313
Onsekizinci Söz
Bu Söz’ün İki Makam’ı var. İkinci Makam’ı daha yazılmamıştır. Birinci Makam’ı Üç Nokta’dır.
Birinci Makam
Birinci Nokta
﴿﷽﴾
﴿لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ﴾
Nefs‑i Emmâreme Bir Sille‑i Te'dib:
Ey fahre meftûn, şöhrete mübtelâ, medhe düşkün, hodbînlikte bî‑hemtâ sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşe'i olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir da'vâ ise; senin dahi sana yüklenen ni'metler için fahre, gurura belki bir hakkın var.
Hâlbuki sen, dâim zemme müstehaksın. Zîra o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz'‑i ihtiyarın bulunmakla, o ni'metlerin kıymetlerini fahrin ile tenkìs ediyorsun, gururunla tahrib ediyorsun ve küfranınla ibtal ediyorsun ve temellükle gasbediyorsun. Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevâzu'dur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbînlik değil, hudâbînliktedir.
314
Evet sen benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabûl etmek, şerre merci' olmak için yaratılmışsınız. Yani, fâil ve masdar değilsiniz; belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir te'siriniz var; o da, hayr‑ı mutlak’tan gelen hayrı, güzel bir sûrette kabûl etmemenizden şerre sebeb olmanızdır.
Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ, güzelliği görülmeyen zâhirî çirkinlikler size isnâd edilip Zât‑ı Mukaddese-i İlâhiye’nin tenzîhine vesile olasınız. Hâlbuki bütün bütün vazife‑i fıtratınıza zıt bir sûret giymişsiniz. Kàbiliyetsizliğinizden hayrı, şerre kalbettiğiniz hâlde, Hàlık’ınızla güyâ iştirâk edersiniz. Demek nefis‑perest, tabiat‑perest; gayet ahmak, gayet zâlimdir.
Hem deme ki: “Ben mazharım. Güzele mazhar ise, güzelleşir.” Zîra, temessül etmediğinden mazhar değil, memer olursun.
Hem deme ki: “Halk içinde ben intihâb edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.” Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü, herkesten ziyâde sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi. (Hâşiye)
İkinci Nokta
﴿اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ﴾ âyetinin bir sırrını izâh eder. Şöyle ki:
Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakîki bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinâttaki herşey, her hâdise, ya bizzat güzeldir; ona hüsn‑ü bizzat denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki; ona hüsn‑ü bilgayr denilir. Bir kısım hâdiseler var ki, zâhirî çirkin, müşevveştir. Fakat o zâhirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Ezcümle:
315
Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihâyetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış ve güz mevsiminin haşîn tahribâtı, hazîn firâk perdeleri arkasında tecelliyât‑ı Celâliye-i Sübhâniye’nin mazharı olan kış hâdiselerinin tazyîkinden ve tâzibinden muhâfaza etmek için, nâzdâr çiçeklerin dostları olan nâzenîn hayvancıkları vazife‑i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenîn, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir. Fırtına, zelzele, vebâ gibi hâdiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok manevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşv ü nemâsız kalan birçok isti'dâd çekirdekleri, zâhirî çirkin görünen hâdiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güyâ umum inkılâblar ve küllî tahavvüller, birer manevî yağmurdur.
Fakat insan, hem zâhir‑perest, hem hodgâm olduğundan zâhire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhâkeme ederek şer olduğuna hükmeder. Hâlbuki; eşyanın insana ait gayesi bir ise, Sâni'inin esmâsına ait binlerdir.
Meselâ: Kudret‑i Fâtıra’nın büyük mu'cizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, mânâsız telâkki eder. Hâlbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar. Meselâ; atmaca kuşu, serçelere taslîti, zâhiren rahmete uygun gelmez. Hâlbuki serçe kuşunun isti'dâdı, o taslît ile inkişaf eder. Meselâ; “kar”ı, pek bâridâne ve tatsız telâkki ederler. Hâlbuki o bârid, tatsız perdesi altında o kadar harâretli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, ta'rif edilmez.
Hem insan hodgâmlık ve zâhir‑perestliğiyle beraber, herşeyi kendine bakan yüzüyle muhâkeme ettiğinden pek çok mahz‑ı edebî olan şeyleri, hilâf‑ı edeb zanneder. Meselâ; âlet‑i tenâsül-i insan, insan nazarında bahsi, hacâlet‑âverdir. Fakat şu perde‑i hacâlet, insana bakan yüzdedir. Yoksa hilkate, san'ata ve gâyât‑ı fıtrata bakan yüzler, öyle perdelerdir ki, hikmet nazarıyla bakılsa; ayn‑ı edebdir, hacâlet ona hiç temâs etmez.
İşte menba'‑ı edeb olan Kur'ân‑ı Hakîm’in bazı tâbiratı, bu yüzler ve perdelere göredir. Nasıl ki, bize görünen çirkin mahlûkların ve hâdiselerin zâhirî yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli san'at ve hilkatine bakan güzel yüzler var ki, Sâni'ine bakar ve çok güzel perdeler var ki, hikmetleri saklar ve pek çok zâhirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam bir kitabet‑i kudsiyedir…
316
Üçüncü Nokta
﴿اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ﴾
Mâdem kâinâtta hüsn‑ü san'at, bilmüşâhede vardır ve kat'îdir; elbette Risalet‑i Ahmediye (A.S.M.), şühûd derecesinde bir kat'iyyetle sübûtu lâzım gelir. Zîra, şu güzel masnûâttaki hüsn‑ü san'at ve zînet‑i sûret gösteriyor ki; onların san'atkârında ehemmiyetli bir irâde‑i tahsin ve kuvvetli bir taleb‑i tezyîn vardır ve şu irâde ve taleb ise; O Sâni'de, ulvî bir muhabbet ve masnû'larında izhâr ettiği kemâlât‑ı san'atına karşı kudsî bir rağbet var olduğunu gösteriyor. Ve şu muhabbet ve rağbet ise; masnûât içinde en münevver ve mükemmel ferd olan insana daha ziyâde müteveccih olup temerküz etmek ister.
İnsan ise, şecere‑i hilkatin zîşuûr meyvesidir. Meyve ise; en cem'iyetli ve en uzak ve en ziyâde nazarı âmm ve şuûru küllî bir cüz'îdir. Nazarı âmm ve şuûru küllî zât ise; O San'atkâr‑ı Zülcemâl’e muhâtab olup görüşen ve küllî şuûrunu ve âmm nazarını tamamen Sâni'inin perestişliğine ve san'atının istihsânına ve ni'metinin şükrüne sarfeden en yüksek, en parlak bir ferd olabilir.
Şimdi iki levha, iki dâire görünüyor.
Biri: Gayet muhteşem, muntazam bir dâire‑i Rubûbiyet ve gayet musanna', murassa' bir levha‑i san'at…
Diğeri: Gayet münevver, müzehher bir dâire‑i ubûdiyet ve gayet vâsi', câmi' bir levha‑i tefekkür ve istihsân ve teşekkür ve îmân vardır ki; ikinci dâire bütün kuvvetiyle birinci dâirenin nâmına hareket eder.
İşte O Sâni'in bütün makàsıd‑ı san'at-perverânesine hizmet eden o dâire reisinin ne derece O Sâni' ile münâsebetdâr ve onun nazarında ne kadar mahbûb ve makbûl olduğu bilbedâhe anlaşılır.
