Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
254

Beşinci Basamak

Mâdem arzdan semâya gidip gelmek var; semâdan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli levâzımat‑ı arziye, oradan gönderiliyor. Ve mâdem ervâh‑ı tayyibeler semâya gidiyorlar. Elbette ervâh‑ı habîse dahi, ahyârı takliden semâvât memleketine gitmeğe teşebbüs edecekler. Çünkü; vücûdca letâfet ve hìffetleri var. Hem, şüphesiz tard ve red edilecekler. Çünkü; mâhiyetçe şerâret ve nühusetleri vardır.
Hem, bilâ‑şek velâ-şübhe, şu muâmele‑i mühimmenin, şu mübâreze‑i maneviyenin, âlem‑i şehâdette bir alâmeti, bir işâreti bulunacaktır. Çünkü Saltanat‑ı Rubûbiyet’in hikmeti iktiza eder ki; zîşuûr için, bâhusus en mühim vazifesi müşâhede ve şehâdet ve dellâllık ve nezâret olan insan için, tasarrufât‑ı gaybiyenin mühimlerine bir işâret koysun, birer alâmet bıraksın. Nasıl ki, nihâyetsiz bahar mu'cizâtına yağmuru işâret koymuş ve havârık‑ı san'atına esbâb‑ı zâhiriyeyi alâmet etmiş; âlem‑i şehâdet ehlini işhâd etsin. Belki, o acîb temâşâya, umum ehl‑i semâvât ve sekene‑i arzın enzâr‑ı dikkatlerini celbetsin. Yani o koca semâvâtı, etrafında nöbetdarlar dizilmiş, burçları tezyîn edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir sûretinde gösterip haşmet‑i Rubûbiyet’ini tefekkür ettirsin.
Mâdem şu mübâreze‑i ulviyenin ilânı, hikmeten lâzımdır; elbette ona bir işâret vardır. Hâlbuki hâdisât‑ı cevviye ve semâviye içinde şu ilâna münâsib hiçbir hâdise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zîra yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işâret fişeklerine benzeyen şu hâdise‑i necmiye, bu recm‑i şeytana ne kadar enseb düştüğü bedâheten anlaşılır. Hâlbuki şu hâdisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka ona münâsib bir hikmeti bilinmiyor. Sâir hâdisât öyle değil. Hem şu hikmet, zaman‑ı Âdem’den beri meşhûrdur ve ehl‑i hakikat için meşhûddur.

Altıncı Basamak

Beşer ve cin, nihâyetsiz şerre ve cühûda müstaid olduklarından, nihâyetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. İşte bunun için Kur'ân‑ı Hakîm, öyle i'câzkâr bir belâğatla ve öyle àlî ve bâhir üslûblarla ve öyle gâlî ve zâhir temsîller ve mesellerle ins ve cinni isyandan ve tuğyandan zecreder ki, kâinâtı titretir.
255
Meselâ: Ey ins ve cin! Emirlerime itâat etmezseniz, haydi hudud‑u mülkümden elinizden gelirse çıkınız!” meseline işâret eden ﴿يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ ❋ فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ❋ يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ âyetindeki azametli inzara ve dehşetli tehdide, şiddetli zecre dikkat et. Nasıl ins ve cinnin gayet mağrûrâne temerrüdlerini, gayet mu'cizâne bir belâğatla kırar, aczlerini ilân eder. Saltanat‑ı Rubûbiyet’in genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz ve bîçâre olduklarını gösterir. Güyâ şu âyetle, hem ﴿وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ âyetiyle böyle diyor ki:
Ey hakareti içinde mağrûr ve mütemerrid ey za'f ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesâret edersiniz ki; isyanınızla öyle bir Sultan‑ı Zîşan’ın evâmirine karşı geliyorsunuz ki; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri gibi emirlerine itâat ederler. Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim‑i Zülcelâl’e karşı mübâreze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî' askerleri var; farazâ şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfranınızla öyle bir Mâlik‑i Zülcelâl’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünûdundan öyleleri var ki; değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz‑ı muhâl olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv‑ü kâfir olsaydınız arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nühâsları size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır; eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar. Gülleler gibi küreniz misillû yıldızları üstünüze yağdırabilirler!”
256
Evet, Kur'ân’da bazı mühim tahşidât vardır ki; düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izhârı ve düşman şenâatinin teşhîri gibi sebeblerden ileri geliyor.
Hem bazen kemâl‑i intizamı ve nihâyet adli ve gayet hilmi ve kuvvet‑i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli esbâbı, en küçük ve zaîf bir şeye karşı tahşid eder ve üstünde tutar, düşürtmez, tecâvüz ettirmez. Meselâ; şu âyete bak: ﴿وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْر۪يلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَعْدَ ذٰلِكَ ظَه۪يرٌ
Ne kadar Nebî hakkına hürmet ve ne kadar ezvâcın hukukuna merhamet var. Şu mühim tahşidât, yalnız hürmet‑i Nebî’nin azametini ve iki zaîfenin şekvâlarının ehemmiyetini ve haklarının riâyetini rahîmâne ifâde etmek içindir.

