, Kur'ân‑ı Hakîm’dir. İşte bu hak‑perest Zât, ne tezyînât‑ı zâhirîsine ehemmiyet verdi ve ne de hurûfun nukùşuyla iştigâl etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigâl ettiği mes'elelerinden daha àlî, daha gâlî, daha latîf, daha şerîf, daha nâfi', daha câmi'… Çünkü; nukùşun perdesi altında olan hakàik‑ı kudsiyesinden ve envâr‑ı esrârından bahsederek, gayet güzel bir tefsir‑i şerîf yazdı.
Sonra ikisi, eserlerini götürüp O Hâkim‑i Zîşan’a takdim ettiler. O Hâkim, evvelâ feylesofun eserini aldı, baktı gördü ki; o hod‑pesend ve tabiat‑perest adam çok çalışmış, fakat hiç hakîki hikmetini yazmamış. Hiçbir mânâsını anlamamış. Belki karıştırmış. O’na karşı hürmetsizlik, belki edebsizlik etmiş. Çünkü; o menba'‑ı hakàik olan Kur'ân’ı, mânâsız nukùş zannederek, mânâ cihetinde kıymetsizlik ile tahkîr etmiş olduğundan O Hâkim‑i Hakîm dahi, onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı.
193
Sonra öteki hak‑perest, müdakkik âlimin eserine baktı gördü ki; gayet güzel ve nâfi' bir tefsir ve gayet hakîmâne, mürşidâne bir te'liftir, “Âferin, Bârekallâh” dedi. “İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sâhibine derler. Öteki adam ise, haddinden tecâvüz etmiş bir san'atkârdır.” Sonra onun eserine bir mükâfât olarak; herbir harfine mukâbil, tükenmez hazinesinden “On altın verilsin.” irâde etti.
Eğer temsîli fehmettin ise bak, hakikatin yüzünü de gör:
Amma o müzeyyen Kur'ân ise, şu musanna' kâinâttır. O hâkim ise, Hakîm‑i Ezelî’dir. Ve o iki adam ise, birisi yani ecnebîsi; ilm‑i felsefe ve hükemâsıdır. Diğeri, Kur'ân ve şâkirdleridir.
Evet, Kur'ân‑ı Hakîm, şu Kur'ân‑ı Azîm-i Kâinât’ın en àlî bir müfessiridir ve en belîğ bir tercümânıdır. Evet, O Furkàn’dır ki: Şu kâinâtın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem‑i kudretle yazılan âyât‑ı tekvîniyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri, birer harf‑i mânidâr olan mevcûdâta “mânâ‑yı harfî” nazarıyla, yani onlara Sâni' hesabına bakar; “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir sûrette Sâni'inin cemâline delâlet ediyor!” der. Ve bununla kâinâtın hakîki güzelliğini gösteriyor.
Amma, ilm‑i hikmet dedikleri felsefe ise; hurûf‑u mevcûdâtın tezyînâtında ve münâsebâtında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış… Şu kitab‑ı kebîrin hurûfâtına “mânâ‑yı harfî” ile; yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken öyle etmeyip “mânâ‑yı ismî” ile, yani; mevcûdâta mevcûdât hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış”a bedel, “Ne güzeldir!” der, çirkinleştirir. Bununla kâinâtı tahkîr edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinâta bir tahkîrdir.
194
İkinci Esâs
Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmeti, hayat‑ı şahsiyeye verdiği terbiye‑i ahlâkıye ve hikmet‑i felsefenin verdiği dersin muvâzenesi:
Felsefenin hàlis bir tilmizi, bir fir'avundur. Fakat menfaati için en hasîs şeye ibâdet eden bir fir'avun‑u zelîldir. Her menfaatli şeyi kendine “Rab” tanır. Hem o dinsiz şâkird, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için, nihâyet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat‑i hasîse için ayağını öpmekle zillet gösterir, denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şâkird, cebbâr bir mağrûrdur. Fakat kalbinde nokta‑i istinâd bulmadığı için zâtında gayet acz ile âciz bir cebbâr‑ı hodfürûştur. Hem o şâkird, menfaat‑perest hodendiştir ki; gaye‑i himmeti, nefis ve batnın ve fercin hevesâtını tatmin ve menfaat‑i şahsiyesini, bazı menfaat‑i kavmiye içinde arayan dessâs bir hodgâmdır.
