143
Zeylin Birinci Parçası
Onuncu Söz’ün Mühim Bir Zeyli ve Lâhikasının Birinci Parçası
﴿﷽﴾
﴿فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ ❋ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ ❋ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَٓا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُٓوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَٓاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِه۪ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَيُحْي۪ي بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ ❋ وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ ❋ وَهُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾
144
Îmânın bir kutbunu gösteren bu semâvî âyât‑ı kübrânın ve Haşr’i isbât eden şu kudsî berâhin‑i uzmânın bir nükte‑i ekberi ve bir hüccet‑i a'zamı, bu “Dokuzuncu Şuâ”da beyân edilecek.
Latîf bir İnâyet‑i Rabbâniye’dir ki; bundan otuz sene evvel Eski Said, yazdığı tefsir mukaddimesi “Muhâkemât” nâmındaki eserin âhirinde, “İkinci Maksad: Kur'ân’da Haşr’e işâret eden iki âyet tefsir ve beyân edilecek. نَخُو بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ” deyip durmuş, daha yazamamış. Hàlık‑ı Rahîm’ime delâil ve emârât‑ı Haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki, otuz sene sonra tevfik ihsân eyledi.
Evet bundan dokuz‑on sene evvel o iki âyetten birinci âyet olan: ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾ fermân‑ı İlâhî’nin iki parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunan Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz’ü in'âm etti. Münkirleri susturdu.
Hem, îmân‑ı Haşrînin hücum edilmez o iki metîn kalesinden, dokuz ve on sene sonra ikinci âyet olan başta mezkûr âyât‑ı ekberin tefsirini bu risale ile ikram etti. İşte bu Dokuzuncu Şuâ, mezkûr âyâtıyla işâret edilen “Dokuz Àlî Makam” ve bir ehemmiyetli “Mukaddime”den ibarettir.
145
Mukaddime
Haşir akîdesinin, pek çok rûhî fâidelerinden ve hayatî neticelerinden bir tek netice‑i câmiayı ihtisar ile beyân ve hayat‑ı insaniyeye, hususan hayat‑ı ictimâiyesine ne derece lüzumlu ve zarûrî olduğunu izhâr ve bu îmân‑ı Haşrî akîdesinin pek çok hüccetlerinden, bir tek hüccet‑i külliyeyi icmâl ile göstermek ve o Akîde‑i Haşriye ne derece bedîhî ve şüphesiz bulunduğunu ifâde etmekten ibaret olarak “İki Nokta”dır.
Birinci Nokta
Âhiret akîdesi; hayat‑ı ictimâiye ve şahsiye‑i insaniyenin üssü'l‑esâsı ve saâdetinin ve kemâlâtının esâsâtı olduğuna, yüzer delillerinden bir mikyâs olarak yalnız dört tanesine işâret edeceğiz:
Birincisi: Nev'‑i beşerin hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve gayet zaîf ve nâzik vücûdlarında bir kuvve‑i maneviye bulabilirler. Ve herşeyden çabuk ağlayan gayet mukâvemetsiz mizâc‑ı rûhlarında, o Cennet ile bir ümîd bulup, mesrûrâne yaşayabilirler. Meselâ, Cennet fikriyle der: “Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü. Cennet’in bir kuşu oldu. Cennet’te gezer, bizden daha güzel yaşar.”
Yoksa, her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri, o zaîf bîçârelerin endişeli nazarlarına çarpması; mukâvemetlerini ve kuvve‑i maneviyelerini zîr ü zeber ederek, gözleriyle beraber rûh, kalb, akıl gibi bütün letâifini dahi öyle ağlattıracak; ya mahvolup veya dîvâne bir bedbaht hayvan olacaktı…
146
İkinci Delil: Nev'‑i insanın – bir cihette – nısfı olan ihtiyarlar, yalnız hayat‑ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. Ve çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukâbil bir tesellî bulabilirler. Ve çocuk hükmüne geçen serîü't‑teessür rûhlarında ve mizâclarında, mevt ve zevâlden çıkan elîm ve dehşetli me'yûsiyete karşı, ancak hayat‑ı bâkiye ümîdiyle mukàbele edebilirler.
Yoksa, o şefkate lâyık muhteremler ve sükûnete ve istirahat‑i kalbiyeye çok muhtaç o endişeli babalar ve analar, öyle bir vâveylâ‑yı rûhî ve bir dağdağa‑i kalbî hissedeceklerdi ki; bu dünya onlara zulmetli bir zindân ve hayat dahi kasâvetli bir azâb olurdu.
Üçüncü Delil: İnsanların hayat‑ı ictimâiyesinin medârı olan gençler, delikanlılar, şiddet‑i galeyânda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefis ve hevâlarını tecâvüzâttan ve zulümlerden ve tahribâttan durduran ve hayat‑ı ictimâiyenin hüsn‑ü cereyanını te'min eden; yalnız Cehennem fikridir.
Yoksa, Cehennem endişesi olmazsa “El‑hükmü li'l-gâlib” kaidesiyle o sarhoş delikanlılar, hevesâtları peşinde bîçâre zaîflere, âcizlere, dünyayı Cehennem’e çevireceklerdi. Ve yüksek insaniyeti, gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.
Dördüncü Delil: Nev'‑i beşerin hayat‑ı dünyeviyesinde en cem'iyetli merkez ve en esâslı zenberek ve dünyevî saâdet için bir Cennet, bir melce', bir tahassungâh ise; aile hayatıdır. Ve herkesin hânesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hâne ve aile hayatının hayatı ve saâdeti ise; samîmî ve ciddi ve vefâdârâne hürmet ve hakîki ve şefkatli ve fedâkârâne merhamet ile olabilir. Ve bu hakîki hürmet ve samîmî merhamet ise; ebedî bir arkadaşlık ve dâimî bir refâkat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta birbiriyle pederâne, ferzendâne, kardeşâne, arkadaşâne münâsebetlerin bulunmak fikriyle, akîdesiyle olabilir.
Meselâ der: “Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayatta dâimî bir refîka‑i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de zararı yok. Çünkü; ebedî bir güzelliği var, gelecek. Ve böyle dâimî arkadaşlığın hatırı için herbir fedâkârlığı ve merhameti yaparım.” diyerek, o ihtiyare karısına, güzel bir hûri gibi muhabbetle, şefkatle, merhametle mukàbele edebilir.
147
Yoksa, kısacık bir‑iki saat sûrî bir refâkatten sonra, ebedî bir firâk ve müfârakata uğrayan arkadaşlık; elbette gayet sûrî ve muvakkat ve esâssız, hayvan gibi bir rikkat‑i cinsiye mânâsında ve bir mecâzî merhamet ve sun'î bir hürmet verebilir. Ve hayvanatta olduğu gibi; başka menfaatler ve sâir gâlib hisler, o hürmet ve merhameti mağlûb edip, o dünya Cennet’ini Cehennem’e çevirir.
İşte, îmân‑ı Haşrînin yüzer neticesinden birisi; hayat‑ı ictimâiye-i insaniyeye taalluk eder. Ve bu tek neticenin de yüzer cihetinden ve faydalarından, mezkûr dört delile sâirleri kıyâs edilse anlaşılır ki: Hakikat‑i haşriyenin tahakkuku ve vukû'u; insaniyetin ulvî hakikati ve küllî hâceti derecesinde kat'îdir. Belki, insanın midesindeki ihtiyacın vücûdu; taamların vücûduna delâlet ve şehâdetinden daha zâhirdir. Ve daha ziyâde tahakkukunu bildirir.
Ve eğer, bu hakikat‑i Haşriyenin neticeleri insaniyetten çıksa; o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayatdâr olan insaniyet mâhiyeti; murdar ve mikrop yuvası bir lâşe hükmüne sukùt edeceğini isbât eder.
Beşerin idare ve ahlâk ve ictimâiyatı ile çok alâkadar olan, ictimâiyyûn ve siyâsiyyûn ve ahlâkıyyûnun kulakları çınlasın!‥ Gelsinler, bu boşluğu ne ile doldurabilirler? Ve bu derin yaraları ne ile tedâvi edebilirler?‥
İkinci Nokta
Hakikat‑i Haşriyenin hadsiz bürhânlarından, sâir erkân‑ı îmâniyeden gelen şehâdetlerin hülâsasından çıkan bir bürhânı, gayet muhtasar bir sûrette beyân eder. Şöyle ki:
Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine delâlet eden bütün mu'cizeleri ve bütün delâil‑i nübüvveti ve hakkâniyetinin bütün bürhânları, birden hakikat‑i haşriyenin tahakkukuna şehâdet ederek isbât ederler. Çünkü; bu Zât’ın bütün hayatında bütün da'vâları, vahdâniyetten sonra Haşir’de temerküz ediyor. Hem, umum peygamberleri tasdik eden ve ettiren bütün mu'cizeleri ve hüccetleri aynı hakikate şehâdet eder. Hem وَبِرُسُلِهِ kelimesinden gelen şehâdeti bedâhet derecesine çıkaran وَبِكُتُبِهِ şehâdeti de aynı hakikate şehâdet eder. Şöyle ki:
148
Başta Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakkâniyetini isbât eden bütün mu'cizeleri, hüccetleri ve hakikatleri, birden hakikat‑i haşriyenin tahakkukuna ve vukû'una şehâdet edip isbât ederler. Çünkü; Kur'ân’ın hemen üçten birisi Haşir’dir. Ve ekser kısa sûrelerinin başlarında gayet kuvvetli âyât‑ı Haşriye’dir. Sarîhan ve işâreten binler âyâtıyla aynı hakikati haber verir, isbât eder, gösterir. Meselâ: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ﴾﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا﴾﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ﴾﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ﴾﴿عَمَّ يَتَسَٓاءَلُونَ﴾﴿هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ الْغَاشِيَةِ﴾ gibi, otuz‑kırk sûrelerin başlarında bütün kat'iyyetle hakikat‑i Haşriyeyi kâinâtın en ehemmiyetli ve vâcib bir hakikati olduğunu göstermekle beraber, sâir âyetler dahi o hakikatin çeşit çeşit delillerini beyân edip iknâ eder.
Acaba bir tek âyetin bir tek işâreti, gözümüz önünde ulûm‑u İslâmiyede müteaddid ilmî ve kevnî hakikatleri meyve veren bir kitabın binler böyle şehâdetleriyle ve da'vâları ile, güneş gibi zuhûr eden îmân‑ı Haşrî; hakikatsiz olması güneşin inkârı, belki kâinâtın ademi gibi hiçbir cihet‑i imkânı var mı? Ve yüz derece muhâl ve bâtıl olmaz mı?
149
Acaba, bir sultanın bir tek işâreti yalan olmamak için bazen bir ordu hareket edip çarpıştığı hâlde, o pek ciddi ve izzetli sultanın binler sözleri ve va'dleri ve tehdidlerini yalan çıkarmak, hiçbir cihette kàbil midir? Ve hakikatsiz olmak mümkün müdür?
Acaba, onüç asırda fâsılasız olarak, hadsiz rûhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakikat dâiresinde hükmeden, terbiye eden, idare eden bu manevî Sultan‑ı Zîşan’ın bir tek işâreti böyle bir hakikati isbât etmeğe kâfî iken, binler tasrîhât ile bu hakikat‑i Haşriyeyi gösterip isbât ettikten sonra, o hakikati tanımayan bir echel ahmak için Cehennem azâbı lâzım gelmez mi? Ve ayn‑ı adâlet olmaz mı?
Hem birer zamana ve birer devre hükmeden bütün semâvî suhuflar ve mukaddes kitaplar dahi, bütün istikbâle ve umum zamanlara hükümrân olan Kur'ân’ın tafsilâtla, izâhatla, tekrar ile beyân ve isbât ettiği hakikat‑i Haşriyeyi, asırlarına ve zamanlarına göre o hakikati kat'î kabûl ile beraber, tafsilâtsız ve perdeli ve muhtasar bir sûrette beyân, fakat kuvvetli bir tarzda iddia ve isbâtları; Kur'ân’ın da'vâsını binler imza ile tasdik ederler.
