Birinci Makam(*)
﴿﷽﴾
﴿وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ﴾
﴿وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُ﴾
Kur'ân‑ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsul‑ü hikmetlerini, ders‑i ibretlerini, derece‑i ilimlerini muvâzene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et!
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân bütün kâinâttaki âdiyât nâmıyla yâd olunan, hàrikulâde ve birer mu'cize‑i kudret olan mevcûdât üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyânâtıyla yırtıp, o hakàik‑ı acîbeyi zîşuûra açıp, nazar‑ı ibretlerini celbedip, ukùle tükenmez bir hazine‑i ulûm açar.
Felsefe hikmeti ise, bütün hàrikulâde olan mu'cizât‑ı kudreti, âdet perdesi içinde saklayıp, câhilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız hàrikulâdelikten düşen ve intizam‑ı hilkatten hurûc eden ve kemâl‑i fıtrattan sukùt eden nâdir ferdleri nazar‑ı dikkate arzeder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuûra takdim eder.
Meselâ; en câmi' bir mu'cize‑i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaydlıkla bakar. Fakat insanın kemâl‑i hilkatinden hurûc etmiş, üç ayaklı yâhut iki başlı bir insanı, bir velvele‑i istiğrabla nazar‑ı ibrete teşhîr eder.
Meselâ; en latîf ve umumî bir mu'cize‑i rahmet olan bütün yavruların hazine‑i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp, küfran perdesini üstüne çeker. Fakat, intizamdan şüzûz etmiş, kabilesinden cüdâ olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iâşesini görür, ondan tecellî eden lütûf ve keremle bütün hazır balıkçıları ağlatmak ister. (Hâşiye)
İşte Kur'ân‑ı Kerîm’in ilim ve hikmet ve mârifet‑i İlâhiye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve mârifet‑i Sâni' cihetindeki fakr ve iflasını gör, ibret al!
201
İşte bu sırdandır ki; Kur'ân‑ı Hakîm, nihâyetsiz parlak, yüksek hakikatleri câmi' olduğundan, şiirin hayâlâtından müstağnîdir. Evet, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz derecesindeki kemâl‑i nizâm ve intizamı ve kitab‑ı kâinâttaki intizamât‑ı san'atı, muntazam üslûblarıyla tefsir ettikleri hâlde, manzûm olmadığının diğer bir sebebi de budur ki:
Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip, tâ ekser âyetlere bir nev'i merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcûd münâsebet‑i maneviyeye râbıta olmak için, o dâire‑i muhîta içindeki âyetlere birer hatt‑ı münâsebet teşkil etmesidir. Güyâ serbest herbir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur'ân içinde binler Kur'ân bulunur ki; herbir meşreb sâhibine birisini verir. Nasıl ki, Yirmibeşinci Söz’de beyân edildiği gibi, Sûre‑i İhlâs içinde otuzaltı Sûre‑i İhlâs mikdarınca herbiri zi'l‑ecniha olan altı cümlenin terkîbâtından müteşekkil bir hazine‑i ilm-i tevhid bulunuyor ve tazammun ediyor. Evet, nasıl ki semâda olan intizamsız yıldızların sûreten adem‑i intizamı cihetiyle herbir yıldız, kayd altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nev'i merkez olarak dâire‑i muhîtasındaki – birer birer – herbir yıldıza, mevcûdât beynindeki nisbet‑i hafiyeye işâret olarak, birer hatt‑ı münâsebet uzatıyor. Güyâ herbir tek yıldız, necm‑i âyet gibi umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır.
202
İşte intizamsızlık içinde kemâl‑i intizamı gör, ibret al! ﴿وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ﴾ ’nın bir sırrını bil!
Hem âyet‑i ﴿وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُ﴾ sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe'ni; küçük ve sönük hakikatleri, büyük ve parlak hayâllerle süslendirip beğendirmek ister. Hâlbuki Kur'ân’ın hakikatleri o kadar büyük, àlî, parlak ve revnâkdârdır ki; en büyük ve parlak hayâl, o hakikatlere nisbet edilse, gayet küçük ve sönük kalır. Meselâ: ﴿يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ﴾﴿يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًا﴾﴿اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ﴾ gibi hadsiz hakikatleri buna şâhiddir.
203
Kur'ân’ın herbir âyeti, birer necm‑i sâkıb gibi i'câz ve hidayet nurunu neşr ile küfrün zulümâtını nasıl dağıttığını görmek, zevketmek istersen; kendini o asr‑ı câhiliyette ve o sahrâ‑yı bedeviyette farzet ki, herşey zulmet‑i cehil ve gaflet altında, perde‑i cümûd ve tabiata sarılmış olduğu bir ânda, birden Kur'ân’ın lisân‑ı ulvîsinden: ﴿يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ﴾ gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcûdât‑ı âlem, يُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, kıyâm edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perîşan mahlûkat, ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ﴾ sayhasıyla işitenlerin nazarında, gökyüzü bir ağız; bütün yıldızlar birer kelime‑i hikmet nümâ, birer nur‑u hakikat-edâ ve arz bir kafa; berr ve bahr birer lisân ve bütün hayvanat ve nebâtât birer kelime‑i tesbih-feşân sûretinde arz‑ı dîdâr eder. Yoksa bu zamandan tâ o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekàikini göremezsin.
Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürûr‑u zaman ile ulûm‑u müteârife hükmüne geçen ve sâir neyyirât‑ı İslâmiye ile parlayan ve Kur'ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile yâhut sathî ve basit bir perde‑i ülfet ile baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme‑i i'câz içinde ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ'‑ı i'câzı içinde bu nev'‑i i'câzını zevkedemezsin.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın en yüksek bir derece‑i i'câzına bakmak istersen, şu temsîl dûrbîniyle bak. Şöyle ki:
Gayet yüksek ve garîb ve gayetle yayılmış acîb bir ağaç farzedelim ki; o ağaç, bir perde‑i gayb altında, bir tabaka‑i mestûriyet içinde saklanmış. Ma'lûmdur ki; bir ağacın, insanın a'zâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münâsebet, bir tenâsüb, bir muvâzenet lâzımdır. Herbir cüz'ü, o ağacın mâhiyetine göre bir şekil alır, bir sûret verilir. İşte, hiç görünmeyen (ve hâlen görünmüyor) o ağaca dair biri çıksa, bir perde üstünde onun herbir a'zâsına mukâbil birer resim çekse, birer hudud çizse, daldan meyveye, meyveden yaprağa, bir tenâsüble bir sûret tersîm etse ve birbirinden nihâyetsiz uzak, mebde' ve müntehâsının ortasında, uzuvlarının aynı şekil ve sûretini gösterecek muvâfık tersîmatla doldursa; elbette şübhe kalmaz ki, o ressam o gaybî ağacı gayb‑âşinâ nazarıyla görür, ihâta eder, sonra tasvir eder.
204
Aynen onun gibi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın dahi hakikat‑i mümkinâta dair (ki o hakikat, dünyanın ibtidâsından tut, tâ âhiretin en nihâyetine kadar uzanmış ve ferşten arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere‑i hilkatin hakikatine dair) beyânât‑ı Furkàniye’si, o kadar tenâsübü muhâfaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık birer sûret vermiştir ki; bütün muhakkìkler, nihâyet‑i tahkîkinde, Kur'ân’ın tasvirine: “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip, “Tılsım‑ı kâinâtı ve muammâ‑yı hilkati keşf ve fetheden yalnız sensin ey Kur'ân‑ı Hakîm!” demişler.
﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ – Temsîlde kusur yok – esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye ve şuûn ve Ef'âl‑i Rabbâniye’yi, bir şecere‑i tûbâ-i nur hükmünde temsîl edelim ki; o şecere‑i nurâniyenin dâire‑i azameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud‑u kibriyâsı, gayr‑ı mütenâhî fezâ‑yı ıtlâkta yayılıp ihâta ediyor. Hudud‑u icraatı, ﴿يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪﴾﴿فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى﴾﴿هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُ﴾ hududundan tut, tâ ﴿وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪﴾﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ﴾﴿وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ﴾ hududuna kadar uzanmış o hakikat‑i nurâniyeyi; bütün dal ve budaklarıyla, gâyât ve meyveleriyle o kadar tenâsüble ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir sûrette, o hakàik‑ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef'âli beyân etmiştir ki, bütün ehl‑i keşf ve hakikat ve dâire‑i melekûtta cevelân eden bütün ashâb‑ı irfan ve hikmet, o beyânât‑ı Furkàniye’ye karşı “Sübhânallâh” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutâbık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık!” diyerek tasdik ediyorlar.