Amma, Hikmet‑i Kur'ân’ın hàlis tilmizi ise, bir abddir; fakat, a'zam‑ı mahlûkata da ibâdete tenezzül etmez. Hem Cennet gibi a'zam‑ı menfaat olan bir şeyi, gaye‑i ibâdet kabûl etmez bir abd‑i azîzdir. Hem hakîki tilmizi, mütevâzidir, selîm, halîmdir; fakat, Fâtır’ının gayrına, dâire‑i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zaîftir, fakr ve za'fını bilir; fakat onun Mâlik‑i Kerîm’i, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnîdir ve Seyyid’inin nihâyetsiz kudretine istinâd ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillâh, rızâ‑yı İlâhî için, fazilet için amel eder, çalışır.
İşte, iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvâzenesiyle anlaşılır.
195
Üçüncü Esâs
Hikmet‑i felsefe ile Hikmet‑i Kur'âniye’nin hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:
Amma hikmet‑i felsefe ise; hayat‑ı ictimâiyede nokta‑i istinâdı, “kuvvet” kabûl eder. Hedefi, “menfaat” bilir. Düstur‑u hayatı, “cidâl” tanır. Cemâatlerin râbıtasını, “unsuriyet, menfî milliyeti” tutar. Semerâtı ise, “hevesât‑ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât‑ı beşeriyeyi tezyîd”dir.
Hâlbuki; kuvvetin şe'ni, “tecâvüz”dür. Menfaatin şe'ni, her arzuya kâfî gelmediğinden üstünde “boğuşmak”tır. Düstur‑u cidâlin şe'ni, “çarpışmak”tır. Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan; “tecâvüz”dür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saâdeti selb olmuştur.
Amma Hikmet‑i Kur'âniye ise; nokta‑i istinâdı, kuvvete bedel “hakk”ı kabûl eder. Gayede menfaate bedel, “fazilet ve rızâ‑yı İlâhî”yi kabûl eder. Hayatta düstur‑u cidâl yerine, “düstur‑u teâvün”ü esâs tutar. Cemâatlerin râbıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “râbıta‑i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabûl eder. Gâyâtı, hevesât‑ı nefsâniyenin tecâvüzâtına sed çekip, rûhu maâliyâta teşvik ve hissiyat‑ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât‑ı insaniyeye sevkedip insan eder…
Hakkın şe'ni, “ittifak”tır. Faziletin şe'ni, “tesânüd”dür. Düstur‑u teâvünün şe'ni, “birbirinin imdâdına yetişmek”tir. Dinin şe'ni, “uhuvvet”tir, “incizab”tır. Nefsi gemlemekle bağlamak, rûhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, “saâdet‑i dâreyn”dir…
196
Dördüncü Esâs
Kur'ân’ın, bütün Kelimât‑ı İlâhiye içinde cihet‑i ulviyetini ve bütün kelâmlar üstünde cihet‑i tefevvukunu anlamak istersen şu iki temsîle bak:
Birincisi: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, iki tarzda hitâbı vardır. Birisi; âdi bir raiyet ile cüz'î bir iş için, hususî bir hâcete dair hàs bir telefonla konuşmaktır. Diğeri; saltanat‑ı uzmâ ünvânıyla ve hilâfet‑i kübrâ nâmıyla ve hâkimiyet‑i âmme haysiyetiyle, evâmirini etrafa neşir ve teşhîr maksadıyla, bir elçisiyle veya büyük bir memuruyla konuşmaktır ve haşmetini izhâr eden ulvî bir fermânla mükâlemedir.
İkinci temsîl: Bir adam, elinde bir âyineyi güneşe karşı tutar. O âyine mikdarınca bir ışık ve yedi rengi câmi' bir ziyâ alır. O nisbetle güneşle münâsebetdâr olur, sohbet eder ve o ışıklı âyineyi, karanlıklı hânesine veya dam altındaki bağına tevcîh etse; güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kàbiliyeti mikdarınca istifade edebilir.