317
Acaba hiç akıl kabûl eder mi ki; şu güzel masnûâtın bu derece san'at‑perver, hattâ ağzın her çeşit tadını nazara alan in'âm‑perver san'atkârı, arş ve ferşi çınlattıracak bir velvele‑i istihsân ve takdir içinde, berr ve bahri cezbeye getirecek bir zemzeme‑i şükrân ve tekbir ile, perestişkârâne O’na müteveccih olan en güzel masnû'una karşı lâkayd kalsın ve O’nunla konuşmasın ve alâkadarâne O’nu resûl yapıp, güzel vaziyetinin başkalara da sirâyet etmesini istemesin? Kellâ! Konuşmamak ve O’nu resûl yapmamak mümkün değil…
﴿اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ﴾﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ …﴾
318
Firkatli ve Gurbetli Bir Esârette Fecir Vaktinde Ağlayan Bir Kalbin Ağlayan Ağlamalarıdır
Seherlerde eser bâd‑i tecellî
Uyan ey gözlerim vakt‑i seherde
İnâyethâh zidergâh‑ı İlâhî
Seherdir ehl‑i zenbin tevbegâhı
Uyan ey kalbim vakt‑i fecirde
Bekün tevbe, becû gufrân zidergâh‑ı İlâhî
سَحَرْ حَشْرِيسْت دَرُو هُشْيَارْ دَرْ تَسْبِيحْ هَمَه شَىْ‥
بَخَوابِ غَفْلَتْ سَرْسَمْ نَفْسَمْ حَتَّى كَىْ‥
عُمْرْ عَصْرِيسْت سَفَرْ بَاقَبْر مِى بَايَدْ زِهَرْ حَىْ‥
بِبَرْخِيزْ نَمَازِى چُو نِيَازِى گُو بِكُنْ اۤوَازِى چُونْ نَىْ‥
بَگُو: يَا رَبْ پَشِيمَانَمْ خَجِيلَمْ شَرْمسَارَمْ اَزْ گُنَاهْ بِى شُمَارَمْ
پَرِيشَانَمْ ذَلِيلَمْ اَشْكْ بَارَمْ اَزْ حَيَاتْ بِى قَرَارَمْ
غَرِيبَمْ بِى كَسَمْ ضَعِيفَمْ نَاتُوَانَمْ عَلِيلَمْ عَاجِزَمْ اِخْتِيَارَمْ بِى اِخْتِيَارَمْ
اَلْاَمَانْ گُويَمْ عَفُوْ جُويَمْ مَدَدْ خَواهَمْ زِدَرْگَاهَتْ اِلٰهِى
319
Ondokuzuncu Söz
Risalet‑i Ahmediye’ye Dairdir
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَت۪ي ❋وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِمُحَمَّدٍ ( عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ )
Evet şu Söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren, güzellerin güzeli olan evsâf‑ı Muhammediye’dir.
“Ondört Reşehât”ı tazammun eden Ondördüncü Lem'a’nın
Birinci Reşhası
Rabbimizi bize ta'rif eden üç büyük, küllî muarrif var.
Birisi; şu kitab‑ı kâinâttır ki, bir nebze şehâdetini onüç lem'a ile Arabî Nur Risalesi’nden Onüçüncü Ders’ten işittik.
Birisi; şu kitab‑ı kebîrin âyet‑i kübrâsı olan Hâtemü'l‑Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Birisi de; Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır.
Şimdi, şu ikinci bürhân‑ı nâtıkî olan Hâtemü'l‑Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımalıyız, dinlemeliyiz.
Evet, o bürhânın şahs‑ı manevîsine bak: Sath‑ı arz, bir mescid; Mekke, bir mihrab; Medine, bir minber; o bürhân‑ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün ehl‑i îmâna imâm, bütün insanlara hatîb, bütün enbiyâya reis, bütün evliyâya seyyid, bütün enbiyâ ve evliyâdan mürekkeb bir halka‑i zikrin serzâkiri… Bütün enbiyâ, hayatdâr kökleri; bütün evliyâ, tarâvetdâr semereleri bir şecere‑i nurâniyedir ki; herbir da'vâsını, mu'cizâtlarına istinâd eden bütün enbiyâ ve kerâmetlerine i'timâd eden bütün evliyâ tasdik edip imza ediyorlar‥
320
Zîra O, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, da'vâ eder. Bütün sağ ve sol, yani mâzi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurânî zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ ile ma'nen “SADAKTE VE BİLHAKKI NATAKTE” derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesabsız imzalarla te'yid edilen bir müddeâya parmak karıştırsın?
İkinci Reşha
O nurânî bürhân‑ı Tevhid, nasıl ki iki cenâhın icmâ ve tevâtürüyle te'yid ediliyor. Öyle de; Tevrat ve İncil gibi Kütüb‑ü Semâviyenin (Hâşiye) yüzler işârâtı ve irhâsatın binler rumûzâtı ve hâtiflerin meşhûr beşârâtı ve kâhinlerin mütevâtir şehâdâtı ve Şakk‑ı Kamer gibi binler mu'cizâtının delâlâtı ve Şerîat’ın hakkâniyeti ile te'yid ve tasdik ettikleri gibi, Zât’ında gayet kemâldeki ahlâk‑ı hamîdesi‥ ve vazifesinde nihâyet hüsnündeki secâya‑yı gâliyesi ve kemâl‑i emniyeti‥ ve kuvvet‑i îmânını ve gayet itmi'nânını ve nihâyet vüsûkùnu gösteren fevkalâde takvâsı‥ fevkalâde ubûdiyeti‥ fevkalâde ciddiyeti‥ fevkalâde metâneti; da'vâsında nihâyet derecede sâdık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor.
321
Üçüncü Reşha
Eğer istersen gel, Asr‑ı Saâdet’e, Cezîretü'l‑Arab’a gideriz. Hayâlen olsun O’nu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak! Hüsn‑ü sîret ve cemâl‑i sûret ile mümtâz bir Zât’ı görüyoruz ki; elinde mu'ciz‑nümâ bir kitab, lisânında hakàik‑âşinâ bir hitâb, bütün benî Âdem’e, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcûdâta karşı bir hutbe‑i ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr‑ı hilkat-i âlem olan muammâ‑yı acîbânesini hall ve şerh edip ve sırr‑ı kâinât olan tılsım‑ı muğlakını fetih ve keşfederek, bütün mevcûdâttan sorulan, bütün ukùlü hayret içinde meşgul eden üç müşkül ve müdhiş suâl‑i azîm olan: “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suâllerine mukni', makbûl cevab verir.
Dördüncü Reşha
Bak! Öyle bir ziyâ‑yı hakikat neşreder ki; eğer O’nun o nurânî dâire‑i hakikat-i irşadından hariç bir sûrette kâinâta baksan; elbette kâinâtın şeklini bir mâtemhâne‑i umumî hükmünde ve mevcûdâtı birbirine ecnebî, belki düşman ve câmidâtı dehşetli cenazeler ve bütün zevi'l‑hayatı zevâl ve firâkın sillesiyle ağlayan yetîmler hükmünde görürsün.
Şimdi bak: O’nun neşrettiği nur ile o mâtemhâne‑i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebî, düşman mevcûdât, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât‑ı meyyite-i sâmite, birer mûnis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı ve o ağlayıcı ve şekvâ edici kimsesiz yetîmler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir sûretine girdi.
Beşinci Reşha
Hem o nur ile, kâinâttaki harekât, tenevvüât, tebeddülât, tağayyürât; mânâsızlıktan ve abesiyetten ve tesâdüf oyuncaklığından çıkıp birer mektûbat‑ı Rabbâniye, birer sahife‑i âyât-ı tekvîniye, birer merâyâ‑yı Esmâ-i İlâhiye ve âlem dahi, bir kitab‑ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar.
322
Hem, insanı bütün hayvanatın mâdûnuna düşüren hadsiz za'f ve aczi, fakr ve ihtiyacâtı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden, vâsıta‑i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı, o nur ile nurlandığı vakit, insan; bütün hayvanat, bütün mahlûkat üstüne çıkar. O nurlanmış acz, fakr, akıl ile, niyâz ile nâzenîn bir sultan ve fîzar ile nâzdâr bir halife‑i zemin olur.
Demek o nur olmazsa kâinât da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedî' bir kâinâtta, böyle bir Zât lâzımdır. Yoksa kâinât ve eflâk olmamalıdır.
Altıncı Reşha
İşte O Zât, bir saâdet‑i ebediyenin muhbiri, müjdecisi, bir rahmet‑i bînihâyenin kâşifi ve ilâncısı ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsininin dellâlı, seyircisi ve Künûz‑u Esmâ-i İlâhiye’nin keşşâfı, göstericisi olduğundan; böyle baksan – yani ubûdiyeti cihetiyle – O’nu, bir misâl‑i muhabbet, bir timsâl‑i rahmet, bir şeref‑i insaniyet, en nurânî bir semere‑i şecere-i hilkat göreceksin. Şöyle baksan, – yani risaleti cihetiyle – bir bürhân‑ı Hak, bir sirâc‑ı hakikat, bir şems‑i hidayet, bir vesile‑i saâdet görürsün.
İşte bak: Nasıl berk‑ı hâtıf gibi O’nun nuru, şarktan garbı tuttu ve nısf‑ı arz ve hums‑u beşer, O’nun hediye‑i hidayetini kabûl edip hırz‑ı can etti. Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki; böyle bir Zât’ın bütün da'vâlarının esâsı olan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ’ı, bütün merâtibiyle beraber kabûl etmesin?‥
Yedinci Reşha
İşte bak! Şu cezîre‑i vâsiada vahşî ve âdetlerine müteassıb ve inâdcı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk‑ı seyyie-i vahşiyânelerini def'aten kal' ve ref' ederek bütün ahlâk‑ı hasene ile techiz edip, bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak! Değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, rûhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshìr ediyor. Mahbûb‑u kulûb, muallim‑i ukùl, mürebbî‑i nüfûs, sultan‑ı ervâh oldu.