Bu bahsin münâsebetiyle Risale‑i Münâcât’ın âhirinde, ا۪يمَانٌ بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِrüknüne, sâir rükünlerin, hususan “Rusül” ve “Kütüb”ün şehâdetini münâcât sûretinde zikredilen pek kuvvetli ve hülâsalı ve bütün evhâmları izâle eden bir hüccet‑i Haşriye aynen buraya giriyor. Şöyle ki; “Münâcât”ta demiş:
Ey Rabb‑i Rahîm’im! Resûl‑i Ekrem’inin ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle anladım ki: Başta Kur'ân ve Resûl‑i Ekrem’in olarak, bütün mukaddes kitaplar ve peygamberler, bu dünyada ve her tarafta nümûneleri görülen celâlli ve cemâlli isimlerinin tecellîleri daha parlak bir sûrette ebedü'l‑âbâdda devam edeceğine ve bu fânî âlemde rahîmâne cilveleri, nümûneleri müşâhede edilen ihsânatının daha şa'şaalı bir tarzda dâr‑ı saâdette istimrarına ve bekàsına ve bu kısa hayat‑ı dünyeviyede onları zevk ile gören ve muhabbet ile refâkat eden müştâkların, ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına icmâ ve ittifak ile şehâdet ve delâlet ve işâret ederler.
150
Hem, yüzer mu'cizât‑ı bâhirelerine ve âyât‑ı kàtıalarına istinâden, başta Resûl‑i Ekrem ve Kur'ân‑ı Hakîm’in olarak, bütün nurânî rûhların sâhibleri olan peygamberler ve bütün münevver kalblerin kutubları olan velîler ve bütün keskin ve nurlu akılların mâdenleri olan sıddıkînler; bütün suhuf‑u semâviye’de ve kütüb‑ü mukaddesede senin çok tekrar ile ettiğin binler va'dlerine ve tehdidlerine istinâden, hem senin Kudret ve Rahmet ve İnâyet ve Hikmet ve Celâl ve Cemâl gibi âhireti iktiza eden kudsî sıfatlarına ve şe'nlerine ve senin izzet‑i Celâline ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine i'timâden, hem âhiretin izlerini ve tereşşuhâtını bildiren hadsiz keşfiyâtlarına ve müşâhedelerine ve ilmelyakìn ve aynelyakìn derecesinde bulunan i'tikàdlarına ve îmânlarına binâen saâdet‑i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. Ehl‑i dalâlet için Cehennem ve ehl‑i hidayet için Cennet bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar. Kuvvetli îmân edip, şehâdet ediyorlar.
151
Ey Kadîr‑i Hakîm! Ey Rahmân‑ı Rahîm! Ey Sâdıku'l‑Va'di'l-Kerîm! Ey İzzet ve Azamet ve Celâl sâhibi Kahhâr‑ı Zülcelâl!. Bu kadar sâdık dostlarını, bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını yalancı çıkarmak, tekzîb etmek ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin kat'î mukteziyâtını tekzîb edip yapmamak ve senin sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ve itâat etmekle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbûl ibâdının âhirete bakan hadsiz duâlarını ve da'vâlarını reddetmek, dinlememek ve küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzîb etmekle, senin azamet‑i Kibriyâna dokunan ve izzet‑i Celâline dokunduran ve Ulûhiyet’inin haysiyetine ilişen ve şefkat‑i Rubûbiyet’ini müteessir eden ehl‑i dalâleti ve ehl‑i küfrü, Haşr’in inkârında onları tasdik etmekten yüzbinler derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve àlîsin. Böyle nihâyetsiz bir zulümden ve nihâyetsiz bir çirkinlikten, senin o nihâyetsiz adâletini ve nihâyetsiz cemâlini ve hadsiz rahmetini, hadsiz derece takdis ediyoruz.
Ve bütün kuvvetimizle îmân ederiz ki: O yüz binler sâdık elçilerin ve o hadsiz doğru dellâl‑ı saltanatın olan enbiyâ, asfiyâ, evliyâlar; hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn sûretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine, âlem‑i bekàdaki ihsânatının definelerine ve dâr‑ı saâdette tamamıyla zuhûr eden güzel isimlerinin hàrika, güzel cilvelerine şehâdetleri hak ve hakikattir. Ve işâretleri doğru ve mutâbıktır. Ve beşâretleri sâdık ve vâkidir. Ve onlar bütün hakikatlerin merci'i ve güneşi ve hâmîsi olan “Hakk” isminin en büyük bir şuâı; bu hakikat‑i ekber-i Haşriye olduğunu îmân ederek, senin emrin ile senin ibâdına hak dâiresinde ders veriyorlar. Ve ayn‑ı hakikat olarak ta'lim ediyorlar.
152
Yâ Rab! Bunların ders ve ta'limlerinin hakkı ve hürmeti için, bize ve Risale‑i Nur Talebeleri’ne îmân‑ı ekmel ve hüsn‑ü hâtime ver. Ve bizleri onların şefâatlerine mazhar eyle… Âmîn…
Hem nasıl ki; Kur'ân’ın, belki bütün semâvî kitapların hakkâniyetini isbât eden umum deliller ve hüccetler; ve Habîbullâh’ın, belki bütün enbiyânın nübüvvetlerini isbât eden umum mu'cizeler ve bürhânlar, dolayısıyla en büyük müddeâları olan âhiretin tahakkukuna delâlet ederler. Aynen öyle de, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine şehâdet eden ekser deliller ve hüccetler, dolayısıyla Rubûbiyet’in ve Ulûhiyet’in en büyük medârı ve mazharı olan dâr‑ı saâdetin ve âlem‑i bekànın vücûduna, açılmasına şehâdet ederler.
Çünkü; gelecek makàmâtta beyân ve isbât edileceği gibi, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un hem mevcûdiyeti, hem umum sıfatları, hem ekser isimleri, hem “Rubûbiyet, Ulûhiyet, Rahmet, İnâyet, Hikmet, Adâlet…” gibi vasıfları, şe'nleri lüzum derecesinde âhireti iktiza ve vücûb derecesinde bâkî bir âlemi istilzam ve zarûret derecesinde mükâfât ve mücâzât için haşri ve neşri isterler.
Evet, mâdem ezelî, ebedî bir Allah var; elbette saltanat‑ı Ulûhiyet’inin sermedî bir medârı olan âhiret vardır. Ve mâdem, bu kâinâtta ve zîhayatta gayet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir Rubûbiyet‑i mutlaka var ve görünüyor. Elbette o Rubûbiyet’in haşmetini sukùttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran ebedî bir dâr‑ı saâdet bulunacak ve girilecek.
153
Hem mâdem, göz ile görünen bu hadsiz in'âmlar, ihsânlar, lütûflar, keremler, inâyetler, rahmetler; perde‑i gayb arkasında bir Zât‑ı Rahmân-ı Rahîm’in bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir. Elbette in'âmı istihzâdan ve ihsânı aldatmaktan ve inâyeti adâvetten ve rahmeti azâbdan ve lütûf ve keremi ihanetten halâs eden ve ihsânı ihsân eden ve ni'meti ni'met eden bir âlem‑i bâkîde, bir hayat‑ı bâkiye var ve olacaktır.
Hem mâdem, bahar faslında zeminin dar sahifesinde hatâsız yüzbin kitabı birbiri içinde yazan bir kalem‑i kudret, gözümüz önünde yorulmadan işliyor. Ve o kalem sâhibi yüzbin defa ahd ve va'detmiş ki: “Bu dar yerde ve karışık ve birbiri içinde yazılan bahar kitabından daha kolay olarak, geniş bir yerde, güzel ve lâyemût bir kitabı yazacağım ve size okutturacağım.” diye, bütün fermânlarda o kitaptan bahsediyor. Elbette ve herhalde o kitabın aslı yazılmış ve haşir ve neşir ile hâşiyeleri de yazılacak. Ve umumun defter‑i a'mâlleri onda kaydedilecek.
Hem mâdem, bu arz, kesret‑i mahlûkat cihetiyle ve mütemâdiyen değişen yüzbinler çeşit çeşit envâ'‑ı zevi'l-hayat ve zevi'l-ervâhın meskeni, menşe'i, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle; bu kâinâtın kalbi, merkezi, hülâsası, neticesi, sebeb‑i hilkati olarak gayet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki; küçüklüğü ile beraber koca semâvâta karşı denk tutulmuş. Semâvî fermânlarda dâima: ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ deniliyor.
154
Ve mâdem, bu mâhiyetteki arzın her tarafına hükmeden ve ekser mahlûkatına tasarruf eden ve ekser zîhayat mevcûdâtını teshìr edip kendi etrafına toplattıran ve ekser masnûâtını kendi hevesâtının hendesesiyle ve ihtiyacâtının düsturlarıyla öyle güzelce tanzim ve teşhîr ve tezyîn ve çok antika nev'ilerini liste gibi birer yerlerde öyle toplayıp süslettirir ki; değil yalnız ins ve cin nazarlarını, belki semâvât ehlinin ve kâinâtın nazar‑ı dikkatlerini ve takdirlerini ve kâinâtın sâhibinin nazar‑ı istihsânını celbetmekle gayet büyük bir ehemmiyet ve kıymet alan ve bu haysiyetle bu kâinâtın hikmet‑i hilkati ve büyük neticesi ve kıymetli meyvesi ve arzın halifesi olduğunu; fenleriyle, san'atlarıyla gösteren ve dünya cihetinde, Sâni'‑i Âlemin mu'cizeli san'atlarını gayet güzelce teşhîr ve tanzim ettiği için, isyan ve küfrüyle beraber dünyada bırakılan ve azâbı te'hir edilen ve bu hizmeti için imhâl edilip muvaffakıyet gören nev'‑i benî Âdem var.
Ve mâdem, bu mâhiyetteki nev'‑i benî Âdem, mizâc ve hilkat itibariyle gayet zaîf ve âciz ve gayet acz ve fakrıyla beraber, hadsiz ihtiyacâtı ve teellümâtı olduğu hâlde, bütün bütün kuvvetinin ve ihtiyarının fevkınde olarak, koca küre‑i arzı, o nev'‑i insana lüzumu bulunan her nev'i mâdenlere mahzen ve her nev'i taamlara anbar ve nev'‑i insanın hoşuna gidecek her çeşit mallara bir dükkân sûretine getiren, gayet kuvvetli ve hikmetli ve şefkatli bir Mutasarrıf var ki; böyle nev'‑i insana bakıyor, besliyor, istediğini veriyor.
Ve mâdem, bu hakikatteki bir Rab; hem insanı sever, hem kendini insana sevdirir, hem bâkîdir, hem bâkî âlemleri var, hem adâletle her işi görür ve hikmetle herşeyi yapıyor. Hem, bu kısa hayat‑ı dünyeviyede ve bu kısacık ömr‑ü beşerde ve bu muvakkat ve fânî zeminde O Hâkim‑i Ezelî’nin haşmet‑i saltanatı ve sermediyet‑i hâkimiyeti yerleşemiyor.
Ve nev'‑i insanda vukû' bulan ve kâinâtın intizamına ve adâlet ve muvâzenelerine ve hüsn‑ü cemâline münâfî ve muhâlif çok büyük zulümleri ve isyanları ve velîni'metine ve onu şefkatle besleyene karşı ihanetleri, inkârları, küfürleri bu dünyada cezasız kalıp; gaddâr zâlim, rahat ile hayatını ve bîçâre mazlum, meşakkatler içinde ömürlerini geçirirler. Ve umum kâinâtta eserleri görünen şu adâlet‑i mutlakanın mâhiyeti ise; dirilmemek sûretiyle o gaddâr zâlimlerin ve me'yûs mazlumların vefât içindeki müsâvâtlarına bütün bütün zıttır, kaldırmaz, müsâade etmez!
