124
Dokuzuncu Hakikat
Bâb‑ı İhyâ ve İmâte’dir. İsm‑i Hayy-ı Kayyûm’un, Muhyî ve Mümît’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; ölmüş, kurumuş koca Arz’ı ihyâ eden ve o ihyâ içinde herbiri, beşer haşri gibi acîb, üçyüz binden ziyâde envâ'‑ı mahlûkatı haşr ve neşredip kudretini gösteren ve o haşr ve neşr içinde nihâyet derecede karışık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede imtiyaz ve tefrik ile ihâta‑i ilmiyesini gösteren; ve bütün semâvî fermânlarıyla beşerin haşrini va'detmekle, bütün ibâdının enzârını saâdet‑i ebediyeye çeviren ve bütün mevcûdâtı baş başa, omuz omuza, el ele verdirip, emir ve irâdesi dâiresinde döndürüp birbirine yardımcı ve musahhar kılmakla Azamet‑i Rubûbiyet’ini gösteren; ve beşeri, şecere‑i kâinâtın en câmi' ve en nâzik ve en nâzenîn, en nâzdâr, en niyâzdâr bir meyvesi yaratıp, kendine muhâtab ittihàz ederek herşeyi ona musahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr‑i Rahîm, bir Alîm‑i Hakîm; Kıyâmet’i getirmesin! Haşr’i yapmasın ve yapamasın! Beşeri ihyâ etmesin veya edemesin! Mahkeme‑i Kübrâ’yı açamasın! Cennet ve Cehennem’i yaratamasın! Hâşâ ve kellâ!‥
Evet, şu âlemin Mutasarrıf‑ı Zîşan’ı, her asırda, her senede, her günde bu dar, muvakkat rû‑yi zeminde Haşr‑i Ekberin ve meydân‑ı Kıyâmet’in pek çok emsâlini ve nümûnelerini ve işârâtını icâd ediyor.
125
Ezcümle: Haşr‑i baharîde görüyoruz ki: Beş‑altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebâtâttan üçyüz binden ziyâde envâ'ı haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihyâ edip iâde ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet sûretinde icâd ediyor. Hâlbuki, maddeten farkları pek az olan tohumcuklar, o kadar karışmışken kemâl‑i imtiyaz ve teşhîs ile, o kadar sür'at ve vüs'at ve sühûlet içinde kemâl‑i intizam ve mîzan ile altı gün veya altı hafta zarfında ihyâ ediliyor. Hiç kàbil midir ki, bu işleri yapan Zât’a bir şey ağır gelebilsin! Semâvât ve arzı altı günde halkedemesin! İnsanı bir sayha ile haşredemesin! Hâşâ!‥
Acaba; mu'ciz‑nümâ bir kâtib bulunsa, harfleri, ya bozulmuş veya mahvolmuş üçyüz bin kitabı, tek bir sahifede karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksansız, hepsini beraber, gayet güzel bir sûrette bir saatte yazarsa; birisi sana dese: “Şu kâtib, kendi te'lif ettiği senin suya düşmüş olan kitabını yeniden, bir dakika zarfında hâfızasından yazacak.” Sen diyebilir misin ki: “Yapamaz ve inanmam…”
Veyâhut, bir sultan‑ı mu'cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işâretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün hâlde, sonra görsen ki; büyük bir taş dereye yuvarlanmış. O zâtın kendi ziyâfetine dâvet ettiği misâfirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: “O zât, bir işâretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misâfirlerini yolda bırakmayacak.” Sen desen ki: “Kaldırmaz veya kaldıramaz…”
Veyâhut, bir zât bir günde, yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği hâlde, biri dese: “O zât bir boru sesiyle, efrâdı, istirahat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar, nizâmı altına girerler.” Sen desen ki: “İnanmam!” Ne kadar dîvânece hareket ettiğini anlarsın…
İşte şu üç temsîli fehmettin ise, bak! Nakkàş‑ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rû‑yi arzın sahifesinde üçyüz binden ziyâde envâ'ı, Kudret ve Kader kalemiyle ahsen‑i sûret üzere yazar. Birbiri içinde, birbirine karışmaz. Beraber yazar. Birbirine mâni olmaz. Teşkilce, sûretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz. Yanlış yazmaz.
Evet, en büyük bir ağacın rûh programını, bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte dercedip, muhâfaza eden Zât‑ı Hakîm-i Hafîz; “Vefât edenlerin rûhlarını nasıl muhâfaza eder.” denilir mi?
126
Ve küre‑i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât‑ı Kadîr; Âhiret’e giden misâfirlerinin yolunda, “Nasıl bu Arz’ı kaldıracak veya dağıtacak.” denilir mi?
Hem hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını bütün cesedlerinin taburlarında kemâl‑i intizamla, zerrâtı emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ ile kaydedip yerleştiren, ordular icâd eden Zât‑ı Zülcelâl; tabur‑misâl cesedin nizâmı altına girmekle, “Birbiriyle tanışan zerrât‑ı esâsiye ve eczâ‑yı asliyesini bir sayha ile nasıl toplayabilir.” denilir mi?
Hem bu bahar haşrine benzeyen, dünyanın her devrinde, her asrında, hattâ gece‑gündüzün tebdilinde, hattâ cevv‑i havada bulutların icâd ve ifnâsında, Haşr’e nümûne ve misâl ve emâre olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun. Hattâ eğer hayâlen bin sene evvel kendini farzetsen, sonra zamanın iki cenâhı olan mâzi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan; asırlar, günler adedince misâl‑i haşir ve kıyâmetin nümûnelerini göreceksin. Sonra, bu kadar nümûne ve misâlleri müşâhede ettiğin hâlde, haşr‑i cismânîyi akıldan uzak görüp istib'âd etmekle inkâr etsen; ne kadar dîvânelik olduğunu sen de anlarsın… Bak! Fermân‑ı A'zam, bahsettiğimiz hakikate dair ne diyor: ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾
127
Elhâsıl: Haşre mâni hiçbir şey yoktur. Muktazî ise, herşeydir. Evet, mahşer‑i acâib olan şu koca arzı, âdi bir hayvan gibi imâte ve ihyâ eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve güneşi onlara şu misâfirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lamba eden, seyyârâtı meleklerine tayyare yapan bir Zât’ın, bu derece muhteşem ve sermedî Rubûbiyet’i ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyeti; elbette, yalnız böyle geçici, devamsız, bî‑karar, ehemmiyetsiz, müteğayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr‑u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.
Demek, O’na şâyeste, dâimî, berkarar, zevâlsiz, muhteşem bir diyar‑ı âher var. Başka bâkî bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya dâvet eder ve oraya nakledeceğine; zâhirden hakikate geçen ve kurb‑u huzuruna müşerref olan bütün ervâh‑ı neyyire ashâbı, bütün kulûb‑u münevvere aktâbı, bütün ukùl‑ü nurâniye erbâbı şehâdet ediyorlar ve bir mükâfât ve mücâzât ihzar ettiğini, müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli va'd ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.
Hulfü'l‑va'd ise; hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celâl ve kudsiyetine yanaşamaz. Hulfü'l‑vaîd ise; ya afvdan, ya aczden gelir. Hâlbuki küfür; cinayet‑i mutlakadır. (Hâşiye) Affa kàbil değil… Kadîr‑i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir.
128
Şâhidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları hâlde kemâl‑i ittifak ile şu mes'elenin esâsında müttehiddirler. Kesretçe tevâtür derecesindedirler; keyfiyetçe icmâ kuvvetindedirler. Mevkice herbiri nev'‑i beşerin bir yıldızı, bir tâifenin gözü, bir milletin azîzidirler. Ehemmiyetçe şu mes'elede hem ehl‑i ihtisàs, hem ehl‑i isbâttırlar. Hâlbuki; bir fende veya bir san'atta iki ehl‑i ihtisàs, binler başkalardan müreccahtırlar ve ihbarda iki müsbit, binler nâfîlere tercih edilir. Meselâ: Ramazan hilâlinin sübûtunu ihbar eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.
Elhâsıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir da'vâ, daha zâhir bir hakikat olamaz… Demek, şüphesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.
Onuncu Hakikat
Bâb‑ı Hikmet, İnâyet, Rahmet, Adâlet’tir. İsm‑i Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; şu bekàsız misâfirhâne‑i dünyada ve şu devamsız meydân‑ı imtihanda ve şu sebatsız teşhîrgâh‑ı arzda; bu derece bâhir bir hikmet, bu derece zâhir bir inâyet ve bu derece kàhir bir adâlet ve bu derece vâsi' bir merhametin âsârını gösteren Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl’in dâire‑i memleketinde ve âlem‑i mülk ve melekûtunda; dâimî meskenler, ebedî sâkinler, bâkî makamlar, mukîm mahlûklar bulunmayıp şu görünen hikmet, inâyet, adâlet, merhametin hakikatleri hiçe insin!‥
129
Hem hiç kàbil midir ki; O Zât‑ı Hakîm, şu insanı bütün mahlûkat içinde kendine küllî muhâtab ve câmi' bir âyine yapıp, bütün hazâin‑i rahmetinin müştemilâtını ona tattırsın, hem tarttırsın, hem tanıttırsın, kendini bütün esmâsıyla ona bildirsin, onu sevsin ve sevdirsin‥ sonra, o bîçâre insanı o ebedî memleketine göndermesin! O dâimî saâdetgâha dâvet edip mes'ûd etmesin!‥
Hem hiç ma'kul mudur ki; hattâ çekirdek kadar herbir mevcûda, bir ağaç kadar vazife yükü yüklesin, çiçekleri kadar hikmetleri bindirsin, semereleri kadar maslahatları taksın da; bütün o vazifeye, o hikmetlere, o maslahatlara, dünyaya müteveccih yalnız bir çekirdek kadar gaye versin! Bir hardal kadar ehemmiyeti olmayan dünyevî bekàsını gaye yapsın! Ve bunları âlem‑i mânâya çekirdekler ve âlem‑i Âhirete bir mezraa yapmasın! Tâ hakîki ve lâyık gayelerini versinler ve bu kadar mühim ihtifalât‑ı mühimmeyi gayesiz, boş, abes bıraksın. Onların yüzünü âlem‑i mânâya, âlem‑i Âhirete çevirmesin! Tâ asıl gayeleri ve lâyık meyvelerini göstersin.
Evet, hiç mümkün müdür ki; bu şeyleri böyle hilâf‑ı hakikat yapmakla; kendi evsâf‑ı hakîkiyesi olan Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm’in zıtlarıyla – hâşâ sümme hâşâ – muttasıf gösterip hikmet ve keremine, adl ve rahmetine delâlet eden bütün kâinâtın hakàikını tekzîb etsin! Bütün mevcûdâtın şehâdetlerini reddetsin! Bütün masnûâtın delâletlerini ibtal etsin!‥
Hem hiç akıl kabûl eder mi ki; insanın başına ve içindeki havâssına saçları adedince vazifeler yükletsin de, yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret‑i dünyeviye versin! Adâlet‑i hakîkiyesine zıt olarak ve hikmet‑i hakîkiyesine münâfî, mânâsız iş yapsın!‥
130
Hem hiç mümkün müdür ki; bir ağaca taktığı neticeler, meyveler mikdarınca herbir zîhayata, belki lisân gibi herbir uzvuna, belki herbir masnû'a o derece hikmetleri, maslahatları takmakla; kendisinin bir Hakîm‑i Mutlak olduğunu isbât edip göstersin‥ sonra bütün hikmetlerin en büyüğü ve bütün maslahatların en mühimmi ve bütün neticelerin en elzemi ve hikmeti hikmet, ni'meti ni'met, rahmeti rahmet eden ve bütün hikmetlerin, ni'metlerin, rahmetlerin, maslahatların menba'ı ve gayesi olan bekà ve likàyı ve saâdet‑i ebediyeyi vermeyip terkederek, bütün işlerini abesiyet‑i mutlaka derekesine düşürsün ve kendini o zâta benzetsin ki; öyle bir saray yapar; herbir taşında binlerce nakışlar, herbir tarafında binler zînetler ve herbir menzilinde binler kıymetdâr âlât ve levâzımat‑ı beytiye bulundursun da; sonra ona dam yapmasın! Herşey çürüsün, beyhûde bozulsun! Hâşâ ve kellâ!‥ Hayr‑ı Mutlak’tan hayır gelir. Cemîl‑i Mutlak’tan güzellik gelir. Hakîm‑i Mutlak’tan abes bir şey gelmez.
Evet, her kim fikren tarihe binip mâzi cihetine gitse, şu zaman‑ı hâzırda gördüğümüz menzil‑i dünya, meydân‑ı ibtilâ, meşher‑i eşya gibi, seneler adedince vefât etmiş menziller, meydânlar, meşherler, âlemler görecek. Sûretçe, keyfiyetçe birbirinden ayrı oldukları hâlde; intizamca, acâibce, Sâni'in kudret ve hikmetini göstermekçe birbirine benzer.
Hem görecek ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydânlarda, o bekàsız meşherlerde o kadar bâhir bir hikmetin intizamâtı; o derece zâhir bir inâyetin işârâtı; o mertebe kàhir bir adâletin emârâtı; o derece vâsi' bir merhametin semerâtını görecek. Basîretsiz olmamak şartıyla yakìnen bilecek ki; o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz ve o âsârı görünen inâyetten daha ecmel bir inâyet kàbil değil ve o emârâtı görünen adâletten daha ecell bir adâlet yoktur ve o semerâtı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilmez.
131
Eğer, farz‑ı muhâl olarak şu işleri çeviren, şu misâfirleri ve misâfirhâneleri değiştiren Sultan‑ı Sermedî’nin dâire‑i memleketinde dâimî menziller, àlî mekânlar, sâbit makamlar, bâkî meskenler, mukîm ahâli, mes'ûd ibâdı bulunmazsa; ziyâ, hava, su, toprak gibi kuvvetli ve şümûllü dört anâsır‑ı maneviye olan hikmet, adâlet, inâyet, merhametin hakikatlerini nefyetmek ve o anâsır‑ı zâhiriye gibi görünen vücûdlarını inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü; şu bekàsız dünya ve mâfîhâ, onların tam hakikatlerine mazhar olamadığı ma'lûmdur.
Eğer, başka yerde dahi onlara tam mazhar olacak mekân bulunmazsa; o vakit, gündüzü dolduran ziyâyı gördüğü hâlde güneşin vücûdunu inkâr etmek derecesinde bir dîvânelikle; şu herşeyde bulunan gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek, şu nefsimizde ve ekser eşyada her vakit müşâhede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı görünen adâleti inkâr etmek (Hâşiye) ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzım geldiği gibi; şu kâinâtta gördüğümüz icraat‑ı hakîmâne ve ef'âl‑i kerîmâne ve ihsânat‑ı rahîmâne’nin sâhibini – hâşâ sümme hâşâ! – sefîh bir oyuncu, gaddâr bir zâlim olduğunu kabûl etmek lâzım gelir ki; nihâyetsiz muhâl bir inkılâb‑ı hakàiktır. Hattâ herşeyin vücûdunu ve kendi nefsinin vücûdunu inkâr eden ahmak Sofestâiler dahi bunun tasavvuruna kolay kolay yanaşamazlar…
132
Elhâsıl: Şu görünen şuûnât‑ı dünyadaki vüs'atli ictimâât‑ı hayatiye ve sür'atli iftirakat‑ı mevtiye ve haşmetli toplanmalar ve çabuk dağılmalar ve azametli ihtifalât ve büyük tecelliyât ile ve onların bu âleme ait bu dünya‑yı fânîde, kısa bir zamanda ma'lûmumuz olan semerât‑ı cüz'iyeleri, ehemmiyetsiz ve muvakkat gayeleri mâbeyninde hiç münâsebet olmadığından, âdeta küçük bir taşa, bir büyük dağ kadar hikmetler, gayeler takmak; bir büyük dağa, bir küçük taş gibi muvakkat bir gaye‑i cüz'iye vermeye benzer ki; hiçbir akıl ve hikmete uygun gelemez.
Demek, şu mevcûdât ve şuûnât ile ve dünyaya ait gayeleri ortasında bu derece nisbetsizlik, kat'iyyen şehâdet eder ki: Bu mevcûdâtın yüzleri, âlem‑i mânâya müteveccihtir. Münâsib meyveleri orada veriyor ve gözleri Esmâ‑i Kudsiye’ye dikkat ediyor. Gayeleri o âleme bakıyor. Ve özleri dünya toprağı altında, sünbülleri âlem‑i Misâl’de inkişaf ediyor. İnsan, isti'dâdı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor; Âhiret’te mahsul alıyor.
Evet, şu eşyanın Esmâ‑i İlâhiye’ye ve âlem‑i Âhirete müteveccih yüzlerine baksan göreceksin ki; mu'cize‑i kudret olan herbir çekirdeğin bir ağaç kadar gayesi var. Kelime‑i hikmet olan herbir çiçeğin, (Hâşiye) bir ağaç çiçekleri kadar mânâları var ve o hàrika‑i san'at ve manzûme‑i rahmet olan herbir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri var. Bizlere rızık olması ise; o binler hikmetlerinden bir tek hikmettir ki, vazifesi biter, mânâsını ifâde eder, vefât eder, midemizde defnedilir.
133
Mâdem, bu fânî eşya; başka yerde bâkî meyveler verirler ve dâimî sûretler bırakır ve başka cihette ebedî mânâlar ifâde eder, sermedî tesbihât yapar. Ve insan ise, onların şu cihetine bakan yüzlerine bakmakla insan olur. Fânîde, bâkîye yol bulur.
Demek, bu hayat ve mevt içinde yuvarlanan, toplanıp dağılan mevcûdât içinde başka maksad var. Temsîlde kusur yoktur: Şu ahvâl, taklid ve temsîl için teşkil ve tertib edilen ahvâle benzer. Nasıl büyük masrafla kısa ictimâ'lar, dağılmalar yapılıyor. Tâ sûretler alınsın, terkîb edilsin. Sinemada dâim gösterilsin. Onun gibi, bu dünyada kısa bir müddet zarfında hayat‑ı şahsiye ve hayat‑ı ictimâiye geçirmenin bir gayesi şudur ki; sûretler alınıp terkîb edilsin, netice‑i amelleri alınıp hıfzedilsin. Tâ bir mecma'‑ı ekberde muhâsebesi görülsün. Ve bir meşher‑i a'zamda gösterilsin ve bir saâdet‑i uzmâya isti'dâdı gösterilsin. Demek, Hadîs‑i Şerîfte: “Dünya Âhiret mezraasıdır.” diye bu hakikati ifâde ediyor.
Mâdem dünya var ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inâyet ve rahmet ve adâlet var; elbette, dünyanın vücûdu gibi kat'î olarak Âhiret de var. Mâdem, dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor; demek oraya gidiliyor. Âhiret’i inkâr etmek, dünya ve mâfîhâyı inkâr etmek demektir. Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.
134
Onbirinci Hakikat
Bâb‑ı İnsaniyet’tir. İsm‑i Hakk’ın cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; Cenâb‑ı Hak ve Ma'bûd‑u Bilhak; insanı şu kâinât içinde Rubûbiyet‑i mutlakasına ve umum âlemlere Rubûbiyet‑i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd ve Hitâbât‑ı Sübhâniyesine en mütefekkir bir muhâtab ve mazhariyet‑i esmâsına en câmi' bir âyine ve onu, İsm‑i A'zamın tecellîsine ve her isimde bulunan İsm‑i A'zamlık mertebesinin tecellîsine mazhar bir ahsen‑i takvîmde en güzel bir mu'cize‑i kudret ve hazâin‑i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için, en ziyâde mîzan ve âletlere mâlik bir müdakkik ve nihâyetsiz ni'metlerine en ziyâde muhtaç ve fenâdan en ziyâde müteellim ve bekàya en ziyâde müştâk ve hayvanat içinde en nâzik ve en nâzdâr ve en fakir ve en muhtaç ve hayat‑ı dünyeviyece en müteellim ve en bedbaht ve isti'dâdca en ulvî ve en yüksek sûrette, mâhiyette yaratsın da; onu, müstaid olduğu ve müştâk olduğu ve lâyık olduğu bir dâr‑ı ebedîye göndermeyip, hakikat‑i insaniyeyi ibtal ederek kendi hakkâniyetine taban tabana zıt ve hakikat nazarında çirkin bir haksızlık etsin!
Hem hiç kàbil midir ki; Hâkim‑i Bilhak, Rahîm‑i Mutlak; insana öyle bir isti'dâd verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emânet‑i kübrâyı tahammül edip; yani küçücük cüz'î ölçüleriyle, san'atçıklarıyla Hàlık’ının muhît sıfatlarını, küllî şuûnâtını, nihâyetsiz tecelliyâtını ölçerek bilip; hem, yerde en nâzik, nâzenîn, nâzdâr, âciz, zaîf yaratıp; hâlbuki bütün yerin nebâtî ve hayvanî olan mahlûkatına bir nev'i tanzimât memuru yapıp, onların tarz‑ı tesbihât ve ibâdetlerine müdâhale ettirip, kâinâttaki icraat‑ı İlâhiye’ye, küçücük mikyâsta bir temsîl gösterip, Rubûbiyet‑i Sübhâniye’yi fiilen ve kàlen kâinâtta ilân ettirmek, meleklerine tercih edip, hilâfet rütbesini verdiği hâlde; ona, bütün bu vazifelerinin gayesi ve neticesi ve semeresi olan saâdet‑i ebediyeyi vermesin! Onu, bütün mahlûkatının en bedbaht, en bîçâre, en musîbet‑zede, en dert‑mend, en zelîl bir derekeye atıp; en mübârek, nurânî ve âlet‑i tes'îd bir hediye‑i hikmeti olan aklı; o bîçâreye en meş'ûm ve zulmânî bir âlet‑i tâzib yapıp, hikmet‑i mutlakasına büsbütün zıt ve merhamet‑i mutlakasına külliyen münâfî bir merhametsizlik etsin! Hâşâ ve kellâ!‥
135
Elhâsıl: Nasıl hikâye‑i temsîliyede bir zâbitin cüzdanına ve defterine bakıp görmüş idik ki; hem rütbesi, hem vazifesi, hem maaşı, hem düstur‑u hareketi, hem cihâzâtı bize gösterdi ki; o zâbit, o muvakkat meydân için değil; belki müstakar bir memlekete gidecek de ona göre çalışıyor. Aynen onun gibi, insanın kalb cüzdanındaki letâif ve akıl defterindeki havâs ve isti'dâdındaki cihâzât; tamamen ve müttefikan saâdet‑i ebediyeye müteveccih ve ona göre verilmiş ve ona göre techiz edilmiş olduğuna ehl‑i tahkîk ve keşf müttefiktirler.
Ezcümle: Meselâ; aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan “kuvve‑i hayâliye”ye denilse ki: “Sana bir milyon sene ömür ile saltanat‑ı dünya verilecek, fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın.” Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla “Oh” yerine “Âh” diyecek ve teessüf edecek. Demek, en büyük fânî, en küçük bir âlet ve cihâzât‑ı insaniyeyi doyuramıyor. İşte bu isti'dâddandır ki, insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinâtı ihâta etmiş efkârları ve ebedî saâdetlerinin envâ'ına yayılmış arzuları gösterir ki: Bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misâfirhânedir ve âhiretine bir intizar salonudur…
136
Onikinci Hakikat
Bâbü'r‑Risaleti ve't-Tenzîl’dir. “Bismillâhirrahmânirrahîm”in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; bütün Enbiyâ, mu'cizelerine istinâd ederek sözünü te'yid ettikleri ve bütün evliyâ, keşf ve kerâmetlerine istinâd edip da'vâsını tasdik ettikleri ve bütün asfiyâ, tahkîkatına istinâd ederek hakkâniyetine şehâdet ettikleri Resûl‑i Ekrem Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem’in tahakkuk etmiş bin mu'cizâtının kuvvetine istinâd edip, bütün kuvvetiyle; hem kırk vecihle mu'cize olan Kur'ân‑ı Hakîm binler âyât‑ı kat'iyyesine istinâd ederek, bütün kat'iyyetle açtıkları Âhiret yolunu ve küşâd ettikleri Cennet kapısını, sinek kanadı kadar kuvveti bulunmayan vâhî vehimler, ne haddi var ki kapatabilsin!
Geçen Hakikatlerden anlaşıldı ki: Haşir mes'elesi öyle râsih bir hakikattir ki, küre‑i arzı yerinden kaldıracak, kırıp atacak bir kuvvet o hakikati sarsamaz. Zîra o hakikati, Cenâb‑ı Hak bütün esmâ ve sıfâtının iktizası ile tesbit ediyor ve Resûl‑i Ekrem’i bütün mu'cizât ve berâhiniyle tasdik ediyor ve Kur'ân‑ı Hakîm bütün hakàik ve âyâtıyla onu isbât ediyor ve şu kâinât bütün âyât‑ı tekvîniye ve şuûnât‑ı hakîmânesi ile şehâdet ediyor.
Acaba hiç mümkün müdür ki; Haşir mes'elesinde Vâcibü'l‑Vücûd ile bütün mevcûdât – kâfirler müstesnâ olarak – ittifak etmiş olsun; kıl kadar kuvveti olmayan şübheler, şeytânî vesveseler, o dağ gibi hakikat‑i râsiha-i àliyeyi sarssın, yerinden kaldırsın! Hâşâ ve kellâ!‥
137
Sakın zannetme, delâil‑i Haşriye, bahsettiğimiz Oniki Hakikat’e münhasırdır. Hayır, belki yalnız Kur'ân‑ı Hakîm, geçen şu Oniki Hakikat’leri bize ders verdiği gibi, daha binler vücûha işâret edip, herbir vecih kavî bir emâredir ki; Hàlık’ımız bizi bu dâr‑ı fânîden bir dâr‑ı bâkîye nakledecektir.
Hem sakın zannetme ki; Haşr’i iktiza eden Esmâ‑i İlâhiye bahsettiğimiz gibi yalnız Hakîm, Kerîm, Rahîm, Âdil, Hafîz isimlerine münhasırdır. Hayır, belki kâinâtın tedbirinde tecellî eden bütün Esmâ‑i İlâhiye, Âhiret’i iktiza eder, belki istilzam eder.
Hem zannetme ki; Haşr’e delâlet eden kâinâtın âyât‑ı tekvîniyesi, şu geçen bahsettiğimize münhasırdır. Hayır, belki ekser mevcûdâtta sağa‑sola açılır perdeler gibi vecih ve keyfiyetleri vardır ki; bir vechi Sâni'a şehâdet ettiği gibi, diğer vechi de Haşr’e işâret eder. Meselâ: İnsanın ahsen‑i takvîmdeki hüsn‑ü masnûiyeti, Sâni'i gösterdiği gibi, o ahsen‑i takvîmdeki kàbiliyet‑i câmiasıyla kısa bir zamanda zevâl bulması Haşr’i gösterir.
Bazı kere bir vecihle iki nazarla bakılsa; hem Sâni'i, hem Haşr’i gösterir. Meselâ: Ekser eşyada görünen hikmetin tanzimi, inâyetin tezyîni, adâletin tevzîni ve rahmetin taltifi; nasıl ki mâhiyetlerine bakılsa bir Sâni'‑i Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm’in dest‑i kudretinden çıktığını gösterirler. Onun gibi, bunların kuvveti ve hadsizlikleriyle beraber, şunların mazharları olan şu fânî mevcûdâtın ehemmiyetsiz ve az yaşamasına bakılsa Âhiret görünür.
Demek ki; herşey lisân‑ı hâl ile اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ okuyor ve okutturuyor.
138
Hâtime
Geçen Oniki Hakikat, birbirini te'yid eder, birbirini tekmîl eder, birbirine kuvvet verir. Bütün onlar birden ittihâd ederek neticeyi gösterir. Hangi vehmin haddi var; şu demir gibi, belki elmas gibi Oniki Muhkem Sûrlar’ı delip geçebilsin. Tâ, hısn‑ı hasînde olan haşr‑i îmânîyi sarssın! ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ âyet‑i kerîmesi ifâde ediyor ki: “Bütün insanların halkolunması ve haşredilmesi, kudret‑i İlâhiye’ye nisbeten, bir tek insanın halkı ve haşri gibi âsândır.” Evet öyledir. “Nokta” nâmında bir risalede Haşir bahsinde şu âyetin ifâde ettiği hakikati tafsîlen yazmışım. Burada yalnız bir kısım temsîlâtıyla hülâsasına bir işâret edeceğiz. Eğer istersen o “Nokta”ya müracaat et.
Meselâ: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ – temsîlde kusur yok – Nasıl ki, “nurâniyet sırrıyla” güneşin cilvesi – kendi ihtiyarıyla olsa da – bir zerreye sühûletle verdiği cilveyi, aynı sühûletle hadsiz şeffâfata da verir.
Hem, “şeffâfiyet sırrıyla” bir zerre‑i şeffâfenin küçük göz bebeği güneşin aksini almasında, denizin geniş yüzüne müsâvîdir.
Hem “intizam sırrıyla” bir çocuk, parmağıyla gemi sûretindeki oyuncağını çevirdiği gibi, kocaman bir diritnotu da çevirir.
139
Hem “imtisal sırrıyla” bir kumandan, bir tek neferi bir arş emriyle tahrîk ettiği gibi, bir koca orduyu da aynı kelime ile tahrîk eder.
Hem “muvâzene sırrıyla” cevv‑i fezâda bir terâzi ki, öyle hakîki hassas ve o derece büyük farzedelim ki; iki ceviz terâzinin iki gözüne konulsa hisseder. Ve iki güneşi de istiâb edip tartar. O iki kefesinde bulunan iki cevizi, birini semâvâta, birini yere indiren aynı kuvvetle, iki şems bulunsa; birini arşa, diğerini ferşe kaldırır, indirir.
Mâdem şu âdi, nâkıs, fânî mümkinâtta “nurâniyet” ve “şeffâfiyet” ve “intizam” ve “imtisal” ve “muvâzene” sırlarıyla en büyük şey en küçük şeye müsâvî olur. Hadsiz, hesabsız şeyler bir tek şeye müsâvî görünür. Elbette Kadîr‑i Mutlak’ın zâtî ve nihâyetsiz ve gayet kemâlde olan kudretinin nurânî tecelliyâtı ve melekûtiyet‑i eşyanın şeffâfiyeti ve hikmet ve kaderin intizamâtı ve eşyanın evâmir‑i tekvîniyesine kemâl‑i imtisali ve mümkinâtın vücûd ve ademinin müsâvâtından ibaret olan imkânındaki muvâzenesi sırlarıyla; az‑çok, büyük‑küçük O’na müsâvî olduğu gibi, bütün insanları bir tek insan gibi bir sayha ile Haşr’e getirebilir.
Hem, bir şeyin kuvvet ve zaafça merâtibi, o şeyin içine zıddının müdâhalesidir. Meselâ: Harâretin derecâtı, soğuğun müdâhalesidir. Güzelliğin merâtibi, çirkinliğin müdâhalesidir. Ziyânın tabakàtı, karanlığın müdâhalesidir. Fakat, bir şey zâtî olsa, ârızî olmazsa, onun zıddı ona müdâhale edemez. Çünkü; cem'‑i zıddeyn lâzım gelir. Bu ise, muhâldir. Demek asıl, zâtî olan bir şeyde merâtib yoktur. Mâdem, Kadîr‑i Mutlak’ın kudreti zâtîdir. Mümkinât gibi ârızî değildir ve kemâl‑i mutlaktadır. Onun zıddı olan acz ise, muhâldir ki; tedâhül etsin.
Demek, bir baharı halketmek, Zât‑ı Zülcelâl’ine bir çiçek kadar ehvendir. Eğer esbâba isnâd edilse; bir çiçek bir bahar kadar ağır olur. Hem, bütün insanları ihyâ edip haşretmek, bir nefsin ihyâsı gibi kolaydır.
140
Mes'ele‑i Haşr’in başından buraya kadar olan temsîl sûretlerine ve hakikatlerine dair olan beyânâtımız, Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzindendir. Nefsi teslîme, kalbi kabûle ihzardan ibarettir. Asıl söz ise Kur'ân’ındır. Zîra söz O’dur ve söz O’nundur. Dinleyelim:
﴿فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ﴾﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾
﴿قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ ❋ قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌ﴾﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ ❋ يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّٓا اَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارٰى وَمَا هُمْ بِسُكَارٰى وَلٰكِنَّ عَذَابَ اللّٰهِ شَد۪يدٌ﴾﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثًا﴾
﴿اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍ ❋ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍ﴾
﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ❋ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ❋ وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَالَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ❋ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ ❋ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ❋ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ﴾
141
﴿اَلْقَارِعَةُ ❋ مَا الْقَارِعَةُ ❋ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْقَارِعَةُ ❋ يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ ❋ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ ❋ فَاَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ ❋ فَهُوَ ف۪ي ع۪يشَةٍ رَاضِيَةٍ ❋ وَاَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ ❋ فَاُمُّهُ هَاوِيَةٌ ❋ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَاهِيَهْ ❋ نَارٌ حَامِيَةٌ﴾
﴿وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾
Daha bunlar gibi âyât‑ı beyyinât-ı Kur'âniye’yi dinleyip, “Âmennâ ve Saddaknâ” diyelim…
اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ وَاَنَّ الْجَنَّةَ حَقٌّ وَالنَّارَ حَقٌّ وَاَنَّ الشَّفَاعَةَ حَقٌّ وَاَنَّ مُنْكَرًا وَنَك۪يرًا حَقٌّ وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ
اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى اَلْطَفِ وَاَشْرَفِ وَاَكْمَلِ وَاَجْمَلِ ثَمَرَاتِ طُوبَاءِ رَحْمَتِكَ الَّذ۪ي اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَوَس۪يلَةً لِوُصُولِنَا اِلٰى اَزْيَنِ وَاَحْسَنِ وَاَجْلٰى وَاَعْلٰى ثَمَرَاتِ تِلْكَ الطُّوبَاءِ الْمُتَدَلِّيَةِ عَلٰى دَارِ الْاٰخِرَةِ اَىِ الْجَنَّةِ ❋ اَللّٰهُمَّ اَجِرْنَا وَاَجِرْ وَالِدَيْنَا مِنَ النَّارِ وَاَدْخِلْنَا وَاَدْخِلْ وَالِدَيْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ بِجَاهِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ اٰم۪ينَ
142
Ey şu risaleyi insaf ile mütâlaa eden kardeş!
Deme: “Niçin bu ‘Onuncu Söz’ü birden tamamıyla anlayamıyorum?” ve tamam anlamadığın için sıkılma. Çünkü; İbn‑i Sînâ gibi bir dâhi‑yi hikmet: اَلْحَشْرُ لَيْسَ عَلٰى مَقَاي۪يسَ عَقْلِيَّةٍ demiş, “Îmân ederiz. Fakat akıl bu yolda gidemez.” diye hükmetmiştir. Hem, bütün ulemâ‑i İslâm: “Haşir, bir mes'ele‑i nakliyedir. Delili, nakildir. Akıl ile ona gidilmez.” diye müttefikan hükmettikleri hâlde, elbette o kadar derin ve ma'nen pek yüksek bir yol, birdenbire bir cadde‑i umumiye-i akliye hükmüne geçemez.
Kur'ân‑ı Hakîm’in feyziyle ve Hàlık‑ı Rahîm’in rahmetiyle, şu taklidi kırılmış ve teslîmi bozulmuş asırda, o derin ve yüksek yolu şu derece ihsân ettiğinden bin şükür etmeliyiz. Çünkü; îmânımızın kurtulmasına kâfî gelir. Fehmettiğimiz mikdarına memnun olup tekrar mütâlaa ile izdiyâdına çalışmalıyız.
Haşre, akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki: Haşr‑i A'zam, İsm‑i A'zamın tecellîsiyle olduğundan; Cenâb‑ı Hakk’ın İsm‑i A'zamının ve her ismin a'zamî mertebesindeki tecellîsiyle zâhir olan ef'âl‑i azîmeyi görmek ve göstermekle Haşr‑i A'zam bahar gibi kolay isbât ve kat'î iz'ân ve tahkîkî îmân edilir. Şu “Onuncu Söz”de feyz‑i Kur'ân ile öyle görülüyor ve gösteriliyor. Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa âciz kalır, taklide mecbur olur…
143
Zeylin Birinci Parçası
Onuncu Söz’ün Mühim Bir Zeyli ve Lâhikasının Birinci Parçası
﴿﷽﴾
﴿فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ ❋ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ ❋ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَٓا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُٓوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَٓاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِه۪ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَيُحْي۪ي بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ ❋ وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ ❋ وَهُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾
144
Îmânın bir kutbunu gösteren bu semâvî âyât‑ı kübrânın ve Haşr’i isbât eden şu kudsî berâhin‑i uzmânın bir nükte‑i ekberi ve bir hüccet‑i a'zamı, bu “Dokuzuncu Şuâ”da beyân edilecek.
Latîf bir İnâyet‑i Rabbâniye’dir ki; bundan otuz sene evvel Eski Said, yazdığı tefsir mukaddimesi “Muhâkemât” nâmındaki eserin âhirinde, “İkinci Maksad: Kur'ân’da Haşr’e işâret eden iki âyet tefsir ve beyân edilecek. نَخُو بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ” deyip durmuş, daha yazamamış. Hàlık‑ı Rahîm’ime delâil ve emârât‑ı Haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki, otuz sene sonra tevfik ihsân eyledi.
Evet bundan dokuz‑on sene evvel o iki âyetten birinci âyet olan: ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾ fermân‑ı İlâhî’nin iki parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunan Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz’ü in'âm etti. Münkirleri susturdu.
Hem, îmân‑ı Haşrînin hücum edilmez o iki metîn kalesinden, dokuz ve on sene sonra ikinci âyet olan başta mezkûr âyât‑ı ekberin tefsirini bu risale ile ikram etti. İşte bu Dokuzuncu Şuâ, mezkûr âyâtıyla işâret edilen “Dokuz Àlî Makam” ve bir ehemmiyetli “Mukaddime”den ibarettir.
145
Mukaddime
Haşir akîdesinin, pek çok rûhî fâidelerinden ve hayatî neticelerinden bir tek netice‑i câmiayı ihtisar ile beyân ve hayat‑ı insaniyeye, hususan hayat‑ı ictimâiyesine ne derece lüzumlu ve zarûrî olduğunu izhâr ve bu îmân‑ı Haşrî akîdesinin pek çok hüccetlerinden, bir tek hüccet‑i külliyeyi icmâl ile göstermek ve o Akîde‑i Haşriye ne derece bedîhî ve şüphesiz bulunduğunu ifâde etmekten ibaret olarak “İki Nokta”dır.
Birinci Nokta
Âhiret akîdesi; hayat‑ı ictimâiye ve şahsiye‑i insaniyenin üssü'l‑esâsı ve saâdetinin ve kemâlâtının esâsâtı olduğuna, yüzer delillerinden bir mikyâs olarak yalnız dört tanesine işâret edeceğiz:
Birincisi: Nev'‑i beşerin hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve gayet zaîf ve nâzik vücûdlarında bir kuvve‑i maneviye bulabilirler. Ve herşeyden çabuk ağlayan gayet mukâvemetsiz mizâc‑ı rûhlarında, o Cennet ile bir ümîd bulup, mesrûrâne yaşayabilirler. Meselâ, Cennet fikriyle der: “Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü. Cennet’in bir kuşu oldu. Cennet’te gezer, bizden daha güzel yaşar.”
Yoksa, her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri, o zaîf bîçârelerin endişeli nazarlarına çarpması; mukâvemetlerini ve kuvve‑i maneviyelerini zîr ü zeber ederek, gözleriyle beraber rûh, kalb, akıl gibi bütün letâifini dahi öyle ağlattıracak; ya mahvolup veya dîvâne bir bedbaht hayvan olacaktı…
146
İkinci Delil: Nev'‑i insanın – bir cihette – nısfı olan ihtiyarlar, yalnız hayat‑ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. Ve çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukâbil bir tesellî bulabilirler. Ve çocuk hükmüne geçen serîü't‑teessür rûhlarında ve mizâclarında, mevt ve zevâlden çıkan elîm ve dehşetli me'yûsiyete karşı, ancak hayat‑ı bâkiye ümîdiyle mukàbele edebilirler.
Yoksa, o şefkate lâyık muhteremler ve sükûnete ve istirahat‑i kalbiyeye çok muhtaç o endişeli babalar ve analar, öyle bir vâveylâ‑yı rûhî ve bir dağdağa‑i kalbî hissedeceklerdi ki; bu dünya onlara zulmetli bir zindân ve hayat dahi kasâvetli bir azâb olurdu.
Üçüncü Delil: İnsanların hayat‑ı ictimâiyesinin medârı olan gençler, delikanlılar, şiddet‑i galeyânda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefis ve hevâlarını tecâvüzâttan ve zulümlerden ve tahribâttan durduran ve hayat‑ı ictimâiyenin hüsn‑ü cereyanını te'min eden; yalnız Cehennem fikridir.
Yoksa, Cehennem endişesi olmazsa “El‑hükmü li'l-gâlib” kaidesiyle o sarhoş delikanlılar, hevesâtları peşinde bîçâre zaîflere, âcizlere, dünyayı Cehennem’e çevireceklerdi. Ve yüksek insaniyeti, gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.
Dördüncü Delil: Nev'‑i beşerin hayat‑ı dünyeviyesinde en cem'iyetli merkez ve en esâslı zenberek ve dünyevî saâdet için bir Cennet, bir melce', bir tahassungâh ise; aile hayatıdır. Ve herkesin hânesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hâne ve aile hayatının hayatı ve saâdeti ise; samîmî ve ciddi ve vefâdârâne hürmet ve hakîki ve şefkatli ve fedâkârâne merhamet ile olabilir. Ve bu hakîki hürmet ve samîmî merhamet ise; ebedî bir arkadaşlık ve dâimî bir refâkat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta birbiriyle pederâne, ferzendâne, kardeşâne, arkadaşâne münâsebetlerin bulunmak fikriyle, akîdesiyle olabilir.
Meselâ der: “Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayatta dâimî bir refîka‑i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de zararı yok. Çünkü; ebedî bir güzelliği var, gelecek. Ve böyle dâimî arkadaşlığın hatırı için herbir fedâkârlığı ve merhameti yaparım.” diyerek, o ihtiyare karısına, güzel bir hûri gibi muhabbetle, şefkatle, merhametle mukàbele edebilir.
147
Yoksa, kısacık bir‑iki saat sûrî bir refâkatten sonra, ebedî bir firâk ve müfârakata uğrayan arkadaşlık; elbette gayet sûrî ve muvakkat ve esâssız, hayvan gibi bir rikkat‑i cinsiye mânâsında ve bir mecâzî merhamet ve sun'î bir hürmet verebilir. Ve hayvanatta olduğu gibi; başka menfaatler ve sâir gâlib hisler, o hürmet ve merhameti mağlûb edip, o dünya Cennet’ini Cehennem’e çevirir.
İşte, îmân‑ı Haşrînin yüzer neticesinden birisi; hayat‑ı ictimâiye-i insaniyeye taalluk eder. Ve bu tek neticenin de yüzer cihetinden ve faydalarından, mezkûr dört delile sâirleri kıyâs edilse anlaşılır ki: Hakikat‑i haşriyenin tahakkuku ve vukû'u; insaniyetin ulvî hakikati ve küllî hâceti derecesinde kat'îdir. Belki, insanın midesindeki ihtiyacın vücûdu; taamların vücûduna delâlet ve şehâdetinden daha zâhirdir. Ve daha ziyâde tahakkukunu bildirir.
Ve eğer, bu hakikat‑i Haşriyenin neticeleri insaniyetten çıksa; o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayatdâr olan insaniyet mâhiyeti; murdar ve mikrop yuvası bir lâşe hükmüne sukùt edeceğini isbât eder.
Beşerin idare ve ahlâk ve ictimâiyatı ile çok alâkadar olan, ictimâiyyûn ve siyâsiyyûn ve ahlâkıyyûnun kulakları çınlasın!‥ Gelsinler, bu boşluğu ne ile doldurabilirler? Ve bu derin yaraları ne ile tedâvi edebilirler?‥
İkinci Nokta
Hakikat‑i Haşriyenin hadsiz bürhânlarından, sâir erkân‑ı îmâniyeden gelen şehâdetlerin hülâsasından çıkan bir bürhânı, gayet muhtasar bir sûrette beyân eder. Şöyle ki:
Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine delâlet eden bütün mu'cizeleri ve bütün delâil‑i nübüvveti ve hakkâniyetinin bütün bürhânları, birden hakikat‑i haşriyenin tahakkukuna şehâdet ederek isbât ederler. Çünkü; bu Zât’ın bütün hayatında bütün da'vâları, vahdâniyetten sonra Haşir’de temerküz ediyor. Hem, umum peygamberleri tasdik eden ve ettiren bütün mu'cizeleri ve hüccetleri aynı hakikate şehâdet eder. Hem وَبِرُسُلِهِ kelimesinden gelen şehâdeti bedâhet derecesine çıkaran وَبِكُتُبِهِ şehâdeti de aynı hakikate şehâdet eder. Şöyle ki:
148
Başta Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakkâniyetini isbât eden bütün mu'cizeleri, hüccetleri ve hakikatleri, birden hakikat‑i haşriyenin tahakkukuna ve vukû'una şehâdet edip isbât ederler. Çünkü; Kur'ân’ın hemen üçten birisi Haşir’dir. Ve ekser kısa sûrelerinin başlarında gayet kuvvetli âyât‑ı Haşriye’dir. Sarîhan ve işâreten binler âyâtıyla aynı hakikati haber verir, isbât eder, gösterir. Meselâ: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ﴾﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا﴾﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ﴾﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ﴾﴿عَمَّ يَتَسَٓاءَلُونَ﴾﴿هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ الْغَاشِيَةِ﴾ gibi, otuz‑kırk sûrelerin başlarında bütün kat'iyyetle hakikat‑i Haşriyeyi kâinâtın en ehemmiyetli ve vâcib bir hakikati olduğunu göstermekle beraber, sâir âyetler dahi o hakikatin çeşit çeşit delillerini beyân edip iknâ eder.
Acaba bir tek âyetin bir tek işâreti, gözümüz önünde ulûm‑u İslâmiyede müteaddid ilmî ve kevnî hakikatleri meyve veren bir kitabın binler böyle şehâdetleriyle ve da'vâları ile, güneş gibi zuhûr eden îmân‑ı Haşrî; hakikatsiz olması güneşin inkârı, belki kâinâtın ademi gibi hiçbir cihet‑i imkânı var mı? Ve yüz derece muhâl ve bâtıl olmaz mı?
149
Acaba, bir sultanın bir tek işâreti yalan olmamak için bazen bir ordu hareket edip çarpıştığı hâlde, o pek ciddi ve izzetli sultanın binler sözleri ve va'dleri ve tehdidlerini yalan çıkarmak, hiçbir cihette kàbil midir? Ve hakikatsiz olmak mümkün müdür?
Acaba, onüç asırda fâsılasız olarak, hadsiz rûhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakikat dâiresinde hükmeden, terbiye eden, idare eden bu manevî Sultan‑ı Zîşan’ın bir tek işâreti böyle bir hakikati isbât etmeğe kâfî iken, binler tasrîhât ile bu hakikat‑i Haşriyeyi gösterip isbât ettikten sonra, o hakikati tanımayan bir echel ahmak için Cehennem azâbı lâzım gelmez mi? Ve ayn‑ı adâlet olmaz mı?
Hem birer zamana ve birer devre hükmeden bütün semâvî suhuflar ve mukaddes kitaplar dahi, bütün istikbâle ve umum zamanlara hükümrân olan Kur'ân’ın tafsilâtla, izâhatla, tekrar ile beyân ve isbât ettiği hakikat‑i Haşriyeyi, asırlarına ve zamanlarına göre o hakikati kat'î kabûl ile beraber, tafsilâtsız ve perdeli ve muhtasar bir sûrette beyân, fakat kuvvetli bir tarzda iddia ve isbâtları; Kur'ân’ın da'vâsını binler imza ile tasdik ederler.
Bu bahsin münâsebetiyle Risale‑i Münâcât’ın âhirinde, ا۪يمَانٌ بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِrüknüne, sâir rükünlerin, hususan “Rusül” ve “Kütüb”ün şehâdetini münâcât sûretinde zikredilen pek kuvvetli ve hülâsalı ve bütün evhâmları izâle eden bir hüccet‑i Haşriye aynen buraya giriyor. Şöyle ki; “Münâcât”ta demiş:
Ey Rabb‑i Rahîm’im! Resûl‑i Ekrem’inin ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle anladım ki: Başta Kur'ân ve Resûl‑i Ekrem’in olarak, bütün mukaddes kitaplar ve peygamberler, bu dünyada ve her tarafta nümûneleri görülen celâlli ve cemâlli isimlerinin tecellîleri daha parlak bir sûrette ebedü'l‑âbâdda devam edeceğine ve bu fânî âlemde rahîmâne cilveleri, nümûneleri müşâhede edilen ihsânatının daha şa'şaalı bir tarzda dâr‑ı saâdette istimrarına ve bekàsına ve bu kısa hayat‑ı dünyeviyede onları zevk ile gören ve muhabbet ile refâkat eden müştâkların, ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına icmâ ve ittifak ile şehâdet ve delâlet ve işâret ederler.
150
Hem, yüzer mu'cizât‑ı bâhirelerine ve âyât‑ı kàtıalarına istinâden, başta Resûl‑i Ekrem ve Kur'ân‑ı Hakîm’in olarak, bütün nurânî rûhların sâhibleri olan peygamberler ve bütün münevver kalblerin kutubları olan velîler ve bütün keskin ve nurlu akılların mâdenleri olan sıddıkînler; bütün suhuf‑u semâviye’de ve kütüb‑ü mukaddesede senin çok tekrar ile ettiğin binler va'dlerine ve tehdidlerine istinâden, hem senin Kudret ve Rahmet ve İnâyet ve Hikmet ve Celâl ve Cemâl gibi âhireti iktiza eden kudsî sıfatlarına ve şe'nlerine ve senin izzet‑i Celâline ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine i'timâden, hem âhiretin izlerini ve tereşşuhâtını bildiren hadsiz keşfiyâtlarına ve müşâhedelerine ve ilmelyakìn ve aynelyakìn derecesinde bulunan i'tikàdlarına ve îmânlarına binâen saâdet‑i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. Ehl‑i dalâlet için Cehennem ve ehl‑i hidayet için Cennet bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar. Kuvvetli îmân edip, şehâdet ediyorlar.
151
Ey Kadîr‑i Hakîm! Ey Rahmân‑ı Rahîm! Ey Sâdıku'l‑Va'di'l-Kerîm! Ey İzzet ve Azamet ve Celâl sâhibi Kahhâr‑ı Zülcelâl!. Bu kadar sâdık dostlarını, bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını yalancı çıkarmak, tekzîb etmek ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin kat'î mukteziyâtını tekzîb edip yapmamak ve senin sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ve itâat etmekle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbûl ibâdının âhirete bakan hadsiz duâlarını ve da'vâlarını reddetmek, dinlememek ve küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzîb etmekle, senin azamet‑i Kibriyâna dokunan ve izzet‑i Celâline dokunduran ve Ulûhiyet’inin haysiyetine ilişen ve şefkat‑i Rubûbiyet’ini müteessir eden ehl‑i dalâleti ve ehl‑i küfrü, Haşr’in inkârında onları tasdik etmekten yüzbinler derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve àlîsin. Böyle nihâyetsiz bir zulümden ve nihâyetsiz bir çirkinlikten, senin o nihâyetsiz adâletini ve nihâyetsiz cemâlini ve hadsiz rahmetini, hadsiz derece takdis ediyoruz.
Ve bütün kuvvetimizle îmân ederiz ki: O yüz binler sâdık elçilerin ve o hadsiz doğru dellâl‑ı saltanatın olan enbiyâ, asfiyâ, evliyâlar; hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn sûretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine, âlem‑i bekàdaki ihsânatının definelerine ve dâr‑ı saâdette tamamıyla zuhûr eden güzel isimlerinin hàrika, güzel cilvelerine şehâdetleri hak ve hakikattir. Ve işâretleri doğru ve mutâbıktır. Ve beşâretleri sâdık ve vâkidir. Ve onlar bütün hakikatlerin merci'i ve güneşi ve hâmîsi olan “Hakk” isminin en büyük bir şuâı; bu hakikat‑i ekber-i Haşriye olduğunu îmân ederek, senin emrin ile senin ibâdına hak dâiresinde ders veriyorlar. Ve ayn‑ı hakikat olarak ta'lim ediyorlar.
152
Yâ Rab! Bunların ders ve ta'limlerinin hakkı ve hürmeti için, bize ve Risale‑i Nur Talebeleri’ne îmân‑ı ekmel ve hüsn‑ü hâtime ver. Ve bizleri onların şefâatlerine mazhar eyle… Âmîn…
Hem nasıl ki; Kur'ân’ın, belki bütün semâvî kitapların hakkâniyetini isbât eden umum deliller ve hüccetler; ve Habîbullâh’ın, belki bütün enbiyânın nübüvvetlerini isbât eden umum mu'cizeler ve bürhânlar, dolayısıyla en büyük müddeâları olan âhiretin tahakkukuna delâlet ederler. Aynen öyle de, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine şehâdet eden ekser deliller ve hüccetler, dolayısıyla Rubûbiyet’in ve Ulûhiyet’in en büyük medârı ve mazharı olan dâr‑ı saâdetin ve âlem‑i bekànın vücûduna, açılmasına şehâdet ederler.
Çünkü; gelecek makàmâtta beyân ve isbât edileceği gibi, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un hem mevcûdiyeti, hem umum sıfatları, hem ekser isimleri, hem “Rubûbiyet, Ulûhiyet, Rahmet, İnâyet, Hikmet, Adâlet…” gibi vasıfları, şe'nleri lüzum derecesinde âhireti iktiza ve vücûb derecesinde bâkî bir âlemi istilzam ve zarûret derecesinde mükâfât ve mücâzât için haşri ve neşri isterler.
Evet, mâdem ezelî, ebedî bir Allah var; elbette saltanat‑ı Ulûhiyet’inin sermedî bir medârı olan âhiret vardır. Ve mâdem, bu kâinâtta ve zîhayatta gayet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir Rubûbiyet‑i mutlaka var ve görünüyor. Elbette o Rubûbiyet’in haşmetini sukùttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran ebedî bir dâr‑ı saâdet bulunacak ve girilecek.
153
Hem mâdem, göz ile görünen bu hadsiz in'âmlar, ihsânlar, lütûflar, keremler, inâyetler, rahmetler; perde‑i gayb arkasında bir Zât‑ı Rahmân-ı Rahîm’in bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir. Elbette in'âmı istihzâdan ve ihsânı aldatmaktan ve inâyeti adâvetten ve rahmeti azâbdan ve lütûf ve keremi ihanetten halâs eden ve ihsânı ihsân eden ve ni'meti ni'met eden bir âlem‑i bâkîde, bir hayat‑ı bâkiye var ve olacaktır.
Hem mâdem, bahar faslında zeminin dar sahifesinde hatâsız yüzbin kitabı birbiri içinde yazan bir kalem‑i kudret, gözümüz önünde yorulmadan işliyor. Ve o kalem sâhibi yüzbin defa ahd ve va'detmiş ki: “Bu dar yerde ve karışık ve birbiri içinde yazılan bahar kitabından daha kolay olarak, geniş bir yerde, güzel ve lâyemût bir kitabı yazacağım ve size okutturacağım.” diye, bütün fermânlarda o kitaptan bahsediyor. Elbette ve herhalde o kitabın aslı yazılmış ve haşir ve neşir ile hâşiyeleri de yazılacak. Ve umumun defter‑i a'mâlleri onda kaydedilecek.
Hem mâdem, bu arz, kesret‑i mahlûkat cihetiyle ve mütemâdiyen değişen yüzbinler çeşit çeşit envâ'‑ı zevi'l-hayat ve zevi'l-ervâhın meskeni, menşe'i, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle; bu kâinâtın kalbi, merkezi, hülâsası, neticesi, sebeb‑i hilkati olarak gayet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki; küçüklüğü ile beraber koca semâvâta karşı denk tutulmuş. Semâvî fermânlarda dâima: ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ deniliyor.
154
Ve mâdem, bu mâhiyetteki arzın her tarafına hükmeden ve ekser mahlûkatına tasarruf eden ve ekser zîhayat mevcûdâtını teshìr edip kendi etrafına toplattıran ve ekser masnûâtını kendi hevesâtının hendesesiyle ve ihtiyacâtının düsturlarıyla öyle güzelce tanzim ve teşhîr ve tezyîn ve çok antika nev'ilerini liste gibi birer yerlerde öyle toplayıp süslettirir ki; değil yalnız ins ve cin nazarlarını, belki semâvât ehlinin ve kâinâtın nazar‑ı dikkatlerini ve takdirlerini ve kâinâtın sâhibinin nazar‑ı istihsânını celbetmekle gayet büyük bir ehemmiyet ve kıymet alan ve bu haysiyetle bu kâinâtın hikmet‑i hilkati ve büyük neticesi ve kıymetli meyvesi ve arzın halifesi olduğunu; fenleriyle, san'atlarıyla gösteren ve dünya cihetinde, Sâni'‑i Âlemin mu'cizeli san'atlarını gayet güzelce teşhîr ve tanzim ettiği için, isyan ve küfrüyle beraber dünyada bırakılan ve azâbı te'hir edilen ve bu hizmeti için imhâl edilip muvaffakıyet gören nev'‑i benî Âdem var.
Ve mâdem, bu mâhiyetteki nev'‑i benî Âdem, mizâc ve hilkat itibariyle gayet zaîf ve âciz ve gayet acz ve fakrıyla beraber, hadsiz ihtiyacâtı ve teellümâtı olduğu hâlde, bütün bütün kuvvetinin ve ihtiyarının fevkınde olarak, koca küre‑i arzı, o nev'‑i insana lüzumu bulunan her nev'i mâdenlere mahzen ve her nev'i taamlara anbar ve nev'‑i insanın hoşuna gidecek her çeşit mallara bir dükkân sûretine getiren, gayet kuvvetli ve hikmetli ve şefkatli bir Mutasarrıf var ki; böyle nev'‑i insana bakıyor, besliyor, istediğini veriyor.
Ve mâdem, bu hakikatteki bir Rab; hem insanı sever, hem kendini insana sevdirir, hem bâkîdir, hem bâkî âlemleri var, hem adâletle her işi görür ve hikmetle herşeyi yapıyor. Hem, bu kısa hayat‑ı dünyeviyede ve bu kısacık ömr‑ü beşerde ve bu muvakkat ve fânî zeminde O Hâkim‑i Ezelî’nin haşmet‑i saltanatı ve sermediyet‑i hâkimiyeti yerleşemiyor.
Ve nev'‑i insanda vukû' bulan ve kâinâtın intizamına ve adâlet ve muvâzenelerine ve hüsn‑ü cemâline münâfî ve muhâlif çok büyük zulümleri ve isyanları ve velîni'metine ve onu şefkatle besleyene karşı ihanetleri, inkârları, küfürleri bu dünyada cezasız kalıp; gaddâr zâlim, rahat ile hayatını ve bîçâre mazlum, meşakkatler içinde ömürlerini geçirirler. Ve umum kâinâtta eserleri görünen şu adâlet‑i mutlakanın mâhiyeti ise; dirilmemek sûretiyle o gaddâr zâlimlerin ve me'yûs mazlumların vefât içindeki müsâvâtlarına bütün bütün zıttır, kaldırmaz, müsâade etmez!
155
Ve mâdem, nasıl ki kâinâtın sâhibi, kâinâttan zemini ve zeminden nev'‑i insanı intihâb edip gayet büyük bir makam, bir ehemmiyet vermiş. Öyle de, nev'‑i insandan dahi makàsıd‑ı Rubûbiyet’ine tevâfuk eden ve kendilerini îmân ve teslîm ile O’na sevdiren hakîki insanlar olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâyı intihâb edip kendine dost ve muhâtab ederek, onları mu'cizeler ve tevfikler ile ikram ve düşmanlarını semâvî tokatlar ile tâzib ediyor.
Ve bu kıymetli, sevimli dostlarından dahi, onların imâmı ve mefhari olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı intihâb ederek, ehemmiyetli küre‑i arzın yarısını ve ehemmiyetli nev'‑i insanın beşten birisini uzun asırlarda O’nun nuruyla tenvir ediyor. Âdeta bu kâinât O’nun için yaratılmış gibi; bütün gayeleri O’nun ile ve O’nun dini ile ve Kur'ân’ı ile tezâhür ediyor.
Ve o pek çok kıymetdâr ve milyonlar sene yaşayacak kadar hadsiz hizmetlerinin ücretlerini, hadsiz bir zamanda almağa müstehak ve lâyık iken, gayet meşakkatler ve mücâhedeler içinde altmışüç sene gibi kısacık bir ömür verilmiş. Acaba hiçbir cihetle hiçbir imkânı, hiçbir ihtimali, hiçbir kàbiliyeti var mı ki: O Zât, bütün emsâli ve dostlarıyla beraber dirilmesin? Ve şimdi de rûhen diri ve hayy olmasın? İ'dâm‑ı ebedî ile mahvolsunlar? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ!‥ Evet, bütün kâinât ve hakikat‑i âlem, dirilmesini da'vâ eder ve hayatını Sâhib‑i kâinâttan taleb ediyor…
156
Ve mâdem, Yedinci Şuâ olan “Âyetü'l‑Kübrâ”da, herbiri bir dağ kuvvetinde, otuzüç aded icmâ‑ı azîm isbât etmişler ki: Bu kâinât bir elden çıkmış. Ve bir tek Zât’ın mülküdür. Ve Kemâlât‑ı İlâhiye’nin medârı olan Vahdet’ini ve Ehadiyet’ini bedâhetle göstermişler. Ve Vahdet ve Ehadiyet ile bütün kâinât, O Zât‑ı Vâhid’in emirber neferleri ve musahhar memurları hükmüne geçiyor. Ve âhiretin gelmesiyle, kemâlâtı sukùttan; ve adâlet‑i mutlakası, müstehziyâne gadr‑i mutlaktan; ve hikmet‑i âmmesi sefâhetkârâne abesiyetten; ve rahmet‑i vâsiası, lâhiyâne tâzibden; ve izzet‑i kudreti, zelîlâne aczden kurtulurlar, takaddüs ederler.
Elbette ve elbette ve herhalde îmân‑ı Billâh’ın yüzer nüktesinden bu “Sekiz Mâdem”lerdeki hakikatlerin muktezâsıyla; kıyâmet kopacak, haşir ve neşir olacak, dâr‑ı mücâzât ve mükâfât açılacak… Tâ ki, arzın mezkûr ehemmiyeti ve merkeziyeti ve insanın ehemmiyeti ve kıymeti tahakkuk edebilsin. Ve arz ve insanın Hàlık’ı ve Rabbi olan Mutasarrıf‑ı Hakîm’in mezkûr adâleti, hikmeti, rahmeti, saltanatı takarrur edebilsin. Ve O Bâkî Rabbin mezkûr hakîki dostları ve müştâkları i'dâm‑ı ebedîden kurtulsun. Ve o dostların en büyüğü ve en kıymetdârı, bütün kâinâtı memnun ve minnetdâr eden kudsî hizmetlerinin mükâfâtını görsün. Ve Sultan‑ı Sermedî’nin kemâlâtı naks ve kusurdan ve kudreti aczden ve hikmeti sefâhetten ve adâleti zulümden tenezzüh ve takaddüs ve teberrî etsin.
Elhâsıl: Mâdem Allah var. Elbette Âhiret vardır.
Hem nasıl ki: Mezkûr üç erkân‑ı îmâniye onları isbât eden bütün delilleriyle Haşr’e şehâdet ve delâlet ederler. Öyle de: وَبِمَلٰئِكَتِهِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى olan iki rükn‑ü îmânî dahi haşri istilzam edip, kuvvetli bir sûrette âlem‑i bekàya şehâdet ve delâlet ederler. Şöyle ki:
157
Melâikenin vücûdunu ve vazife‑i ubûdiyetlerini isbât eden bütün deliller ve hadsiz müşâhedeler, mükâlemeler; dolayısıyla âlem‑i ervâhın ve âlem‑i gaybın ve âlem‑i bekànın ve âlem‑i âhiretin ve ileride cin ve ins ile şenlendirilecek olan dâr‑ı saâdetin, Cennet ve Cehennem’in vücûdlarına delâlet ederler. Çünkü: Melekler bu âlemleri İzn‑i İlâhî ile görebilirler ve girerler. Ve Hazret‑i Cebrâil gibi, insanlar ile görüşen umum melâike‑i mukarrebîn; mezkûr âlemlerin vücûdlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan haber veriyorlar. Görmediğimiz Amerika kıt'asının vücûdunu, ondan gelenlerin ihbarıyla bedîhî bildiğimiz gibi, yüz tevâtür kuvvetinde bulunan melâike ihbarâtıyla âlem‑i bekànın ve dâr‑ı âhiretin ve Cennet ve Cehennem’in vücûdlarına, o kat'iyyette îmân etmek gerektir. Ve öyle de îmân ederiz.
Hem, Yirmialtıncı Söz olan “Risale‑i Kader”de, Îmân‑ı Bilkader rüknünü isbât eden bütün deliller; dolayısıyla haşre ve neşr‑i suhufa ve mîzan‑ı ekberdeki muvâzene‑i a'mâle delâlet ederler. Çünkü: Herşeyin mukadderâtını gözümüz önünde nizâm ve mîzan levhalarında kaydetmek ve her zîhayatın sergüzeşt‑i hayatiyelerini kuvve‑i hâfızalarında ve çekirdeklerinde ve sâir elvâh‑ı misâliyede yazmak ve her zîrûhun, hususan insanların defter‑i a'mâllerini elvâh‑ı mahfûzada tesbit etmek, geçirmek; elbette öyle muhît bir kader ve hakîmâne bir takdir ve müdakkikàne bir kayıt ve hafîzâne bir kitabet; ancak Mahkeme‑i Kübrâ’da, umumî bir muhâkeme neticesinde, dâimî bir mükâfât ve mücâzât için olabilir. Yoksa, o ihâtalı ve inceden ince olan kayıt ve muhâfaza; bütün bütün mânâsız, fâidesiz kalır. Hikmete ve hakikate münâfî olur. Hem, haşir gelmezse; kader kalemiyle yazılan bu kitab‑ı kâinâtın bütün muhakkak mânâları bozulur ki, hiçbir cihet‑i imkânı olamaz. Ve o ihtimal, bu kâinâtın vücûdunu inkâr gibi bir muhâl, belki bir hezeyan olur…
158
Elhâsıl: Îmânın beş rüknü bütün delilleriyle, haşir ve neşrin vukû'una ve vücûduna ve dâr‑ı âhiretin vücûduna ve açılmasına delâlet edip isterler ve şehâdet edip taleb ederler.
İşte hakikat‑i haşriyenin azametine tam muvâfık böyle azametli ve sarsılmaz direkleri ve bürhânları bulunduğu içindir ki: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hemen hemen üçten birisi Haşir ve Âhiret’i teşkil ediyor. Ve onu, bütün hakàikına temel taşı ve üssü'l‑esâs yapıyor. Ve herşeyi onun üstüne bina ediyor…
(Mukaddime nihâyet buldu.)
159
Zeylin İkinci Parçası
Baştaki âyetin mu'cizâne işâret ettikleri dokuz tabaka berâhin‑i Haşriye’ye dair “Dokuz Makam”dan “Birinci Makam”:
﴿فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ ❋ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ ❋ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ﴾ olan fıkradaki fermân‑ı haşre dair buradaki gösterdiği bürhân‑ı bâhiri ve hüccet‑i kàtıası beyân ve izâh edilecek inşâallâh. (Hâşiye)
Otuzuncu Lem'anın Beşinci Nüktesinin Dördüncü Remzi(❋)
Hayatın yirmisekizinci hàssasında beyân edilmiştir ki: Hayat, îmânın altı erkânına bakıp isbât ediyor. Onların tahakkukuna işâretler ediyor.
Evet, mâdem bu kâinâtın en mühim neticesi ve mâyesi ve hikmet‑i hilkati hayattır; elbette o hakikat‑i àliye; bu fânî, kısacık, noksan, elemli hayat‑ı dünyeviyeye münhasır değildir. Belki, hayatın, yirmidokuz hàssasıyla mâhiyetinin azameti anlaşılan şecere‑i hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık meyvesi; hayat‑ı ebediyedir ve hayat‑ı uhreviyedir ve taşıyla ve ağacıyla, toprağıyla hayatdâr olan dâr‑ı saâdetteki hayattır.
160
Yoksa, bu hadsiz cihâzât‑ı mühimme ile techiz edilen hayat şeceresi, zîşuûr hakkında, hususan insan hakkında meyvesiz, fâidesiz, hakikatsiz olmak lâzım gelecek ve sermâyece ve cihâzâtça serçe kuşundan, meselâ; yirmi derece ziyâde ve bu kâinâtın ve zîhayatın en mühim, yüksek ve ehemmiyetli mahlûku olan insan; serçe kuşundan saâdet‑i hayat cihetinde, yirmi derece aşağı düşüp, en bedbaht, en zelîl bir bîçâre olacak…
Hem, en kıymetdâr bir ni'met olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmek ile kalb‑i insanı mütemâdiyen incitip, bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından en musîbetli bir belâ olur. Bu ise yüz derece bâtıldır. Demek bu hayat‑ı dünyeviye, âhirete îmân rüknünü kat'î isbât ediyor ve her baharda haşrin üçyüzbinden ziyâde nümûnelerini gözümüze gösteriyor.
Acaba, senin cisminde ve senin bahçende ve senin vatanında, senin hayatına lâzım ve münâsib bütün levâzımatı ve cihâzâtı, hikmet ve inâyet ve rahmetle ihzar eden ve vaktinde yetiştiren; hattâ senin midenin bekà ve yaşamak arzusuyla ettiği hususî ve cüz'î olan rızık duâsını bilen ve işiten ve hadsiz lezîz taamlarla o duânın kabûlünü gösteren ve mideyi memnun eden bir Mutasarrıf‑ı Kadîr, hiç mümkün müdür ki; seni bilmesin ve görmesin ve nev'‑i insanın en büyük gayesi olan hayat‑ı ebediyeye lâzım esbâbı ihzar etmesin? Ve nev'‑i insanın en büyük ve en ehemmiyetli, en lâyık ve umumî olan bekà duâsını; hayat‑ı uhreviyenin inşâsıyla ve Cennet’in icâdıyla kabûl etmesin! Ve kâinâtın en mühim mahlûku, belki zeminin sultanı ve neticesi olan nev'‑i insanın arş ve ferşi çınlatan umumî ve gayet kuvvetli duâsını işitmeyip küçük bir mide kadar ehemmiyet vermesin, memnun etmesin! Kemâl‑i hikmetini ve nihâyet rahmetini inkâr ettirsin! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ!‥
161
Hem, hiç kàbil midir ki; hayatın en cüz'îsinin pek gizli sesini işitsin, derdini dinlesin, derman versin ve nâzını çeksin ve kemâl‑i i'tinâ ve ihtimam ile beslesin ve ona dikkatle hizmet ettirsin ve büyük mahlûkatını ona hizmetkâr yapsın ve sonra, en büyük ve kıymetdâr ve bâkî ve nâzdâr bir hayatın gök sadâsı gibi yüksek sesini işitmesin? Ve onun çok ehemmiyetli bekà duâsını ve nâzını ve niyâzını nazara almasın! Âdeta, bir neferin kemâl‑i i'tinâ ile techiz ve idaresini yapsın ve mutî' ve muhteşem orduya hiç bakmasın! Ve zerreyi görsün, güneşi görmesin! Sivrisineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ!‥
Hem, hiçbir cihetle akıl kabûl eder mi ki; hadsiz rahmetli, muhabbetli ve nihâyet derecede şefkatli ve kendi san'atını çok sever ve kendini sevdirip ve kendini sevenleri ziyâde seven bir Zât‑ı Kadîr-i Hakîm, en ziyâde kendini seven ve sevimli ve sevilen ve Sâni'ini fıtraten perestiş eden hayatı ve hayatın zâtı ve cevheri olan rûhu, mevt‑i ebedî ile i'dâm edip kendinden o sevgili muhibbini ve habîbini ebedî bir sûrette küstürsün, darıltsın, dehşetli rencîde ederek sırr‑ı rahmetini ve nur‑u muhabbetini inkâr etsin ve ettirsin! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!‥
Bu kâinâtı cilvesiyle süslendiren bir Cemâl‑i Mutlak ve umum mahlûkatı sevindiren bir Rahmet‑i Mutlaka; böyle hadsiz bir çirkinlikten ve kubh‑u mutlaktan ve böyle bir zulm‑ü mutlaktan, bir merhametsizlikten elbette nihâyetsiz derece münezzehtir ve mukaddestir.
Netice: Mâdem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû‑i isti'mâl etmeyenler, dâr‑ı bekàda ve Cennet‑i Bâkiye’de hayat‑ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ…
Ve hem nasıl ki; yeryüzünde bulunan parlak şeylerin, güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkları ziyânın lem'alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar, gidenler gibi yine hayâlî güneşçiklere âyinelik etmeleri, bilbedâhe gösteriyor ki; o lem'alar, yüksek bir tek güneşin cilve‑i in'ikâsıdırlar ve güneşin vücûdunu muhtelif diller ile yâdediyorlar ve ışık parmaklarıyla ona işâret ediyorlar…
162
Aynen öyle de; Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un Muhyî isminin cilve‑i a'zamı ile, berrin yüzünde ve bahrin içindeki zîhayatların kudret‑i İlâhiye ile parlayıp, arkalarından gelenlere yer vermek için “Yâ Hayy!” deyip perde‑i gaybda gizlenmeleri; bir hayat‑ı sermediye sâhibi olan Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına ve vücûb‑u vücûduna şehâdetler, işâretler ettikleri gibi, umum mevcûdâtın tanziminde eseri görünen ilm‑i İlâhî’ye şehâdet eden bütün deliller ve kâinâta tasarruf eden kudreti isbât eden bütün bürhânlar ve tanzim ve idare‑i kâinâtta hüküm‑fermâ olan irâde ve meşîeti isbât eden bütün hüccetler ve kelâm‑ı Rabbânî ve vahy‑i İlâhî’nin medârı olan risaletleri isbât eden bütün alâmetler, mu'cizeler ve hâkezâ yedi sıfât‑ı İlâhiye’ye şehâdet eden bütün delâil, bil'ittifak Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına delâlet, şehâdet, işâret ediyorlar.
Çünkü, nasıl bir şeyde görmek varsa, hayatı da vardır. İşitmek varsa, hayatın alâmetidir. Söylemek varsa hayatın vücûduna işâret eder. İhtiyar, irâde varsa, hayatı gösterir…
Aynen öyle de; bu kâinâtta âsârıyla vücûdları muhakkak ve bedîhî olan Kudret‑i Mutlaka ve İrâde‑i Şâmile ve İlm‑i Muhît gibi sıfatlar, bütün delâilleri ile Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına ve Vücûb‑u Vücûduna şehâdet ederler ve bütün kâinâtı bir gölgesiyle ışıklandıran ve bir cilvesiyle bütün dâr‑ı âhireti zerrâtıyla beraber hayatlandıran hayat‑ı sermediyesine şehâdet ederler.
Hem hayat, “Melâikeye îmân rüknü”ne dahi bakar, remzen isbât eder. Çünkü; mâdem kâinâtta en mühim netice hayattır ve en ziyâde intişar eden ve kıymetdârlığı için nüshaları teksir edilen ve zemin misâfirhânesini, gelip geçen kafilelerle şenlendiren zîhayatlardır. Ve mâdem küre‑i arz, bu kadar zîhayatın envâ'ıyla dolmuş ve mütemâdiyen zîhayat envâ'larını tecdîd ve teksir etmek hikmetiyle her vakit dolar boşanır ve en hasîs ve çürümüş maddelerinde dahi kesretle zîhayatlar halkedilerek bir mahşer‑i huveynât oluyor.
163
Ve mâdem hayatın süzülmüş en sâfî hülâsası olan şuûr ve akıl ve en latîf ve sâbit cevheri olan rûh; bu küre‑i arzda gayet kesretli bir sûrette halkolunuyorlar; âdeta küre‑i arz, hayat ve akıl ve şuûr ve ervâh ile ihyâ olup öyle şenlendirilmiş… Elbette küre‑i arzdan daha latîf, daha nurânî, daha büyük, daha ehemmiyetli olan ecrâm‑ı semâviye; ölü, câmid, hayatsız, şuûrsuz kalması imkân haricindedir.
Demek, gökleri, güneşleri, yıldızları şenlendirecek ve hayatdâr vaziyetini verecek ve netice‑i hilkat-i semâvâtı gösterecek ve hitâbât‑ı Sübhâniyeye mazhar olacak olan zîşuûr, zîhayat ve semâvâta münâsib sekeneler, herhalde sırr‑ı hayatla bulunuyorlar ki; onlar da melâikelerdir…
Hem, hayatın sırr‑ı mâhiyeti, “Peygamberlere îmân rüknü”ne bakıp remzen isbât eder. Evet, mâdem kâinât, hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy‑ı Kayyûm-u Ezelî’nin bir cilve‑i a'zamıdır. Bir nakş‑ı ekmelidir. Bir san'at‑ı ecmelidir. Mâdem hayat‑ı sermediye resûllerin gönderilmesiyle ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir. Evet, eğer kitaplar ve peygamberler olmaz ise, o hayat‑ı ezeliye bilinmez. Nasıl ki; bir adamın söylemesiyle diri ve hayatdâr olduğu anlaşılır… Öyle de, bu kâinâtın perdesi altında olan âlem‑i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir ve nehyedip hitâb eden bir Zât’ın kelimâtını, hitâbâtını gösterecek; peygamberler ve nâzil olan kitaplardır.
Elbette kâinâttaki hayat, kat'î bir sûrette Hayy‑ı Ezelî’nin vücûb‑u vücûduna kat'î şehâdet ettiği gibi, o hayat‑ı ezeliyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan “İrsâl‑i Rusül ve İnzâl‑i Kütüb rükünleri”ne bakar, remzen isbât eder. Ve bilhassa Risalet‑i Muhammediye ve Vahy‑i Kur'ânî, hayatın rûhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücûdu gibi hakkâniyetleri kat'îdir denilebilir.
164
Evet, nasıl ki hayat; bu kâinâttan süzülmüş bir hülâsadır ve şuûr ve his dahi, hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır ve akıl dahi, şuûrdan ve histen süzülmüş, şuûrun bir hülâsasıdır ve rûh dahi, hayatın hàlis ve sâfî bir cevheri ve sâbit ve müstakil zâtıdır… Öyle de, maddî ve manevî hayat‑ı Muhammediye (A.S.M.) dahi; hayattan ve rûh‑u kâinâttan süzülmüş hülâsatü'l‑hülâsadır ve Risalet‑i Muhammediye (A.S.M.) dahi; kâinâtın his ve şuûr ve aklından süzülmüş en sâfî hülâsasıdır. Belki maddî ve manevî hayat‑ı Muhammediye (A.S.M.) dahi – âsârının şehâdetiyle – hayat‑ı kâinâtın hayatıdır ve Risalet‑i Muhammediye (A.S.M.) şuûr‑u kâinâtın şuûrudur ve nurudur ve Vahy‑i Kur'ân dahi – hayatdâr hakàikının şehâdetiyle – hayat‑ı kâinâtın rûhudur ve şuûr‑u kâinâtın aklıdır.
Evet, evet, evet!‥ Eğer, kâinâttan Risalet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) nuru çıksa, gitse, kâinât vefât edecek. Eğer Kur'ân gitse, kâinât dîvâne olacak ve küre‑i arz, kafasını, aklını kaybedecek. Belki, şuûrsuz kalmış olan başını, bir seyyâreye çarpacak, bir kıyâmeti koparacak…
Hem hayat, “Îmân‑ı bilkader rüknü”ne bakıyor, remzen isbât eder. Çünkü, mâdem hayat, âlem‑i şehâdetin ziyâsıdır ve istilâ ediyor ve vücûdun neticesi ve gayesidir ve Hàlık‑ı Kâinâtın en câmi' âyinesidir ve fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin en mükemmel enmûzeci ve fihristesidir. – Temsîlde hatâ olmasın – bir nev'i programı hükmündedir. Elbette âlem‑i gayb, yani; mâzi, müstakbel, yani; geçmiş ve gelecek mahlûkatın hayat‑ı maneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizâm ve ma'lûmiyet ve meşhûdiyet ve taayyün ve evâmir‑i tekvîniyeyi imtisale müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını, sırr‑ı hayat iktiza ediyor.
165
Nasıl ki, bir ağacın çekirdek‑i aslîsi ve kökü ve müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi, aynen ağaç gibi bir nev'i hayata mazhardırlar. Belki, ağacın kavânîn‑i hayatiyesinden daha ince kavânîn‑i hayatı taşıyorlar. Hem nasıl ki, bu hâzır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler; bu bahar gittikten sonra gelecek baharlarda bırakacağı çekirdekler, kökler; bu bahar gibi, cilve‑i hayatı taşıyorlar ve kavânîn‑i hayatiyeye tâbidirler.
Aynen öyle de; şecere‑i kâinâtın bütün dal ve budaklarıyla herbirinin bir mâzisi ve müstakbeli var. Geçmiş ve gelecek tavırlardan ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nev'i ve her cüz'ünün ilm‑i İlâhiye’de muhtelif tavırlar ile müteaddid vücûdları, bir silsile‑i vücûd-u ilmî teşkil eder ve vücûd‑u haricî gibi, o vücûd‑u ilmî dahi, hayat‑ı umumiyenin manevî bir cilvesine mazhardır ki; mukadderât‑ı hayatiye o mânidâr ve canlı elvâh‑ı kaderiyeden alınır.
Evet, âlem‑i gaybın bir nev'i olan âlem‑i ervâh; ayn‑ı hayat ve madde‑i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervâh ile dolu olması, elbette mâzi ve müstakbel denilen âlem‑i gaybın bir diğer nev'i de ve ikinci kısmı dahi cilve‑i hayata mazhariyeti ister ve istilzam eder. Hem, bir şeyin vücûd‑u ilmîsindeki intizam‑ı ekmel ve mânidâr vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları, bir nev'i hayat‑ı maneviyeye mazhariyetini gösterir.
Evet, hayat‑ı ezeliye güneşinin ziyâsı olan bu gibi cilve‑i hayat, elbette yalnız bu âlem‑i şehâdete ve bu zaman‑ı hâzıra ve bu vücûd‑u haricîye münhasır olamaz. Belki, herbir âlem, kàbiliyetine göre o ziyânın cilvesine mazhardır ve kâinât, bütün âlemleriyle o cilve ile hayatdâr ve ziyâdârdır. Yoksa, nazar‑ı dalâletin gördüğü gibi, muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müdhiş birer cenaze ve karanlıklı birer vîrâne âlem olacaktı.
166
İşte, “Kadere ve kazâya îmân rüknü”nün dahi geniş bir vechi de sırr‑ı hayatla anlaşılıyor ve sâbit oluyor. Yani, nasıl ki âlem‑i şehâdet ve mevcûd hazır eşya, intizamlarıyla ve neticeleriyle hayatdârlıkları görünüyor‥ öyle de; âlem‑i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi, ma'nen hayatdâr bir vücûd‑u manevîleri ve rûhlu birer sübût‑u ilmîleri vardır ki; “Levh‑i kazâ ve kader” vâsıtasıyla o manevî hayatın eseri, “Mukadderât” nâmıyla görünür, tezâhür eder…
167
Zeylin Üçüncü Parçası
Haşir Münâsebetiyle Bir Suâl:
Kur'ân’da mükerreren ﴿اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً﴾ hem ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ﴾ fermânları gösteriyor ki; Haşr‑i A'zam bir ânda zamansız vücûda geliyor. Dar akıl ise, bu hadsiz derece hàrika ve emsâlsiz olan mes'eleyi iz'ân ile kabûl etmesine medâr olacak meşhûd bir misâl ister?
Elcevab: Haşir’de, rûhların cesedlere gelmesi var. Hem, cesedlerin ihyâsı var. Hem, cesedlerin inşâsı var. “Üç Mes'ele”dir.
Birinci Mes'ele: Rûhların cesedlerine gelmesine misâl ise: Gayet muntazam bir ordunun efrâdı, istirahat için her tarafa dağılmış iken, yüksek sadâlı bir boru sesiyle toplanmalarıdır. Evet, İsrâfil’in borusu olan “Sûr”u, ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken Ezel cânibinden gelen ﴿اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ﴾ hitâbını işiten ve ﴿قَالُوا بَلٰى﴾ ile cevab veren ervâhlar, elbette ordunun neferâtından binler derece daha musahhar ve muntazam ve mutî'dirler. Hem, değil yalnız rûhlar, belki bütün zerreler dahi, bir ordu‑yu Sübhânî ve emirber neferleri olduğunu kat'î bürhânlarla “Otuzuncu Söz” isbât etmiş.
168