323
Sekizinci Reşha
Bilirsin ki; sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak dâimî kaldırabilir. Hâlbuki bak! Bu Zât, büyük ve çok âdetleri, hem inâdcı, müteassıb büyük kavimlerden, zâhirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref'edip yerlerine öyle secâya‑yı àliyeyi ki; dem ve damarlarına karışmış derecede sâbit olarak vaz' ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok hàrika icraatı yapıyor.
İşte, şu Asr‑ı Saâdet’i görmeyenlere Cezîretü'l‑Arab’ı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler. Yüz sene çalışsınlar. O Zât’ın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?
Dokuzuncu Reşha
Hem bilirsin; küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemâatte, küçük bir mes'elede, münâzaralı bir da'vâda hicâbsız, pervâsız; küçük, fakat hacâlet‑âver bir yalanı; düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez. Şimdi bak bu Zât’a; pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedâr, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir hâlde, pek büyük bir cemâatte, pek büyük husûmet karşısında, pek büyük mes'elelerde, pek büyük da'vâda; pek büyük bir serbestiyetle, bilâ‑pervâ, bilâ‑tereddüd, bilâ‑hicâb, telâşsız, samîmî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle; hasımlarının damarlarına dokunduracak şedîd, ulvî bir sûrette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ!﴿اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى﴾
Evet, hak aldatmaz, hakikat‑bîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnîdir. Hakikat‑bîn gözüne hayâlin ne haddi var ki, hakikat görünsün, aldatsın…
Onuncu Reşha
İşte bak! Ne kadar merak‑âver, ne kadar câzibedâr, ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakàikı gösterir ve mesâili isbât eder‥
Bilirsin ki; en ziyâde insanı tahrîk eden meraktır. Hattâ, eğer sana denilse: “Yarı ömrünü, yarı malını versen; Kamer’den ve Müşteri’den biri gelir, Kamer’de ve Müşteri’de ne var, ne yok, ahvâlini sana haber verecek. Hem, doğru olarak senin istikbâlini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek.” Merakın varsa vereceksin.
324
Hâlbuki şu Zât, öyle bir Sultan’ın ahbârını söylüyor ki; memleketinde Kamer bir sinek gibi bir pervâne etrafında döner. O Arz olan o pervâne ise, bir lamba etrafında pervâz eder ve o Güneş olan lamba ise, O Sultan’ın binler menzillerinden bir misâfirhânesinde binler misbâhlar içinde bir lambasıdır.
Hem öyle acâib bir âlemden hakîki olarak bahsediyor ve öyle bir inkılâbdan haber veriyor ki; binler küre‑i arz bomba olsa patlasalar, o kadar acîb olmaz. Bak! O’nun lisânında: ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ﴾﴿اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ﴾﴿اَلْقَارِعَةُ﴾ gibi sûreleri işit.
Hem öyle bir istikbâlden doğru olarak haber veriyor ki; şu dünyevî istikbâl, ona nisbeten bir katre serâb hükmündedir. Hem öyle bir saâdetten pek ciddi olarak haber veriyor ki; bütün saâdet‑i dünyeviye, ona nisbeten, bir berk‑ı zâilin, bir şems‑i sermede nisbeti gibidir.
Onbirinci Reşha
Böyle acîb ve muammâ‑âlûd şu kâinâtın perde‑i zâhiriyesi altında elbette ve elbette böyle acâib bizi bekliyor. Böyle acâibi haber verecek, böyle hàrika ve fevkalâde mu'ciz‑nümâ bir Zât lâzımdır. Hem, bu Zât’ın gidişatından görünüyor ki: O, görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor. Hem, “Bizi ni'metleriyle perverde eden şu semâvât ve arzın İlâh’ı, bizden ne istiyor, marziyâtı nedir?” pek sağlam olarak bize ders veriyor.
Hem bunlar gibi daha pek çok merak‑âver, lüzumlu hakàikı ders veren bu Zât’a karşı herşeyi bırakıp O’na koşmak, O’nu dinlemek lâzım gelirken, ekser insanlara ne olmuş ki; sağır olup kör olmuşlar, belki dîvâne olmuşlar ki, bu hakkı görmüyorlar, bu hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar.
Onikinci Reşha
İşte şu Zât, şu mevcûdât Hàlık’ının vahdâniyetinin hakkâniyeti derecesinde hak bir bürhân‑ı nâtık, bir delil‑i sâdık olduğu gibi; Haşr’in ve saâdet‑i ebediyenin dahi bir bürhân‑ı kàtı'ı, bir delil‑i sâtı'ıdır. Belki, nasıl ki O Zât, hidayetiyle saâdet‑i ebediyenin sebeb‑i husûlü ve vesile‑i vusûlüdür‥ öyle de; duâsıyla, niyâzıyla o saâdetin sebeb‑i vücûdu ve vesile‑i icâdıdır. Haşir mes'elesinde geçen şu sırrı, makam münâsebetiyle tekrar ederiz:
325
İşte bak! O Zât öyle bir salât‑ı kübrâda duâ ediyor ki; güyâ şu cezîre, belki arz, O’nun azametli namazıyla namaz kılar, niyâz eder. Bak! Hem öyle bir cemâat‑i uzmâda niyâz ediyor ki; güyâ benî Âdem’in zaman‑ı Âdem’den asrımıza, kıyâmete kadar bütün nurânî kâmil insanlar, O’na ittibâ' ile iktidâ edip duâsına “Âmîn” diyorlar.
Hem bak, öyle bir hâcet‑i âmme için duâ ediyor ki; değil ehl‑i arz, belki ehl‑i semâvât, belki bütün mevcûdât, niyâzına: “Evet yâ Rabbenâ, ver! Biz dahi istiyoruz.” deyip iştirâk ediyorlar. Hem öyle fakirâne, öyle hazînâne, öyle mahbûbâne, öyle müştâkàne, öyle tazarrukârâne niyâz ediyor ki, bütün kâinâtı ağlattırıyor; duâsına iştirâk ettiriyor.
Bak! Hem öyle bir maksad, öyle bir gaye için duâ ediyor ki; insanı ve âlemi, belki bütün mahlûkatı; esfel‑i sâfilînden, sukùttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan a'lâ‑yı illiyîne, yani kıymete, bekàya, ulvî vazifeye çıkarıyor.
Bak! Hem öyle yüksek bir fizâr‑ı istimdâdkârâne ve öyle tatlı bir niyâz‑ı istirhamkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki; güyâ bütün mevcûdâta ve semâvâta ve arşa işittirip vecde getirip duâsına: “Âmîn, Allahümme âmîn” dedirtiyor.
Bak! Hem öyle Semi', Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr, Rahîm bir Alîm’den hâcetini istiyor ki; bilmüşâhede en hafî bir zîhayatın en hafî bir hâcetini, bir niyâzını görür, işitir; kabûl eder, merhamet eder. Çünkü, istediğini – velev lisân‑ı hâl ile olsun – verir. Ve öyle bir sûret‑i hakîmâne, basîrâne, rahîmânede verir ki, şübhe bırakmaz; bu terbiye ve tedbir, öyle bir Semi' ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hàstır.
326
Onüçüncü Reşha
Acaba bütün efâzıl‑ı benî Âdem’i arkasına alıp, arz üstünde durup, Arş‑ı A'zama müteveccihen el kaldırıp duâ eden şu Şeref‑i nev'-i insan ve Ferîd‑i kevn ü zaman ve bihakkın Fahr‑i Kâinât ne istiyor? Bak dinle:
Saâdet‑i ebediye istiyor, bekà istiyor, likà istiyor, Cennet istiyor. Hem, merâyâ‑yı mevcûdâtta ahkâmını ve cemâllerini gösteren bütün esmâ‑i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor.
Hattâ eğer rahmet, inâyet, hikmet, adâlet gibi hesabsız o matlûbun esbâb‑ı mûcibesi olmasa idi, şu Zât’ın tek duâsı, baharımızın icâdı kadar kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti. Evet, nasıl ki O’nun risaleti şu dâr‑ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi‥ öyle de, O’nun ubûdiyeti dahi öteki dârın açılmasına sebebdir.
Acaba ehl‑i akıl ve tahkîke: لَيْسَ فِي الْاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ dediren şu meşhûd intizam‑ı fâik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn‑ü san'at ve misilsiz Cemâl‑i Rubûbiyet; hiç böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabûl eder mi ki: En cüz'î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip îfâ etsin; en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ!. Yüzbin defa hâşâ! Böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabûl etmez, çirkin olmaz.
