241
Ondördüncü Söz’ün Zeyli
﴿﷽﴾
﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ❋ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ❋ وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَا لَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ❋ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا ❋ …اِلخ﴾
Şu sûre, kat'iyyen ifâde ediyor ki: Küre‑i arz, hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhâma mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazen de titriyor.
Manevî ve ehemmiyetli bir cânibden, şimdiki zelzele münâsebetiyle altı‑yedi cüz'î suâle karşı, yine manevî ihtar yardımıyla cevabları kalbe geldi. Tafsîlen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmâlen kısacık yazılacak.
Birinci Suâl: Bu büyük zelzelenin maddî musîbetinden daha elîm, manevî bir musîbeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve me'yûsiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirahatini selbederek, dehşetli bir azâb vermesi nedendir?
Yine Manevî Cevab: Şöyle denildi ki: Ramazan‑ı Şerîfin teravih vaktinde kemâl‑i neş'e ve sürûr ile sarhoşçasına gayet heveskârâne şarkıları ve bazen kızların sesleriyle, radyo ağzıyla bu mübârek merkez‑i İslâmiyet’in her köşesinde câzibedârâne işittirilmesi, bu korku azâbını netice verdi.
İkinci Suâl: Niçin gâvurların memleketlerinde bu semâvî tokat başlarına gelmiyor, bu bîçâre Müslümanlara iniyor?
242
Elcevab: Büyük hatâlar ve cinayetler, te'hir ile büyük merkezlerde; ve küçücük cinayetler tâcil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binâen, ehl‑i küfrün cinayetlerinin kısm‑ı a'zamı, Mahkeme‑i Kübrâ-yı Haşre te'hir edilerek, ehl‑i îmânın hatâları, kısmen bu dünyada cezası verilir. (Hâşiye)
Üçüncü Suâl: Bazı eşhâsın hatâsından gelen bu musîbet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?
Elcevab: Umumî musîbet, ekseriyetin hatâsından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zâlim eşhâsın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken tarafdâr olmasıyla ma'nen iştirâk eder, musîbet‑i âmmeye sebebiyet verir.
Dördüncü Suâl: Mâdem bu zelzele musîbeti, hatâların neticesi ve keffâretü'z‑zünûbdur. Masûmların ve hatâsızların o musîbet içinde yanması nedendir? Adâletullâh nasıl müsâade eder?
Yine Manevî Cânibden Elcevab: Bu mes'ele sırr‑ı kadere taalluk ettiği için, Risale‑i Kader’e havâle edip yalnız burada bu kadar denildi: ﴿وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةً﴾ yani: “Bir belâ, bir musîbetten çekininiz ki; geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsûs kalmayıp masûmları da yakar.”
Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydân‑ı tecrübe ve imtihandır ve dâr‑ı teklif ve mücâhededir. İmtihan ve teklif, iktiza ederler ki; hakikatler perdeli kalıp, tâ müsâbaka ve mücâhede ile Ebû Bekirler, A'lâ‑yı İlliyîne çıksınlar ve Ebû Cehiller, esfel‑i sâfilîne girsinler. Eğer masûmlar, böyle musîbetlerde sağlam kalsaydılar, Ebû Cehiller, aynen Ebû Bekirler gibi teslîm olup, mücâhede ile manevî terakkî kapısı kapanacaktı ve sırr‑ı teklif bozulacaktı.
Mâdem mazlum, zâlim ile beraber musîbete düşmek Hikmet‑i İlâhiye’ce lâzım geliyor. Acaba o bîçâre mazlumların rahmet ve adâletten hisseleri nedir?
243
Bu Suâle Karşı Cevaben Denildi Ki: O musîbetteki gadab ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü; o masûmların fânî malları, onların hakkında sadaka olup, bâkî bir mal hükmüne geçtiği gibi; fânî hayatları dahi, bir bâkî hayatı kazandıracak derecede bir nev'i şehâdet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azâbdan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn‑ı gadab içinde bir rahmettir.
Beşinci Suâl: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatâlara hususî ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder. Bu hâl cemâl‑i rahmetine ve şümûl‑u kudretine nasıl muvâfık düşer?
Elcevab: Kadîr‑i Zülcelâl, herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun bir tek vazifesinde, bir tek neticesi çirkin ve şer ve musîbet olsa da, sâir güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücûda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men'edilse; o vakit, o güzel neticeler adedince hayırlar terkedilir ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ bir tek şer gelmesin gibi; gayet çirkin ve hilâf‑ı hikmet ve hilâf‑ı hakikat bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat, kusurdan münezzehtirler.
Mâdem bir kısım hatâlar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümûllü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkîrli tecâvüzdür. Elbette o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde “Onları terbiye et!” diye emir verilmesi ayn‑ı hikmettir ve adâlettir ve mazlumlara ayn‑ı rahmettir.
Altıncı Suâl: Zelzele, küre‑i arzın içinde inkılâbât‑ı mâdeniyenin neticesi olduğunu ehl‑i gaflet işâa edip, âdeta tesâdüfî ve tabîi ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin manevî esbâbını ve neticelerini görmüyorlar; tâ ki, intibâha gelsinler. Bunların istinâd ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?
244
Elcevab: Dalâletten başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü: Her sene elli milyondan ziyâde münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre‑i arzın üstünde binler envâ'ın bir tek nev'i olan, meselâ; sinek tâifesinden hadsiz efrâdından bir tek ferdin yüzer a'zâsından bir tek uzvu olan kanadının kasd ve irâde ve meşîet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki; değil hadsiz zîşuûrun beşiği ve anası ve merci'i ve hâmîsi olan koca küre‑i arzın ehemmiyetli ef'âl ve ahvâli, belki hiçbir şeyi – cüz'î olsun, küllî olsun – irâde ve ihtiyar ve kasd‑ı İlâhî haricinde olmaz.
Fakat, Kadîr‑i Mutlak, hikmetinin muktezâsıyla zâhir esbâbı tasarrufâtına perde ediyor. Zelzeleyi irâde ettiği vakit, bazen de bir mâdeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi, mâdenî inkılâbât dahi olsa, yine emir ve Hikmet‑i İlâhî ile olur; başka olamaz.
Meselâ: Bir adam bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr‑ı nazar edip, bîçâre maktûlün büsbütün hukukunu zâyi' etmek; ne derece belâhet ve dîvâneliktir.
Aynen öyle de; Kadîr‑i Zülcelâl’in musahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan Küre‑i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irâde ile iddihar edilen bir bombayı, “Ehl‑i gaflet ve tuğyanı uyandırmak için ateşlendir!” diye olan emr‑i Rabbânî’yi unutmak ve tabiata sapmak, hamâkatin en eşne'idir.
Altıncı Suâlin Tetimmesi ve Hâşiyesi: Ehl‑i dalâlet ve ilhâd, mesleklerini muhâfaza ve ehl‑i îmânın intibâhlarına mukàbele ve mümânaat etmek için, o derece garîb bir temerrüd ve acîb bir hamâkat gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder.
245
Meselâ: Bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümâtlı isyanından, kâinât ve anâsır‑ı külliye kızdıklarından ve Hàlık‑ı arz ve semâvât dahi, değil hususî bir Rubûbiyet, belki bütün kâinâtın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkim’i haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecellî ile kâinâtın hey'et‑i mecmuasında ve Rubûbiyet’in dâire‑i külliyesinde nev'‑i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinât Sultan’ını tanıttırmak için emsâlsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı ve Harb‑i Umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı, nev'‑i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adâletini, kayyûmiyetini, irâdesini ve hâkimiyetini pek zâhir bir sûrette gösterdiği hâlde; insan sûretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât‑ı Rabbâniye’ye ve terbiye‑i İlâhiye’ye karşı eblehâne bir temerrüd ile mukàbele edip diyorlar ki: “Tabiattır; bir mâdenin patlamasıdır, tesâdüfîdir. Güneş’in harâreti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu Vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın sûretini vermiş.” diye mânâsız hezeyanlar ediyorlar.
Dalâletten gelen hadsiz bir cehâlet ve zındıkadan neş'et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle bilmiyorlar ki: Esbâb yalnız birer bahânedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihâzâtını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir: “İşte bu ağaç bundan çıkmış.” diye Sâni'inin o çamdaki gösterdiği bin mu'cizâtı inkâr eder misillû bazı zâhirî sebebleri irâe eder. Hàlık’ın ihtiyar ve hikmet ile işlenen pek büyük bir fiil‑i Rubûbiyet’ini hiçe indirir. Bazen gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikate fennî bir nâm takar. Güyâ o nâm ile mâhiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, mânâsız kaldı.
246
İşte gel! Belâhet ve hamâkatin nihâyetsiz derecelerine bak ki: Yüz sahife ile ta'rif edilse ve hikmetleri beyân edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat‑i mechûleye bir nâm takar; ma'lûm bir şey gibi: “Bu budur.” der. Meselâ: Güneş’in bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır.
Hem birer irâde‑i külliye ve birer ihtiyar‑ı âmm ve birer hâkimiyet‑i nev'iyenin ünvânları bulunan ve “Âdetullâh” nâmıyla yâdedilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hâdise‑i Rubûbiyet’i ircâ eder. O ircâ ile, onun nisbetini irâde‑i ihtiyariyeden keser; sonra tutar tesâdüfe, tabiata havâle eder. Ebû Cehil’den ziyâde muzâaf bir echeliyet gösterir. Bir neferin veya bir taburun zaferli harbini, bir nizâm ve kanun‑u askeriyeye isnâd edip; kumandanından, pâdişahından, hükûmetinden ve kasdî harekâttan alâkasını keser misillû âsî bir dîvâne olur.
Hem, meyvedâr bir ağacın bir çekirdekten icâdı gibi, bir tırnak kadar bir odun parçasından çok mu'cizâtlı bir usta, yüz okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa; bir adam o odun parçasını gösterip dese: “Bu işler, tabîi ve tesâdüfî olarak bundan olmuş.” O ustanın hàrika san'atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamâkattir. Aynen öyle de…
Yedinci Suâl: Bu hâdise‑i arziye, bu memleketin ahâli‑i İslâmiyesi’ne bakması ve onları hedef etmesi, ne ile anlaşılıyor ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyâde ilişiyor?
Elcevab: Bu hâdise, hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazan’ın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsûs olması; hem tahribâtından intibâha gelmediklerinden, hafifçe gâfilleri uyandırmak için, o zelzelenin devam etmesi gibi çok emârelerin delâletiyle, bu hâdise ehl‑i îmânı hedef edip, onlara bakıp, namaza ve niyâza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Bîçâre Erzincan gibi yerlerde daha ziyâde sarsmasının iki vechi var:
247
Biri: Hatâları az olmak cihetiyle, temizlemek için tâcil edildi.
İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatli îmân muhâfızları ve İslâmiyet hâmîleri az veya tam mağlûb olmak fırsatıyla, ehl‑i zındıkanın orada te'sirli bir merkez‑i fa'âliyet te'sisleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı ihtimali var. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
248
Onbeşinci Söz
﴿﷽﴾
﴿وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ﴾
Ey kozmoğrafyanın rûhsuz mes'eleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını, o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektebli efendi! Şu âyetin semâsına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız!
Birinci Basamak
Hakikat ve hikmet ister ki; zemin gibi, semâvâtın da kendine münâsib sekeneleri bulunsun. Lisân‑ı şer'îde, o ecnâs‑ı muhtelifeye, “Melâike ve Rûhâniyât” tesmiye edilir.
Evet, hakikat öyle iktiza eder. Zîra zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zîhayat ve zîşuûr mahlûklardan doldurulması ve arasıra boşaltılıp yeniden zîşuûrlarla şenlendirilmesi, işâret eder, belki tasrîh eder ki; şu muhteşem burçlar sâhibi, müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi zîşuûr ve zevi'l‑idrak mahlûklarla doludur. Onlar dahi ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinât kitabının mütâlaacıları ve şu Saltanat‑ı Rubûbiyet’in dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinâtı had ve hesaba gelmeyen tezyînât ve mehâsin ve nukùş ile süslendirip tezyîn etmesi; bilbedâhe, mütefekkir istihsân edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister.
249
Evet hüsün, elbette bir âşık ister. Taam ise, aç olana verilir. Hâlbuki ins ve cin, şu nihâyetsiz vazifeye, şu haşmetli nezârete ve şu vüs'atli ubûdiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihâyetsiz ve mütenevvi' vezâife ve ibâdâta, nihâyetsiz melâike envâ'ı ve rûhâniyât ecnâsı lâzımdır.
Bazı rivâyâtın işârâtıyla ve intizam‑ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki; bir kısım ecsâm‑ı seyyâre, seyyârâttan tut, tâ katarâta kadar bir kısım melâikenin merâkibidirler. Onlar bunlara İzn‑i İlâhî ile binerler, âlem‑i şehâdeti seyredip gezerler. Hem denilebilir ki; bir kısım ecsâm‑ı hayvaniye, hadîste “Tuyûrun Hùdrun” tesmiye edilen Cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar, bir cins ervâhın tayyareleridirler. Onlar, bunların içine emr‑i Hak ile girerler, âlem‑i cismâniyâtı seyran edip o cesedlerdeki hâsselerin pencereleriyle cismânî mu'cizât‑ı fıtratı temâşâ ederler.
Elbette kesâfetli topraktan ve küdûretli sudan mütemâdiyen letâfetli hayatı ve nurâniyetli zevi'l‑idraki halkeden Hàlık’ın, elbette rûha ve hayata münâsib şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuûr mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır. Melâike ve rûhâniyâtın vücûdlarına dair “Nokta” nâmında bir risalemde ve Yirmidokuzuncu Söz’de iki kere iki dört eder derecesinde bir kat'iyyetle isbât edilmiştir. Eğer istersen ona müracaat et.
İkinci Basamak
Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim muâmeleler vardır. Zemine lâzım olan ziyâ, harâret ve bereket ve rahmet gibi şeyler semâdan geliyor, yani gönderiliyor. Vahye istinâd eden bütün edyân‑ı semâviyenin icmâı ile ve şühûda istinâd eden bütün ehl‑i keşfin tevâtürüyle, melâike ve ervâh semâdan zemine geliyorlar.
250
Bundan, hisse karîb bir hads‑i kat'î ile bilinir ki; sekene‑i arz için, semâya çıkmak için bir yol vardır. Evet, nasıl herkesin akıl ve hayâl ve nazarı her vakit semâya gider; öyle de, ağırlıklarını bırakan ervâh‑ı enbiyâ ve evliyâ veya cesedlerini çıkaran ervâh‑ı emvât, İzn‑i İlâhî ile oraya giderler. Mâdem hìffet ve letâfet bulanlar oraya giderler; elbette cesed‑i misâlî giyen ve ervâh gibi hafif ve latîf bir kısım sekene‑i arz ve hava, semâya gidebilirler.
Üçüncü Basamak
Semânın sükût ve sükûneti ve intizam ve ıttırâdı ve vüs'at ve nurâniyeti gösterir ki; sekenesi, zeminin sekenesi gibi değiller; belki bütün ahâlisi mutî'dirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzâheme ve münâkaşayı icâb edecek bir sebeb yoktur. Zîra memleket geniş, fıtratları sâfî, kendileri masûm, makamları sâbittir.
Evet, zeminde ezdâd ictimâ' etmiş, eşrâr ahyâra karışmış, içlerinde münâkaşât başlamış. O sebebden ihtilâfât ve ızdırâbat düşmüş. Ve ondan imtihanât ve müsâbakât teklif edilmiş. Ve ondan terakkiyât ve tedenniyât çıkmış. Şu hakikatin hikmeti şudur ki:
251
Beşer, şecere‑i hilkatin en son cüz'ü olan meyvesidir. Ma'lûmdur ki; bir şeyin semeresi, en uzak, en cem'iyetli, en nâzik, en ehemmiyetli cüz'üdür. İşte bunun için semere‑i âlem olan insan en câmi', en bedî', en âciz, en zaîf ve en latîf bir mu'cize‑i kudret olduğundan, beşiği ve meskeni olan zemin, âsumâna nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber ma'nen ve san'aten bütün kâinâtın kalbi, merkezi‥ bütün mu'cizât‑ı san'atın meşheri, sergisi‥ ve bütün tecelliyât‑ı esmâsının mazharı, nokta‑i mihrâkıyesi‥ ve nihâyetsiz fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin mahşeri ve ma'kesi‥ ve hadsiz hallâkıyet‑i İlâhiye’nin, hususan nebâtât ve hayvanatın kesretli envâ'‑ı sağîresinde, cevvâdâne icâdın medârı ve çarşısı‥ ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnûâtın küçük mikyâsta nümûnegâhı‥ ve mensûcât‑ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı‥ ve menâzır‑ı sermediyenin sür'atle değişen taklidgâhı‥ ve besâtin‑i dâimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.
İşte arzın (Hâşiye) bu azamet‑i maneviyesinden ve ehemmiyet‑i san'aviyesindendir ki; Kur'ân‑ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor. Mükerreren ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ der.
252
Hem arzın şu mezkûr hikmetlerden neş'et eden sür'atli tahavvülü ve devamlı tağayyürü iktiza eder ki, sekenesi de ona göre mazhar‑ı tahavvülât olsun. Hem şu mahdûd arz, hadsiz mu'cizât‑ı kudrete mazhar olduğundandır ki, en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvâlarına, sâir zîhayatlar gibi fıtrî bir had ve hulkî bir kayıt konulmadığı için nihâyetsiz terakkî ve nihâyetsiz tedennîye mazhar olmuşlar. Enbiyâdan, evliyâdan tut, tâ Nemrudlara, tâ şeytanlara kadar uzun bir meydân‑ı imtihanları peydâ olmuştur. Mâdem öyledir, elbette fir'avunlaşmış şeytanlar, hadsiz şerâretiyle semâya ve ehline taş atacaklar.
Dördüncü Basamak
Bütün âlemlerin Rabbi ve Müdebbir’i ve Hàlık’ı olan Zât‑ı Zülcelâl’in, ahkâmları ayrı ayrı pek çok nâmları ve ünvânları ve Esmâ‑i Hüsnâ’sı vardır. Meselâ: Ashâb‑ı Nebî safında küffara karşı muhârebe etmek için melâikeleri göndermesini iktiza eden hangi isim ve ünvân ise, o isim ve ünvân iktiza eder ki; melâike ile şeyâtîn ortasında muhârebe bulunsun ve ahyâr‑ı semâviyyîn ve eşrâr‑ı arziyyîn mâbeynlerinde mübâreze olsun. Evet, küffarın nüfûs ve enfâsları kabza‑i kudretinde olan Kadîr‑i Zülcelâl, bir emir ile, bir sayha ile onları mahvetmiyor. Rubûbiyet‑i âmme ünvânıyla, Hakîm ve Müdebbir ismiyle bir meydân‑ı imtihan ve mübâreze açıyor.
253
Temsîlde hatâ olmasın, görüyoruz ki: Nasıl ki bir pâdişahın dâire‑i hükûmeti itibariyle ayrı ayrı pek çok ünvânları, isimleri bulunur. Meselâ; dâire‑i adliye onu “Hâkim‑i Âdil” nâmıyla yâd eder. Dâire‑i askeriye onu “Kumandan‑ı A'zam” nâmıyla bilir. Dâire‑i meşîhat onu “Halife” ismiyle zikreder. Dâire‑i mülkiye onu “Sultan” nâmıyla tanır. Mutî' ahâli ona “Merhametkâr Pâdişah” derler. Âsî insanlar ona “Kahhâr Hâkim” derler. Daha bunlara kıyâs et. İşte bazı vakit oluyor ki, bütün ahâli O’nun elinde olan O Pâdişah‑ı Àlî; âciz, zelîl bir âsîyi bir emir ile i'dâm etmiyor. Belki Hâkim‑i Âdil ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir, hem sâdık bir memurunu taltife liyâkatini biliyor. Fakat hususî ilmiyle, hususî telefonuyla onu taltif etmiyor. Belki haşmet‑i saltanat ve tedbir‑i hükûmet ünvânıyla mükâfâta istihkakını teşhîr etmek için bir meydân‑ı müsâbaka açar. Vezirine emreder, ahâliyi temâşâya dâvet eder. Bir istikbâl‑i siyâsî yaptırır. Muhteşem bir imtihan‑ı ulvî neticesinde bir mecma'‑ı àlîde onu taltif eder. Liyâkatini ilân eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyâs et…
İşte ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ Ezel, Ebed Sultanı’nın pek çok Esmâ‑i Hüsnâ’sı vardır. Tecelliyât‑ı Celâliye ve Tezâhürat‑ı Cemâliye ile pek çok şuûnâtı ve ünvânları vardır. Nur ve zulmet, yaz ve kış, Cennet ve Cehennem’in vücûdunu iktiza eden isim ve ünvân ve şe'ni ise; kanun‑u tenâsül, kanun‑u müsâbaka, kanun‑u teâvün gibi pek çok umumî kanunlar misillû, kanun‑u mübârezenin dahi bir derece ta'mîmini isterler. Kalb etrafındaki ilhâmât ve vesveselerin mübârezelerinden tut, tâ semâ âfâkında melâike ve şeytanların mübârezesine kadar o kanunun şümûlünü iktiza eder.
254
Beşinci Basamak
Mâdem arzdan semâya gidip gelmek var; semâdan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli levâzımat‑ı arziye, oradan gönderiliyor. Ve mâdem ervâh‑ı tayyibeler semâya gidiyorlar. Elbette ervâh‑ı habîse dahi, ahyârı takliden semâvât memleketine gitmeğe teşebbüs edecekler. Çünkü; vücûdca letâfet ve hìffetleri var. Hem, şüphesiz tard ve red edilecekler. Çünkü; mâhiyetçe şerâret ve nühusetleri vardır.
Hem, bilâ‑şek velâ-şübhe, şu muâmele‑i mühimmenin, şu mübâreze‑i maneviyenin, âlem‑i şehâdette bir alâmeti, bir işâreti bulunacaktır. Çünkü Saltanat‑ı Rubûbiyet’in hikmeti iktiza eder ki; zîşuûr için, bâhusus en mühim vazifesi müşâhede ve şehâdet ve dellâllık ve nezâret olan insan için, tasarrufât‑ı gaybiyenin mühimlerine bir işâret koysun, birer alâmet bıraksın. Nasıl ki, nihâyetsiz bahar mu'cizâtına yağmuru işâret koymuş ve havârık‑ı san'atına esbâb‑ı zâhiriyeyi alâmet etmiş; tâ âlem‑i şehâdet ehlini işhâd etsin. Belki, o acîb temâşâya, umum ehl‑i semâvât ve sekene‑i arzın enzâr‑ı dikkatlerini celbetsin. Yani o koca semâvâtı, etrafında nöbetdarlar dizilmiş, burçları tezyîn edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir sûretinde gösterip haşmet‑i Rubûbiyet’ini tefekkür ettirsin.
Mâdem şu mübâreze‑i ulviyenin ilânı, hikmeten lâzımdır; elbette ona bir işâret vardır. Hâlbuki hâdisât‑ı cevviye ve semâviye içinde şu ilâna münâsib hiçbir hâdise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zîra yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işâret fişeklerine benzeyen şu hâdise‑i necmiye, bu recm‑i şeytana ne kadar enseb düştüğü bedâheten anlaşılır. Hâlbuki şu hâdisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka ona münâsib bir hikmeti bilinmiyor. Sâir hâdisât öyle değil. Hem şu hikmet, zaman‑ı Âdem’den beri meşhûrdur ve ehl‑i hakikat için meşhûddur.
Altıncı Basamak
Beşer ve cin, nihâyetsiz şerre ve cühûda müstaid olduklarından, nihâyetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. İşte bunun için Kur'ân‑ı Hakîm, öyle i'câzkâr bir belâğatla ve öyle àlî ve bâhir üslûblarla ve öyle gâlî ve zâhir temsîller ve mesellerle ins ve cinni isyandan ve tuğyandan zecreder ki, kâinâtı titretir.
255
Meselâ: “Ey ins ve cin! Emirlerime itâat etmezseniz, haydi hudud‑u mülkümden elinizden gelirse çıkınız!” meseline işâret eden ﴿يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ ❋ فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ❋ يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ﴾ âyetindeki azametli inzara ve dehşetli tehdide, şiddetli zecre dikkat et. Nasıl ins ve cinnin gayet mağrûrâne temerrüdlerini, gayet mu'cizâne bir belâğatla kırar, aczlerini ilân eder. Saltanat‑ı Rubûbiyet’in genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz ve bîçâre olduklarını gösterir. Güyâ şu âyetle, hem ﴿وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ﴾ âyetiyle böyle diyor ki:
“Ey hakareti içinde mağrûr ve mütemerrid‥ ey za'f ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesâret edersiniz ki; isyanınızla öyle bir Sultan‑ı Zîşan’ın evâmirine karşı geliyorsunuz ki; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri gibi emirlerine itâat ederler. Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim‑i Zülcelâl’e karşı mübâreze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî' askerleri var; farazâ şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfranınızla öyle bir Mâlik‑i Zülcelâl’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünûdundan öyleleri var ki; değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz‑ı muhâl olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv‑ü kâfir olsaydınız arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nühâsları size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır; eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar. Gülleler gibi küreniz misillû yıldızları üstünüze yağdırabilirler!”
256
Evet, Kur'ân’da bazı mühim tahşidât vardır ki; düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izhârı ve düşman şenâatinin teşhîri gibi sebeblerden ileri geliyor.
Hem bazen kemâl‑i intizamı ve nihâyet adli ve gayet hilmi ve kuvvet‑i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli esbâbı, en küçük ve zaîf bir şeye karşı tahşid eder ve üstünde tutar, düşürtmez, tecâvüz ettirmez. Meselâ; şu âyete bak: ﴿وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْر۪يلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَعْدَ ذٰلِكَ ظَه۪يرٌ﴾
Ne kadar Nebî hakkına hürmet ve ne kadar ezvâcın hukukuna merhamet var. Şu mühim tahşidât, yalnız hürmet‑i Nebî’nin azametini ve iki zaîfenin şekvâlarının ehemmiyetini ve haklarının riâyetini rahîmâne ifâde etmek içindir.
Yedinci Basamak
Melekler ve semekler gibi, yıldızların dahi gayet muhtelif efrâdları vardır. Bir kısmı nihâyet küçük, bir kısmı gayet büyüktür. Hattâ gökyüzünde her parlayana yıldız denilir. İşte bu yıldız cinsinden bir nev'i de nâzenîn semâ yüzünün murassa' zînetleri ve o ağacın münevver meyveleri ve o denizin müsebbih balıkları hükmünde, Fâtır‑ı Zülcelâl, Sâni'‑i Zülcemâl onları yaratmış ve meleklerine mesîreler, binekler, menziller yapmıştır. Ve yıldızların küçük bir nev'ini de, şeyâtînin recmine âlet etmiş. İşte bu recm‑i şeyâtîn için atılan şahabların üç mânâsı olabilir:
257
Birincisi: Kanun‑u mübâreze, en geniş dâirede dahi cereyan ettiğine remz ve alâmettir.