Yedinci Basamak

Melekler ve semekler gibi, yıldızların dahi gayet muhtelif efrâdları vardır. Bir kısmı nihâyet küçük, bir kısmı gayet büyüktür. Hattâ gökyüzünde her parlayana yıldız denilir. İşte bu yıldız cinsinden bir nev'i de nâzenîn semâ yüzünün murassa' zînetleri ve o ağacın münevver meyveleri ve o denizin müsebbih balıkları hükmünde, Fâtır‑ı Zülcelâl, Sâni'‑i Zülcemâl onları yaratmış ve meleklerine mesîreler, binekler, menziller yapmıştır. Ve yıldızların küçük bir nev'ini de, şeyâtînin recmine âlet etmiş. İşte bu recm‑i şeyâtîn için atılan şahabların üç mânâsı olabilir:
257
Birincisi: Kanun‑u mübâreze, en geniş dâirede dahi cereyan ettiğine remz ve alâmettir.
İkincisi: Semâvâtta hüşyâr nöbetdarlar, mutî' sekeneler var. Arzlı şerîrlerin ihtilâtından ve istimâ'larından hoşlanmayan cünûdullâh bulunduğuna ilân ve işârettir.
Üçüncüsü: Müzahrefât‑ı arziyenin mümessilât‑ı habîseleri olan câsus şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semâyı telvîs etmemek ve nüfûs‑u habîse hesabına tecessüs ettirmemek için, edebsiz câsusları korkutmak için atılan mancınıklar ve işâret fişekleri misillû, o şeytanları ebvâb‑ı semâdan o şahablarla red ve tarddır.
İşte, yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine i'timâd eden ve Kur'ân güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu yedi basamaklarda işâret edilen hakikatlere birden bak. Gözünü , kafa fenerini bırak, gündüz gibi i'câz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör!‥ O âyetin semâsından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet!‥
Biz dahi etmeliyiz ve ﴿رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ beraber demeliyiz.
فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ وَالْحِكْمَةُ الْقَاطِعَةُ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
258

Onbeşinci Söz’ün Zeyli

Yirmialtıncı Mektûb’un Birinci Mebhası
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
﴿
﴿وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