Yâhû ey hayâlî arkadaşım! Şimdilik kâfîdir, geri gitmeliyiz. Yoksa yüz sene şu zamanda, şu cezîrede kalsak; yine O Zât’ın garâib‑i icraatını ve acâib‑i vezâifini, yüzden birisine tamamen ihâta edip temâşâsında doyamayız.
Şimdi gel! Üstünde döneceğimiz her asra birer birer bakacağız. Bak nasıl her asır, O Şems‑i hidayetten aldıkları feyz ile çiçek açmışlar! Ebû Hanîfe, Şâfiî, Bayezid‑i Bistâmî, Şah‑ı Geylânî, Şah‑ı Nakşibend, İmâm‑ı Gazâlî, İmâm‑ı Rabbânî gibi milyonlar münevver meyveler veriyor.
327
Meşhûdâtımızın tafsilâtını başka vakte ta'lik edip, O mu'ciz‑nümâ ve hidayet‑edâya – bir kısım kat'î mu'cizâtına işâret eden – bir salavât getirmeliyiz:
عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْفُرْقَانُ الْحَك۪يمُ مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ ❋ عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْج۪يلُ وَالزَّبُورُ ❋ وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ الْاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِيَاءُ الْاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ ❋ وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ ❋ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ ❋ عَلٰى مَنْ جَائَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ، وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَائِهِ الْمَطَرُ، وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ ❋ وَشَبِعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ مِاٰتٌ مِنَ الْبَشَرِ، وَنَبَعَ الْمَاءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ، وَاَنْطَقَ اللّٰهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْيَ وَالْجِذْعَ وَالذِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالْمَدَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ ❋ سَيِّدِنَا وَشَف۪يعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِي الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ ف۪ي مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَاءَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِئٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى اٰخِرِ الزَّمَانِ وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا يَا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا‥ اٰم۪ينَ
328
“Şuâât‑ı Mârifeti'n-Nebî” nâmındaki Türkçe bir risalede ve Ondokuzuncu Mektûb’da, şu Söz’de icmâlen işâret ettiğimiz delâil‑i Nübüvvet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) beyân etmişim. Hem onda Kur'ân‑ı Hakîm’in vücûh‑u i'câzı icmâlen zikredilmiş. Yine “Lemeât” nâmında Türkçe bir risalede ve Yirmibeşinci Söz’de Kur'ân’ın kırk vecihle mu'cize olduğunu icmâlen beyân ve kırk vücûh‑u i'câzına işâret etmişim. O kırk vecihte, yalnız nazımda olan belâğatı, “İşârâtü'l‑İ'câz” nâmındaki bir tefsir‑i Arabî’de kırk sahife içinde yazmışım. Eğer ihtiyacın varsa şu üç kitaba müracaat edebilirsin.
Ondördüncü Reşha
Mahzen‑i mu'cizât ve mu'cize‑i kübrâ olan Kur'ân‑ı Hakîm; Nübüvvet‑i Ahmediye (A.S.M.) ile vahdâniyet‑i İlâhiye’yi, o derece kat'î isbât ediyor ki, başka bürhâna hâcet bırakmıyor. Biz de O’nun ta'rifine ve medâr‑ı tenkid olmuş bir‑iki lem'a‑i i'câzına işâret ederiz.
İşte, Rabbimizi bize ta'rif eden Kur'ân‑ı Hakîm: Şu kitab‑ı kebîr-i kâinâtın bir tercüme‑i ezeliyesi‥
Şu sahâif‑i arz ve semâda müstetir Künûz‑u Esmâ-i İlâhiye’nin keşşâfı‥
Şu sutûr‑u hâdisâtın altında muzmer hakàikın miftâhı‥
Şu âlem‑i şehâdet perdesi arkasındaki âlem‑i gayb cihetinden gelen iltifatât‑ı Rahmâniye ve hitâbât‑ı Ezeliyenin hazinesi‥
Şu âlem‑i maneviye-i İslâmiye’nin güneşi, temeli, hendesesi‥ avâlim‑i Uhreviye’nin haritası‥
Zât ve sıfât ve şuûn‑u İlâhiye’nin kavl‑i şârihi, tefsir‑i vâzıhı, bürhân‑ı nâtıkı, tercümân‑ı sâtı'ı‥
Şu âlem‑i insaniyetin mürebbîsi, hikmet‑i hakîkisi, mürşid ve hâdîsi‥
Hem bir kitab‑ı hikmet ve şerîat, hem bir kitab‑ı duâ ve ubûdiyet, hem bir kitab‑ı emir ve dâvet, hem bir kitab‑ı zikir ve mârifet gibi; bütün hâcât‑ı maneviyesine karşı birer kitab ve bütün muhtelif ehl‑i mesâlik ve meşârib olan evliyâ ve sıddıkînin, asfiyâ ve muhakkìkînin herbirinin meşreblerine lâyık birer risale ibraz eden bir kütübhâne‑i mukaddesedir.
329
Sebeb‑i kusur tevehhüm edilen tekrârâtındaki lem'a‑i i'câza bak ki: Kur'ân; hem bir kitab‑ı zikir, hem bir kitab‑ı duâ, hem bir kitab‑ı dâvet olduğundan içinde tekrar müstahsendir, belki elzemdir ve eblâğdır. Ehl‑i kusurun zannı gibi değil. Zîra zikrin şe'ni, tekrar ile tenvirdir. Duânın şe'ni, terdâd ile takrîrdir. Emir ve dâvetin şe'ni, tekrar ile te'kiddir.
Hem, herkes her vakit bütün Kur'ân’ı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sûreye gâliben muktedir olur. Onun için en mühim makàsıd‑ı Kur'âniye ekser uzun sûrelerde derc edilerek herbir sûre bir küçük Kur'ân hükmüne geçmiş. Demek hiç kimseyi mahrum etmemek için tevhid ve haşir ve kıssa‑i Mûsa gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş.
Hem, cismânî ihtiyaç gibi, manevî hâcât dahi muhteliftir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur; cisme hava, rûha Hû gibi… Bazısına her saat; Bismillâh gibi ve hâkezâ… Demek, tekrar‑ı âyet, tekerrür‑ü ihtiyaçtan ileri gelmiş ve o ihtiyaca işâret ederek uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyakı ve iştihâyı tahrîk etmek için tekrar eder.
Hem, Kur'ân; müessistir. Bir Din‑i Mübîn’in esâsâtıdır ve şu Âlem‑i İslâmiyet’in temelleridir ve hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeyi değiştirip, muhtelif tabakàta, mükerrer suâllerine cevaptır. Müessis’e, tesbit etmek için tekrar lâzımdır. Te'kid için terdâd lâzımdır. Te'yid için takrîr, tahkîk, tekrir lâzımdır.
330
Hem, öyle mesâil‑i azîme ve hakàik‑ı dakikadan bahsediyor ki; umumun kalblerinde yerleştirmek için çok defa muhtelif sûretlerde tekrar lâzımdır. Bununla beraber, sûreten tekrardır. Fakat, ma'nen herbir âyetin çok mânâları, çok fâideleri, çok vücûh ve tabakàtı vardır. Herbir makamda ayrı bir mânâ ve fâide ve maksadlar için zikrediliyor.
Hem Kur'ân’ın, mesâil‑i kevniyenin bazısında ibham ve icmâli ise, irşadî bir lem'a‑i i'câzdır. Ehl‑i ilhâdın tevehhüm ettikleri gibi medâr‑ı tenkid olamaz ve sebeb‑i kusur değildir.
Eğer Desen: “Acaba neden Kur'ân‑ı Hakîm, felsefenin mevcûdâttan bahsettiği gibi etmiyor. Bazı mesâili mücmel bırakır, bazısını nazar‑ı umumîyi okşayacak, hiss‑i âmmeyi rencîde etmeyecek, fikr‑i avâmı tâciz edip yormayacak bir sûret‑i basîtane-i zâhirânede söylüyor?”
Cevaben Deriz Ki: Felsefe, hakikatin yolunu şaşırmış, onun için… Hem, geçmiş derslerden ve sözlerden elbette anlamışsın ki; Kur'ân‑ı Hakîm, şu kâinâttan bahsediyor; tâ, Zât ve Sıfât ve Esmâ‑i İlâhiye’yi bildirsin. Yani, bu kitab‑ı kâinâtın maânîsini anlattırıp, tâ Hàlık’ını tanıttırsın. Demek, mevcûdâta kendileri için değil, belki Mûcid’leri için bakıyor. Hem umuma hitâb ediyor. İlm‑i hikmet ise, mevcûdâta mevcûdât için bakıyor. Hem hususan ehl‑i fenne hitâb ediyor.
