Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Beşinci Hakikat

Bâb‑ı Şefkat ve Ubûdiyet-i Muhammediye’dir (A.S.M.). İsm‑i Mucîb ve Rahîm’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; en ednâ bir hâceti, en ednâ bir mahlûkundan görüp kemâl‑i şefkatle ummadığı yerden is'âf eden ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlûkundan işitip imdâd eden, lisân‑ı hâl ve kàl ile istenilen herşeye icâbet eden nihâyetsiz bir şefkat ve bir merhamet sâhibi bir Rab; en büyük bir abdinden, (Hâşiye) en sevgili bir mahlûkundan en büyük hâcetini görüp bitirmesin, is'âf etmesin! En yüksek duâyı işitip kabûl etmesin!‥
110
Evet, meselâ: Hayvanatın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütûf ve sühûleti gösteriyor ki: Şu kâinâtın Mâlik’i, nihâyetsiz bir rahmetle Rubûbiyet eder. Rubûbiyet’inde bu derece rahîmâne bir şefkat, hiç kàbil midir ki; mahlûkatın en efdalinin en güzel duâsını kabûl etmesin! Bu hakikati Ondokuzuncu Sözde izâh ettiğim vechile, şurada dahi mükerreren şöyle beyân edelim:
Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Hikâye‑i temsîliyede demiştik; bir adada bir ictimâ' var Bir Yâver‑i Ekrem bir nutuk okuyor. Onun işâret ettiği hakikat şöyledir ki: Gel! Bu zamandan tecerrüd edip, fikren Asr‑ı Saâdet’e ve hayâlen Cezîretü'l‑Arab’a gidiyoruz. ki, Resûl‑i Ekrem’i (A.S.M.) vazife başında ve ubûdiyet içinde görüp, ziyaret ederiz. Bak! O Zât nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle saâdet‑i ebediyenin sebeb‑i husûlü ve vesile‑i vusûlüdür; onun gibi ubûdiyetiyle ve duâsıyla o saâdetin sebeb‑i vücûdu ve Cennet’in vesile‑i icâdıdır.
İşte bak! O Zât öyle bir salât‑ı kübrâda, bir ibâdet‑i ulyâda saâdet‑i ebediye için duâ ediyor ki; güyâ bu cezîre, belki bütün Arz O’nun azametli namazıyla namaz kılar, niyâz eder. Çünkü ubûdiyeti ise; O’na ittibâ' eden ümmetin ubûdiyetini tazammun ettiği gibi, muvâfakat sırrıyla bütün enbiyânın sırr‑ı ubûdiyetini tazammun eder.
Hem o salât‑ı kübrâyı öyle bir cemâat‑i uzmâda kılar, niyâz ediyor ki; güyâ benî Âdem’in, Hazret‑i Âdem’den asrımıza belki kıyâmete kadar bütün nurânî ve kâmil insanlar, O’na tebaiyetle iktidâ edip duâsına âmîn derler. (Hâşiye)
111
Bak! Hem öyle bekà gibi bir hâcet‑i âmme için duâ ediyor ki; değil ehl‑i arz, belki ehl‑i semâvât, belki bütün mevcûdât niyâzına iştirâk edip lisân‑ı hâl ile: Oh evet yâ Rabbenâ! Ver. Duâsını kabûl et. Biz de istiyoruz‥” diyorlar. Hem bak! Öyle hazînâne, öyle mahbûbâne, öyle müştâkàne, öyle tazarrukârâne saâdet‑i bâkiye istiyor ki; bütün kâinâtı ağlattırıp, duâsına iştirâk ettiriyor.
Bak! Hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için saâdet isteyip, duâ ediyor ki; insanı ve bütün mahlûkatı esfel‑i sâfilîn olan fenâ‑yı mutlaka sukùttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten, abesiyetten; a'lâ‑yı illiyîn olan kıymete, bekàya, ulvî vazifeye, Mektûbat‑ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.
Bak! Hem öyle yüksek bir fizâr‑ı istimdâdkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyâz‑ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki; güyâ bütün mevcûdâta, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip duâsına; Âmîn, Allahümme âmîn.” dedirtiyor. (Hâşiye)
112
Bak! Hem öyle Semi' ve Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm’den saâdet ve bekàyı istiyor ki; bilmüşâhede en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hafî bir niyâzını görür, işitir, kabûl eder, merhamet eder. Lisân‑ı hâl ile de olsa icâbet eder. Öyle sûret‑i hakîmâne, basîrâne, rahîmânede verir ve icâbet eder ki; şübhe bırakmaz, o terbiye ve tedbir; öyle Semi' ve Basîr’e mahsûs, öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hàstır
Acaba, bütün benî Âdem’i arkasına alıp şu arz üstünde durup, Arş‑ı A'zama müteveccihen el kaldırıp, nev'‑i beşerin hülâsa‑i ubûdiyetini câmi' hakikat‑i ubûdiyet-i Ahmediye (A.S.M.) içinde duâ eden, şu şeref‑i nev'-i insan ve ferîd‑i kevn ü zaman olan Fahr‑i Kâinât ne istiyor, dinleyelim: Bak! Kendine ve ümmetine saâdet‑i ebediye istiyor. Bekà istiyor. Cennet istiyor. Hem, mevcûdât âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ‑i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. O esmâdan şefâat taleb ediyor; görüyorsun.
113
Eğer Âhiret’in hesabsız esbâb‑ı mûcibesi, delâil‑i vücûdu olmasa idi; yalnız şu Zât’ın tek duâsı, baharımızın icâdı kadar Hàlık‑ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti. (Hâşiye‑1) Evet, baharımızda yeryüzünü bir mahşer eden, yüzbin haşir nümûnelerini icâd eden Kadîr‑i Mutlak’a Cennet’in icâdı nasıl ağır olabilir!
Demek, nasıl ki O’nun risaleti, şu dâr‑ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubûdiyeti dahi, öteki dâr‑ı saâdetin açılmasına sebebiyet verdi.
Acaba hiç mümkün müdür ki; bütün akılları hayrette bırakan şu intizam‑ı âlem ve geniş rahmet içinde kusursuz hüsn‑ü san'at, misilsiz Cemâl‑i Rubûbiyet; o duâya icâbet etmemekle böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabûl etsin! Yani, en cüz'î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip îfâ etsin, yerine getirsin en ehemmiyetli, lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın! Hâşâ ve kellâ yüzbin defa hâşâ!‥ Böyle bir Cemâl, böyle bir çirkinliği kabûl edip çirkin olamaz. (Hâşiye‑2)
114
Demek, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubûdiyetiyle de Âhiret’in kapısını açar.
عَلَيْهِ صَلَوَاتُ الرَّحْمٰنِ مِلْءَ الدُّنْيَا وَدَارِ الْجِنَانِ ❋
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ ذٰلِكَ الْحَب۪يبِ الَّذ۪ي هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَفَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَحَيَاةُ الدّٰارَيْنِ وَوَس۪يلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَذُو الْجَنَاحَيْنِ وَرَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَعَلٰى اِخْوٰانِهِ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالْمُرْسَل۪ينَ اٰم۪ينَ ❋

Altıncı Hakikat

Bâb‑ı Haşmet ve Sermediyet olup, İsm‑i Celîl ve Bâkî cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; bütün mevcûdâtı güneşlerden, ağaçlardan zerrelere kadar emirber nefer hükmünde teshìr ve idare eden bir haşmet‑i Rubûbiyet; şu misâfirhâne‑i dünyada muvakkat bir hayat geçiren perîşan fânîler üstünde dursun sermedî, bâkî bir dâire‑i haşmet ve ebedî, àlî bir medâr‑ı Rubûbiyet’i icâd etmesin!
115
Evet şu kâinâtta görünen mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat ve seyyârâtın tayyare‑misâl hareketleri gibi azametli harekât ve arzı insana beşik, güneşi halka lamba yapmak gibi dehşetli teshìrat ve ölmüş, kurumuş küre‑i arzı diriltmek, süslendirmek gibi geniş tahvîlât gösteriyor ki; perde arkasında böyle muazzam bir Rubûbiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor. Böyle bir Saltanat‑ı Rubûbiyet, kendine lâyık bir raiyet ister ve şâyeste bir mazhar ister.
Hâlbuki görüyorsun; mâhiyetçe en câmi' ve mühim raiyeti ve bendeleri, şu misâfirhâne‑i dünyada perîşan bir sûrette muvakkaten toplanmışlar. Misâfirhâne ise, her gün dolar, boşanır. Hem bütün raiyet, tecrübe‑i hizmet için şu meydân‑ı imtihanda muvakkaten bulunuyorlar. Meydân ise, her saat tebeddül eder. Hem bütün o raiyet, Sâni'‑i Zülcelâl’in kıymetdâr ihsânatının nümûnelerini ve hàrika san'at antikalarını çarşı‑yı âlem sergilerinde, ticâret nazarında temâşâ etmek için, şu teşhîrgâhta birkaç dakika durup seyrediyorlar; sonra kayboluyorlar. Şu meşher ise, her dakika tahavvül ediyor. Giden gelmez gelen gider.
İşte bu hâl ve şu vaziyet kat'î gösteriyor ki: Şu misâfirhâne ve şu meydân ve şu meşherlerin arkasında; o sermedî saltanata medâr ve mazhar olacak dâimî saraylar, müstemir meskenler, şu dünyada gördüğümüz nümûnelerin ve sûretlerin en hàlis ve en yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineleri vardır. Demek, burada çabalamak, onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin isti'dâdına göre eğer kaybetmezse orada bir saâdeti vardır. Evet, öyle sermedî bir saltanat, muhâldir ki; şu fânîler ve zâil zelîller üstünde dursun
116
Şu hakikate, şu temsîl dûrbîniyle bak ki: Meselâ, sen yolda gidiyorsun. Görüyorsun ki, yol içinde bir han var. Bir büyük zât, o hanı, kendine gelen misâfirlerine yapmış. O misâfirlerin bir gece tenezzüh ve ibretleri için, o hanın tezyînâtına milyonlar altınlar sarfediyor. Hem o misâfirler, o tezyînâttan pek azı ve az bir zamanda bakıp, o ni'metlerden pek az bir vakitte, az bir şey tadıp, doymadan gidiyorlar. Fakat her misâfir, kendine mahsûs fotoğrafıyla, o handaki şeylerin sûretlerini alıyorlar. Hem o büyük zâtın hizmetkârları da, misâfirlerin sûret‑i muâmelelerini gayet dikkat ile alıyorlar ve kaydediyorlar. Hem görüyorsun ki; o zât, her günde, o kıymetdâr tezyînâtın çoğunu tahrib eder. Yeni gelecek misâfirlere, yeni tezyînâtı icâd eder. Bunu gördükten sonra hiç şübhen kalır ki: Bu yolda bu hanı yapan zâtın; dâimî, pek àlî menzilleri hem tükenmez pek kıymetli hazineleri hem müstemir, pek büyük bir sehàveti vardır. Şu handa gösterdiği ikram ile, misâfirlerini, kendi yanında bulunan şeylere iştihâlarını açıyor. Ve onlara hazırladığı hediyelere, rağbetlerini uyandırıyor.
Aynen onun gibi; şu misâfirhâne‑i dünyadaki vaziyeti, sarhoş olmadan dikkat etsen, şu Dokuz Esâsı anlarsın:
Birinci Esâs: Anlarsın ki; o han gibi bu dünya dahi kendi için değil kendi kendine de bu sûreti alması muhâldir. Belki, kafile‑i mahlûkatın gelip konmak ve göçmek için dolup boşanan, hikmetle yapılmış bir misâfirhânesidir.
İkinci Esâs: Hem anlarsın ki; şu hanın içinde oturanlar misâfirlerdir. Onların Rabb‑i Kerîm’i onları Dârü's‑Selâm’a dâvet eder.
Üçüncü Esâs: Hem anlarsın ki; şu dünyadaki tezyînât, yalnız telezzüz veya tenezzüh için değil. Çünkü; bir zaman lezzet verse, firâkıyla birçok zaman elem verir. Sana tattırır, iştihânı açar, fakat doyurmaz. Çünkü; ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır. Doymağa kâfî değil Demek; kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyînât, ibret içindir. (Hâşiye‑1) Şükür içindir. Usûl‑ü dâimîsine teşvik içindir. Başka, gayet ulvî gayeler içindir.
117
Dördüncü Esâs: Hem anlarsın ki; şu dünyadaki müzeyyenât ise, (Hâşiye‑2) Cennet’te ehl‑i îmân için Rahmet‑i Rahmân’la iddihar olunan ni'metlerin nümûneleri, sûretleri hükmündedir.
118
Beşinci Esâs: Hem anlarsın ki; şu fânî masnûât fenâ için değil, bir parça görünüp mahvolmak için yaratılmamışlar. Belki, vücûdda kısa bir zaman toplanıp, matlûb bir vaziyet alıp; sûretleri alınsın, timsâlleri tutulsun, mânâları bilinsin, neticeleri zaptedilsin Meselâ, ehl‑i ebed için dâimî manzaralar nescedilsin. Hem âlem‑i bekàda başka gayelere medâr olsun.
Eşya bekà için yaratıldığını, fenâ için olmadığını; belki, sûreten fenâ ise de, tamam‑ı vazife ve terhis olduğu bununla anlaşılıyor ki; fânî bir şey bir cihetle fenâya gider, çok cihetlerle bâkî kalır.
Meselâ; kudret kelimelerinden olan şu çiçeğe bak ki; kısa bir zamanda o çiçek tebessüm edip bize bakar, der‑akab, fenâ perdesinde saklanır. Fakat, senin ağzından çıkan kelime gibi o gider; fakat, binler misâllerini kulaklara tevdî' eder. Dinleyen akıllar adedince, mânâlarını akıllarda ibkà eder. Çünkü, vazifesi olan ifâde‑i mânâ bittikten sonra kendisi gider. Fakat, onu gören herşeyin hâfızasında zâhirî sûretini ve herbir tohumunda manevî mâhiyetini bırakıp öyle gidiyor. Güyâ her hâfıza ile her tohum, hıfz‑ı zîneti için birer fotoğraf ve devam‑ı bekàsı için birer menzildirler.
En basit mertebe‑i hayatta olan masnû' böyle ise, en yüksek tabaka‑i hayatta ve ervâh‑ı bâkiye sâhibi olan insan; ne kadar bekà ile alâkadar olduğu anlaşılır. Çiçekli ve meyveli koca nebâtâtın bir parça rûha benzeyen herbirinin kanun‑u teşekkülâtı, timsâl‑i sûreti zerrecikler gibi tohumlarda kemâl‑i intizamla, dağdağalı inkılâblar içinde ibkà ve muhâfaza edilmesiyle; gayet cem'iyetli ve yüksek bir mâhiyete mâlik, haricî bir vücûd giydirilmiş, zîşuûr, nurânî bir kanun‑u emrî olan rûh‑u beşer, ne derece bekà ile merbût ve alâkadar olduğu anlaşılır.
Altıncı Esâs: Hem anlarsın ki; insan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır; belki, bütün amellerinin sûretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhâsebe için zaptedilir.
119
Yedinci Esâs: Hem anlarsın ki; güz mevsiminde; yaz‑bahar âleminin güzel mahlûkatının tahribâtı i'dâm değil; belki, vazifelerinin tamamıyla terhisâtıdır. (Hâşiye) Hem, yeni baharda gelecek mahlûkata yer boşaltmak için tefrîğattır ve yeni vazifedârlar gelip konacak ve vazifedâr mevcûdâtın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarâttır. Hem zîşuûra vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan îkazât‑ı Sübhâniye’dir.
Sekizinci Esâs: Hem anlarsın ki; şu fânî âlemin sermedî Sâni'i için başka ve bâkî bir âlemi var ki, ibâdını oraya sevk ve ona teşvik eder.
Dokuzuncu Esâs: Hem anlarsın ki; öyle bir Rahmân, öyle bir âlemde, öyle hàs ibâdına, öyle ikramlar edecek ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb‑i beşere hutûr etmiştir. Âmennâ

Yedinci Hakikat

Bâb‑ı Hıfz ve Hafîziyet olup, İsm‑i Hafîz ve Rakìb’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; gökte, yerde, karada, denizde; yaş‑kuru, küçük‑büyük, âdi‑àlî herşeyi, kemâl‑i intizam ve mîzan içinde muhâfaza edip, bir türlü muhâsebe içinde neticelerini eleyen bir Hafîziyet; insan gibi büyük bir fıtratta, hilâfet‑i kübrâ gibi bir rütbede, emânet‑i kübrâ gibi büyük vazifesi olan beşerin, Rubûbiyet‑i âmmeye temâs eden amelleri ve fiilleri muhâfaza edilmesin! Muhâsebe eleğinden geçirilmesin! Adâlet terâzisinde tartılmasın! Şâyeste ceza ve mükâfât çekmesin! Hayır, asla!‥
120
Evet, şu kâinâtı idare eden Zât, herşeyi nizâm ve mîzan içinde muhâfaza ediyor. Nizâm ve mîzan ise; ilim ile hikmet ve irâde ile kudretin tezâhürüdür. Çünkü görüyoruz; her masnû', vücûdunda gayet muntazam ve mevzûn yaratılıyor. Hem, hayatı müddetince değiştirdiği sûretler dahi, birer intizamlı olduğu hâlde, hey'et‑i mecmuası da bir intizam tahtındadır.
Zîra görüyoruz ki: Vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihâyet verilen ve şu âlem‑i şehâdetten göçüp giden herşeyin; Hafîz‑i Zülcelâl, birçok sûretlerini elvâh‑ı mahfûza hükmünde olan (Hâşiye) hâfızalarda ve bir türlü misâlî âyinelerde hıfzedip, ekser tarihçe‑i hayatını çekirdeğinde, neticesinde nakşedip yazıyor. Zâhir ve bâtın âyinelerde ibkà ediyor Meselâ; beşerin hâfızası, ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği, çiçeğin tohumu, kanun‑u Hafîziyet’in azamet‑i ihâtasını gösteriyor.
Görmüyor musun ki; koca baharın hep çiçekli, meyveli bütün mevcûdâtı ve bunların kendilerine göre bütün sahâif‑i a'mâli ve teşkilâtının kanunları ve sûretlerinin timsâlleri, mahdûd bir mikdar tohumcuklar içlerinde yazarak, muhâfaza ediliyor. İkinci bir baharda, onlara göre bir muhâsebe içinde sahife‑i amellerini neşredip, kemâl‑i intizam ve hikmet ile koca diğer bir bahar âlemini meydâna getirmekle; Hafîziyet’in ne derece kuvvetli ihâta ile cereyan ettiğini gösteriyor.
Acaba; geçici, âdi, bekàsız, ehemmiyetsiz şeylerde böyle muhâfaza edilirse, âlem‑i gaybda, âlem‑i âhirette, âlem‑i ervâhta, Rubûbiyet‑i âmmede mühim semere veren beşerin amelleri hıfz içinde gözetilmek sûretiyle, ehemmiyetle zaptedilmemesi kàbil midir! Hayır ve asla!‥
121
Evet şu Hafîziyet’in bu sûrette tecellîsinden anlaşılıyor ki: Şu mevcûdâtın Mâlik’i, mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına büyük bir ihtimamı var. Hem hâkimiyet vazifesinde nihâyet derecede dikkat eder. Hem Rubûbiyet‑i saltanatında gayet ihtimamı gözetir. O derece ki, en küçük bir hâdiseyi, en ufak bir hizmeti yazar, yazdırır. Mülkünde cereyan eden herşeyin sûretini müteaddid şeylerde hıfzeder.
Şu Hafîziyet işâret eder ki: Ehemmiyetli bir muhâsebe‑i a'mâl defteri açılacak ve bilhassa mâhiyetçe en büyük, en mükerrem, en müşerref bir mahlûk olan insanın büyük olan amelleri, mühim olan fiilleri; mühim bir hesab ve mîzana girecek, sahife‑i amelleri neşredilecek.
Acaba, hiç kàbil midir ki; insan, hilâfet ve emânetle mükerrem olsun, Rubûbiyet’in külliyat‑ı şuûnuna şâhid olarak kesret dâirelerinde, vahdâniyet‑i İlâhiye’nin dellâllığını ilân etmekle, ekser mevcûdâtın tesbihât ve ibâdetlerine müdâhale edip zâbitlik ve müşâhidlik derecesine çıksın da; sonra kabre gidip, rahatla yatsın ve uyandırılmasın! Küçük‑büyük her amellerinden suâl edilmesin! Mahşer’e gidip Mahkeme‑i Kübrâ’yı görmesin! Hayır ve asla!‥
122
Hem bütün gelecek zamanda olan (Hâşiye) mümkinâta kàdir olduğuna, bütün geçmiş zamandaki mu'cizât‑ı kudreti olan vukûâtı şehâdet eden ve kıyâmet ve haşre pek benzeyen kış ile baharı, her vakit bilmüşâhede icâd eden bir Kadîr‑i Zülcelâl’den, insan nasıl ademe gidip kaçabilir, toprağa girip saklanabilir.
Mâdem bu dünyada ona lâyık muhâsebe görülüp hüküm verilmiyor. Elbette bir Mahkeme‑i Kübrâ, bir saâdet‑i uzmâya gidecektir.
123

Sekizinci Hakikat

Bâb‑ı Va'd ve Vaîd’dir. İsm‑i Cemîl ve Celîl’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; Alîm‑i Mutlak ve Kadîr‑i Mutlak olan şu masnûâtın Sâni'i; bütün Enbiyâ’nın tevâtürle haber verdikleri ve bütün Sıddıkîn ve Evliyâ’nın icmâ ile şehâdet ettikleri mükerrer va'd ve vaîd‑i İlâhî’sini yerine getirmeyip, hâşâ acz ve cehlini göstersin. Hâlbuki; va'd ve vaîdinde bulunduğu emirler, kudretine hiç ağır gelmez; pek hafif ve pek kolay Geçmiş baharın hesabsız mevcûdâtını gelecek baharda kısmen aynen (Hâşiye‑1) kısmen mislen (Hâşiye‑2) iâdesi kadar kolaydır.
Îfâ‑yı va'd ise; hem bize, hem herşeye, hem kendisine, hem Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine pek çok lâzımdır. Hulfü'l‑va'd ise; hem izzet‑i iktidarına zıttır, hem ihâta‑i ilmiyesine münâfîdir. Zîra hulfü'l‑va'd, ya cehilden, ya aczden gelir.
Ey münkir! Bilir misin ki; küfür ve inkârın ile ne kadar ahmakça bir cinayet işliyorsun ki; kendi yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik edip, hiçbir vecihle hulf ve hilâfa mecburiyeti olmayan ve hiçbir vecihle hilâf, O’nun izzetine ve haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen şeyler ve işler, sıdkına ve hakkâniyetine şehâdet eden bir Zât’ı tekzîb ediyorsun! Nihâyetsiz küçüklük içinde nihâyetsiz büyük cinayet işliyorsun! Elbette ebedî, büyük cezaya müstehak olursun. Bazı ehl‑i Cehennem’in bir dişi, dağ kadar olması; cinayetinin büyüklüğüne bir mikyâs olarak haber verilmiş. Misâlin şu yolcuya benzer ki; güneşin ziyâsından gözünü kapar, kafası içindeki hayâline bakar. Vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor.
Mâdem şu mevcûdât, hak söyleyen sâdık kelimeleri; şu hâdisât‑ı kâinât, doğru söyleyen nâtık âyetleri olan Cenâb‑ı Hak va'd etmiş. Elbette yapacaktır. Bir Mahkeme‑i Kübrâ açacaktır. Bir saâdet‑i uzmâ verecektir.
124

Dokuzuncu Hakikat

Bâb‑ı İhyâ ve İmâte’dir. İsm‑i Hayy-ı Kayyûm’un, Muhyî ve Mümît’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; ölmüş, kurumuş koca Arz’ı ihyâ eden ve o ihyâ içinde herbiri, beşer haşri gibi acîb, üçyüz binden ziyâde envâ'‑ı mahlûkatı haşr ve neşredip kudretini gösteren ve o haşr ve neşr içinde nihâyet derecede karışık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede imtiyaz ve tefrik ile ihâta‑i ilmiyesini gösteren; ve bütün semâvî fermânlarıyla beşerin haşrini va'detmekle, bütün ibâdının enzârını saâdet‑i ebediyeye çeviren ve bütün mevcûdâtı baş başa, omuz omuza, el ele verdirip, emir ve irâdesi dâiresinde döndürüp birbirine yardımcı ve musahhar kılmakla Azamet‑i Rubûbiyet’ini gösteren; ve beşeri, şecere‑i kâinâtın en câmi' ve en nâzik ve en nâzenîn, en nâzdâr, en niyâzdâr bir meyvesi yaratıp, kendine muhâtab ittihàz ederek herşeyi ona musahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr‑i Rahîm, bir Alîm‑i Hakîm; Kıyâmet’i getirmesin! Haşr’i yapmasın ve yapamasın! Beşeri ihyâ etmesin veya edemesin! Mahkeme‑i Kübrâ’yı açamasın! Cennet ve Cehennem’i yaratamasın! Hâşâ ve kellâ!‥
Evet, şu âlemin Mutasarrıf‑ı Zîşan’ı, her asırda, her senede, her günde bu dar, muvakkat rû‑yi zeminde Haşr‑i Ekberin ve meydân‑ı Kıyâmet’in pek çok emsâlini ve nümûnelerini ve işârâtını icâd ediyor.
125
Ezcümle: Haşr‑i baharîde görüyoruz ki: Beş‑altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebâtâttan üçyüz binden ziyâde envâ'ı haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihyâ edip iâde ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet sûretinde icâd ediyor. Hâlbuki, maddeten farkları pek az olan tohumcuklar, o kadar karışmışken kemâl‑i imtiyaz ve teşhîs ile, o kadar sür'at ve vüs'at ve sühûlet içinde kemâl‑i intizam ve mîzan ile altı gün veya altı hafta zarfında ihyâ ediliyor. Hiç kàbil midir ki, bu işleri yapan Zât’a bir şey ağır gelebilsin! Semâvât ve arzı altı günde halkedemesin! İnsanı bir sayha ile haşredemesin! Hâşâ!‥
Acaba; mu'ciz‑nümâ bir kâtib bulunsa, harfleri, ya bozulmuş veya mahvolmuş üçyüz bin kitabı, tek bir sahifede karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksansız, hepsini beraber, gayet güzel bir sûrette bir saatte yazarsa; birisi sana dese: Şu kâtib, kendi te'lif ettiği senin suya düşmüş olan kitabını yeniden, bir dakika zarfında hâfızasından yazacak.” Sen diyebilir misin ki: Yapamaz ve inanmam…”
Veyâhut, bir sultan‑ı mu'cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işâretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün hâlde, sonra görsen ki; büyük bir taş dereye yuvarlanmış. O zâtın kendi ziyâfetine dâvet ettiği misâfirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: O zât, bir işâretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misâfirlerini yolda bırakmayacak.” Sen desen ki: Kaldırmaz veya kaldıramaz…”
Veyâhut, bir zât bir günde, yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği hâlde, biri dese: O zât bir boru sesiyle, efrâdı, istirahat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar, nizâmı altına girerler.” Sen desen ki: İnanmam!” Ne kadar dîvânece hareket ettiğini anlarsın
İşte şu üç temsîli fehmettin ise, bak! Nakkàş‑ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rû‑yi arzın sahifesinde üçyüz binden ziyâde envâ'ı, Kudret ve Kader kalemiyle ahsen‑i sûret üzere yazar. Birbiri içinde, birbirine karışmaz. Beraber yazar. Birbirine mâni olmaz. Teşkilce, sûretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz. Yanlış yazmaz.
Evet, en büyük bir ağacın rûh programını, bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte dercedip, muhâfaza eden Zât‑ı Hakîm-i Hafîz; Vefât edenlerin rûhlarını nasıl muhâfaza eder.” denilir mi?
126
Ve küre‑i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât‑ı Kadîr; Âhiret’e giden misâfirlerinin yolunda, Nasıl bu Arz’ı kaldıracak veya dağıtacak.” denilir mi?
Hem hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını bütün cesedlerinin taburlarında kemâl‑i intizamla, zerrâtı emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ ile kaydedip yerleştiren, ordular icâd eden Zât‑ı Zülcelâl; tabur‑misâl cesedin nizâmı altına girmekle, Birbiriyle tanışan zerrât‑ı esâsiye ve eczâ‑yı asliyesini bir sayha ile nasıl toplayabilir.” denilir mi?
Hem bu bahar haşrine benzeyen, dünyanın her devrinde, her asrında, hattâ gece‑gündüzün tebdilinde, hattâ cevv‑i havada bulutların icâd ve ifnâsında, Haşr’e nümûne ve misâl ve emâre olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun. Hattâ eğer hayâlen bin sene evvel kendini farzetsen, sonra zamanın iki cenâhı olan mâzi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan; asırlar, günler adedince misâl‑i haşir ve kıyâmetin nümûnelerini göreceksin. Sonra, bu kadar nümûne ve misâlleri müşâhede ettiğin hâlde, haşr‑i cismânîyi akıldan uzak görüp istib'âd etmekle inkâr etsen; ne kadar dîvânelik olduğunu sen de anlarsın Bak! Fermân‑ı A'zam, bahsettiğimiz hakikate dair ne diyor: ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
127
Elhâsıl: Haşre mâni hiçbir şey yoktur. Muktazî ise, herşeydir. Evet, mahşer‑i acâib olan şu koca arzı, âdi bir hayvan gibi imâte ve ihyâ eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve güneşi onlara şu misâfirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lamba eden, seyyârâtı meleklerine tayyare yapan bir Zât’ın, bu derece muhteşem ve sermedî Rubûbiyet’i ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyeti; elbette, yalnız böyle geçici, devamsız, bî‑karar, ehemmiyetsiz, müteğayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr‑u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.
Demek, O’na şâyeste, dâimî, berkarar, zevâlsiz, muhteşem bir diyar‑ı âher var. Başka bâkî bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya dâvet eder ve oraya nakledeceğine; zâhirden hakikate geçen ve kurb‑u huzuruna müşerref olan bütün ervâh‑ı neyyire ashâbı, bütün kulûb‑u münevvere aktâbı, bütün ukùl‑ü nurâniye erbâbı şehâdet ediyorlar ve bir mükâfât ve mücâzât ihzar ettiğini, müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli va'd ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.
Hulfü'l‑va'd ise; hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celâl ve kudsiyetine yanaşamaz. Hulfü'l‑vaîd ise; ya afvdan, ya aczden gelir. Hâlbuki küfür; cinayet‑i mutlakadır. (Hâşiye) Affa kàbil değil Kadîr‑i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir.
128
Şâhidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları hâlde kemâl‑i ittifak ile şu mes'elenin esâsında müttehiddirler. Kesretçe tevâtür derecesindedirler; keyfiyetçe icmâ kuvvetindedirler. Mevkice herbiri nev'‑i beşerin bir yıldızı, bir tâifenin gözü, bir milletin azîzidirler. Ehemmiyetçe şu mes'elede hem ehl‑i ihtisàs, hem ehl‑i isbâttırlar. Hâlbuki; bir fende veya bir san'atta iki ehl‑i ihtisàs, binler başkalardan müreccahtırlar ve ihbarda iki müsbit, binler nâfîlere tercih edilir. Meselâ: Ramazan hilâlinin sübûtunu ihbar eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.
Elhâsıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir da'vâ, daha zâhir bir hakikat olamaz Demek, şüphesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.

Onuncu Hakikat

Bâb‑ı Hikmet, İnâyet, Rahmet, Adâlet’tir. İsm‑i Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; şu bekàsız misâfirhâne‑i dünyada ve şu devamsız meydân‑ı imtihanda ve şu sebatsız teşhîrgâh‑ı arzda; bu derece bâhir bir hikmet, bu derece zâhir bir inâyet ve bu derece kàhir bir adâlet ve bu derece vâsi' bir merhametin âsârını gösteren Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl’in dâire‑i memleketinde ve âlem‑i mülk ve melekûtunda; dâimî meskenler, ebedî sâkinler, bâkî makamlar, mukîm mahlûklar bulunmayıp şu görünen hikmet, inâyet, adâlet, merhametin hakikatleri hiçe insin!‥
129
Hem hiç kàbil midir ki; O Zât‑ı Hakîm, şu insanı bütün mahlûkat içinde kendine küllî muhâtab ve câmi' bir âyine yapıp, bütün hazâin‑i rahmetinin müştemilâtını ona tattırsın, hem tarttırsın, hem tanıttırsın, kendini bütün esmâsıyla ona bildirsin, onu sevsin ve sevdirsin sonra, o bîçâre insanı o ebedî memleketine göndermesin! O dâimî saâdetgâha dâvet edip mes'ûd etmesin!‥
Hem hiç ma'kul mudur ki; hattâ çekirdek kadar herbir mevcûda, bir ağaç kadar vazife yükü yüklesin, çiçekleri kadar hikmetleri bindirsin, semereleri kadar maslahatları taksın da; bütün o vazifeye, o hikmetlere, o maslahatlara, dünyaya müteveccih yalnız bir çekirdek kadar gaye versin! Bir hardal kadar ehemmiyeti olmayan dünyevî bekàsını gaye yapsın! Ve bunları âlem‑i mânâya çekirdekler ve âlem‑i Âhirete bir mezraa yapmasın! hakîki ve lâyık gayelerini versinler ve bu kadar mühim ihtifalât‑ı mühimmeyi gayesiz, boş, abes bıraksın. Onların yüzünü âlem‑i mânâya, âlem‑i Âhirete çevirmesin! asıl gayeleri ve lâyık meyvelerini göstersin.
Evet, hiç mümkün müdür ki; bu şeyleri böyle hilâf‑ı hakikat yapmakla; kendi evsâf‑ı hakîkiyesi olan Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm’in zıtlarıyla hâşâ sümme hâşâ muttasıf gösterip hikmet ve keremine, adl ve rahmetine delâlet eden bütün kâinâtın hakàikını tekzîb etsin! Bütün mevcûdâtın şehâdetlerini reddetsin! Bütün masnûâtın delâletlerini ibtal etsin!‥
Hem hiç akıl kabûl eder mi ki; insanın başına ve içindeki havâssına saçları adedince vazifeler yükletsin de, yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret‑i dünyeviye versin! Adâlet‑i hakîkiyesine zıt olarak ve hikmet‑i hakîkiyesine münâfî, mânâsız yapsın!‥
130
Hem hiç mümkün müdür ki; bir ağaca taktığı neticeler, meyveler mikdarınca herbir zîhayata, belki lisân gibi herbir uzvuna, belki herbir masnû'a o derece hikmetleri, maslahatları takmakla; kendisinin bir Hakîm‑i Mutlak olduğunu isbât edip göstersin sonra bütün hikmetlerin en büyüğü ve bütün maslahatların en mühimmi ve bütün neticelerin en elzemi ve hikmeti hikmet, ni'meti ni'met, rahmeti rahmet eden ve bütün hikmetlerin, ni'metlerin, rahmetlerin, maslahatların menba'ı ve gayesi olan bekà ve likàyı ve saâdet‑i ebediyeyi vermeyip terkederek, bütün işlerini abesiyet‑i mutlaka derekesine düşürsün ve kendini o zâta benzetsin ki; öyle bir saray yapar; herbir taşında binlerce nakışlar, herbir tarafında binler zînetler ve herbir menzilinde binler kıymetdâr âlât ve levâzımat‑ı beytiye bulundursun da; sonra ona dam yapmasın! Herşey çürüsün, beyhûde bozulsun! Hâşâ ve kellâ!‥ Hayr‑ı Mutlak’tan hayır gelir. Cemîl‑i Mutlak’tan güzellik gelir. Hakîm‑i Mutlak’tan abes bir şey gelmez.
Evet, her kim fikren tarihe binip mâzi cihetine gitse, şu zaman‑ı hâzırda gördüğümüz menzil‑i dünya, meydân‑ı ibtilâ, meşher‑i eşya gibi, seneler adedince vefât etmiş menziller, meydânlar, meşherler, âlemler görecek. Sûretçe, keyfiyetçe birbirinden ayrı oldukları hâlde; intizamca, acâibce, Sâni'in kudret ve hikmetini göstermekçe birbirine benzer.
Hem görecek ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydânlarda, o bekàsız meşherlerde o kadar bâhir bir hikmetin intizamâtı; o derece zâhir bir inâyetin işârâtı; o mertebe kàhir bir adâletin emârâtı; o derece vâsi' bir merhametin semerâtını görecek. Basîretsiz olmamak şartıyla yakìnen bilecek ki; o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz ve o âsârı görünen inâyetten daha ecmel bir inâyet kàbil değil ve o emârâtı görünen adâletten daha ecell bir adâlet yoktur ve o semerâtı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilmez.
131
Eğer, farz‑ı muhâl olarak şu işleri çeviren, şu misâfirleri ve misâfirhâneleri değiştiren Sultan‑ı Sermedî’nin dâire‑i memleketinde dâimî menziller, àlî mekânlar, sâbit makamlar, bâkî meskenler, mukîm ahâli, mes'ûd ibâdı bulunmazsa; ziyâ, hava, su, toprak gibi kuvvetli ve şümûllü dört anâsır‑ı maneviye olan hikmet, adâlet, inâyet, merhametin hakikatlerini nefyetmek ve o anâsır‑ı zâhiriye gibi görünen vücûdlarını inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü; şu bekàsız dünya ve mâfîhâ, onların tam hakikatlerine mazhar olamadığı ma'lûmdur.
Eğer, başka yerde dahi onlara tam mazhar olacak mekân bulunmazsa; o vakit, gündüzü dolduran ziyâyı gördüğü hâlde güneşin vücûdunu inkâr etmek derecesinde bir dîvânelikle; şu herşeyde bulunan gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek, şu nefsimizde ve ekser eşyada her vakit müşâhede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı görünen adâleti inkâr etmek (Hâşiye) ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzım geldiği gibi; şu kâinâtta gördüğümüz icraat‑ı hakîmâne ve ef'âl‑i kerîmâne ve ihsânat‑ı rahîmâne’nin sâhibini hâşâ sümme hâşâ! sefîh bir oyuncu, gaddâr bir zâlim olduğunu kabûl etmek lâzım gelir ki; nihâyetsiz muhâl bir inkılâb‑ı hakàiktır. Hattâ herşeyin vücûdunu ve kendi nefsinin vücûdunu inkâr eden ahmak Sofestâiler dahi bunun tasavvuruna kolay kolay yanaşamazlar
132
Elhâsıl: Şu görünen şuûnât‑ı dünyadaki vüs'atli ictimâât‑ı hayatiye ve sür'atli iftirakat‑ı mevtiye ve haşmetli toplanmalar ve çabuk dağılmalar ve azametli ihtifalât ve büyük tecelliyât ile ve onların bu âleme ait bu dünya‑yı fânîde, kısa bir zamanda ma'lûmumuz olan semerât‑ı cüz'iyeleri, ehemmiyetsiz ve muvakkat gayeleri mâbeyninde hiç münâsebet olmadığından, âdeta küçük bir taşa, bir büyük dağ kadar hikmetler, gayeler takmak; bir büyük dağa, bir küçük taş gibi muvakkat bir gaye‑i cüz'iye vermeye benzer ki; hiçbir akıl ve hikmete uygun gelemez.
Demek, şu mevcûdât ve şuûnât ile ve dünyaya ait gayeleri ortasında bu derece nisbetsizlik, kat'iyyen şehâdet eder ki: Bu mevcûdâtın yüzleri, âlem‑i mânâya müteveccihtir. Münâsib meyveleri orada veriyor ve gözleri Esmâ‑i Kudsiye’ye dikkat ediyor. Gayeleri o âleme bakıyor. Ve özleri dünya toprağı altında, sünbülleri âlem‑i Misâl’de inkişaf ediyor. İnsan, isti'dâdı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor; Âhiret’te mahsul alıyor.
Evet, şu eşyanın Esmâ‑i İlâhiye’ye ve âlem‑i Âhirete müteveccih yüzlerine baksan göreceksin ki; mu'cize‑i kudret olan herbir çekirdeğin bir ağaç kadar gayesi var. Kelime‑i hikmet olan herbir çiçeğin, (Hâşiye) bir ağaç çiçekleri kadar mânâları var ve o hàrika‑i san'at ve manzûme‑i rahmet olan herbir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri var. Bizlere rızık olması ise; o binler hikmetlerinden bir tek hikmettir ki, vazifesi biter, mânâsını ifâde eder, vefât eder, midemizde defnedilir.
133
Mâdem, bu fânî eşya; başka yerde bâkî meyveler verirler ve dâimî sûretler bırakır ve başka cihette ebedî mânâlar ifâde eder, sermedî tesbihât yapar. Ve insan ise, onların şu cihetine bakan yüzlerine bakmakla insan olur. Fânîde, bâkîye yol bulur.
Demek, bu hayat ve mevt içinde yuvarlanan, toplanıp dağılan mevcûdât içinde başka maksad var. Temsîlde kusur yoktur: Şu ahvâl, taklid ve temsîl için teşkil ve tertib edilen ahvâle benzer. Nasıl büyük masrafla kısa ictimâ'lar, dağılmalar yapılıyor. sûretler alınsın, terkîb edilsin. Sinemada dâim gösterilsin. Onun gibi, bu dünyada kısa bir müddet zarfında hayat‑ı şahsiye ve hayat‑ı ictimâiye geçirmenin bir gayesi şudur ki; sûretler alınıp terkîb edilsin, netice‑i amelleri alınıp hıfzedilsin. bir mecma'‑ı ekberde muhâsebesi görülsün. Ve bir meşher‑i a'zamda gösterilsin ve bir saâdet‑i uzmâya isti'dâdı gösterilsin. Demek, Hadîs‑i Şerîfte: Dünya Âhiret mezraasıdır.” diye bu hakikati ifâde ediyor.
Mâdem dünya var ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inâyet ve rahmet ve adâlet var; elbette, dünyanın vücûdu gibi kat'î olarak Âhiret de var. Mâdem, dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor; demek oraya gidiliyor. Âhiret’i inkâr etmek, dünya ve mâfîhâyı inkâr etmek demektir. Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.
134

Onbirinci Hakikat

Bâb‑ı İnsaniyet’tir. İsm‑i Hakk’ın cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; Cenâb‑ı Hak ve Ma'bûd‑u Bilhak; insanı şu kâinât içinde Rubûbiyet‑i mutlakasına ve umum âlemlere Rubûbiyet‑i âmmesine karşı en ehemmiyetli bir abd ve Hitâbât‑ı Sübhâniyesine en mütefekkir bir muhâtab ve mazhariyet‑i esmâsına en câmi' bir âyine ve onu, İsm‑i A'zamın tecellîsine ve her isimde bulunan İsm‑i A'zamlık mertebesinin tecellîsine mazhar bir ahsen‑i takvîmde en güzel bir mu'cize‑i kudret ve hazâin‑i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için, en ziyâde mîzan ve âletlere mâlik bir müdakkik ve nihâyetsiz ni'metlerine en ziyâde muhtaç ve fenâdan en ziyâde müteellim ve bekàya en ziyâde müştâk ve hayvanat içinde en nâzik ve en nâzdâr ve en fakir ve en muhtaç ve hayat‑ı dünyeviyece en müteellim ve en bedbaht ve isti'dâdca en ulvî ve en yüksek sûrette, mâhiyette yaratsın da; onu, müstaid olduğu ve müştâk olduğu ve lâyık olduğu bir dâr‑ı ebedîye göndermeyip, hakikat‑i insaniyeyi ibtal ederek kendi hakkâniyetine taban tabana zıt ve hakikat nazarında çirkin bir haksızlık etsin!
Hem hiç kàbil midir ki; Hâkim‑i Bilhak, Rahîm‑i Mutlak; insana öyle bir isti'dâd verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emânet‑i kübrâyı tahammül edip; yani küçücük cüz'î ölçüleriyle, san'atçıklarıyla Hàlık’ının muhît sıfatlarını, küllî şuûnâtını, nihâyetsiz tecelliyâtını ölçerek bilip; hem, yerde en nâzik, nâzenîn, nâzdâr, âciz, zaîf yaratıp; hâlbuki bütün yerin nebâtî ve hayvanî olan mahlûkatına bir nev'i tanzimât memuru yapıp, onların tarz‑ı tesbihât ve ibâdetlerine müdâhale ettirip, kâinâttaki icraat‑ı İlâhiye’ye, küçücük mikyâsta bir temsîl gösterip, Rubûbiyet‑i Sübhâniye’yi fiilen ve kàlen kâinâtta ilân ettirmek, meleklerine tercih edip, hilâfet rütbesini verdiği hâlde; ona, bütün bu vazifelerinin gayesi ve neticesi ve semeresi olan saâdet‑i ebediyeyi vermesin! Onu, bütün mahlûkatının en bedbaht, en bîçâre, en musîbet‑zede, en dert‑mend, en zelîl bir derekeye atıp; en mübârek, nurânî ve âlet‑i tes'îd bir hediye‑i hikmeti olan aklı; o bîçâreye en meş'ûm ve zulmânî bir âlet‑i tâzib yapıp, hikmet‑i mutlakasına büsbütün zıt ve merhamet‑i mutlakasına külliyen münâfî bir merhametsizlik etsin! Hâşâ ve kellâ!‥
135
Elhâsıl: Nasıl hikâye‑i temsîliyede bir zâbitin cüzdanına ve defterine bakıp görmüş idik ki; hem rütbesi, hem vazifesi, hem maaşı, hem düstur‑u hareketi, hem cihâzâtı bize gösterdi ki; o zâbit, o muvakkat meydân için değil; belki müstakar bir memlekete gidecek de ona göre çalışıyor. Aynen onun gibi, insanın kalb cüzdanındaki letâif ve akıl defterindeki havâs ve isti'dâdındaki cihâzât; tamamen ve müttefikan saâdet‑i ebediyeye müteveccih ve ona göre verilmiş ve ona göre techiz edilmiş olduğuna ehl‑i tahkîk ve keşf müttefiktirler.
Ezcümle: Meselâ; aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan kuvve‑i hayâliye”ye denilse ki: Sana bir milyon sene ömür ile saltanat‑ı dünya verilecek, fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın.” Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla Oh yerine Âh diyecek ve teessüf edecek. Demek, en büyük fânî, en küçük bir âlet ve cihâzât‑ı insaniyeyi doyuramıyor. İşte bu isti'dâddandır ki, insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinâtı ihâta etmiş efkârları ve ebedî saâdetlerinin envâ'ına yayılmış arzuları gösterir ki: Bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misâfirhânedir ve âhiretine bir intizar salonudur
136

Onikinci Hakikat

Bâbü'r‑Risaleti ve't-Tenzîl’dir. Bismillâhirrahmânirrahîm”in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; bütün Enbiyâ, mu'cizelerine istinâd ederek sözünü te'yid ettikleri ve bütün evliyâ, keşf ve kerâmetlerine istinâd edip da'vâsını tasdik ettikleri ve bütün asfiyâ, tahkîkatına istinâd ederek hakkâniyetine şehâdet ettikleri Resûl‑i Ekrem Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem’in tahakkuk etmiş bin mu'cizâtının kuvvetine istinâd edip, bütün kuvvetiyle; hem kırk vecihle mu'cize olan Kur'ân‑ı Hakîm binler âyât‑ı kat'iyyesine istinâd ederek, bütün kat'iyyetle açtıkları Âhiret yolunu ve küşâd ettikleri Cennet kapısını, sinek kanadı kadar kuvveti bulunmayan vâhî vehimler, ne haddi var ki kapatabilsin!
Geçen Hakikatlerden anlaşıldı ki: Haşir mes'elesi öyle râsih bir hakikattir ki, küre‑i arzı yerinden kaldıracak, kırıp atacak bir kuvvet o hakikati sarsamaz. Zîra o hakikati, Cenâb‑ı Hak bütün esmâ ve sıfâtının iktizası ile tesbit ediyor ve Resûl‑i Ekrem’i bütün mu'cizât ve berâhiniyle tasdik ediyor ve Kur'ân‑ı Hakîm bütün hakàik ve âyâtıyla onu isbât ediyor ve şu kâinât bütün âyât‑ı tekvîniye ve şuûnât‑ı hakîmânesi ile şehâdet ediyor.
Acaba hiç mümkün müdür ki; Haşir mes'elesinde Vâcibü'l‑Vücûd ile bütün mevcûdât kâfirler müstesnâ olarak ittifak etmiş olsun; kıl kadar kuvveti olmayan şübheler, şeytânî vesveseler, o dağ gibi hakikat‑i râsiha-i àliyeyi sarssın, yerinden kaldırsın! Hâşâ ve kellâ!‥
137
Sakın zannetme, delâil‑i Haşriye, bahsettiğimiz Oniki Hakikat’e münhasırdır. Hayır, belki yalnız Kur'ân‑ı Hakîm, geçen şu Oniki Hakikat’leri bize ders verdiği gibi, daha binler vücûha işâret edip, herbir vecih kavî bir emâredir ki; Hàlık’ımız bizi bu dâr‑ı fânîden bir dâr‑ı bâkîye nakledecektir.
Hem sakın zannetme ki; Haşr’i iktiza eden Esmâ‑i İlâhiye bahsettiğimiz gibi yalnız Hakîm, Kerîm, Rahîm, Âdil, Hafîz isimlerine münhasırdır. Hayır, belki kâinâtın tedbirinde tecellî eden bütün Esmâ‑i İlâhiye, Âhiret’i iktiza eder, belki istilzam eder.
Hem zannetme ki; Haşr’e delâlet eden kâinâtın âyât‑ı tekvîniyesi, şu geçen bahsettiğimize münhasırdır. Hayır, belki ekser mevcûdâtta sağa‑sola açılır perdeler gibi vecih ve keyfiyetleri vardır ki; bir vechi Sâni'a şehâdet ettiği gibi, diğer vechi de Haşr’e işâret eder. Meselâ: İnsanın ahsen‑i takvîmdeki hüsn‑ü masnûiyeti, Sâni'i gösterdiği gibi, o ahsen‑i takvîmdeki kàbiliyet‑i câmiasıyla kısa bir zamanda zevâl bulması Haşr’i gösterir.
Bazı kere bir vecihle iki nazarla bakılsa; hem Sâni'i, hem Haşr’i gösterir. Meselâ: Ekser eşyada görünen hikmetin tanzimi, inâyetin tezyîni, adâletin tevzîni ve rahmetin taltifi; nasıl ki mâhiyetlerine bakılsa bir Sâni'‑i Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîm’in dest‑i kudretinden çıktığını gösterirler. Onun gibi, bunların kuvveti ve hadsizlikleriyle beraber, şunların mazharları olan şu fânî mevcûdâtın ehemmiyetsiz ve az yaşamasına bakılsa Âhiret görünür.
Demek ki; herşey lisân‑ı hâl ile اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ okuyor ve okutturuyor.
138

Hâtime

Geçen Oniki Hakikat, birbirini te'yid eder, birbirini tekmîl eder, birbirine kuvvet verir. Bütün onlar birden ittihâd ederek neticeyi gösterir. Hangi vehmin haddi var; şu demir gibi, belki elmas gibi Oniki Muhkem Sûrlar’ı delip geçebilsin. , hısn‑ı hasînde olan haşr‑i îmânîyi sarssın! ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyet‑i kerîmesi ifâde ediyor ki: Bütün insanların halkolunması ve haşredilmesi, kudret‑i İlâhiye’ye nisbeten, bir tek insanın halkı ve haşri gibi âsândır.” Evet öyledir. Nokta nâmında bir risalede Haşir bahsinde şu âyetin ifâde ettiği hakikati tafsîlen yazmışım. Burada yalnız bir kısım temsîlâtıyla hülâsasına bir işâret edeceğiz. Eğer istersen o Noktaya müracaat et.
Meselâ: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى temsîlde kusur yok Nasıl ki, nurâniyet sırrıyla güneşin cilvesi kendi ihtiyarıyla olsa da bir zerreye sühûletle verdiği cilveyi, aynı sühûletle hadsiz şeffâfata da verir.
Hem, şeffâfiyet sırrıyla bir zerre‑i şeffâfenin küçük göz bebeği güneşin aksini almasında, denizin geniş yüzüne müsâvîdir.
Hem intizam sırrıyla bir çocuk, parmağıyla gemi sûretindeki oyuncağını çevirdiği gibi, kocaman bir diritnotu da çevirir.
139
Hem imtisal sırrıyla bir kumandan, bir tek neferi bir arş emriyle tahrîk ettiği gibi, bir koca orduyu da aynı kelime ile tahrîk eder.
Hem muvâzene sırrıyla cevv‑i fezâda bir terâzi ki, öyle hakîki hassas ve o derece büyük farzedelim ki; iki ceviz terâzinin iki gözüne konulsa hisseder. Ve iki güneşi de istiâb edip tartar. O iki kefesinde bulunan iki cevizi, birini semâvâta, birini yere indiren aynı kuvvetle, iki şems bulunsa; birini arşa, diğerini ferşe kaldırır, indirir.
Mâdem şu âdi, nâkıs, fânî mümkinâtta nurâniyet ve şeffâfiyet ve intizam ve imtisal ve muvâzene sırlarıyla en büyük şey en küçük şeye müsâvî olur. Hadsiz, hesabsız şeyler bir tek şeye müsâvî görünür. Elbette Kadîr‑i Mutlak’ın zâtî ve nihâyetsiz ve gayet kemâlde olan kudretinin nurânî tecelliyâtı ve melekûtiyet‑i eşyanın şeffâfiyeti ve hikmet ve kaderin intizamâtı ve eşyanın evâmir‑i tekvîniyesine kemâl‑i imtisali ve mümkinâtın vücûd ve ademinin müsâvâtından ibaret olan imkânındaki muvâzenesi sırlarıyla; az‑çok, büyük‑küçük O’na müsâvî olduğu gibi, bütün insanları bir tek insan gibi bir sayha ile Haşr’e getirebilir.
Hem, bir şeyin kuvvet ve zaafça merâtibi, o şeyin içine zıddının müdâhalesidir. Meselâ: Harâretin derecâtı, soğuğun müdâhalesidir. Güzelliğin merâtibi, çirkinliğin müdâhalesidir. Ziyânın tabakàtı, karanlığın müdâhalesidir. Fakat, bir şey zâtî olsa, ârızî olmazsa, onun zıddı ona müdâhale edemez. Çünkü; cem'‑i zıddeyn lâzım gelir. Bu ise, muhâldir. Demek asıl, zâtî olan bir şeyde merâtib yoktur. Mâdem, Kadîr‑i Mutlak’ın kudreti zâtîdir. Mümkinât gibi ârızî değildir ve kemâl‑i mutlaktadır. Onun zıddı olan acz ise, muhâldir ki; tedâhül etsin.
Demek, bir baharı halketmek, Zât‑ı Zülcelâl’ine bir çiçek kadar ehvendir. Eğer esbâba isnâd edilse; bir çiçek bir bahar kadar ağır olur. Hem, bütün insanları ihyâ edip haşretmek, bir nefsin ihyâsı gibi kolaydır.
140
Mes'ele‑i Haşr’in başından buraya kadar olan temsîl sûretlerine ve hakikatlerine dair olan beyânâtımız, Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzindendir. Nefsi teslîme, kalbi kabûle ihzardan ibarettir. Asıl söz ise Kur'ân’ındır. Zîra söz O’dur ve söz O’nundur. Dinleyelim:
﴿فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
﴿قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ ❋ قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ ❋ يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّٓا اَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارٰى وَمَا هُمْ بِسُكَارٰى وَلٰكِنَّ عَذَابَ اللّٰهِ شَد۪يدٌ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثًا
﴿اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍ ❋ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍ
﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ❋ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ❋ وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَالَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ❋ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ ❋ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ❋ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
141
﴿اَلْقَارِعَةُ ❋ مَا الْقَارِعَةُ ❋ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْقَارِعَةُ ❋ يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ ❋ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ ❋ فَاَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ ❋ فَهُوَ ف۪ي ع۪يشَةٍ رَاضِيَةٍ ❋ وَاَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَاز۪ينُهُ ❋ فَاُمُّهُ هَاوِيَةٌ ❋ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَاهِيَهْ ❋ نَارٌ حَامِيَةٌ
﴿وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Daha bunlar gibi âyât‑ı beyyinât-ı Kur'âniye’yi dinleyip, Âmennâ ve Saddaknâ diyelim
اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ وَاَنَّ الْجَنَّةَ حَقٌّ وَالنَّارَ حَقٌّ وَاَنَّ الشَّفَاعَةَ حَقٌّ وَاَنَّ مُنْكَرًا وَنَك۪يرًا حَقٌّ وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ
اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى اَلْطَفِ وَاَشْرَفِ وَاَكْمَلِ وَاَجْمَلِ ثَمَرَاتِ طُوبَاءِ رَحْمَتِكَ الَّذ۪ي اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَوَس۪يلَةً لِوُصُولِنَا اِلٰى اَزْيَنِ وَاَحْسَنِ وَاَجْلٰى وَاَعْلٰى ثَمَرَاتِ تِلْكَ الطُّوبَاءِ الْمُتَدَلِّيَةِ عَلٰى دَارِ الْاٰخِرَةِ اَىِ الْجَنَّةِ ❋ اَللّٰهُمَّ اَجِرْنَا وَاَجِرْ وَالِدَيْنَا مِنَ النَّارِ وَاَدْخِلْنَا وَاَدْخِلْ وَالِدَيْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ بِجَاهِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ اٰم۪ينَ
142
Ey şu risaleyi insaf ile mütâlaa eden kardeş!
Deme: Niçin bu Onuncu Sözü birden tamamıyla anlayamıyorum?” ve tamam anlamadığın için sıkılma. Çünkü; İbn‑i Sînâ gibi bir dâhi‑yi hikmet: اَلْحَشْرُ لَيْسَ عَلٰى مَقَاي۪يسَ عَقْلِيَّةٍ demiş, Îmân ederiz. Fakat akıl bu yolda gidemez.” diye hükmetmiştir. Hem, bütün ulemâ‑i İslâm: Haşir, bir mes'ele‑i nakliyedir. Delili, nakildir. Akıl ile ona gidilmez.” diye müttefikan hükmettikleri hâlde, elbette o kadar derin ve ma'nen pek yüksek bir yol, birdenbire bir cadde‑i umumiye-i akliye hükmüne geçemez.
Kur'ân‑ı Hakîm’in feyziyle ve Hàlık‑ı Rahîm’in rahmetiyle, şu taklidi kırılmış ve teslîmi bozulmuş asırda, o derin ve yüksek yolu şu derece ihsân ettiğinden bin şükür etmeliyiz. Çünkü; îmânımızın kurtulmasına kâfî gelir. Fehmettiğimiz mikdarına memnun olup tekrar mütâlaa ile izdiyâdına çalışmalıyız.
Haşre, akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki: Haşr‑i A'zam, İsm‑i A'zamın tecellîsiyle olduğundan; Cenâb‑ı Hakk’ın İsm‑i A'zamının ve her ismin a'zamî mertebesindeki tecellîsiyle zâhir olan ef'âl‑i azîmeyi görmek ve göstermekle Haşr‑i A'zam bahar gibi kolay isbât ve kat'î iz'ân ve tahkîkî îmân edilir. Şu Onuncu Sözde feyz‑i Kur'ân ile öyle görülüyor ve gösteriliyor. Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa âciz kalır, taklide mecbur olur
143

Zeylin Birinci Parçası

Onuncu Söz’ün Mühim Bir Zeyli ve Lâhikasının Birinci Parçası
﴿
﴿فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ ❋ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ ❋ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَٓا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُٓوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَٓاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِه۪ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَيُحْي۪ي بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ❋ وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ ❋ وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ ❋ وَهُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
144
Îmânın bir kutbunu gösteren bu semâvî âyât‑ı kübrânın ve Haşr’i isbât eden şu kudsî berâhin‑i uzmânın bir nükte‑i ekberi ve bir hüccet‑i a'zamı, bu Dokuzuncu Şuâda beyân edilecek.
Latîf bir İnâyet‑i Rabbâniye’dir ki; bundan otuz sene evvel Eski Said, yazdığı tefsir mukaddimesi Muhâkemât nâmındaki eserin âhirinde, İkinci Maksad: Kur'ân’da Haşr’e işâret eden iki âyet tefsir ve beyân edilecek. نَخُو بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ deyip durmuş, daha yazamamış. Hàlık‑ı Rahîm’ime delâil ve emârât‑ı Haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki, otuz sene sonra tevfik ihsân eyledi.
Evet bundan dokuz‑on sene evvel o iki âyetten birinci âyet olan: ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ fermân‑ı İlâhî’nin iki parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunan Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz’ü in'âm etti. Münkirleri susturdu.
Hem, îmân‑ı Haşrînin hücum edilmez o iki metîn kalesinden, dokuz ve on sene sonra ikinci âyet olan başta mezkûr âyât‑ı ekberin tefsirini bu risale ile ikram etti. İşte bu Dokuzuncu Şuâ, mezkûr âyâtıyla işâret edilen Dokuz Àlî Makam ve bir ehemmiyetli Mukaddimeden ibarettir.
145

Mukaddime

Haşir akîdesinin, pek çok rûhî fâidelerinden ve hayatî neticelerinden bir tek netice‑i câmiayı ihtisar ile beyân ve hayat‑ı insaniyeye, hususan hayat‑ı ictimâiyesine ne derece lüzumlu ve zarûrî olduğunu izhâr ve bu îmân‑ı Haşrî akîdesinin pek çok hüccetlerinden, bir tek hüccet‑i külliyeyi icmâl ile göstermek ve o Akîde‑i Haşriye ne derece bedîhî ve şüphesiz bulunduğunu ifâde etmekten ibaret olarak İki Nokta”dır.

Birinci Nokta

Âhiret akîdesi; hayat‑ı ictimâiye ve şahsiye‑i insaniyenin üssü'l‑esâsı ve saâdetinin ve kemâlâtının esâsâtı olduğuna, yüzer delillerinden bir mikyâs olarak yalnız dört tanesine işâret edeceğiz:
Birincisi: Nev'‑i beşerin hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve gayet zaîf ve nâzik vücûdlarında bir kuvve‑i maneviye bulabilirler. Ve herşeyden çabuk ağlayan gayet mukâvemetsiz mizâc‑ı rûhlarında, o Cennet ile bir ümîd bulup, mesrûrâne yaşayabilirler. Meselâ, Cennet fikriyle der: Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü. Cennet’in bir kuşu oldu. Cennet’te gezer, bizden daha güzel yaşar.”
Yoksa, her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri, o zaîf bîçârelerin endişeli nazarlarına çarpması; mukâvemetlerini ve kuvve‑i maneviyelerini zîr ü zeber ederek, gözleriyle beraber rûh, kalb, akıl gibi bütün letâifini dahi öyle ağlattıracak; ya mahvolup veya dîvâne bir bedbaht hayvan olacaktı
146
İkinci Delil: Nev'‑i insanın bir cihette nısfı olan ihtiyarlar, yalnız hayat‑ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. Ve çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukâbil bir tesellî bulabilirler. Ve çocuk hükmüne geçen serîü't‑teessür rûhlarında ve mizâclarında, mevt ve zevâlden çıkan elîm ve dehşetli me'yûsiyete karşı, ancak hayat‑ı bâkiye ümîdiyle mukàbele edebilirler.
Yoksa, o şefkate lâyık muhteremler ve sükûnete ve istirahat‑i kalbiyeye çok muhtaç o endişeli babalar ve analar, öyle bir vâveylâ‑yı rûhî ve bir dağdağa‑i kalbî hissedeceklerdi ki; bu dünya onlara zulmetli bir zindân ve hayat dahi kasâvetli bir azâb olurdu.
Üçüncü Delil: İnsanların hayat‑ı ictimâiyesinin medârı olan gençler, delikanlılar, şiddet‑i galeyânda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefis ve hevâlarını tecâvüzâttan ve zulümlerden ve tahribâttan durduran ve hayat‑ı ictimâiyenin hüsn‑ü cereyanını te'min eden; yalnız Cehennem fikridir.
Yoksa, Cehennem endişesi olmazsa El‑hükmü li'l-gâlib kaidesiyle o sarhoş delikanlılar, hevesâtları peşinde bîçâre zaîflere, âcizlere, dünyayı Cehennem’e çevireceklerdi. Ve yüksek insaniyeti, gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.
Dördüncü Delil: Nev'‑i beşerin hayat‑ı dünyeviyesinde en cem'iyetli merkez ve en esâslı zenberek ve dünyevî saâdet için bir Cennet, bir melce', bir tahassungâh ise; aile hayatıdır. Ve herkesin hânesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hâne ve aile hayatının hayatı ve saâdeti ise; samîmî ve ciddi ve vefâdârâne hürmet ve hakîki ve şefkatli ve fedâkârâne merhamet ile olabilir. Ve bu hakîki hürmet ve samîmî merhamet ise; ebedî bir arkadaşlık ve dâimî bir refâkat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta birbiriyle pederâne, ferzendâne, kardeşâne, arkadaşâne münâsebetlerin bulunmak fikriyle, akîdesiyle olabilir.
Meselâ der: Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayatta dâimî bir refîka‑i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de zararı yok. Çünkü; ebedî bir güzelliği var, gelecek. Ve böyle dâimî arkadaşlığın hatırı için herbir fedâkârlığı ve merhameti yaparım.” diyerek, o ihtiyare karısına, güzel bir hûri gibi muhabbetle, şefkatle, merhametle mukàbele edebilir.
147
Yoksa, kısacık bir‑iki saat sûrî bir refâkatten sonra, ebedî bir firâk ve müfârakata uğrayan arkadaşlık; elbette gayet sûrî ve muvakkat ve esâssız, hayvan gibi bir rikkat‑i cinsiye mânâsında ve bir mecâzî merhamet ve sun'î bir hürmet verebilir. Ve hayvanatta olduğu gibi; başka menfaatler ve sâir gâlib hisler, o hürmet ve merhameti mağlûb edip, o dünya Cennet’ini Cehennem’e çevirir.
İşte, îmân‑ı Haşrînin yüzer neticesinden birisi; hayat‑ı ictimâiye-i insaniyeye taalluk eder. Ve bu tek neticenin de yüzer cihetinden ve faydalarından, mezkûr dört delile sâirleri kıyâs edilse anlaşılır ki: Hakikat‑i haşriyenin tahakkuku ve vukû'u; insaniyetin ulvî hakikati ve küllî hâceti derecesinde kat'îdir. Belki, insanın midesindeki ihtiyacın vücûdu; taamların vücûduna delâlet ve şehâdetinden daha zâhirdir. Ve daha ziyâde tahakkukunu bildirir.
Ve eğer, bu hakikat‑i Haşriyenin neticeleri insaniyetten çıksa; o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayatdâr olan insaniyet mâhiyeti; murdar ve mikrop yuvası bir lâşe hükmüne sukùt edeceğini isbât eder.
Beşerin idare ve ahlâk ve ictimâiyatı ile çok alâkadar olan, ictimâiyyûn ve siyâsiyyûn ve ahlâkıyyûnun kulakları çınlasın!‥ Gelsinler, bu boşluğu ne ile doldurabilirler? Ve bu derin yaraları ne ile tedâvi edebilirler?‥

İkinci Nokta

Hakikat‑i Haşriyenin hadsiz bürhânlarından, sâir erkân‑ı îmâniyeden gelen şehâdetlerin hülâsasından çıkan bir bürhânı, gayet muhtasar bir sûrette beyân eder. Şöyle ki:
Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine delâlet eden bütün mu'cizeleri ve bütün delâil‑i nübüvveti ve hakkâniyetinin bütün bürhânları, birden hakikat‑i haşriyenin tahakkukuna şehâdet ederek isbât ederler. Çünkü; bu Zât’ın bütün hayatında bütün da'vâları, vahdâniyetten sonra Haşir’de temerküz ediyor. Hem, umum peygamberleri tasdik eden ve ettiren bütün mu'cizeleri ve hüccetleri aynı hakikate şehâdet eder. Hem وَبِرُسُلِهِ kelimesinden gelen şehâdeti bedâhet derecesine çıkaran وَبِكُتُبِهِ şehâdeti de aynı hakikate şehâdet eder. Şöyle ki:
148
Başta Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakkâniyetini isbât eden bütün mu'cizeleri, hüccetleri ve hakikatleri, birden hakikat‑i haşriyenin tahakkukuna ve vukû'una şehâdet edip isbât ederler. Çünkü; Kur'ân’ın hemen üçten birisi Haşir’dir. Ve ekser kısa sûrelerinin başlarında gayet kuvvetli âyât‑ı Haşriye’dir. Sarîhan ve işâreten binler âyâtıyla aynı hakikati haber verir, isbât eder, gösterir. Meselâ: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظ۪يمٌ﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ﴿عَمَّ يَتَسَٓاءَلُونَ﴿هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ الْغَاشِيَةِ gibi, otuz‑kırk sûrelerin başlarında bütün kat'iyyetle hakikat‑i Haşriyeyi kâinâtın en ehemmiyetli ve vâcib bir hakikati olduğunu göstermekle beraber, sâir âyetler dahi o hakikatin çeşit çeşit delillerini beyân edip iknâ eder.
Acaba bir tek âyetin bir tek işâreti, gözümüz önünde ulûm‑u İslâmiyede müteaddid ilmî ve kevnî hakikatleri meyve veren bir kitabın binler böyle şehâdetleriyle ve da'vâları ile, güneş gibi zuhûr eden îmân‑ı Haşrî; hakikatsiz olması güneşin inkârı, belki kâinâtın ademi gibi hiçbir cihet‑i imkânı var ? Ve yüz derece muhâl ve bâtıl olmaz ?
149
Acaba, bir sultanın bir tek işâreti yalan olmamak için bazen bir ordu hareket edip çarpıştığı hâlde, o pek ciddi ve izzetli sultanın binler sözleri ve va'dleri ve tehdidlerini yalan çıkarmak, hiçbir cihette kàbil midir? Ve hakikatsiz olmak mümkün müdür?
Acaba, onüç asırda fâsılasız olarak, hadsiz rûhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakikat dâiresinde hükmeden, terbiye eden, idare eden bu manevî Sultan‑ı Zîşan’ın bir tek işâreti böyle bir hakikati isbât etmeğe kâfî iken, binler tasrîhât ile bu hakikat‑i Haşriyeyi gösterip isbât ettikten sonra, o hakikati tanımayan bir echel ahmak için Cehennem azâbı lâzım gelmez mi? Ve ayn‑ı adâlet olmaz ?
Hem birer zamana ve birer devre hükmeden bütün semâvî suhuflar ve mukaddes kitaplar dahi, bütün istikbâle ve umum zamanlara hükümrân olan Kur'ân’ın tafsilâtla, izâhatla, tekrar ile beyân ve isbât ettiği hakikat‑i Haşriyeyi, asırlarına ve zamanlarına göre o hakikati kat'î kabûl ile beraber, tafsilâtsız ve perdeli ve muhtasar bir sûrette beyân, fakat kuvvetli bir tarzda iddia ve isbâtları; Kur'ân’ın da'vâsını binler imza ile tasdik ederler.
Bu bahsin münâsebetiyle Risale‑i Münâcât’ın âhirinde, ا۪يمَانٌ بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِrüknüne, sâir rükünlerin, hususan Rusül ve Kütübün şehâdetini münâcât sûretinde zikredilen pek kuvvetli ve hülâsalı ve bütün evhâmları izâle eden bir hüccet‑i Haşriye aynen buraya giriyor. Şöyle ki; Münâcâtta demiş:
Ey Rabb‑i Rahîm’im! Resûl‑i Ekrem’inin ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle anladım ki: Başta Kur'ân ve Resûl‑i Ekrem’in olarak, bütün mukaddes kitaplar ve peygamberler, bu dünyada ve her tarafta nümûneleri görülen celâlli ve cemâlli isimlerinin tecellîleri daha parlak bir sûrette ebedü'l‑âbâdda devam edeceğine ve bu fânî âlemde rahîmâne cilveleri, nümûneleri müşâhede edilen ihsânatının daha şa'şaalı bir tarzda dâr‑ı saâdette istimrarına ve bekàsına ve bu kısa hayat‑ı dünyeviyede onları zevk ile gören ve muhabbet ile refâkat eden müştâkların, ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına icmâ ve ittifak ile şehâdet ve delâlet ve işâret ederler.
150
Hem, yüzer mu'cizât‑ı bâhirelerine ve âyât‑ı kàtıalarına istinâden, başta Resûl‑i Ekrem ve Kur'ân‑ı Hakîm’in olarak, bütün nurânî rûhların sâhibleri olan peygamberler ve bütün münevver kalblerin kutubları olan velîler ve bütün keskin ve nurlu akılların mâdenleri olan sıddıkînler; bütün suhuf‑u semâviye’de ve kütüb‑ü mukaddesede senin çok tekrar ile ettiğin binler va'dlerine ve tehdidlerine istinâden, hem senin Kudret ve Rahmet ve İnâyet ve Hikmet ve Celâl ve Cemâl gibi âhireti iktiza eden kudsî sıfatlarına ve şe'nlerine ve senin izzet‑i Celâline ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine i'timâden, hem âhiretin izlerini ve tereşşuhâtını bildiren hadsiz keşfiyâtlarına ve müşâhedelerine ve ilmelyakìn ve aynelyakìn derecesinde bulunan i'tikàdlarına ve îmânlarına binâen saâdet‑i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. Ehl‑i dalâlet için Cehennem ve ehl‑i hidayet için Cennet bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar. Kuvvetli îmân edip, şehâdet ediyorlar.
151
Ey Kadîr‑i Hakîm! Ey Rahmân‑ı Rahîm! Ey Sâdıku'l‑Va'di'l-Kerîm! Ey İzzet ve Azamet ve Celâl sâhibi Kahhâr‑ı Zülcelâl!. Bu kadar sâdık dostlarını, bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını yalancı çıkarmak, tekzîb etmek ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin kat'î mukteziyâtını tekzîb edip yapmamak ve senin sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ve itâat etmekle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbûl ibâdının âhirete bakan hadsiz duâlarını ve da'vâlarını reddetmek, dinlememek ve küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzîb etmekle, senin azamet‑i Kibriyâna dokunan ve izzet‑i Celâline dokunduran ve Ulûhiyet’inin haysiyetine ilişen ve şefkat‑i Rubûbiyet’ini müteessir eden ehl‑i dalâleti ve ehl‑i küfrü, Haşr’in inkârında onları tasdik etmekten yüzbinler derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve àlîsin. Böyle nihâyetsiz bir zulümden ve nihâyetsiz bir çirkinlikten, senin o nihâyetsiz adâletini ve nihâyetsiz cemâlini ve hadsiz rahmetini, hadsiz derece takdis ediyoruz.
Ve bütün kuvvetimizle îmân ederiz ki: O yüz binler sâdık elçilerin ve o hadsiz doğru dellâl‑ı saltanatın olan enbiyâ, asfiyâ, evliyâlar; hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn sûretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine, âlem‑i bekàdaki ihsânatının definelerine ve dâr‑ı saâdette tamamıyla zuhûr eden güzel isimlerinin hàrika, güzel cilvelerine şehâdetleri hak ve hakikattir. Ve işâretleri doğru ve mutâbıktır. Ve beşâretleri sâdık ve vâkidir. Ve onlar bütün hakikatlerin merci'i ve güneşi ve hâmîsi olan Hakk isminin en büyük bir şuâı; bu hakikat‑i ekber-i Haşriye olduğunu îmân ederek, senin emrin ile senin ibâdına hak dâiresinde ders veriyorlar. Ve ayn‑ı hakikat olarak ta'lim ediyorlar.
152
Yâ Rab! Bunların ders ve ta'limlerinin hakkı ve hürmeti için, bize ve Risale‑i Nur Talebeleri’ne îmân‑ı ekmel ve hüsn‑ü hâtime ver. Ve bizleri onların şefâatlerine mazhar eyle Âmîn
Hem nasıl ki; Kur'ân’ın, belki bütün semâvî kitapların hakkâniyetini isbât eden umum deliller ve hüccetler; ve Habîbullâh’ın, belki bütün enbiyânın nübüvvetlerini isbât eden umum mu'cizeler ve bürhânlar, dolayısıyla en büyük müddeâları olan âhiretin tahakkukuna delâlet ederler. Aynen öyle de, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine şehâdet eden ekser deliller ve hüccetler, dolayısıyla Rubûbiyet’in ve Ulûhiyet’in en büyük medârı ve mazharı olan dâr‑ı saâdetin ve âlem‑i bekànın vücûduna, açılmasına şehâdet ederler.
Çünkü; gelecek makàmâtta beyân ve isbât edileceği gibi, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un hem mevcûdiyeti, hem umum sıfatları, hem ekser isimleri, hem Rubûbiyet, Ulûhiyet, Rahmet, İnâyet, Hikmet, Adâlet…” gibi vasıfları, şe'nleri lüzum derecesinde âhireti iktiza ve vücûb derecesinde bâkî bir âlemi istilzam ve zarûret derecesinde mükâfât ve mücâzât için haşri ve neşri isterler.
Evet, mâdem ezelî, ebedî bir Allah var; elbette saltanat‑ı Ulûhiyet’inin sermedî bir medârı olan âhiret vardır. Ve mâdem, bu kâinâtta ve zîhayatta gayet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir Rubûbiyet‑i mutlaka var ve görünüyor. Elbette o Rubûbiyet’in haşmetini sukùttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran ebedî bir dâr‑ı saâdet bulunacak ve girilecek.
153
Hem mâdem, göz ile görünen bu hadsiz in'âmlar, ihsânlar, lütûflar, keremler, inâyetler, rahmetler; perde‑i gayb arkasında bir Zât‑ı Rahmân-ı Rahîm’in bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir. Elbette in'âmı istihzâdan ve ihsânı aldatmaktan ve inâyeti adâvetten ve rahmeti azâbdan ve lütûf ve keremi ihanetten halâs eden ve ihsânı ihsân eden ve ni'meti ni'met eden bir âlem‑i bâkîde, bir hayat‑ı bâkiye var ve olacaktır.