155
Ve mâdem, nasıl ki kâinâtın sâhibi, kâinâttan zemini ve zeminden nev'‑i insanı intihâb edip gayet büyük bir makam, bir ehemmiyet vermiş. Öyle de, nev'‑i insandan dahi makàsıd‑ı Rubûbiyet’ine tevâfuk eden ve kendilerini îmân ve teslîm ile O’na sevdiren hakîki insanlar olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâyı intihâb edip kendine dost ve muhâtab ederek, onları mu'cizeler ve tevfikler ile ikram ve düşmanlarını semâvî tokatlar ile tâzib ediyor.
Ve bu kıymetli, sevimli dostlarından dahi, onların imâmı ve mefhari olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı intihâb ederek, ehemmiyetli küre‑i arzın yarısını ve ehemmiyetli nev'‑i insanın beşten birisini uzun asırlarda O’nun nuruyla tenvir ediyor. Âdeta bu kâinât O’nun için yaratılmış gibi; bütün gayeleri O’nun ile ve O’nun dini ile ve Kur'ân’ı ile tezâhür ediyor.
Ve o pek çok kıymetdâr ve milyonlar sene yaşayacak kadar hadsiz hizmetlerinin ücretlerini, hadsiz bir zamanda almağa müstehak ve lâyık iken, gayet meşakkatler ve mücâhedeler içinde altmışüç sene gibi kısacık bir ömür verilmiş. Acaba hiçbir cihetle hiçbir imkânı, hiçbir ihtimali, hiçbir kàbiliyeti var mı ki: O Zât, bütün emsâli ve dostlarıyla beraber dirilmesin? Ve şimdi de rûhen diri ve hayy olmasın? İ'dâm‑ı ebedî ile mahvolsunlar? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ!‥ Evet, bütün kâinât ve hakikat‑i âlem, dirilmesini da'vâ eder ve hayatını Sâhib‑i kâinâttan taleb ediyor…
156
Ve mâdem, Yedinci Şuâ olan “Âyetü'l‑Kübrâ”da, herbiri bir dağ kuvvetinde, otuzüç aded icmâ‑ı azîm isbât etmişler ki: Bu kâinât bir elden çıkmış. Ve bir tek Zât’ın mülküdür. Ve Kemâlât‑ı İlâhiye’nin medârı olan Vahdet’ini ve Ehadiyet’ini bedâhetle göstermişler. Ve Vahdet ve Ehadiyet ile bütün kâinât, O Zât‑ı Vâhid’in emirber neferleri ve musahhar memurları hükmüne geçiyor. Ve âhiretin gelmesiyle, kemâlâtı sukùttan; ve adâlet‑i mutlakası, müstehziyâne gadr‑i mutlaktan; ve hikmet‑i âmmesi sefâhetkârâne abesiyetten; ve rahmet‑i vâsiası, lâhiyâne tâzibden; ve izzet‑i kudreti, zelîlâne aczden kurtulurlar, takaddüs ederler.
Elbette ve elbette ve herhalde îmân‑ı Billâh’ın yüzer nüktesinden bu “Sekiz Mâdem”lerdeki hakikatlerin muktezâsıyla; kıyâmet kopacak, haşir ve neşir olacak, dâr‑ı mücâzât ve mükâfât açılacak… Tâ ki, arzın mezkûr ehemmiyeti ve merkeziyeti ve insanın ehemmiyeti ve kıymeti tahakkuk edebilsin. Ve arz ve insanın Hàlık’ı ve Rabbi olan Mutasarrıf‑ı Hakîm’in mezkûr adâleti, hikmeti, rahmeti, saltanatı takarrur edebilsin. Ve O Bâkî Rabbin mezkûr hakîki dostları ve müştâkları i'dâm‑ı ebedîden kurtulsun. Ve o dostların en büyüğü ve en kıymetdârı, bütün kâinâtı memnun ve minnetdâr eden kudsî hizmetlerinin mükâfâtını görsün. Ve Sultan‑ı Sermedî’nin kemâlâtı naks ve kusurdan ve kudreti aczden ve hikmeti sefâhetten ve adâleti zulümden tenezzüh ve takaddüs ve teberrî etsin.
Elhâsıl: Mâdem Allah var. Elbette Âhiret vardır.
Hem nasıl ki: Mezkûr üç erkân‑ı îmâniye onları isbât eden bütün delilleriyle Haşr’e şehâdet ve delâlet ederler. Öyle de: وَبِمَلٰئِكَتِهِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى olan iki rükn‑ü îmânî dahi haşri istilzam edip, kuvvetli bir sûrette âlem‑i bekàya şehâdet ve delâlet ederler. Şöyle ki:
157
Melâikenin vücûdunu ve vazife‑i ubûdiyetlerini isbât eden bütün deliller ve hadsiz müşâhedeler, mükâlemeler; dolayısıyla âlem‑i ervâhın ve âlem‑i gaybın ve âlem‑i bekànın ve âlem‑i âhiretin ve ileride cin ve ins ile şenlendirilecek olan dâr‑ı saâdetin, Cennet ve Cehennem’in vücûdlarına delâlet ederler. Çünkü: Melekler bu âlemleri İzn‑i İlâhî ile görebilirler ve girerler. Ve Hazret‑i Cebrâil gibi, insanlar ile görüşen umum melâike‑i mukarrebîn; mezkûr âlemlerin vücûdlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan haber veriyorlar. Görmediğimiz Amerika kıt'asının vücûdunu, ondan gelenlerin ihbarıyla bedîhî bildiğimiz gibi, yüz tevâtür kuvvetinde bulunan melâike ihbarâtıyla âlem‑i bekànın ve dâr‑ı âhiretin ve Cennet ve Cehennem’in vücûdlarına, o kat'iyyette îmân etmek gerektir. Ve öyle de îmân ederiz.
Hem, Yirmialtıncı Söz olan “Risale‑i Kader”de, Îmân‑ı Bilkader rüknünü isbât eden bütün deliller; dolayısıyla haşre ve neşr‑i suhufa ve mîzan‑ı ekberdeki muvâzene‑i a'mâle delâlet ederler. Çünkü: Herşeyin mukadderâtını gözümüz önünde nizâm ve mîzan levhalarında kaydetmek ve her zîhayatın sergüzeşt‑i hayatiyelerini kuvve‑i hâfızalarında ve çekirdeklerinde ve sâir elvâh‑ı misâliyede yazmak ve her zîrûhun, hususan insanların defter‑i a'mâllerini elvâh‑ı mahfûzada tesbit etmek, geçirmek; elbette öyle muhît bir kader ve hakîmâne bir takdir ve müdakkikàne bir kayıt ve hafîzâne bir kitabet; ancak Mahkeme‑i Kübrâ’da, umumî bir muhâkeme neticesinde, dâimî bir mükâfât ve mücâzât için olabilir. Yoksa, o ihâtalı ve inceden ince olan kayıt ve muhâfaza; bütün bütün mânâsız, fâidesiz kalır. Hikmete ve hakikate münâfî olur. Hem, haşir gelmezse; kader kalemiyle yazılan bu kitab‑ı kâinâtın bütün muhakkak mânâları bozulur ki, hiçbir cihet‑i imkânı olamaz. Ve o ihtimal, bu kâinâtın vücûdunu inkâr gibi bir muhâl, belki bir hezeyan olur…
158
Elhâsıl: Îmânın beş rüknü bütün delilleriyle, haşir ve neşrin vukû'una ve vücûduna ve dâr‑ı âhiretin vücûduna ve açılmasına delâlet edip isterler ve şehâdet edip taleb ederler.
İşte hakikat‑i haşriyenin azametine tam muvâfık böyle azametli ve sarsılmaz direkleri ve bürhânları bulunduğu içindir ki: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hemen hemen üçten birisi Haşir ve Âhiret’i teşkil ediyor. Ve onu, bütün hakàikına temel taşı ve üssü'l‑esâs yapıyor. Ve herşeyi onun üstüne bina ediyor…
(Mukaddime nihâyet buldu.)
159
Zeylin İkinci Parçası
Baştaki âyetin mu'cizâne işâret ettikleri dokuz tabaka berâhin‑i Haşriye’ye dair “Dokuz Makam”dan “Birinci Makam”:
﴿فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ ❋ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ ❋ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ﴾ olan fıkradaki fermân‑ı haşre dair buradaki gösterdiği bürhân‑ı bâhiri ve hüccet‑i kàtıası beyân ve izâh edilecek inşâallâh. (Hâşiye)
Otuzuncu Lem'anın Beşinci Nüktesinin Dördüncü Remzi(❋)
Hayatın yirmisekizinci hàssasında beyân edilmiştir ki: Hayat, îmânın altı erkânına bakıp isbât ediyor. Onların tahakkukuna işâretler ediyor.
Evet, mâdem bu kâinâtın en mühim neticesi ve mâyesi ve hikmet‑i hilkati hayattır; elbette o hakikat‑i àliye; bu fânî, kısacık, noksan, elemli hayat‑ı dünyeviyeye münhasır değildir. Belki, hayatın, yirmidokuz hàssasıyla mâhiyetinin azameti anlaşılan şecere‑i hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık meyvesi; hayat‑ı ebediyedir ve hayat‑ı uhreviyedir ve taşıyla ve ağacıyla, toprağıyla hayatdâr olan dâr‑ı saâdetteki hayattır.
160
Yoksa, bu hadsiz cihâzât‑ı mühimme ile techiz edilen hayat şeceresi, zîşuûr hakkında, hususan insan hakkında meyvesiz, fâidesiz, hakikatsiz olmak lâzım gelecek ve sermâyece ve cihâzâtça serçe kuşundan, meselâ; yirmi derece ziyâde ve bu kâinâtın ve zîhayatın en mühim, yüksek ve ehemmiyetli mahlûku olan insan; serçe kuşundan saâdet‑i hayat cihetinde, yirmi derece aşağı düşüp, en bedbaht, en zelîl bir bîçâre olacak…
Hem, en kıymetdâr bir ni'met olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmek ile kalb‑i insanı mütemâdiyen incitip, bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından en musîbetli bir belâ olur. Bu ise yüz derece bâtıldır. Demek bu hayat‑ı dünyeviye, âhirete îmân rüknünü kat'î isbât ediyor ve her baharda haşrin üçyüzbinden ziyâde nümûnelerini gözümüze gösteriyor.
Acaba, senin cisminde ve senin bahçende ve senin vatanında, senin hayatına lâzım ve münâsib bütün levâzımatı ve cihâzâtı, hikmet ve inâyet ve rahmetle ihzar eden ve vaktinde yetiştiren; hattâ senin midenin bekà ve yaşamak arzusuyla ettiği hususî ve cüz'î olan rızık duâsını bilen ve işiten ve hadsiz lezîz taamlarla o duânın kabûlünü gösteren ve mideyi memnun eden bir Mutasarrıf‑ı Kadîr, hiç mümkün müdür ki; seni bilmesin ve görmesin ve nev'‑i insanın en büyük gayesi olan hayat‑ı ebediyeye lâzım esbâbı ihzar etmesin? Ve nev'‑i insanın en büyük ve en ehemmiyetli, en lâyık ve umumî olan bekà duâsını; hayat‑ı uhreviyenin inşâsıyla ve Cennet’in icâdıyla kabûl etmesin! Ve kâinâtın en mühim mahlûku, belki zeminin sultanı ve neticesi olan nev'‑i insanın arş ve ferşi çınlatan umumî ve gayet kuvvetli duâsını işitmeyip küçük bir mide kadar ehemmiyet vermesin, memnun etmesin! Kemâl‑i hikmetini ve nihâyet rahmetini inkâr ettirsin! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ!‥
161
Hem, hiç kàbil midir ki; hayatın en cüz'îsinin pek gizli sesini işitsin, derdini dinlesin, derman versin ve nâzını çeksin ve kemâl‑i i'tinâ ve ihtimam ile beslesin ve ona dikkatle hizmet ettirsin ve büyük mahlûkatını ona hizmetkâr yapsın ve sonra, en büyük ve kıymetdâr ve bâkî ve nâzdâr bir hayatın gök sadâsı gibi yüksek sesini işitmesin? Ve onun çok ehemmiyetli bekà duâsını ve nâzını ve niyâzını nazara almasın! Âdeta, bir neferin kemâl‑i i'tinâ ile techiz ve idaresini yapsın ve mutî' ve muhteşem orduya hiç bakmasın! Ve zerreyi görsün, güneşi görmesin! Sivrisineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ!‥
Hem, hiçbir cihetle akıl kabûl eder mi ki; hadsiz rahmetli, muhabbetli ve nihâyet derecede şefkatli ve kendi san'atını çok sever ve kendini sevdirip ve kendini sevenleri ziyâde seven bir Zât‑ı Kadîr-i Hakîm, en ziyâde kendini seven ve sevimli ve sevilen ve Sâni'ini fıtraten perestiş eden hayatı ve hayatın zâtı ve cevheri olan rûhu, mevt‑i ebedî ile i'dâm edip kendinden o sevgili muhibbini ve habîbini ebedî bir sûrette küstürsün, darıltsın, dehşetli rencîde ederek sırr‑ı rahmetini ve nur‑u muhabbetini inkâr etsin ve ettirsin! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!‥
Bu kâinâtı cilvesiyle süslendiren bir Cemâl‑i Mutlak ve umum mahlûkatı sevindiren bir Rahmet‑i Mutlaka; böyle hadsiz bir çirkinlikten ve kubh‑u mutlaktan ve böyle bir zulm‑ü mutlaktan, bir merhametsizlikten elbette nihâyetsiz derece münezzehtir ve mukaddestir.