Öyle ise; mâdemki Kur'ân‑ı Hakîm, mevcûdâtı delil yapıyor, bürhân yapıyor; delil zâhirî olmak, nazar‑ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir. Hem mâdemki Kur'ân‑ı Mürşid; bütün tabakàt‑ı beşere hitâb eder. Kesretli tabaka ise, tabaka‑i avâmdır. Elbette irşad ister ki: Lüzumsuz şeyleri ibham ile icmâl etsin ve dakîk şeyleri temsîl ile takrib etsin ve mağlatalara düşürmemek için zâhirî nazarlarında bedîhî olan şeyleri, lüzumsuz, belki zararlı bir sûrette tağyîr etmemektir.
331
Meselâ, Güneş’e der: “Döner bir sirâcdır, bir lambadır.” Zîra, Güneş’ten Güneş için, mâhiyeti için bahsetmiyor. Belki bir nev'i intizamın zenbereği ve nizâmın merkezi olduğundan; intizam ve nizâm ise, Sâni'in âyine‑i mârifeti olduğundan bahsediyor. Evet der: ﴿اَلشَّمْسُ تَجْر۪ي﴾ “Güneş döner.” Bu “döner” tâbiriyle; kış‑yaz, gece‑gündüzün deverânındaki muntazam tasarrufât‑ı kudreti ihtar ile azamet‑i Sâni'i ifhâm eder. İşte bu dönmek hakikati ne olursa olsun maksûd olan ve hem mensûc, hem meşhûd olan intizama te'sir etmez.
Hem der: ﴿وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا﴾ Şu “sirâc” tâbiriyle; âlemi bir kasır sûretinde, içinde olan eşya ise, insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenât ve mat'ûmât ve levâzımat olduğunu ve Güneş dahi musahhar bir mumdâr olduğunu ihtar ile rahmet ve ihsân‑ı Hàlık’ı ifhâm eder.
Şimdi bak şu sersem ve geveze felsefe ne der? Bak diyor ki:
“Güneş, bir kütle‑i azîme-i mâyia-i nâriyedir. Ondan fırlamış olan seyyârâtı etrafında döndürüp, cesâmeti bu kadar, mâhiyeti böyledir, şöyledir!‥” Mûhiş bir dehşetten, müdhiş bir hayretten başka rûha bir kemâl‑i ilmî vermiyor; bahs‑i Kur'ân gibi etmiyor. Buna kıyâsen; bâtınen kof, zâhiren mutantan felsefî mes'elelerin ne kıymette olduğunu anlarsın. Onun şa'şaa‑i sûrîsine aldanıp Kur'ân’ın gayet mu'ciz‑nümâ beyânına karşı hürmetsizlik etme!‥
اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْاٰنَ شِفَاءً لَنَا وَلِكَاتِبِهِ وَاَمْثَالِهِ مِنْ كُلِّ دَاءٍ وَمُونِسًا لَنَا وَلَهُمْ ف۪ي حَيَاتِنَا وَبَعْدَ مَمَاتِنَا وَفِي الدُّنْيَا قَر۪ينًا وَفِي الْقَبْرِ مُونِسًا وَفِي الْقِيَامَةِ شَف۪يعًا وَعَلَى الصِّرَاطِ نُورًا وَمِنَ النَّارِ سِتْرًا وَحِجَابًا وَفِي الْجَنَّةِ رَف۪يقًا وَاِلَى الْخَيْرَاتِ كُلِّهَا دَل۪يلًا وَاِمَامًا بِفَضْلِكَ وَجُودِكَ وَكَرَمِكَ وَرَحْمَتِكَ يَا اَكْرَمَ الْاَكْرَم۪ينَ وَيَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اٰم۪ينَ
332
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْفُرْقَانُ الْحَك۪يمُ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ
İhtar: Arabî Risaletü'n‑Nurda Ondördüncü Reşha’nın Altı Katresi, bâhusus Dördüncü Katre’nin Altı Nüktesi; Kur'ân‑ı Hakîm’in kırk kadar envâ'‑ı i'câzından onbeşini beyân eder. Ona iktifâen burada ihtisar ettik. İstersen ona müracaat et, bir hazine‑i mu'cizât bulursun…
333
Yirminci Söz
İki Makamdır
Birinci Makam
﴿﷽﴾
﴿وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَ﴾
﴿اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةً﴾
﴿ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً﴾
Bir gün şu âyetleri okurken iblisin ilkaâtına karşı Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzinden üç nükte ilhâm edildi. Vesvesenin sûreti şudur:
Dedi ki: “Dersiniz, Kur'ân mu'cizedir. Hem nihâyetsiz belâğattadır. Hem, umuma her vakitte hidayettir. Hâlbuki şöyle bazı hâdisât‑ı cüz'iyeyi, tarihvâri bir sûrette musırrâne tekrar etmekte ne mânâ var? Bir ineği kesmek gibi bir vâkıa‑i cüz'iyeyi, o kadar mühim tavsifât ile böyle zikretmek, hattâ o sûre‑i azîmeye de El‑Bakara tesmiye etmekte ne münâsebet var? Hem de Âdem’e secde olan hâdise, sırf bir emr‑i gaybîdir. Akıl ona yol bulamaz. Kavî bir îmândan sonra teslîm ve iz'ân edilebilir. Hâlbuki Kur'ân, umum ehl‑i akla ders veriyor. Çok yerlerde ﴿اَفَلَا يَعْقِلُونَ﴾ der, akla havâle eder. Hem taşların tesâdüfî olan bazı hâlât‑ı tabîiyesini ehemmiyetle beyân etmekte ne hidayet var?”
334
İlhâm olunan nüktelerin sûreti şudur:
Birinci Nükte
Kur'ân‑ı Hakîm’de çok hâdisât‑ı cüz'iye vardır ki, herbirisinin arkasında bir düstur‑u küllî saklanmış ve bir kanun‑u umumînin ucu olarak gösteriliyor. Nasıl ki, ﴿عَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا﴾ Hazret‑i Âdem’in melâikelere karşı kàbiliyet‑i hilâfet için bir mu'cizesi olan ta'lim‑i esmâ’dır ki, bir hâdise‑i cüz'iyedir. Şöyle bir düstur‑u küllînin ucudur ki:
Nev'‑i beşere câmiiyet‑i isti'dâd cihetiyle ta'lim olunan hadsiz ulûm ve kâinâtın envâ'ına muhît pek çok fünûn ve Hàlık’ın şuûnât ve evsâfına şâmil kesretli maârifin ta'limidir ki; nev'‑i beşere, değil yalnız melâikelere, belki semâvât ve arz ve dağlara karşı emânet‑i kübrâyı haml da'vâsında bir rüchâniyet vermiş ve hey'et‑i mecmuasıyla arzın bir halife‑i manevîsi olduğunu Kur'ân ifhâm ettiği misillû; “Melâikelerin Âdem’e secdesiyle beraber, şeytanın secde etmemesi” olan hâdise‑i cüz'iye-i gaybiye, pek geniş bir düstur‑u külliye-i meşhûdenin ucu olduğu gibi, pek büyük bir hakikati ihsâs ediyor. Şöyle ki:
335
Kur'ân, şahs‑ı Âdem’e melâikelerin itâat ve inkıyadını ve şeytanın tekebbür ve imtina'ını zikretmesiyle; nev'‑i beşere, kâinâtın ekser maddî envâ'ları ve o envâ'ın manevî mümessilleri ve müekkelleri musahhar olduklarını ve nev'‑i beşerin hâsselerinin bütün istifadelerine müheyyâ ve münkàd olduklarını ifhâm etmekle beraber, o nev'in isti'dâdâtını bozan ve yanlış yollara sevkeden mevâdd‑ı şerîre ile onların mümessilleri ve sekene‑i habîseleri, o nev'‑i beşerin tarîk‑ı kemâlâtında ne büyük bir engel, ne müdhiş bir düşman teşkil ettiğini ihtar ederek Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, bir tek Âdem’le cüz'î hâdiseyi konuşurken bütün kâinâtla ve bütün nev'‑i beşerle bir mükâleme‑i ulviye ediyor.