Diğeri ise, hânesinden veya bağının damından geniş pencereler açar. Gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakîki güneşin dâimî ziyâsıyla sohbet eder, konuşur ve lisân‑ı hâl ile böyle minnetdârâne bir sohbet eder. Der: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve bütün çiçeklerin yüzünü güldüren dünya güzeli ve gök nâzdârı olan nâzenîn güneş! Onlar gibi benim hâneciğimi ve bahçeciğimi ısındırdın, ışıklandırdın…” Hâlbuki âyine sâhibi böyle diyemez. O kayd altındaki güneşin aksi ise, âsârı mahdûddur. O kayda göredir.
İşte bu iki temsîlin dûrbîniyle Kur'ân’a bak! Tâ ki, i'câzını göresin ve kudsiyetini anlayasın…
Evet, Kur'ân der ki: “Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup, denizler mürekkeb olsa, Cenâb‑ı Hakk’ın kelimâtını yazsalar; bitiremezler.” Şimdi şu nihâyetsiz kelimât içinde en büyük makam, Kur'ân’a verilmesinin sebebi şudur ki:
197
Kur'ân: İsm‑i A'zamdan ve her ismin a'zamlık mertebesinden gelmiş… Hem bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcûdâtın İlâh’ı ünvânıyla Allah’ın fermânıdır. Hem, semâvât ve arzın Hàlık’ı haysiyetiyle bir hitâbdır. Hem Rubûbiyet‑i Mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat‑ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe‑i ezeliyedir. Hem rahmet‑i vâsia-i muhîta noktasında, bir defter‑i iltifatât-ı Rahmâniye’dir. Hem, Ulûhiyet’in azamet‑i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muhâbere mecmuasıdır. Hem İsm‑i A'zamın muhîtinden nüzûl ile Arş‑ı A'zamın bütün muhâtına bakan, teftiş eden hikmet‑feşân bir Kitab‑ı Mukaddes’tir.
İşte bu sırdandır ki; “Kelâmullâh” ünvânı, kemâl‑i liyâkatle Kur'ân’a verilmiş.
Amma, sâir Kelimât‑ı İlâhiye ise; bir kısmı, hàs bir itibar ile ve cüz'î bir ünvân ve hususî bir ismin cüz'î tecellîsi ile; ve hàs bir Rubûbiyet ile ve mahsûs bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile zâhir olan kelâmdır. Hususiyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir. Ekser ilhâmât bu kısımdandır. Fakat derecâtı çok mütefâvittir.
Meselâ; en cüz'îsi ve basiti, hayvanatın ilhâmâtıdır. Sonra avâm‑ı nâsın ilhâmâtıdır. Sonra avâm‑ı melâikenin ilhâmâtıdır. Sonra evliyâ ilhâmâtıdır. Sonra melâike‑i izâm ilhâmâtıdır. İşte şu sırdandır ki; kalbin telefonuyla vâsıtasız münâcât eden bir velî der: حَدَّثَن۪ي قَلْب۪ي عَنْ رَبّ۪ي Yani: “Kalbim benim Rabbimden haber veriyor.” Demiyor: “Rabbü'l‑Âlemîn’den haber veriyor.” Hem der: “Kalbim, Rabbimin âyinesidir, arşıdır.” Demiyor: “Rabbü'l‑Âlemîn’in arşıdır.” Çünkü; kàbiliyeti mikdarınca ve yetmiş bine yakın hicâbların nisbet‑i ref'i derecesinde mazhar‑ı hitâb olabilir.
198
İşte bir pâdişahın saltanat‑ı uzmâsı haysiyetiyle çıkan fermânı, âdi bir adamla cüz'î bir mükâlemesinden ne kadar yüksek ve àlî ise ve gökteki güneşin feyzinden istifade, âyinedeki aksinin cilvesinden istifadeden ne derece çok ve fâik ise; Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân dahi o nisbette bütün kelâmların ve hep kitapların fevkındedir.
Kur'ân’dan sonra ikinci derecede Kütüb‑ü Mukaddese ve Suhuf‑u Semâviye’nin, dereceleri nisbetinde tefevvukları vardır. O sırr‑ı tefevvuktan hissedardırlar.
Eğer bütün cin ve insanın Kur'ân’dan tereşşuh etmeyen bütün güzel sözleri toplansa; yine Kur'ân’ın mertebe‑i kudsiyesine yetişip tanzîr edemez.
