İkinci Hakikat
Bâb‑ı Kerem ve Rahmet’tir ki, Kerîm ve Rahîm isminin cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; gösterdiği âsâr ile nihâyetsiz bir kerem ve nihâyetsiz bir rahmet ve nihâyetsiz bir izzet ve nihâyetsiz bir gayret sâhibi olan şu âlemin Rabbi; kerem ve rahmetine lâyık mükâfât, izzet ve gayretine şâyeste mücâzâtta bulunmasın!
Evet, şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki; en âciz, en zaîften tut (Hâşiye) tâ, en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zaîf, en âcize en iyi rızık veriliyor. Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle ulvî bir keremle ziyâfetler, ikramlar olunuyor ki, nihâyetsiz bir kerem eli, içinde işlediğini bedâheten gösteriyor.
102
Meselâ: Bahar mevsiminde Cennet hûrileri tarzında bütün ağaçları sündüs‑misâl libâslar ile giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaâtıyla süslendirip hizmetkâr ederek, onların latîf elleri olan dallarıyla çeşit çeşit, en tatlı, en musanna' meyveleri bize takdim etmek; hem, zehirli bir sineğin eliyle şifâlı, en tatlı balı bize yedirmek; hem, en güzel ve yumuşak bir libâsı elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek; hem, rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak ne kadar cemîl bir kerem, ne kadar latîf bir rahmet eseri olduğu bedâheten anlaşılır.
Hem insan ve bazı canavarlardan başka, Güneş ve Ay ve Arz’dan tut, tâ en küçük mahlûka kadar herşey kemâl‑i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecâvüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itâat bulunması; büyük bir celâl ve izzet sâhibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.
Hem gerek nebâtî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün vâlidelerin o rahîm şefkatleriyle (Hâşiye) ve süt gibi o latîf gıdâ ile o âciz ve zaîf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedâheten anlaşılır.
103
Bu âlemin Mutasarrıf’ının, mâdem nihâyetsiz böyle bir keremi, nihâyetsiz böyle bir rahmeti, nihâyetsiz öyle bir celâl ve izzeti vardır… Nihâyetsiz celâl ve izzet, edebsizlerin te'dibini ister. Nihâyetsiz kerem, nihâyetsiz ikram ister. Nihâyetsiz rahmet, kendine lâyık ihsân ister. Hâlbuki bu fânî dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüz'den ancak bir cüz'ü yerleşir ve tecellî eder. Demek o kereme lâyık ve o rahmete şâyeste bir dâr‑ı saâdet olacaktır. Yoksa, gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücûdunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü; bir daha dönmemek üzere zevâl ise; şefkati, musîbete; muhabbeti, hirkate; ve ni'meti, nıkmete; ve aklı, meş'ûm bir âlete; ve lezzeti, eleme kalbettirmekle hakikat‑i rahmetin intifâsı lâzım gelir.
Hem o celâl ve izzete uygun bir dâr‑ı mücâzât olacaktır. Çünkü, ekseriyâ zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya bırakılıyor, te'hir ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil. Bazen dünyada dahi ceza verir. Kurûn‑u sâlifede cereyan eden âsî ve mütemerrid kavimlere gelen azâblar gösteriyor ki; insan başıboş değil. Bir celâl ve gayret sillesine her vakit ma'rûzdur.
Evet hiç mümkün müdür ki, insan; umum mevcûdât içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir isti'dâdı olsun da; insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnûâtıyla kendini tanıttırsa; mukâbilinde insan îmân ile O’nu tanımazsa… Hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse; mukâbilinde insan ibâdetle kendini O’na sevdirmese… Hem bu kadar bu türlü ni'metleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse; mukâbilinde insan şükür ve hamdle O’na hürmet etmese; cezasız kalsın! Başıboş bırakılsın! O izzet, gayret sâhibi Zât‑ı Zülcelâl bir dâr‑ı mücâzât hazırlamasın!‥
Hem hiç mümkün müdür ki; O Rahmân‑ı Rahîm’in kendini tanıttırmasına mukâbil, îmân ile tanımakla ve sevdirmesine mukâbil, ibâdetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukâbil, şükür ile hürmet etmekle mukàbele eden mü'minlere bir dâr‑ı mükâfâtı, bir saâdet‑i ebediyeyi vermesin!
104
Üçüncü Hakikat
Bâb‑ı Hikmet ve Adâlet olup, ism‑i Hakîm ve Âdil’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; (Hâşiye) zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adâlet ve mîzanla Rubûbiyet’in saltanatını gösteren Zât‑ı Zülcelâl, Rubûbiyet’in cenâh‑ı himâyesine ilticâ eden ve o hikmet ve adâlete, îmân ve ubûdiyetle tevfik‑i hareket eden mü'minleri taltif etmesin! Ve o hikmet ve adâlete küfür ve tuğyan ile isyan eden edebsizleri te'dib etmesin!‥ Hâlbuki, bu muvakkat dünyada o hikmet, o adâlete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor, te'hir ediliyor. Ehl‑i dalâletin çoğu ceza almadan; ehl‑i hidayetin de çoğu mükâfât görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya, bir saâdet‑i uzmâya bırakılıyor.
Evet, görünüyor ki: Şu âlemde tasarruf eden Zât, nihâyetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona bürhân mı istersin? Herşeyde maslahat ve fâidelere riâyet etmesidir. Görmüyor musun ki; insanda bütün a'zâ, kemikler ve damarlarda, hattâ bedenin hüceyrâtında, her yerinde, her cüz'ünde faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi; hattâ bazı a'zâsı, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki; nihâyetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor.
105
Hem herşeyin san'atında nihâyet derecede intizam bulunması gösterir ki; nihâyetsiz bir hikmet ile iş görülüyor. Evet, güzel bir çiçeğin dakîk programını, küçücük bir tohumunda dercetmek; büyük bir ağacın sahife‑i a'mâlini, tarihçe‑i hayatını, fihriste‑i cihâzâtını küçücük bir çekirdekte manevî kader kalemiyle yazmak; nihâyetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.
Hem herşeyin hilkatinde gayet derecede hüsn‑ü san'at bulunması, nihâyet derecede hakîm bir Sâni'in nakşı olduğunu gösterir. Evet, şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinâtın fihristesini, bütün hazâin‑i rahmetin anahtarlarını, bütün esmâlarının âyinelerini dercetmek; nihâyet derecede bir hüsn‑ü san'at içinde bir hikmeti gösterir.
Şimdi, hiç mümkün müdür ki; şöyle icraat‑ı Rubûbiyet’te hâkim bir Hikmet, o Rubûbiyet’in kanadına ilticâ eden ve îmân ile itâat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî taltif etmesin!
Hem adâlet ve mîzan ile iş görüldüğüne bürhân mı istersin? Herşeye, hassas mîzanlarla, mahsûs ölçülerle vücûd vermek, sûret giydirmek, yerli yerine koymak; nihâyetsiz bir adâlet ve mîzan ile iş görüldüğünü gösterir.
Hem her hak sâhibine isti'dâdı nisbetinde hakkını vermek, yani vücûdunun bütün levâzımatını, bekàsının bütün cihâzâtını en münâsib bir tarzda vermek; nihâyetsiz bir adâlet elini gösterir.
Hem isti'dâd lisânıyla, ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla, ıztırar lisânıyla suâl edilen ve istenilen herşeye dâimî cevab vermek; nihâyet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor.
Şimdi hiç mümkün müdür ki; böyle en küçük bir mahlûkun, en küçük bir hâcetinin imdâdına koşan bir adâlet ve hikmet; insan gibi en büyük bir mahlûkun bekà gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın! En büyük istimdâdını ve en büyük suâlini cevabsız bıraksın! Rubûbiyet’in haşmetini, ibâdının hukukunu muhâfaza etmekle muhâfaza etmesin!‥
106
Hâlbuki, şu fânî dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adâletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya bırakılıyor. Zîra, hakîki adâlet ister ki; şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mâhiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfât ve mücâzât görsün.
Mâdem şu fânî, geçici dünya; ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adâlet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır… Elbette Âdil olan O Zât‑ı Celîl-i Zülcemâl’in ve Hakîm olan O Zât‑ı Cemîl-i Zülcelâl’in dâimî bir Cehennem’i ve ebedî bir Cennet’i bulunacaktır.
Dördüncü Hakikat
Bâb‑ı Cûd ve Cemâl’dir. İsm‑i Cevvâd ve Cemîl’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; nihâyetsiz cûd ve sehàvet, tükenmez servet, bitmez hazineler, misilsiz sermedî cemâl, kusursuz ebedî kemâl; bir dâr‑ı saâdet ve mahall‑i ziyâfet içinde dâimî bulunacak olan muhtaç şâkirleri, müştâk âyinedârları, mütehayyir seyircileri istemesinler!
Evet, Dünya yüzünü bu kadar müzeyyen masnûâtıyla süslendirmek, Ay ile Güneş’i lamba yapmak, yeryüzünü bir sofra‑i ni'met ederek mat'ûmâtın en güzel çeşitleriyle doldurmak, meyveli ağaçları birer kab yapmak, her mevsimde birçok defalar tecdîd etmek; hadsiz bir cûd ve sehàveti gösterir.
Böyle nihâyetsiz bir cûd ve sehàvet, öyle tükenmez hazineler ve rahmet; hem dâimî, hem arzu edilen herşey içinde bulunur bir dâr‑ı ziyâfet ve mahall‑i saâdet ister. Hem kat'î ister ki; o ziyâfetten telezzüz edenler, o mahall‑i saâdette devam etsinler, ebedî kalsınlar. Tâ zevâl ve firâkla elem çekmesinler. Çünkü; zevâl‑i elem lezzet olduğu gibi, zevâl‑i lezzet dahi elemdir. Öyle sehàvet, elem çektirmek istemez.
107
Demek, ebedî bir Cennet’i, hem içinde ebedî muhtaçları ister. Çünkü; nihâyetsiz cûd ve sehà, nihâyetsiz ihsân etmek ister, ni'metlendirmek ister. Nihâyetsiz ihsân ve ni'metlendirmek ise, nihâyetsiz minnetdârlık, ni'metlenmek ister. Bu ise, ihsâna mazhar olan şahsın devam‑ı vücûdunu ister. Tâ dâimî tena'umla, o dâimî in'âma karşı şükür ve minnetdârlığını göstersin. Yoksa, zevâl ile acılaşan cüz'î bir telezzüz, kısacık bir zamanda öyle bir cûd u sehànın muktezâsıyla kàbil‑i tevfik değildir.
Hem dahi, meşher‑i San'at-ı İlâhiye olan aktâr‑ı âlem sergilerine bak. Yeryüzündeki nebâtât ve hayvanatın ellerinde olan ilânat‑ı Rabbâniye’ye dikkat et. (Hâşiye‑1) Mehâsin‑i Rubûbiyet’in dellâlları olan enbiyâ ve evliyâya kulak ver. Nasıl müttefikan Sâni'‑i Zülcelâl’in kusursuz kemâlâtını, hàrika san'atlarının teşhîriyle gösteriyorlar, beyân ediyorlar. Enzâr‑ı dikkati celbediyorlar.
Demek, bu âlemin Sâni'inin pek mühim ve hayret verici ve gizli kemâlâtı vardır. Bu hàrika san'atlarla onları göstermek ister. Çünkü, gizli kusursuz kemâlât ise, takdir edici, istihsân edici, Mâşâallâh diyerek müşâhede edicilerin başlarında teşhîr ister. Dâimî kemâlât ise, dâimî tezâhür ister. O ise, takdir ve istihsân edicilerin devam‑ı vücûdunu ister. Bekàsı olmayan istihsân edicinin nazarında kemâlâtın kıymeti sukùt eder. (Hâşiye‑2)
Hem dahi, kâinâtın yüzünde serilmiş olan gayetle güzel ve san'atlı ve parlak ve süslü şu mevcûdât; ışık güneşi bildirdiği gibi, misilsiz manevî bir cemâlin mehâsinini bildirir ve nazîrsiz, hafî bir hüsnün letâifini iş'âr ediyor. (Hâşiye‑3) O münezzeh hüsün, o mukaddes cemâlin cilvesinden, esmâlarda, belki her isimde çok gizli defineler bulunduğunu işâret eder.
108
İşte şu derece àlî, nazîrsiz, gizli bir cemâl ise; kendi mehâsinini bir mir'âtta görmek ve hüsnünün derecâtını ve cemâlinin mikyâslarını zîşuûr ve müştâk bir âyinede müşâhede etmek istediği gibi, başkalarının nazarıyla yine sevgili cemâline bakmak için, görünmek de ister.
Demek, iki vecihle kendi cemâline bakmak: Biri; herbiri başka başka renkte olan âyinelerde bizzat müşâhede etmek, diğeri; müştâk olan seyirci ve mütehayyir olan istihsâncıların müşâhedesi ile müşâhede etmek ister.
Demek, hüsün ve cemâl, görmek ve görünmek ister. Görmek ve görünmek ise; müştâk seyirci, mütehayyir istihsân edicilerin vücûdunu ister. Hüsün ve cemâl; ebedî, sermedî olduğundan, müştâkların devam‑ı vücûdlarını ister. Çünkü, dâimî bir cemâl ise, zâil bir müştâka râzı olamaz.
Zîra, dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adâvete döner. Hayreti istihfafa, hürmeti tahkîre meyleder. Çünkü, hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıttır. Hâlbuki, nihâyetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsân ile mukàbeleye lâyık olan bir cemâle karşı, zımnen bir adâvet ve kin ve inkâr ile mukàbele eder. İşte kâfir, Allah’ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor.
109
Mâdem, o nihâyetsiz sehàvet, cûd; o misilsiz cemâl, hüsün; o kusursuz kemâlât; ebedî müteşekkirleri, müştâkları, müstahsinleri iktiza ederler… Hâlbuki, şu misâfirhâne‑i dünyada görüyoruz; herkes çabuk gidip kayboluyor. O sehàvetin ihsânını ancak az bir parça tadar. İştihâsı açılır. Fakat yemez gider. O cemâl, o kemâlin dahi ancak biraz ışığına, belki bir zaîf gölgesine bir ânda bakıp, doymadan gider.
Demek, bir seyrangâh‑ı dâimîye gidiliyor.
Elhâsıl: Nasıl ki şu âlem, bütün mevcûdâtıyla Sâni'‑i Zülcelâl’ine kat'î delâlet eder; Sâni'‑i Zülcelâl’in de sıfât ve Esmâ‑i Kudsiye’si, dâr‑ı âhirete delâlet eder ve gösterir ve ister.
Beşinci Hakikat
Bâb‑ı Şefkat ve Ubûdiyet-i Muhammediye’dir (A.S.M.). İsm‑i Mucîb ve Rahîm’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; en ednâ bir hâceti, en ednâ bir mahlûkundan görüp kemâl‑i şefkatle ummadığı yerden is'âf eden ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlûkundan işitip imdâd eden, lisân‑ı hâl ve kàl ile istenilen herşeye icâbet eden nihâyetsiz bir şefkat ve bir merhamet sâhibi bir Rab; en büyük bir abdinden, (Hâşiye) en sevgili bir mahlûkundan en büyük hâcetini görüp bitirmesin, is'âf etmesin! En yüksek duâyı işitip kabûl etmesin!‥
110
Evet, meselâ: Hayvanatın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütûf ve sühûleti gösteriyor ki: Şu kâinâtın Mâlik’i, nihâyetsiz bir rahmetle Rubûbiyet eder. Rubûbiyet’inde bu derece rahîmâne bir şefkat, hiç kàbil midir ki; mahlûkatın en efdalinin en güzel duâsını kabûl etmesin! Bu hakikati “Ondokuzuncu Söz”de izâh ettiğim vechile, şurada dahi mükerreren şöyle beyân edelim:
Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Hikâye‑i temsîliyede demiştik; bir adada bir ictimâ' var… Bir Yâver‑i Ekrem bir nutuk okuyor. Onun işâret ettiği hakikat şöyledir ki: Gel! Bu zamandan tecerrüd edip, fikren Asr‑ı Saâdet’e ve hayâlen Cezîretü'l‑Arab’a gidiyoruz. Tâ ki, Resûl‑i Ekrem’i (A.S.M.) vazife başında ve ubûdiyet içinde görüp, ziyaret ederiz. Bak! O Zât nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle saâdet‑i ebediyenin sebeb‑i husûlü ve vesile‑i vusûlüdür; onun gibi ubûdiyetiyle ve duâsıyla o saâdetin sebeb‑i vücûdu ve Cennet’in vesile‑i icâdıdır.
İşte bak! O Zât öyle bir salât‑ı kübrâda, bir ibâdet‑i ulyâda saâdet‑i ebediye için duâ ediyor ki; güyâ bu cezîre, belki bütün Arz O’nun azametli namazıyla namaz kılar, niyâz eder. Çünkü ubûdiyeti ise; O’na ittibâ' eden ümmetin ubûdiyetini tazammun ettiği gibi, muvâfakat sırrıyla bütün enbiyânın sırr‑ı ubûdiyetini tazammun eder.
Hem o salât‑ı kübrâyı öyle bir cemâat‑i uzmâda kılar, niyâz ediyor ki; güyâ benî Âdem’in, Hazret‑i Âdem’den asrımıza belki kıyâmete kadar bütün nurânî ve kâmil insanlar, O’na tebaiyetle iktidâ edip duâsına âmîn derler. (Hâşiye)
111
Bak! Hem öyle bekà gibi bir hâcet‑i âmme için duâ ediyor ki; değil ehl‑i arz, belki ehl‑i semâvât, belki bütün mevcûdât niyâzına iştirâk edip lisân‑ı hâl ile: “Oh‥ evet yâ Rabbenâ! Ver. Duâsını kabûl et. Biz de istiyoruz‥” diyorlar. Hem bak! Öyle hazînâne, öyle mahbûbâne, öyle müştâkàne, öyle tazarrukârâne saâdet‑i bâkiye istiyor ki; bütün kâinâtı ağlattırıp, duâsına iştirâk ettiriyor.
Bak! Hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için saâdet isteyip, duâ ediyor ki; insanı ve bütün mahlûkatı esfel‑i sâfilîn olan fenâ‑yı mutlaka sukùttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten, abesiyetten; a'lâ‑yı illiyîn olan kıymete, bekàya, ulvî vazifeye, Mektûbat‑ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.
Bak! Hem öyle yüksek bir fizâr‑ı istimdâdkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyâz‑ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki; güyâ bütün mevcûdâta, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip duâsına; “Âmîn, Allahümme âmîn.” dedirtiyor. (Hâşiye)
112
Bak! Hem öyle Semi' ve Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm’den saâdet ve bekàyı istiyor ki; bilmüşâhede en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hafî bir niyâzını görür, işitir, kabûl eder, merhamet eder. Lisân‑ı hâl ile de olsa icâbet eder. Öyle sûret‑i hakîmâne, basîrâne, rahîmânede verir ve icâbet eder ki; şübhe bırakmaz, o terbiye ve tedbir; öyle Semi' ve Basîr’e mahsûs, öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hàstır…
Acaba, bütün benî Âdem’i arkasına alıp şu arz üstünde durup, Arş‑ı A'zama müteveccihen el kaldırıp, nev'‑i beşerin hülâsa‑i ubûdiyetini câmi' hakikat‑i ubûdiyet-i Ahmediye (A.S.M.) içinde duâ eden, şu şeref‑i nev'-i insan ve ferîd‑i kevn ü zaman olan Fahr‑i Kâinât ne istiyor, dinleyelim: Bak! Kendine ve ümmetine saâdet‑i ebediye istiyor. Bekà istiyor. Cennet istiyor. Hem, mevcûdât âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ‑i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. O esmâdan şefâat taleb ediyor; görüyorsun.
113
Eğer Âhiret’in hesabsız esbâb‑ı mûcibesi, delâil‑i vücûdu olmasa idi; yalnız şu Zât’ın tek duâsı, baharımızın icâdı kadar Hàlık‑ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti. (Hâşiye‑1) Evet, baharımızda yeryüzünü bir mahşer eden, yüzbin haşir nümûnelerini icâd eden Kadîr‑i Mutlak’a Cennet’in icâdı nasıl ağır olabilir!
Demek, nasıl ki O’nun risaleti, şu dâr‑ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubûdiyeti dahi, öteki dâr‑ı saâdetin açılmasına sebebiyet verdi.
Acaba hiç mümkün müdür ki; bütün akılları hayrette bırakan şu intizam‑ı âlem ve geniş rahmet içinde kusursuz hüsn‑ü san'at, misilsiz Cemâl‑i Rubûbiyet; o duâya icâbet etmemekle böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabûl etsin! Yani, en cüz'î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip îfâ etsin, yerine getirsin‥ en ehemmiyetli, lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın! Hâşâ ve kellâ‥ yüzbin defa hâşâ!‥ Böyle bir Cemâl, böyle bir çirkinliği kabûl edip çirkin olamaz. (Hâşiye‑2)
114
Demek, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubûdiyetiyle de Âhiret’in kapısını açar.
عَلَيْهِ صَلَوَاتُ الرَّحْمٰنِ مِلْءَ الدُّنْيَا وَدَارِ الْجِنَانِ ❋
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ ذٰلِكَ الْحَب۪يبِ الَّذ۪ي هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَفَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَحَيَاةُ الدّٰارَيْنِ وَوَس۪يلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَذُو الْجَنَاحَيْنِ وَرَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَعَلٰى اِخْوٰانِهِ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالْمُرْسَل۪ينَ اٰم۪ينَ ❋
Altıncı Hakikat
Bâb‑ı Haşmet ve Sermediyet olup, İsm‑i Celîl ve Bâkî cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; bütün mevcûdâtı güneşlerden, ağaçlardan zerrelere kadar emirber nefer hükmünde teshìr ve idare eden bir haşmet‑i Rubûbiyet; şu misâfirhâne‑i dünyada muvakkat bir hayat geçiren perîşan fânîler üstünde dursun‥ sermedî, bâkî bir dâire‑i haşmet ve ebedî, àlî bir medâr‑ı Rubûbiyet’i icâd etmesin!
115
Evet şu kâinâtta görünen mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat‥ ve seyyârâtın tayyare‑misâl hareketleri gibi azametli harekât‥ ve arzı insana beşik, güneşi halka lamba yapmak gibi dehşetli teshìrat‥ ve ölmüş, kurumuş küre‑i arzı diriltmek, süslendirmek gibi geniş tahvîlât gösteriyor ki; perde arkasında böyle muazzam bir Rubûbiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor. Böyle bir Saltanat‑ı Rubûbiyet, kendine lâyık bir raiyet ister ve şâyeste bir mazhar ister.
Hâlbuki görüyorsun; mâhiyetçe en câmi' ve mühim raiyeti ve bendeleri, şu misâfirhâne‑i dünyada perîşan bir sûrette muvakkaten toplanmışlar. Misâfirhâne ise, her gün dolar, boşanır. Hem bütün raiyet, tecrübe‑i hizmet için şu meydân‑ı imtihanda muvakkaten bulunuyorlar. Meydân ise, her saat tebeddül eder. Hem bütün o raiyet, Sâni'‑i Zülcelâl’in kıymetdâr ihsânatının nümûnelerini ve hàrika san'at antikalarını çarşı‑yı âlem sergilerinde, ticâret nazarında temâşâ etmek için, şu teşhîrgâhta birkaç dakika durup seyrediyorlar; sonra kayboluyorlar. Şu meşher ise, her dakika tahavvül ediyor. Giden gelmez‥ gelen gider.
İşte bu hâl ve şu vaziyet kat'î gösteriyor ki: Şu misâfirhâne ve şu meydân ve şu meşherlerin arkasında; o sermedî saltanata medâr ve mazhar olacak dâimî saraylar, müstemir meskenler, şu dünyada gördüğümüz nümûnelerin ve sûretlerin en hàlis ve en yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineleri vardır. Demek, burada çabalamak, onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin isti'dâdına göre – eğer kaybetmezse – orada bir saâdeti vardır. Evet, öyle sermedî bir saltanat, muhâldir ki; şu fânîler ve zâil zelîller üstünde dursun…
116
Şu hakikate, şu temsîl dûrbîniyle bak ki: Meselâ, sen yolda gidiyorsun. Görüyorsun ki, yol içinde bir han var. Bir büyük zât, o hanı, kendine gelen misâfirlerine yapmış. O misâfirlerin bir gece tenezzüh ve ibretleri için, o hanın tezyînâtına milyonlar altınlar sarfediyor. Hem o misâfirler, o tezyînâttan pek azı ve az bir zamanda bakıp, o ni'metlerden pek az bir vakitte, az bir şey tadıp, doymadan gidiyorlar. Fakat her misâfir, kendine mahsûs fotoğrafıyla, o handaki şeylerin sûretlerini alıyorlar. Hem o büyük zâtın hizmetkârları da, misâfirlerin sûret‑i muâmelelerini gayet dikkat ile alıyorlar ve kaydediyorlar. Hem görüyorsun ki; o zât, her günde, o kıymetdâr tezyînâtın çoğunu tahrib eder. Yeni gelecek misâfirlere, yeni tezyînâtı icâd eder. Bunu gördükten sonra hiç şübhen kalır mı ki: Bu yolda bu hanı yapan zâtın; dâimî, pek àlî menzilleri‥ hem tükenmez pek kıymetli hazineleri‥ hem müstemir, pek büyük bir sehàveti vardır. Şu handa gösterdiği ikram ile, misâfirlerini, kendi yanında bulunan şeylere iştihâlarını açıyor. Ve onlara hazırladığı hediyelere, rağbetlerini uyandırıyor.
Aynen onun gibi; şu misâfirhâne‑i dünyadaki vaziyeti, sarhoş olmadan dikkat etsen, şu “Dokuz Esâs”ı anlarsın:
Birinci Esâs: Anlarsın ki; o han gibi bu dünya dahi kendi için değil‥ kendi kendine de bu sûreti alması muhâldir. Belki, kafile‑i mahlûkatın gelip konmak ve göçmek için dolup boşanan, hikmetle yapılmış bir misâfirhânesidir.
İkinci Esâs: Hem anlarsın ki; şu hanın içinde oturanlar misâfirlerdir. Onların Rabb‑i Kerîm’i onları Dârü's‑Selâm’a dâvet eder.
Üçüncü Esâs: Hem anlarsın ki; şu dünyadaki tezyînât, yalnız telezzüz veya tenezzüh için değil. Çünkü; bir zaman lezzet verse, firâkıyla birçok zaman elem verir. Sana tattırır, iştihânı açar, fakat doyurmaz. Çünkü; ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır. Doymağa kâfî değil… Demek; kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyînât, ibret içindir. (Hâşiye‑1) Şükür içindir. Usûl‑ü dâimîsine teşvik içindir. Başka, gayet ulvî gayeler içindir.
117
Dördüncü Esâs: Hem anlarsın ki; şu dünyadaki müzeyyenât ise, (Hâşiye‑2) Cennet’te ehl‑i îmân için Rahmet‑i Rahmân’la iddihar olunan ni'metlerin nümûneleri, sûretleri hükmündedir.
118
Beşinci Esâs: Hem anlarsın ki; şu fânî masnûât fenâ için değil, bir parça görünüp mahvolmak için yaratılmamışlar. Belki, vücûdda kısa bir zaman toplanıp, matlûb bir vaziyet alıp; tâ sûretleri alınsın, timsâlleri tutulsun, mânâları bilinsin, neticeleri zaptedilsin… Meselâ, ehl‑i ebed için dâimî manzaralar nescedilsin. Hem âlem‑i bekàda başka gayelere medâr olsun.
Eşya bekà için yaratıldığını, fenâ için olmadığını; belki, sûreten fenâ ise de, tamam‑ı vazife ve terhis olduğu bununla anlaşılıyor ki; fânî bir şey bir cihetle fenâya gider, çok cihetlerle bâkî kalır.
Meselâ; kudret kelimelerinden olan şu çiçeğe bak ki; kısa bir zamanda o çiçek tebessüm edip bize bakar, der‑akab, fenâ perdesinde saklanır. Fakat, senin ağzından çıkan kelime gibi o gider; fakat, binler misâllerini kulaklara tevdî' eder. Dinleyen akıllar adedince, mânâlarını akıllarda ibkà eder. Çünkü, vazifesi olan ifâde‑i mânâ bittikten sonra kendisi gider. Fakat, onu gören herşeyin hâfızasında zâhirî sûretini ve herbir tohumunda manevî mâhiyetini bırakıp öyle gidiyor. Güyâ her hâfıza ile her tohum, hıfz‑ı zîneti için birer fotoğraf ve devam‑ı bekàsı için birer menzildirler.
En basit mertebe‑i hayatta olan masnû' böyle ise, en yüksek tabaka‑i hayatta ve ervâh‑ı bâkiye sâhibi olan insan; ne kadar bekà ile alâkadar olduğu anlaşılır. Çiçekli ve meyveli koca nebâtâtın bir parça rûha benzeyen herbirinin kanun‑u teşekkülâtı, timsâl‑i sûreti zerrecikler gibi tohumlarda kemâl‑i intizamla, dağdağalı inkılâblar içinde ibkà ve muhâfaza edilmesiyle; gayet cem'iyetli ve yüksek bir mâhiyete mâlik, haricî bir vücûd giydirilmiş, zîşuûr, nurânî bir kanun‑u emrî olan rûh‑u beşer, ne derece bekà ile merbût ve alâkadar olduğu anlaşılır.
Altıncı Esâs: Hem anlarsın ki; insan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır; belki, bütün amellerinin sûretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhâsebe için zaptedilir.
119
Yedinci Esâs: Hem anlarsın ki; güz mevsiminde; yaz‑bahar âleminin güzel mahlûkatının tahribâtı i'dâm değil; belki, vazifelerinin tamamıyla terhisâtıdır. (Hâşiye) Hem, yeni baharda gelecek mahlûkata yer boşaltmak için tefrîğattır ve yeni vazifedârlar gelip konacak ve vazifedâr mevcûdâtın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarâttır. Hem zîşuûra vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan îkazât‑ı Sübhâniye’dir.
Sekizinci Esâs: Hem anlarsın ki; şu fânî âlemin sermedî Sâni'i için başka ve bâkî bir âlemi var ki, ibâdını oraya sevk ve ona teşvik eder.
Dokuzuncu Esâs: Hem anlarsın ki; öyle bir Rahmân, öyle bir âlemde, öyle hàs ibâdına, öyle ikramlar edecek‥ ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb‑i beşere hutûr etmiştir. Âmennâ…
Yedinci Hakikat
Bâb‑ı Hıfz ve Hafîziyet olup, İsm‑i Hafîz ve Rakìb’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; gökte, yerde, karada, denizde; yaş‑kuru, küçük‑büyük, âdi‑àlî herşeyi, kemâl‑i intizam ve mîzan içinde muhâfaza edip, bir türlü muhâsebe içinde neticelerini eleyen bir Hafîziyet; insan gibi büyük bir fıtratta, hilâfet‑i kübrâ gibi bir rütbede, emânet‑i kübrâ gibi büyük vazifesi olan beşerin, Rubûbiyet‑i âmmeye temâs eden amelleri ve fiilleri muhâfaza edilmesin! Muhâsebe eleğinden geçirilmesin! Adâlet terâzisinde tartılmasın! Şâyeste ceza ve mükâfât çekmesin! Hayır, asla!‥
120
Evet, şu kâinâtı idare eden Zât, herşeyi nizâm ve mîzan içinde muhâfaza ediyor. Nizâm ve mîzan ise; ilim ile hikmet ve irâde ile kudretin tezâhürüdür. Çünkü görüyoruz; her masnû', vücûdunda gayet muntazam ve mevzûn yaratılıyor. Hem, hayatı müddetince değiştirdiği sûretler dahi, birer intizamlı olduğu hâlde, hey'et‑i mecmuası da bir intizam tahtındadır.
Zîra görüyoruz ki: Vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihâyet verilen ve şu âlem‑i şehâdetten göçüp giden herşeyin; Hafîz‑i Zülcelâl, birçok sûretlerini elvâh‑ı mahfûza hükmünde olan (Hâşiye) hâfızalarda ve bir türlü misâlî âyinelerde hıfzedip, ekser tarihçe‑i hayatını çekirdeğinde, neticesinde nakşedip yazıyor. Zâhir ve bâtın âyinelerde ibkà ediyor… Meselâ; beşerin hâfızası, ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği, çiçeğin tohumu, kanun‑u Hafîziyet’in azamet‑i ihâtasını gösteriyor.
Görmüyor musun ki; koca baharın hep çiçekli, meyveli bütün mevcûdâtı ve bunların kendilerine göre bütün sahâif‑i a'mâli ve teşkilâtının kanunları ve sûretlerinin timsâlleri, mahdûd bir mikdar tohumcuklar içlerinde yazarak, muhâfaza ediliyor. İkinci bir baharda, onlara göre bir muhâsebe içinde sahife‑i amellerini neşredip, kemâl‑i intizam ve hikmet ile koca diğer bir bahar âlemini meydâna getirmekle; Hafîziyet’in ne derece kuvvetli ihâta ile cereyan ettiğini gösteriyor.
Acaba; geçici, âdi, bekàsız, ehemmiyetsiz şeylerde böyle muhâfaza edilirse, âlem‑i gaybda, âlem‑i âhirette, âlem‑i ervâhta, Rubûbiyet‑i âmmede mühim semere veren beşerin amelleri hıfz içinde gözetilmek sûretiyle, ehemmiyetle zaptedilmemesi kàbil midir! Hayır ve asla!‥
121
Evet şu Hafîziyet’in bu sûrette tecellîsinden anlaşılıyor ki: Şu mevcûdâtın Mâlik’i, mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına büyük bir ihtimamı var. Hem hâkimiyet vazifesinde nihâyet derecede dikkat eder. Hem Rubûbiyet‑i saltanatında gayet ihtimamı gözetir. O derece ki, en küçük bir hâdiseyi, en ufak bir hizmeti yazar, yazdırır. Mülkünde cereyan eden herşeyin sûretini müteaddid şeylerde hıfzeder.
Şu Hafîziyet işâret eder ki: Ehemmiyetli bir muhâsebe‑i a'mâl defteri açılacak ve bilhassa mâhiyetçe en büyük, en mükerrem, en müşerref bir mahlûk olan insanın büyük olan amelleri, mühim olan fiilleri; mühim bir hesab ve mîzana girecek, sahife‑i amelleri neşredilecek.
Acaba, hiç kàbil midir ki; insan, hilâfet ve emânetle mükerrem olsun, Rubûbiyet’in külliyat‑ı şuûnuna şâhid olarak kesret dâirelerinde, vahdâniyet‑i İlâhiye’nin dellâllığını ilân etmekle, ekser mevcûdâtın tesbihât ve ibâdetlerine müdâhale edip zâbitlik ve müşâhidlik derecesine çıksın da; sonra kabre gidip, rahatla yatsın ve uyandırılmasın! Küçük‑büyük her amellerinden suâl edilmesin! Mahşer’e gidip Mahkeme‑i Kübrâ’yı görmesin! Hayır ve asla!‥
122
Hem bütün gelecek zamanda olan (Hâşiye) mümkinâta kàdir olduğuna, bütün geçmiş zamandaki mu'cizât‑ı kudreti olan vukûâtı şehâdet eden ve kıyâmet ve haşre pek benzeyen kış ile baharı, her vakit bilmüşâhede icâd eden bir Kadîr‑i Zülcelâl’den, insan nasıl ademe gidip kaçabilir, toprağa girip saklanabilir.
Mâdem bu dünyada ona lâyık muhâsebe görülüp hüküm verilmiyor. Elbette bir Mahkeme‑i Kübrâ, bir saâdet‑i uzmâya gidecektir.
123
Sekizinci Hakikat
Bâb‑ı Va'd ve Vaîd’dir. İsm‑i Cemîl ve Celîl’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; Alîm‑i Mutlak ve Kadîr‑i Mutlak olan şu masnûâtın Sâni'i; bütün Enbiyâ’nın tevâtürle haber verdikleri ve bütün Sıddıkîn ve Evliyâ’nın icmâ ile şehâdet ettikleri mükerrer va'd ve vaîd‑i İlâhî’sini yerine getirmeyip, – hâşâ – acz ve cehlini göstersin. Hâlbuki; va'd ve vaîdinde bulunduğu emirler, kudretine hiç ağır gelmez; pek hafif ve pek kolay… Geçmiş baharın hesabsız mevcûdâtını gelecek baharda kısmen aynen (Hâşiye‑1) kısmen mislen (Hâşiye‑2) iâdesi kadar kolaydır.
Îfâ‑yı va'd ise; hem bize, hem herşeye, hem kendisine, hem Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine pek çok lâzımdır. Hulfü'l‑va'd ise; hem izzet‑i iktidarına zıttır, hem ihâta‑i ilmiyesine münâfîdir. Zîra hulfü'l‑va'd, ya cehilden, ya aczden gelir.
Ey münkir! Bilir misin ki; küfür ve inkârın ile ne kadar ahmakça bir cinayet işliyorsun ki; kendi yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik edip, hiçbir vecihle hulf ve hilâfa mecburiyeti olmayan ve hiçbir vecihle hilâf, O’nun izzetine ve haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen şeyler ve işler, sıdkına ve hakkâniyetine şehâdet eden bir Zât’ı tekzîb ediyorsun! Nihâyetsiz küçüklük içinde nihâyetsiz büyük cinayet işliyorsun! Elbette ebedî, büyük cezaya müstehak olursun. Bazı ehl‑i Cehennem’in bir dişi, dağ kadar olması; cinayetinin büyüklüğüne bir mikyâs olarak haber verilmiş. Misâlin şu yolcuya benzer ki; güneşin ziyâsından gözünü kapar, kafası içindeki hayâline bakar. Vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor.
Mâdem şu mevcûdât, hak söyleyen sâdık kelimeleri; şu hâdisât‑ı kâinât, doğru söyleyen nâtık âyetleri olan Cenâb‑ı Hak va'd etmiş. Elbette yapacaktır. Bir Mahkeme‑i Kübrâ açacaktır. Bir saâdet‑i uzmâ verecektir.
124
Dokuzuncu Hakikat
Bâb‑ı İhyâ ve İmâte’dir. İsm‑i Hayy-ı Kayyûm’un, Muhyî ve Mümît’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; ölmüş, kurumuş koca Arz’ı ihyâ eden ve o ihyâ içinde herbiri, beşer haşri gibi acîb, üçyüz binden ziyâde envâ'‑ı mahlûkatı haşr ve neşredip kudretini gösteren ve o haşr ve neşr içinde nihâyet derecede karışık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede imtiyaz ve tefrik ile ihâta‑i ilmiyesini gösteren; ve bütün semâvî fermânlarıyla beşerin haşrini va'detmekle, bütün ibâdının enzârını saâdet‑i ebediyeye çeviren ve bütün mevcûdâtı baş başa, omuz omuza, el ele verdirip, emir ve irâdesi dâiresinde döndürüp birbirine yardımcı ve musahhar kılmakla Azamet‑i Rubûbiyet’ini gösteren; ve beşeri, şecere‑i kâinâtın en câmi' ve en nâzik ve en nâzenîn, en nâzdâr, en niyâzdâr bir meyvesi yaratıp, kendine muhâtab ittihàz ederek herşeyi ona musahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr‑i Rahîm, bir Alîm‑i Hakîm; Kıyâmet’i getirmesin! Haşr’i yapmasın ve yapamasın! Beşeri ihyâ etmesin veya edemesin! Mahkeme‑i Kübrâ’yı açamasın! Cennet ve Cehennem’i yaratamasın! Hâşâ ve kellâ!‥
Evet, şu âlemin Mutasarrıf‑ı Zîşan’ı, her asırda, her senede, her günde bu dar, muvakkat rû‑yi zeminde Haşr‑i Ekberin ve meydân‑ı Kıyâmet’in pek çok emsâlini ve nümûnelerini ve işârâtını icâd ediyor.
125
Ezcümle: Haşr‑i baharîde görüyoruz ki: Beş‑altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebâtâttan üçyüz binden ziyâde envâ'ı haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihyâ edip iâde ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet sûretinde icâd ediyor. Hâlbuki, maddeten farkları pek az olan tohumcuklar, o kadar karışmışken kemâl‑i imtiyaz ve teşhîs ile, o kadar sür'at ve vüs'at ve sühûlet içinde kemâl‑i intizam ve mîzan ile altı gün veya altı hafta zarfında ihyâ ediliyor. Hiç kàbil midir ki, bu işleri yapan Zât’a bir şey ağır gelebilsin! Semâvât ve arzı altı günde halkedemesin! İnsanı bir sayha ile haşredemesin! Hâşâ!‥
Acaba; mu'ciz‑nümâ bir kâtib bulunsa, harfleri, ya bozulmuş veya mahvolmuş üçyüz bin kitabı, tek bir sahifede karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksansız, hepsini beraber, gayet güzel bir sûrette bir saatte yazarsa; birisi sana dese: “Şu kâtib, kendi te'lif ettiği senin suya düşmüş olan kitabını yeniden, bir dakika zarfında hâfızasından yazacak.” Sen diyebilir misin ki: “Yapamaz ve inanmam…”
Veyâhut, bir sultan‑ı mu'cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işâretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün hâlde, sonra görsen ki; büyük bir taş dereye yuvarlanmış. O zâtın kendi ziyâfetine dâvet ettiği misâfirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: “O zât, bir işâretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misâfirlerini yolda bırakmayacak.” Sen desen ki: “Kaldırmaz veya kaldıramaz…”
Veyâhut, bir zât bir günde, yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği hâlde, biri dese: “O zât bir boru sesiyle, efrâdı, istirahat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar, nizâmı altına girerler.” Sen desen ki: “İnanmam!” Ne kadar dîvânece hareket ettiğini anlarsın…
İşte şu üç temsîli fehmettin ise, bak! Nakkàş‑ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rû‑yi arzın sahifesinde üçyüz binden ziyâde envâ'ı, Kudret ve Kader kalemiyle ahsen‑i sûret üzere yazar. Birbiri içinde, birbirine karışmaz. Beraber yazar. Birbirine mâni olmaz. Teşkilce, sûretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz. Yanlış yazmaz.
Evet, en büyük bir ağacın rûh programını, bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte dercedip, muhâfaza eden Zât‑ı Hakîm-i Hafîz; “Vefât edenlerin rûhlarını nasıl muhâfaza eder.” denilir mi?
126
Ve küre‑i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât‑ı Kadîr; Âhiret’e giden misâfirlerinin yolunda, “Nasıl bu Arz’ı kaldıracak veya dağıtacak.” denilir mi?
Hem hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını bütün cesedlerinin taburlarında kemâl‑i intizamla, zerrâtı emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ ile kaydedip yerleştiren, ordular icâd eden Zât‑ı Zülcelâl; tabur‑misâl cesedin nizâmı altına girmekle, “Birbiriyle tanışan zerrât‑ı esâsiye ve eczâ‑yı asliyesini bir sayha ile nasıl toplayabilir.” denilir mi?
Hem bu bahar haşrine benzeyen, dünyanın her devrinde, her asrında, hattâ gece‑gündüzün tebdilinde, hattâ cevv‑i havada bulutların icâd ve ifnâsında, Haşr’e nümûne ve misâl ve emâre olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun. Hattâ eğer hayâlen bin sene evvel kendini farzetsen, sonra zamanın iki cenâhı olan mâzi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan; asırlar, günler adedince misâl‑i haşir ve kıyâmetin nümûnelerini göreceksin. Sonra, bu kadar nümûne ve misâlleri müşâhede ettiğin hâlde, haşr‑i cismânîyi akıldan uzak görüp istib'âd etmekle inkâr etsen; ne kadar dîvânelik olduğunu sen de anlarsın… Bak! Fermân‑ı A'zam, bahsettiğimiz hakikate dair ne diyor: ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾
127
Elhâsıl: Haşre mâni hiçbir şey yoktur. Muktazî ise, herşeydir. Evet, mahşer‑i acâib olan şu koca arzı, âdi bir hayvan gibi imâte ve ihyâ eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve güneşi onlara şu misâfirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lamba eden, seyyârâtı meleklerine tayyare yapan bir Zât’ın, bu derece muhteşem ve sermedî Rubûbiyet’i ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyeti; elbette, yalnız böyle geçici, devamsız, bî‑karar, ehemmiyetsiz, müteğayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr‑u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.
Demek, O’na şâyeste, dâimî, berkarar, zevâlsiz, muhteşem bir diyar‑ı âher var. Başka bâkî bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya dâvet eder ve oraya nakledeceğine; zâhirden hakikate geçen ve kurb‑u huzuruna müşerref olan bütün ervâh‑ı neyyire ashâbı, bütün kulûb‑u münevvere aktâbı, bütün ukùl‑ü nurâniye erbâbı şehâdet ediyorlar ve bir mükâfât ve mücâzât ihzar ettiğini, müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli va'd ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.
Hulfü'l‑va'd ise; hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celâl ve kudsiyetine yanaşamaz. Hulfü'l‑vaîd ise; ya afvdan, ya aczden gelir. Hâlbuki küfür; cinayet‑i mutlakadır. (Hâşiye) Affa kàbil değil… Kadîr‑i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir.
128
Şâhidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları hâlde kemâl‑i ittifak ile şu mes'elenin esâsında müttehiddirler. Kesretçe tevâtür derecesindedirler; keyfiyetçe icmâ kuvvetindedirler. Mevkice herbiri nev'‑i beşerin bir yıldızı, bir tâifenin gözü, bir milletin azîzidirler. Ehemmiyetçe şu mes'elede hem ehl‑i ihtisàs, hem ehl‑i isbâttırlar. Hâlbuki; bir fende veya bir san'atta iki ehl‑i ihtisàs, binler başkalardan müreccahtırlar ve ihbarda iki müsbit, binler nâfîlere tercih edilir. Meselâ: Ramazan hilâlinin sübûtunu ihbar eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.
Elhâsıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir da'vâ, daha zâhir bir hakikat olamaz… Demek, şüphesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.
Onuncu Hakikat
Bâb‑ı Hikmet, İnâyet, Rahmet, Adâlet’tir. İsm‑i Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; şu bekàsız misâfirhâne‑i dünyada ve şu devamsız meydân‑ı imtihanda ve şu sebatsız teşhîrgâh‑ı arzda; bu derece bâhir bir hikmet, bu derece zâhir bir inâyet ve bu derece kàhir bir adâlet ve bu derece vâsi' bir merhametin âsârını gösteren Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl’in dâire‑i memleketinde ve âlem‑i mülk ve melekûtunda; dâimî meskenler, ebedî sâkinler, bâkî makamlar, mukîm mahlûklar bulunmayıp şu görünen hikmet, inâyet, adâlet, merhametin hakikatleri hiçe insin!‥
129
Hem hiç kàbil midir ki; O Zât‑ı Hakîm, şu insanı bütün mahlûkat içinde kendine küllî muhâtab ve câmi' bir âyine yapıp, bütün hazâin‑i rahmetinin müştemilâtını ona tattırsın, hem tarttırsın, hem tanıttırsın, kendini bütün esmâsıyla ona bildirsin, onu sevsin ve sevdirsin‥ sonra, o bîçâre insanı o ebedî memleketine göndermesin! O dâimî saâdetgâha dâvet edip mes'ûd etmesin!‥
Hem hiç ma'kul mudur ki; hattâ çekirdek kadar herbir mevcûda, bir ağaç kadar vazife yükü yüklesin, çiçekleri kadar hikmetleri bindirsin, semereleri kadar maslahatları taksın da; bütün o vazifeye, o hikmetlere, o maslahatlara, dünyaya müteveccih yalnız bir çekirdek kadar gaye versin! Bir hardal kadar ehemmiyeti olmayan dünyevî bekàsını gaye yapsın! Ve bunları âlem‑i mânâya çekirdekler ve âlem‑i Âhirete bir mezraa yapmasın! Tâ hakîki ve lâyık gayelerini versinler ve bu kadar mühim ihtifalât‑ı mühimmeyi gayesiz, boş, abes bıraksın. Onların yüzünü âlem‑i mânâya, âlem‑i Âhirete çevirmesin! Tâ asıl gayeleri ve lâyık meyvelerini göstersin.
Evet, hiç mümkün müdür ki; bu şeyleri böyle hilâf‑ı hakikat yapmakla; kendi evsâf‑ı hakîkiyesi olan Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm’in zıtlarıyla – hâşâ sümme hâşâ – muttasıf gösterip hikmet ve keremine, adl ve rahmetine delâlet eden bütün kâinâtın hakàikını tekzîb etsin! Bütün mevcûdâtın şehâdetlerini reddetsin! Bütün masnûâtın delâletlerini ibtal etsin!‥
Hem hiç akıl kabûl eder mi ki; insanın başına ve içindeki havâssına saçları adedince vazifeler yükletsin de, yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret‑i dünyeviye versin! Adâlet‑i hakîkiyesine zıt olarak ve hikmet‑i hakîkiyesine münâfî, mânâsız iş yapsın!‥
130
Hem hiç mümkün müdür ki; bir ağaca taktığı neticeler, meyveler mikdarınca herbir zîhayata, belki lisân gibi herbir uzvuna, belki herbir masnû'a o derece hikmetleri, maslahatları takmakla; kendisinin bir Hakîm‑i Mutlak olduğunu isbât edip göstersin‥ sonra bütün hikmetlerin en büyüğü ve bütün maslahatların en mühimmi ve bütün neticelerin en elzemi ve hikmeti hikmet, ni'meti ni'met, rahmeti rahmet eden ve bütün hikmetlerin, ni'metlerin, rahmetlerin, maslahatların menba'ı ve gayesi olan bekà ve likàyı ve saâdet‑i ebediyeyi vermeyip terkederek, bütün işlerini abesiyet‑i mutlaka derekesine düşürsün ve kendini o zâta benzetsin ki; öyle bir saray yapar; herbir taşında binlerce nakışlar, herbir tarafında binler zînetler ve herbir menzilinde binler kıymetdâr âlât ve levâzımat‑ı beytiye bulundursun da; sonra ona dam yapmasın! Herşey çürüsün, beyhûde bozulsun! Hâşâ ve kellâ!‥ Hayr‑ı Mutlak’tan hayır gelir. Cemîl‑i Mutlak’tan güzellik gelir. Hakîm‑i Mutlak’tan abes bir şey gelmez.
Evet, her kim fikren tarihe binip mâzi cihetine gitse, şu zaman‑ı hâzırda gördüğümüz menzil‑i dünya, meydân‑ı ibtilâ, meşher‑i eşya gibi, seneler adedince vefât etmiş menziller, meydânlar, meşherler, âlemler görecek. Sûretçe, keyfiyetçe birbirinden ayrı oldukları hâlde; intizamca, acâibce, Sâni'in kudret ve hikmetini göstermekçe birbirine benzer.
Hem görecek ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydânlarda, o bekàsız meşherlerde o kadar bâhir bir hikmetin intizamâtı; o derece zâhir bir inâyetin işârâtı; o mertebe kàhir bir adâletin emârâtı; o derece vâsi' bir merhametin semerâtını görecek. Basîretsiz olmamak şartıyla yakìnen bilecek ki; o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz ve o âsârı görünen inâyetten daha ecmel bir inâyet kàbil değil ve o emârâtı görünen adâletten daha ecell bir adâlet yoktur ve o semerâtı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilmez.
131
Eğer, farz‑ı muhâl olarak şu işleri çeviren, şu misâfirleri ve misâfirhâneleri değiştiren Sultan‑ı Sermedî’nin dâire‑i memleketinde dâimî menziller, àlî mekânlar, sâbit makamlar, bâkî meskenler, mukîm ahâli, mes'ûd ibâdı bulunmazsa; ziyâ, hava, su, toprak gibi kuvvetli ve şümûllü dört anâsır‑ı maneviye olan hikmet, adâlet, inâyet, merhametin hakikatlerini nefyetmek ve o anâsır‑ı zâhiriye gibi görünen vücûdlarını inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü; şu bekàsız dünya ve mâfîhâ, onların tam hakikatlerine mazhar olamadığı ma'lûmdur.
Eğer, başka yerde dahi onlara tam mazhar olacak mekân bulunmazsa; o vakit, gündüzü dolduran ziyâyı gördüğü hâlde güneşin vücûdunu inkâr etmek derecesinde bir dîvânelikle; şu herşeyde bulunan gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek, şu nefsimizde ve ekser eşyada her vakit müşâhede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı görünen adâleti inkâr etmek (Hâşiye) ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzım geldiği gibi; şu kâinâtta gördüğümüz icraat‑ı hakîmâne ve ef'âl‑i kerîmâne ve ihsânat‑ı rahîmâne’nin sâhibini – hâşâ sümme hâşâ! – sefîh bir oyuncu, gaddâr bir zâlim olduğunu kabûl etmek lâzım gelir ki; nihâyetsiz muhâl bir inkılâb‑ı hakàiktır. Hattâ herşeyin vücûdunu ve kendi nefsinin vücûdunu inkâr eden ahmak Sofestâiler dahi bunun tasavvuruna kolay kolay yanaşamazlar…
132
Elhâsıl: Şu görünen şuûnât‑ı dünyadaki vüs'atli ictimâât‑ı hayatiye ve sür'atli iftirakat‑ı mevtiye ve haşmetli toplanmalar ve çabuk dağılmalar ve azametli ihtifalât ve büyük tecelliyât ile ve onların bu âleme ait bu dünya‑yı fânîde, kısa bir zamanda ma'lûmumuz olan semerât‑ı cüz'iyeleri, ehemmiyetsiz ve muvakkat gayeleri mâbeyninde hiç münâsebet olmadığından, âdeta küçük bir taşa, bir büyük dağ kadar hikmetler, gayeler takmak; bir büyük dağa, bir küçük taş gibi muvakkat bir gaye‑i cüz'iye vermeye benzer ki; hiçbir akıl ve hikmete uygun gelemez.
Demek, şu mevcûdât ve şuûnât ile ve dünyaya ait gayeleri ortasında bu derece nisbetsizlik, kat'iyyen şehâdet eder ki: Bu mevcûdâtın yüzleri, âlem‑i mânâya müteveccihtir. Münâsib meyveleri orada veriyor ve gözleri Esmâ‑i Kudsiye’ye dikkat ediyor. Gayeleri o âleme bakıyor. Ve özleri dünya toprağı altında, sünbülleri âlem‑i Misâl’de inkişaf ediyor. İnsan, isti'dâdı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor; Âhiret’te mahsul alıyor.
Evet, şu eşyanın Esmâ‑i İlâhiye’ye ve âlem‑i Âhirete müteveccih yüzlerine baksan göreceksin ki; mu'cize‑i kudret olan herbir çekirdeğin bir ağaç kadar gayesi var. Kelime‑i hikmet olan herbir çiçeğin, (Hâşiye) bir ağaç çiçekleri kadar mânâları var ve o hàrika‑i san'at ve manzûme‑i rahmet olan herbir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri var. Bizlere rızık olması ise; o binler hikmetlerinden bir tek hikmettir ki, vazifesi biter, mânâsını ifâde eder, vefât eder, midemizde defnedilir.
133
Mâdem, bu fânî eşya; başka yerde bâkî meyveler verirler ve dâimî sûretler bırakır ve başka cihette ebedî mânâlar ifâde eder, sermedî tesbihât yapar. Ve insan ise, onların şu cihetine bakan yüzlerine bakmakla insan olur. Fânîde, bâkîye yol bulur.
Demek, bu hayat ve mevt içinde yuvarlanan, toplanıp dağılan mevcûdât içinde başka maksad var. Temsîlde kusur yoktur: Şu ahvâl, taklid ve temsîl için teşkil ve tertib edilen ahvâle benzer. Nasıl büyük masrafla kısa ictimâ'lar, dağılmalar yapılıyor. Tâ sûretler alınsın, terkîb edilsin. Sinemada dâim gösterilsin. Onun gibi, bu dünyada kısa bir müddet zarfında hayat‑ı şahsiye ve hayat‑ı ictimâiye geçirmenin bir gayesi şudur ki; sûretler alınıp terkîb edilsin, netice‑i amelleri alınıp hıfzedilsin. Tâ bir mecma'‑ı ekberde muhâsebesi görülsün. Ve bir meşher‑i a'zamda gösterilsin ve bir saâdet‑i uzmâya isti'dâdı gösterilsin. Demek, Hadîs‑i Şerîfte: “Dünya Âhiret mezraasıdır.” diye bu hakikati ifâde ediyor.
Mâdem dünya var ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inâyet ve rahmet ve adâlet var; elbette, dünyanın vücûdu gibi kat'î olarak Âhiret de var. Mâdem, dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor; demek oraya gidiliyor. Âhiret’i inkâr etmek, dünya ve mâfîhâyı inkâr etmek demektir. Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.
134
Onbirinci Hakikat
Bâb‑ı İnsaniyet’tir. İsm‑i Hakk’ın cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; Cenâb‑ı Hak ve Ma'bûd‑u Bilhak; insanı şu kâinât içinde Rubûbiyet‑i mutlakasına ve umum âlemlere Rubûbiyet‑i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd ve Hitâbât‑ı Sübhâniyesine en mütefekkir bir muhâtab ve mazhariyet‑i esmâsına en câmi' bir âyine ve onu, İsm‑i A'zamın tecellîsine ve her isimde bulunan İsm‑i A'zamlık mertebesinin tecellîsine mazhar bir ahsen‑i takvîmde en güzel bir mu'cize‑i kudret ve hazâin‑i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için, en ziyâde mîzan ve âletlere mâlik bir müdakkik ve nihâyetsiz ni'metlerine en ziyâde muhtaç ve fenâdan en ziyâde müteellim ve bekàya en ziyâde müştâk ve hayvanat içinde en nâzik ve en nâzdâr ve en fakir ve en muhtaç ve hayat‑ı dünyeviyece en müteellim ve en bedbaht ve isti'dâdca en ulvî ve en yüksek sûrette, mâhiyette yaratsın da; onu, müstaid olduğu ve müştâk olduğu ve lâyık olduğu bir dâr‑ı ebedîye göndermeyip, hakikat‑i insaniyeyi ibtal ederek kendi hakkâniyetine taban tabana zıt ve hakikat nazarında çirkin bir haksızlık etsin!
Hem hiç kàbil midir ki; Hâkim‑i Bilhak, Rahîm‑i Mutlak; insana öyle bir isti'dâd verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emânet‑i kübrâyı tahammül edip; yani küçücük cüz'î ölçüleriyle, san'atçıklarıyla Hàlık’ının muhît sıfatlarını, küllî şuûnâtını, nihâyetsiz tecelliyâtını ölçerek bilip; hem, yerde en nâzik, nâzenîn, nâzdâr, âciz, zaîf yaratıp; hâlbuki bütün yerin nebâtî ve hayvanî olan mahlûkatına bir nev'i tanzimât memuru yapıp, onların tarz‑ı tesbihât ve ibâdetlerine müdâhale ettirip, kâinâttaki icraat‑ı İlâhiye’ye, küçücük mikyâsta bir temsîl gösterip, Rubûbiyet‑i Sübhâniye’yi fiilen ve kàlen kâinâtta ilân ettirmek, meleklerine tercih edip, hilâfet rütbesini verdiği hâlde; ona, bütün bu vazifelerinin gayesi ve neticesi ve semeresi olan saâdet‑i ebediyeyi vermesin! Onu, bütün mahlûkatının en bedbaht, en bîçâre, en musîbet‑zede, en dert‑mend, en zelîl bir derekeye atıp; en mübârek, nurânî ve âlet‑i tes'îd bir hediye‑i hikmeti olan aklı; o bîçâreye en meş'ûm ve zulmânî bir âlet‑i tâzib yapıp, hikmet‑i mutlakasına büsbütün zıt ve merhamet‑i mutlakasına külliyen münâfî bir merhametsizlik etsin! Hâşâ ve kellâ!‥
135
Elhâsıl: Nasıl hikâye‑i temsîliyede bir zâbitin cüzdanına ve defterine bakıp görmüş idik ki; hem rütbesi, hem vazifesi, hem maaşı, hem düstur‑u hareketi, hem cihâzâtı bize gösterdi ki; o zâbit, o muvakkat meydân için değil; belki müstakar bir memlekete gidecek de ona göre çalışıyor. Aynen onun gibi, insanın kalb cüzdanındaki letâif ve akıl defterindeki havâs ve isti'dâdındaki cihâzât; tamamen ve müttefikan saâdet‑i ebediyeye müteveccih ve ona göre verilmiş ve ona göre techiz edilmiş olduğuna ehl‑i tahkîk ve keşf müttefiktirler.
Ezcümle: Meselâ; aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan “kuvve‑i hayâliye”ye denilse ki: “Sana bir milyon sene ömür ile saltanat‑ı dünya verilecek, fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın.” Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla “Oh” yerine “Âh” diyecek ve teessüf edecek. Demek, en büyük fânî, en küçük bir âlet ve cihâzât‑ı insaniyeyi doyuramıyor. İşte bu isti'dâddandır ki, insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinâtı ihâta etmiş efkârları ve ebedî saâdetlerinin envâ'ına yayılmış arzuları gösterir ki: Bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misâfirhânedir ve âhiretine bir intizar salonudur…
136
Onikinci Hakikat
Bâbü'r‑Risaleti ve't-Tenzîl’dir. “Bismillâhirrahmânirrahîm”in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; bütün Enbiyâ, mu'cizelerine istinâd ederek sözünü te'yid ettikleri ve bütün evliyâ, keşf ve kerâmetlerine istinâd edip da'vâsını tasdik ettikleri ve bütün asfiyâ, tahkîkatına istinâd ederek hakkâniyetine şehâdet ettikleri Resûl‑i Ekrem Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem’in tahakkuk etmiş bin mu'cizâtının kuvvetine istinâd edip, bütün kuvvetiyle; hem kırk vecihle mu'cize olan Kur'ân‑ı Hakîm binler âyât‑ı kat'iyyesine istinâd ederek, bütün kat'iyyetle açtıkları Âhiret yolunu ve küşâd ettikleri Cennet kapısını, sinek kanadı kadar kuvveti bulunmayan vâhî vehimler, ne haddi var ki kapatabilsin!
Geçen Hakikatlerden anlaşıldı ki: Haşir mes'elesi öyle râsih bir hakikattir ki, küre‑i arzı yerinden kaldıracak, kırıp atacak bir kuvvet o hakikati sarsamaz. Zîra o hakikati, Cenâb‑ı Hak bütün esmâ ve sıfâtının iktizası ile tesbit ediyor ve Resûl‑i Ekrem’i bütün mu'cizât ve berâhiniyle tasdik ediyor ve Kur'ân‑ı Hakîm bütün hakàik ve âyâtıyla onu isbât ediyor ve şu kâinât bütün âyât‑ı tekvîniye ve şuûnât‑ı hakîmânesi ile şehâdet ediyor.
Acaba hiç mümkün müdür ki; Haşir mes'elesinde Vâcibü'l‑Vücûd ile bütün mevcûdât – kâfirler müstesnâ olarak – ittifak etmiş olsun; kıl kadar kuvveti olmayan şübheler, şeytânî vesveseler, o dağ gibi hakikat‑i râsiha-i àliyeyi sarssın, yerinden kaldırsın! Hâşâ ve kellâ!‥
137
Sakın zannetme, delâil‑i Haşriye, bahsettiğimiz Oniki Hakikat’e münhasırdır. Hayır, belki yalnız Kur'ân‑ı Hakîm, geçen şu Oniki Hakikat’leri bize ders verdiği gibi, daha binler vücûha işâret edip, herbir vecih kavî bir emâredir ki; Hàlık’ımız bizi bu dâr‑ı fânîden bir dâr‑ı bâkîye nakledecektir.
Hem sakın zannetme ki; Haşr’i iktiza eden Esmâ‑i İlâhiye bahsettiğimiz gibi yalnız Hakîm, Kerîm, Rahîm, Âdil, Hafîz isimlerine münhasırdır. Hayır, belki kâinâtın tedbirinde tecellî eden bütün Esmâ‑i İlâhiye, Âhiret’i iktiza eder, belki istilzam eder.
Hem zannetme ki; Haşr’e delâlet eden kâinâtın âyât‑ı tekvîniyesi, şu geçen bahsettiğimize münhasırdır. Hayır, belki ekser mevcûdâtta sağa‑sola açılır perdeler gibi vecih ve keyfiyetleri vardır ki; bir vechi Sâni'a şehâdet ettiği gibi, diğer vechi de Haşr’e işâret eder. Meselâ: İnsanın ahsen‑i takvîmdeki hüsn‑ü masnûiyeti, Sâni'i gösterdiği gibi, o ahsen‑i takvîmdeki kàbiliyet‑i câmiasıyla kısa bir zamanda zevâl bulması Haşr’i gösterir.
Bazı kere bir vecihle iki nazarla bakılsa; hem Sâni'i, hem Haşr’i gösterir. Meselâ: Ekser eşyada görünen hikmetin tanzimi, inâyetin tezyîni, adâletin tevzîni ve rahmetin taltifi; nasıl ki mâhiyetlerine bakılsa bir Sâni'‑i Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm’in dest‑i kudretinden çıktığını gösterirler. Onun gibi, bunların kuvveti ve hadsizlikleriyle beraber, şunların mazharları olan şu fânî mevcûdâtın ehemmiyetsiz ve az yaşamasına bakılsa Âhiret görünür.
Demek ki; herşey lisân‑ı hâl ile اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ okuyor ve okutturuyor.
138
Hâtime
Geçen Oniki Hakikat, birbirini te'yid eder, birbirini tekmîl eder, birbirine kuvvet verir. Bütün onlar birden ittihâd ederek neticeyi gösterir. Hangi vehmin haddi var; şu demir gibi, belki elmas gibi Oniki Muhkem Sûrlar’ı delip geçebilsin. Tâ, hısn‑ı hasînde olan haşr‑i îmânîyi sarssın! ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ âyet‑i kerîmesi ifâde ediyor ki: “Bütün insanların halkolunması ve haşredilmesi, kudret‑i İlâhiye’ye nisbeten, bir tek insanın halkı ve haşri gibi âsândır.” Evet öyledir. “Nokta” nâmında bir risalede Haşir bahsinde şu âyetin ifâde ettiği hakikati tafsîlen yazmışım. Burada yalnız bir kısım temsîlâtıyla hülâsasına bir işâret edeceğiz. Eğer istersen o “Nokta”ya müracaat et.
Meselâ: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ – temsîlde kusur yok – Nasıl ki, “nurâniyet sırrıyla” güneşin cilvesi – kendi ihtiyarıyla olsa da – bir zerreye sühûletle verdiği cilveyi, aynı sühûletle hadsiz şeffâfata da verir.
Hem, “şeffâfiyet sırrıyla” bir zerre‑i şeffâfenin küçük göz bebeği güneşin aksini almasında, denizin geniş yüzüne müsâvîdir.
Hem “intizam sırrıyla” bir çocuk, parmağıyla gemi sûretindeki oyuncağını çevirdiği gibi, kocaman bir diritnotu da çevirir.
139
Hem “imtisal sırrıyla” bir kumandan, bir tek neferi bir arş emriyle tahrîk ettiği gibi, bir koca orduyu da aynı kelime ile tahrîk eder.
Hem “muvâzene sırrıyla” cevv‑i fezâda bir terâzi ki, öyle hakîki hassas ve o derece büyük farzedelim ki; iki ceviz terâzinin iki gözüne konulsa hisseder. Ve iki güneşi de istiâb edip tartar. O iki kefesinde bulunan iki cevizi, birini semâvâta, birini yere indiren aynı kuvvetle, iki şems bulunsa; birini arşa, diğerini ferşe kaldırır, indirir.
Mâdem şu âdi, nâkıs, fânî mümkinâtta “nurâniyet” ve “şeffâfiyet” ve “intizam” ve “imtisal” ve “muvâzene” sırlarıyla en büyük şey en küçük şeye müsâvî olur. Hadsiz, hesabsız şeyler bir tek şeye müsâvî görünür. Elbette Kadîr‑i Mutlak’ın zâtî ve nihâyetsiz ve gayet kemâlde olan kudretinin nurânî tecelliyâtı ve melekûtiyet‑i eşyanın şeffâfiyeti ve hikmet ve kaderin intizamâtı ve eşyanın evâmir‑i tekvîniyesine kemâl‑i imtisali ve mümkinâtın vücûd ve ademinin müsâvâtından ibaret olan imkânındaki muvâzenesi sırlarıyla; az‑çok, büyük‑küçük O’na müsâvî olduğu gibi, bütün insanları bir tek insan gibi bir sayha ile Haşr’e getirebilir.
Hem, bir şeyin kuvvet ve zaafça merâtibi, o şeyin içine zıddının müdâhalesidir. Meselâ: Harâretin derecâtı, soğuğun müdâhalesidir. Güzelliğin merâtibi, çirkinliğin müdâhalesidir. Ziyânın tabakàtı, karanlığın müdâhalesidir. Fakat, bir şey zâtî olsa, ârızî olmazsa, onun zıddı ona müdâhale edemez. Çünkü; cem'‑i zıddeyn lâzım gelir. Bu ise, muhâldir. Demek asıl, zâtî olan bir şeyde merâtib yoktur. Mâdem, Kadîr‑i Mutlak’ın kudreti zâtîdir. Mümkinât gibi ârızî değildir ve kemâl‑i mutlaktadır. Onun zıddı olan acz ise, muhâldir ki; tedâhül etsin.
Demek, bir baharı halketmek, Zât‑ı Zülcelâl’ine bir çiçek kadar ehvendir. Eğer esbâba isnâd edilse; bir çiçek bir bahar kadar ağır olur. Hem, bütün insanları ihyâ edip haşretmek, bir nefsin ihyâsı gibi kolaydır.
140
Mes'ele‑i Haşr’in başından buraya kadar olan temsîl sûretlerine ve hakikatlerine dair olan beyânâtımız, Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzindendir. Nefsi teslîme, kalbi kabûle ihzardan ibarettir. Asıl söz ise Kur'ân’ındır. Zîra söz O’dur ve söz O’nundur. Dinleyelim:
﴿فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ﴾﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾
﴿قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ ❋ قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌ﴾﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ ❋ يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّٓا اَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارٰى وَمَا هُمْ بِسُكَارٰى وَلٰكِنَّ عَذَابَ اللّٰهِ شَد۪يدٌ﴾﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثًا﴾
﴿اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍ ❋ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍ﴾
﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ❋ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ❋ وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَالَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ❋ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ ❋ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ❋ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ﴾
141
﴿اَلْقَارِعَةُ ❋ مَا الْقَارِعَةُ ❋ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْقَارِعَةُ ❋ يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ ❋ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ ❋ فَاَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ ❋ فَهُوَ ف۪ي ع۪يشَةٍ رَاضِيَةٍ ❋ وَاَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ ❋ فَاُمُّهُ هَاوِيَةٌ ❋ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَاهِيَهْ ❋ نَارٌ حَامِيَةٌ﴾
﴿وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾
Daha bunlar gibi âyât‑ı beyyinât-ı Kur'âniye’yi dinleyip, “Âmennâ ve Saddaknâ” diyelim…
اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ وَاَنَّ الْجَنَّةَ حَقٌّ وَالنَّارَ حَقٌّ وَاَنَّ الشَّفَاعَةَ حَقٌّ وَاَنَّ مُنْكَرًا وَنَك۪يرًا حَقٌّ وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ
اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى اَلْطَفِ وَاَشْرَفِ وَاَكْمَلِ وَاَجْمَلِ ثَمَرَاتِ طُوبَاءِ رَحْمَتِكَ الَّذ۪ي اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَوَس۪يلَةً لِوُصُولِنَا اِلٰى اَزْيَنِ وَاَحْسَنِ وَاَجْلٰى وَاَعْلٰى ثَمَرَاتِ تِلْكَ الطُّوبَاءِ الْمُتَدَلِّيَةِ عَلٰى دَارِ الْاٰخِرَةِ اَىِ الْجَنَّةِ ❋ اَللّٰهُمَّ اَجِرْنَا وَاَجِرْ وَالِدَيْنَا مِنَ النَّارِ وَاَدْخِلْنَا وَاَدْخِلْ وَالِدَيْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ بِجَاهِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ اٰم۪ينَ
142
Ey şu risaleyi insaf ile mütâlaa eden kardeş!