205
Meselâ: Bütün dâire‑i imkân ve dâire‑i vücûba bakan, hem o iki şecere‑i azîmenin bir tek dalı hükmünde olan îmânın erkân‑ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, tâ en ince meyve ve çiçekler aralarında o kadar bir tenâsüb gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvâzenet sûretinde ta'rif eder ve o mertebe bir tenâsüb tarzında izhâr eder ki; akl‑ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne hayran kalır.
Ve o îmân dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyet’in erkân‑ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruâtı ve en küçük âdâbı ve en uzak gâyâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz'î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn‑ü tenâsüb ve kemâl‑i münâsebet ve tam bir muvâzenet muhâfaza edildiğine delil; O Kur'ân‑ı Câmi'in nusûs ve vücûhundan ve işârât ve rumûzundan çıkan Şerîat‑ı Kübrâ-yı İslâmiye’nin kemâl‑i intizamı ve muvâzeneti ve hüsn‑ü tenâsübü ve resâneti; cerhedilmez bir şâhid‑i âdil, şübhe getirmez bir bürhân‑ı kàtı'dır.
206
Demek oluyor ki; beyânât‑ı Kur'âniye, beşerin ilm‑i cüz'îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm‑i muhîte istinâd ediyor ve cemî' eşyayı birden görebilir, ezel‑ebed ortasında bütün hakàikı bir ânda müşâhede eder bir Zât’ın kelâmıdır. ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا﴾ bu hakikate işâret eder.
اَللّٰهُمَّ يَا مُنَزِّلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ وَبِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقُبُورَنَا بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اٰم۪ينَ يَا مُسْتَعَانُ
207
Onüçüncü Söz’ün İkinci Makamı
Câzibedâr Bir Fitne İçinde Bulunan ve Daha Aklını Kaybetmeyen Bazı Gençlerle Bir Muhâveredir.
﴿﷽﴾
Câzibedâr Bir Fitne İçinde Bulunan ve Daha Aklını Kaybetmeyen Bazı Gençlerle Bir Muhâveredir.
Bir kısım gençler tarafından, şimdiki aldatıcı ve câzibedâr lehviyât ve hevesâtın hücumları karşısında “Âhiretimizi ne sûretle kurtaracağız?” diye Risale‑i Nurdan medet istediler. Ben de Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi nâmına onlara dedim ki:
Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de, üç tarzda “Üç Yol”dan başka yol yok.
Birinci Yol: O kabir, ehl‑i îmân için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci Yol: Âhiret’i tasdik eden, fakat sefâhet ve dalâlette gidenlere bir haps‑i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps‑i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve i'tikàd ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muâmele görecek.
Üçüncü Yol: Âhiret’e inanmayan ehl‑i inkâr ve dalâlet için bir i'dâm‑ı ebedî kapısı‥ Yani; hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i'dâm edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki şık bedîhîdir, delil istemiyor; göz ile görünür.
Mâdem ecel gizlidir. Her vakit ölüm başını kesmek için gelebiliyor. Ve genç‑ihtiyar farkı yoktur. Elbette dâima gözü önünde, öyle büyük dehşetli bir mes'ele karşısında bîçâre insan; o i'dâm‑ı ebedî, o dipsiz, nihâyetsiz haps‑i münferitten kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem‑i bâkîye, bir saâdet‑i ebediyeye ve âlem‑i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi, o insanın dünya kadar büyük bir mes'elesidir.
208
Bu kat'î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir‑i sâdık, ellerinde nişane‑i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyâlar ve o enbiyâların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şühûd ile tasdik eden ve imza basan yüzyirmidört milyon evliyânın aynı hakikate şehâdetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkìklerin kat'î delilleriyle o enbiyâ ve evliyânın verdikleri aynı haberleri, aklen ilmelyakìn derecesinde (❋) isbât ettikleri ve yüzde doksan dokuz ihtimal‑i kat'î ile “İ'dâm ve zindân‑ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saâdet‑i ebediyeye çevirmek, yalnız îmân ve itâat iledir.” diye ittifaken haber veriyorlar.
Acaba yüzde bir ihtimal‑i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe‑i helâketten gelen elem‑i manevî, onun yemek iştihâsını kaçırdığı hâlde; böyle yüzbinler sâdık ve musaddak muhbirlerin: “Yüzde yüz ihtimal ile dalâlet ve sefâhet, göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps‑i münferidine kat'î sebeb olduğunu; ve îmân, ubûdiyet, yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps‑i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine‑i ebediyeye, bir saray‑ı saâdete açılan bir kapıya çeviriyor.” diye ihbar eden ve emârelerini ve âsârlarını gösterdikleri hâlde, bu acîb ve garîb ve dehşetli ve azametli mes'ele karşısında bulunan bîçâre insan ve bâhusus Müslüman‥ eğer îmân ve ubûdiyeti olmazsa; bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
209
Mâdem ihtiyarlık, hastalık, musîbet ve her tarafta vefiyâtlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl‑i dalâlet ve sefâhet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir Cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.
Mâdem ehl‑i îmân ve tâat, göz önünde gördüğü kabri, bir hazine‑i ebediyeye, bir saâdet‑i lâyezâlîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu‥ ve o ezelî mukadderât piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi îmân vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit “Gel biletini al!” diye beklemesinden derin, esâslı, hakîki lezzet ve zevk‑i manevî öyle bir lezzettir ki: Eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir Cennet hükmüne geçtiği hâlde; o zevk ve lezzet‑i azîmeyi terkedip, gençlik sâikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefîhâne ve heveskârâne muvakkat bir lezzet‑i gayr-ı meşrûayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer.
Ecnebî dinsizleri gibi de olamaz. Çünkü; onlar Peygamber’i inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de, Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler de, kemâlâta medâr olacak bazı güzel hasletler bulunabilir. Fakat bir Müslüman; hem enbiyâyı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vâsıtasıyla biliyor. O’nun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah’ı da tanımaz. Ve rûhunda kemâlâtı muhâfaza edecek hiçbir esâsâtı bilemez. Çünkü; peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve dâveti umum nev'‑i beşere baktığı için ve mu'cizâtça ve dince umuma fâik ve bütün nev'‑i beşere bütün hakàikta üstadlık edip on dört asırda parlak bir sûrette isbât eden ve nev'‑i beşerin medâr‑ı iftiharı bir Zât’ın terbiye‑i esâsiyelerini ve usûl‑ü dinini terkeden; elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemâl bulamaz. Sukùt‑u mutlaka mahkûmdur.
210
İşte, ey hayat‑ı dünyeviyenin zevkine mübtelâ ve endişe‑i istikbâl ile istikbâlini ve hayatını te'min için çabalayan bîçâreler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, rahatını isterseniz; meşrû dâiredeki keyfe iktifâ ediniz. O, keyfinize kâfîdir. Haricinde ve gayr‑ı meşrû dâiredeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu, sâbık beyânâtta elbette anladınız.
Eğer mâzi, yani geçmiş zamanın hâdisâtını sinema ile hâl‑i hâzırda gösterdikleri gibi, istikbâldeki ahvâl dahi – meselâ; elli sene sonraki hâlleri – bir sinema ile gösterilse idi; ehl‑i sefâhet şimdiki güldüklerine, yüzbinlerce nefrîn ve nefret edip ağlayacaktılar.
Dünya ve Âhiret’te ebedî ve dâimî sürûru isteyen, îmân dâiresindeki terbiye‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.
Birkaç Bîçâre Gençlere Verilen Bir Tenbih, Bir Ders, Bir İhtardır
Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesât cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için, te'sirli bir ihtar almak isteyen bu gençlere; ben de eskiden Risale‑i Nurdan medet isteyen gençlere dediğim gibi dedim ki:
Sizdeki gençlik kat'iyyen gidecek. Eğer siz dâire‑i meşrûada kalmazsanız; o gençlik zâyi' olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyâde belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye‑i İslâmiye ile, o gençlik ni'metine karşı bir şükür olarak, iffet ve nâmusluluk ve tâatte sarfetseniz, o gençlik ma'nen bâkî kalacak. Ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.
211
Hayat ise; eğer îmân olmazsa veyâhut isyan ile o îmân te'sir etmezse; hayat, zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyâde elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü; insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise; fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise; eğer dalâlet ve gaflete düşmüş ise, hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz'î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr‑ı meşrû ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece, lezzet‑i hayat noktasında aşağı düşer.
Belki ehl‑i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücûdu, belki kâinâtı; bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinâtlar, onun dalâleti noktasında ma'dûmdur, ölmüştür. Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, i'tikàdsızlığı cihetiyle yine ma'dûmdur. Ve ademle hâsıl olan ebedî firâklar, mütemâdiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar.
Eğer îmân hayata hayat olsa; o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar, îmânın nuruyla ışıklanır ve vücûd bulur. Zaman‑ı hâzır gibi rûh ve kalbine îmân noktasında ulvî ve manevî ezvâkı ve envâr‑ı vücûdiyeyi veriyor. Bu hakikatin, İhtiyar Risalesi’nde, Yedinci Ricâ’da izâhı var, ona bakmalısınız.
İşte hayat böyledir… Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz; hayatınızı îmân ile hayatlandırınız ve ferâizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhâfaza ediniz.
Her gün ve her yerde ve her vakit vefiyâtların gösterdikleri dehşetli hakikat‑i mevt ise; size, başka gençlere söylediğim gibi, bir temsîl ile beyân ediyorum.
Meselâ: Burada gözünüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango – fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren – dâiresi var. Biz buradaki on kişi alâ külli hâl, ister istemez, hiç başka çare yok, oraya dâvet edileceğiz. Bizi çağıracaklar ve çağırma zamanı gizli olmasından, her dakika, ya “Gel i'dâm biletini al, darağacına çık!” veyâhut “Gel, milyonlar altın kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış, gel, al!” demelerini beklerken; birden kapıya iki adam geldi.
Biri; yarı çıplak, güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zâhiren gayet tatlı, fakat zehirli bir helva getirip yedirmek istiyor.
212
Diğer biri de; aldatmaz ve aldanmaz ciddi bir adam, o kadının arkasından girdi. Dedi ki: “Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz, o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile, o emsâlsiz ikramiye biletini alırsınız. İşte bu darağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz ki; bal yiyenler oraya giriyorlar ve oraya girinceye kadar, o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar. Ve o büyük ikramiye biletini alanlar, çendan görünmüyorlar ve zâhiren onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikramiye dâiresine girmek için basamak yaptıklarını, milyonlar şâhidler var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En büyük memurlar ve bu işle alâkadar büyük zâtlar yüksek sesle ilân ediyorlar ve haber veriyorlar ki: ‘O darağacına gidenleri aynelyakìn gözünüz ile gördüğünüz gibi, bu ikramiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şek ve şüphesiz gündüz gibi kat'î biliniz.’” dedi.
İşte, bu temsîl gibi zehirli bir bal hükmünde olan gayr‑ı meşrû dâiredeki gençliğin sefâhetkârâne zevkleri, hazine‑i ebediyenin ve saâdet‑i sermediyenin bileti ve vesikası olan îmânı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümât kapısı olan kabrin musîbetine, aynen zâhiren göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli olduğu için genç‑ihtiyar farketmeyerek her vakit ecel cellâdı, başını kesmek için gelebilir.
Eğer, o zehirli bal hükmünde olan hevesât‑ı gayr-ı meşrûayı terkedip, tılsım‑ı Kur'ânî olan îmân ve ferâizi elde etmekle ve fevkalâde mukadderât‑ı beşer piyangosundan çıkan saâdet‑i ebediye hazinesi biletini alacağına, yüzyirmidört bin Enbiyâ Aleyhimüsselâm ile beraber hadd ü hesaba gelmeyen ehl‑i velâyet ve ehl‑i hakikat müttefikan haber veriyorlar ve âsârını gösteriyorlar.
Elhâsıl: Gençlik gidecek… Sefâhette gitmiş ise; hem dünyada, hem âhirette, binler belâ ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû‑i isti'mâl ile, isrâfât ile gelen evhâmlı hastalıkla hastahânelere ve taşkınlıklarıyla hapishânelere veya sefâlethânelere ve manevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhânelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahânelerden ve hapishânelerden ve kabristanlardan sorunuz.
Elbette hastahânelerin ekseriyetle lisân‑ı hâlinden, gençlik sâikasıyla isrâfât ve sû‑i isti'mâlden gelen hastalıktan enînler, eyvâhlar işittiğiniz gibi; hapishânelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık sâikasıyla gayr‑ı meşrû dâiredeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemâdiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem‑i berzahta – ehl‑i keşfi'l-kubûrun müşâhedâtıyla ve bütün ehl‑i hakikatin tasdikiyle ve şehâdetiyle – ekser azâblar, gençlik sû‑i isti'mâlâtının neticesi olduğunu bileceksiniz.
213
Hem nev'‑i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette, ekseriyet‑i mutlaka ile esefler, hasretler ile “Eyvâh! Gençliğimizi bâd‑i hevâ, belki zararlı zâyi' ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız.” diyecekler. Çünkü; beş‑on senelik gençliğin gayr‑ı meşrû zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azâb ve zarar ve âhirette Cehennem ve Sakar belâsını çeken adam; en acınacak bir hâlde olduğu hâlde, اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünkü: Zarara rızâsıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir.
Cenâb‑ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın câzibedâr fitnesinden kurtarsın ve muhâfaza eylesin. Âmîn.
Risale‑i Nur Mîzanlarından Onüçüncü Söz’ün İkinci Makamının Hâşiyesidir
Risale‑i Nurdaki Hakîki Tesellîye Mahpuslar Çok Muhtaçtırlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurdaki hakîki tesellîye mahpuslar çok muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbesini yiyip, taze ve şirin ömrünü hapiste geçirenlerin, Nur’lara ekmek kadar ihtiyaçları var.
Evet, gençlik damarı, akıldan ziyâde hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder. Bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker. Ve bir saat sefâhet keyfiyle bir nâmus mes'elesinde; binler gün hem hapsin, hem düşmanın endişesinden sıkıntılarla ömrünün saâdeti mahvolur.
214
Bunlara kıyâsen, bîçâre gençlerin çok vartaları var ki; en tatlı hayatını, en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar.
Ve bilhassa şimâlde koca bir devlet, gençlik hevesâtını elde ederek, bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünkü: Âkıbeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl‑i nâmusun güzel kızlarını ve karılarını ibaha eder. Belki hamamlarında erkek‑kadın beraber, çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde bu fuhşiyâtı teşvik eder. Hem serseri ve fakir olanlara, zenginlerin mallarını helâl eder ki; bütün beşer bu musîbete karşı titriyor.
İşte, bu asırda İslâm ve Türk gençleri kahramanâne davranıp, iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı, Risale‑i Nurun “Meyve” ve “Gençlik Rehberi” gibi keskin kılınçlarıyla mukàbele etmeleri elzemdir. Yoksa o bîçâre genç; hem dünya istikbâlini, hem mes'ûd hayatını, hem âhiretteki saâdetini ve hayat‑ı bâkiyesini azâblara, elemlere çevirip mahveder. Ve sû‑i isti'mâl ve sefâhetle hastahânelere ve hissiyatın taşkınlıkları ile hapishânelere düşer. Eyvâhlar, esefler ile ihtiyarlığında çok ağlayacak.
Eğer terbiye‑i Kur'âniye ve Nur’un hakikatleriyle kendini muhâfaza eylese, tam bir kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mes'ûd bir Müslüman; ve sâir zîhayatlara, hayvanlara bir nev'i sultan olur.
Evet, bir genç; hapiste yirmidört saat her günkü ömründen tek bir saatini beş farz namazına sarfetse; ve ekser günahlardan hapis mâni olduğu gibi, o musîbete sebebiyet veren hatâdan dahi tevbe edip, sâir zararlı, elemli günahlardan çekilse, hem hayatına, hem istikbâline, hem vatanına, hem milletine, hem akrabasına büyük bir faydası olması gibi; o on‑onbeş senelik fânî gençlikle, ebedî parlak bir gençliği kazanacağını; başta Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, bütün kütüb ve suhuf‑u semâviye kat'î haber verip müjde ediyorlar.
Evet, o şirin, güzel gençlik ni'metine istikametle, tâatle şükretse; hem ziyâdeleşir, hem bâkîleşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belâlı olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeğe sebebiyet verir.
215
Eğer mahpus, zulmen mahkûm olmuş ise; farz namazını kılmak şartıyla; herbir saati, bir gün ibâdet olduğu gibi, o hapis onun hakkında bir çilehâne‑i uzlet olup, eski zamanda mağaralara girerek ibâdet eden münzevî sâlihlerden sayılabilirler.
Eğer fakir ve ihtiyar ve hasta ve îmân hakikatlerine müştâk ise; farzını yapmak ve tevbe etmek şartıyla, herbir saatleri yirmişer saat ibâdet olup, hapis ona bir istirahathâne ve merhametkârâne ona bakan dostlar için bir muhabbethâne, bir terbiyehâne, bir dershâne hükmüne geçer. O hapiste durmakla; hariçteki müşevveş, her taraftaki günahların hücumuna ma'rûz serbestiyetten daha ziyâde hoşlanabilir. Hapisten tam terbiye alır. Çıktığı zaman bir kàtil, bir müntakìm olarak değil; belki tevbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli bir adam çıkar.
Hattâ Denizli hapsindeki zâtların az zamanda Nur’lardan fevkalâde hüsn‑ü ahlâk dersini alanlarını gören bazı alâkadar zâtlar demişler ki: “Terbiye için onbeş sene hapse atmaktansa; onbeş hafta Risale‑i Nur dersini alsalar, daha ziyâde onları ıslah eder.”
Mâdem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir. Ve mâdem kabir kapanmıyor; kafile kafile arkasında gelenler oraya girip kayboluyorlar ve mâdem ölüm, ehl‑i îmân hakkında; i'dâm‑ı ebedîden terhis tezkeresine çevrildiği, hakikat‑i Kur'âniye ile gösterilmiş ve ehl‑i dalâlet ve sefâhet hakkında, göz ile göründüğü gibi bir i'dâm‑ı ebedîdir, bütün mahbûbâtından ve mevcûdâttan bir firâk‑ı lâyezâlîdir.
Elbette ve elbette hiç şübhe kalmaz ki: En bahtiyar odur ki; sabır içinde şükretmek ve hapis müddetinden tam istifade ederek Nur’ların dersini alarak, istikamet dâiresinde îmânına ve Kur'ân’a hizmete çalışmaktır.
Ey zevk ve lezzete mübtelâ insan! Ben yetmişbeş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakìn bildim ki:
Hakîki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saâdet, yalnız îmândadır ve îmân hakikatleri dâiresinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır.
216
Ey hapis musîbetine düşen bîçâreler!‥ Mâdem dünyanız ağlıyor ve hayatınız acılaştı. Çalışınız; âhiretiniz dahi ağlamasın. Ve hayat‑ı bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın; hapisten istifade ediniz. Nasıl bazen ağır şerâit altında, düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir. Öyle de, sizin bu ağır şerâit altında herbir saat ibâdet zahmeti, çok saatler olup; o zahmetleri rahmetlere çevirir.
Hapis Musîbetine Düşenlere ve Oradaki Görevlilere Kuvvetli Bir Teselli
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hapis musîbetine düşenlere ve onlara merhametkârâne sadâkatle hariçten gelen erzâklarına nezâret ve yardım edenlere kuvvetli bir tesellîyi “Üç Nokta”da beyân edeceğim:
Birinci Nokta: Hapiste geçen ömür günleri, herbir gün on gün kadar bir ibâdet kazandırabilir. Ve fânî saatleri – meyveleri cihetiyle – ma'nen bâkî saatlere çevirebilir. Ve beş‑on sene ceza ile milyonlar sene haps‑i ebedîden kurtulmağa vesile olabilir.
İşte ehl‑i îmân için bu pek büyük ve çok kıymetdâr kazanç şartı; farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zâten hapis, çok günahlara mânidir, meydân vermiyor.
İkinci Nokta: Zevâl‑i lezzet elem olduğu gibi, zevâl‑i elem dahi lezzettir. Evet; herkes, geçmiş lezzetli, safâlı günlerini düşünse, teessüf ve tahassür elem‑i manevîsini hissedip “Eyvâh!” der; ve geçmiş musîbetli, elemli günlerini tahattur etse, zevâlinden bir manevî lezzet hisseder ki: “Elhamdülillâh şükür, o belâ sevâbını bıraktı, gitti.” der. Ferâh ile teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, rûhta bir manevî lezzet bırakır. Ve lezzetli saat, bil'akis elem bırakır.
Mâdem hakikat budur. Ve mâdem geçmiş musîbet saatleri, elemleriyle beraber ma'dûm ve yok olmuş. Ve gelecek belâ günleri, şimdi ma'dûm ve yoktur. Ve yoktan elem yok. Ve ma'dûmdan elem gelmez. Meselâ: Birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün o niyetle mütemâdiyen ekmek yese ve su içse, ne derece dîvâneliktir.
217
Aynen öyle de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri – ki hiç ve ma'dûm ve yok olmuşlar – şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp, Allah’tan şekvâ etmek gibi “Of!‥ Of!‥” etmek dîvâneliktir. Eğer sağa sola, yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfî gelir. Sıkıntı ondan bire iner.
Hattâ şekvâ olmasın, ben bu Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’de, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve manevî sıkıntılı, hastalıklı musîbetimde, hususan Nur’un hizmetinden mahrumiyetimden gelen me'yûsiyet ve kalbî ve rûhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inâyet‑i İlâhiye bu mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan ve hapsimden râzı oldum. Çünkü: “Benim gibi kabir kapısında bir bîçâreye, gafletle geçebilir bir saatini, on aded ibâdet saatleri yapmak büyük kârdır.” diye şükreyledim.
Üçüncü Nokta: Mahpuslara şefkatkârâne hizmetle yardım etmek ve muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve manevî yaralarına tesellîlerle merhem sürmekte, az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek; aynı o yemek kadar, o gardiyan ve gardiyan ile beraber dâhilde ve hariçte çalışanların – bir sadaka hükmünde – defter‑i hasenâtına yazılır. Hususan musîbet‑zede ihtiyar veya hasta veya fakir veya garîb olsa, o sadaka‑i maneviyenin sevâbı çok ziyâdeleşir.
İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Tâ ki; o hizmeti, lillâh için olsun. Hem bir şartı da, sadâkat ve şefkat ve sevinç ile ve minnet etmemek tarzda yardımlarına koşmaktır.
Hakikat ve Maslahat Sulhtur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim!
Size; hem dünya azâbından, hem âhiret azâbından kurtaracak bir hakikati beyân etmek kalbime ihtar edildi. O da şudur:
218
Meselâ: Birisi, birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azâbını çektirir. Ve maktûlün akrabası dahi, intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azâbını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da, Kur'ân’ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan, barışmak ve musâlaha etmektir.
Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü; ecel birdir, değişmez. O maktûl, herhalde ecel geldiğinden daha ziyâde kalmayacaktı. O kàtil ise, o kazâ‑yı İlâhiye’ye vâsıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da dâima korku ve intikam azâbını çekerler. Onun içindir ki; “Üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine küsmemek” İslâmiyet emrediyor. Eğer o katl, bir adâvetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münâfık o fitneye vesile olmuş ise; çabuk barışmak elzemdir. Yoksa, o cüz'î musîbet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktûle her vakit duâ etse, o hâlde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır. Kazâ ve kader‑i İlâhî’ye teslîm olup düşmanını affeder.
Ve bilhassa mâdem Risale‑i Nur dersini dinlemişler; elbette mâbeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmağa, hem maslahat ve istirahat‑i şahsiye ve umumiye, hem Nur dâiresindeki uhuvvet iktiza ediyor.
Nasıl ki, Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular. Ve bizim berâetimize bir sebeb olup – hattâ dinsizlere, serserilere de – o mahpuslar hakkında “Mâşâallâh, Bârekallâh” dedirttiler. Ve o mahpuslar tam teneffüs ettiler. Ben burada gördüm ki: Bir tek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip, beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdânlı bir mü'min, küçük ve cüz'î bir hatâ veya menfaatle yüzer zararı ehl‑i îmâna vermez. Eğer hatâ etse, verse, çabuk tevbe etmek lâzımdır.
219
Bu Hapsi Bir Mübârek Dershâneye Çeviriniz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar!
Benim kat'î kanâatim gelmiş ki; buraya girmemizin inâyet‑i İlâhiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani; Nurlar, tesellîleriyle ve îmânın hakikatleriyle sizi, bu hapis musîbetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşuboşuna gam ve hüzün ile giden hayatınızı faydasızlıktan, bâd‑i hevâ zâyi' olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp, tam bir tesellî size vermektir.
Mâdem hakikat budur; elbette siz dahi, Denizli mahpusları ve Nur Talebeleri gibi birbirinize kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki: Bir bıçak içinize girmemek ve birbirinize tecâvüz etmemek için, dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadâkatle hizmet eden gardiyanlar, çok zahmet çekiyorlar. Hem siz, beraber teneffüse çıkmıyorsunuz. Güyâ canavar ve vahşî gibi birbirinize saldıracaksınız.
İşte şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda manevî büyük bir kahramanlık ile hey'ete deyiniz ki: “Değil elimize bıçak, belki mavzer ve rovelver de verilse, hem emir de verilse; biz bu bîçâre ve bizim gibi musîbet‑zede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskiden yüz düşmanlık ve adâvetimiz dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamağa çalışacağımıza; Kur'ân’ın ve îmânın ve uhuvvet‑i İslâmiye’nin ve maslahatımızın emriyle ve irşadıyla karar verdik.” diyerek, bu hapsi bir mübârek dershâneye çeviriniz.
Onüçüncü Söz’ün İkinci Makamının Zeyli
Leyle‑i Kadir’de İhtar Edilen Bir Mes'ele‑i Mühimme
Leyle‑i Kadir’de kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
220
Nev'‑i beşer; bu son Harb‑i Umumî’nin eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâdı ile‥ ve merhametsiz tahribâtı ile‥ ve bir tek düşmanın yüzünden yüzer masûmu perîşan etmesiyle‥ ve mağlûbların dehşetli me'yûsiyetleriyle‥ ve gâliblerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdân azâblarıyla‥ ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle‥ ve fıtrat‑ı beşeriyedeki yüksek isti'dâdâtın ve mâhiyet‑i insaniyesinin umumî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla‥ ve gaflet ve dalâletin, sert ve sağır olan tabiatın, Kur'ân’ın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla‥ ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyaset‑i rû-yi zeminin pek çirkin, pek gaddârâne hakîki sûreti görünmesiyle‥ elbette ve elbette hiç şübhe yok ki: Şimâl’de, Garb’da, Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen, nev'‑i beşerin mâşuk‑u mecâzîsi olan hayat‑ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından; fıtrat‑ı beşerin hakîki sevdiği, aradığı hayat‑ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak: Ve elbette hiç şübhe yok ki: Binüçyüz altmış senede, her asırda üçyüzelli milyon şâkirdi bulunan‥ ve her hükmüne ve da'vâsına milyonlar ehl‑i hakikat tasdik ile imza basan‥ ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup, lisânlarıyla beşere ders veren‥ ve hiçbir kitapta emsâli bulunmayan bir tarzda, beşer için hayat‑ı bâkiyeyi ve saâdet‑i ebediyeyi müjde veren‥ ve bütün beşerin yaralarını tedâvi eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarîhan ve işâreten onbinler defa da'vâ edip haber veren ve sarsılmaz kat'î delillerle, şübhe getirmez hadsiz hüccetleriyle, hayat‑ı bâkiyeyi kat'iyyetle müjde ve saâdet‑i ebediyeyi ders vermesi; elbette nev'‑i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya manevî bir kıyâmet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur'ân’ı kabûl etmeğe çalışan meşhûr hatîbleri ve Amerika’nın din‑i hakkı arayan ehemmiyetli cem'iyeti gibi; rû‑yi zeminin geniş kıt'aları ve büyük hükûmetleri Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün rûh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü; bu hakikat noktasında, kat'iyyen Kur'ân’ın misli yoktur ve olamaz. Ve hiçbir şey bu mu'cize‑i ekberin yerini tutamaz.
221
Sâniyen: Mâdem Risale‑i Nur, bu mu'cize‑i kübrânın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslîme mecbur etmiş. Hem kalbi, hem rûhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda, hazine‑i Kur'âniye’nin dellâllığını yapan ve O’ndan başka me'hazi ve merci'i olmayan ve bir mu'cize‑i maneviyesi bulunan Risale‑i Nur, o vazifeyi tam yapıyor. Ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalâletin en sert kuvvetli kalesi olan tabiatı, “Tabiat Risalesi”yle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire‑i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde “Asâ‑yı Mûsa”daki Meyvenin Altıncı Mes'ele’si ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleri’yle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur‑u tevhidi göstermiş…
Meyve Risalesinden Altıncı Mes'ele
Risale‑i Nurun çok yerlerinde izâhı ve kat'î hadsiz hüccetleri bulunan “Îmân‑ı Billâh” rüknünün binler küllî bürhânlarından bir tek bürhâna kısaca bir işârettir.
Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hàlık’ımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar.” dediler.
Ben dedim: “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisân‑ı mahsûsuyla mütemâdiyen Allah’tan bahsedip Hàlık’ı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.
Meselâ: Nasıl ki mükemmel bir eczâhâne ki; her kavanozunda hàrika ve hassas mîzanlarla alınmış hayatdâr mâcunlar ve tiryâklar var. Şüphesiz gayet mehâretli ve kimyager ve hakîm bir eczâcıyı gösterir.
Öyle de: Küre‑i arz eczâhânesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebâtât ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat mâcunlar ve tiryâklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczâhâneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olması nisbetinde – okuduğunuz fenn‑i tıb mikyâsıyla – küre‑i arz eczâhâne‑i kübrâsının eczâcısı olan Hakîm‑i Zülcelâl’i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır.
222
Hem meselâ: Nasıl bir hàrika fabrika ki; binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir fabrikatörü ve mehâretli bir makinisti tanıttırır.
Öyle de: Küre‑i arz denilen yüzbinler başlı, her başında yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyâr makine‑i Rabbâniye ne derecede bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse; o derecede – okuduğunuz fenn‑i makine mikyâsıyla – küre‑i arzın ustasını ve sâhibini bildirir ve tanıttırır.
Hem meselâ: Nasıl ki gayet mükemmel binbir çeşit erzâk etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iâşe anbarı ve dükkân; şeksiz, bir fevkalâde iâşe ve erzâk mâlikini ve sâhibini ve memurunu bildirir.
Öyle de: Bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede muntazaman seyahat eden ve yüzbinler ve ayrı ayrı erzâk isteyen tâifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzâkı tükenen bîçâre zîhayatlara getiren ve küre‑i arz denilen bu Rahmânî iâşe anbarı ve bir sefîne‑i Sübhâniye ve binbir çeşit cihâzâtı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân‑ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise; – okuduğunuz ve okuyacağınız fenn‑i iâşe mikyâsıyla – o kat'iyyette ve o derecede küre‑i arz deposunun Sâhibini, Mutasarrıf’ını, Müdebbir’ini bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasıl ki: Dörtyüzbin millet, içinde bulunan ve her milletin istediği erzâkı ayrı ve isti'mâl ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve ta'limâtı ayrı ve terhisâtı ayrı olan bir ordunun mu'cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzâklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihâzâtlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acîb ordu ve ordugâh; şüphesiz, bedâhetle o hàrika kumandanı gösterir, takdirkârâne sevdirir.
Aynen öyle de: Zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu‑yu Sübhânî’de nebâtât ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev'in çeşit çeşit elbise, erzâk, esliha, ta'lim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek kumandan‑ı a'zam tarafından verilen küre‑i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise – sizin okuyacağınız fenn‑i askerî mikyâsıyla – dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre‑i arzın Hâkim’ini ve Rabbini ve Müdebbir’ini ve Kumandan‑ı Akdes’ini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmîd ve tesbihle sevdirir.
223
Hem nasıl ki: Bir hàrika şehirde milyonlar elektrik lambaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lambaları ve fabrikası; şeksiz, bedâhetle elektriği idare eden ve seyyâr lambaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştiâl maddelerini getiren bir mu'cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.
Aynen öyle de: Bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lambaları, bir kısmı – kozmoğrafyanın dediğine bakılsa – küre‑i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket ettikleri hâlde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor.
Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre; küre‑i arzdan bir milyon defadan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan ve bir misâfirhâne‑i Rahmâniye’de bir lamba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre‑i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki, sönmesin.
Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber, çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihâyetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinât şehr‑i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lambaları ve idareleri ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir‥ o derecede – sizin okuduğunuz veya okuyacağınız fenn‑i elektrik mikyâsıyla – bu meşher‑i a'zam-ı kâinâtın Sultan’ını, Münevvir’ini, Müdebbir’ini, Sâni'ini, o nurânî yıldızları şâhid göstererek tanıttırır; tesbihâtla, takdisâtla sevdirir, perestiş ettirir.
224
Hem meselâ: Nasıl ki bir kitab bulunsa ki; bir satırında bir kitab ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir Sûre‑i Kur'âniye yazılmış, gayet mânidâr ve bütün mes'eleleri birbirini te'yid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde mehâretli ve iktidarlı gösteren bir acîb mecmua; şeksiz, gündüz gibi kâtib ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. “Mâşâallâh, Bârekallâh” cümleleriyle takdir ettirir.
Aynen öyle de: Bu kâinât kitab‑ı kebîri ki, bir tek sahifesi olan zemin yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üçyüz bin nebâtî ve hayvanî tâifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatâsız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihâyetsiz mânidâr ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua‑i kâinât ve bu mücessem Kur'ân‑ı Ekber-i Âlem, mezkûr misâldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidâr ise; o derecede – sizin okuduğunuz fenn‑i hikmetü'l-eşya ve mektebde bilfiil mübâşeret ettiğiniz fenn‑i kırâat ve fenn‑i kitabet geniş mikyâslarıyla ve dûrbîn gözleriyle – bu kitab‑ı kâinâtın Nakkàş’ını, Kâtib’ini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır, “Allâhu Ekber” cümlesiyle bildirir, “Sübhânallâh” takdisiyle ta'rif eder, “Elhamdülillâh” senâlarıyla sevdirir.
İşte bu fenlere kıyâsen, yüzer fünûndan herbir fen, geniş mikyâsıyla ve hususî aynasıyla ve dûrbînli gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’ini esmâsıyla bildirir; sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.
225
İşte bu muhteşem ve parlak bir bürhân‑ı vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki; Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân çok tekrar ile en ziyâde ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ ve ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ﴾ âyetleriyle Hàlık’ımızı bize tanıttırıyor.” diye o mektebli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabûl edip tasdik ederek “Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn‑ı hakikat bir ders aldık. Allah senden râzı olsun.” dediler! Ben de dedim:
“İnsan, binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nev'î lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî‑manevî düşmanları ve nihâyetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemâdiyen zevâl ve firâk tokatlarını yiyen bir bîçâre mahlûk iken, birden îmân ve ubûdiyetle böyle bir Pâdişah‑ı Zülcelâl’e intisab edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta‑i istinâd ve bütün hâcâtına medâr bir nokta‑i istimdâd bularak herkes mensûb olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi; o da böyle nihâyetsiz Kadîr ve Rahîm bir Pâdişah’a îmân ile intisab etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin i'dâm ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse, ne kadar memnun ve minnetdâr ve ne kadar müteşekkirâne iftihar edebilir kıyâs ediniz.”
O mektebli gençlere dediğim gibi musîbet‑zede mahpuslara da tekrar ile derim: O’nu tanıyan ve itâat eden zindânda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan saraylarda da olsa zindândadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar mazlum i'dâm olunurken bedbaht zâlimlere demiş: “Ben i'dâm olmuyorum, belki terhis ile saâdete gidiyorum. Fakat, ben de sizi i'dâm‑ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ” diyerek sürûr ile teslîm‑i rûh eder.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
226
Hüve Nüktesi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok azîz ve sıddık kardeşlerim!
Kardeşlerim, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ﴾ ’deki ( هُو ) “Hû” lafzında, yalnız maddî cihette bir seyahat‑ı hayâliye-i fikriyede hava sahifesinin mütâlaasıyla ânî bir sûrette görünen bir zarîf nükte‑i tevhidde, meslek‑i îmâniyenin hadsiz derece kolay ve vücûb derecesinde sühûletli bulunmasını; ve şirk ve dalâletin mesleğinde hadsiz derecede müşkülâtlı, mümteni' binler muhâl bulunduğunu müşâhede ettim. Gayet kısa bir işâretle, o geniş ve uzun nükteyi beyân edeceğim.
Evet; nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında, eğer tabiata, esbâba havâle edilse, lâzım gelir ki; ya o kapta küçük mikyâsta yüzer, belki çiçekler adedince manevî makineler, fabrikalar bulunsun veyâhut o parçacık topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hâsiyetleriyle ve hayatdâr cihâzâtıyla yapmalarını bilsin. Âdeta bir ilâh gibi hadsiz ilmi ve nihâyetsiz iktidarı bulunsun.
Aynen öyle de: Emir ve irâdenin bir arşı olan havanın, rüzgârın herbir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan (هُو) “Hû” lafzındaki havada; küçücük mikyâsta bütün dünyada mevcûd telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir ânda yapabilsin. Veyâhut o (هُو) “Hû”daki havanın, belki unsur‑u havanın herbir parçasının herbir zerresi; bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevî şahsiyetleri ve kàbiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünkü, bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczâsında o kàbiliyet var.
227
İşte ehl‑i küfrün ve tabîiyyûn ve maddiyûnların mesleklerinde değil bir muhâl, belki zerreler adedince muhâller ve imtina'lar ve müşkülâtlar âşikâre görünüyor.
Eğer Sâni'‑i Zülcelâl’e verilse, hava bütün zerrâtıyla O’nun emirber neferi olur. Bir tek zerrenin muntazam bir tek vazifesi kadar kolayca hadsiz küllî vazifelerini, Hàlık’ının izniyle ve kuvvetiyle ve Hàlık’a intisab ve istinâd ile ve Sâni'inin cilve‑i kudreti ile bir ânda, şimşek sür'atinde ve (هُو) “Hû” telaffuzu ve havanın temevvücü sühûletinde yapılır. Yani, kalem‑i kudretin hadsiz ve hàrika ve muntazam yazılarına bir sahife olur. Ve zerreleri, o kalemin uçları ve zerrelerin vazifeleri dahi, kalem‑i kaderin noktaları bulunur. Bir tek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.
İşte, ben ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ﴾ ’deki hareket‑i fikriye ile seyahatimde, hava âlemini temâşâ ve o unsurun sahifesini mütâlaa ederken, bu mücmel hakikati tam vâzıh ve mufassal aynelyakìn müşâhede ettim ve (هُو) “Hû”nun lafzında, havasında böyle parlak bir bürhân ve bir lem'a‑i Vâhidiyet bulunduğu gibi, mânâsında ve işâretinde gayet nurânî bir cilve‑i Ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet‑i Tevhid ve “(هُو) ‘Hû’ zamîrinin mutlak ve mübhem işâreti, hangi zâta bakıyor?” işâretine bir karîne‑i taayyün o hüccette bulunması içindir ki; hem Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, hem ehl‑i zikir; makam‑ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye ilmelyakìn ile bildim.
228
Evet, meselâ: Bir nokta beyaz kağıtta, iki‑üç nokta konulsa karıştığı; ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı; ve bir küçük zîhayata, çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği; ve bir lisân ve bir kulak, aynı ânda müteaddid kelimelerin beraber çıkması ve girmesi intizamını bozup karışacağı hâlde, aynelyakìn gördüm ki: (هُو) “Hüve”nin anahtarı ile ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda herbir parçası, hattâ herbir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği hâlde, karışmadığını ve intizamını bozmadığını… Hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı hâlde, hiç şaşırmadan yapıldığını; ve o parçaya ve zerreye, pek çok ağır yükler yüklendiği hâlde, hiç za'f göstermeyerek, geri kalmayarak intizam ile taşıdığını‥ Hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, mânâda o küçücük kulak ve lisânlara kemâl‑i intizamla gelip, çıkıp, hiç karışmayarak, bozulmayarak o küçücük kulaklara girip, o gayet incecik lisânlardan çıktığı; ve o her zerre ve her parçacık, bu acîb vazifeleri görmekle beraber kemâl‑i serbestiyet ile cezbedârâne hâl dili ile ve mezkûr hakikatin şehâdeti ve lisânıyla ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde, intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor. Ve bir iş diğer bir işe mâni olmuyor… Ben aynelyakìn müşâhede ettim.
Demek, ya herbir zerre ve herbir parça havada nihâyetsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilmi, irâdesi ve nihâyetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrâta hâkim‑i mutlak bir hàssaları bulunmak lâzımdır ki, bu işlere medâr olabilsin. Bu ise, zerreler adedince muhâl ve bâtıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu hâtıra getiremez.
229
Öyle ise, bu sahife‑i havanın hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn derecesinde bedâhetle Zât‑ı Zülcelâl’in hadsiz gayr‑ı mütenâhî ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem‑i kudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve bir levh‑i mahfûz’un âlem‑i tağayyürde ve mütebeddil şuûnâtında bir levh‑i mahv-isbât nâmında yazar‑bozar tahtası hükmündedir.
İşte hava unsurunun yalnız nakl‑i asvât vazifesinde mezkûr cilve‑i Vahdâniyet’i ve mezkûr acâibi gösterdiği ve dalâletin hadsiz muhâliyetini izhâr ettiği gibi; unsur‑u havâînin, sâir ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, câzibe, dâfia, ziyâ gibi sâir letâifin naklinde şaşırmadan muntazaman, asvât naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda bu vazifeleri dahi gördüğü; aynı zamanında bütün nebâtât ve hayvanata teneffüs ve telkîh gibi hayata lüzumu bulunan levâzımatı kemâl‑i intizam ile yetiştiriyor. Emir ve irâde‑i İlâhiye’nin bir arşı olduğunu kat'î bir sûrette isbât ediyor.
Ve serseri tesâdüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbâb ve âciz, câmid, câhil maddeler bu sahife‑i havâiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakìn derecesinde isbât ettiğini kat'î kanâat getirdim. Ve herbir zerre ve her bir parça lisân‑ı hâl ile ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ dediklerini bildim ve bu (هُو) “Hüve” anahtarı ile havanın maddî cihetindeki bu acâibi gördüğüm gibi, hava unsuru da bir (هُو) “Hû” olarak âlem‑i misâl ve âlem‑i mânâya bir anahtar oldu.
230
Gördüm ki; âlem‑i misâl, nihâyetsiz fotoğraflar ve herbir fotoğraf, hadsiz hâdisât‑ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmayarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema‑i uhreviye; ve fâniyâtın fânî ve zâil hâllerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedî temâşâgâhlarda ve Cennet’te saâdet‑i ebediye ashâblarına da dünya mâceralarını ve eski hâtıralarını levhalarıyla gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim. (Hâşiye)
Hem Levh‑i Mahfûz’un, hem âlem‑i misâlin iki hücceti ve iki küçücük nümûnesi ve iki noktası, insanın başında olan kuvve‑i hâfıza ve kuvve‑i hayâliye, mercimek küçüklüğünde iken, hiç karıştırmayarak kemâl‑i intizamla içlerinde bir büyük kütübhâne kadar ma'lûmâtın yazılması kat'î isbât eder ki, o iki kuvvenin nümûne‑i ekber ve a'zamları âlem‑i misâl ile Levh‑i Mahfûz’dur. Hava ve su unsurlarının, hususan nutfelerin suyu ve hava unsuru; toprak unsurunun pek fevkınde daha ziyâde hikmet ve irâde ile ve kalem‑i Kader ve Kudret ile yazıldıkları ve tesâdüf ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın ve câmid, hedefsiz esbâbın karışması yüz derece muhâl ve hiçbir cihetle mümkün olmadığını, Hakîm‑i Zülcelâl’in kalem‑i Kader ve Hikmetinin sahifesi olduğu ilmelyakìn ile kat'î bilindi.
Mütebâkisi şimdilik yazdırılmadı.
Umuma binler selâm.
231
Ondördüncü Söz
﴿﷽﴾
﴿الٓرٰ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍ﴾
Kur'ân‑ı Hakîm’in ve Kur'ân’ın müfessir‑i hakîkisi olan Hadîs’in bir kısım yüksek ve ulvî hakàikına çıkmak için, teslîm ve inkıyadı noksan olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde o hakikatlerin bir kısım nazîrelerine işâret edeceğiz ve hâtimesinde bir ders‑i ibret ve bir sırr‑ı inâyet beyân edilecek. O hakikatlerden Haşir ve Kıyâmet’in nazîreleri, Onuncu Söz’de, bilhassa Dokuzuncu Hakikati’nde zikredildiği için tekrara lüzum yoktur. Yalnız sâir hakikatlerden nümûne olarak “Beş Mes'ele” zikrederiz.
Beş Mes'ele
Birincisi: Meselâ: ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ﴾ “Altı günde gökleri ve yerleri yarattık.” demek olan; hem, belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyâm‑ı Kur'âniye ile insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işâret eden hakikat‑i ulviyesine kanâat getirmek için, birer gün hükmünde olan herbir asırda, herbir senede, herbir günde Fâtır‑ı Zülcelâl’in halkettiği seyyâl âlemleri, seyyâr kâinâtları, geçici dünyaları, nazar‑ı şühûda gösteriyoruz. Evet, güyâ insanlar gibi dünyalar dahi, birer misâfirdir. Her mevsimde Zât‑ı Zülcelâl’in emriyle âlem dolar, boşanır.
232
İkincisi: Meselâ: ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾﴿وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ﴾﴿لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾ gibi âyetlerin ifâde ettikleri ki: “Bütün eşya, bütün ahvâliyle, vücûda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor.” demek olan hakikat‑i àliyesine kanâat getirmek için Nakkàş‑ı Zülcelâl, rû‑yi zeminin sahifesinde, her mevsimde, bâhusus baharda değiştirdiği nihâyetsiz muntazam mahlûkatın fihriste‑i vücûdlarını, tarihçe‑i hayatlarını, desâtir‑i hareketlerini; çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde manevî bir sûrette derc ve muhâfaza ettiğini ve zevâlden sonra semerelerinde aynen kalem‑i kaderiyle, manevî bir tarzda basit tohumcuklarında yazdığını, hattâ her geçici baharda, yaş‑kuru ne varsa, mahdûd zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda, kemâl‑i intizam ile muhâfaza ettiğini nazar‑ı şühûda gösteriyoruz. Güyâ herbir bahar, bir tek çiçek gibi, gayet muntazam ve mevzûn olarak, zeminin yüzüne bir Cemîl ve Celîl’in eliyle takılıp koparılıyor; konup kaldırılıyor.
Hakikat böyle iken, beşerin en acîb bir dalâleti budur ki; Kader kaleminin sahifesi olan Levh‑i Mahfûz’un yalnız bir cilve‑i aksi olarak, fihriste‑i san'at-ı Rabbâniye olup ehl‑i gafletin lisânında tabiat denilen bu kitabet‑i fıtriyeyi, bu nakş‑ı san'atı, bu münfail mistar‑ı hikmeti, tabiat‑ı müessire diyerek masdar ve fâil telâkki etmesidir. اَيْنَ الثَّرٰى مِنَ الثُّرَيَّا Hakikat nerede? Ehl‑i gafletin telâkkileri nerede?
233
Üçüncüsü: Meselâ; hamele‑i arş ve yer ve göklerin melâike‑i müekkelleri ve sâir bir kısım melekler hakkında Muhbir‑i Sâdık’ın tasvir ettiği, meselâ: Kırkbinler başlı, her başında kırkbinler lisân ve her lisânda kırkbinler tarzda tesbihât ettiklerini ve intizam ve külliyet ve vüs'at‑i ubûdiyetlerini ifâde eden hakikate çıkmak için, şuna dikkat et ki; Zât‑ı Zülcelâl ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ﴾﴿سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ﴾﴿اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ﴾ gibi âyetlerle tasrîh ediyor ki: Mevcûdâtın en büyüğü ve küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve azametine münâsib bir tarzda tesbihât ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor.
Evet bir bahr‑i müsebbih olan şu semâvâtın kelimât‑ı tesbihiyesi; güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi, bir tayr‑ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz‑ı tahmîdiyesi; hayvanlar, nebâtlar ve ağaçlardır. Demek herbir ağacın, herbir yıldızın cüz'î birer tesbihâtı olduğu gibi, zeminin de ve zeminin herbir kıt'asının da ve herbir dağ ve derenin de ve berr ve bahrinin de ve göklerin herbir feleğinin de ve herbir burcunun da birer tesbih‑i küllîsi vardır. Şu binler başları olan zeminin, her başında yüzbinler lisânlar bulunan ve her lisânda yüzbin tarzda tesbihât çiçeklerini, tahmîdât meyvelerini, âlem‑i misâlde tercümânlık edip gösterecek ve âlem‑i ervâhta temsîl edip ilân edecek, ona göre elbette bir melek‑i müekkeli vardır.
234
Evet, müteaddid eşya bir cemâat şekline girse, bir şahs‑ı manevîsi olacaktır. Eğer o cem'iyet, imtizaç edip ittihâd şeklini alsa, onu temsîl edecek bir şahs‑ı manevîsi, bir nev'i rûh‑u manevîsi ve vazife‑i tesbihiyesini görecek bir melek‑i müekkeli olacaktır.
İşte bak, misâl olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisânının bir muazzam kelimesi olan bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör: Ağacın, şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var ve her dilde, bak; kaç yüz, mevzûn ve muntazam meyve kelimeleri var ve her meyvede, dikkat et; kaç yüz kanatlı mevzûn tohumcuk harfleri, emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ ’e mâlik Sâni'‑i Zülcelâl’ine ne kadar belîğ bir medih ve fasîh bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi; ona müekkel melek dahi, ona göre âlem‑i mânâda müteaddid diller ile tesbihâtını temsîl ediyor ve hikmeten öyle olmak gerektir.
235
Dördüncüsü: Meselâ: ﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴾﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ﴾﴿وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ﴾﴿تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ﴾ gibi âyetlerin ifâde ettikleri hakikat‑i ulviyesine ki; Kàdir‑i Mutlak, o derece sühûlet ve sür'atle ve muâlecesiz ve mübâşeretsiz eşyayı halkeder ki, yalnız sırf bir emir ile icâd eder gibi görünüyor, fehmediliyor. Hem O Sâni'‑i Kadîr, nihâyet derecede masnûâta karîb olduğu hâlde, masnûât nihâyet derecede O’ndan baîddir. Hem nihâyetsiz kibriyâsıyla beraber, gayet cüz'î ve hakîr umûru dahi, ehemmiyetle tanzim ve hüsn‑ü san'attan hariç bırakmıyor.
İşte bu hakikat‑i Kur'âniye’nin vücûduna, mevcûdâtta meşhûd sühûlet‑i mutlaka içinde intizam‑ı ekmel şehâdet ettiği gibi, gelecek temsîl dahi, onun sırr‑ı hikmetini gösterir. Meselâ: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ Sâni'‑i Zülcelâl’in Esmâ‑i Hüsnâ’sından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneşin, emr‑i Rabbânî ve teshìr‑i İlâhî ile mazhar olduğu vazifeler, şu hakikati fehme takrib eder. Şöyle ki:
Güneş; ulviyetiyle beraber bütün şeffâf ve parlak şeylere nihâyet derecede yakın, belki onların zâtlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle ve timsâliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği hâlde, o şeffâf şeyler ise, binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vecihle müteessir edemezler; kurbiyet da'vâ edemezler.
Hem o Güneş, her şeffâf bir zerreye, hattâ ziyâsı nereye girmiş ise, orada hâzır ve nâzır gibi olduğu, o zerrenin kàbiliyet ve rengine göre Güneş’in aksi ve bir nev'i timsâli görünmesiyle anlaşılır.
Hem Güneş’in azamet‑i nurâniyeti derecesinde ihâtası, nüfûzu ziyâdeleşir. Nurâniyet azametindendir ki, en küçük ufak şeyler, ondan gizlenip kaçamazlar. Demek azamet‑i kibriyâsı, cüz'î ve ufak şeyleri, nurâniyet sırrıyla harice atmak değil; bil'akis dâire‑i ihâtasına alıyor.
236
Hem Güneş’i, mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde farz‑ı muhâl olarak fâil‑i muhtar farzetsek, o derece sühûlet ve sür'at ve vüs'at içinde, zerreden, katreden, deniz yüzünden seyyârâta kadar İzn‑i İlâhî ile öyle işliyor ki, şu tasarrufât‑ı azîmeyi yalnız bir mahz‑ı emir ile yapar, tahayyül edilebilir. Zerre ile seyyâre, emrine karşı müsâvîdirler. Deniz yüzüne verdiği feyzi, zerreye de kàbiliyetine göre kemâl‑i intizam ile verir.
İşte, semâ denizinin yüzünde ziyâdâr bir kabarcık ve Kadîr‑i Mutlak’ın Nur isminin cilvesine kesif bir âyinecik olan şu Güneş’in, bilmüşâhede şu hakikatin üç esâsının nümûnelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette Güneş’in nur ve harâreti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, نُورُ النُّورِ ❋ مُنَوِّرُ النُّورِ ❋ مُقَدِّرُ النُّورِ olan Zât‑ı Zülcelâl, herşeye, ilim ve kudretiyle nihâyetsiz yakın ve hâzır ve nâzır… Ve eşya, O’ndan gayet uzak olduğuna, hem o derece külfetsiz, muâlecesiz, sühûletle işleri yapar ki; yalnız mahz‑ı emrin sür'at ve sühûletiyle icâd eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey, cüz'î‑küllî, küçük‑büyük; dâire‑i kudretinden harice çıkmadığına ve kibriyâsı ihâta ettiğine şühûd derecesinde bir yakìn‑i îmânî ile îmân ederiz ve îmân etmek gerektir.
237
Beşincisi: ﴿وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪﴾ ’den tut, tâ ﴿وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪﴾ ’ye kadar… hem ﴿اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ﴾ ’den tut, tâ ﴿يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ﴾ ’e kadar… hem ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ﴾ ’dan tut tâ ﴿خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ﴾ ’e kadar… hem ﴿مَا شَٓاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ﴾ ’den tut, tâ ﴿وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ﴾ ’ya kadar hudud‑u Azamet-i Rubûbiyet’i ve Kibriyâ‑yı Ulûhiyet’i tutmuş olan Ezel, Ebed Sultan’ı, şu âciz ve nihâyetsiz zaîf ve nihâyetsiz fakir ve nihâyetsiz muhtaç ve yalnız cüz'î bir ihtiyar ile, icâda kàbiliyeti olmayan zaîf bir kisb ile mücehhez benî Âdem’e karşı şedîd şikâyât‑ı Kur'âniye’si ve azîm tehdidâtı ve müdhiş vaîdleri ne hikmete binâendir ve ne vecihle tevfik edilir, ne sûretle münâsib düşer?‥ demek olan derin ve yüksek hakikate kanâat getirmek için şu gelecek iki temsîle bak:
Birinci Temsîl: Meselâ; şâhâne bir bağ var ki, nihâyetsiz meyvedâr ve çiçekdâr masnû'lar içinde bulunuyorlar. Ona nezâret etmek için pek çok hademeler ta'yin edilmiş. Bir hizmetkârın vazifesi dahi, yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrâsındaki deliğin kapağını açmaktır. Ve şu hizmetkâr ise, tenbellik etti, deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne halel geldi veyâhut kurudu. O vakit Hàlık’ın san'at‑ı Rabbâniye’sinden ve Sultan’ın nezâret‑i şâhânesinden ve ziyâ ve hava ve toprağın hizmet‑i bendegânesinden başka bütün hademelerin, o sersemden şekvâya hakları vardır. Zîra, hizmetlerini akîm bıraktı veya zarar verdi.
238
İkinci Temsîl: Meselâ; cesîm bir sefîne‑i Sultaniye’de, âdi bir adam cüz'î vazifesini terketmesiyle, bütün gemideki vazifedârların netâic‑i hidemâtına halel getirdiğinden ve bazı da mahvettiğinden, bütün o vazifedârlar nâmına gemi sâhibi ondan şedîd şikâyet eder. Kusur sâhibi ise, diyemez ki: “Ben bir âdi adamım, ehemmiyetsiz ihmalimden şu şiddete müstehak değilim.” Çünkü; tek bir adem, hadsiz ademleri intac eder. Fakat vücûd kendine göre semere verir. Çünkü; bir şeyin vücûdu, bütün şerâit ve esbâbın vücûduna mütevakkıf olduğu hâlde; o şeyin ademi ve intifâsı, tek bir şartın intifâsıyla, tek bir cüz'ün ademiyle netice itibariyle mün'adim olur. Bundandır ki: “Tahrib, tamirden pek çok defa eshel olduğu” bir düstur‑u müteârife hükmüne geçmiştir.
Mâdem küfür ve dalâlet, tuğyan ve ma'siyet esâsları; inkârdır ve reddir, terktir ve adem‑i kabûldür. Sûret‑i zâhiriyede ne kadar müsbet ve vücûdlu görünse de, hakikatte intifâdır, ademdir. Öyle ise, cinayet‑i sâriyedir. Sâir mevcûdâtın netâic‑i amellerine halel verdiği gibi, Esmâ‑i İlâhiye’nin cilve‑i cemâllerine perde çeker.
İşte bu hadsiz şikâyete hakları olan mevcûdât nâmına o mevcûdâtın Sultan’ı, şu âsî beşerden azîm şikâyet eder. Ve etmesi, ayn‑ı hikmettir. Ve o âsî, şiddetli tehdidâta elbette müstehaktır ve dehşetli vaîdlere, bilâ‑şübhe sezâdır.
239
Hâtime
Gâfil Kafaya Bir Tokmak ve Bir Ders‑i İbrettir.
﴿﷽﴾