Netice: Mâdem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû‑i isti'mâl etmeyenler, dâr‑ı bekàda ve Cennet‑i Bâkiye’de hayat‑ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ…
Ve hem nasıl ki; yeryüzünde bulunan parlak şeylerin, güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkları ziyânın lem'alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar, gidenler gibi yine hayâlî güneşçiklere âyinelik etmeleri, bilbedâhe gösteriyor ki; o lem'alar, yüksek bir tek güneşin cilve‑i in'ikâsıdırlar ve güneşin vücûdunu muhtelif diller ile yâdediyorlar ve ışık parmaklarıyla ona işâret ediyorlar…
162
Aynen öyle de; Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un Muhyî isminin cilve‑i a'zamı ile, berrin yüzünde ve bahrin içindeki zîhayatların kudret‑i İlâhiye ile parlayıp, arkalarından gelenlere yer vermek için “Yâ Hayy!” deyip perde‑i gaybda gizlenmeleri; bir hayat‑ı sermediye sâhibi olan Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına ve vücûb‑u vücûduna şehâdetler, işâretler ettikleri gibi, umum mevcûdâtın tanziminde eseri görünen ilm‑i İlâhî’ye şehâdet eden bütün deliller ve kâinâta tasarruf eden kudreti isbât eden bütün bürhânlar ve tanzim ve idare‑i kâinâtta hüküm‑fermâ olan irâde ve meşîeti isbât eden bütün hüccetler ve kelâm‑ı Rabbânî ve vahy‑i İlâhî’nin medârı olan risaletleri isbât eden bütün alâmetler, mu'cizeler ve hâkezâ yedi sıfât‑ı İlâhiye’ye şehâdet eden bütün delâil, bil'ittifak Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına delâlet, şehâdet, işâret ediyorlar.
Çünkü, nasıl bir şeyde görmek varsa, hayatı da vardır. İşitmek varsa, hayatın alâmetidir. Söylemek varsa hayatın vücûduna işâret eder. İhtiyar, irâde varsa, hayatı gösterir…
Aynen öyle de; bu kâinâtta âsârıyla vücûdları muhakkak ve bedîhî olan Kudret‑i Mutlaka ve İrâde‑i Şâmile ve İlm‑i Muhît gibi sıfatlar, bütün delâilleri ile Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına ve Vücûb‑u Vücûduna şehâdet ederler ve bütün kâinâtı bir gölgesiyle ışıklandıran ve bir cilvesiyle bütün dâr‑ı âhireti zerrâtıyla beraber hayatlandıran hayat‑ı sermediyesine şehâdet ederler.
Hem hayat, “Melâikeye îmân rüknü”ne dahi bakar, remzen isbât eder. Çünkü; mâdem kâinâtta en mühim netice hayattır ve en ziyâde intişar eden ve kıymetdârlığı için nüshaları teksir edilen ve zemin misâfirhânesini, gelip geçen kafilelerle şenlendiren zîhayatlardır. Ve mâdem küre‑i arz, bu kadar zîhayatın envâ'ıyla dolmuş ve mütemâdiyen zîhayat envâ'larını tecdîd ve teksir etmek hikmetiyle her vakit dolar boşanır ve en hasîs ve çürümüş maddelerinde dahi kesretle zîhayatlar halkedilerek bir mahşer‑i huveynât oluyor.
163
Ve mâdem hayatın süzülmüş en sâfî hülâsası olan şuûr ve akıl ve en latîf ve sâbit cevheri olan rûh; bu küre‑i arzda gayet kesretli bir sûrette halkolunuyorlar; âdeta küre‑i arz, hayat ve akıl ve şuûr ve ervâh ile ihyâ olup öyle şenlendirilmiş… Elbette küre‑i arzdan daha latîf, daha nurânî, daha büyük, daha ehemmiyetli olan ecrâm‑ı semâviye; ölü, câmid, hayatsız, şuûrsuz kalması imkân haricindedir.
Demek, gökleri, güneşleri, yıldızları şenlendirecek ve hayatdâr vaziyetini verecek ve netice‑i hilkat-i semâvâtı gösterecek ve hitâbât‑ı Sübhâniyeye mazhar olacak olan zîşuûr, zîhayat ve semâvâta münâsib sekeneler, herhalde sırr‑ı hayatla bulunuyorlar ki; onlar da melâikelerdir…
Hem, hayatın sırr‑ı mâhiyeti, “Peygamberlere îmân rüknü”ne bakıp remzen isbât eder. Evet, mâdem kâinât, hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy‑ı Kayyûm-u Ezelî’nin bir cilve‑i a'zamıdır. Bir nakş‑ı ekmelidir. Bir san'at‑ı ecmelidir. Mâdem hayat‑ı sermediye resûllerin gönderilmesiyle ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir. Evet, eğer kitaplar ve peygamberler olmaz ise, o hayat‑ı ezeliye bilinmez. Nasıl ki; bir adamın söylemesiyle diri ve hayatdâr olduğu anlaşılır… Öyle de, bu kâinâtın perdesi altında olan âlem‑i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir ve nehyedip hitâb eden bir Zât’ın kelimâtını, hitâbâtını gösterecek; peygamberler ve nâzil olan kitaplardır.
Elbette kâinâttaki hayat, kat'î bir sûrette Hayy‑ı Ezelî’nin vücûb‑u vücûduna kat'î şehâdet ettiği gibi, o hayat‑ı ezeliyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan “İrsâl‑i Rusül ve İnzâl‑i Kütüb rükünleri”ne bakar, remzen isbât eder. Ve bilhassa Risalet‑i Muhammediye ve Vahy‑i Kur'ânî, hayatın rûhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücûdu gibi hakkâniyetleri kat'îdir denilebilir.
164
Evet, nasıl ki hayat; bu kâinâttan süzülmüş bir hülâsadır ve şuûr ve his dahi, hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır ve akıl dahi, şuûrdan ve histen süzülmüş, şuûrun bir hülâsasıdır ve rûh dahi, hayatın hàlis ve sâfî bir cevheri ve sâbit ve müstakil zâtıdır… Öyle de, maddî ve manevî hayat‑ı Muhammediye (A.S.M.) dahi; hayattan ve rûh‑u kâinâttan süzülmüş hülâsatü'l‑hülâsadır ve Risalet‑i Muhammediye (A.S.M.) dahi; kâinâtın his ve şuûr ve aklından süzülmüş en sâfî hülâsasıdır. Belki maddî ve manevî hayat‑ı Muhammediye (A.S.M.) dahi – âsârının şehâdetiyle – hayat‑ı kâinâtın hayatıdır ve Risalet‑i Muhammediye (A.S.M.) şuûr‑u kâinâtın şuûrudur ve nurudur ve Vahy‑i Kur'ân dahi – hayatdâr hakàikının şehâdetiyle – hayat‑ı kâinâtın rûhudur ve şuûr‑u kâinâtın aklıdır.
Evet, evet, evet!‥ Eğer, kâinâttan Risalet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) nuru çıksa, gitse, kâinât vefât edecek. Eğer Kur'ân gitse, kâinât dîvâne olacak ve küre‑i arz, kafasını, aklını kaybedecek. Belki, şuûrsuz kalmış olan başını, bir seyyâreye çarpacak, bir kıyâmeti koparacak…
Hem hayat, “Îmân‑ı bilkader rüknü”ne bakıyor, remzen isbât eder. Çünkü, mâdem hayat, âlem‑i şehâdetin ziyâsıdır ve istilâ ediyor ve vücûdun neticesi ve gayesidir ve Hàlık‑ı Kâinâtın en câmi' âyinesidir ve fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin en mükemmel enmûzeci ve fihristesidir. – Temsîlde hatâ olmasın – bir nev'i programı hükmündedir. Elbette âlem‑i gayb, yani; mâzi, müstakbel, yani; geçmiş ve gelecek mahlûkatın hayat‑ı maneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizâm ve ma'lûmiyet ve meşhûdiyet ve taayyün ve evâmir‑i tekvîniyeyi imtisale müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını, sırr‑ı hayat iktiza ediyor.
165
Nasıl ki, bir ağacın çekirdek‑i aslîsi ve kökü ve müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi, aynen ağaç gibi bir nev'i hayata mazhardırlar. Belki, ağacın kavânîn‑i hayatiyesinden daha ince kavânîn‑i hayatı taşıyorlar. Hem nasıl ki, bu hâzır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler; bu bahar gittikten sonra gelecek baharlarda bırakacağı çekirdekler, kökler; bu bahar gibi, cilve‑i hayatı taşıyorlar ve kavânîn‑i hayatiyeye tâbidirler.
Aynen öyle de; şecere‑i kâinâtın bütün dal ve budaklarıyla herbirinin bir mâzisi ve müstakbeli var. Geçmiş ve gelecek tavırlardan ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nev'i ve her cüz'ünün ilm‑i İlâhiye’de muhtelif tavırlar ile müteaddid vücûdları, bir silsile‑i vücûd-u ilmî teşkil eder ve vücûd‑u haricî gibi, o vücûd‑u ilmî dahi, hayat‑ı umumiyenin manevî bir cilvesine mazhardır ki; mukadderât‑ı hayatiye o mânidâr ve canlı elvâh‑ı kaderiyeden alınır.
Evet, âlem‑i gaybın bir nev'i olan âlem‑i ervâh; ayn‑ı hayat ve madde‑i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervâh ile dolu olması, elbette mâzi ve müstakbel denilen âlem‑i gaybın bir diğer nev'i de ve ikinci kısmı dahi cilve‑i hayata mazhariyeti ister ve istilzam eder. Hem, bir şeyin vücûd‑u ilmîsindeki intizam‑ı ekmel ve mânidâr vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları, bir nev'i hayat‑ı maneviyeye mazhariyetini gösterir.
Evet, hayat‑ı ezeliye güneşinin ziyâsı olan bu gibi cilve‑i hayat, elbette yalnız bu âlem‑i şehâdete ve bu zaman‑ı hâzıra ve bu vücûd‑u haricîye münhasır olamaz. Belki, herbir âlem, kàbiliyetine göre o ziyânın cilvesine mazhardır ve kâinât, bütün âlemleriyle o cilve ile hayatdâr ve ziyâdârdır. Yoksa, nazar‑ı dalâletin gördüğü gibi, muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müdhiş birer cenaze ve karanlıklı birer vîrâne âlem olacaktı.
166
İşte, “Kadere ve kazâya îmân rüknü”nün dahi geniş bir vechi de sırr‑ı hayatla anlaşılıyor ve sâbit oluyor. Yani, nasıl ki âlem‑i şehâdet ve mevcûd hazır eşya, intizamlarıyla ve neticeleriyle hayatdârlıkları görünüyor‥ öyle de; âlem‑i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi, ma'nen hayatdâr bir vücûd‑u manevîleri ve rûhlu birer sübût‑u ilmîleri vardır ki; “Levh‑i kazâ ve kader” vâsıtasıyla o manevî hayatın eseri, “Mukadderât” nâmıyla görünür, tezâhür eder…
167
Zeylin Üçüncü Parçası
Haşir Münâsebetiyle Bir Suâl:
Kur'ân’da mükerreren ﴿اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً﴾ hem ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ﴾ fermânları gösteriyor ki; Haşr‑i A'zam bir ânda zamansız vücûda geliyor. Dar akıl ise, bu hadsiz derece hàrika ve emsâlsiz olan mes'eleyi iz'ân ile kabûl etmesine medâr olacak meşhûd bir misâl ister?
Elcevab: Haşir’de, rûhların cesedlere gelmesi var. Hem, cesedlerin ihyâsı var. Hem, cesedlerin inşâsı var. “Üç Mes'ele”dir.
Birinci Mes'ele: Rûhların cesedlerine gelmesine misâl ise: Gayet muntazam bir ordunun efrâdı, istirahat için her tarafa dağılmış iken, yüksek sadâlı bir boru sesiyle toplanmalarıdır. Evet, İsrâfil’in borusu olan “Sûr”u, ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken Ezel cânibinden gelen ﴿اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ﴾ hitâbını işiten ve ﴿قَالُوا بَلٰى﴾ ile cevab veren ervâhlar, elbette ordunun neferâtından binler derece daha musahhar ve muntazam ve mutî'dirler. Hem, değil yalnız rûhlar, belki bütün zerreler dahi, bir ordu‑yu Sübhânî ve emirber neferleri olduğunu kat'î bürhânlarla “Otuzuncu Söz” isbât etmiş.
168
İkinci Mes'ele: Cesedlerin ihyâsına misâl ise: Çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, bir tek merkezden, yüzbin elektrik lambaları, âdeta zamansız, bir ânda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün küre‑i arz yüzünde dahi, bir tek merkezden yüz milyon lambalara nur vermek mümkündür. Mâdem, Cenâb‑ı Hakk’ın elektrik gibi bir mahlûku ve bir misâfirhânesinde bir hizmetkârı ve bir mumdârı, Hàlık’ından aldığı terbiye ve intizam dersiyle bu keyfiyete mazhar oluyor; elbette, elektrik gibi binler nurânî hizmetkârlarının temsîl ettikleri Hikmet‑i İlâhiye’nin muntazam kanunları dâiresinde Haşr‑i A'zam tarfetü'l‑aynda vücûda gelebilir.
Üçüncü Mes'ele Ki: Ecsâdın def'aten inşâsının misâli ise: Bahar mevsiminde birkaç gün zarfında nev'‑i beşerin umumundan bin derece ziyâde olan umum ağaçların bütün yaprakları, evvelki baharın aynı gibi, birden mükemmel bir sûrette inşâları ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulâtı gibi, berk gibi bir sür'atle icâdları; Hem o baharın mebde'leri olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin, birden beraber intibâhları ve inkişafları ve ihyâları; Hem kemiklerden ibaret olarak ayakta duran emvât gibi bütün ağaçların cenazeleri, bir emir ile def'aten “Ba'sü ba'de'l‑mevt”e mazhariyetleri ve neşirleri; Hem küçücük hayvan tâifelerinin hadsiz efrâdlarının gayet derecede san'atlı bir sûrette ihyâları; Hem bilhassa sinekler kabilelerinin haşirleri ve bilhassa dâima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve nezâfeti ihtar eden ve yüzümüzü okşayan gözüm önündeki kabilenin bir senede neşrolan efrâdı, benî Âdem’in, Âdem zamanından beri gelen umum efrâdından fazla olduğu hâlde, her baharda sâir kabileler ile beraber birkaç gün zarfında inşâları ve ihyâları, haşirleri; elbette kıyâmette ecsâd‑ı insaniyenin inşâsına bir misâl değil, belki binler misâldirler.
169
Evet, dünya dâru'l‑hikmet ve Âhiret dâru'l‑kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbî gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icâd‑ı eşya bir derece tedrîcî ve zaman ile olması; Hikmet‑i Rabbâniye’nin muktezâsı olmuş. Âhiret’te ise; hikmetten ziyâde kudret ve rahmetin tezâhürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan birden eşya inşâ ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, Âhiret’te bir ânda, bir lemhada inşâsına işâreten Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân: ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ﴾ fermân eder.
Eğer, Haşr’in gelmesini, gelecek baharın gelmesi gibi, kat'î bir sûrette anlamak istersen; Haşr’e dair “Onuncu Söz” ile “Yirmidokuzuncu Söz”e dikkat ile bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmağını gözüme sok!‥
Dördüncü Mes'ele olan mevt‑i dünya ve kıyâmet kopması ise: Bir ânda bir seyyâre veya bir kuyruklu yıldızın emr‑i Rabbânî ile küremize, misâfirhânemize çarpması; bu hânemizi harâb edebilir. On senede yapılan bir sarayın, bir dakikada harâb olması gibi…
170
Zeylin Dördüncü Parçası
﴿قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ ❋ قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌ﴾
Yani, insan der: “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Sen, de: “Kim onları bidâyeten inşâ edip hayat vermiş ise O diriltecek!”
Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikati’nin Üçüncü Temsîli’nde tasvir edildiği gibi; bir zât göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği hâlde, biri dese: “Şu zât, efrâdı istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar, tabur nizâmı altına getirebilir.” Sen ey insan, desen: “İnanmam.” Ne kadar dîvânece bir inkâr olduğunu bilirsin.
Aynen onun gibi; hiçlikten, yeniden ordu‑misâl bütün hayvanat ve sâir zîhayatın, tabur‑misâl cesedlerini kemâl‑i intizamla ve mîzan‑ı hikmetle o bedenlerin zerrâtını ve letâifini emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ ile kaydedip yerleştiren ve her karnda, hattâ her baharda rû‑yi zeminde yüz binler ordu‑misâl zevi'l‑hayatın envâ'larını ve tâifelerini icâd eden bir Zât‑ı Kadîr-i Alîm, tabur‑misâl bir cesedin nizâmı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrât‑ı esâsiye ve eczâ‑i asliyeyi, bir sayha ile Sûr‑u İsrâfil’in borusuyla nasıl toplayabilir? İstib'âd sûretinde denilir mi? Denilse, eblehçesine bir dîvâneliktir.
171
Hem, Kur'ân kâh oluyor ki; Cenâb‑ı Hakk’ın âhirette hàrika ef'âllerini kalbe kabûl ettirmek için, ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için, bir i'dâdiye sûretinde, dünyadaki acâib ef'âlini zikreder. Veyâhut, istikbâlî ve uhrevî olan ef'âl‑i acîbe-i İlâhiye’yi öyle bir sûrette zikreder ki, meşhûdumuz olan çok nazîreleriyle onlara kanâatimiz gelir. Meselâ: ﴿اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ﴾ tâ, sûrenin âhirine kadar… İşte şu bahiste Haşir mes'elesinde Kur'ân‑ı Hakîm Haşr’i isbât için yedi‑sekiz sûrette, muhtelif bir tarzda isbât ediyor.
Evvelâ; neş'e‑i ûlâyı nazara verir, der ki: “Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan tâ hilkat‑i insaniyeye kadar olan neş'etinizi görüyorsunuz… Nasıl oluyor ki; neş'e‑i uhrâyı inkâr ediyorsunuz?‥ O, onun misli; belki daha ehvenidir.”
Hem Cenâb‑ı Hak, insana karşı ettiği ihsânat‑ı azîmeyi; ﴿اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا﴾ kelimesiyle işâret edip der: “Size böyle ni'met eden bir Zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.”
Hem remzen der: “Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz; odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyâs edemeyip istib'âd ediyorsunuz.
Hem, semâvât ve arzı halkeden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terketmekle, bütün eczâsıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhûde yapar mı zannedersiniz?”
172
Der: “Haşir’de sizi ihyâ edecek Zât, öyle bir Zât’tır ki; bütün kâinât O’na emirber nefer hükmündedir. Emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ ’e karşı kemâl‑i inkıyad ile serfürû eder. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar O’na ehven gelir. Bütün hayvanatı icâd etmek, bir sinek icâdı kadar kudretine kolay gelir bir Zât’tır. Öyle bir Zât’a karşı, ﴿مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ﴾ deyip kudretine karşı tâciz ile meydân okunmaz!”
Sonra, ﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ﴾ tâbiriyle; herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitab sahifeleri gibi kolayca çevirir. Dünya ve âhireti iki menzil gibi; bunu kapar, onu açar bir Kadîr‑i Zülcelâl’dir. Mâdem böyledir, bütün delâilin neticesi olarak: ﴿وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ Yani; “Kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip, huzur‑u kibriyâ’sında hesabınızı görecektir.”
İşte şu âyetler, haşrin kabûlüne zihni müheyyâ etti. Kalbi de hazır etti. Çünkü, nezâirini dünyevî ef'âl ile de gösterdi.
Hem, kâh oluyor ki; ef'âl‑i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsâs etsin. Tâ istib'âd ve inkâra meydân kalmasın.
Meselâ: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾ ilâ âhir… Ve ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ﴾ ilâ âhir… Ve ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ﴾
İşte şu sûrelerde, Kıyâmet ve Haşir’deki inkılâbât‑ı azîmeyi ve tasarrufât‑ı Rubûbiyet’i öyle bir tarzda zikreder ki; insan onların nazîrelerini dünyada, meselâ; güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabûl eder. Şu üç sûrenin meâl‑i icmâlîsine işâret dahi pek uzun olur. Onun için bir tek kelimeyi nümûne olarak göstereceğiz. Meselâ; ﴿اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ﴾ kelimesiyle ifâde eder ki: “Haşir’de herkesin bütün a'mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor.” Şu mes'ele kendi kendine çok acîb olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat, sûrenin işâret ettiği gibi haşr‑i baharîde başka noktaların nazîresi olduğu gibi, şu neşr‑i suhuf nazîresi pek zâhirdir.
173
Çünkü: Her meyvedâr ağaç ve çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var. Esmâ‑i İlâhiye’yi ne şekilde göstererek tesbihât etmiş ise ubûdiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih‑i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve sûret lisânıyla gayet fasîh bir sûrette analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi; dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle sahife‑i a'mâlini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu Hakîmâne, Hafîzâne, Müdebbirâne, Mürebbiyâne, Latîfâne şu işi yapan O’dur ki, der: ﴿اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ﴾
Başka noktaları buna kıyâs eyle. Kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz. İşte: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾ Şu kelâm, “tekvîr” lafzıyla; yani, “sarmak” ve “toplamak” mânâsıyla parlak bir temsîle işâret ettiği gibi, nazîrini dahi îmâ eder.
Birinci: Evet, Cenâb‑ı Hak tarafından adem ve esîr ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta‑misâl bir lambayı, hazine‑i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.
174
İkinci: Veya ziyâ metâ'ını neşretmek ve zeminin kafasına ziyâyı zulmetle münâvebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâ'ını dahi toplattırıp gizlendiği gibi, kâh olur, bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar. Kâh olur, Ay onun yüzüne karşı perde olur; muâmelesini bir derece çeker. Metâ'ını ve muâmelât defterlerini topladığı gibi; elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisâl edecektir. Hattâ hiçbir sebeb‑i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, Güneş, yerin başına İzn‑i İlâhî ile sardığı ziyâyı, emr‑i Rabbânî ile geriye alıp, Güneş’in başına sarıp “Haydi yerde işin kalmadı!” der. “Cehennem’e git, sana ibâdet edip senin gibi bir memur‑u musahharı, sadâkatsizlikle tahkîr edenleri yak!” der. ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾ fermânını lekeli siyah yüzüyle, yüzünde okur.