İkinci Nükte
Mısır Kıt'ası, kumistan olan Sahrâ‑yı Kebîr’in bir parçası olduğundan Nil‑i Mübârek’in feyziyle gayet mahsuldâr bir tarla hükmüne geçtiğinden, o Cehennem‑nümûn sahrâ komşuluğunda şöyle Cennet‑misâl bir mevki‑i mübârekin bulunması, felâhat ve zirâati, ahâlisinde pek merğûb bir sûrete getirmiş ve o sekenenin seciyesine öyle tesbit etmiş ki; zirâati kudsiye ve vâsıta‑i zirâat olan “Bakar”ı ve “Sevr”i mukaddes, belki ma'bûd derecesine çıkarmış. Hattâ o zamandaki Mısır milleti sevr’e, bakar’a, ibâdet etmek derecesinde bir kudsiyet vermişler. İşte o zamanda Benî‑İsrail dahi o kıt'ada neş'et ediyordu ve o terbiyeden bir hisse aldıkları, “İcl” mes'elesinden anlaşılıyor.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm, Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın risaletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve isti'dâdlarına işlemiş olan o bakar‑perestlik mefkûresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile ifhâm ediyor.
İşte şu hâdise‑i cüz'iye ile bir düstur‑u küllîyi, her vakit, hem herkese gayet lüzumlu bir ders‑i hikmet olduğunu ulvî bir i'câz ile beyân eder.
Buna kıyâsen bil ki: Kur'ân‑ı Hakîm’de bazı hâdisât‑ı tarihiye sûretinde zikredilen cüz'î hâdiseler, küllî düsturların uçlarıdır. Hattâ çok sûrelerde zikr ve tekrar edilen kıssa‑i Mûsa’nın yedi cümlelerine misâl olarak Lemeât’ta, İ'câz‑ı Kur'ân Risalesi’nde o cüz'î cümlelerin herbir cüz'ünün, nasıl mühim bir düstur‑u küllîyi tazammun ettiğini beyân etmişiz. İstersen o risaleye müracaat et.
336
Üçüncü Nükte
﴿ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ﴾
Şu âyeti okurken, müvesvis dedi ki: “Herkese ma'lûm ve âdi olan taşların şu fıtrî bazı hâlât‑ı tabîiyesini, en mühim ve büyük mes'eleler sûretinde bahs ve beyânda ne mânâ var, ne münâsebet var, ne ihtiyaç var?”
Şu vesveseye karşı feyz‑i Kur'ân’dan şöyle bir nükte ilhâm edildi:
Evet, münâsebet var ve ihtiyaç var. Hem o derece büyük bir münâsebet ve ehemmiyetli bir mânâ ve o derece muazzam ve lüzumlu bir hakikat var ki, ancak Kur'ân’ın îcâz‑ı mu'cizi ve lütf‑u irşadıyla bir derece basitleştirilmiş ve ihtisar edilmiş.
Evet, i'câz‑ı Kur'ân’ın bir esâsı olan îcâz, hem hidayet‑i Kur'ân’ın bir nuru olan lütf‑u irşad ve hüsn‑ü ifhâm, iktiza ediyorlar ki; Kur'ân’ın muhâtabları içinde ekseriyeti teşkil eden avâma karşı küllî hakikatleri ve derin ve umumî düsturları, me'lûf ve cüz'î sûretler ile gösterilsin ve fikirleri basit olan umumî avâma karşı muazzam hakikatlerin yalnız uçları ve basit bir sûreti gösterilsin. Hem âdet perdesi tahtında ve zeminin altında hàrikulâde olan tasarrufât‑ı İlâhiye icmâlen gösterilsin. İşte bu sırra binâendir ki, Kur'ân‑ı Hakîm şu âyetle diyor:
337
Ey Benî‑İsrail ve ey benî Âdem! Sizlere ne olmuş ki; kalbleriniz taştan daha câmid ve daha ziyâde katılaşmıştır! Zîra görmüyor musunuz ki, o pek sert ve pek câmid ve toprak altında bir tabaka‑i azîme teşkil eden o koca taşlar, o kadar evâmir‑i İlâhiye’ye karşı mutî' ve musahhar ve icraat‑ı Rabbâniye altında o kadar yumuşak ve emirberdir ki; havada ağaçların teşkilinde tasarrufât‑ı İlâhiye, ne derece sühûletle cereyan ediyor; öyle de, tahte'z‑zemin ve o sert, sağır taşlarda o derece sühûlet ve intizam ile, hattâ damarlara karşı kanın cevelânı gibi muntazam su cedvelleri (Hâşiye) ve su damarları, kemâl‑i hikmetle o taşlarda mukâvemet görmeyerek cereyan ediyor. Hem havada nebâtât ve ağaçların dallarının sühûletle sûret‑i intişarı gibi o derece sühûletle köklerin nâzik damarları, yer altındaki taşlarda mümânaat görmeyerek evâmir‑i İlâhî ile muntazaman intişar ettiğini Kur'ân işâret ediyor ve geniş bir hakikati, şu âyetle ders veriyor ve o ders ile, o kasâvetli kalblere bu mânâyı veriyor ve remzen diyor:
Ey Benî‑İsrail ve ey benî Âdem! Za'f ve acziniz içinde nasıl bir kalb taşıyorsunuz ki, öyle bir Zât’ın evâmirine karşı o kalb, kasâvetle mukâvemet ediyor. Hâlbuki; o koca, sert taşların tabaka‑i muazzaması, O Zât’ın evâmiri önünde kemâl‑i inkıyadla, karanlıkta nâzik vazifelerini mükemmel îfâ ediyorlar. İtâatsizlik göstermiyorlar. Belki o taşlar, toprak üstünde bulunan bütün zevi'l‑hayata, âb‑ı hayatla beraber sâir medâr‑ı hayatlarına öyle bir hazinedarlık ediyor ve öyle bir adâletle taksimata vesiledir ve öyle bir hikmetle tevzîata vâsıta oluyor ki: Hakîm‑i Zülcelâl’in dest‑i kudretinde balmumu gibi ve belki hava gibi yumuşaktır, mukâvemetsizdir ve azamet‑i kudretine karşı secdededir.
338
Zîra, toprak üstünde müşâhede ettiğimiz şu masnûât‑ı muntazama ve şu hikmetli ve inâyetli tasarrufât‑ı İlâhiye misillû, zemin altında aynen cereyan ediyor. Belki, hikmeten daha acîb ve intizamca daha garîb bir sûrette hikmet ve inâyet‑i İlâhiye tecellî ediyor.
Bakınız! En sert ve hissiz o koca taşlar, nasıl balmumu gibi evâmir‑i tekvîniyeye karşı yumuşaklık gösteriyorlar ve memur‑u İlâhî olan o latîf sulara, o nâzik köklere, o ipek gibi damarlara o derece mukâvemetsiz ve kasâvetsizdir. Güyâ bir âşık gibi, o latîf ve güzellerin temâsıyla kalbini parçalıyor, yollarında toprak oluyor!
Hem, ﴿وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ﴾ ile şöyle bir hakikat‑i muazzamanın ucunu gösteriyor ki:
“Taleb‑i rü'yet” hâdisesinde, meşhûr dağın tecellî ile parçalanması ve taşlarının dağılması gibi; umum rû‑yi zeminde, aslı, sudan incimâd etmiş âdeta yekpâre taşlardan ibaret olan ekser dağların, zelzele veya bazı hâdisât‑ı arziye sûretinde tecelliyât‑ı Celâliye ile o dağların yüksek zirvelerinden o haşyet verici tecelliyât‑ı Celâliyenin zuhûruyla taşlar parçalanarak, bir kısmı ufalanıp toprağa kalbolup, nebâtâta menşe' olur. Diğer bir kısmı taş kalarak, yuvarlanıp derelere, ovalara dağılıp, sekene‑i zeminin meskeni gibi birçok işlerinde hizmetkârlık ederek ve mahfî bazı hikem ve menâfi' için Kudret ve Hikmet‑i İlâhiye’ye secde‑i itâat ederek, desâtir‑i Hikmet-i Sübhâniye’ye emirber şeklini alıyorlar.
Elbette o haşyetten, o yüksek mevkii terkedip mütevâziâne aşağı yerleri ihtiyar etmek ve o mühim menfaatlere sebeb olmak beyhûde olmayıp başıboş değil ve tesâdüfî dahi olmadığı, belki bir Hakîm‑i Kadîr’in tasarrufât‑ı hakîmânesiyle, o intizamsızlık içinde zâhirî nazara görünmeyen bir intizam‑ı hakîmâne bulunduğuna delil ise; o taşlara müteallik fâideler, menfaatler ve onlar, üstünde yuvarlandıkları dağın cesedine giydirilen ve çiçek ve meyvelerin murassaâtıyla münakkaş ve müzeyyen olan gömleklerin kemâl‑i intizamı ve hüsn‑ü san'atı; kat'î, şüphesiz şehâdet eder.
339
İşte, şu üç âyetin, hikmet nokta‑i nazarında ne kadar kıymetdâr olduğunu gördünüz. Şimdi bakınız Kur'ân’ın letâfet‑i beyânına ve i'câz‑ı belâğatına; nasıl şu zikrolunan büyük ve geniş ve ehemmiyetli hakikatlerin uçlarını üç fıkra içinde üç vâkıa‑i meşhûre ve meşhûde ile gösteriyor ve medâr‑ı ibret üç hâdise‑i uhrâyı hatırlatmakla latîf bir irşad yapar, mukâvemet‑sûz bir zecreder.
Meselâ, ikinci fıkrada der: ﴿وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُ﴾
Şu fıkra ile, Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın asâsına karşı kemâl‑i şevk ile inşikak edip on iki gözünden on iki çeşme akıtan taşa işâret etmekle, şöyle bir mânâyı ifhâm ediyor ve ma'nen diyor:
Ey Benî‑İsrail! Bir tek mu'cize‑i Mûsa’ya (A.S.) karşı koca taşlar yumuşar, parçalanır. Ya haşyetinden veya sürûrundan ağlayarak sel gibi yaş akıttığı hâlde, hangi insafla bütün mu'cizât‑ı Mûseviye’ye (A.S.) karşı temerrüd ederek ağlamayıp, gözünüz cümûd ve kalbiniz katılık ediyor?
Hem üçüncü fıkrada der: ﴿وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ﴾
Şu fıkra ile, Tûr‑i Sînâ’daki münâcât‑ı Mûseviye’de (A.S.) vukû' bulan tecelliye‑i Celâliye heybetinden koca dağ parçalanıp dağılması ve o haşyetten taşların etrafa yuvarlanması olan vâkıa‑i meşhûreyi ihtar ile şöyle bir mânâyı ders veriyor ki:
Ey kavm‑i Mûsa! Nasıl, Allah’tan korkmuyorsunuz? Hâlbuki taşlardan ibaret olan dağlar, O’nun haşyetinden ezilip dağılıyor ve sizden ahz‑ı mîsâk için üstünüzde Cebel‑i Tûr’u tuttuğunu, hem taleb‑i rü'yet hâdisesinde dağın parçalanmasını bilip ve gördüğünüz hâlde, ne cesâretle O’nun haşyetinden titremeyip, kalbinizi katılık ve kasâvette bulunduruyorsunuz?
340
Hem birinci fıkrada diyor: ﴿وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُ﴾
Bu fıkra ile, dağlardan nebeân eden Nil‑i mübârek, Dicle ve Fırat gibi ırmakları hatırlatmakla, taşların evâmir‑i tekvîniyeye karşı ne kadar hàrika‑nümâ ve mu'cizevâri bir sûrette mazhar ve musahhar olduğunu ifhâm eder ve onunla böyle bir mânâyı müteyakkız kalblere veriyor ki: şöyle azîm ırmakların, elbette mümkün değil şu dağlar hakîki menba'ları olsun. Çünkü; farazâ o dağlar tamamen su kesilse ve mahrûtî birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin şöyle sür'atli ve kesretli cereyanlarına muvâzeneyi kaybetmeden, birkaç ay ancak dayanabilirler ve o kesretli masârife karşı gâliben bir metre kadar toprakta nüfûz eden yağmur, kâfî vâridât olamaz.
Demek ki, şu enhârın nebeânları, âdi ve tabîi ve tesâdüfî bir iş değildir. Belki pek hàrika bir sûrette Fâtır‑ı Zülcelâl, onları sırf hazine‑i gaybdan akıttırıyor.
İşte bu sırra işâreten, bu mânâyı ifâde için hadîste rivâyet ediliyor ki: “O üç nehrin herbirine, Cennet’ten birer katre her vakit damlıyor ve ondan bereketlidirler.” Hem bir rivâyette denilmiş ki: “Şu üç nehrin menba'ları, Cennet’tendir.” Şu rivâyetin hakikati şudur ki: Mâdem esbâb‑ı maddiye, şunların bu derece kesretli nebeânına kàbil değildir. Elbette menba'ları, bir âlem‑i gaybdadır ve gizli bir hazine‑i rahmetten gelir ki; masârif ile vâridâtın muvâzenesi devam eder.
İşte Kur'ân‑ı Hakîm, şu mânâyı ihtar ile şöyle bir ders veriyor ki, der:
Ey Benî‑İsrail ve ey benî Âdem! Kalb katılığı ve kasâvetinizle öyle bir Zât‑ı Zülcelâl’in evâmirine karşı itâatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems‑i Sermedî’nin ziyâ‑yı mârifetine gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki; Mısır’ınızı Cennet sûretine çeviren Nil‑i mübârek gibi koca nehirleri, âdi, câmid taşların ağızlarından akıtıp mu'cizât‑ı kudretini, şevâhid‑i vahdâniyetini o koca nehirlerin kuvvet ve zuhûr ve ifâzaları derecesinde kâinâtın kalbine ve zeminin dimağına vererek, cin ve insin kulûb ve ukùlüne isâle ediyor. Hem, hissiz, câmid bazı taşları böyle acîb bir tarzda mu'cizât‑ı kudretine mazhar etmesi, (Hâşiye) Güneş’in ziyâsı, Güneş’i gösterdiği gibi, O Fâtır‑ı Zülcelâl’i gösterdiği hâlde, nasıl O’nun o nur‑u mârifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?
341
İşte, şu üç hakikate nasıl bir belâğat giydirilmiş gör ve belâğat‑ı irşadiyeye dikkat et! Acaba hangi kasâvet ve katılık vardır ki, böyle harâretli şu belâğat‑ı irşada karşı dayanabilsin, ezilmesin?‥
İşte baştan buraya kadar anladınsa, Kur'ân‑ı Hakîm’in irşadî bir lem'a‑i i'câzını gör, Allah’a şükret!‥
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ كَمَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى وَوَفِّقْنَا لِخِدْمَتِهِ اٰم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ الْحَك۪يمُ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
342
Yirminci Söz’ün İkinci Makamı
Mu'cizât‑ı Enbiyâ yüzünde parlayan bir lem'a‑i i'câz-ı Kur'ân
Âhirdeki iki suâl ve iki cevaba dikkat et.
﴿﷽﴾
﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾
Ondört sene evvel, (şimdi otuz seneden geçti) şu âyetin bir sırrına dair İşârâtü'l‑İ'câz nâmındaki tefsirimde Arabiyyü'l‑ibare bir bahis yazmıştım. Şimdi arzuları bence ehemmiyetli olan iki kardaşım, o bahse dair Türkçe olarak bir parça izâh istediler. Ben de Cenâb‑ı Hakk’ın tevfikine i'timâden ve Kur'ân’ın feyzine istinâden diyorum ki:
Bir kavle göre Kitab‑ı Mübîn, Kur'ân’dan ibarettir. Yaş ve kuru, herşey içinde bulunduğunu, şu âyet‑i kerîme beyân ediyor. Öyle mi? Evet, herşey içinde bulunur. Fakat herkes, herşeyi içinde göremez. Zîra, muhtelif derecelerde bulunur. Bazen çekirdekleri, bazen nüveleri, bazen icmâlleri, bazen düsturları, bazen alâmetleri; ya sarâhaten, ya işâreten, ya remzen, ya ibhamen, ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad‑ı Kur'ân’a münâsib bir tarzda ve iktiza‑yı makam münâsebetinde şu tarzların birisiyle ifâde ediliyor. Ezcümle:
Beşerin san'at ve fen cihetindeki terakkiyâtlarının neticesi olan havârık‑ı san'at ve garâib‑i fen olarak tayyare, elektrik, şimendifer, telgraf gibi şeyler vücûda gelmiş ve beşerin hayat‑ı maddiyesinde en büyük mevki almışlar. Elbette umum nev'‑i beşere hitâb eden Kur'ân‑ı Hakîm, şunları mühmel bırakmaz. Evet bırakmamış. “İki Cihet” ile onlara da işâret etmiştir.
Birinci cihet: Mu'cizât‑ı Enbiyâ sûretiyle…
İkinci kısım şudur ki: Bazı hâdisât‑ı tarihiye sûretinde işâret eder.
343
Ezcümle: ﴿قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِ ❋ اَلنَّارِذَاتِ الْوَقُودِ ❋ اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ ❋ وَهُمْ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ شُهُودٌ ❋ وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ اِلَّٓا اَنْ يُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَم۪يدِ﴾(Hâşiye‑1)
Kezâ: ﴿فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ ❋ وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِه۪ مَا يَرْكَبُونَ﴾ gibi âyetlerle şimendifere işâret ettiği gibi, ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ﴾(Hâşiye‑2) ﴿لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓئُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ﴾ âyeti, pek çok envâra, esrâra işâretle beraber elektriğe dahi remz ediyor. Şu ikinci kısım, hem çok zâtlar onlarla uğraştığından hem çok dikkat ve izâha muhtaç olduğundan ve hem çok olduğundan; şimdilik şimendifer ve elektriğe işâret eden şu âyetlerle iktifâ edip o kapıyı açmayacağım.
Birinci kısım ise, mu'cizât‑ı enbiyâ sûretinde işâret ediyor. Biz dahi o kısımdan bazı nümûneleri misâl olarak zikredeceğiz.
344
Mukaddime
İşte Kur'ân‑ı Hakîm, enbiyâları, insanın cemâatlerine terakkiyât‑ı maneviye cihetinde birer pişdâr ve imâm gönderdiği gibi; yine insanların terakkiyât‑ı maddiye sûretinde dahi o enbiyânın herbirisinin eline bazı hàrikalar verip, yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir. Onlara mutlak olarak ittibâ'a emrediyor.
İşte enbiyâların manevî kemâlâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu'cizâtlarından bahis dahi onların nazîrelerine yetişmeye ve taklidlerini yapmaya bir teşviki işmâm ediyor. Hattâ denilebilir ki; manevî kemâlât gibi maddî kemâlâtı ve hàrikaları dahi en evvel mu'cize eli nev'‑i beşere hediye etmiştir. İşte Hazret‑i Nuh’un (Aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan sefîne ve Hazret‑i Yûsuf’un (Aleyhisselâm) bir mu'cizesi olan saati, en evvel beşere hediye eden, dest‑i mu'cizedir.
Bu hakikate latîf bir işârettir ki; san'atkârların ekseri, herbir san'atta birer peygamberi pîr ittihàz ediyor. Meselâ: Gemiciler Hazret‑i Nuh’u (Aleyhisselâm), saatçiler Hazret‑i Yûsuf’u (Aleyhisselâm), terziler Hazret‑i İdris’i (Aleyhisselâm)…
Evet mâdem Kur'ân’ın herbir âyeti, çok vücûh‑u irşadî ve müteaddid cihât‑ı hidayeti olduğunu ehl‑i tahkîk ve ilm‑i belâğat ittifak etmişler. Öyle ise, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın en parlak âyetleri olan mu'cizât‑ı enbiyâ âyetleri; birer hikâye‑i tarihiye olarak değil, belki onlar çok maânî‑i irşadiyeyi tazammun ediyorlar.
Evet, mu'cizât‑ı enbiyâyı zikretmesiyle fen ve san'at‑ı beşeriyenin nihâyet hududunu çiziyor. En ileri gâyâtına parmak basıyor. En nihâyet hedeflerini ta'yin ediyor. Beşerin arkasına dest‑i teşviki vurup o gayeye sevkediyor. Zaman‑ı mâzi, zaman‑ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuûnâtının âyinesi olduğu gibi; müstakbel dahi, mâzinin tarlası ve ahvâlinin âyinesidir.
Şimdi misâl olarak o çok vâsi' menba'dan yalnız birkaç nümûnelerini beyân edeceğiz…
Meselâ: Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesi olarak teshìr‑i havayı beyân eden ﴿وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ﴾ âyeti, “Hazret‑i Süleyman, bir günde havada tayerân ile iki aylık bir mesâfeyi kat'etmiştir.” der. İşte bunda işâret ediyor ki; beşere yol açıktır ki, havada böyle bir mesâfeyi kat'etsin. Öyle ise, ey beşer! Mâdem sana yol açıktır; bu mertebeye yetiş ve yanaş.
345
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisânıyla ma'nen diyor: “Ey insan! Bir abdim, hevâ‑yı nefsini terk ettiği için havaya bindirdim. Siz de nefsin tenbelliğini bırakıp bazı kavânîn‑i âdetimden güzelce istifade etseniz, siz de binebilirsiniz.”
Hem Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesini beyân eden: ﴿فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا﴾ ilâ âhir… Bu âyet işâret ediyor ki; zemin tahtında gizli olan rahmet hazinelerinden, basit âletlerle istifade edilebilir. Hattâ taş gibi bir sert yerde, bir asâ ile âb‑ı hayat celbedilebilir. İşte şu âyet, bu mânâ ile beşere der ki: “Rahmetin en latîf feyzi olan âb‑ı hayatı, bir asâ ile bulabilirsiniz. Öyle ise, haydi çalış, bul!”
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân‑ı remziyle ma'nen diyor ki: “Ey insan! Mâdem bana i'timâd eden bir abdimin eline öyle bir asâ veriyorum ki; her istediği yerde âb‑ı hayatı onunla çeker. Sen de benim kavânîn‑i rahmetime istinâd etsen şöyle ona benzer veyâhut ona yakın bir âleti elde edebilirsin. Haydi et!”
İşte beşer terakkiyâtının mühimlerinden birisi, bir âletin icâdıdır ki; ekser yerlerde vurulduğu vakit suyu fışkırtıyor. Şu âyet, ondan daha ileri, nihâyât ve gâyât‑ı hududunu çizmiştir. Nasıl ki evvelki âyet, şimdiki hâl‑i hâzır tayyareden çok ileri nihâyetlerinin noktalarını ta'yin etmiştir…
Hem meselâ: Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın bir mu'cizesine dair; ﴿وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْيِي الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِ﴾ Kur'ân, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın nasıl ahlâk‑ı ulviyesine ittibâ'a beşeri sarîhan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san'at‑ı àliyeye ve tıbb‑ı Rabbânî’ye, remzen terğîb ediyor. İşte şu âyet işâret ediyor ki: “En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve ey musîbet‑zede benî Âdem! Me'yûs olmayınız. Her dert – ne olursa olsun – dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür!”
346
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân‑ı işâretiyle ma'nen diyor ki: “Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim. Biri, manevî dertlerin dermanı; biri de, maddî dertlerin ilâcı. İşte ölmüş kalbler nur‑u hidayetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, O’nun nefesiyle ve ilâcıyla şifâ buluyor. Sen de benim eczâhâne‑i hikmetimde her derdine devâ bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette ararsan bulursun.”
İşte beşerin tıb cihetindeki şimdiki terakkiyâtından çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işâret ediyor ve teşvik yapıyor.
Hem meselâ: Hazret‑i Dâvud Aleyhisselâm hakkında: ﴿وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ﴾﴿وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ﴾
Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm hakkında: ﴿وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ﴾ âyetleri işâret ediyorlar ki; telyîn‑i hadîd, en büyük bir ni'met‑i İlâhiye’dir ki, büyük bir peygamberinin fazlını, onunla gösteriyor. Evet, telyîn‑i hadîd, yani demiri hamur gibi yumuşatmak ve nühâsı eritmek ve mâdenleri bulmak, çıkarmak; bütün maddî sanâyi‑i beşeriyenin aslı ve anasıdır ve esâsı ve mâdenidir. İşte şu âyet işâret ediyor ki: “Büyük bir resûle, büyük bir halife‑i zemine, büyük bir mu'cize sûretinde, büyük bir ni'met olarak telyîn‑i hadîddir ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek ve bakırı eritmekle ekser sanâyi‑i umumiyeye medâr olmaktır.”
Mâdem bir resûle hem halife, yani hem manevî hem maddî bir hâkime, lisânına hikmet ve eline san'at vermiş. Lisânındaki hikmete sarîhan teşvik eder. Elbette elindeki san'ata dahi terğîb işâreti var.
Cenâb‑ı Hak, şu âyetin lisân‑ı işâretiyle ma'nen diyor: “Ey benî Âdem! Evâmir‑i teklifiyeme itâat eden bir abdimin lisânına ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki, herşeyi kemâl‑i vuzûh ile fasledip hakikatini gösteriyor ve eline de öyle bir san'at verdim ki, elinde balmumu gibi demiri her şekle çevirir. Halifelik ve pâdişahlığına mühim kuvvet elde eder. Mâdem bu mümkündür, veriliyor. Hem ehemmiyetlidir, hem hayat‑ı ictimâiyenizde ona çok muhtaçsınız. Siz de evâmir‑i tekvîniyeme itâat etseniz, o hikmet ve o san'at, size de verilebilir. Mürûr‑u zamanla yetişir ve yanaşabilirsiniz.”
347
İşte beşerin san'at cihetinde en ileri gitmesi ve maddî kuvvet cihetinde en mühim iktidar elde etmesi, telyîn‑i hadîd iledir ve izâbe‑i nühâs iledir. Âyette nühâs, “kıtr” ile tâbir edilmiş. Şu âyetler, umum nev'‑i beşerin nazarını şu hakikate çeviriyor ve şu hakikatin ne kadar ehemmiyetli olduğunu takdir etmeyen eski zaman insanlarına ve şimdiki tenbellerine şiddetle ihtar ediyor…