Eğer Kur'ân’ın İsm‑i A'zamdan ve her ismin a'zamlık mertebesinden geldiğini bir parça fehmetmek istersen Âyete'l‑Kürsî ve âyet‑i ﴿وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ﴾ ve âyet‑i ﴿قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ﴾ ve âyet‑i ﴿يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪﴾ ve âyet‑i ﴿يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي﴾ ve âyet‑i ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ﴾ ve âyet‑i ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ ve âyet‑i ﴿اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ﴾ve âyet‑i ﴿يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ﴾ ve âyet‑i ﴿وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ﴾ ve âyet‑i ﴿لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ﴾ gibi âyetlerin küllî, umumî, ulvî ifâdelerine bak!
199
Hem, başlarında اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ veyâhut سَبَّحَ ve يُسَبِّحُ bulunan sûrelerin başlarına dikkat et; tâ, bu sırr‑ı azîmin şuâını göresin. Hem, ﴿الٓمٓ﴾ ’lerin ve ﴿الٓرٰ﴾ ’ların ve ﴿حٰمٓ﴾ ’lerin fâtihalarına bak; Kur'ân’ın, Cenâb‑ı Hakk’ın yanında ehemmiyetini bilesin.
Eğer şu “Dördüncü Esâs”ın kıymetdâr sırrını fehmettin ise; enbiyâya gelen vahyin ekseri, melek vâsıtasıyla olduğunu ve ilhâmın ekseri, vâsıtasız olduğunu anlarsın. Hem, en büyük bir velî, hiçbir nebînin derecesine yetişmediğinin sırrını anlarsın. Hem Kur'ân’ın azametini ve izzet‑i kudsiyetini ve ulviyet‑i i'câzının sırrını anlarsın. Hem, Mi'râc’ın sırr‑ı lüzumunu; yani tâ semâvâta, tâ Sidretü'l‑Müntehâ’ya, tâ Kàb‑ı Kavseyn’e gidip, ﴿اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ﴾ olan Zât‑ı Zülcelâl ile münâcât edip, tarfetü'l‑aynda yerine gelmek sırrını anlarsın…
Evet şakk‑ı Kamer, nasıl ki bir mu'cize‑i risaletidir; nübüvvetini cin ve inse gösterdi… Öyle de: Mi'râc dahi, bir mu'cize‑i ubûdiyetidir; habîbiyetini ervâh ve melâikeye gösterdi.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ كَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ اٰم۪ينَ
200
Onüçüncü Söz
“İki Makam”dır.(*)
Birinci Makam(*)
﴿﷽﴾
﴿وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ﴾
﴿وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُ﴾
Kur'ân‑ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsul‑ü hikmetlerini, ders‑i ibretlerini, derece‑i ilimlerini muvâzene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et!
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân bütün kâinâttaki âdiyât nâmıyla yâd olunan, hàrikulâde ve birer mu'cize‑i kudret olan mevcûdât üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyânâtıyla yırtıp, o hakàik‑ı acîbeyi zîşuûra açıp, nazar‑ı ibretlerini celbedip, ukùle tükenmez bir hazine‑i ulûm açar.
Felsefe hikmeti ise, bütün hàrikulâde olan mu'cizât‑ı kudreti, âdet perdesi içinde saklayıp, câhilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız hàrikulâdelikten düşen ve intizam‑ı hilkatten hurûc eden ve kemâl‑i fıtrattan sukùt eden nâdir ferdleri nazar‑ı dikkate arzeder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuûra takdim eder.
Meselâ; en câmi' bir mu'cize‑i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaydlıkla bakar. Fakat insanın kemâl‑i hilkatinden hurûc etmiş, üç ayaklı yâhut iki başlı bir insanı, bir velvele‑i istiğrabla nazar‑ı ibrete teşhîr eder.
Meselâ; en latîf ve umumî bir mu'cize‑i rahmet olan bütün yavruların hazine‑i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp, küfran perdesini üstüne çeker. Fakat, intizamdan şüzûz etmiş, kabilesinden cüdâ olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iâşesini görür, ondan tecellî eden lütûf ve keremle bütün hazır balıkçıları ağlatmak ister. (Hâşiye)
İşte Kur'ân‑ı Kerîm’in ilim ve hikmet ve mârifet‑i İlâhiye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve mârifet‑i Sâni' cihetindeki fakr ve iflasını gör, ibret al!
201
İşte bu sırdandır ki; Kur'ân‑ı Hakîm, nihâyetsiz parlak, yüksek hakikatleri câmi' olduğundan, şiirin hayâlâtından müstağnîdir. Evet, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz derecesindeki kemâl‑i nizâm ve intizamı ve kitab‑ı kâinâttaki intizamât‑ı san'atı, muntazam üslûblarıyla tefsir ettikleri hâlde, manzûm olmadığının diğer bir sebebi de budur ki:
Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip, tâ ekser âyetlere bir nev'i merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcûd münâsebet‑i maneviyeye râbıta olmak için, o dâire‑i muhîta içindeki âyetlere birer hatt‑ı münâsebet teşkil etmesidir. Güyâ serbest herbir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur'ân içinde binler Kur'ân bulunur ki; herbir meşreb sâhibine birisini verir. Nasıl ki, Yirmibeşinci Söz’de beyân edildiği gibi, Sûre‑i İhlâs içinde otuzaltı Sûre‑i İhlâs mikdarınca herbiri zi'l‑ecniha olan altı cümlenin terkîbâtından müteşekkil bir hazine‑i ilm-i tevhid bulunuyor ve tazammun ediyor. Evet, nasıl ki semâda olan intizamsız yıldızların sûreten adem‑i intizamı cihetiyle herbir yıldız, kayd altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nev'i merkez olarak dâire‑i muhîtasındaki – birer birer – herbir yıldıza, mevcûdât beynindeki nisbet‑i hafiyeye işâret olarak, birer hatt‑ı münâsebet uzatıyor. Güyâ herbir tek yıldız, necm‑i âyet gibi umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır.
202
İşte intizamsızlık içinde kemâl‑i intizamı gör, ibret al! ﴿وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ﴾ ’nın bir sırrını bil!
Hem âyet‑i ﴿وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُ﴾ sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe'ni; küçük ve sönük hakikatleri, büyük ve parlak hayâllerle süslendirip beğendirmek ister. Hâlbuki Kur'ân’ın hakikatleri o kadar büyük, àlî, parlak ve revnâkdârdır ki; en büyük ve parlak hayâl, o hakikatlere nisbet edilse, gayet küçük ve sönük kalır. Meselâ: ﴿يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ﴾﴿يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًا﴾﴿اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ﴾ gibi hadsiz hakikatleri buna şâhiddir.
203
Kur'ân’ın herbir âyeti, birer necm‑i sâkıb gibi i'câz ve hidayet nurunu neşr ile küfrün zulümâtını nasıl dağıttığını görmek, zevketmek istersen; kendini o asr‑ı câhiliyette ve o sahrâ‑yı bedeviyette farzet ki, herşey zulmet‑i cehil ve gaflet altında, perde‑i cümûd ve tabiata sarılmış olduğu bir ânda, birden Kur'ân’ın lisân‑ı ulvîsinden: ﴿يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ﴾ gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcûdât‑ı âlem, يُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, kıyâm edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perîşan mahlûkat, ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ﴾ sayhasıyla işitenlerin nazarında, gökyüzü bir ağız; bütün yıldızlar birer kelime‑i hikmet nümâ, birer nur‑u hakikat-edâ ve arz bir kafa; berr ve bahr birer lisân ve bütün hayvanat ve nebâtât birer kelime‑i tesbih-feşân sûretinde arz‑ı dîdâr eder. Yoksa bu zamandan tâ o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekàikini göremezsin.
Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürûr‑u zaman ile ulûm‑u müteârife hükmüne geçen ve sâir neyyirât‑ı İslâmiye ile parlayan ve Kur'ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile yâhut sathî ve basit bir perde‑i ülfet ile baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme‑i i'câz içinde ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ'‑ı i'câzı içinde bu nev'‑i i'câzını zevkedemezsin.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın en yüksek bir derece‑i i'câzına bakmak istersen, şu temsîl dûrbîniyle bak. Şöyle ki:
Gayet yüksek ve garîb ve gayetle yayılmış acîb bir ağaç farzedelim ki; o ağaç, bir perde‑i gayb altında, bir tabaka‑i mestûriyet içinde saklanmış. Ma'lûmdur ki; bir ağacın, insanın a'zâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münâsebet, bir tenâsüb, bir muvâzenet lâzımdır. Herbir cüz'ü, o ağacın mâhiyetine göre bir şekil alır, bir sûret verilir. İşte, hiç görünmeyen (ve hâlen görünmüyor) o ağaca dair biri çıksa, bir perde üstünde onun herbir a'zâsına mukâbil birer resim çekse, birer hudud çizse, daldan meyveye, meyveden yaprağa, bir tenâsüble bir sûret tersîm etse ve birbirinden nihâyetsiz uzak, mebde' ve müntehâsının ortasında, uzuvlarının aynı şekil ve sûretini gösterecek muvâfık tersîmatla doldursa; elbette şübhe kalmaz ki, o ressam o gaybî ağacı gayb‑âşinâ nazarıyla görür, ihâta eder, sonra tasvir eder.
204
Aynen onun gibi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın dahi hakikat‑i mümkinâta dair (ki o hakikat, dünyanın ibtidâsından tut, tâ âhiretin en nihâyetine kadar uzanmış ve ferşten arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere‑i hilkatin hakikatine dair) beyânât‑ı Furkàniye’si, o kadar tenâsübü muhâfaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık birer sûret vermiştir ki; bütün muhakkìkler, nihâyet‑i tahkîkinde, Kur'ân’ın tasvirine: “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip, “Tılsım‑ı kâinâtı ve muammâ‑yı hilkati keşf ve fetheden yalnız sensin ey Kur'ân‑ı Hakîm!” demişler.
﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ – Temsîlde kusur yok – esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye ve şuûn ve Ef'âl‑i Rabbâniye’yi, bir şecere‑i tûbâ-i nur hükmünde temsîl edelim ki; o şecere‑i nurâniyenin dâire‑i azameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud‑u kibriyâsı, gayr‑ı mütenâhî fezâ‑yı ıtlâkta yayılıp ihâta ediyor. Hudud‑u icraatı, ﴿يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪﴾﴿فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى﴾﴿هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُ﴾ hududundan tut, tâ ﴿وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪﴾﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ﴾﴿وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ﴾ hududuna kadar uzanmış o hakikat‑i nurâniyeyi; bütün dal ve budaklarıyla, gâyât ve meyveleriyle o kadar tenâsüble ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir sûrette, o hakàik‑ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef'âli beyân etmiştir ki, bütün ehl‑i keşf ve hakikat ve dâire‑i melekûtta cevelân eden bütün ashâb‑ı irfan ve hikmet, o beyânât‑ı Furkàniye’ye karşı “Sübhânallâh” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutâbık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık!” diyerek tasdik ediyorlar.
205
Meselâ: Bütün dâire‑i imkân ve dâire‑i vücûba bakan, hem o iki şecere‑i azîmenin bir tek dalı hükmünde olan îmânın erkân‑ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, tâ en ince meyve ve çiçekler aralarında o kadar bir tenâsüb gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvâzenet sûretinde ta'rif eder ve o mertebe bir tenâsüb tarzında izhâr eder ki; akl‑ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne hayran kalır.
Ve o îmân dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyet’in erkân‑ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruâtı ve en küçük âdâbı ve en uzak gâyâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz'î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn‑ü tenâsüb ve kemâl‑i münâsebet ve tam bir muvâzenet muhâfaza edildiğine delil; O Kur'ân‑ı Câmi'in nusûs ve vücûhundan ve işârât ve rumûzundan çıkan Şerîat‑ı Kübrâ-yı İslâmiye’nin kemâl‑i intizamı ve muvâzeneti ve hüsn‑ü tenâsübü ve resâneti; cerhedilmez bir şâhid‑i âdil, şübhe getirmez bir bürhân‑ı kàtı'dır.
206
Demek oluyor ki; beyânât‑ı Kur'âniye, beşerin ilm‑i cüz'îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm‑i muhîte istinâd ediyor ve cemî' eşyayı birden görebilir, ezel‑ebed ortasında bütün hakàikı bir ânda müşâhede eder bir Zât’ın kelâmıdır. ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا﴾ bu hakikate işâret eder.
اَللّٰهُمَّ يَا مُنَزِّلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ وَبِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقُبُورَنَا بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اٰم۪ينَ يَا مُسْتَعَانُ
207
Onüçüncü Söz’ün İkinci Makamı
Câzibedâr Bir Fitne İçinde Bulunan ve Daha Aklını Kaybetmeyen Bazı Gençlerle Bir Muhâveredir.
﴿﷽﴾
Câzibedâr Bir Fitne İçinde Bulunan ve Daha Aklını Kaybetmeyen Bazı Gençlerle Bir Muhâveredir.
Bir kısım gençler tarafından, şimdiki aldatıcı ve câzibedâr lehviyât ve hevesâtın hücumları karşısında “Âhiretimizi ne sûretle kurtaracağız?” diye Risale‑i Nurdan medet istediler. Ben de Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi nâmına onlara dedim ki:
Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de, üç tarzda “Üç Yol”dan başka yol yok.
Birinci Yol: O kabir, ehl‑i îmân için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci Yol: Âhiret’i tasdik eden, fakat sefâhet ve dalâlette gidenlere bir haps‑i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps‑i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve i'tikàd ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muâmele görecek.
Üçüncü Yol: Âhiret’e inanmayan ehl‑i inkâr ve dalâlet için bir i'dâm‑ı ebedî kapısı‥ Yani; hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i'dâm edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki şık bedîhîdir, delil istemiyor; göz ile görünür.
Mâdem ecel gizlidir. Her vakit ölüm başını kesmek için gelebiliyor. Ve genç‑ihtiyar farkı yoktur. Elbette dâima gözü önünde, öyle büyük dehşetli bir mes'ele karşısında bîçâre insan; o i'dâm‑ı ebedî, o dipsiz, nihâyetsiz haps‑i münferitten kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem‑i bâkîye, bir saâdet‑i ebediyeye ve âlem‑i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi, o insanın dünya kadar büyük bir mes'elesidir.
208
Bu kat'î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir‑i sâdık, ellerinde nişane‑i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyâlar ve o enbiyâların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şühûd ile tasdik eden ve imza basan yüzyirmidört milyon evliyânın aynı hakikate şehâdetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkìklerin kat'î delilleriyle o enbiyâ ve evliyânın verdikleri aynı haberleri, aklen ilmelyakìn derecesinde (❋) isbât ettikleri ve yüzde doksan dokuz ihtimal‑i kat'î ile “İ'dâm ve zindân‑ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saâdet‑i ebediyeye çevirmek, yalnız îmân ve itâat iledir.” diye ittifaken haber veriyorlar.
Acaba yüzde bir ihtimal‑i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe‑i helâketten gelen elem‑i manevî, onun yemek iştihâsını kaçırdığı hâlde; böyle yüzbinler sâdık ve musaddak muhbirlerin: “Yüzde yüz ihtimal ile dalâlet ve sefâhet, göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps‑i münferidine kat'î sebeb olduğunu; ve îmân, ubûdiyet, yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps‑i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine‑i ebediyeye, bir saray‑ı saâdete açılan bir kapıya çeviriyor.” diye ihbar eden ve emârelerini ve âsârlarını gösterdikleri hâlde, bu acîb ve garîb ve dehşetli ve azametli mes'ele karşısında bulunan bîçâre insan ve bâhusus Müslüman‥ eğer îmân ve ubûdiyeti olmazsa; bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
209
Mâdem ihtiyarlık, hastalık, musîbet ve her tarafta vefiyâtlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl‑i dalâlet ve sefâhet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir Cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.
Mâdem ehl‑i îmân ve tâat, göz önünde gördüğü kabri, bir hazine‑i ebediyeye, bir saâdet‑i lâyezâlîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu‥ ve o ezelî mukadderât piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi îmân vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit “Gel biletini al!” diye beklemesinden derin, esâslı, hakîki lezzet ve zevk‑i manevî öyle bir lezzettir ki: Eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir Cennet hükmüne geçtiği hâlde; o zevk ve lezzet‑i azîmeyi terkedip, gençlik sâikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefîhâne ve heveskârâne muvakkat bir lezzet‑i gayr-ı meşrûayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer.