177
Onbirinci Söz
﴿﷽﴾
﴿وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ❋ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ❋ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ❋ وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ❋ وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ❋ وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ❋ وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ❋ … اِلخ﴾
Ey kardeş! Eğer hikmet‑i âlemin tılsımını ve hilkat‑i insanın muammâsını ve hakikat‑i salâtın rumûzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsîlî hikâyeciğe bak:
Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem, o hazinelerde her çeşit cevâhir, elmas ve zümrüd bulunuyormuş. Hem, gizli pek acâib defineleri varmış. Hem, kemâlâtça sanâyi‑i garîbede pek çok mehâreti varmış. Hem, hesabsız fünûn‑u acîbeye mârifeti, ihâtası varmış. Hem, nihâyetsiz ulûm‑u bedîaya ilim ve ıttılâ'ı varmış.
İşte her cemâl ve kemâl sâhibi, kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, O Sultan‑ı Zîşan dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın enzârında saltanatının haşmetini, hem servetinin şa'şaasını, hem kendi san'atının hàrikalarını, hem kendi mârifetinin garîbelerini izhâr edip göstersin. Tâ cemâl ve kemâl‑i manevîsini iki vecihle müşâhede etsin.
Bir vechi, bizzat nazar‑ı dekàik-âşinâsıyla görsün.
Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.
178
Bu hikmete binâen, cesîm ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmağa başladı. Şâhâne bir sûrette dâirelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest‑i san'atının en latîf, en güzel eserleriyle zînetlendirip, fünûn‑u hikmetinin en incelikleriyle tanzim edip düzelterek ve ulûmunun âsâr‑ı mu'cizekârâneleriyle donatarak tekmîl ettikten sonra, herbir taam ve ni'metlerinin bütün çeşitlerinden en lezîzlerini câmi' sofralar, o sarayda kurdu. Herbir tâifeye lâyık bir sofra ta'yin etti. Öyle sehàvetkârâne ve san'at‑perverâne bir ziyâfet‑i âmme ihzar etti ki; güyâ herbir sofra, yüz sanâyi‑i latîfenin eserleriyle vücûd bulmuş gibi kıymetli hadsiz ni'metleri serdi.
Sonra aktâr‑ı memleketindeki ahâli ve raiyetini, seyre ve tenezzühe ve ziyâfete dâvet etti. Sonra, bir Yâver‑i Ekrem’ine, sarayın hikmetlerini ve müştemilâtının mânâlarını bildirerek O’nu, üstad ve ta'rif edici ta'yin etti. Tâ ki, sarayın Sâni'ini, sarayın müştemilâtıyla ahâliye ta'rif etsin ve sarayın nakışlarının rumûzlarını bildirip, içindeki san'atlarının işâretlerini öğretip, derûnundaki manzûm murassa'lar ve mevzûn nukùş nedir ve ne vecihle saray sâhibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o saraya girenlere ta'rif etsin ve girmenin âdâbını ve seyrin merâsimini bildirip, o görünmeyen Sultan’a karşı marziyâtı dâiresinde teşrîfat merâsimini ta'rif etsin.
İşte o muarrif Üstad’ın herbir dâirede birer avanesi bulunuyor. Kendisi, en büyük dâirede şâkirdleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebliğâtta bulunuyor, diyor ki:
179
“Ey ahâli! Şu kasrın meliki olan Seyyidimiz, bu şeylerin izhârıyla ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımağa çalışınız. Hem şu tezyînâtla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san'atını takdir ve işlerini istihsân ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem, bu gördüğünüz ihsânat ile, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi, itâat ile ona muhabbet ediniz. Hem, şu görünen in'âm ve ikramlar ile size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem, şu kemâlâtının âsârıyla manevî cemâlini size göstermek istiyor. Siz dahi, onu görmeğe ve teveccühünü kazanmağa iştiyakınızı gösteriniz. Hem, bütün şu gördüğünüz masnûât ve müzeyyenât üstünde birer mahsûs sikke, birer hususî hâtem, birer taklid edilmez tuğrâ koymakla, herşey kendisine hàs olduğunu ve kendi eser‑i desti olduğunu ve kendisi tek ve yektâ, istiklâl ve infirad sâhibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu, tek ve yektâ ve misilsiz, nazîrsiz, bî‑hemtâ tanıyınız ve kabûl ediniz.”
Daha bunun gibi, ona ve o makama münâsib sözleri seyircilere söyledi. Sonra, giren ahâli iki gürûha ayrıldılar:
Birinci gürûhu; kendini tanımış ve aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için, o sarayın içindeki acâiblere baktıkları zaman dediler: “Bunda büyük bir iş var.” Hem anladılar ki; beyhûde değil, âdi bir oyuncak değil. Onun için merak ettiler. “Acaba tılsımı nedir, içinde ne var?” deyip düşünürken, birden o muarrif Üstad’ın beyân ettiği nutkunu işittiler, anladılar ki; bütün esrârın anahtarları O’ndadır; O’na müteveccihen gittiler ve dediler: “Esselâmü aleyke yâ eyyühe'l‑Üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sâdık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz.”
Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabûl edip tam istifade ettiler. Pâdişah’ın marziyâtı dâiresinde amel ettiler. Onların şu edebli muâmele ve vaziyetleri O Pâdişah’ın hoşuna geldiğinden onları hàs ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya dâvet etti, ihsân etti. Hem, öyle bir Cevvâd‑ı Melik’e lâyık ve öyle mutî' ahâliye şâyeste ve öyle edebli misâfirlere münâsib ve öyle yüksek bir kasra şâyân bir sûrette ikram etti; dâimî onları saâdetlendirdi.
180
İkinci gürûh ise; akılları bozulmuş, kalbleri sönmüş olduklarından, saraya girdikleri vakit nefislerine mağlûb olup, lezzetli taamlardan başka hiçbir şeye iltifat etmediler. Bütün o mehâsinden gözlerini kapadılar ve O Üstad’ın irşadâtından ve şâkirdlerinin îkazâtından kulaklarını tıkadılar. Hayvan gibi yiyerek uykuya daldılar. İçilmeyen, fakat bazı şeyler için ihzar edilen iksîrlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar, karıştırdılar; seyirci misâfirleri çok rahatsız ettiler. Sâni'‑i Zîşan’ın düsturlarına karşı edebsizlikte bulundular. Saray sâhibinin askerleri de onları tutup, öyle edebsizlere lâyık bir hapse attılar.
Ey benimle bu hikâyeyi dinleyen arkadaş! Elbette anladın ki; O Hâkim‑i Zîşan bu kasrı, şu mezkûr maksadlar için bina etmiştir. Şu maksadların husûlü ise, iki şeye mütevakkıftır:
Birisi: Şu gördüğümüz ve nutkunu işittiğimiz Üstad’ın vücûdudur. Çünkü; O bulunmazsa, bütün maksadlar beyhûde olur. Çünkü; anlaşılmaz bir kitab muallimsiz olsa, mânâsız bir kağıttan ibaret kalır.
İkincisi: Ahâli, O Üstad’ın sözünü kabûl edip dinlemesidir. Demek, vücûd‑u Üstad, vücûd‑u kasrın dâîsidir ve ahâlinin istimâ'ı, kasrın bekàsına sebebdir. Öyle ise, denilebilir ki; eğer şu Üstad olmasaydı, O Melik‑i Zîşan, şu kasrı bina etmezdi. Hem yine denilebilir ki; O Üstad’ın ta'limâtını, ahâli dinlemedikleri vakit, elbette o kasır, tebdil ve tahvîl edilecek.
Ey arkadaş! Hikâye burada bitti. Eğer şu temsîlin sırrını anladınsa bak, hakikatin yüzünü de gör:
İşte o saray, şu âlemdir ki; tavanı tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise, şarktan garba, gûnâ‑gûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O Melik ise; Ezel, Ebed Sultan’ı olan bir Zât‑ı Mukaddes’tir ki; yedi kat semâvât ve arz ve içlerinde olan herşey, kendilerine mahsûs lisânlarla O Zât’ı takdis edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik‑i Kadîr ki; semâvât ve arzı altı günde yaratarak Arş‑ı Rubûbiyet’inde durup gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp, kâinât sahifesinde âyâtını yazan ve Güneş, Ay, yıldızlar emrine musahhar zîhaşmet ve zîkudret sâhibidir.
181
O sarayın menzilleri ise, şu onsekiz bin âlemdir ki, herbirisi kendine lâyık bir tarz ile tezyîn ve tanzim edilmiştir. İşte o sarayda gördüğün sanâyi‑i garîbe ise, şu âlemde görünen kudret‑i İlâhiye’nin mu'cizeleridir. Ve o sarayda gördüğün taamlar ise, şu âlemde, hele yaz mevsiminde, hele Barla bahçelerinde Rahmet‑i İlâhiye’nin semerât‑ı hàrikalarına işârettir. Ve oradaki ocak ve matbah ise, burada kalbinde ateş olan arz ve sath‑ı arzdır.
Ve orada temsîlde gördüğün gizli definelerin cevherleri ise, şu hakikatte Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilvelerine misâldir. Ve temsîlde gördüğümüz nakışlar ve o nakışların remizleri ise, şu âlemi süslendiren muntazam masnûât ve mevzûn nukùş‑u kalem-i kudrettir ki; Kadîr‑i Zülcelâl’in esmâsına delâlet ederler. Ve O Üstad ise, seyyidimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Avanesi ise, Enbiyâ Aleyhimüsselâm’dır. Ve şâkirdleri ise, evliyâ ve asfiyâdır. O saraydaki Hâkim’in hizmetkârları ise, şu âlemde Melâike Aleyhimüsselâm’a işârettir. Temsîlde, seyir ve ziyâfete dâvet edilen misâfirler ise, şu dünya misâfirhânesinde cin ve ins ve insanın hizmetkârları olan hayvanlara işârettir.
Ve o iki fırka ise, burada birisi ehl‑i îmândır ki, kitab‑ı kâinâtın âyâtının müfessiri olan Kur'ân‑ı Hakîm’in şâkirdleridir. Diğer gürûh ise, ehl‑i küfür ve tuğyandır ki; nefis ve şeytana tâbi olup yalnız hayat‑ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi belki daha aşağı, sağır, dilsiz, dâllîn gürûhudur.
182
Birinci kafile olan süedâ ve ebrâr ise; zülcenâheyn olan Üstadı dinlediler. O Üstad, hem abddir; ubûdiyet noktasında Rabbini tavsif ve ta'rif eder ki, Cenâb‑ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resûldür; risalet noktasında Rabbinin ahkâmını Kur'ân vâsıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.
Şu bahtiyar cemâat, O Resûl’ü dinleyip Kur'ân’a kulak verdiler. Kendilerini, envâ'‑ı ibâdâtın fihristesi olan “Namaz” ile, birçok makàmât‑ı àliye içinde çok latîf vazifelerle telebbüs etmiş gördüler.
Evet, namazın mütenevvi' ezkâr ve harekâtıyla işâret ettiği vezâifi, makàmâtı mufassalan gördüler. Şöyle ki:
Evvelen: Âsâra bakıp, gâibâne muâmele sûretinde Saltanat‑ı Rubûbiyet’in mehâsinine temâşâger makamında kendilerini gördüklerinden, tekbir ve tesbih vazifesini edâ edip “Allâhu Ekber” dediler.
Sâniyen: Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilveleri olan bedâyi'ine ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle “Sübhânallâh, Velhamdülillâh” diyerek takdis ve tahmîd vazifesini îfâ ettiler.
Sâlisen: Rahmet‑i İlâhiye’nin hazinelerinde iddihar edilen ni'metlerini, zâhir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve senâ vazifesini edâya başladılar.
Râbian: Esmâ‑i İlâhiye’nin definelerindeki cevherleri, manevî cihâzât mîzanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzîh ve medih vazifesine başladılar.
183
Hâmisen: Mistar‑ı kader üstünde kalem‑i kudretiyle yazılan mektûbat‑ı Rabbâniye’yi mütâlaa makamında, tefekkür ve istihsân vazifesine başladılar.
Sâdisen: Eşyanın yaratılışında ve masnûâtın san'atındaki latîf incelik ve nâzenîn güzellikleri temâşâ ile tenzîh makamında, Fâtır‑ı Zülcelâl, Sâni'‑i Zülcemâl’lerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.
Demek kâinâta ve âsâra bakıp, gâibâne muâmele‑i ubûdiyetle mezkûr makàmâtta mezkûr vezâifi edâ ettikten sonra Sâni'‑i Hakîm’in dahi muâmelesine ve ef'âline bakmak derecesine çıktılar ki; hâzırâne bir muâmele sûretinde evvelâ Hàlık‑ı Zülcelâl’in kendi san'atının mu'cizeleriyle kendini zîşuûra tanıttırmasına karşı, hayret içinde bir mârifet ile mukàbele ederek: سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ dediler. “Senin ta'rif edicilerin, bütün masnûâtındaki mu'cizelerindir.”
Sonra O Rahmân’ın kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı; muhabbet ve aşk ile mukàbele edip: ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ dediler.
Sonra O Mün'im‑i Hakîki’nin tatlı ni'metleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı; şükür ve hamd ile mukàbele ettiler, dediler: سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ “Senin hak şükrünü nasıl edâ edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir Meşkûr’sun ki; bütün kâinâta serilmiş bütün ihsânatın açık lisân‑ı hâlleri, şükür ve senânızı okuyorlar. Hem, âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün ni'metlerin ilânatıyla hamd ve medhinizi bildiriyorlar. Hem, rahmet ve ni'metin manzûm meyveleri ve mevzûn yemişleri, senin cûd ve keremine şehâdet etmekle, senin şükrünü enzâr‑ı mahlûkat önünde îfâ ederler.”
184
Sonra şu kâinâtın yüzlerinde değişen mevcûdât âyinelerinde Cemâl ve Celâl ve Kemâl ve Kibriyâ’sının izhârına karşı اَللّٰهُ اَكْبَرُ deyip ta'zîm içinde bir aczle rükûa gidip, mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secde edip, mukàbele ettiler.
Sonra O Ganiyy‑i Mutlak’ın servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı; fakr ve hâcetlerini izhâr edip, duâ edip, istemekle mukàbele edip: ﴿وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ dediler.
Sonra O Sâni'‑i Zülcelâl’in kendi san'atının latîflerini, hàrikalarını, antikalarını, sergilerle teşhîrgâh‑ı enâmda neşrine karşı; مَا شَاءَ اللّٰهُ deyip takdir ederek, “Ne güzel yapılmış!” deyip istihsân ederek, بَارَكَ اللّٰهُdeyip müşâhede etmek, اٰمَنَّا deyip şehâdet etmek, “Geliniz, bakınız!” hayran olarak حَيَّ عَلَى الْفَلَاحِ deyip herkesi şâhid tutmakla mukàbele ettiler.
Hem O Sultan‑ı ezel ve ebed, kâinâtın aktârında kendi Rubûbiyet’inin saltanatını ilânına ve Vahdâniyet’inin izhârına karşı; tevhid ve tasdik edip ﴿سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا﴾ diyerek itâat ve inkıyad ile mukàbele ettiler.
185
Sonra O Rabbü'l‑Âlemîn’in Ulûhiyet’inin izhârına karşı; za'f içinde aczlerini, ihtiyaç içinde fakrlarını ilândan ibaret olan ubûdiyet ile ve ubûdiyetin hülâsası olan “Namaz” ile mukàbele ettiler.
Daha bunlar gibi gûnâ‑gûn ubûdiyet vazifeleriyle şu dâr‑ı dünya denilen mescid‑i kebîrinde farîza‑i ömürlerini ve vazife‑i hayatlarını edâ edip ahsen‑i takvîm sûretini aldılar. Bütün mahlûkat üstünde bir mertebeye çıktılar ki, yümn‑i îmân ile emn ü emânet ile mücehhez emin bir halife‑i arz oldular.
Ve şu meydân‑ı tecrübe ve şu destgâh‑ı imtihandan sonra onların Rabb‑i Kerîm’i onları, îmânlarına mükâfât olarak saâdet‑i ebediyeye ve İslâmiyet’lerine ücret olarak Darü's‑selâma dâvet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki; hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb‑i beşere hutûr etmemiş derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti ve onlara ebediyet ve bekà verdi. Çünkü; ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedâr âşıkı, elbette bâkî kalıp ebede gidecektir.
İşte Kur'ân şâkirdlerinin âkıbetleri böyledir. Cenâb‑ı Hak bizleri onlardan eylesin, âmîn!
Amma, füccâr ve eşrâr olan diğer gürûh ise; hadd‑i bülûğ ile şu âlem sarayına girdikleri vakit, bütün vahdâniyetin delillerine karşı küfür ile mukàbele edip ve bütün ni'metlere karşı küfran ile mukàbele ederek ve bütün mevcûdâtı kıymetsizlikle kâfirâne bir ittiham ile tahkîr ettiler ve bütün Esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtına karşı red ve inkâr ile mukàbele ettiklerinden, az bir vakitte, nihâyetsiz bir cinayet işlediler; nihâyetsiz bir azâba müstehak oldular. Evet, insana sermâye‑i ömür ve cihâzât‑ı insaniye, mezkûr vezâif için verilmiştir.
186
Ey sersem nefsim ve ey pür‑heves arkadaşım! Âyâ, zannediyor musunuz ki; vazife‑i hayatınız, yalnız terbiye‑i medeniye ile güzelce muhâfaza‑i nefs etmek – ayıb olmasın – batn ve fercin hizmetine mi münhasırdır? Yâhut zannediyor musunuz ki; hayatınızın makinesinde dercedilen şu nâzik letâif ve maneviyat; ve şu hassas a'zâ ve âlât; ve şu muntazam cevârih ve cihâzât; ve şu mütecessis havâs ve hissiyatın gaye‑i yegânesi; şu hayat‑ı fâniyede, nefs‑i rezîlenin, hevesât‑ı süfliyenin tatmini için isti'mâline mi münhasırdır? Hâşâ ve kellâ! Belki vücûdunuzda şunların yaratılması ve fıtratınızda bunların gaye‑i idhali, iki esâstır:
Biri: Cenâb‑ı Mün'im-i Hakîki’nin bütün ni'metlerinin herbir çeşitlerini size ihsâs ettirip şükrettirmekten ibarettir. Siz de hissedip şükür ve ibâdetini etmelisiniz.
İkincisi: Âleme tecellî eden Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin bütün tecelliyâtının aksâmını, birer birer, size o cihâzât vâsıtasıyla bildirip tattırmaktır. Siz dahi tatmakla tanıyarak îmân getirmelisiniz.
İşte bu iki esâs üzerine kemâlât‑ı insaniye, neşv ü nemâ bulur. Bununla insan, insan olur.
İnsaniyetin cihâzâtı, hayvan gibi hayat‑ı dünyeviyeyi kazanmak için verilmemiş olduğuna şu temsîl sırrıyla bak:
Meselâ: Bir zât, bir hizmetçisine yirmi altın verdi; tâ mahsûs bir kumaştan kendisine bir kat libâs alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın a'lâsından mükemmel bir libâs aldı, giydi.
187
Sonra gördü ki: O zât, diğer bir hizmetkârına bin altın verip, bir kağıt içinde bazı şeyler yazılı olarak onun cebine koydu, ticârete gönderdi. Şimdi, her aklı başında olan bilir ki; o sermâye, bir kat libâs almak için değil. Çünkü; evvelki hizmetkâr, yirmi altınla en a'lâ kumaştan bir kat libâs almış olduğundan, elbette bu bin altın, bir kat libâsa sarfedilmez. Şâyet bu ikinci hizmetkâr, cebine konulan kağıdı okumayıp, belki evvelki hizmetçiye bakıp, bütün parayı bir dükkâncıya bir kat libâs için verip, hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının libâsından elli derece aşağı bir libâs alsa, elbette o hàdim nihâyet derecede ahmaklık etmiş olacağı için şiddetle tâzib ve hiddetle te'dib edilecektir.
Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermâye‑i ömür ve isti'dâd‑ı hayatınızı hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat‑ı fânîye ve lezzet‑i maddiyeye sarfetmeyiniz. Yoksa sermâyece en a'lâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz hâlde, en ednâsından elli derece aşağı düşersiniz.
Ey gâfil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mâhiyetini, hem hayatının sûretini, hem hayatının sırr‑ı hakikatini, hem hayatının kemâl‑i saâdetini bir derece anlamak istersen bak.
Senin hayatının gayelerinin icmâli “dokuz emir”dir.
Birincisi şudur ki: Senin vücûdunda konulan duygular terâzileriyle, Rahmet‑i İlâhiye’nin hazinelerinde iddihar edilen ni'metleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.
İkincisi: Senin fıtratında vaz'edilen cihâzâtın anahtarlarıyla Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin gizli definelerini açmaktır, Zât‑ı Akdes’i o esmâ ile tanımaktır.
Üçüncüsü: Şu teşhîrgâh‑ı dünyada, mahlûkat nazarında, Esmâ‑i İlâhiye’nin sana taktıkları garîb san'atlarını ve latîf cilvelerini bilerek hayatınla teşhîr ve izhâr etmektir.
Dördüncüsü: Lisân‑ı hâl ve kàlinle Hàlık’ının dergâh‑ı Rubûbiyet’ine ubûdiyetini ilân etmektir.
Beşincisi: Nasıl bir asker pâdişahından aldığı türlü türlü nişanları, resmî vakitlerde takıp pâdişahın nazarında görünmekle, onun iltifatât‑ı âsârını gösterdiği gibi; sen dahi Esmâ‑i İlâhiye’nin cilvelerinin sana verdikleri letâif‑i insaniye murassaâtıyla bilerek süslenip, O Şâhid‑i Ezelî’nin nazar‑ı şühûd ve işhâdına görünmektir.
188
Altıncısı: Zevi'l‑hayat olanların tezâhürat‑ı hayatiye denilen, Hàlık’larına tahiyyâtları ve rumûzât‑ı hayatiye denilen, Sâni'lerine tesbihâtları ve semerât ve gâyât‑ı hayatiye denilen, Vâhibü'l‑Hayat’a arz‑ı ubûdiyetlerini bilerek müşâhede etmek, tefekkür ile görüp şehâdetle göstermektir.
Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz'î ilim ve kudret ve irâde gibi sıfât ve hâllerinden küçük nümûnelerini vâhid‑i kıyâsî ittihàz ile Hàlık‑ı Zülcelâl’in sıfât‑ı mutlakasını ve şuûn‑u mukaddesesini o ölçüler ile bilmektir. Meselâ; sen, cüz'î iktidarın ve cüz'î ilmin ve cüz'î irâden ile bu hâneyi muntazam yaptığından, şu kasr‑ı âlemin senin hânenden büyüklüğü derecesinde, şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.
Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcûdâtın herbiri kendine mahsûs bir dil ile Hàlık’ının Vahdâniyet’ine ve Sâni'inin Rubûbiyet’ine dair manevî sözlerini fehmetmektir.
Dokuzuncusu: Acz ve za'fın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret‑i İlâhiye ve gınâ‑yı Rabbâniye’nin derecât‑ı tecelliyâtını anlamaktır. Nasıl ki, açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâ'ı mikdarınca taamın lezzeti ve derecâtı ve çeşitleri anlaşılır; onun gibi sen de nihâyetsiz aczin ve fakrınla, nihâyetsiz kudret ve gınâ‑yı İlâhiye’nin derecâtını fehmetmelisin. İşte senin hayatının gayeleri, icmâlen, bunlar gibi emirlerdir.
189
Şimdi kendi hayatının mâhiyetine bak ki, o mâhiyetinin icmâli şudur:
Esmâ‑i İlâhiye’ye ait garâibin fihristesi‥ hem şuûn ve sıfât‑ı İlâhiye’nin bir mikyâsı‥ hem kâinâttaki âlemlerin bir mîzanı‥ hem bu âlem‑i kebîrin bir listesi‥ hem şu kâinâtın bir haritası‥ hem şu kitab‑ı ekberin bir fezlekesi‥ hem kudretin gizli definelerini açacak bir anahtar külçesi‥ hem mevcûdâta serpilen ve evkàta takılan kemâlâtının bir ahsen‑i takvîmidir. İşte mâhiyet‑i hayatın bunlar gibi emirlerdir.
Şimdi senin hayatının sûreti ve tarz‑ı vazifesi şudur ki:
Hayatın, bir kelime‑i mektûbedir. Kalem‑i kudretle yazılmış hikmet‑nümâ bir sözdür. Görünüp ve işitilip Esmâ‑i Hüsnâ’ya delâlet eder. İşte hayatının sûreti bu gibi emirlerdir.
Şimdi hayatının sırr‑ı hakikati şudur ki:
Tecellî‑i Ehadiyet’e, cilve‑i Samediyet’e âyineliktir. Yani, bütün âleme tecellî eden esmânın nokta‑i mihrâkıyesi hükmünde bir câmiiyetle Zât‑ı Ehad-i Samed’e âyineliktir.
Şimdi hayatının saâdet içindeki kemâli ise:
Senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems‑i Ezelî’nin envârını hissedip sevmektir. Zîşuûr olarak O’na şevk göstermektir. O’nun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde aks‑i nurunu yerleştirmektir. İşte bu sırdandır ki, seni a'lâ‑yı illiyîne çıkaran bir Hadîs‑i Kudsînin meâl‑i şerîfi olan: مَنْ نَه گُنْجَمْ دَرْ سَمٰوَاتُ و زَمِينْ ❋ اَزْ عَجَبْ گُنْجَمْ بَقَلْبِ مُؤْمِنِينْ denilmiştir.
190
İşte ey nefsim! Hayatının böyle ulvî gâyâta müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri câmi' olduğu hâlde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki; hiç‑ender hiç olan muvakkat huzûzât‑ı nefsâniyeye, geçici lezâiz‑i dünyeviyeye sarfedip zâyi' edersin! Eğer zâyi' etmemek istersen geçen temsîl ve hakikate remzeden, ﴿وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ❋ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ❋ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ❋ وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ❋ وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَا ❋ وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ❋ وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ❋ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا ❋ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ❋ وَقَدْخَابَ مَنْ دَسّٰيهَا﴾ Sûresi’ndeki kasem ve cevab‑ı kasemi düşünüp amel et.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى شَمْسِ سَمَاءِ الرِّسَالَةِ وَقَمَرِ بُرْجِ النُّبُوَّةِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ نُجُومِ الْهِدَايَةِ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
191
Onikinci Söz
﴿﷽﴾
﴿وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا﴾
Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmet‑i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmâlen muvâzenesi; hem Hikmet‑i Kur'âniye’nin, insanın hayat‑ı şahsiyesine ve hayat‑ı ictimâiyesine verdiği ders‑i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi; hem Kur'ân’ın sâir Kelimât‑ı İlâhiye’ye ve bütün kelâmlara cihet‑i rüchâniyetine bir işârettir. İşte bu sözde “Dört Esâs” vardır.
Birinci Esâs
Hikmet‑i Kur'âniye ile hikmet‑i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye‑i temsîliye dûrbîniyle bak:
Bir zaman, hem dindar, hem gayet san'atkâr bir Hâkim‑i Nâmdâr istedi ki; Kur'ân‑ı Hakîm’i, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimâtındaki i'câza şâyeste bir yazı ile yazsın. O mu'ciz‑nümâ kàmete, hàrika bir libâs giydirilsin. İşte o Nakkàş Zât, Kur'ân’ı pek acîb bir tarzda yazdı. Bütün kıymetdâr cevherleri, yazısında isti'mâl etti. Hakàikının tenevvü'üne işâret için bazı mücessem hurûfâtını elmas ve zümrüd ile ve bir kısmını lü'lü ve akik ile ve bir tâifesini pırlanta ve mercanla ve bir nev'ini altın ve gümüş ile yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes temâşâsından hayran olup istihsân ederdi. Bâhusus, ehl‑i hakikatin nazarına o sûrî güzellik, mânâsındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyînâtın işârâtı olduğundan, pek kıymetdâr bir antika olmuştur.
192
Sonra O Hâkim, şu musanna' ve murassa' Kur'ân’ı, bir ecnebî feylesofa ve bir müslüman âlime gösterdi. Hem tecrübe, hem mükâfât için emretti ki: “Herbiriniz, bunun hikmetine dair bir eser yazınız!” Evvelâ o feylesof, sonra o âlim, ona dair birer kitab te'lif ettiler.
Fakat feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münâsebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve ta'rifatından bahseder, mânâsına hiç ilişmez. Çünkü; o ecnebî adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen Kur'ân’ı, bilmiyor ki; bir kitaptır ve mânâyı ifâde eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin, çendan Arabî bilmiyor; fakat çok iyi bir mühendistir. Güzel bir tasvircidir. Mâhir bir kimyagerdir. Sarraf bir cevhercidir. İşte o adam, bu san'atlara göre eserini yazdı.
Amma müslüman âlim ise, O’na baktığı vakit anladı ki; O, Kitab‑ı Mübîn’dir, Kur'ân‑ı Hakîm’dir. İşte bu hak‑perest Zât, ne tezyînât‑ı zâhirîsine ehemmiyet verdi ve ne de hurûfun nukùşuyla iştigâl etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigâl ettiği mes'elelerinden daha àlî, daha gâlî, daha latîf, daha şerîf, daha nâfi', daha câmi'… Çünkü; nukùşun perdesi altında olan hakàik‑ı kudsiyesinden ve envâr‑ı esrârından bahsederek, gayet güzel bir tefsir‑i şerîf yazdı.
Sonra ikisi, eserlerini götürüp O Hâkim‑i Zîşan’a takdim ettiler. O Hâkim, evvelâ feylesofun eserini aldı, baktı gördü ki; o hod‑pesend ve tabiat‑perest adam çok çalışmış, fakat hiç hakîki hikmetini yazmamış. Hiçbir mânâsını anlamamış. Belki karıştırmış. O’na karşı hürmetsizlik, belki edebsizlik etmiş. Çünkü; o menba'‑ı hakàik olan Kur'ân’ı, mânâsız nukùş zannederek, mânâ cihetinde kıymetsizlik ile tahkîr etmiş olduğundan O Hâkim‑i Hakîm dahi, onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı.
193
Sonra öteki hak‑perest, müdakkik âlimin eserine baktı gördü ki; gayet güzel ve nâfi' bir tefsir ve gayet hakîmâne, mürşidâne bir te'liftir, “Âferin, Bârekallâh” dedi. “İşte hikmet budur ve âlim ve hakîm, bunun sâhibine derler. Öteki adam ise, haddinden tecâvüz etmiş bir san'atkârdır.” Sonra onun eserine bir mükâfât olarak; herbir harfine mukâbil, tükenmez hazinesinden “On altın verilsin.” irâde etti.
Eğer temsîli fehmettin ise bak, hakikatin yüzünü de gör:
Amma o müzeyyen Kur'ân ise, şu musanna' kâinâttır. O hâkim ise, Hakîm‑i Ezelî’dir. Ve o iki adam ise, birisi yani ecnebîsi; ilm‑i felsefe ve hükemâsıdır. Diğeri, Kur'ân ve şâkirdleridir.
Evet, Kur'ân‑ı Hakîm, şu Kur'ân‑ı Azîm-i Kâinât’ın en àlî bir müfessiridir ve en belîğ bir tercümânıdır. Evet, O Furkàn’dır ki: Şu kâinâtın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem‑i kudretle yazılan âyât‑ı tekvîniyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri, birer harf‑i mânidâr olan mevcûdâta “mânâ‑yı harfî” nazarıyla, yani onlara Sâni' hesabına bakar; “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir sûrette Sâni'inin cemâline delâlet ediyor!” der. Ve bununla kâinâtın hakîki güzelliğini gösteriyor.
Amma, ilm‑i hikmet dedikleri felsefe ise; hurûf‑u mevcûdâtın tezyînâtında ve münâsebâtında dalmış ve sersemleşmiş, hakikatin yolunu şaşırmış… Şu kitab‑ı kebîrin hurûfâtına “mânâ‑yı harfî” ile; yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken öyle etmeyip “mânâ‑yı ismî” ile, yani; mevcûdâta mevcûdât hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış”a bedel, “Ne güzeldir!” der, çirkinleştirir. Bununla kâinâtı tahkîr edip kendisine müştekî eder. Evet, dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinâta bir tahkîrdir.
194
İkinci Esâs
Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmeti, hayat‑ı şahsiyeye verdiği terbiye‑i ahlâkıye ve hikmet‑i felsefenin verdiği dersin muvâzenesi:
Felsefenin hàlis bir tilmizi, bir fir'avundur. Fakat menfaati için en hasîs şeye ibâdet eden bir fir'avun‑u zelîldir. Her menfaatli şeyi kendine “Rab” tanır. Hem o dinsiz şâkird, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için, nihâyet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat‑i hasîse için ayağını öpmekle zillet gösterir, denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şâkird, cebbâr bir mağrûrdur. Fakat kalbinde nokta‑i istinâd bulmadığı için zâtında gayet acz ile âciz bir cebbâr‑ı hodfürûştur. Hem o şâkird, menfaat‑perest hodendiştir ki; gaye‑i himmeti, nefis ve batnın ve fercin hevesâtını tatmin ve menfaat‑i şahsiyesini, bazı menfaat‑i kavmiye içinde arayan dessâs bir hodgâmdır.
Amma, Hikmet‑i Kur'ân’ın hàlis tilmizi ise, bir abddir; fakat, a'zam‑ı mahlûkata da ibâdete tenezzül etmez. Hem Cennet gibi a'zam‑ı menfaat olan bir şeyi, gaye‑i ibâdet kabûl etmez bir abd‑i azîzdir. Hem hakîki tilmizi, mütevâzidir, selîm, halîmdir; fakat, Fâtır’ının gayrına, dâire‑i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zaîftir, fakr ve za'fını bilir; fakat onun Mâlik‑i Kerîm’i, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnîdir ve Seyyid’inin nihâyetsiz kudretine istinâd ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillâh, rızâ‑yı İlâhî için, fazilet için amel eder, çalışır.
İşte, iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvâzenesiyle anlaşılır.
195
Üçüncü Esâs
Hikmet‑i felsefe ile Hikmet‑i Kur'âniye’nin hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:
Amma hikmet‑i felsefe ise; hayat‑ı ictimâiyede nokta‑i istinâdı, “kuvvet” kabûl eder. Hedefi, “menfaat” bilir. Düstur‑u hayatı, “cidâl” tanır. Cemâatlerin râbıtasını, “unsuriyet, menfî milliyeti” tutar. Semerâtı ise, “hevesât‑ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât‑ı beşeriyeyi tezyîd”dir.
Hâlbuki; kuvvetin şe'ni, “tecâvüz”dür. Menfaatin şe'ni, her arzuya kâfî gelmediğinden üstünde “boğuşmak”tır. Düstur‑u cidâlin şe'ni, “çarpışmak”tır. Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan; “tecâvüz”dür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saâdeti selb olmuştur.
Amma Hikmet‑i Kur'âniye ise; nokta‑i istinâdı, kuvvete bedel “hakk”ı kabûl eder. Gayede menfaate bedel, “fazilet ve rızâ‑yı İlâhî”yi kabûl eder. Hayatta düstur‑u cidâl yerine, “düstur‑u teâvün”ü esâs tutar. Cemâatlerin râbıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “râbıta‑i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabûl eder. Gâyâtı, hevesât‑ı nefsâniyenin tecâvüzâtına sed çekip, rûhu maâliyâta teşvik ve hissiyat‑ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât‑ı insaniyeye sevkedip insan eder…
Hakkın şe'ni, “ittifak”tır. Faziletin şe'ni, “tesânüd”dür. Düstur‑u teâvünün şe'ni, “birbirinin imdâdına yetişmek”tir. Dinin şe'ni, “uhuvvet”tir, “incizab”tır. Nefsi gemlemekle bağlamak, rûhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, “saâdet‑i dâreyn”dir…
196
Dördüncü Esâs
Kur'ân’ın, bütün Kelimât‑ı İlâhiye içinde cihet‑i ulviyetini ve bütün kelâmlar üstünde cihet‑i tefevvukunu anlamak istersen şu iki temsîle bak:
Birincisi: Bir sultanın iki çeşit mükâlemesi, iki tarzda hitâbı vardır. Birisi; âdi bir raiyet ile cüz'î bir iş için, hususî bir hâcete dair hàs bir telefonla konuşmaktır. Diğeri; saltanat‑ı uzmâ ünvânıyla ve hilâfet‑i kübrâ nâmıyla ve hâkimiyet‑i âmme haysiyetiyle, evâmirini etrafa neşir ve teşhîr maksadıyla, bir elçisiyle veya büyük bir memuruyla konuşmaktır ve haşmetini izhâr eden ulvî bir fermânla mükâlemedir.
İkinci temsîl: Bir adam, elinde bir âyineyi güneşe karşı tutar. O âyine mikdarınca bir ışık ve yedi rengi câmi' bir ziyâ alır. O nisbetle güneşle münâsebetdâr olur, sohbet eder ve o ışıklı âyineyi, karanlıklı hânesine veya dam altındaki bağına tevcîh etse; güneşin kıymeti nisbetinde değil, belki o âyinenin kàbiliyeti mikdarınca istifade edebilir.
Diğeri ise, hânesinden veya bağının damından geniş pencereler açar. Gökteki güneşe karşı yollar yapar. Hakîki güneşin dâimî ziyâsıyla sohbet eder, konuşur ve lisân‑ı hâl ile böyle minnetdârâne bir sohbet eder. Der: “Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve bütün çiçeklerin yüzünü güldüren dünya güzeli ve gök nâzdârı olan nâzenîn güneş! Onlar gibi benim hâneciğimi ve bahçeciğimi ısındırdın, ışıklandırdın…” Hâlbuki âyine sâhibi böyle diyemez. O kayd altındaki güneşin aksi ise, âsârı mahdûddur. O kayda göredir.
İşte bu iki temsîlin dûrbîniyle Kur'ân’a bak! Tâ ki, i'câzını göresin ve kudsiyetini anlayasın…
Evet, Kur'ân der ki: “Eğer yerdeki ağaçlar kalem olup, denizler mürekkeb olsa, Cenâb‑ı Hakk’ın kelimâtını yazsalar; bitiremezler.” Şimdi şu nihâyetsiz kelimât içinde en büyük makam, Kur'ân’a verilmesinin sebebi şudur ki:
197
Kur'ân: İsm‑i A'zamdan ve her ismin a'zamlık mertebesinden gelmiş… Hem bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcûdâtın İlâh’ı ünvânıyla Allah’ın fermânıdır. Hem, semâvât ve arzın Hàlık’ı haysiyetiyle bir hitâbdır. Hem Rubûbiyet‑i Mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat‑ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe‑i ezeliyedir. Hem rahmet‑i vâsia-i muhîta noktasında, bir defter‑i iltifatât-ı Rahmâniye’dir. Hem, Ulûhiyet’in azamet‑i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazen şifre bulunan bir muhâbere mecmuasıdır. Hem İsm‑i A'zamın muhîtinden nüzûl ile Arş‑ı A'zamın bütün muhâtına bakan, teftiş eden hikmet‑feşân bir Kitab‑ı Mukaddes’tir.
İşte bu sırdandır ki; “Kelâmullâh” ünvânı, kemâl‑i liyâkatle Kur'ân’a verilmiş.
Amma, sâir Kelimât‑ı İlâhiye ise; bir kısmı, hàs bir itibar ile ve cüz'î bir ünvân ve hususî bir ismin cüz'î tecellîsi ile; ve hàs bir Rubûbiyet ile ve mahsûs bir saltanat ile ve hususî bir rahmet ile zâhir olan kelâmdır. Hususiyet ve külliyet cihetinde dereceleri muhteliftir. Ekser ilhâmât bu kısımdandır. Fakat derecâtı çok mütefâvittir.
Meselâ; en cüz'îsi ve basiti, hayvanatın ilhâmâtıdır. Sonra avâm‑ı nâsın ilhâmâtıdır. Sonra avâm‑ı melâikenin ilhâmâtıdır. Sonra evliyâ ilhâmâtıdır. Sonra melâike‑i izâm ilhâmâtıdır. İşte şu sırdandır ki; kalbin telefonuyla vâsıtasız münâcât eden bir velî der: حَدَّثَن۪ي قَلْب۪ي عَنْ رَبّ۪ي Yani: “Kalbim benim Rabbimden haber veriyor.” Demiyor: “Rabbü'l‑Âlemîn’den haber veriyor.” Hem der: “Kalbim, Rabbimin âyinesidir, arşıdır.” Demiyor: “Rabbü'l‑Âlemîn’in arşıdır.” Çünkü; kàbiliyeti mikdarınca ve yetmiş bine yakın hicâbların nisbet‑i ref'i derecesinde mazhar‑ı hitâb olabilir.
198
İşte bir pâdişahın saltanat‑ı uzmâsı haysiyetiyle çıkan fermânı, âdi bir adamla cüz'î bir mükâlemesinden ne kadar yüksek ve àlî ise ve gökteki güneşin feyzinden istifade, âyinedeki aksinin cilvesinden istifadeden ne derece çok ve fâik ise; Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân dahi o nisbette bütün kelâmların ve hep kitapların fevkındedir.
Kur'ân’dan sonra ikinci derecede Kütüb‑ü Mukaddese ve Suhuf‑u Semâviye’nin, dereceleri nisbetinde tefevvukları vardır. O sırr‑ı tefevvuktan hissedardırlar.
Eğer bütün cin ve insanın Kur'ân’dan tereşşuh etmeyen bütün güzel sözleri toplansa; yine Kur'ân’ın mertebe‑i kudsiyesine yetişip tanzîr edemez.
Eğer Kur'ân’ın İsm‑i A'zamdan ve her ismin a'zamlık mertebesinden geldiğini bir parça fehmetmek istersen Âyete'l‑Kürsî ve âyet‑i ﴿وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ﴾ ve âyet‑i ﴿قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ﴾ ve âyet‑i ﴿يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪﴾ ve âyet‑i ﴿يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي﴾ ve âyet‑i ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ﴾ ve âyet‑i ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾ ve âyet‑i ﴿اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ﴾ve âyet‑i ﴿يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ﴾ ve âyet‑i ﴿وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ﴾ ve âyet‑i ﴿لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ﴾ gibi âyetlerin küllî, umumî, ulvî ifâdelerine bak!
199
Hem, başlarında اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ veyâhut سَبَّحَ ve يُسَبِّحُ bulunan sûrelerin başlarına dikkat et; tâ, bu sırr‑ı azîmin şuâını göresin. Hem, ﴿الٓمٓ﴾ ’lerin ve ﴿الٓرٰ﴾ ’ların ve ﴿حٰمٓ﴾ ’lerin fâtihalarına bak; Kur'ân’ın, Cenâb‑ı Hakk’ın yanında ehemmiyetini bilesin.
Eğer şu “Dördüncü Esâs”ın kıymetdâr sırrını fehmettin ise; enbiyâya gelen vahyin ekseri, melek vâsıtasıyla olduğunu ve ilhâmın ekseri, vâsıtasız olduğunu anlarsın. Hem, en büyük bir velî, hiçbir nebînin derecesine yetişmediğinin sırrını anlarsın. Hem Kur'ân’ın azametini ve izzet‑i kudsiyetini ve ulviyet‑i i'câzının sırrını anlarsın. Hem, Mi'râc’ın sırr‑ı lüzumunu; yani tâ semâvâta, tâ Sidretü'l‑Müntehâ’ya, tâ Kàb‑ı Kavseyn’e gidip, ﴿اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ﴾ olan Zât‑ı Zülcelâl ile münâcât edip, tarfetü'l‑aynda yerine gelmek sırrını anlarsın…
Evet şakk‑ı Kamer, nasıl ki bir mu'cize‑i risaletidir; nübüvvetini cin ve inse gösterdi… Öyle de: Mi'râc dahi, bir mu'cize‑i ubûdiyetidir; habîbiyetini ervâh ve melâikeye gösterdi.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ كَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ اٰم۪ينَ
200
Onüçüncü Söz
“İki Makam”dır.(*)
Birinci Makam(*)
﴿﷽﴾
﴿وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ﴾
﴿وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُ﴾
Kur'ân‑ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsul‑ü hikmetlerini, ders‑i ibretlerini, derece‑i ilimlerini muvâzene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et!
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân bütün kâinâttaki âdiyât nâmıyla yâd olunan, hàrikulâde ve birer mu'cize‑i kudret olan mevcûdât üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyânâtıyla yırtıp, o hakàik‑ı acîbeyi zîşuûra açıp, nazar‑ı ibretlerini celbedip, ukùle tükenmez bir hazine‑i ulûm açar.
Felsefe hikmeti ise, bütün hàrikulâde olan mu'cizât‑ı kudreti, âdet perdesi içinde saklayıp, câhilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız hàrikulâdelikten düşen ve intizam‑ı hilkatten hurûc eden ve kemâl‑i fıtrattan sukùt eden nâdir ferdleri nazar‑ı dikkate arzeder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuûra takdim eder.
Meselâ; en câmi' bir mu'cize‑i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaydlıkla bakar. Fakat insanın kemâl‑i hilkatinden hurûc etmiş, üç ayaklı yâhut iki başlı bir insanı, bir velvele‑i istiğrabla nazar‑ı ibrete teşhîr eder.
Meselâ; en latîf ve umumî bir mu'cize‑i rahmet olan bütün yavruların hazine‑i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp, küfran perdesini üstüne çeker. Fakat, intizamdan şüzûz etmiş, kabilesinden cüdâ olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iâşesini görür, ondan tecellî eden lütûf ve keremle bütün hazır balıkçıları ağlatmak ister. (Hâşiye)
İşte Kur'ân‑ı Kerîm’in ilim ve hikmet ve mârifet‑i İlâhiye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve mârifet‑i Sâni' cihetindeki fakr ve iflasını gör, ibret al!
201
İşte bu sırdandır ki; Kur'ân‑ı Hakîm, nihâyetsiz parlak, yüksek hakikatleri câmi' olduğundan, şiirin hayâlâtından müstağnîdir. Evet, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz derecesindeki kemâl‑i nizâm ve intizamı ve kitab‑ı kâinâttaki intizamât‑ı san'atı, muntazam üslûblarıyla tefsir ettikleri hâlde, manzûm olmadığının diğer bir sebebi de budur ki:
Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip, tâ ekser âyetlere bir nev'i merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcûd münâsebet‑i maneviyeye râbıta olmak için, o dâire‑i muhîta içindeki âyetlere birer hatt‑ı münâsebet teşkil etmesidir. Güyâ serbest herbir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur'ân içinde binler Kur'ân bulunur ki; herbir meşreb sâhibine birisini verir. Nasıl ki, Yirmibeşinci Söz’de beyân edildiği gibi, Sûre‑i İhlâs içinde otuzaltı Sûre‑i İhlâs mikdarınca herbiri zi'l‑ecniha olan altı cümlenin terkîbâtından müteşekkil bir hazine‑i ilm-i tevhid bulunuyor ve tazammun ediyor. Evet, nasıl ki semâda olan intizamsız yıldızların sûreten adem‑i intizamı cihetiyle herbir yıldız, kayd altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nev'i merkez olarak dâire‑i muhîtasındaki – birer birer – herbir yıldıza, mevcûdât beynindeki nisbet‑i hafiyeye işâret olarak, birer hatt‑ı münâsebet uzatıyor. Güyâ herbir tek yıldız, necm‑i âyet gibi umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır.
202
İşte intizamsızlık içinde kemâl‑i intizamı gör, ibret al! ﴿وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ﴾ ’nın bir sırrını bil!
Hem âyet‑i ﴿وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُ﴾ sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe'ni; küçük ve sönük hakikatleri, büyük ve parlak hayâllerle süslendirip beğendirmek ister. Hâlbuki Kur'ân’ın hakikatleri o kadar büyük, àlî, parlak ve revnâkdârdır ki; en büyük ve parlak hayâl, o hakikatlere nisbet edilse, gayet küçük ve sönük kalır. Meselâ: ﴿يَوْمَ نَطْوِي السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ﴾﴿يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًا﴾﴿اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ﴾ gibi hadsiz hakikatleri buna şâhiddir.
203
Kur'ân’ın herbir âyeti, birer necm‑i sâkıb gibi i'câz ve hidayet nurunu neşr ile küfrün zulümâtını nasıl dağıttığını görmek, zevketmek istersen; kendini o asr‑ı câhiliyette ve o sahrâ‑yı bedeviyette farzet ki, herşey zulmet‑i cehil ve gaflet altında, perde‑i cümûd ve tabiata sarılmış olduğu bir ânda, birden Kur'ân’ın lisân‑ı ulvîsinden: ﴿يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ﴾ gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcûdât‑ı âlem, يُسَبِّحُ sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, kıyâm edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perîşan mahlûkat, ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ﴾ sayhasıyla işitenlerin nazarında, gökyüzü bir ağız; bütün yıldızlar birer kelime‑i hikmet nümâ, birer nur‑u hakikat-edâ ve arz bir kafa; berr ve bahr birer lisân ve bütün hayvanat ve nebâtât birer kelime‑i tesbih-feşân sûretinde arz‑ı dîdâr eder. Yoksa bu zamandan tâ o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekàikini göremezsin.
Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürûr‑u zaman ile ulûm‑u müteârife hükmüne geçen ve sâir neyyirât‑ı İslâmiye ile parlayan ve Kur'ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile yâhut sathî ve basit bir perde‑i ülfet ile baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme‑i i'câz içinde ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ'‑ı i'câzı içinde bu nev'‑i i'câzını zevkedemezsin.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın en yüksek bir derece‑i i'câzına bakmak istersen, şu temsîl dûrbîniyle bak. Şöyle ki:
Gayet yüksek ve garîb ve gayetle yayılmış acîb bir ağaç farzedelim ki; o ağaç, bir perde‑i gayb altında, bir tabaka‑i mestûriyet içinde saklanmış. Ma'lûmdur ki; bir ağacın, insanın a'zâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münâsebet, bir tenâsüb, bir muvâzenet lâzımdır. Herbir cüz'ü, o ağacın mâhiyetine göre bir şekil alır, bir sûret verilir. İşte, hiç görünmeyen (ve hâlen görünmüyor) o ağaca dair biri çıksa, bir perde üstünde onun herbir a'zâsına mukâbil birer resim çekse, birer hudud çizse, daldan meyveye, meyveden yaprağa, bir tenâsüble bir sûret tersîm etse ve birbirinden nihâyetsiz uzak, mebde' ve müntehâsının ortasında, uzuvlarının aynı şekil ve sûretini gösterecek muvâfık tersîmatla doldursa; elbette şübhe kalmaz ki, o ressam o gaybî ağacı gayb‑âşinâ nazarıyla görür, ihâta eder, sonra tasvir eder.
204
Aynen onun gibi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın dahi hakikat‑i mümkinâta dair (ki o hakikat, dünyanın ibtidâsından tut, tâ âhiretin en nihâyetine kadar uzanmış ve ferşten arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere‑i hilkatin hakikatine dair) beyânât‑ı Furkàniye’si, o kadar tenâsübü muhâfaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık birer sûret vermiştir ki; bütün muhakkìkler, nihâyet‑i tahkîkinde, Kur'ân’ın tasvirine: “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip, “Tılsım‑ı kâinâtı ve muammâ‑yı hilkati keşf ve fetheden yalnız sensin ey Kur'ân‑ı Hakîm!” demişler.
﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ – Temsîlde kusur yok – esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye ve şuûn ve Ef'âl‑i Rabbâniye’yi, bir şecere‑i tûbâ-i nur hükmünde temsîl edelim ki; o şecere‑i nurâniyenin dâire‑i azameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud‑u kibriyâsı, gayr‑ı mütenâhî fezâ‑yı ıtlâkta yayılıp ihâta ediyor. Hudud‑u icraatı, ﴿يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪﴾﴿فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى﴾﴿هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُ﴾ hududundan tut, tâ ﴿وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪﴾﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ﴾﴿وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ﴾ hududuna kadar uzanmış o hakikat‑i nurâniyeyi; bütün dal ve budaklarıyla, gâyât ve meyveleriyle o kadar tenâsüble ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir sûrette, o hakàik‑ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef'âli beyân etmiştir ki, bütün ehl‑i keşf ve hakikat ve dâire‑i melekûtta cevelân eden bütün ashâb‑ı irfan ve hikmet, o beyânât‑ı Furkàniye’ye karşı “Sübhânallâh” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutâbık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık!” diyerek tasdik ediyorlar.
205
Meselâ: Bütün dâire‑i imkân ve dâire‑i vücûba bakan, hem o iki şecere‑i azîmenin bir tek dalı hükmünde olan îmânın erkân‑ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, tâ en ince meyve ve çiçekler aralarında o kadar bir tenâsüb gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvâzenet sûretinde ta'rif eder ve o mertebe bir tenâsüb tarzında izhâr eder ki; akl‑ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne hayran kalır.
Ve o îmân dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyet’in erkân‑ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruâtı ve en küçük âdâbı ve en uzak gâyâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz'î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn‑ü tenâsüb ve kemâl‑i münâsebet ve tam bir muvâzenet muhâfaza edildiğine delil; O Kur'ân‑ı Câmi'in nusûs ve vücûhundan ve işârât ve rumûzundan çıkan Şerîat‑ı Kübrâ-yı İslâmiye’nin kemâl‑i intizamı ve muvâzeneti ve hüsn‑ü tenâsübü ve resâneti; cerhedilmez bir şâhid‑i âdil, şübhe getirmez bir bürhân‑ı kàtı'dır.
206
Demek oluyor ki; beyânât‑ı Kur'âniye, beşerin ilm‑i cüz'îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm‑i muhîte istinâd ediyor ve cemî' eşyayı birden görebilir, ezel‑ebed ortasında bütün hakàikı bir ânda müşâhede eder bir Zât’ın kelâmıdır. ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا﴾ bu hakikate işâret eder.
اَللّٰهُمَّ يَا مُنَزِّلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ وَبِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقُبُورَنَا بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اٰم۪ينَ يَا مُسْتَعَانُ
207
Onüçüncü Söz’ün İkinci Makamı
Câzibedâr Bir Fitne İçinde Bulunan ve Daha Aklını Kaybetmeyen Bazı Gençlerle Bir Muhâveredir.
﴿﷽﴾
Câzibedâr Bir Fitne İçinde Bulunan ve Daha Aklını Kaybetmeyen Bazı Gençlerle Bir Muhâveredir.
Bir kısım gençler tarafından, şimdiki aldatıcı ve câzibedâr lehviyât ve hevesâtın hücumları karşısında “Âhiretimizi ne sûretle kurtaracağız?” diye Risale‑i Nurdan medet istediler. Ben de Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi nâmına onlara dedim ki:
Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de, üç tarzda “Üç Yol”dan başka yol yok.
Birinci Yol: O kabir, ehl‑i îmân için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci Yol: Âhiret’i tasdik eden, fakat sefâhet ve dalâlette gidenlere bir haps‑i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps‑i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve i'tikàd ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muâmele görecek.
Üçüncü Yol: Âhiret’e inanmayan ehl‑i inkâr ve dalâlet için bir i'dâm‑ı ebedî kapısı‥ Yani; hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i'dâm edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki şık bedîhîdir, delil istemiyor; göz ile görünür.
Mâdem ecel gizlidir. Her vakit ölüm başını kesmek için gelebiliyor. Ve genç‑ihtiyar farkı yoktur. Elbette dâima gözü önünde, öyle büyük dehşetli bir mes'ele karşısında bîçâre insan; o i'dâm‑ı ebedî, o dipsiz, nihâyetsiz haps‑i münferitten kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem‑i bâkîye, bir saâdet‑i ebediyeye ve âlem‑i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi, o insanın dünya kadar büyük bir mes'elesidir.
208
Bu kat'î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir‑i sâdık, ellerinde nişane‑i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyâlar ve o enbiyâların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şühûd ile tasdik eden ve imza basan yüzyirmidört milyon evliyânın aynı hakikate şehâdetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkìklerin kat'î delilleriyle o enbiyâ ve evliyânın verdikleri aynı haberleri, aklen ilmelyakìn derecesinde (❋) isbât ettikleri ve yüzde doksan dokuz ihtimal‑i kat'î ile “İ'dâm ve zindân‑ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saâdet‑i ebediyeye çevirmek, yalnız îmân ve itâat iledir.” diye ittifaken haber veriyorlar.
Acaba yüzde bir ihtimal‑i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe‑i helâketten gelen elem‑i manevî, onun yemek iştihâsını kaçırdığı hâlde; böyle yüzbinler sâdık ve musaddak muhbirlerin: “Yüzde yüz ihtimal ile dalâlet ve sefâhet, göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps‑i münferidine kat'î sebeb olduğunu; ve îmân, ubûdiyet, yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps‑i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine‑i ebediyeye, bir saray‑ı saâdete açılan bir kapıya çeviriyor.” diye ihbar eden ve emârelerini ve âsârlarını gösterdikleri hâlde, bu acîb ve garîb ve dehşetli ve azametli mes'ele karşısında bulunan bîçâre insan ve bâhusus Müslüman‥ eğer îmân ve ubûdiyeti olmazsa; bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
209
Mâdem ihtiyarlık, hastalık, musîbet ve her tarafta vefiyâtlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl‑i dalâlet ve sefâhet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir Cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.
Mâdem ehl‑i îmân ve tâat, göz önünde gördüğü kabri, bir hazine‑i ebediyeye, bir saâdet‑i lâyezâlîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu‥ ve o ezelî mukadderât piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi îmân vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit “Gel biletini al!” diye beklemesinden derin, esâslı, hakîki lezzet ve zevk‑i manevî öyle bir lezzettir ki: Eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir Cennet hükmüne geçtiği hâlde; o zevk ve lezzet‑i azîmeyi terkedip, gençlik sâikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefîhâne ve heveskârâne muvakkat bir lezzet‑i gayr-ı meşrûayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer.
Ecnebî dinsizleri gibi de olamaz. Çünkü; onlar Peygamber’i inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de, Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler de, kemâlâta medâr olacak bazı güzel hasletler bulunabilir. Fakat bir Müslüman; hem enbiyâyı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vâsıtasıyla biliyor. O’nun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah’ı da tanımaz. Ve rûhunda kemâlâtı muhâfaza edecek hiçbir esâsâtı bilemez. Çünkü; peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve dâveti umum nev'‑i beşere baktığı için ve mu'cizâtça ve dince umuma fâik ve bütün nev'‑i beşere bütün hakàikta üstadlık edip on dört asırda parlak bir sûrette isbât eden ve nev'‑i beşerin medâr‑ı iftiharı bir Zât’ın terbiye‑i esâsiyelerini ve usûl‑ü dinini terkeden; elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemâl bulamaz. Sukùt‑u mutlaka mahkûmdur.
210
İşte, ey hayat‑ı dünyeviyenin zevkine mübtelâ ve endişe‑i istikbâl ile istikbâlini ve hayatını te'min için çabalayan bîçâreler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saâdetini, rahatını isterseniz; meşrû dâiredeki keyfe iktifâ ediniz. O, keyfinize kâfîdir. Haricinde ve gayr‑ı meşrû dâiredeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu, sâbık beyânâtta elbette anladınız.
Eğer mâzi, yani geçmiş zamanın hâdisâtını sinema ile hâl‑i hâzırda gösterdikleri gibi, istikbâldeki ahvâl dahi – meselâ; elli sene sonraki hâlleri – bir sinema ile gösterilse idi; ehl‑i sefâhet şimdiki güldüklerine, yüzbinlerce nefrîn ve nefret edip ağlayacaktılar.
Dünya ve Âhiret’te ebedî ve dâimî sürûru isteyen, îmân dâiresindeki terbiye‑i Muhammediye’yi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.
Birkaç Bîçâre Gençlere Verilen Bir Tenbih, Bir Ders, Bir İhtardır
Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesât cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için, te'sirli bir ihtar almak isteyen bu gençlere; ben de eskiden Risale‑i Nurdan medet isteyen gençlere dediğim gibi dedim ki:
Sizdeki gençlik kat'iyyen gidecek. Eğer siz dâire‑i meşrûada kalmazsanız; o gençlik zâyi' olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyâde belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye‑i İslâmiye ile, o gençlik ni'metine karşı bir şükür olarak, iffet ve nâmusluluk ve tâatte sarfetseniz, o gençlik ma'nen bâkî kalacak. Ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.
211
Hayat ise; eğer îmân olmazsa veyâhut isyan ile o îmân te'sir etmezse; hayat, zâhirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyâde elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü; insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise; fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise; eğer dalâlet ve gaflete düşmüş ise, hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz'î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr‑ı meşrû ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece, lezzet‑i hayat noktasında aşağı düşer.
Belki ehl‑i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücûdu, belki kâinâtı; bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinâtlar, onun dalâleti noktasında ma'dûmdur, ölmüştür. Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, i'tikàdsızlığı cihetiyle yine ma'dûmdur. Ve ademle hâsıl olan ebedî firâklar, mütemâdiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar.
Eğer îmân hayata hayat olsa; o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar, îmânın nuruyla ışıklanır ve vücûd bulur. Zaman‑ı hâzır gibi rûh ve kalbine îmân noktasında ulvî ve manevî ezvâkı ve envâr‑ı vücûdiyeyi veriyor. Bu hakikatin, İhtiyar Risalesi’nde, Yedinci Ricâ’da izâhı var, ona bakmalısınız.
İşte hayat böyledir… Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz; hayatınızı îmân ile hayatlandırınız ve ferâizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhâfaza ediniz.
Her gün ve her yerde ve her vakit vefiyâtların gösterdikleri dehşetli hakikat‑i mevt ise; size, başka gençlere söylediğim gibi, bir temsîl ile beyân ediyorum.
Meselâ: Burada gözünüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango – fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren – dâiresi var. Biz buradaki on kişi alâ külli hâl, ister istemez, hiç başka çare yok, oraya dâvet edileceğiz. Bizi çağıracaklar ve çağırma zamanı gizli olmasından, her dakika, ya “Gel i'dâm biletini al, darağacına çık!” veyâhut “Gel, milyonlar altın kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış, gel, al!” demelerini beklerken; birden kapıya iki adam geldi.
Biri; yarı çıplak, güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zâhiren gayet tatlı, fakat zehirli bir helva getirip yedirmek istiyor.
212
Diğer biri de; aldatmaz ve aldanmaz ciddi bir adam, o kadının arkasından girdi. Dedi ki: “Size bir tılsım, bir ders getirdim. Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz, o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsım ile, o emsâlsiz ikramiye biletini alırsınız. İşte bu darağacında zâten gözünüzle görüyorsunuz ki; bal yiyenler oraya giriyorlar ve oraya girinceye kadar, o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar. Ve o büyük ikramiye biletini alanlar, çendan görünmüyorlar ve zâhiren onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikramiye dâiresine girmek için basamak yaptıklarını, milyonlar şâhidler var, haber veriyorlar. İşte pencerelerden bakınız. En büyük memurlar ve bu işle alâkadar büyük zâtlar yüksek sesle ilân ediyorlar ve haber veriyorlar ki: ‘O darağacına gidenleri aynelyakìn gözünüz ile gördüğünüz gibi, bu ikramiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şek ve şüphesiz gündüz gibi kat'î biliniz.’” dedi.
İşte, bu temsîl gibi zehirli bir bal hükmünde olan gayr‑ı meşrû dâiredeki gençliğin sefâhetkârâne zevkleri, hazine‑i ebediyenin ve saâdet‑i sermediyenin bileti ve vesikası olan îmânı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümât kapısı olan kabrin musîbetine, aynen zâhiren göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli olduğu için genç‑ihtiyar farketmeyerek her vakit ecel cellâdı, başını kesmek için gelebilir.
Eğer, o zehirli bal hükmünde olan hevesât‑ı gayr-ı meşrûayı terkedip, tılsım‑ı Kur'ânî olan îmân ve ferâizi elde etmekle ve fevkalâde mukadderât‑ı beşer piyangosundan çıkan saâdet‑i ebediye hazinesi biletini alacağına, yüzyirmidört bin Enbiyâ Aleyhimüsselâm ile beraber hadd ü hesaba gelmeyen ehl‑i velâyet ve ehl‑i hakikat müttefikan haber veriyorlar ve âsârını gösteriyorlar.
Elhâsıl: Gençlik gidecek… Sefâhette gitmiş ise; hem dünyada, hem âhirette, binler belâ ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle sû‑i isti'mâl ile, isrâfât ile gelen evhâmlı hastalıkla hastahânelere ve taşkınlıklarıyla hapishânelere veya sefâlethânelere ve manevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhânelere düşeceklerini anlamak isterseniz; hastahânelerden ve hapishânelerden ve kabristanlardan sorunuz.
Elbette hastahânelerin ekseriyetle lisân‑ı hâlinden, gençlik sâikasıyla isrâfât ve sû‑i isti'mâlden gelen hastalıktan enînler, eyvâhlar işittiğiniz gibi; hapishânelerden dahi, ekseriyetle gençliğin taşkınlık sâikasıyla gayr‑ı meşrû dâiredeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemâdiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem‑i berzahta – ehl‑i keşfi'l-kubûrun müşâhedâtıyla ve bütün ehl‑i hakikatin tasdikiyle ve şehâdetiyle – ekser azâblar, gençlik sû‑i isti'mâlâtının neticesi olduğunu bileceksiniz.
213
Hem nev'‑i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette, ekseriyet‑i mutlaka ile esefler, hasretler ile “Eyvâh! Gençliğimizi bâd‑i hevâ, belki zararlı zâyi' ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız.” diyecekler. Çünkü; beş‑on senelik gençliğin gayr‑ı meşrû zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azâb ve zarar ve âhirette Cehennem ve Sakar belâsını çeken adam; en acınacak bir hâlde olduğu hâlde, اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ sırrıyla hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünkü: Zarara rızâsıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir.
Cenâb‑ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın câzibedâr fitnesinden kurtarsın ve muhâfaza eylesin. Âmîn.
Risale‑i Nur Mîzanlarından Onüçüncü Söz’ün İkinci Makamının Hâşiyesidir
Risale‑i Nurdaki Hakîki Tesellîye Mahpuslar Çok Muhtaçtırlar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nurdaki hakîki tesellîye mahpuslar çok muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbesini yiyip, taze ve şirin ömrünü hapiste geçirenlerin, Nur’lara ekmek kadar ihtiyaçları var.
Evet, gençlik damarı, akıldan ziyâde hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder. Bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker. Ve bir saat sefâhet keyfiyle bir nâmus mes'elesinde; binler gün hem hapsin, hem düşmanın endişesinden sıkıntılarla ömrünün saâdeti mahvolur.
214
Bunlara kıyâsen, bîçâre gençlerin çok vartaları var ki; en tatlı hayatını, en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar.
Ve bilhassa şimâlde koca bir devlet, gençlik hevesâtını elde ederek, bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünkü: Âkıbeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl‑i nâmusun güzel kızlarını ve karılarını ibaha eder. Belki hamamlarında erkek‑kadın beraber, çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde bu fuhşiyâtı teşvik eder. Hem serseri ve fakir olanlara, zenginlerin mallarını helâl eder ki; bütün beşer bu musîbete karşı titriyor.
İşte, bu asırda İslâm ve Türk gençleri kahramanâne davranıp, iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı, Risale‑i Nurun “Meyve” ve “Gençlik Rehberi” gibi keskin kılınçlarıyla mukàbele etmeleri elzemdir. Yoksa o bîçâre genç; hem dünya istikbâlini, hem mes'ûd hayatını, hem âhiretteki saâdetini ve hayat‑ı bâkiyesini azâblara, elemlere çevirip mahveder. Ve sû‑i isti'mâl ve sefâhetle hastahânelere ve hissiyatın taşkınlıkları ile hapishânelere düşer. Eyvâhlar, esefler ile ihtiyarlığında çok ağlayacak.
Eğer terbiye‑i Kur'âniye ve Nur’un hakikatleriyle kendini muhâfaza eylese, tam bir kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mes'ûd bir Müslüman; ve sâir zîhayatlara, hayvanlara bir nev'i sultan olur.
Evet, bir genç; hapiste yirmidört saat her günkü ömründen tek bir saatini beş farz namazına sarfetse; ve ekser günahlardan hapis mâni olduğu gibi, o musîbete sebebiyet veren hatâdan dahi tevbe edip, sâir zararlı, elemli günahlardan çekilse, hem hayatına, hem istikbâline, hem vatanına, hem milletine, hem akrabasına büyük bir faydası olması gibi; o on‑onbeş senelik fânî gençlikle, ebedî parlak bir gençliği kazanacağını; başta Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, bütün kütüb ve suhuf‑u semâviye kat'î haber verip müjde ediyorlar.
Evet, o şirin, güzel gençlik ni'metine istikametle, tâatle şükretse; hem ziyâdeleşir, hem bâkîleşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belâlı olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeğe sebebiyet verir.
215
Eğer mahpus, zulmen mahkûm olmuş ise; farz namazını kılmak şartıyla; herbir saati, bir gün ibâdet olduğu gibi, o hapis onun hakkında bir çilehâne‑i uzlet olup, eski zamanda mağaralara girerek ibâdet eden münzevî sâlihlerden sayılabilirler.
Eğer fakir ve ihtiyar ve hasta ve îmân hakikatlerine müştâk ise; farzını yapmak ve tevbe etmek şartıyla, herbir saatleri yirmişer saat ibâdet olup, hapis ona bir istirahathâne ve merhametkârâne ona bakan dostlar için bir muhabbethâne, bir terbiyehâne, bir dershâne hükmüne geçer. O hapiste durmakla; hariçteki müşevveş, her taraftaki günahların hücumuna ma'rûz serbestiyetten daha ziyâde hoşlanabilir. Hapisten tam terbiye alır. Çıktığı zaman bir kàtil, bir müntakìm olarak değil; belki tevbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli bir adam çıkar.
Hattâ Denizli hapsindeki zâtların az zamanda Nur’lardan fevkalâde hüsn‑ü ahlâk dersini alanlarını gören bazı alâkadar zâtlar demişler ki: “Terbiye için onbeş sene hapse atmaktansa; onbeş hafta Risale‑i Nur dersini alsalar, daha ziyâde onları ıslah eder.”
Mâdem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir. Ve mâdem kabir kapanmıyor; kafile kafile arkasında gelenler oraya girip kayboluyorlar ve mâdem ölüm, ehl‑i îmân hakkında; i'dâm‑ı ebedîden terhis tezkeresine çevrildiği, hakikat‑i Kur'âniye ile gösterilmiş ve ehl‑i dalâlet ve sefâhet hakkında, göz ile göründüğü gibi bir i'dâm‑ı ebedîdir, bütün mahbûbâtından ve mevcûdâttan bir firâk‑ı lâyezâlîdir.
Elbette ve elbette hiç şübhe kalmaz ki: En bahtiyar odur ki; sabır içinde şükretmek ve hapis müddetinden tam istifade ederek Nur’ların dersini alarak, istikamet dâiresinde îmânına ve Kur'ân’a hizmete çalışmaktır.
Ey zevk ve lezzete mübtelâ insan! Ben yetmişbeş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakìn bildim ki:
Hakîki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saâdet, yalnız îmândadır ve îmân hakikatleri dâiresinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır.
216
Ey hapis musîbetine düşen bîçâreler!‥ Mâdem dünyanız ağlıyor ve hayatınız acılaştı. Çalışınız; âhiretiniz dahi ağlamasın. Ve hayat‑ı bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın; hapisten istifade ediniz. Nasıl bazen ağır şerâit altında, düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir. Öyle de, sizin bu ağır şerâit altında herbir saat ibâdet zahmeti, çok saatler olup; o zahmetleri rahmetlere çevirir.
Hapis Musîbetine Düşenlere ve Oradaki Görevlilere Kuvvetli Bir Teselli
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hapis musîbetine düşenlere ve onlara merhametkârâne sadâkatle hariçten gelen erzâklarına nezâret ve yardım edenlere kuvvetli bir tesellîyi “Üç Nokta”da beyân edeceğim:
Birinci Nokta: Hapiste geçen ömür günleri, herbir gün on gün kadar bir ibâdet kazandırabilir. Ve fânî saatleri – meyveleri cihetiyle – ma'nen bâkî saatlere çevirebilir. Ve beş‑on sene ceza ile milyonlar sene haps‑i ebedîden kurtulmağa vesile olabilir.
İşte ehl‑i îmân için bu pek büyük ve çok kıymetdâr kazanç şartı; farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zâten hapis, çok günahlara mânidir, meydân vermiyor.
İkinci Nokta: Zevâl‑i lezzet elem olduğu gibi, zevâl‑i elem dahi lezzettir. Evet; herkes, geçmiş lezzetli, safâlı günlerini düşünse, teessüf ve tahassür elem‑i manevîsini hissedip “Eyvâh!” der; ve geçmiş musîbetli, elemli günlerini tahattur etse, zevâlinden bir manevî lezzet hisseder ki: “Elhamdülillâh şükür, o belâ sevâbını bıraktı, gitti.” der. Ferâh ile teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, rûhta bir manevî lezzet bırakır. Ve lezzetli saat, bil'akis elem bırakır.
Mâdem hakikat budur. Ve mâdem geçmiş musîbet saatleri, elemleriyle beraber ma'dûm ve yok olmuş. Ve gelecek belâ günleri, şimdi ma'dûm ve yoktur. Ve yoktan elem yok. Ve ma'dûmdan elem gelmez. Meselâ: Birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün o niyetle mütemâdiyen ekmek yese ve su içse, ne derece dîvâneliktir.
217
Aynen öyle de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri – ki hiç ve ma'dûm ve yok olmuşlar – şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp, Allah’tan şekvâ etmek gibi “Of!‥ Of!‥” etmek dîvâneliktir. Eğer sağa sola, yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfî gelir. Sıkıntı ondan bire iner.
Hattâ şekvâ olmasın, ben bu Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’de, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve manevî sıkıntılı, hastalıklı musîbetimde, hususan Nur’un hizmetinden mahrumiyetimden gelen me'yûsiyet ve kalbî ve rûhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inâyet‑i İlâhiye bu mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan ve hapsimden râzı oldum. Çünkü: “Benim gibi kabir kapısında bir bîçâreye, gafletle geçebilir bir saatini, on aded ibâdet saatleri yapmak büyük kârdır.” diye şükreyledim.
Üçüncü Nokta: Mahpuslara şefkatkârâne hizmetle yardım etmek ve muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve manevî yaralarına tesellîlerle merhem sürmekte, az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek; aynı o yemek kadar, o gardiyan ve gardiyan ile beraber dâhilde ve hariçte çalışanların – bir sadaka hükmünde – defter‑i hasenâtına yazılır. Hususan musîbet‑zede ihtiyar veya hasta veya fakir veya garîb olsa, o sadaka‑i maneviyenin sevâbı çok ziyâdeleşir.
İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Tâ ki; o hizmeti, lillâh için olsun. Hem bir şartı da, sadâkat ve şefkat ve sevinç ile ve minnet etmemek tarzda yardımlarına koşmaktır.
Hakikat ve Maslahat Sulhtur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim!
Size; hem dünya azâbından, hem âhiret azâbından kurtaracak bir hakikati beyân etmek kalbime ihtar edildi. O da şudur:
218
Meselâ: Birisi, birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azâbını çektirir. Ve maktûlün akrabası dahi, intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azâbını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var: O da, Kur'ân’ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan, barışmak ve musâlaha etmektir.
Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü; ecel birdir, değişmez. O maktûl, herhalde ecel geldiğinden daha ziyâde kalmayacaktı. O kàtil ise, o kazâ‑yı İlâhiye’ye vâsıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da dâima korku ve intikam azâbını çekerler. Onun içindir ki; “Üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine küsmemek” İslâmiyet emrediyor. Eğer o katl, bir adâvetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münâfık o fitneye vesile olmuş ise; çabuk barışmak elzemdir. Yoksa, o cüz'î musîbet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktûle her vakit duâ etse, o hâlde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır. Kazâ ve kader‑i İlâhî’ye teslîm olup düşmanını affeder.
Ve bilhassa mâdem Risale‑i Nur dersini dinlemişler; elbette mâbeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmağa, hem maslahat ve istirahat‑i şahsiye ve umumiye, hem Nur dâiresindeki uhuvvet iktiza ediyor.
Nasıl ki, Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular. Ve bizim berâetimize bir sebeb olup – hattâ dinsizlere, serserilere de – o mahpuslar hakkında “Mâşâallâh, Bârekallâh” dedirttiler. Ve o mahpuslar tam teneffüs ettiler. Ben burada gördüm ki: Bir tek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip, beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdânlı bir mü'min, küçük ve cüz'î bir hatâ veya menfaatle yüzer zararı ehl‑i îmâna vermez. Eğer hatâ etse, verse, çabuk tevbe etmek lâzımdır.
219
Bu Hapsi Bir Mübârek Dershâneye Çeviriniz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar!
Benim kat'î kanâatim gelmiş ki; buraya girmemizin inâyet‑i İlâhiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani; Nurlar, tesellîleriyle ve îmânın hakikatleriyle sizi, bu hapis musîbetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşuboşuna gam ve hüzün ile giden hayatınızı faydasızlıktan, bâd‑i hevâ zâyi' olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp, tam bir tesellî size vermektir.
Mâdem hakikat budur; elbette siz dahi, Denizli mahpusları ve Nur Talebeleri gibi birbirinize kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki: Bir bıçak içinize girmemek ve birbirinize tecâvüz etmemek için, dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadâkatle hizmet eden gardiyanlar, çok zahmet çekiyorlar. Hem siz, beraber teneffüse çıkmıyorsunuz. Güyâ canavar ve vahşî gibi birbirinize saldıracaksınız.
İşte şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda manevî büyük bir kahramanlık ile hey'ete deyiniz ki: “Değil elimize bıçak, belki mavzer ve rovelver de verilse, hem emir de verilse; biz bu bîçâre ve bizim gibi musîbet‑zede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskiden yüz düşmanlık ve adâvetimiz dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamağa çalışacağımıza; Kur'ân’ın ve îmânın ve uhuvvet‑i İslâmiye’nin ve maslahatımızın emriyle ve irşadıyla karar verdik.” diyerek, bu hapsi bir mübârek dershâneye çeviriniz.
Onüçüncü Söz’ün İkinci Makamının Zeyli
Leyle‑i Kadir’de İhtar Edilen Bir Mes'ele‑i Mühimme
Leyle‑i Kadir’de kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
220
Nev'‑i beşer; bu son Harb‑i Umumî’nin eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâdı ile‥ ve merhametsiz tahribâtı ile‥ ve bir tek düşmanın yüzünden yüzer masûmu perîşan etmesiyle‥ ve mağlûbların dehşetli me'yûsiyetleriyle‥ ve gâliblerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdân azâblarıyla‥ ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle‥ ve fıtrat‑ı beşeriyedeki yüksek isti'dâdâtın ve mâhiyet‑i insaniyesinin umumî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla‥ ve gaflet ve dalâletin, sert ve sağır olan tabiatın, Kur'ân’ın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla‥ ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyaset‑i rû-yi zeminin pek çirkin, pek gaddârâne hakîki sûreti görünmesiyle‥ elbette ve elbette hiç şübhe yok ki: Şimâl’de, Garb’da, Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen, nev'‑i beşerin mâşuk‑u mecâzîsi olan hayat‑ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından; fıtrat‑ı beşerin hakîki sevdiği, aradığı hayat‑ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak: Ve elbette hiç şübhe yok ki: Binüçyüz altmış senede, her asırda üçyüzelli milyon şâkirdi bulunan‥ ve her hükmüne ve da'vâsına milyonlar ehl‑i hakikat tasdik ile imza basan‥ ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup, lisânlarıyla beşere ders veren‥ ve hiçbir kitapta emsâli bulunmayan bir tarzda, beşer için hayat‑ı bâkiyeyi ve saâdet‑i ebediyeyi müjde veren‥ ve bütün beşerin yaralarını tedâvi eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarîhan ve işâreten onbinler defa da'vâ edip haber veren ve sarsılmaz kat'î delillerle, şübhe getirmez hadsiz hüccetleriyle, hayat‑ı bâkiyeyi kat'iyyetle müjde ve saâdet‑i ebediyeyi ders vermesi; elbette nev'‑i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya manevî bir kıyâmet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur'ân’ı kabûl etmeğe çalışan meşhûr hatîbleri ve Amerika’nın din‑i hakkı arayan ehemmiyetli cem'iyeti gibi; rû‑yi zeminin geniş kıt'aları ve büyük hükûmetleri Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün rûh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü; bu hakikat noktasında, kat'iyyen Kur'ân’ın misli yoktur ve olamaz. Ve hiçbir şey bu mu'cize‑i ekberin yerini tutamaz.
221
Sâniyen: Mâdem Risale‑i Nur, bu mu'cize‑i kübrânın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslîme mecbur etmiş. Hem kalbi, hem rûhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda, hazine‑i Kur'âniye’nin dellâllığını yapan ve O’ndan başka me'hazi ve merci'i olmayan ve bir mu'cize‑i maneviyesi bulunan Risale‑i Nur, o vazifeyi tam yapıyor. Ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalâletin en sert kuvvetli kalesi olan tabiatı, “Tabiat Risalesi”yle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire‑i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde “Asâ‑yı Mûsa”daki Meyvenin Altıncı Mes'ele’si ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleri’yle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur‑u tevhidi göstermiş…