175
Zeylin Beşinci Parçası
Evet, nass‑ı Hadîs ile nev'‑i beşerin en mümtâz şahsiyetleri olan yüzyirmidört bin enbiyânın icmâ ve tevâtür ile, kısmen şühûda ve kısmen hakkalyakìne istinâden, müttefikan âhiretin vücûdundan ve insanların oraya sevk edileceğinden ve bu kâinât Hàlık’ının kat'î va'd ettiği âhireti getireceğinden haber verdikleri gibi; ve onların verdikleri haberi keşif ve şühûd ile ilmelyakìn sûretinde tasdik eden yüzyirmidört milyon evliyânın o âhiretin vücûduna şehâdetleriyle; ve bu kâinâtın Sâni'‑i Hakîm’inin bütün esmâsı bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle bir âlem‑i bekàyı bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine âhiretin vücûduna delâletiyle; ve her sene baharda rû‑yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ ile ihyâ edip بَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ’e mazhar eden ve haşir ve neşrin yüz binler nümûnesi olarak nebâtât tâifelerinden ve hayvanat milletlerinden üçyüz bin nev'ileri haşr ve neşreden hadsiz bir kudret‑i ezeliye ve hesabsız ve isrâfsız bir hikmet‑i ebediye; ve rızka muhtaç bütün zîrûhları kemâl‑i şefkatle gayet hàrika bir tarzda iâşe ettiren ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ'‑ı zînet ve mehâsini gösteren bir rahmet‑i bâkiye ve bir inâyet‑i dâime, bilbedâhe âhiretin vücûdunu istilzam ile; ve şu kâinâtın en mükemmel meyvesi ve Hàlık‑ı Kâinâtın en sevdiği masnû'u ve kâinâtın mevcûdâtıyla en ziyâde alâkadar olan insandaki şedîd, sarsılmaz, dâimî olan “aşk‑ı bekà” ve “şevk‑i ebediyet” ve “âmâl‑i sermediyet” bilbedâhe işâreti ve delâletiyle, bu âlem‑i fânîden sonra bir âlem‑i bâkî ve bir dâr‑ı âhiret ve bir dâr‑ı saâdet bulunduğunu o derece kat'î bir sûrette isbât ederler ki; dünyanın vücûdu kadar, bilbedâhe âhiretin vücûdunu kabûl etmeyi istilzam ederler. (Hâşiye)
176
Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm’in bize verdiği en mühim bir ders; îmân‑ı bil'âhirettir ve o îmân da, bu derece kuvvetlidir ve o îmânda öyle bir ricâ ve bir tesellî var ki; yüzbin ihtiyarlık bir tek şahsa gelse, bu îmândan gelen tesellî, mukâbil gelebilir. Biz ihtiyarlar اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كَمَالِ الْا۪يمَانِ deyip ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz…
177
Onbirinci Söz
﴿﷽﴾
﴿وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ❋ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ❋ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ❋ وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ❋ وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ❋ وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ❋ وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ❋ … اِلخ﴾
Ey kardeş! Eğer hikmet‑i âlemin tılsımını ve hilkat‑i insanın muammâsını ve hakikat‑i salâtın rumûzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsîlî hikâyeciğe bak:
Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem, o hazinelerde her çeşit cevâhir, elmas ve zümrüd bulunuyormuş. Hem, gizli pek acâib defineleri varmış. Hem, kemâlâtça sanâyi‑i garîbede pek çok mehâreti varmış. Hem, hesabsız fünûn‑u acîbeye mârifeti, ihâtası varmış. Hem, nihâyetsiz ulûm‑u bedîaya ilim ve ıttılâ'ı varmış.
İşte her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, O Sultan‑ı Zîşan dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın enzârında saltanatının haşmetini, hem servetinin şa'şaasını, hem kendi san'atının hàrikalarını, hem kendi mârifetinin garîbelerini izhâr edip göstersin. Tâ cemâl ve kemâl‑i manevîsini iki vecihle müşâhede etsin.
Bir vechi, bizzat nazar‑ı dekàik-âşinâsıyla görsün.
Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.
178
Bu hikmete binâen, cesîm ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmağa başladı. Şâhâne bir sûrette dâirelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest‑i san'atının en latîf, en güzel eserleriyle zînetlendirip, fünûn‑u hikmetinin en incelikleriyle tanzim edip düzelterek ve ulûmunun âsâr‑ı mu'cizekârâneleriyle donatarak tekmîl ettikten sonra, herbir taam ve ni'metlerinin bütün çeşitlerinden en lezîzlerini câmi' sofralar, o sarayda kurdu. Herbir tâifeye lâyık bir sofra ta'yin etti. Öyle sehàvetkârâne ve san'at‑perverâne bir ziyâfet‑i âmme ihzar etti ki; güyâ herbir sofra, yüz sanâyi‑i latîfenin eserleriyle vücûd bulmuş gibi kıymetli hadsiz ni'metleri serdi.
Sonra aktâr‑ı memleketindeki ahâli ve raiyetini, seyre ve tenezzühe ve ziyâfete dâvet etti. Sonra, bir Yâver‑i Ekrem’ine, sarayın hikmetlerini ve müştemilâtının mânâlarını bildirerek O’nu, üstad ve ta'rif edici ta'yin etti. Tâ ki, sarayın Sâni'ini, sarayın müştemilâtıyla ahâliye ta'rif etsin ve sarayın nakışlarının rumûzlarını bildirip, içindeki san'atlarının işâretlerini öğretip, derûnundaki manzûm murassa'lar ve mevzûn nukùş nedir ve ne vecihle saray sâhibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o saraya girenlere ta'rif etsin ve girmenin âdâbını ve seyrin merâsimini bildirip, o görünmeyen Sultan’a karşı marziyâtı dâiresinde teşrîfat merâsimini ta'rif etsin.
İşte o muarrif Üstad’ın herbir dâirede birer avanesi bulunuyor. Kendisi, en büyük dâirede şâkirdleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebliğâtta bulunuyor, diyor ki:
179
“Ey ahâli! Şu kasrın meliki olan Seyyidimiz, bu şeylerin izhârıyla ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımağa çalışınız. Hem şu tezyînâtla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san'atını takdir ve işlerini istihsân ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem, bu gördüğünüz ihsânat ile, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi, itâat ile ona muhabbet ediniz. Hem, şu görünen in'âm ve ikramlar ile size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem, şu kemâlâtının âsârıyla manevî cemâlini size göstermek istiyor. Siz dahi, onu görmeğe ve teveccühünü kazanmağa iştiyakınızı gösteriniz. Hem, bütün şu gördüğünüz masnûât ve müzeyyenât üstünde birer mahsûs sikke, birer hususî hâtem, birer taklid edilmez tuğrâ koymakla, herşey kendisine hàs olduğunu ve kendi eser‑i desti olduğunu ve kendisi tek ve yektâ, istiklâl ve infirad sâhibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu, tek ve yektâ ve misilsiz, nazîrsiz, bî‑hemtâ tanıyınız ve kabûl ediniz.”
Daha bunun gibi, ona ve o makama münâsib sözleri seyircilere söyledi. Sonra, giren ahâli iki gürûha ayrıldılar:
Birinci gürûhu; kendini tanımış ve aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için, o sarayın içindeki acâiblere baktıkları zaman dediler: “Bunda büyük bir iş var.” Hem anladılar ki; beyhûde değil, âdi bir oyuncak değil. Onun için merak ettiler. “Acaba tılsımı nedir, içinde ne var?” deyip düşünürken, birden o muarrif Üstad’ın beyân ettiği nutkunu işittiler, anladılar ki; bütün esrârın anahtarları O’ndadır; O’na müteveccihen gittiler ve dediler: “Esselâmü aleyke yâ eyyühe'l‑Üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sâdık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz.”
Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabûl edip tam istifade ettiler. Pâdişah’ın marziyâtı dâiresinde amel ettiler. Onların şu edebli muâmele ve vaziyetleri O Pâdişah’ın hoşuna geldiğinden onları hàs ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya dâvet etti, ihsân etti. Hem, öyle bir Cevvâd‑ı Melik’e lâyık ve öyle mutî' ahâliye şâyeste ve öyle edebli misâfirlere münâsib ve öyle yüksek bir kasra şâyân bir sûrette ikram etti; dâimî onları saâdetlendirdi.
180
İkinci gürûh ise; akılları bozulmuş, kalbleri sönmüş olduklarından, saraya girdikleri vakit nefislerine mağlûb olup, lezzetli taamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler. Bütün o mehâsinden gözlerini kapadılar ve O Üstad’ın irşadâtından ve şâkirdlerinin îkazâtından kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen, fakat bazı şeyler için ihzar edilen iksîrlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar; seyirci misâfirleri çok rahatsız ettiler. Sâni'‑i Zîşan’ın düsturlarına karşı edebsizlikte bulundular. Saray sâhibinin askerleri de onları tutup, öyle edebsizlere lâyık bir hapse attılar.
Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaş! Elbette anladın ki; O Hâkim‑i Zîşan bu kasrı, şu mezkûr maksadlar için bina etmiştir. Şu maksadların husûlü ise, iki şeye mütevakkıftır:
Birisi: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz Üstad’ın vücûdudur. Çünkü; O bulunmazsa, bütün maksadlar beyhûde olur. Çünkü; anlaşılmaz bir kitab muallimsiz olsa, mânâsız bir kağıttan ibaret kalır.
İkincisi: Ahâli, O Üstad’ın sözünü kabûl edip dinlemesidir. Demek, vücûd‑u Üstad, vücûd‑u kasrın dâîsidir ve ahâlinin istimâ'ı, kasrın bekàsına sebebdir. Öyle ise, denilebilir ki; eğer şu Üstad olmasaydı, O Melik‑i Zîşan, şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki; O Üstad’ın ta'limâtını, ahâli dinlemedikleri vakit, elbette o kasır, tebdil ve tahvîl edilecek.
Ey arkadaş! Hikâye burada bitti. Eğer şu temsîlin sırrını anladınsa bak, hakikatin yüzünü de gör:
İşte o saray, şu âlemdir ki; tavanı tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise, şarktan garba, gûnâ‑gûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O Melik ise; Ezel, Ebed Sultan’ı olan bir Zât‑ı Mukaddes’tir ki; yedi kat semâvât ve arz ve içlerinde olan herşey, kendilerine mahsûs lisânlarla O Zât’ı takdis edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik‑i Kadîr ki; semâvât ve arzı altı günde yaratarak Arş‑ı Rubûbiyet’inde durup gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp, kâinât sahifesinde âyâtını yazan ve Güneş, Ay, yıldızlar emrine musahhar zîhaşmet ve zîkudret sâhibidir.
181
O sarayın menzilleri ise, şu onsekiz bin âlemdir ki, herbirisi kendine lâyık bir tarz ile tezyîn ve tanzim edilmiştir. İşte o sarayda gördüğün sanâyi‑i garîbe ise, şu âlemde görünen kudret‑i İlâhiye’nin mu'cizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taamlar ise, şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde Rahmet‑i İlâhiye’nin semerât‑ı hàrikalarına işârettir. Ve oradaki ocak ve matbah ise, burada kalbinde ateş olan arz ve sath‑ı arzdır.
Ve orada temsîlde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise, şu hakikatte Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilvelerine misâldir. Ve temsîlde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri ise, şu âlemi süslendiren muntazam masnûât ve mevzûn nukùş‑u kalem-i kudrettir ki; Kadîr‑i Zülcelâl’in esmâsına delâlet ederler. Ve O Üstad ise, seyyidimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Avanesi ise, Enbiyâ Aleyhimüsselâm’dır. Ve şâkirdleri ise, evliyâ ve asfiyâdır. O saraydaki Hâkim’in hizmetkârları ise, şu âlemde Melâike Aleyhimüsselâm’a işârettir. Temsîlde, seyir ve ziyâfete dâvet edilen misâfirler ise, şu dünya misâfirhânesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işârettir.
Ve o iki fırka ise, burada birisi ehl‑i îmândır ki, kitab‑ı kâinâtın âyâtının müfessiri olan Kur'ân‑ı Hakîm’in şâkirdleridir. Diğer gürûh ise, ehl‑i küfür ve tuğyandır ki; nefis ve şeytana tâbi olup yalnız hayat‑ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi belki daha aşağı, sağır, dilsiz, dâllîn gürûhudur.
182
Birinci kafile olan süedâ ve ebrâr ise; zülcenâheyn olan Üstadı dinlediler. O Üstad, hem abddir; ubûdiyet noktasında Rabbini tavsif ve ta'rif eder ki, Cenâb‑ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resûldür; risalet noktasında Rabbinin ahkâmını Kur'ân vâsıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.
Şu bahtiyar cemâat, O Resûl’ü dinleyip Kur'ân’a kulak verdiler. Kendilerini, envâ'‑ı ibâdâtın fihristesi olan “Namaz” ile, birçok makàmât‑ı àliye içinde çok latîf vazifelerle telebbüs etmiş gördüler.
Evet, namazın mütenevvi' ezkâr ve harekâtıyla işâret ettiği vezâifi, makàmâtı mufassalan gördüler. Şöyle ki:
Evvelen: Âsâra bakıp, gâibâne muâmele sûretinde Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsinine temâşâger makamında kendilerini gördüklerinden, tekbir ve tesbih vazifesini edâ edip “Allâhu Ekber” dediler.
Sâniyen: Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilveleri olan bedâyi'ine ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle “Sübhânallâh, Velhamdülillâh” diyerek takdis ve tahmîd vazifesini îfâ ettiler.
Sâlisen: Rahmet‑i İlâhiye’nin hazinelerinde iddihar edilen ni'metlerini, zâhir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve senâ vazifesini edâya başladılar.
Râbian: Esmâ‑i İlâhiye’nin definelerindeki cevherleri, manevî cihâzât mîzanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzîh ve medih vazifesine başladılar.
183
Hâmisen: Mistar‑ı kader üstünde kalem‑i kudretiyle yazılan mektûbat‑ı Rabbâniye’yi mütâlaa makamında, tefekkür ve istihsân vazifesine başladılar.
Sâdisen: Eşyanın yaratılışında ve masnûâtın san'atındaki latîf incelik ve nâzenîn güzellikleri temâşâ ile tenzîh makamında, Fâtır‑ı Zülcelâl, Sâni'‑i Zülcemâl’lerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.
Demek kâinâta ve âsâra bakıp, gâibâne muâmele‑i ubûdiyetle mezkûr makàmâtta mezkûr vezâifi edâ ettikten sonra Sâni'‑i Hakîm’in dahi muâmelesine ve ef'âline bakmak derecesine çıktılar ki; hâzırâne bir muâmele sûretinde evvelâ Hàlık‑ı Zülcelâl’in kendi san'atının mu'cizeleriyle kendini zîşuûra tanıttırmasına karşı, hayret içinde bir mârifet ile mukàbele ederek: سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ dediler. “Senin ta'rif edicilerin, bütün masnûâtındaki mu'cizelerindir.”
Sonra O Rahmân’ın kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı; muhabbet ve aşk ile mukàbele edip: ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ dediler.
Sonra O Mün'im‑i Hakîki’nin tatlı ni'metleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı; şükür ve hamd ile mukàbele ettiler, dediler: سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ “Senin hak şükrünü nasıl edâ edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir Meşkûr’sun ki; bütün kâinâta serilmiş bütün ihsânatın açık lisân‑ı hâlleri, şükür ve senânızı okuyorlar. Hem, âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün ni'metlerin ilânatıyla hamd ve medhinizi bildiriyorlar. Hem, rahmet ve ni'metin manzûm meyveleri ve mevzûn yemişleri, senin cûd ve keremine şehâdet etmekle, senin şükrünü enzâr‑ı mahlûkat önünde îfâ ederler.”
184
Sonra şu kâinâtın yüzlerinde değişen mevcûdât âyinelerinde Cemâl ve Celâl ve Kemâl ve Kibriyâ’sının izhârına karşı اَللّٰهُ اَكْبَرُ deyip ta'zîm içinde bir aczle rükûa gidip, mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secde edip, mukàbele ettiler.
Sonra O Ganiyy‑i Mutlak’ın servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı; fakr ve hâcetlerini izhâr edip, duâ edip, istemekle mukàbele edip: ﴿وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ dediler.
Sonra O Sâni'‑i Zülcelâl’in kendi san'atının latîflerini, hàrikalarını, antikalarını, sergilerle teşhîrgâh‑ı enâmda neşrine karşı; مَا شَاءَ اللّٰهُ deyip takdir ederek, “Ne güzel yapılmış!” deyip istihsân ederek, بَارَكَ اللّٰهُdeyip müşâhede etmek, اٰمَنَّا deyip şehâdet etmek, “Geliniz, bakınız!” hayran olarak حَيَّ عَلَى الْفَلَاحِ deyip herkesi şâhid tutmakla mukàbele ettiler.
Hem O Sultan‑ı ezel ve ebed, kâinâtın aktârında kendi Rubûbiyet’inin saltanatını ilânına ve Vahdâniyet’inin izhârına karşı; tevhid ve tasdik edip ﴿سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا﴾ diyerek itâat ve inkıyad ile mukàbele ettiler.
185
Sonra O Rabbü'l‑Âlemîn’in Ulûhiyet’inin izhârına karşı; za'f içinde aczlerini, ihtiyaç içinde fakrlarını ilândan ibaret olan ubûdiyet ile ve ubûdiyetin hülâsası olan “Namaz” ile mukàbele ettiler.
Daha bunlar gibi gûnâ‑gûn ubûdiyet vazifeleriyle şu dâr‑ı dünya denilen mescid‑i kebîrinde farîza‑i ömürlerini ve vazife‑i hayatlarını edâ edip ahsen‑i takvîm sûretini aldılar. Bütün mahlûkat üstünde bir mertebeye çıktılar ki, yümn‑i îmân ile emn ü emânet ile mücehhez emin bir halife‑i arz oldular.
Ve şu meydân‑ı tecrübe ve şu destgâh‑ı imtihandan sonra onların Rabb‑i Kerîm’i onları, îmânlarına mükâfât olarak saâdet‑i ebediyeye ve İslâmiyet’lerine ücret olarak Darü's‑selâma dâvet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki; hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb‑i beşere hutûr etmemiş derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti ve onlara ebediyet ve bekà verdi. Çünkü; ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedâr âşıkı, elbette bâkî kalıp ebede gidecektir.
İşte Kur'ân şâkirdlerinin âkıbetleri böyledir. Cenâb‑ı Hak bizleri onlardan eylesin, âmîn!
Amma, füccâr ve eşrâr olan diğer gürûh ise; hadd‑i bülûğ ile şu âlem sarayına girdikleri vakit, bütün vahdâniyetin delillerine karşı küfür ile mukàbele edip ve bütün ni'metlere karşı küfran ile mukàbele ederek ve bütün mevcûdâtı kıymetsizlikle kâfirâne bir ittiham ile tahkîr ettiler ve bütün Esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtına karşı red ve inkâr ile mukàbele ettiklerinden, az bir vakitte, nihâyetsiz bir cinayet işlediler; nihâyetsiz bir azâba müstehak oldular. Evet, insana sermâye‑i ömür ve cihâzât‑ı insaniye, mezkûr vezâif için verilmiştir.
186
Ey sersem nefsim ve ey pür‑heves arkadaşım! Âyâ, zannediyor musunuz ki; vazife‑i hayatınız, yalnız terbiye‑i medeniye ile güzelce muhâfaza‑i nefs etmek – ayıb olmasın – batn ve fercin hizmetine mi münhasırdır? Yâhut zannediyor musunuz ki; hayatınızın makinesinde dercedilen şu nâzik letâif ve maneviyat; ve şu hassas a'zâ ve âlât; ve şu muntazam cevârih ve cihâzât; ve şu mütecessis havâs ve hissiyatın gaye‑i yegânesi; şu hayat‑ı fâniyede, nefs‑i rezîlenin, hevesât‑ı süfliyenin tatmini için isti'mâline mi münhasırdır? Hâşâ ve kellâ! Belki vücûdunuzda şunların yaratılması ve fıtratınızda bunların gaye‑i idhali, iki esâstır:
Biri: Cenâb‑ı Mün'im-i Hakîki’nin bütün ni'metlerinin herbir çeşitlerini size ihsâs ettirip şükrettirmekten ibarettir. Siz de hissedip şükür ve ibâdetini etmelisiniz.
İkincisi: Âleme tecellî eden Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin bütün tecelliyâtının aksâmını, birer birer, size o cihâzât vâsıtasıyla bildirip tattırmaktır. Siz dahi tatmakla tanıyarak îmân getirmelisiniz.
İşte bu iki esâs üzerine kemâlât‑ı insaniye, neşv ü nemâ bulur. Bununla insan, insan olur.
İnsaniyetin cihâzâtı, hayvan gibi hayat‑ı dünyeviyeyi kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsîl sırrıyla bak:
Meselâ: Bir zât, bir hizmetçisine yirmi altın verdi; tâ mahsûs bir kumaştan kendisine bir kat libâs alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın a'lâsından mükemmel bir libâs aldı, giydi.
187
Sonra gördü ki: O zât, diğer bir hizmetkârına bin altın verip, bir kağıt içinde bazı şeyler yazılı olarak onun cebine koydu, ticârete gönderdi. Şimdi, her aklı başında olan bilir ki; o sermâye, bir kat libâs almak için değil. Çünkü; evvelki hizmetkâr, yirmi altınla en a'lâ kumaştan bir kat libâs almış olduğundan, elbette bu bin altın, bir kat libâsa sarfedilmez. Şâyet bu ikinci hizmetkâr, cebine konulan kağıdı okumayıp, belki evvelki hizmetçiye bakıp, bütün parayı bir dükkâncıya bir kat libâs için verip, hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının libâsından elli derece aşağı bir libâs alsa, elbette o hàdim nihâyet derecede ahmaklık etmiş olacağı için şiddetle tâzib ve hiddetle te'dib edilecektir.
Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermâye‑i ömür ve isti'dâd‑ı hayatınızı hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat‑ı fânîye ve lezzet‑i maddiyeye sarfetmeyiniz. Yoksa sermâyece en a'lâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz hâlde, en ednâsından elli derece aşağı düşersiniz.
Ey gâfil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mâhiyetini, hem hayatının sûretini, hem hayatının sırr‑ı hakikatini, hem hayatının kemâl‑i saâdetini bir derece anlamak istersen bak.
Senin hayatının gayelerinin icmâli “dokuz emir”dir.
Birincisi şudur ki: Senin vücûdunda konulan duygular terâzileriyle, Rahmet‑i İlâhiye’nin hazinelerinde iddihar edilen ni'metleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.
İkincisi: Senin fıtratında vaz'edilen cihâzâtın anahtarlarıyla Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin gizli definelerini açmaktır, Zât‑ı Akdes’i o esmâ ile tanımaktır.
Üçüncüsü: Şu teşhîrgâh‑ı dünyada, mahlûkat nazarında, Esmâ‑i İlâhiye’nin sana taktıkları garîb san'atlarını ve latîf cilvelerini bilerek hayatınla teşhîr ve izhâr etmektir.
Dördüncüsü: Lisân‑ı hâl ve kàlinle Hàlık’ının dergâh‑ı Rubûbiyet’ine ubûdiyetini ilân etmektir.
Beşincisi: Nasıl bir asker pâdişahından aldığı türlü türlü nişanları, resmî vakitlerde takıp pâdişahın nazarında görünmekle, onun iltifatât‑ı âsârını gösterdiği gibi; sen dahi Esmâ‑i İlâhiye’nin cilvelerinin sana verdikleri letâif‑i insaniye murassaâtıyla bilerek süslenip, O Şâhid‑i Ezelî’nin nazar‑ı şühûd ve işhâdına görünmektir.
188
Altıncısı: Zevi'l‑hayat olanların tezâhürat‑ı hayatiye denilen, Hàlık’larına tahiyyâtları ve rumûzât‑ı hayatiye denilen, Sâni'lerine tesbihâtları ve semerât ve gâyât‑ı hayatiye denilen, Vâhibü'l‑Hayat’a arz‑ı ubûdiyetlerini bilerek müşâhede etmek, tefekkür ile görüp şehâdetle göstermektir.
Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz'î ilim ve kudret ve irâde gibi sıfât ve hâllerinden küçük nümûnelerini vâhid‑i kıyâsî ittihàz ile Hàlık‑ı Zülcelâl’in sıfât‑ı mutlakasını ve şuûn‑u mukaddesesini o ölçüler ile bilmektir. Meselâ; sen, cüz'î iktidarın ve cüz'î ilmin ve cüz'î irâden ile bu hâneyi muntazam yaptığından, şu kasr‑ı âlemin senin hânenden büyüklüğü derecesinde, şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.
Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcûdâtın herbiri kendine mahsûs bir dil ile Hàlık’ının Vahdâniyet’ine ve Sâni'inin Rubûbiyet’ine dair manevî sözlerini fehmetmektir.
Dokuzuncusu: Acz ve za'fın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret‑i İlâhiye ve gınâ‑yı Rabbâniye’nin derecât‑ı tecelliyâtını anlamaktır. Nasıl ki, açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâ'ı mikdarınca taamın lezzeti ve derecâtı ve çeşitleri anlaşılır; onun gibi sen de nihâyetsiz aczin ve fakrınla, nihâyetsiz kudret ve gınâ‑yı İlâhiye’nin derecâtını fehmetmelisin. İşte senin hayatının gayeleri, icmâlen, bunlar gibi emirlerdir.
189
Şimdi kendi hayatının mâhiyetine bak ki, o mâhiyetinin icmâli şudur:
Esmâ‑i İlâhiye’ye ait garâibin fihristesi‥ hem şuûn ve sıfât‑ı İlâhiye’nin bir mikyâsı‥ hem kâinâttaki âlemlerin bir mîzanı‥ hem bu âlem‑i kebîrin bir listesi‥ hem şu kâinâtın bir haritası‥ hem şu kitab‑ı ekberin bir fezlekesi‥ hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi‥ hem mevcûdâta serpilen ve evkàta takılan kemâlâtının bir ahsen‑i takvîmidir. İşte mâhiyet‑i hayatın bunlar gibi emirlerdir.
Şimdi senin hayatının sûreti ve tarz‑ı vazifesi şudur ki:
Hayatın, bir kelime‑i mektûbedir. Kalem‑i kudretle yazılmış hikmet‑nümâ bir sözdür. Görünüp ve işitilip Esmâ‑i Hüsnâ’ya delâlet eder. İşte hayatının sûreti bu gibi emirlerdir.
Şimdi hayatının sırr‑ı hakikati şudur ki:
Tecellî‑i Ehadiyet’e, cilve‑i Samediyet’e âyineliktir. Yani, bütün âleme tecellî eden esmânın nokta‑i mihrâkıyesi hükmünde bir câmiiyetle Zât‑ı Ehad-i Samed’e âyineliktir.
Şimdi hayatının saâdet içindeki kemâli ise:
Senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems‑i Ezelî’nin envârını hissedip sevmektir. Zîşuûr olarak O’na şevk göstermektir. O’nun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde aks‑i nurunu yerleştirmektir. İşte bu sırdandır ki, seni a'lâ‑yı illiyîne çıkaran bir Hadîs‑i Kudsînin meâl‑i şerîfi olan: مَنْ نَه گُنْجَمْ دَرْ سَمٰوَاتُ و زَمِينْ ❋ اَزْ عَجَبْ گُنْجَمْ بَقَلْبِ مُؤْمِنِينْ denilmiştir.
190
İşte ey nefsim! Hayatının böyle ulvî gâyâta müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri câmi' olduğu hâlde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki; hiç‑ender hiç olan muvakkat huzûzât‑ı nefsâniyeye, geçici lezâiz‑i dünyeviyeye sarfedip zâyi' edersin! Eğer zâyi' etmemek istersen geçen temsîl ve hakikate remzeden, ﴿وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ❋ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ❋ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ❋ وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ❋ وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ❋ وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ❋ وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ❋ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا ❋ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ❋ وَقَدْخَابَ مَنْ دَسّٰيهَا﴾ Sûresi’ndeki kasem ve cevab‑ı kasemi düşünüp amel et.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى شَمْسِ سَمَاءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِ بُرْجِ النُّبُوَّةِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ نُجُومِ الْهِدَايَةِ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
191
Onikinci Söz
﴿﷽﴾
﴿وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا﴾
Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmet‑i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmâlen muvâzenesi; hem Hikmet‑i Kur'âniye’nin, insanın hayat‑ı şahsiyesine ve hayat‑ı ictimâiyesine verdiği ders‑i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi; hem Kur'ân’ın sâir Kelimât‑ı İlâhiye’ye ve bütün kelâmlara cihet‑i rüchâniyetine bir işârettir. İşte bu sözde “Dört Esâs” vardır.
Birinci Esâs
Hikmet‑i Kur'âniye ile hikmet‑i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye‑i temsîliye dûrbîniyle bak:
Bir zaman, hem dindar, hem gayet san'atkâr bir Hâkim‑i Nâmdâr istedi ki; Kur'ân‑ı Hakîm’i, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimâtındaki i'câza şâyeste bir yazı ile yazsın. O mu'ciz‑nümâ kàmete, hàrika bir libâs giydirilsin. İşte o Nakkàş Zât, Kur'ân’ı pek acîb bir tarzda yazdı. Bütün kıymetdâr cevherleri, yazısında isti'mâl etti. Hakàikının tenevvü'üne işâret için bazı mücessem hurûfâtını elmas ve zümrüd ile ve bir kısmını lü'lü ve akik ile ve bir tâifesini pırlanta ve mercanla ve bir nev'ini altın ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes temâşâsından hayran olup istihsân ederdi. Bâhusus, ehl‑i hakikatin nazarına o sûrî güzellik, mânâsındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyînâtın işârâtı olduğundan, pek kıymetdâr bir antika olmuştur.
192
Sonra O Hâkim, şu musanna' ve murassa' Kur'ân’ı, bir ecnebî feylesofa ve bir müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe, hem mükâfât için emretti ki: “Herbiriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız!” Evvelâ o feylesof, sonra o âlim, ona dair birer kitab te'lif ettiler.
Fakat feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münâsebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve ta'rifatından bahseder, mânâsına hiç ilişmez. Çünkü; o ecnebî adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen Kur'ân’ı, bilmiyor ki; bir kitaptır ve mânâyı ifâde eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin, çendan Arabî bilmiyor; fakat çok iyi bir mühendistir. Güzel bir tasvircidir. Mâhir bir kimyagerdir. Sarraf bir cevhercidir. İşte o adam, bu san'atlara göre eserini yazdı.
Amma müslüman âlim ise, O’na baktığı vakit anladı ki; O, Kitab‑ı Mübîn’dir, Kur'ân‑ı Hakîm’dir. İşte bu hak‑perest Zât, ne tezyînât‑ı zâhirîsine ehemmiyet verdi ve ne de hurûfun nukùşuyla iştigâl etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigâl ettiği mes'elelerinden daha àlî, daha gâlî, daha latîf, daha şerîf, daha nâfi', daha câmi'… Çünkü; nukùşun perdesi altında olan hakàik‑ı kudsiyesinden ve envâr‑ı esrârından bahsederek, gayet güzel bir tefsir‑i şerîf yazdı.
Sonra ikisi, eserlerini götürüp O Hâkim‑i Zîşan’a takdim ettiler. O Hâkim, evvelâ feylesofun eserini aldı, baktı gördü ki; o hod‑pesend ve tabiat‑perest adam çok çalışmış, fakat hiç hakîki hikmetini yazmamış. Hiçbir mânâsını anlamamış. Belki karıştırmış. O’na karşı hürmetsizlik, belki edebsizlik etmiş. Çünkü; o menba'‑ı hakàik olan Kur'ân’ı, mânâsız nukùş zannederek, mânâ cihetinde kıymetsizlik ile tahkîr etmiş olduğundan O Hâkim‑i Hakîm dahi, onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı.
193
Sonra öteki hak‑perest, müdakkik âlimin eserine baktı gördü ki; gayet güzel ve nâfi' bir tefsir ve gayet hakîmâne, mürşidâne bir te'liftir, “Âferin, Bârekallâh” dedi. “İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sâhibine derler. Öteki adam ise, haddinden tecâvüz etmiş bir san'atkârdır.” Sonra onun eserine bir mükâfât olarak; herbir harfine mukâbil, tükenmez hazinesinden “On altın verilsin.” irâde etti.
Eğer temsîli fehmettin ise bak, hakikatin yüzünü de gör:
Amma o müzeyyen Kur'ân ise, şu musanna' kâinâttır. O hâkim ise, Hakîm‑i Ezelî’dir. Ve o iki adam ise, birisi yani ecnebîsi; ilm‑i felsefe ve hükemâsıdır. Diğeri, Kur'ân ve şâkirdleridir.
Evet, Kur'ân‑ı Hakîm, şu Kur'ân‑ı Azîm-i Kâinât’ın en àlî bir müfessiridir ve en belîğ bir tercümânıdır. Evet, O Furkàn’dır ki: Şu kâinâtın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem‑i kudretle yazılan âyât‑ı tekvîniyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri, birer harf‑i mânidâr olan mevcûdâta “mânâ‑yı harfî” nazarıyla, yani onlara Sâni' hesabına bakar; “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir sûrette Sâni'inin cemâline delâlet ediyor!” der. Ve bununla kâinâtın hakîki güzelliğini gösteriyor.
Amma, ilm‑i hikmet dedikleri felsefe ise; hurûf‑u mevcûdâtın tezyînâtında ve münâsebâtında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış… Şu kitab‑ı kebîrin hurûfâtına “mânâ‑yı harfî” ile; yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken öyle etmeyip “mânâ‑yı ismî” ile, yani; mevcûdâta mevcûdât hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış”a bedel, “Ne güzeldir!” der, çirkinleştirir. Bununla kâinâtı tahkîr edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinâta bir tahkîrdir.
194
İkinci Esâs
Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmeti, hayat‑ı şahsiyeye verdiği terbiye‑i ahlâkıye ve hikmet‑i felsefenin verdiği dersin muvâzenesi:
Felsefenin hàlis bir tilmizi, bir fir'avundur. Fakat menfaati için en hasîs şeye ibâdet eden bir fir'avun‑u zelîldir. Her menfaatli şeyi kendine “Rab” tanır. Hem o dinsiz şâkird, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için, nihâyet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat‑i hasîse için ayağını öpmekle zillet gösterir, denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şâkird, cebbâr bir mağrûrdur. Fakat kalbinde nokta‑i istinâd bulmadığı için zâtında gayet acz ile âciz bir cebbâr‑ı hodfürûştur. Hem o şâkird, menfaat‑perest hodendiştir ki; gaye‑i himmeti, nefis ve batnın ve fercin hevesâtını tatmin ve menfaat‑i şahsiyesini, bazı menfaat‑i kavmiye içinde arayan dessâs bir hodgâmdır.
Amma, Hikmet‑i Kur'ân’ın hàlis tilmizi ise, bir abddir; fakat, a'zam‑ı mahlûkata da ibâdete tenezzül etmez. Hem Cennet gibi a'zam‑ı menfaat olan bir şeyi, gaye‑i ibâdet kabûl etmez bir abd‑i azîzdir. Hem hakîki tilmizi, mütevâzidir, selîm, halîmdir; fakat, Fâtır’ının gayrına, dâire‑i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zaîftir, fakr ve za'fını bilir; fakat onun Mâlik‑i Kerîm’i, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnîdir ve Seyyid’inin nihâyetsiz kudretine istinâd ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillâh, rızâ‑yı İlâhî için, fazilet için amel eder, çalışır.
İşte, iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvâzenesiyle anlaşılır.
195
Üçüncü Esâs
Hikmet‑i felsefe ile Hikmet‑i Kur'âniye’nin hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler: