231
Ondördüncü Söz
﴿﷽﴾
﴿الٓرٰ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍ﴾
Kur'ân‑ı Hakîm’in ve Kur'ân’ın müfessir‑i hakîkisi olan Hadîs’in bir kısım yüksek ve ulvî hakàikına çıkmak için, teslîm ve inkıyadı noksan olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde o hakikatlerin bir kısım nazîrelerine işâret edeceğiz ve hâtimesinde bir ders‑i ibret ve bir sırr‑ı inâyet beyân edilecek. O hakikatlerden Haşir ve Kıyâmet’in nazîreleri, Onuncu Söz’de, bilhassa Dokuzuncu Hakikati’nde zikredildiği için tekrara lüzum yoktur. Yalnız sâir hakikatlerden nümûne olarak “Beş Mes'ele” zikrederiz.
Beş Mes'ele
Birincisi: Meselâ: ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ﴾ “Altı günde gökleri ve yerleri yarattık.” demek olan; hem, belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyâm‑ı Kur'âniye ile insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işâret eden hakikat‑i ulviyesine kanâat getirmek için, birer gün hükmünde olan herbir asırda, herbir senede, herbir günde Fâtır‑ı Zülcelâl’in halkettiği seyyâl âlemleri, seyyâr kâinâtları, geçici dünyaları, nazar‑ı şühûda gösteriyoruz. Evet, güyâ insanlar gibi dünyalar dahi, birer misâfirdir. Her mevsimde Zât‑ı Zülcelâl’in emriyle âlem dolar, boşanır.
232
İkincisi: Meselâ: ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾﴿وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ﴾﴿لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾ gibi âyetlerin ifâde ettikleri ki: “Bütün eşya, bütün ahvâliyle, vücûda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor.” demek olan hakikat‑i àliyesine kanâat getirmek için Nakkàş‑ı Zülcelâl, rû‑yi zeminin sahifesinde, her mevsimde, bâhusus baharda değiştirdiği nihâyetsiz muntazam mahlûkatın fihriste‑i vücûdlarını, tarihçe‑i hayatlarını, desâtir‑i hareketlerini; çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde manevî bir sûrette derc ve muhâfaza ettiğini ve zevâlden sonra semerelerinde aynen kalem‑i kaderiyle, manevî bir tarzda basit tohumcuklarında yazdığını, hattâ her geçici baharda, yaş‑kuru ne varsa, mahdûd zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda, kemâl‑i intizam ile muhâfaza ettiğini nazar‑ı şühûda gösteriyoruz. Güyâ herbir bahar, bir tek çiçek gibi, gayet muntazam ve mevzûn olarak, zeminin yüzüne bir Cemîl ve Celîl’in eliyle takılıp koparılıyor; konup kaldırılıyor.
Hakikat böyle iken, beşerin en acîb bir dalâleti budur ki; Kader kaleminin sahifesi olan Levh‑i Mahfûz’un yalnız bir cilve‑i aksi olarak, fihriste‑i san'at-ı Rabbâniye olup ehl‑i gafletin lisânında tabiat denilen bu kitabet‑i fıtriyeyi, bu nakş‑ı san'atı, bu münfail mistar‑ı hikmeti, tabiat‑ı müessire diyerek masdar ve fâil telâkki etmesidir. اَيْنَ الثَّرٰى مِنَ الثُّرَيَّا Hakikat nerede? Ehl‑i gafletin telâkkileri nerede?
233
Üçüncüsü: Meselâ; hamele‑i arş ve yer ve göklerin melâike‑i müekkelleri ve sâir bir kısım melekler hakkında Muhbir‑i Sâdık’ın tasvir ettiği, meselâ: Kırkbinler başlı, her başında kırkbinler lisân ve her lisânda kırkbinler tarzda tesbihât ettiklerini ve intizam ve külliyet ve vüs'at‑i ubûdiyetlerini ifâde eden hakikate çıkmak için, şuna dikkat et ki; Zât‑ı Zülcelâl ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ﴾﴿سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ﴾﴿اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ﴾ gibi âyetlerle tasrîh ediyor ki: Mevcûdâtın en büyüğü ve küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve azametine münâsib bir tarzda tesbihât ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor.
Evet bir bahr‑i müsebbih olan şu semâvâtın kelimât‑ı tesbihiyesi; güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi, bir tayr‑ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz‑ı tahmîdiyesi; hayvanlar, nebâtlar ve ağaçlardır. Demek herbir ağacın, herbir yıldızın cüz'î birer tesbihâtı olduğu gibi, zeminin de ve zeminin herbir kıt'asının da ve herbir dağ ve derenin de ve berr ve bahrinin de ve göklerin herbir feleğinin de ve herbir burcunun da birer tesbih‑i küllîsi vardır. Şu binler başları olan zeminin, her başında yüzbinler lisânlar bulunan ve her lisânda yüzbin tarzda tesbihât çiçeklerini, tahmîdât meyvelerini, âlem‑i misâlde tercümânlık edip gösterecek ve âlem‑i ervâhta temsîl edip ilân edecek, ona göre elbette bir melek‑i müekkeli vardır.
234
Evet, müteaddid eşya bir cemâat şekline girse, bir şahs‑ı manevîsi olacaktır. Eğer o cem'iyet, imtizaç edip ittihâd şeklini alsa, onu temsîl edecek bir şahs‑ı manevîsi, bir nev'i rûh‑u manevîsi ve vazife‑i tesbihiyesini görecek bir melek‑i müekkeli olacaktır.
İşte bak, misâl olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisânının bir muazzam kelimesi olan bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör: Ağacın, şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var ve her dilde, bak; kaç yüz, mevzûn ve muntazam meyve kelimeleri var ve her meyvede, dikkat et; kaç yüz kanatlı mevzûn tohumcuk harfleri, emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ ’e mâlik Sâni'‑i Zülcelâl’ine ne kadar belîğ bir medih ve fasîh bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi; ona müekkel melek dahi, ona göre âlem‑i mânâda müteaddid diller ile tesbihâtını temsîl ediyor ve hikmeten öyle olmak gerektir.
235
Dördüncüsü: Meselâ: ﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴾﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ﴾﴿وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ﴾﴿تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ﴾ gibi âyetlerin ifâde ettikleri hakikat‑i ulviyesine ki; Kàdir‑i Mutlak, o derece sühûlet ve sür'atle ve muâlecesiz ve mübâşeretsiz eşyayı halkeder ki, yalnız sırf bir emir ile icâd eder gibi görünüyor, fehmediliyor. Hem O Sâni'‑i Kadîr, nihâyet derecede masnûâta karîb olduğu hâlde, masnûât nihâyet derecede O’ndan baîddir. Hem nihâyetsiz kibriyâsıyla beraber, gayet cüz'î ve hakîr umûru dahi, ehemmiyetle tanzim ve hüsn‑ü san'attan hariç bırakmıyor.
İşte bu hakikat‑i Kur'âniye’nin vücûduna, mevcûdâtta meşhûd sühûlet‑i mutlaka içinde intizam‑ı ekmel şehâdet ettiği gibi, gelecek temsîl dahi, onun sırr‑ı hikmetini gösterir. Meselâ: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ Sâni'‑i Zülcelâl’in Esmâ‑i Hüsnâ’sından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneşin, emr‑i Rabbânî ve teshìr‑i İlâhî ile mazhar olduğu vazifeler, şu hakikati fehme takrib eder. Şöyle ki:
Güneş; ulviyetiyle beraber bütün şeffâf ve parlak şeylere nihâyet derecede yakın, belki onların zâtlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle ve timsâliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği hâlde, o şeffâf şeyler ise, binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vecihle müteessir edemezler; kurbiyet da'vâ edemezler.
Hem o Güneş, her şeffâf bir zerreye, hattâ ziyâsı nereye girmiş ise, orada hâzır ve nâzır gibi olduğu, o zerrenin kàbiliyet ve rengine göre Güneş’in aksi ve bir nev'i timsâli görünmesiyle anlaşılır.
Hem Güneş’in azamet‑i nurâniyeti derecesinde ihâtası, nüfûzu ziyâdeleşir. Nurâniyet azametindendir ki, en küçük ufak şeyler, ondan gizlenip kaçamazlar. Demek azamet‑i kibriyâsı, cüz'î ve ufak şeyleri, nurâniyet sırrıyla harice atmak değil; bil'akis dâire‑i ihâtasına alıyor.
236
Hem Güneş’i, mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde farz‑ı muhâl olarak fâil‑i muhtar farzetsek, o derece sühûlet ve sür'at ve vüs'at içinde, zerreden, katreden, deniz yüzünden seyyârâta kadar İzn‑i İlâhî ile öyle işliyor ki, şu tasarrufât‑ı azîmeyi yalnız bir mahz‑ı emir ile yapar, tahayyül edilebilir. Zerre ile seyyâre, emrine karşı müsâvîdirler. Deniz yüzüne verdiği feyzi, zerreye de kàbiliyetine göre kemâl‑i intizam ile verir.
İşte, semâ denizinin yüzünde ziyâdâr bir kabarcık ve Kadîr‑i Mutlak’ın Nur isminin cilvesine kesif bir âyinecik olan şu Güneş’in, bilmüşâhede şu hakikatin üç esâsının nümûnelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette Güneş’in nur ve harâreti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, نُورُ النُّورِ ❋ مُنَوِّرُ النُّورِ ❋ مُقَدِّرُ النُّورِ olan Zât‑ı Zülcelâl, herşeye, ilim ve kudretiyle nihâyetsiz yakın ve hâzır ve nâzır… Ve eşya, O’ndan gayet uzak olduğuna, hem o derece külfetsiz, muâlecesiz, sühûletle işleri yapar ki; yalnız mahz‑ı emrin sür'at ve sühûletiyle icâd eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey, cüz'î‑küllî, küçük‑büyük; dâire‑i kudretinden harice çıkmadığına ve kibriyâsı ihâta ettiğine şühûd derecesinde bir yakìn‑i îmânî ile îmân ederiz ve îmân etmek gerektir.
237
Beşincisi: ﴿وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪﴾ ’den tut, tâ ﴿وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪﴾ ’ye kadar… hem ﴿اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ﴾ ’den tut, tâ ﴿يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ﴾ ’e kadar… hem ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ﴾ ’dan tut tâ ﴿خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ﴾ ’e kadar… hem ﴿مَا شَٓاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ﴾ ’den tut, tâ ﴿وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ﴾ ’ya kadar hudud‑u Azamet-i Rubûbiyet’i ve Kibriyâ‑yı Ulûhiyet’i tutmuş olan Ezel, Ebed Sultan’ı, şu âciz ve nihâyetsiz zaîf ve nihâyetsiz fakir ve nihâyetsiz muhtaç ve yalnız cüz'î bir ihtiyar ile, icâda kàbiliyeti olmayan zaîf bir kisb ile mücehhez benî Âdem’e karşı şedîd şikâyât‑ı Kur'âniye’si ve azîm tehdidâtı ve müdhiş vaîdleri ne hikmete binâendir ve ne vecihle tevfik edilir, ne sûretle münâsib düşer?‥ demek olan derin ve yüksek hakikate kanâat getirmek için şu gelecek iki temsîle bak:
Birinci Temsîl: Meselâ; şâhâne bir bağ var ki, nihâyetsiz meyvedâr ve çiçekdâr masnû'lar içinde bulunuyorlar. Ona nezâret etmek için pek çok hademeler ta'yin edilmiş. Bir hizmetkârın vazifesi dahi, yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrâsındaki deliğin kapağını açmaktır. Ve şu hizmetkâr ise, tenbellik etti, deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne halel geldi veyâhut kurudu. O vakit Hàlık’ın san'at‑ı Rabbâniye’sinden ve Sultan’ın nezâret‑i şâhânesinden ve ziyâ ve hava ve toprağın hizmet‑i bendegânesinden başka bütün hademelerin, o sersemden şekvâya hakları vardır. Zîra, hizmetlerini akîm bıraktı veya zarar verdi.
238
İkinci Temsîl: Meselâ; cesîm bir sefîne‑i Sultaniye’de, âdi bir adam cüz'î vazifesini terketmesiyle, bütün gemideki vazifedârların netâic‑i hidemâtına halel getirdiğinden ve bazı da mahvettiğinden, bütün o vazifedârlar nâmına gemi sâhibi ondan şedîd şikâyet eder. Kusur sâhibi ise, diyemez ki: “Ben bir âdi adamım, ehemmiyetsiz ihmalimden şu şiddete müstehak değilim.” Çünkü; tek bir adem, hadsiz ademleri intac eder. Fakat vücûd kendine göre semere verir. Çünkü; bir şeyin vücûdu, bütün şerâit ve esbâbın vücûduna mütevakkıf olduğu hâlde; o şeyin ademi ve intifâsı, tek bir şartın intifâsıyla, tek bir cüz'ün ademiyle netice itibariyle mün'adim olur. Bundandır ki: “Tahrib, tamirden pek çok defa eshel olduğu” bir düstur‑u müteârife hükmüne geçmiştir.
Mâdem küfür ve dalâlet, tuğyan ve ma'siyet esâsları; inkârdır ve reddir, terktir ve adem‑i kabûldür. Sûret‑i zâhiriyede ne kadar müsbet ve vücûdlu görünse de, hakikatte intifâdır, ademdir. Öyle ise, cinayet‑i sâriyedir. Sâir mevcûdâtın netâic‑i amellerine halel verdiği gibi, Esmâ‑i İlâhiye’nin cilve‑i cemâllerine perde çeker.
İşte bu hadsiz şikâyete hakları olan mevcûdât nâmına o mevcûdâtın Sultan’ı, şu âsî beşerden azîm şikâyet eder. Ve etmesi, ayn‑ı hikmettir. Ve o âsî, şiddetli tehdidâta elbette müstehaktır ve dehşetli vaîdlere, bilâ‑şübhe sezâdır.
239
Hâtime
Gâfil Kafaya Bir Tokmak ve Bir Ders‑i İbrettir.
﴿﷽﴾
﴿وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ﴾
Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya tâlib bedbaht nefsim! Bilir misin neye benzersin? Deve kuşuna… Avcıyı görür uçamıyor, başını kuma sokuyor; tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış görmez.
Ey nefis! Şu temsîle bak, gör; nasıl dünyaya hasr‑ı nazar; azîz bir lezzeti, elîm bir eleme kalbeder.
Meselâ: Şu karyede (yani Barla’da) iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksandokuz ahbabı İstanbul’a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız bir tek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul’a müştâktır, orayı düşünür, ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse: “Oraya git!” sevinip gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde doksandokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perîşan olup gitmişler zanneder. Şu bîçâre adam ise, bütün onlara bedel yalnız bir misâfire ünsiyet edip tesellî bulmak ister. Onunla o elîm âlâm‑ı firâkı kapamak ister.
Ey nefis! Başta Habîbullâh, bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir‑iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme! Merdâne kabre bak, dinle ne taleb eder! Erkekçesine ölümün yüzüne gül; bak ne ister! Sakın gâfil olup ikinci adama benzeme!
Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd‑i maîşetle sarhoştur.” Çünkü; ölüm değişmiyor, firâk bekàya kalbolup başkalaşmıyor. Acz‑i beşerî, fakr‑ı insanî değişmiyor, ziyâdeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür'at peydâ ediyor.
240
Hem deme: “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü; herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musîbette beraber olmak demek olan tesellî ise, kabrin öbür tarafında pek esâssızdır. Hem kendini başıboş zannetme! Zîra, şu misâfirhâne‑i dünyada, nazar‑ı hikmetle baksan hiçbir şeyi nizâmsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizâmsız, gayesiz kalabilirsin?
Zelzele gibi vâkıalar olan şu hâdisât‑ı kevniye tesâdüf oyuncağı değiller. Meselâ: Zemine nebâtât ve hayvanat envâ'ından giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde, gayet muntazam ve gayet münakkaş gömlekler; baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gayet àlî gayeler içinde, kemâl‑i intizam ile meczûb mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin hâlde, nasıl oluyor ki, küre‑i arzın; benî Âdem’den, bâhusus ehl‑i îmândan beğenmediği bir kısım etvâr‑ı gafletin sıklet‑i maneviyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele gibi (Hâşiye) mevt‑âlûd hâdisât‑ı hayatiyesini – bir mülhidin neşrettiği gibi – gayesiz, tesâdüfî zannederek bütün musîbet‑zedelerin elîm zâyiâtını bedelsiz, hebâen‑mensûr gösterip müdhiş bir ye'se atarlar. Hem büyük bir hatâ, hem büyük bir zulüm ederler.
Belki öyle hâdiseler bir Hakîm‑i Rahîm’in emriyle, ehl‑i îmânın fânî malını, sadaka hükmüne çevirip ibkà etmektir. Ve küfran‑ı ni'metten gelen günahlara keffârettir. Nasıl ki bir gün gelecek, şu musahhar zemin; yüzünün zîneti olan âsâr‑ı beşeriyeyi şirk‑âlûd, şükürsüz görüp, çirkin bulur. Hàlık’ın emriyle, büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah’ın emriyle, ehl‑i şirki Cehennem’e döker. Ehl‑i şükre: “Haydi, Cennet’e buyurun.” der.
241
Ondördüncü Söz’ün Zeyli
﴿﷽﴾
﴿اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ❋ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ❋ وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَا لَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ❋ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا ❋ …اِلخ﴾
Şu sûre, kat'iyyen ifâde ediyor ki: Küre‑i arz, hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhâma mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazen de titriyor.
Manevî ve ehemmiyetli bir cânibden, şimdiki zelzele münâsebetiyle altı‑yedi cüz'î suâle karşı, yine manevî ihtar yardımıyla cevabları kalbe geldi. Tafsîlen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmâlen kısacık yazılacak.
Birinci Suâl: Bu büyük zelzelenin maddî musîbetinden daha elîm, manevî bir musîbeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve me'yûsiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirahatini selbederek, dehşetli bir azâb vermesi nedendir?
Yine Manevî Cevab: Şöyle denildi ki: Ramazan‑ı Şerîfin teravih vaktinde kemâl‑i neş'e ve sürûr ile sarhoşçasına gayet heveskârâne şarkıları ve bazen kızların sesleriyle, radyo ağzıyla bu mübârek merkez‑i İslâmiyet’in her köşesinde câzibedârâne işittirilmesi, bu korku azâbını netice verdi.
İkinci Suâl: Niçin gâvurların memleketlerinde bu semâvî tokat başlarına gelmiyor, bu bîçâre Müslümanlara iniyor?
242
Elcevab: Büyük hatâlar ve cinayetler, te'hir ile büyük merkezlerde; ve küçücük cinayetler tâcil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binâen, ehl‑i küfrün cinayetlerinin kısm‑ı a'zamı, Mahkeme‑i Kübrâ-yı Haşre te'hir edilerek, ehl‑i îmânın hatâları, kısmen bu dünyada cezası verilir. (Hâşiye)
Üçüncü Suâl: Bazı eşhâsın hatâsından gelen bu musîbet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?
Elcevab: Umumî musîbet, ekseriyetin hatâsından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zâlim eşhâsın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken tarafdâr olmasıyla ma'nen iştirâk eder, musîbet‑i âmmeye sebebiyet verir.
Dördüncü Suâl: Mâdem bu zelzele musîbeti, hatâların neticesi ve keffâretü'z‑zünûbdur. Masûmların ve hatâsızların o musîbet içinde yanması nedendir? Adâletullâh nasıl müsâade eder?
Yine Manevî Cânibden Elcevab: Bu mes'ele sırr‑ı kadere taalluk ettiği için, Risale‑i Kader’e havâle edip yalnız burada bu kadar denildi: ﴿وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةً﴾ yani: “Bir belâ, bir musîbetten çekininiz ki; geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsûs kalmayıp masûmları da yakar.”
Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydân‑ı tecrübe ve imtihandır ve dâr‑ı teklif ve mücâhededir. İmtihan ve teklif, iktiza ederler ki; hakikatler perdeli kalıp, tâ müsâbaka ve mücâhede ile Ebû Bekirler, A'lâ‑yı İlliyîne çıksınlar ve Ebû Cehiller, esfel‑i sâfilîne girsinler. Eğer masûmlar, böyle musîbetlerde sağlam kalsaydılar, Ebû Cehiller, aynen Ebû Bekirler gibi teslîm olup, mücâhede ile manevî terakkî kapısı kapanacaktı ve sırr‑ı teklif bozulacaktı.
Mâdem mazlum, zâlim ile beraber musîbete düşmek Hikmet‑i İlâhiye’ce lâzım geliyor. Acaba o bîçâre mazlumların rahmet ve adâletten hisseleri nedir?
243
Bu Suâle Karşı Cevaben Denildi Ki: O musîbetteki gadab ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü; o masûmların fânî malları, onların hakkında sadaka olup, bâkî bir mal hükmüne geçtiği gibi; fânî hayatları dahi, bir bâkî hayatı kazandıracak derecede bir nev'i şehâdet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azâbdan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn‑ı gadab içinde bir rahmettir.
Beşinci Suâl: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatâlara hususî ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder. Bu hâl cemâl‑i rahmetine ve şümûl‑u kudretine nasıl muvâfık düşer?
Elcevab: Kadîr‑i Zülcelâl, herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun bir tek vazifesinde, bir tek neticesi çirkin ve şer ve musîbet olsa da, sâir güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücûda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men'edilse; o vakit, o güzel neticeler adedince hayırlar terkedilir ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ bir tek şer gelmesin gibi; gayet çirkin ve hilâf‑ı hikmet ve hilâf‑ı hakikat bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat, kusurdan münezzehtirler.
Mâdem bir kısım hatâlar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümûllü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkîrli tecâvüzdür. Elbette o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde “Onları terbiye et!” diye emir verilmesi ayn‑ı hikmettir ve adâlettir ve mazlumlara ayn‑ı rahmettir.
Altıncı Suâl: Zelzele, küre‑i arzın içinde inkılâbât‑ı mâdeniyenin neticesi olduğunu ehl‑i gaflet işâa edip, âdeta tesâdüfî ve tabîi ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin manevî esbâbını ve neticelerini görmüyorlar; tâ ki, intibâha gelsinler. Bunların istinâd ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?
244
Elcevab: Dalâletten başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü: Her sene elli milyondan ziyâde münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre‑i arzın üstünde binler envâ'ın bir tek nev'i olan, meselâ; sinek tâifesinden hadsiz efrâdından bir tek ferdin yüzer a'zâsından bir tek uzvu olan kanadının kasd ve irâde ve meşîet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki; değil hadsiz zîşuûrun beşiği ve anası ve merci'i ve hâmîsi olan koca küre‑i arzın ehemmiyetli ef'âl ve ahvâli, belki hiçbir şeyi – cüz'î olsun, küllî olsun – irâde ve ihtiyar ve kasd‑ı İlâhî haricinde olmaz.
Fakat, Kadîr‑i Mutlak, hikmetinin muktezâsıyla zâhir esbâbı tasarrufâtına perde ediyor. Zelzeleyi irâde ettiği vakit, bazen de bir mâdeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi, mâdenî inkılâbât dahi olsa, yine emir ve Hikmet‑i İlâhî ile olur; başka olamaz.
Meselâ: Bir adam bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr‑ı nazar edip, bîçâre maktûlün büsbütün hukukunu zâyi' etmek; ne derece belâhet ve dîvâneliktir.
Aynen öyle de; Kadîr‑i Zülcelâl’in musahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan Küre‑i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irâde ile iddihar edilen bir bombayı, “Ehl‑i gaflet ve tuğyanı uyandırmak için ateşlendir!” diye olan emr‑i Rabbânî’yi unutmak ve tabiata sapmak, hamâkatin en eşne'idir.
Altıncı Suâlin Tetimmesi ve Hâşiyesi: Ehl‑i dalâlet ve ilhâd, mesleklerini muhâfaza ve ehl‑i îmânın intibâhlarına mukàbele ve mümânaat etmek için, o derece garîb bir temerrüd ve acîb bir hamâkat gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder.
245
Meselâ: Bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümâtlı isyanından, kâinât ve anâsır‑ı külliye kızdıklarından ve Hàlık‑ı arz ve semâvât dahi, değil hususî bir Rubûbiyet, belki bütün kâinâtın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkim’i haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecellî ile kâinâtın hey'et‑i mecmuasında ve Rubûbiyet’in dâire‑i külliyesinde nev'‑i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinât Sultan’ını tanıttırmak için emsâlsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı ve Harb‑i Umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı, nev'‑i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adâletini, kayyûmiyetini, irâdesini ve hâkimiyetini pek zâhir bir sûrette gösterdiği hâlde; insan sûretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât‑ı Rabbâniye’ye ve terbiye‑i İlâhiye’ye karşı eblehâne bir temerrüd ile mukàbele edip diyorlar ki: “Tabiattır; bir mâdenin patlamasıdır, tesâdüfîdir. Güneş’in harâreti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu Vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın sûretini vermiş.” diye mânâsız hezeyanlar ediyorlar.
Dalâletten gelen hadsiz bir cehâlet ve zındıkadan neş'et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle bilmiyorlar ki: Esbâb yalnız birer bahânedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihâzâtını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir: “İşte bu ağaç bundan çıkmış.” diye Sâni'inin o çamdaki gösterdiği bin mu'cizâtı inkâr eder misillû bazı zâhirî sebebleri irâe eder. Hàlık’ın ihtiyar ve hikmet ile işlenen pek büyük bir fiil‑i Rubûbiyet’ini hiçe indirir. Bazen gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikate fennî bir nâm takar. Güyâ o nâm ile mâhiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, mânâsız kaldı.
246
İşte gel! Belâhet ve hamâkatin nihâyetsiz derecelerine bak ki: Yüz sahife ile ta'rif edilse ve hikmetleri beyân edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat‑i mechûleye bir nâm takar; ma'lûm bir şey gibi: “Bu budur.” der. Meselâ: Güneş’in bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır.
Hem birer irâde‑i külliye ve birer ihtiyar‑ı âmm ve birer hâkimiyet‑i nev'iyenin ünvânları bulunan ve “Âdetullâh” nâmıyla yâdedilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hâdise‑i Rubûbiyet’i ircâ eder. O ircâ ile, onun nisbetini irâde‑i ihtiyariyeden keser; sonra tutar tesâdüfe, tabiata havâle eder. Ebû Cehil’den ziyâde muzâaf bir echeliyet gösterir. Bir neferin veya bir taburun zaferli harbini, bir nizâm ve kanun‑u askeriyeye isnâd edip; kumandanından, pâdişahından, hükûmetinden ve kasdî harekâttan alâkasını keser misillû âsî bir dîvâne olur.
Hem, meyvedâr bir ağacın bir çekirdekten icâdı gibi, bir tırnak kadar bir odun parçasından çok mu'cizâtlı bir usta, yüz okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa; bir adam o odun parçasını gösterip dese: “Bu işler, tabîi ve tesâdüfî olarak bundan olmuş.” O ustanın hàrika san'atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamâkattir. Aynen öyle de…
Yedinci Suâl: Bu hâdise‑i arziye, bu memleketin ahâli‑i İslâmiyesi’ne bakması ve onları hedef etmesi, ne ile anlaşılıyor ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyâde ilişiyor?
Elcevab: Bu hâdise, hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazan’ın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsûs olması; hem tahribâtından intibâha gelmediklerinden, hafifçe gâfilleri uyandırmak için, o zelzelenin devam etmesi gibi çok emârelerin delâletiyle, bu hâdise ehl‑i îmânı hedef edip, onlara bakıp, namaza ve niyâza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Bîçâre Erzincan gibi yerlerde daha ziyâde sarsmasının iki vechi var:
247
Biri: Hatâları az olmak cihetiyle, temizlemek için tâcil edildi.
İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatli îmân muhâfızları ve İslâmiyet hâmîleri az veya tam mağlûb olmak fırsatıyla, ehl‑i zındıkanın orada te'sirli bir merkez‑i fa'âliyet te'sisleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı ihtimali var. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
248
Onbeşinci Söz
﴿﷽﴾
﴿وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ﴾
Ey kozmoğrafyanın rûhsuz mes'eleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını, o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektebli efendi! Şu âyetin semâsına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız!
Birinci Basamak
Hakikat ve hikmet ister ki; zemin gibi, semâvâtın da kendine münâsib sekeneleri bulunsun. Lisân‑ı şer'îde, o ecnâs‑ı muhtelifeye, “Melâike ve Rûhâniyât” tesmiye edilir.
Evet, hakikat öyle iktiza eder. Zîra zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zîhayat ve zîşuûr mahlûklardan doldurulması ve arasıra boşaltılıp yeniden zîşuûrlarla şenlendirilmesi, işâret eder, belki tasrîh eder ki; şu muhteşem burçlar sâhibi, müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi zîşuûr ve zevi'l‑idrak mahlûklarla doludur. Onlar dahi ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinât kitabının mütâlaacıları ve şu Saltanat‑ı Rubûbiyet’in dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinâtı had ve hesaba gelmeyen tezyînât ve mehâsin ve nukùş ile süslendirip tezyîn etmesi; bilbedâhe, mütefekkir istihsân edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister.
249
Evet hüsün, elbette bir âşık ister. Taam ise, aç olana verilir. Hâlbuki ins ve cin, şu nihâyetsiz vazifeye, şu haşmetli nezârete ve şu vüs'atli ubûdiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihâyetsiz ve mütenevvi' vezâife ve ibâdâta, nihâyetsiz melâike envâ'ı ve rûhâniyât ecnâsı lâzımdır.
Bazı rivâyâtın işârâtıyla ve intizam‑ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki; bir kısım ecsâm‑ı seyyâre, seyyârâttan tut, tâ katarâta kadar bir kısım melâikenin merâkibidirler. Onlar bunlara İzn‑i İlâhî ile binerler, âlem‑i şehâdeti seyredip gezerler. Hem denilebilir ki; bir kısım ecsâm‑ı hayvaniye, hadîste “Tuyûrun Hùdrun” tesmiye edilen Cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar, bir cins ervâhın tayyareleridirler. Onlar, bunların içine emr‑i Hak ile girerler, âlem‑i cismâniyâtı seyran edip o cesedlerdeki hâsselerin pencereleriyle cismânî mu'cizât‑ı fıtratı temâşâ ederler.
Elbette kesâfetli topraktan ve küdûretli sudan mütemâdiyen letâfetli hayatı ve nurâniyetli zevi'l‑idraki halkeden Hàlık’ın, elbette rûha ve hayata münâsib şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuûr mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır. Melâike ve rûhâniyâtın vücûdlarına dair “Nokta” nâmında bir risalemde ve Yirmidokuzuncu Söz’de iki kere iki dört eder derecesinde bir kat'iyyetle isbât edilmiştir. Eğer istersen ona müracaat et.
İkinci Basamak
Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim muâmeleler vardır. Zemine lâzım olan ziyâ, harâret ve bereket ve rahmet gibi şeyler semâdan geliyor, yani gönderiliyor. Vahye istinâd eden bütün edyân‑ı semâviyenin icmâı ile ve şühûda istinâd eden bütün ehl‑i keşfin tevâtürüyle, melâike ve ervâh semâdan zemine geliyorlar.
250
Bundan, hisse karîb bir hads‑i kat'î ile bilinir ki; sekene‑i arz için, semâya çıkmak için bir yol vardır. Evet, nasıl herkesin akıl ve hayâl ve nazarı her vakit semâya gider; öyle de, ağırlıklarını bırakan ervâh‑ı enbiyâ ve evliyâ veya cesedlerini çıkaran ervâh‑ı emvât, İzn‑i İlâhî ile oraya giderler. Mâdem hìffet ve letâfet bulanlar oraya giderler; elbette cesed‑i misâlî giyen ve ervâh gibi hafif ve latîf bir kısım sekene‑i arz ve hava, semâya gidebilirler.
Üçüncü Basamak
Semânın sükût ve sükûneti ve intizam ve ıttırâdı ve vüs'at ve nurâniyeti gösterir ki; sekenesi, zeminin sekenesi gibi değiller; belki bütün ahâlisi mutî'dirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzâheme ve münâkaşayı icâb edecek bir sebeb yoktur. Zîra memleket geniş, fıtratları sâfî, kendileri masûm, makamları sâbittir.
Evet, zeminde ezdâd ictimâ' etmiş, eşrâr ahyâra karışmış, içlerinde münâkaşât başlamış. O sebebden ihtilâfât ve ızdırâbat düşmüş. Ve ondan imtihanât ve müsâbakât teklif edilmiş. Ve ondan terakkiyât ve tedenniyât çıkmış. Şu hakikatin hikmeti şudur ki:
251
Beşer, şecere‑i hilkatin en son cüz'ü olan meyvesidir. Ma'lûmdur ki; bir şeyin semeresi, en uzak, en cem'iyetli, en nâzik, en ehemmiyetli cüz'üdür. İşte bunun için semere‑i âlem olan insan en câmi', en bedî', en âciz, en zaîf ve en latîf bir mu'cize‑i kudret olduğundan, beşiği ve meskeni olan zemin, âsumâna nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber ma'nen ve san'aten bütün kâinâtın kalbi, merkezi‥ bütün mu'cizât‑ı san'atın meşheri, sergisi‥ ve bütün tecelliyât‑ı esmâsının mazharı, nokta‑i mihrâkıyesi‥ ve nihâyetsiz fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin mahşeri ve ma'kesi‥ ve hadsiz hallâkıyet‑i İlâhiye’nin, hususan nebâtât ve hayvanatın kesretli envâ'‑ı sağîresinde, cevvâdâne icâdın medârı ve çarşısı‥ ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnûâtın küçük mikyâsta nümûnegâhı‥ ve mensûcât‑ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı‥ ve menâzır‑ı sermediyenin sür'atle değişen taklidgâhı‥ ve besâtin‑i dâimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.
İşte arzın (Hâşiye) bu azamet‑i maneviyesinden ve ehemmiyet‑i san'aviyesindendir ki; Kur'ân‑ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor. Mükerreren ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ der.
252
Hem arzın şu mezkûr hikmetlerden neş'et eden sür'atli tahavvülü ve devamlı tağayyürü iktiza eder ki, sekenesi de ona göre mazhar‑ı tahavvülât olsun. Hem şu mahdûd arz, hadsiz mu'cizât‑ı kudrete mazhar olduğundandır ki, en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvâlarına, sâir zîhayatlar gibi fıtrî bir had ve hulkî bir kayıt konulmadığı için nihâyetsiz terakkî ve nihâyetsiz tedennîye mazhar olmuşlar. Enbiyâdan, evliyâdan tut, tâ Nemrudlara, tâ şeytanlara kadar uzun bir meydân‑ı imtihanları peydâ olmuştur. Mâdem öyledir, elbette fir'avunlaşmış şeytanlar, hadsiz şerâretiyle semâya ve ehline taş atacaklar.
Dördüncü Basamak
Bütün âlemlerin Rabbi ve Müdebbir’i ve Hàlık’ı olan Zât‑ı Zülcelâl’in, ahkâmları ayrı ayrı pek çok nâmları ve ünvânları ve Esmâ‑i Hüsnâ’sı vardır. Meselâ: Ashâb‑ı Nebî safında küffara karşı muhârebe etmek için melâikeleri göndermesini iktiza eden hangi isim ve ünvân ise, o isim ve ünvân iktiza eder ki; melâike ile şeyâtîn ortasında muhârebe bulunsun ve ahyâr‑ı semâviyyîn ve eşrâr‑ı arziyyîn mâbeynlerinde mübâreze olsun. Evet, küffarın nüfûs ve enfâsları kabza‑i kudretinde olan Kadîr‑i Zülcelâl, bir emir ile, bir sayha ile onları mahvetmiyor. Rubûbiyet‑i âmme ünvânıyla, Hakîm ve Müdebbir ismiyle bir meydân‑ı imtihan ve mübâreze açıyor.
253
Temsîlde hatâ olmasın, görüyoruz ki: Nasıl ki bir pâdişahın dâire‑i hükûmeti itibariyle ayrı ayrı pek çok ünvânları, isimleri bulunur. Meselâ; dâire‑i adliye onu “Hâkim‑i Âdil” nâmıyla yâd eder. Dâire‑i askeriye onu “Kumandan‑ı A'zam” nâmıyla bilir. Dâire‑i meşîhat onu “Halife” ismiyle zikreder. Dâire‑i mülkiye onu “Sultan” nâmıyla tanır. Mutî' ahâli ona “Merhametkâr Pâdişah” derler. Âsî insanlar ona “Kahhâr Hâkim” derler. Daha bunlara kıyâs et. İşte bazı vakit oluyor ki, bütün ahâli O’nun elinde olan O Pâdişah‑ı Àlî; âciz, zelîl bir âsîyi bir emir ile i'dâm etmiyor. Belki Hâkim‑i Âdil ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir, hem sâdık bir memurunu taltife liyâkatini biliyor. Fakat hususî ilmiyle, hususî telefonuyla onu taltif etmiyor. Belki haşmet‑i saltanat ve tedbir‑i hükûmet ünvânıyla mükâfâta istihkakını teşhîr etmek için bir meydân‑ı müsâbaka açar. Vezirine emreder, ahâliyi temâşâya dâvet eder. Bir istikbâl‑i siyâsî yaptırır. Muhteşem bir imtihan‑ı ulvî neticesinde bir mecma'‑ı àlîde onu taltif eder. Liyâkatini ilân eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyâs et…
İşte ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ Ezel, Ebed Sultanı’nın pek çok Esmâ‑i Hüsnâ’sı vardır. Tecelliyât‑ı Celâliye ve Tezâhürat‑ı Cemâliye ile pek çok şuûnâtı ve ünvânları vardır. Nur ve zulmet, yaz ve kış, Cennet ve Cehennem’in vücûdunu iktiza eden isim ve ünvân ve şe'ni ise; kanun‑u tenâsül, kanun‑u müsâbaka, kanun‑u teâvün gibi pek çok umumî kanunlar misillû, kanun‑u mübârezenin dahi bir derece ta'mîmini isterler. Kalb etrafındaki ilhâmât ve vesveselerin mübârezelerinden tut, tâ semâ âfâkında melâike ve şeytanların mübârezesine kadar o kanunun şümûlünü iktiza eder.
254
Beşinci Basamak
Mâdem arzdan semâya gidip gelmek var; semâdan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli levâzımat‑ı arziye, oradan gönderiliyor. Ve mâdem ervâh‑ı tayyibeler semâya gidiyorlar. Elbette ervâh‑ı habîse dahi, ahyârı takliden semâvât memleketine gitmeğe teşebbüs edecekler. Çünkü; vücûdca letâfet ve hìffetleri var. Hem, şüphesiz tard ve red edilecekler. Çünkü; mâhiyetçe şerâret ve nühusetleri vardır.
Hem, bilâ‑şek velâ-şübhe, şu muâmele‑i mühimmenin, şu mübâreze‑i maneviyenin, âlem‑i şehâdette bir alâmeti, bir işâreti bulunacaktır. Çünkü Saltanat‑ı Rubûbiyet’in hikmeti iktiza eder ki; zîşuûr için, bâhusus en mühim vazifesi müşâhede ve şehâdet ve dellâllık ve nezâret olan insan için, tasarrufât‑ı gaybiyenin mühimlerine bir işâret koysun, birer alâmet bıraksın. Nasıl ki, nihâyetsiz bahar mu'cizâtına yağmuru işâret koymuş ve havârık‑ı san'atına esbâb‑ı zâhiriyeyi alâmet etmiş; tâ âlem‑i şehâdet ehlini işhâd etsin. Belki, o acîb temâşâya, umum ehl‑i semâvât ve sekene‑i arzın enzâr‑ı dikkatlerini celbetsin. Yani o koca semâvâtı, etrafında nöbetdarlar dizilmiş, burçları tezyîn edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir sûretinde gösterip haşmet‑i Rubûbiyet’ini tefekkür ettirsin.
Mâdem şu mübâreze‑i ulviyenin ilânı, hikmeten lâzımdır; elbette ona bir işâret vardır. Hâlbuki hâdisât‑ı cevviye ve semâviye içinde şu ilâna münâsib hiçbir hâdise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zîra yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işâret fişeklerine benzeyen şu hâdise‑i necmiye, bu recm‑i şeytana ne kadar enseb düştüğü bedâheten anlaşılır. Hâlbuki şu hâdisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka ona münâsib bir hikmeti bilinmiyor. Sâir hâdisât öyle değil. Hem şu hikmet, zaman‑ı Âdem’den beri meşhûrdur ve ehl‑i hakikat için meşhûddur.
Altıncı Basamak
Beşer ve cin, nihâyetsiz şerre ve cühûda müstaid olduklarından, nihâyetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. İşte bunun için Kur'ân‑ı Hakîm, öyle i'câzkâr bir belâğatla ve öyle àlî ve bâhir üslûblarla ve öyle gâlî ve zâhir temsîller ve mesellerle ins ve cinni isyandan ve tuğyandan zecreder ki, kâinâtı titretir.
255
Meselâ: “Ey ins ve cin! Emirlerime itâat etmezseniz, haydi hudud‑u mülkümden elinizden gelirse çıkınız!” meseline işâret eden ﴿يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ ❋ فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ❋ يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ﴾ âyetindeki azametli inzara ve dehşetli tehdide, şiddetli zecre dikkat et. Nasıl ins ve cinnin gayet mağrûrâne temerrüdlerini, gayet mu'cizâne bir belâğatla kırar, aczlerini ilân eder. Saltanat‑ı Rubûbiyet’in genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz ve bîçâre olduklarını gösterir. Güyâ şu âyetle, hem ﴿وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ﴾ âyetiyle böyle diyor ki:
“Ey hakareti içinde mağrûr ve mütemerrid‥ ey za'f ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesâret edersiniz ki; isyanınızla öyle bir Sultan‑ı Zîşan’ın evâmirine karşı geliyorsunuz ki; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri gibi emirlerine itâat ederler. Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim‑i Zülcelâl’e karşı mübâreze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî' askerleri var; farazâ şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfranınızla öyle bir Mâlik‑i Zülcelâl’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünûdundan öyleleri var ki; değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz‑ı muhâl olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv‑ü kâfir olsaydınız arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nühâsları size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır; eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar. Gülleler gibi küreniz misillû yıldızları üstünüze yağdırabilirler!”
256
Evet, Kur'ân’da bazı mühim tahşidât vardır ki; düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izhârı ve düşman şenâatinin teşhîri gibi sebeblerden ileri geliyor.
Hem bazen kemâl‑i intizamı ve nihâyet adli ve gayet hilmi ve kuvvet‑i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli esbâbı, en küçük ve zaîf bir şeye karşı tahşid eder ve üstünde tutar, düşürtmez, tecâvüz ettirmez. Meselâ; şu âyete bak: ﴿وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْر۪يلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَعْدَ ذٰلِكَ ظَه۪يرٌ﴾
Ne kadar Nebî hakkına hürmet ve ne kadar ezvâcın hukukuna merhamet var. Şu mühim tahşidât, yalnız hürmet‑i Nebî’nin azametini ve iki zaîfenin şekvâlarının ehemmiyetini ve haklarının riâyetini rahîmâne ifâde etmek içindir.
Yedinci Basamak
Melekler ve semekler gibi, yıldızların dahi gayet muhtelif efrâdları vardır. Bir kısmı nihâyet küçük, bir kısmı gayet büyüktür. Hattâ gökyüzünde her parlayana yıldız denilir. İşte bu yıldız cinsinden bir nev'i de nâzenîn semâ yüzünün murassa' zînetleri ve o ağacın münevver meyveleri ve o denizin müsebbih balıkları hükmünde, Fâtır‑ı Zülcelâl, Sâni'‑i Zülcemâl onları yaratmış ve meleklerine mesîreler, binekler, menziller yapmıştır. Ve yıldızların küçük bir nev'ini de, şeyâtînin recmine âlet etmiş. İşte bu recm‑i şeyâtîn için atılan şahabların üç mânâsı olabilir:
257
Birincisi: Kanun‑u mübâreze, en geniş dâirede dahi cereyan ettiğine remz ve alâmettir.
İkincisi: Semâvâtta hüşyâr nöbetdarlar, mutî' sekeneler var. Arzlı şerîrlerin ihtilâtından ve istimâ'larından hoşlanmayan cünûdullâh bulunduğuna ilân ve işârettir.
Üçüncüsü: Müzahrefât‑ı arziyenin mümessilât‑ı habîseleri olan câsus şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semâyı telvîs etmemek ve nüfûs‑u habîse hesabına tecessüs ettirmemek için, edebsiz câsusları korkutmak için atılan mancınıklar ve işâret fişekleri misillû, o şeytanları ebvâb‑ı semâdan o şahablarla red ve tarddır.
İşte, yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine i'timâd eden ve Kur'ân güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu yedi basamaklarda işâret edilen hakikatlere birden bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i'câz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör!‥ O âyetin semâsından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet!‥
Biz dahi etmeliyiz ve ﴿رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ﴾ beraber demeliyiz.
فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ وَالْحِكْمَةُ الْقَاطِعَةُ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
258
Onbeşinci Söz’ün Zeyli
Yirmialtıncı Mektûb’un Birinci Mebhası
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
﴿﷽﴾
﴿وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ﴾
Hüccetü'l‑Kur'âni Ale'ş-şeytani ve Hizbihi
İblisi ilzam, şeytanı ifhàm (اِفْحَامْ), ehl‑i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas; bî‑tarafâne muhâkeme içinde şeytanın müdhiş bir desîsesini, kat'î bir sûrette reddeden bir vâkıadır. O vâkıanın mücmel bir kısmını, on sene evvel Lemeât’ta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden onbir sene evvel, Ramazan‑ı Şerîfte İstanbul Bayezid Câmi‑i Şerîfi’nde hâfızları dinliyordum. Birden, şahsını görmedim; fakat manevî bir ses işittim gibi bana geldi, zihnimi kendine çevirdi. Hayâlen dinledim; baktım ki, bana der:
“Sen, Kur'ân’ı pek àlî, çok parlak görüyorsun. Bî‑tarafâne muhâkeme et, öyle bak. Yani bir beşer kelâmı farzet, bak. Acaba o meziyetleri, o zînetleri görecek misin?‥” dedi.
Hakikaten ben de ona aldandım, beşer kelâmı farzedip, öyle baktım. Gördüm ki: Nasıl Bayezid’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer, öyle de; o farz ile Kur'ân’ın parlak ışıkları gizlenmeğe başladı. O vakit anladım ki, benim ile konuşan şeytandır. Beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân’dan istimdâd ettim. Birden, bir nur kalbime geldi; müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece şeytana karşı münâzara başladı.
259
Dedim: “Ey şeytan! Bî‑tarafâne muhâkeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Hâlbuki, hem senin, hem insandaki senin şâkirdlerin, dediğiniz bî‑tarafâne muhâkeme ise; taraf‑ı muhâlifi iltizamdır, bî‑taraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü: Kur'ân’a kelâm‑ı beşer diye bakmak ve öyle muhâkeme etmek, şıkk‑ı muhâlifi esâs tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bî‑tarafâne değildir; belki bâtıla tarafgirliktir.”
Şeytan dedi ki: “Öyle ise ne Allah’ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farzet, bak.”
Ben dedim: “O da olamaz. Çünkü: Münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakın ise ve kurbiyet‑i mekân varsa; o vakit o mal, ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir sûrette bir yere bırakılacak. Hangisi isbât etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağribde ise; o vakit kaideten ‘Sâhibü'l‑yed’ kim ise, onun elinde bırakılacaktır. Çünkü, ortada bırakmak kàbil değildir.”
İşte Kur'ân kıymetdâr bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb‑ı Hakk’ın kelâmından ne kadar uzaksa; o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan süreyyâya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücûd ve adem gibi ve nakızeyn gibi iki zıttırlar, ortası olamaz.
Öyle ise, Kur'ân için Sâhibü'l‑yed, taraf‑ı İlâhî’dir. Öyle ise, O’nun elinde kabûl edilip, öylece delâil‑i isbâta bakılacak. Eğer öteki taraf O’nun “Kelâmullâh” olduğuna dair bütün bürhânları birer birer çürütse elini O’na uzatabilir; yoksa uzatamaz. Heyhât! Binler berâhin‑i kat'iyyenin mıhlarıyla Arş‑ı A'zama çakılan bu muazzam pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, O’nu düşürebilir?‥
İşte ey şeytan! Senin rağmına, ehl‑i hak ve insaf bu sûretteki hakikatli muhâkeme ile muhâkeme ederler. Hattâ en küçük bir delilde dahi, Kur'ân’a karşı îmânlarını ziyâdeleştirirler.
260
Senin ve şâkirdlerinin gösterdiği yol ise: Bir kere, beşer kelâmı farzedilse, yani Arş’a bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa; bütün mıhların kuvvetinde ve çok bürhânların metânetinde bir tek bürhân lâzım ki, O’nu yerden kaldırıp, Arş‑ı Manevî’ye çaksın. Tâ küfrün zulümâtından kurtulup, îmânın envârına erişsin. Hâlbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desîsen ile şu zamanda, bî‑tarafâne muhâkeme sûreti altında, çokları îmânlarını kaybediyorlar…
Şeytan döndü ve dedi: “Kur'ân, beşer kelâmına benziyor. Onların muhâveresi tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Eğer, Allah’ın kelâmı olsa, O’na yakışacak, her cihetçe hàrikulâde bir tarzı olacaktı. O’nun san'atı nasıl beşer san'atına benzemiyor; kelâmı da benzememeli?”
Cevaben dedim: “Nasıl ki, Peygamberimiz (A.S.M.) mu'cizâtından ve hasâisinden başka, ef'âl ve ahvâl ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet‑i İlâhiye’ye ve evâmir‑i tekvîniyesine münkàd ve mutî' olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker ve hâkezâ‥ herbir ahvâl ve etvârında hàrikulâde bir vaziyet verilmemiş; tâ ki, ümmetine ef'âliyle imâm olsun, etvârıyla rehber olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında hàrikulâde olsa idi; bizzat her cihetçe imâm olamazdı, herkese mürşid‑i mutlak olamazdı, bütün ahvâliyle ‘Rahmeten li'l‑âlemîn’ olamazdı.”
Aynen öyle de: Kur'ân‑ı Hakîm, ehl‑i şuûra imâmdır, cin ve inse mürşiddir, ehl‑i kemâle rehberdir, ehl‑i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhâverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarûrî ve kat'îdir.
Çünkü, cin ve ins münâcâtını O’ndan alıyor, duâsını O’ndan öğreniyor, mesâilini O’nun lisânıyla zikrediyor, edeb‑i muâşeretini O’ndan taallüm ediyor ve hâkezâ‥ herkes O’nu merci' yapıyor.
Öyle ise, eğer Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın Tûr‑i Sînâ’da işittiği Kelâmullâh tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci' edemezdi. Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm gibi bir ulü'l‑azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsa Aleyhisselâm demiş: اَهٰكَذَا كَلَامُكَ؟ قَالَ اللّٰهُ : ل۪ي قُوَّةُ جَم۪يعِ الْاَلْسِنَةِ
261
Şeytan döndü, yine dedi ki: “Kur'ân’ın mesâili gibi çok zâtlar o çeşit mes'eleleri din nâmına söylüyorlar. Onun için bir beşer, din nâmına böyle bir şey yapmak mümkün değil mi?”
Cevaben Kur'ân’ın nuruyla dedim ki:
Evvelâ: Dindar bir adam, din muhabbeti için; “Hak böyledir, hakikat budur. Allah’ın emri böyledir.” der. Yoksa Allah’ı, kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecâvüz edip, Allah’ın taklidini yapıp, O’nun yerinde konuşmaz, ﴿فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلٰى اللّٰهِ﴾ düsturundan titrer.
Ve Sâniyen: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir; belki yüz derece muhâldir. Çünkü, birbirine yakın zâtlar birbirini taklid edebilirler; bir cinsten olanlar birbirinin sûretine girebilirler; mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklid edebilirler. Muvakkaten insanları iğfal ederler; fakat dâimî iğfal edemezler. Çünkü, ehl‑i dikkat nazarında – alâ külli hâl – etvâr ve ahvâli içindeki tasannuâtlar ve tekellüfatlar sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam etmeyecek.
Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan ötekinden gayet uzaksa, meselâ; âdi bir adam, İbn‑i Sînâ gibi bir dâhîyi ilimde taklid etmek istese ve bir çoban, bir pâdişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak, belki kendi maskara olacak. Herbir hâli bağıracak ki: “Bu sahtekârdır!”
262
İşte – hâşâ, yüzbin defa hâşâ! – Kur'ân, beşer kelâmı farzedildiği vakit; nasıl, bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz hakîki bir yıldız olarak rasat ehline görünsün? Hem bir sinek, bir sene tamamen tavus sûretini tasannu'suz temâşâ ehline göstersin? Hem sahtekâr, âmî bir nefer; nâmdâr, àlî bir müşîrin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsâs etmesin? Hem müfteri, yalancı, i'tikàdsız bir adam; müddet‑i ömründe dâima en sâdık, en emin, en mu'tekid bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhîlerin nazarında tasannu'u saklansın?‥
Bu ise, yüz derece muhâldir; ona hiçbir zîakıl mümkün diyemez ve öyle de farzetmek, bedîhî bir muhâli vâki farzetmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de; Kur'ân’ı, kelâm‑ı beşer farzetmek, lâzım gelir ki: Âlem‑i İslâm’ın semâsında bilmüşâhede pek parlak ve dâima envâr‑ı hakàikı neşreden bir yıldız‑ı hakikat, belki bir şems‑i kemâlât telâkki edilen Kitab‑ı Mübîn’in mâhiyeti – hâşâ – bir yıldız böceği hükmünde tasannu'cu bir beşerin hurâfâtlı bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle O’na bakanlar farkında bulunmasın. Ve O’nu dâima àlî ve menba'‑ı hakàik bir yıldız bilsin.
Bu ise, yüz derece muhâl olmakla beraber; sen ey şeytan! Yüz derece şeytaniyette ileri gitsen; buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın! Yalnız ma'nen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.
Sâlisen: Hem Kur'ân’ı beşer kelâmı farzetmek; lâzım gelir ki: Âsârıyla, te'sirâtıyla, netâiciyle, âlem‑i insaniyetin bilmüşâhede en rûhlu ve hayat‑feşân, en hakikatli ve saâdet‑resân, en cem'iyetli ve mu'ciz‑beyân, àlî meziyetleriyle yaldızlı bir Furkàn’ın gizli hakikati; – hâşâ!– muâvenetsiz, ilimsiz bir tek insanın sahtekâr, âdi fikrinin tasnîâtı olsun!‥ Ve yakından O’nu temâşâ eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar; O’nda hiçbir zaman, hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu' eserini görmesin!‥ Dâima ciddiyeti, samîmiyeti, ihlâsı bulsun!‥
263
Bu ise, yüz derece muhâl olmakla beraber; bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emâneti, îmânı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en àlî haslet telâkki edilen ve kabûl edilen bir Zât’ı; en emniyetsiz, en ihlâssız, en i'tikàdsız farzetmekle, muzâaf bir muhâli vâki görmek gibi, şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan‑ı küfrîdir.
Çünkü; şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz‑ı muhâl olarak; Kur'ân, “Kelâmullâh” olmazsa; Arş’tan zemine düşer gibi sukùt eder, ortada kalmaz. Mecma'‑ı hakàik iken, menba'‑ı hurâfât olur. Ve o hàrika fermânı gösteren Zât – hâşâ, sümme hâşâ – eğer Resûlullâh olmazsa; a'lâ‑yı illiyînden, esfel‑i sâfilîne sukùt etmek ve menba'‑ı kemâlât derecesinden, mâden‑i desâis makamına düşmek lâzım gelir; ortada kalmaz. Zîra Allah nâmına iftira eden, yalan söyleyen; en ednâ bir dereceye düşer.
Bir sineği, dâimî bir sûrette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşâhede etmek ne kadar muhâl ise, şu mes'ele de öyle muhâldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir dîvâne lâzım ki; buna ihtimal versin!‥
Râbian: Hem Kur'ân’ı, kelâm‑ı beşer farzetmek lâzım gelir ki: Nev'‑i benî Âdem’in en büyük ve muhteşem ordusu olan Ümmet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) mukaddes kumandanı olan Kur'ân; bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esâslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî‑manevî techiz ettiği ve umum o efrâdın derecâtına göre, akıllarını ta'lim ve kalblerini terbiye ve rûhlarını teshìr ve vicdânlarını tathîr ve a'zâ ve cevârihlerini isti'mâl ve istihdam ettiği hâlde – hâşâ, yüzbin defa hâşâ! – kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farzedip, yüz derece muhâli kabûl etmek lâzım gelmekle beraber:
264
Müddet‑i hayatında ciddi harekâtıyla Hakk’ın kanunlarını benî Âdem’e ders veren‥ ve samîmî ef'âliyle hakikatin düsturlarını beşere ta'lim eden‥ Ve hàlis ve ma'kul akvâliyle, istikametin ve saâdetin usûllerini gösteren ve te'sis eden‥ ve bütün tarihçe‑i hayatının şehâdetiyle, Allah’ın azâbından çok havf eden‥ ve herkesten ziyâde Allah’ı bilen ve bildiren‥ ve nev'‑i beşerin beşten birisine ve küre‑i arzın yarısına, bin üçyüzelli sene kemâl‑i haşmetle kumandanlık eden‥ ve cihanı velveleye veren‥ ve şöhret‑şiâr şuûnâtıyla nev'‑i beşerin, belki kâinâtın elhak medâr‑ı fahri olan bir Zât’ı; – hâşâ, yüzbin defa hâşâ!– sahtekâr, Allah’tan korkmaz ve bilmez ve haysiyetini tanımaz, insaniyetin âdi derecesinde farzetmekle, yüz derece muhâli birden irtikâb etmek lâzım gelir.
Çünkü, şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz‑ı muhâl olarak Kur'ân Kelâmullâh olmazsa, Arş’tan düşse; ortada kalamaz. Belki, yerde yalancı birinin malı olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, ey şeytan! Yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi iknâ edemezsin!
Şeytan döndü dedi: “Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhûr âkıllerine Kur'ân’ı ve Muhammed’i inkâr ettirdim.”
Elcevab:
Evvelâ: Gayet uzak mesâfeden bakılsa; en büyük şey, en küçük şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadar denilebilir.
Sâniyen: Hem tebeî, sathî bir nazarla bakılsa; gayet muhâl bir şey, mümkün görünebilir. Bir zaman bir ihtiyar adam, Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş; o kılı, Ay zannetmiş. “Ay’ı gördüm.” demiş. İşte muhâldir ki; hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat, kasden ve bizzat Ay’a baktığı ve o saçı, tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhâli mümkün telâkki etmiş.
Sâlisen: Hem, kabûl etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem‑i kabûl, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette, çok muhâl şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise; o adem‑i kabûl değil, belki o kabûl‑ü ademdir; bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. O hâlde senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur.
265
Hem, ey şeytan! Bâtılı hak ve muhâli mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inâd ve muğâlata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytânî desîselerle, çok muhâlâtı intac eden inkâr ve küfrü, o bedbaht insan sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun!
Râbian: Hem Kur'ân’ı, kelâm‑ı beşer farzetmek; lâzım gelir ki: Âlem‑i insaniyetin semâvâtında yıldızlar gibi parlayan asfiyâlara, sıddıkînlere, aktâblara bilmüşâhede rehberlik eden‥ ve bilbedâhe mütemâdiyen hak ve hakkâniyeti, sıdk ve sadâkati, emn ve emâneti umum tabakàt‑ı ehl-i kemâle ta'lim eden‥ ve erkân‑ı îmâniyenin hakàikıyla ve erkân‑ı İslâmiye’nin desâtiriyle iki cihanın saâdetini te'min eden‥ ve bu icraatının şehâdetiyle bizzarûre hak ve hàlis ve sâfî hakikat ve gayet doğru ve pek ciddi olmak lâzım gelen bir Kitabı, kendi evsâfının ve te'sirâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip – hâşâ, sümme hâşâ!– bir sahtekârın tasnîât ve iftiralarının mecmuası nazarıyla bakmak, Sofestâileri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şeni' bir hezeyan‑ı küfrî olmakla beraber:
İzhâr ettiği Din ve Şerîat‑ı İslâmiyenin şehâdetiyle ve müddet‑i hayatında gösterdiği bil'ittifak fevkalâde takvâsının ve hàlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bil'ittifak kendinde görünen ahlâk‑ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl‑i hakikatin ve sâhib‑i kemâlâtın tasdikiyle; en mu'tekid, en metîn, en emin, en sâdık bir Zât’ı – hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ!– i'tikàdsız, en emniyetsiz, Allah’tan korkmaz bir vaziyette farzetmek, muhâlâtın en çirkin ve menfûr bir sûretini ve dalâletin en zulümlü ve zulmetli bir tarzını irtikâb etmek lâzım gelir.
266
Elhâsıl: – Ondokuzuncu Mektûbun Onsekizinci İşâreti’nde denildiği gibi – Nasıl kulaklı âmî tabakası, i'câz‑ı Kur'ân fehminde demiş: “Kur'ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcûd kitaplara kıyâs edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir.” Öyle ise, ya Kur'ân umumun altındadır veya umumun fevkınde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise; muhâl olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ şeytan dahi diyemez ve kabûl etmez. Öyle ise, Kur'ân, umum kitapların fevkındedir; öyle ise, mu'cizedir.
Aynen öyle de; biz de ilm‑i usûl ve fenn‑i mantıkça, “sebr ve taksim” denilen en kat'î bir hüccetle deriz:
Ey şeytan ve ey şeytanın şâkirdleri! Kur'ân, ya Arş‑ı A'zamdan ve İsm‑i A'zamdan gelmiş bir Kelâmullâh’tır veyâhut – hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ!– yerde, sahtekâr ve Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, i'tikàdsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey şeytan! Sâbık hüccetlere karşı, bunu sen diyemezdin ve diyemezsin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarûre ve bilâ‑şübhe, Kur'ân, Hàlık‑ı Kâinâtın kelâmıdır. Çünkü, ortası yoktur ve muhâldir ve olamaz. Nasıl ki kat'î bir sûrette isbât ettik; sen de gördün ve dinledin.
267