İkincisi: Semâvâtta hüşyâr nöbetdarlar, mutî' sekeneler var. Arzlı şerîrlerin ihtilâtından ve istimâ'larından hoşlanmayan cünûdullâh bulunduğuna ilân ve işârettir.
Üçüncüsü: Müzahrefât‑ı arziyenin mümessilât‑ı habîseleri olan câsus şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semâyı telvîs etmemek ve nüfûs‑u habîse hesabına tecessüs ettirmemek için, edebsiz câsusları korkutmak için atılan mancınıklar ve işâret fişekleri misillû, o şeytanları ebvâb‑ı semâdan o şahablarla red ve tarddır.
İşte, yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine i'timâd eden ve Kur'ân güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu yedi basamaklarda işâret edilen hakikatlere birden bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i'câz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör!‥ O âyetin semâsından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet!‥
Biz dahi etmeliyiz ve ﴿رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ﴾ beraber demeliyiz.
فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ وَالْحِكْمَةُ الْقَاطِعَةُ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
258
Onbeşinci Söz’ün Zeyli
Yirmialtıncı Mektûb’un Birinci Mebhası
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
﴿﷽﴾
﴿وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ﴾
Hüccetü'l‑Kur'âni Ale'ş-şeytani ve Hizbihi
İblisi ilzam, şeytanı ifhàm (اِفْحَامْ), ehl‑i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas; bî‑tarafâne muhâkeme içinde şeytanın müdhiş bir desîsesini, kat'î bir sûrette reddeden bir vâkıadır. O vâkıanın mücmel bir kısmını, on sene evvel Lemeât’ta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden onbir sene evvel, Ramazan‑ı Şerîfte İstanbul Bayezid Câmi‑i Şerîfi’nde hâfızları dinliyordum. Birden, şahsını görmedim; fakat manevî bir ses işittim gibi bana geldi, zihnimi kendine çevirdi. Hayâlen dinledim; baktım ki, bana der:
“Sen, Kur'ân’ı pek àlî, çok parlak görüyorsun. Bî‑tarafâne muhâkeme et, öyle bak. Yani bir beşer kelâmı farzet, bak. Acaba o meziyetleri, o zînetleri görecek misin?‥” dedi.
Hakikaten ben de ona aldandım, beşer kelâmı farzedip, öyle baktım. Gördüm ki: Nasıl Bayezid’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer, öyle de; o farz ile Kur'ân’ın parlak ışıkları gizlenmeğe başladı. O vakit anladım ki, benim ile konuşan şeytandır. Beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân’dan istimdâd ettim. Birden, bir nur kalbime geldi; müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece şeytana karşı münâzara başladı.
259
Dedim: “Ey şeytan! Bî‑tarafâne muhâkeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Hâlbuki, hem senin, hem insandaki senin şâkirdlerin, dediğiniz bî‑tarafâne muhâkeme ise; taraf‑ı muhâlifi iltizamdır, bî‑taraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü: Kur'ân’a kelâm‑ı beşer diye bakmak ve öyle muhâkeme etmek, şıkk‑ı muhâlifi esâs tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bî‑tarafâne değildir; belki bâtıla tarafgirliktir.”
Şeytan dedi ki: “Öyle ise ne Allah’ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farzet, bak.”
Ben dedim: “O da olamaz. Çünkü: Münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakın ise ve kurbiyet‑i mekân varsa; o vakit o mal, ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir sûrette bir yere bırakılacak. Hangisi isbât etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağribde ise; o vakit kaideten ‘Sâhibü'l‑yed’ kim ise, onun elinde bırakılacaktır. Çünkü, ortada bırakmak kàbil değildir.”
İşte Kur'ân kıymetdâr bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb‑ı Hakk’ın kelâmından ne kadar uzaksa; o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan süreyyâya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücûd ve adem gibi ve nakızeyn gibi iki zıttırlar, ortası olamaz.
Öyle ise, Kur'ân için Sâhibü'l‑yed, taraf‑ı İlâhî’dir. Öyle ise, O’nun elinde kabûl edilip, öylece delâil‑i isbâta bakılacak. Eğer öteki taraf O’nun “Kelâmullâh” olduğuna dair bütün bürhânları birer birer çürütse elini O’na uzatabilir; yoksa uzatamaz. Heyhât! Binler berâhin‑i kat'iyyenin mıhlarıyla Arş‑ı A'zama çakılan bu muazzam pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, O’nu düşürebilir?‥
İşte ey şeytan! Senin rağmına, ehl‑i hak ve insaf bu sûretteki hakikatli muhâkeme ile muhâkeme ederler. Hattâ en küçük bir delilde dahi, Kur'ân’a karşı îmânlarını ziyâdeleştirirler.
260
Senin ve şâkirdlerinin gösterdiği yol ise: Bir kere, beşer kelâmı farzedilse, yani Arş’a bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa; bütün mıhların kuvvetinde ve çok bürhânların metânetinde bir tek bürhân lâzım ki, O’nu yerden kaldırıp, Arş‑ı Manevî’ye çaksın. Tâ küfrün zulümâtından kurtulup, îmânın envârına erişsin. Hâlbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desîsen ile şu zamanda, bî‑tarafâne muhâkeme sûreti altında, çokları îmânlarını kaybediyorlar…
Şeytan döndü ve dedi: “Kur'ân, beşer kelâmına benziyor. Onların muhâveresi tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Eğer, Allah’ın kelâmı olsa, O’na yakışacak, her cihetçe hàrikulâde bir tarzı olacaktı. O’nun san'atı nasıl beşer san'atına benzemiyor; kelâmı da benzememeli?”
Cevaben dedim: “Nasıl ki, Peygamberimiz (A.S.M.) mu'cizâtından ve hasâisinden başka, ef'âl ve ahvâl ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet‑i İlâhiye’ye ve evâmir‑i tekvîniyesine münkàd ve mutî' olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker ve hâkezâ‥ herbir ahvâl ve etvârında hàrikulâde bir vaziyet verilmemiş; tâ ki, ümmetine ef'âliyle imâm olsun, etvârıyla rehber olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında hàrikulâde olsa idi; bizzat her cihetçe imâm olamazdı, herkese mürşid‑i mutlak olamazdı, bütün ahvâliyle ‘Rahmeten li'l‑âlemîn’ olamazdı.”
Aynen öyle de: Kur'ân‑ı Hakîm, ehl‑i şuûra imâmdır, cin ve inse mürşiddir, ehl‑i kemâle rehberdir, ehl‑i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhâverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarûrî ve kat'îdir.
Çünkü, cin ve ins münâcâtını O’ndan alıyor, duâsını O’ndan öğreniyor, mesâilini O’nun lisânıyla zikrediyor, edeb‑i muâşeretini O’ndan taallüm ediyor ve hâkezâ‥ herkes O’nu merci' yapıyor.
Öyle ise, eğer Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın Tûr‑i Sînâ’da işittiği Kelâmullâh tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci' edemezdi. Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm gibi bir ulü'l‑azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsa Aleyhisselâm demiş: اَهٰكَذَا كَلَامُكَ؟ قَالَ اللّٰهُ : ل۪ي قُوَّةُ جَم۪يعِ الْاَلْسِنَةِ
261
Şeytan döndü, yine dedi ki: “Kur'ân’ın mesâili gibi çok zâtlar o çeşit mes'eleleri din nâmına söylüyorlar. Onun için bir beşer, din nâmına böyle bir şey yapmak mümkün değil mi?”
Cevaben Kur'ân’ın nuruyla dedim ki:
Evvelâ: Dindar bir adam, din muhabbeti için; “Hak böyledir, hakikat budur. Allah’ın emri böyledir.” der. Yoksa Allah’ı, kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecâvüz edip, Allah’ın taklidini yapıp, O’nun yerinde konuşmaz, ﴿فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلٰى اللّٰهِ﴾ düsturundan titrer.
Ve Sâniyen: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir; belki yüz derece muhâldir. Çünkü, birbirine yakın zâtlar birbirini taklid edebilirler; bir cinsten olanlar birbirinin sûretine girebilirler; mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklid edebilirler. Muvakkaten insanları iğfal ederler; fakat dâimî iğfal edemezler. Çünkü, ehl‑i dikkat nazarında – alâ külli hâl – etvâr ve ahvâli içindeki tasannuâtlar ve tekellüfatlar sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam etmeyecek.
Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan ötekinden gayet uzaksa, meselâ; âdi bir adam, İbn‑i Sînâ gibi bir dâhîyi ilimde taklid etmek istese ve bir çoban, bir pâdişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak, belki kendi maskara olacak. Herbir hâli bağıracak ki: “Bu sahtekârdır!”
262
İşte – hâşâ, yüzbin defa hâşâ! – Kur'ân, beşer kelâmı farzedildiği vakit; nasıl, bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz hakîki bir yıldız olarak rasat ehline görünsün? Hem bir sinek, bir sene tamamen tavus sûretini tasannu'suz temâşâ ehline göstersin? Hem sahtekâr, âmî bir nefer; nâmdâr, àlî bir müşîrin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsâs etmesin? Hem müfteri, yalancı, i'tikàdsız bir adam; müddet‑i ömründe dâima en sâdık, en emin, en mu'tekid bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhîlerin nazarında tasannu'u saklansın?‥
Bu ise, yüz derece muhâldir; ona hiçbir zîakıl mümkün diyemez ve öyle de farzetmek, bedîhî bir muhâli vâki farzetmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de; Kur'ân’ı, kelâm‑ı beşer farzetmek, lâzım gelir ki: Âlem‑i İslâm’ın semâsında bilmüşâhede pek parlak ve dâima envâr‑ı hakàikı neşreden bir yıldız‑ı hakikat, belki bir şems‑i kemâlât telâkki edilen Kitab‑ı Mübîn’in mâhiyeti – hâşâ – bir yıldız böceği hükmünde tasannu'cu bir beşerin hurâfâtlı bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle O’na bakanlar farkında bulunmasın. Ve O’nu dâima àlî ve menba'‑ı hakàik bir yıldız bilsin.
Bu ise, yüz derece muhâl olmakla beraber; sen ey şeytan! Yüz derece şeytaniyette ileri gitsen; buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın! Yalnız ma'nen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.
Sâlisen: Hem Kur'ân’ı beşer kelâmı farzetmek; lâzım gelir ki: Âsârıyla, te'sirâtıyla, netâiciyle, âlem‑i insaniyetin bilmüşâhede en rûhlu ve hayat‑feşân, en hakikatli ve saâdet‑resân, en cem'iyetli ve mu'ciz‑beyân, àlî meziyetleriyle yaldızlı bir Furkàn’ın gizli hakikati; – hâşâ!– muâvenetsiz, ilimsiz bir tek insanın sahtekâr, âdi fikrinin tasnîâtı olsun!‥ Ve yakından O’nu temâşâ eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar; O’nda hiçbir zaman, hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu' eserini görmesin!‥ Dâima ciddiyeti, samîmiyeti, ihlâsı bulsun!‥
263
Bu ise, yüz derece muhâl olmakla beraber; bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emâneti, îmânı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en àlî haslet telâkki edilen ve kabûl edilen bir Zât’ı; en emniyetsiz, en ihlâssız, en i'tikàdsız farzetmekle, muzâaf bir muhâli vâki görmek gibi, şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan‑ı küfrîdir.
Çünkü; şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz‑ı muhâl olarak; Kur'ân, “Kelâmullâh” olmazsa; Arş’tan zemine düşer gibi sukùt eder, ortada kalmaz. Mecma'‑ı hakàik iken, menba'‑ı hurâfât olur. Ve o hàrika fermânı gösteren Zât – hâşâ, sümme hâşâ – eğer Resûlullâh olmazsa; a'lâ‑yı illiyînden, esfel‑i sâfilîne sukùt etmek ve menba'‑ı kemâlât derecesinden, mâden‑i desâis makamına düşmek lâzım gelir; ortada kalmaz. Zîra Allah nâmına iftira eden, yalan söyleyen; en ednâ bir dereceye düşer.
Bir sineği, dâimî bir sûrette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşâhede etmek ne kadar muhâl ise, şu mes'ele de öyle muhâldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir dîvâne lâzım ki; buna ihtimal versin!‥
Râbian: Hem Kur'ân’ı, kelâm‑ı beşer farzetmek lâzım gelir ki: Nev'‑i benî Âdem’in en büyük ve muhteşem ordusu olan Ümmet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) mukaddes kumandanı olan Kur'ân; bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esâslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî‑manevî techiz ettiği ve umum o efrâdın derecâtına göre, akıllarını ta'lim ve kalblerini terbiye ve rûhlarını teshìr ve vicdânlarını tathîr ve a'zâ ve cevârihlerini isti'mâl ve istihdam ettiği hâlde – hâşâ, yüzbin defa hâşâ! – kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farzedip, yüz derece muhâli kabûl etmek lâzım gelmekle beraber:
264
Müddet‑i hayatında ciddi harekâtıyla Hakk’ın kanunlarını benî Âdem’e ders veren‥ ve samîmî ef'âliyle hakikatin düsturlarını beşere ta'lim eden‥ Ve hàlis ve ma'kul akvâliyle, istikametin ve saâdetin usûllerini gösteren ve te'sis eden‥ ve bütün tarihçe‑i hayatının şehâdetiyle, Allah’ın azâbından çok havf eden‥ ve herkesten ziyâde Allah’ı bilen ve bildiren‥ ve nev'‑i beşerin beşten birisine ve küre‑i arzın yarısına, bin üçyüzelli sene kemâl‑i haşmetle kumandanlık eden‥ ve cihanı velveleye veren‥ ve şöhret‑şiâr şuûnâtıyla nev'‑i beşerin, belki kâinâtın elhak medâr‑ı fahri olan bir Zât’ı; – hâşâ, yüzbin defa hâşâ!– sahtekâr, Allah’tan korkmaz ve bilmez ve haysiyetini tanımaz, insaniyetin âdi derecesinde farzetmekle, yüz derece muhâli birden irtikâb etmek lâzım gelir.
Çünkü, şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz‑ı muhâl olarak Kur'ân Kelâmullâh olmazsa, Arş’tan düşse; ortada kalamaz. Belki, yerde yalancı birinin malı olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, ey şeytan! Yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi iknâ edemezsin!
Şeytan döndü dedi: “Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhûr âkıllerine Kur'ân’ı ve Muhammed’i inkâr ettirdim.”
Elcevab:
Evvelâ: Gayet uzak mesâfeden bakılsa; en büyük şey, en küçük şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadar denilebilir.
Sâniyen: Hem tebeî, sathî bir nazarla bakılsa; gayet muhâl bir şey, mümkün görünebilir. Bir zaman bir ihtiyar adam, Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş; o kılı, Ay zannetmiş. “Ay’ı gördüm.” demiş. İşte muhâldir ki; hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat, kasden ve bizzat Ay’a baktığı ve o saçı, tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhâli mümkün telâkki etmiş.
Sâlisen: Hem, kabûl etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem‑i kabûl, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette, çok muhâl şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise; o adem‑i kabûl değil, belki o kabûl‑ü ademdir; bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. O hâlde senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur.
265
Hem, ey şeytan! Bâtılı hak ve muhâli mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inâd ve muğâlata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytânî desîselerle, çok muhâlâtı intac eden inkâr ve küfrü, o bedbaht insan sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun!
Râbian: Hem Kur'ân’ı, kelâm‑ı beşer farzetmek; lâzım gelir ki: Âlem‑i insaniyetin semâvâtında yıldızlar gibi parlayan asfiyâlara, sıddıkînlere, aktâblara bilmüşâhede rehberlik eden‥ ve bilbedâhe mütemâdiyen hak ve hakkâniyeti, sıdk ve sadâkati, emn ve emâneti umum tabakàt‑ı ehl-i kemâle ta'lim eden‥ ve erkân‑ı îmâniyenin hakàikıyla ve erkân‑ı İslâmiye’nin desâtiriyle iki cihanın saâdetini te'min eden‥ ve bu icraatının şehâdetiyle bizzarûre hak ve hàlis ve sâfî hakikat ve gayet doğru ve pek ciddi olmak lâzım gelen bir Kitabı, kendi evsâfının ve te'sirâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip – hâşâ, sümme hâşâ!– bir sahtekârın tasnîât ve iftiralarının mecmuası nazarıyla bakmak, Sofestâileri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şeni' bir hezeyan‑ı küfrî olmakla beraber:
İzhâr ettiği Din ve Şerîat‑ı İslâmiyenin şehâdetiyle ve müddet‑i hayatında gösterdiği bil'ittifak fevkalâde takvâsının ve hàlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bil'ittifak kendinde görünen ahlâk‑ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl‑i hakikatin ve sâhib‑i kemâlâtın tasdikiyle; en mu'tekid, en metîn, en emin, en sâdık bir Zât’ı – hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ!– i'tikàdsız, en emniyetsiz, Allah’tan korkmaz bir vaziyette farzetmek, muhâlâtın en çirkin ve menfûr bir sûretini ve dalâletin en zulümlü ve zulmetli bir tarzını irtikâb etmek lâzım gelir.
266
Elhâsıl: – Ondokuzuncu Mektûbun Onsekizinci İşâreti’nde denildiği gibi – Nasıl kulaklı âmî tabakası, i'câz‑ı Kur'ân fehminde demiş: “Kur'ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcûd kitaplara kıyâs edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir.” Öyle ise, ya Kur'ân umumun altındadır veya umumun fevkınde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise; muhâl olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ şeytan dahi diyemez ve kabûl etmez. Öyle ise, Kur'ân, umum kitapların fevkındedir; öyle ise, mu'cizedir.
Aynen öyle de; biz de ilm‑i usûl ve fenn‑i mantıkça, “sebr ve taksim” denilen en kat'î bir hüccetle deriz:
Ey şeytan ve ey şeytanın şâkirdleri! Kur'ân, ya Arş‑ı A'zamdan ve İsm‑i A'zamdan gelmiş bir Kelâmullâh’tır veyâhut – hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ!– yerde, sahtekâr ve Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, i'tikàdsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey şeytan! Sâbık hüccetlere karşı, bunu sen diyemezdin ve diyemezsin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarûre ve bilâ‑şübhe, Kur'ân, Hàlık‑ı Kâinâtın kelâmıdır. Çünkü, ortası yoktur ve muhâldir ve olamaz. Nasıl ki kat'î bir sûrette isbât ettik; sen de gördün ve dinledin.
267
Hem, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm; ya Resûlullâh’tır ve bütün resûllerin ekmeli ve bütün mahlûkatın efdalidir veyâhut – hâşâ, yüzbin defa hâşâ!– Allah’a iftira ettiği ve Allah’ı bilmediği ve azâbına inanmadığı için, i'tikàdsız, esfel‑i sâfilîne sukùt etmiş bir beşer farzetmek (Hâşiye) lâzım gelir ki: Bu ise, ey iblis! Ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münâfıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü, bu şıkkı dinleyecek ve kabûl edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsidleri ve o Asya münâfıklarının en vicdânsızları dahi diyorlar ki: “Muhammed‑i Arabî (A.S.M.) çok akıllı idi ve çok güzel ahlâklı idi.”
Mâdem şu mes'ele iki şıkka münhasırdır ve mâdem ikinci şık muhâldir ve hiçbir kimse buna sâhib çıkmıyor ve mâdem kat'î hüccetlerle isbât ettik ki, ortası yoktur; elbette ve bizzarûre, senin ve hizbü'ş‑şeytanın rağmına olarak, bilbedâhe ve bihakka'l‑yakìn, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resûlullâh’tır ve bütün resûllerin ekmelidir ve bütün mahlûkatın efdalidir. عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ
268
Şeytanın İkinci Küçük Bir İ'tirâzı
Sûre‑i ﴿قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ﴾ ’i okurken‥ ﴿مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَق۪يبٌ عَت۪يدٌ ❋ وَجَٓاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَح۪يدُ ❋ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَع۪يدِ ❋ وَجَٓاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَشَه۪يدٌ ❋ لَقَدْ كُنْتَ ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَد۪يدٌ ❋ وَقَالَ قَر۪ينُهُ هٰذَا مَا لَدَىَّ عَت۪يدٌ ❋ اَلْقِيَا ف۪ي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَن۪يدٍ﴾
Şu âyetleri okurken şeytan dedi ki: “Kur'ân’ın en mühim fesâhatini, siz O’nun selâsetinde ve vuzûhunda buluyorsunuz. Hâlbuki şu âyette, nereden nereye atlıyor. Sekerâttan, tâ kıyâmete atlıyor. Nefh‑i Sûr’dan, muhâsebenin hitâmına intikal ediyor ve ondan Cehennem’e idhali zikrediyor. Bu acîb atlamaklar içinde hangi selâset kalır? Kur'ân’ın ekser yerlerinde, böyle birbirinden uzak mes'eleleri birleştiriyor. Böyle münâsebetsiz vaziyetiyle, selâset ve fesâhat nerede kalır?‥”
Elcevab: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın esâs‑ı i'câzı, en mühimlerinden, belâğatından sonra îcâzdır. Îcâz, i'câz‑ı Kur'ân’ın en metîn ve en mühim bir esâsıdır. Kur'ân‑ı Hakîm’de şu mu'cizâne îcâz, o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki; ehl‑i tedkik, karşısında hayrettedirler.
Meselâ: ﴿وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ﴾﴿وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ﴾
269
Kısa birkaç cümle ile, “Tûfân” hâdise‑i azîmesini netâiciyle öyle îcâzkârâne ve mu'cizâne beyân ediyor ki; çok ehl‑i belâğatı, belâğatına secde ettirmiş…
Hem meselâ: ﴿كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَا ❋ اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَا ❋ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللّٰهِ نَاقَةَ اللّٰهِ وَسُقْيٰيهَا ❋ فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَا ❋ وَلَا يَخَافُ عُقْبٰيهَا﴾
İşte, Kavm‑i Semûd’un acîb ve mühim hâdisâtını ve netâicini ve sû‑i âkıbetlerini böyle kısa birkaç cümle ile, îcâz içinde bir i'câz ile, selâsetli ve vuzûhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyân ediyor.
Hem meselâ: ﴿وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾
İşte, ﴿اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ﴾ cümlesinden ﴿فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ﴾ cümlesine kadar çok cümleler matvîdir. O mezkûr olmayan cümleler ise, fehmi ihlâl etmiyor; selâsetine zarar vermiyor. Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssasında mühim esâsları zikreder; mütebâkisini akla havâle eder.
270
Hem meselâ: Sûre‑i Yûsuf’ta فَاَرْسِلُونِ kelimesinden ﴿يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ﴾ ortasında yedi‑sekiz cümle, îcâz ile tayyedilmiş. Hiç fehmi ihlâl etmiyor. Selâsetine zarar vermiyor.
Bu çeşit mu'cizâne îcâzlar Kur'ân’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.
Amma Sûre‑i Kaf’ın âyeti ise; ondaki îcâz, pek acîb ve mu'cizânedir. Çünkü; kâfirlerin pek müdhiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbâline ve o istikbâlin dehşetli inkılâbâtında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisâta birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi, fikri onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sahife gibi nazara gösteriyor. Zikredilmeyen hâdisâtı; hayâle havâle edip, àlî bir selâsetle beyân eder.
﴿وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ﴾
İşte ey şeytan! Şimdi bir sözün daha varsa, söyle!‥
Şeytan der: “Bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar. Ve insan sûretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar. Ve feylesoflardan çok fir'avunlar var, enâniyetlerini okşayan mes'eleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için sana teslîm‑i silâh etmem!”
271
Onaltıncı Söz
﴿﷽﴾
﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ❋ فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾
İtmi'nân‑ı nefsime medâr olacak, zulmeti dağıtacak, şu âyetin nurundan “Dört Şuâ”ı göstermekle kör nefsime bir basîret vermek için yazılmıştır.
Birinci Şuâ
Ey nefs‑i nâdân! Diyorsun ki: “Ehadiyet‑i Zât-ı İlâhiye ile Külliyet‑i Ef'âli ve Vahdet‑i Şahsiyesiyle muînsiz Umumiyet‑i Rubûbiyet’i ve Ferdâniyet’i ile şerîksiz şümûl‑ü tasarrufâtı ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması ve nihâyetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması; hakàik‑ı Kur'âniye’dendir. Kur'ân ise, hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabûl etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Akıl ise, zâhirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslîme sevkedecek bir izâh isterim.”
Elcevab: Mâdem öyledir, itmi'nân için istersen, biz de Kur'ân’ın feyzine istinâden diyoruz: İsm‑i Nur, çok müşkülâtımızı halletmiş, inşâallâh bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nurânî olacak temsîl yolunu ihtiyar ile İmâm‑ı Rabbânî (R.A.) gibi deriz: نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ مَنْ ❋ غُلَامِ شَمْسَمْ اَزْ شَمْس مِى گُويَمْ خَبَرْ
272
Temsîl, i'câz‑ı Kur'ân’ın en parlak bir âyinesi olduğundan biz dahi bir temsîl ile şu sırra bakacağız. Şöyle ki:
Bir tek zât, muhtelif merâyâ vâsıtasıyla külliyet kesbeder. Cüz'i‑yi hakîki iken umumî şuûnâta mâlik bir küllî hükmüne geçer. Meselâ: Şems, bir cüz'i‑yi müşahhas iken eşya‑yı şeffâfe vâsıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki; rû‑yi zemini timsâlleriyle, akisleriyle dolduruyor. Hattâ katarât ve parlak zerrât adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harâreti ve ziyâsı ve ziyâsının içinde olan yedi renkli elvân‑ı seb'ası, herbirisi, mukâbilindeki eşyaya muhît, âmm ve şâmil oldukları hâlde; herbir şeffâf şey dahi güneşin timsâliyle beraber harâreti, hem ziyâyı, hem elvân‑ı seb'ayı göz bebeğinde saklıyor ve sâfî kalbini ona bir taht yapıyor.
Demek şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukâbil umum eşyaya muhît olduğu gibi; ehadiyet cihetiyle herbir şeyde güneş, çok vasıflarıyla beraber bir nev'i cilve‑i zâtıyla bulunur.
Mâdem temsîlden temessül bahsine geçtik; temessülün çok envâ'ından şu mes'eleye medâr olacak üç nev'ine işâret ederiz.
Birincisi: Kesif, maddî şeylerin akisleridir. O akisler, hem gayrdır, – ayn değil – hem mevâttır, ölüdür. Hüviyet‑i sûriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değil. Meselâ; sen âyineler mahzenine girsen, bir Said binler Said olur. Fakat zîhayat yalnız sensin, ötekiler ölüdürler. Hayat hàssaları onlarda yoktur.
İkincisi: Maddî nurânînin akisleridir. Şu akis ayn değil, fakat gayr da değil. Mâhiyeti tutmuyor, fakat o nurânînin ekser hâsiyetlerine mâliktir. Onun gibi hayy sayılıyor. Meselâ, şems dünyaya girdi. Herbir âyinede aksini gösterdi. O akislerin herbirinde, güneşin hàssaları hükmünde olan harâret, ziyâ ve ziyâdaki elvân‑ı seb'a bulunuyor. Eğer, farazâ güneş zîşuûr olsa idi, (harâreti, ayn‑ı kudreti; ziyâsı, ayn‑ı ilmi; elvân‑ı seb'ası, sıfât‑ı seb'ası olsa idi) o vakit o tek ve yektâ bir güneş, bir ânda herbir âyinede bulunur, herbirisini kendine bir nev'i arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni olmazdı. Herbirimizle âyinemiz vâsıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.
273
Üçüncüsü: Nurânî rûhların aksidir. Şu akis hem hayydır, hem ayndır. Fakat âyinelerin kàbiliyeti nisbetinde tezâhür ettiğinden, o rûhun mâhiyet‑i nefsü'l-emriyesini tamamen tutmuyor. Meselâ: Hazret‑i Cebrâil Aleyhisselâm, Dihye sûretinde huzur‑u Nebevî’de bulunduğu bir ânda, huzur‑u İlâhî’de haşmetli kanatlarıyla Arş‑ı A'zamın önünde secdeye gider, hem o ânda hesabsız yerlerde bulunur, evâmir‑i İlâhiye’yi tebliğ ederdi. Bir iş, bir işe mâni olmazdı.
İşte şu sırdandır ki, mâhiyeti nur ve hüviyeti nurâniye olan Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavâtlarını birden işitir ve kıyâmette bütün asfiyâ ile bir ânda görüşür. Birbirine mâni olmaz. Hattâ evliyâdan, ziyâde nurâniyet kesbeden ve “ebdâl” denilen bir kısmı, bir ânda birçok yerlerde müşâhede ediliyormuş. Aynı zât, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.
Evet, nasıl cismâniyâta cam ve su gibi şeyler âyine olur, öyle de; rûhâniyâta dahi hava ve esîr ve âlem‑i misâlin bazı mevcûdâtı âyine hükmünde ve berk ve hayâl sür'atinde bir vâsıta‑i seyr ve seyahat sûretine geçerler ve o rûhâniler, hayâl sür'atiyle o merâyâ‑yı nazîfede, o menâzil‑i latîfede gezerler. Bir ânda binler yerlere girerler.
Mâdem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve rûhâni gibi madde ile mukayyed nîm‑nurânî masnû'lar, nurâniyet sırrıyla bir yerde iken pek çok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz'î iken, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir ânda cüz'î bir ihtiyar ile pek çok muhtelif işleri yapabilirler…
274
Acaba, maddeden mücerred ve muallâ‥ ve tahdid‑i kayd ve zulmet‑i kesâfetten münezzeh ve müberrâ‥ ve şu umum envâr ve bütün nurâniyât, O’nun envâr‑ı kudsiye-i esmâsının bir kesif zılâli‥ ve umum vücûd ve bütün hayat ve âlem‑i ervâh ve âlem‑i misâl, nîm‑şeffâf bir âyine‑i cemâli‥ ve sıfâtı muhîta ve şuûnâtı külliye olan bir Zât‑ı Akdes’in irâde‑i külliye ve kudret‑i mutlaka ve ilm‑i muhîtle tecellî‑i sıfâtı ve cilve‑i ef'âli içindeki teveccüh‑ü Ehadiyet’inden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi ferd uzak kalabilir, hangi şahıs külliyet kesbetmeden O’na yanaşabilir?
Evet nasıl güneş; kayıdsız nuru, maddesiz aksi vâsıtasıyla sana, senin göz bebeğinden daha yakın olduğu hâlde, sen mukayyed olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için çok kayıdlardan tecerrüd etmek, çok merâtib‑i külliyeden geçmek lâzım gelir. Âdeta ma'nen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe‑i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de; Celîl‑i Zülcemâl, Cemîl‑i Zülkemâl, sana gayet yakındır. Sen O’ndan gayet uzaksın.
Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsîldeki noktaları hakikate tatbika çalış…
İkinci Şuâ
Ey nefs‑i bî-hûş! Diyorsun ki:﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴾ hem ﴿اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ﴾ gibi âyetler, vücûd‑u eşya, sırf bir emr ile ve def'î olduğunu ve ﴿صُنْعَ اللّٰهِ الَّذ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ﴾ hem ﴿اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ﴾ gibi âyetler, vücûd‑u eşya, ilim içinde azîm bir kudretle, hikmet içinde dakîk bir san'atla tedrîcî olduğunu gösteriyorlar. Vech‑i tevfiki nedir?
Elcevab: Kur'ân’ın feyzine istinâden deriz:
275
Evvelâ: Münâfât yoktur. Bir kısım öyledir; ibtidâdaki icâd gibi. Bir kısmı böyledir; mislini iâde gibi…
Sâniyen: Mevcûdâtta meşhûd olan sühûlet ve sür'at ve kesret ve vüs'at içinde nihâyet intizam, gayet ittikan ve hüsn‑ü san'at ve kemâl‑i hilkat, şu iki kısım âyetlerin vücûd‑u hakikatlerine kat'iyyen şehâdet eder. Öyle ise, şunların hariçte tahakkukları medâr‑ı bahs olması lüzumsuzdur. Belki yalnız “Sırr‑ı hikmeti nedir?” denilebilir. Öyle ise, biz dahi bir kıyâs‑ı temsîlî ile şu hikmete işâret ederiz.
Meselâ: Nasıl ki, terzi gibi bir san'atçı, birçok külfetler, mehâretlerle musanna' bir şeyi icâd eder ve ona bir model yapar. Sonra onun emsâlini külfetsiz, çabuk yapabilir. Hattâ bazen öyle bir derece sühûlet peydâ eder ki; güyâ emreder, yapılır ve öyle kuvvetli bir intizam kesbeder; (saat gibi) güyâ bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler.
Öyle de; Sâni'‑i Hakîm ve Nakkàş‑ı Alîm, şu âlem sarayını müştemilâtıyla beraber bedî' bir sûrette yaptıktan sonra cüz'î ve küllî, cüz' ve küll herşeye bir model hükmünde bir nizâm‑ı kaderî ile bir mikdar‑ı muayyen vermiştir.
İşte bak, O Nakkàş‑ı Ezelî, herbir asrı bir model yaparak mu'cizât‑ı kudreti ile murassa', taze bir âlemi ona giydiriyor. Herbir seneyi bir mikyâs ederek havârık‑ı rahmetiyle musanna', taze bir kâinâtı o kàmete göre dikiyor. Herbir günü bir satır yaparak dekàik‑ı hikmetiyle müzeyyen, mücedded mevcûdâtı onda yazıyor.
Hem O Kadîr‑i Mutlak, herbir asrı, herbir seneyi, herbir günü bir model yaptığı gibi, rû‑yi zemini, herbir dağ ve sahrâyı, bağ ve bostanı, herbir ağacı birer model yapmıştır. Vakit be‑vakit, taze taze birer kâinâtı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icâd ediyor. Birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor. Mevsim be‑mevsim her bağ ve bostanda taze taze mu'cizât‑ı kudretini ve hedâyâ‑yı rahmetini gösterir. Yeni birer kitab‑ı hikmet-nümâ yazıyor. Taze taze birer matbaha‑i rahmetini kuruyor. Mücedded bir hulle‑i san'at-nümâ giydiriyor. Her baharda, herbir ağaca sündüs‑misâl taze bir çarşaf giydiriyor. Lü'lü'‑misâl yeni bir murassaâtla süslendiriyor. Yıldız‑misâl rahmet hediyeleriyle ellerini dolduruyor.
276
İşte şu işleri nihâyet hüsn‑ü san'at ve kemâl‑i intizam ile yapan ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyâr âlemleri, nihâyet hikmet ve inâyet ve kemâl‑i kudret ve san'at ile değiştiren Zât; elbette gayet Kadîr ve Hakîm’dir. Nihâyet derecede Basîr ve Alîm’dir. Tesâdüf O’nun işine karışamaz. İşte O Zât‑ı Zülcelâl’dir ki, şöyle fermân ediyor: ﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴾﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ﴾ deyip hem kemâl‑i kudretini ilân, hem kudretine nisbeten haşir ve kıyâmet gayet sehl ve külfetsiz olduğunu beyân ediyor. Emr‑i tekvînîsi, kudret ve irâdeyi tazammun ettiğini ve bütün eşya, evâmirine gayet musahhar ve münkàd olduklarını ve mübâşeretsiz, muâlecesiz halkettiği için icâdındaki sühûlet‑i mutlakayı ifâde için, sırf bir emirle işler yaptığını, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ile fermân ediyor.
Hâsıl‑ı kelâm: Bir kısım âyetler; eşyada, hususan bidâyet‑i icâdında gayet derecede hüsn‑ü san'atı ve nihâyet derecede kemâl‑i hikmeti ilân ediyor. Diğer kısmı; eşyada, hususan tekrar icâdında ve iâdesinde gayet derecede sühûlet ve sür'atini, nihâyet derecede inkıyad ve külfetsizliğini beyân eder.
277
Üçüncü Şuâ
Ey haddinden tecâvüz etmiş nefs‑i pür-vesvâs! Diyorsun ki: ﴿بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ﴾﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴾﴿وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ﴾gibi âyetler, nihâyet derecede Kurbiyet‑i İlâhiye’yi gösteriyor.
﴿وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾﴿تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ﴾
Ve hadîste vârid olan “Cenâb‑ı Hak, yetmiş bin hicâb arkasındadır.” ve mi'râc gibi hakikatler, nihâyet derecede bu'diyetimizi gösteriyor. Şu sırr‑ı gâmızı fehme takrib edecek bir izâh isterim?
Elcevab: Öyle ise, dinle:
Evvelâ: Birinci Şuâ’ın âhirinde demiştik: Nasıl ki güneş, kayıdsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle; sana, senin rûhun penceresi ve onun âyinesi olan göz bebeğinden daha yakın olduğu hâlde, sen, mukayyed ve maddede mahpus olduğun için ondan gayet uzaksın. Onun, yalnız bir kısım akisleriyle, gölgeleriyle temâs edebilirsin ve bir nev'i cilveleriyle ve cüz'î tecellîleriyle görüşebilirsin ve bir sınıf sıfatları hükmünde olan elvânlarına ve bir tâife isimleri hükmünde olan şuâlarına ve mazharlarına yanaşabilirsin.
Eğer güneşin mertebe‑i aslîsine yanaşmak ve bizzat doğrudan doğruya güneşin zâtı ile görüşmek istersen, o vakit pek çok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin ve pek çok merâtib‑i külliyetten geçmekliğin lâzım gelir. Âdeta sen, ma'nen tecerrüd cihetiyle küre‑i arz kadar büyüyüp, hava gibi rûhen inbisat edip ve kamer kadar yükselip, bedir gibi mukâbil geldikten sonra bizzat perdesiz onunla görüşüp, bir derece yanaşmak da'vâ edebilirsin.
Öyle de; O Celîl‑i Pür-kemâl, O Cemîl‑i Bî-misâl, O Vâcibü'l‑Vücûd, O Mûcid‑i Küll-i Mevcûd, O Şems‑i Sermed, O Sultan‑ı Ezel ve Ebed, sana senden yakındır. Sen, O’ndan nihâyetsiz uzaksın. Kuvvetin varsa temsîldeki dekàiki tatbik et…
278
Sâniyen: Meselâ: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ Bir pâdişahın çok isimleri içinde “Kumandan” ismi çok mütedâhil dâirelerde tezâhür eder. Serasker dâire‑i külliyesinden tut, müşîriyet ve ferîkiyet, tâ yüzbaşı, tâ onbaşıya kadar geniş ve dar, küllî ve cüz'î dâirelerde de zuhûr ve tecellîsi vardır. Şimdi bir nefer, hizmet‑i askeriyesinde onbaşı makamında tezâhür eden cüz'î kumandanlık noktasını merci' tutar, kumandan‑ı a'zamına şu cüz'î cilve‑i ismiyle temâs eder ve münâsebetdâr olur. Eğer asıl ismiyle temâs etmek, ona o ünvân ile görüşmek istese onbaşılıktan tâ serasker mertebe‑i külliyesine çıkmak lâzım gelir.
Demek pâdişah, o nefere ismiyle, hükmüyle, kanunuyla ve ilmiyle, telefonuyla ve tedbiriyle ve eğer o pâdişah, evliyâ‑i ebdâliyeden nurânî olsa, bizzat huzuruyla gayet yakındır. Hiçbir şey mâni olup hâil olamaz. Hâlbuki o nefer, gayet uzaktır. Binler mertebeler hâil, binler hicâblar fâsıldır. Fakat bazen merhamet eder, hilâf‑ı âdet bir neferi huzuruna alır, lütfuna mazhar eder…
Öyle de; emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ ’e mâlik, güneşler ve yıldızlar emirber nefer hükmünde olan Zât‑ı Zülcelâl, herşeye herşeyden daha ziyâde yakın olduğu hâlde herşey O’ndan nihâyetsiz uzaktır. O’nun huzur‑u Kibriyâ’sına perdesiz girmek istenilse; zulmânî ve nurânî, yani maddî ve ekvânî ve esmâî ve sıfâtî yetmiş binler hicâbdan geçmek, her ismin binler hususî ve küllî derecât‑ı tecellîsinden çıkmak, gayet yüksek tabakàt‑ı sıfâtında mürûr edip tâ ism‑i a'zamına mazhar olan Arş‑ı A'zamına urûc etmek; eğer cezb ve lütfu olmazsa, binler seneler çalışmak ve sülûk etmek lâzım gelir.
279
Meselâ; sen, O’na “Hàlık” ismiyle yanaşmak istersen “Senin Hàlık’ın” hususiyetiyle, sonra “Bütün insanların Hàlık’ı” cihetiyle, sonra “Bütün zîhayatların Hàlık’ı” ünvânıyla, sonra “Bütün mevcûdâtın Hàlık’ı” ismiyle münâsebetdârlık lâzım gelir. Yoksa zıllde kalırsın, yalnız cüz'î bir cilveyi bulursun.
Bir İhtar: Temsîldeki pâdişah, aczi için, kumandanlık isminin merâtibinde müşîr ve ferîk gibi vâsıtalar koymuştur. Fakat* ﴿بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ﴾ olan Kàdir‑i Mutlak, vâsıtalardan müstağnîdir. Vâsıtalar sırf zâhirîdirler, perde‑i izzet ve azamettirler. Ubûdiyet ve hayret ve acz ve iftikàr içinde Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine dellâldırlar, temâşâgerdirler. Muîni değiller, şerîk‑i Saltanat-ı Rubûbiyet olamazlar.
Dördüncü Şuâ
İşte ey tenbel nefsim! Bir nev'i mi'râc hükmünde olan namazın hakikati; sâbık temsîlde bir nefer mahz‑ı lütûf olarak huzur‑u şâhâneye kabûlü gibi, mahz‑ı rahmet olarak Zât‑ı Celîl-i Zülcemâl ve Ma'bûd‑u Cemîl-i Zülcelâl’in huzuruna kabûlündür. “Allâhu Ekber” deyip, ma'nen ve hayâlen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd‑ı maddiyâttan tecerrüd edip, bir mertebe‑i külliye-i ubûdiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nev'i huzura müşerref olup, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ﴾ hitâbına (herkesin kàbiliyeti nisbetinde) bir mazhariyet‑i azîmedir.
Âdeta harekât‑ı salâtiyede tekrarla “Allâhu Ekber, Allâhu Ekber” demekle kat'‑ı merâtib ve terakkiyât‑ı maneviyeye ve cüz'iyâttan devâir‑i külliyeye çıkmasına bir işârettir ve mârifetimiz haricindeki kemâlât‑ı Kibriyâ’sının mücmel bir ünvânıdır. Güyâ herbir “Allâhu Ekber” bir basamak‑ı mi'râciyeyi kat'ına işârettir.
İşte şu hakikat‑i salâttan ma'nen veya niyeten veya tasavvuran veya hayâlen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saâdettir.
280
İşte Hac’da pek kesretli “Allâhu Ekber” denilmesi şu sırdandır. Çünkü; Hacc‑ı Şerîf, bil'asâle herkes için bir mertebe‑i külliyede bir ubûdiyettir. Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm‑i mahsûsta ferîk dâiresinde bir ferîk gibi, pâdişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de; bir hacı, ne kadar âmî de olsa, kat'‑ı merâtib etmiş bir velî gibi umum aktâr‑ı arzın Rabb‑i Azîm’i ünvânıyla Rabbine müteveccihtir. Bir ubûdiyet‑i külliye ile müşerreftir.
Elbette Hac miftâhıyla açılan merâtib‑i külliye-i Rubûbiyet ve dûrbîniyle nazarına görünen âfâk‑ı azamet-i Ulûhiyet ve şeâiriyle kalbine ve hayâline gittikçe genişlenen devâir‑i ubûdiyet ve merâtib‑i kibriyâ ve ufk‑u tecelliyâtın verdiği harâret, hayret ve dehşet ve heybet‑i Rubûbiyet اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُile teskin edilebilir ve onunla, o merâtib‑i münkeşife-i meşhûde veya mutasavvire ilân edilebilir.
Hac’dan sonra şu mânâyı; ulvî ve küllî, muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf‑küsûf namazında, cemâatle kılınan namazda bulunur. İşte Şeâir‑i İslâmiyenin, velev sünnet kabîlinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır.
281
سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ خَزَائِنَهُ بَيْنَ الْكَافِ وَالنُّونِ