Hüccetü'l‑Kur'âni Ale'ş-şeytani ve Hizbihi

İblisi ilzam, şeytanı ifhàm (اِفْحَامْ), ehl‑i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas; bî‑tarafâne muhâkeme içinde şeytanın müdhiş bir desîsesini, kat'î bir sûrette reddeden bir vâkıadır. O vâkıanın mücmel bir kısmını, on sene evvel Lemeâtta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden onbir sene evvel, Ramazan‑ı Şerîfte İstanbul Bayezid Câmi‑i Şerîfi’nde hâfızları dinliyordum. Birden, şahsını görmedim; fakat manevî bir ses işittim gibi bana geldi, zihnimi kendine çevirdi. Hayâlen dinledim; baktım ki, bana der:
Sen, Kur'ân’ı pek àlî, çok parlak görüyorsun. Bî‑tarafâne muhâkeme et, öyle bak. Yani bir beşer kelâmı farzet, bak. Acaba o meziyetleri, o zînetleri görecek misin?‥” dedi.
Hakikaten ben de ona aldandım, beşer kelâmı farzedip, öyle baktım. Gördüm ki: Nasıl Bayezid’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer, öyle de; o farz ile Kur'ân’ın parlak ışıkları gizlenmeğe başladı. O vakit anladım ki, benim ile konuşan şeytandır. Beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân’dan istimdâd ettim. Birden, bir nur kalbime geldi; müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece şeytana karşı münâzara başladı.
259
Dedim: Ey şeytan! Bî‑tarafâne muhâkeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Hâlbuki, hem senin, hem insandaki senin şâkirdlerin, dediğiniz bî‑tarafâne muhâkeme ise; taraf‑ı muhâlifi iltizamdır, bî‑taraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü: Kur'ân’a kelâm‑ı beşer diye bakmak ve öyle muhâkeme etmek, şıkk‑ı muhâlifi esâs tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bî‑tarafâne değildir; belki bâtıla tarafgirliktir.”
Şeytan dedi ki: Öyle ise ne Allah’ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farzet, bak.”
Ben dedim: O da olamaz. Çünkü: Münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakın ise ve kurbiyet‑i mekân varsa; o vakit o mal, ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir sûrette bir yere bırakılacak. Hangisi isbât etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağribde ise; o vakit kaideten Sâhibü'l‑yed kim ise, onun elinde bırakılacaktır. Çünkü, ortada bırakmak kàbil değildir.”
İşte Kur'ân kıymetdâr bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb‑ı Hakk’ın kelâmından ne kadar uzaksa; o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan süreyyâya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücûd ve adem gibi ve nakızeyn gibi iki zıttırlar, ortası olamaz.
Öyle ise, Kur'ân için Sâhibü'l‑yed, taraf‑ı İlâhî’dir. Öyle ise, O’nun elinde kabûl edilip, öylece delâil‑i isbâta bakılacak. Eğer öteki taraf O’nun Kelâmullâh olduğuna dair bütün bürhânları birer birer çürütse elini O’na uzatabilir; yoksa uzatamaz. Heyhât! Binler berâhin‑i kat'iyyenin mıhlarıyla Arş‑ı A'zama çakılan bu muazzam pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, O’nu düşürebilir?‥
İşte ey şeytan! Senin rağmına, ehl‑i hak ve insaf bu sûretteki hakikatli muhâkeme ile muhâkeme ederler. Hattâ en küçük bir delilde dahi, Kur'ân’a karşı îmânlarını ziyâdeleştirirler.
260
Senin ve şâkirdlerinin gösterdiği yol ise: Bir kere, beşer kelâmı farzedilse, yani Arş’a bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa; bütün mıhların kuvvetinde ve çok bürhânların metânetinde bir tek bürhân lâzım ki, O’nu yerden kaldırıp, Arş‑ı Manevî’ye çaksın. küfrün zulümâtından kurtulup, îmânın envârına erişsin. Hâlbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desîsen ile şu zamanda, bî‑tarafâne muhâkeme sûreti altında, çokları îmânlarını kaybediyorlar
Şeytan döndü ve dedi: Kur'ân, beşer kelâmına benziyor. Onların muhâveresi tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Eğer, Allah’ın kelâmı olsa, O’na yakışacak, her cihetçe hàrikulâde bir tarzı olacaktı. O’nun san'atı nasıl beşer san'atına benzemiyor; kelâmı da benzememeli?”
Cevaben dedim: Nasıl ki, Peygamberimiz (A.S.M.) mu'cizâtından ve hasâisinden başka, ef'âl ve ahvâl ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet‑i İlâhiye’ye ve evâmir‑i tekvîniyesine münkàd ve mutî' olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker ve hâkezâ herbir ahvâl ve etvârında hàrikulâde bir vaziyet verilmemiş; ki, ümmetine ef'âliyle imâm olsun, etvârıyla rehber olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında hàrikulâde olsa idi; bizzat her cihetçe imâm olamazdı, herkese mürşid‑i mutlak olamazdı, bütün ahvâliyle Rahmeten li'l‑âlemîn olamazdı.”
Aynen öyle de: Kur'ân‑ı Hakîm, ehl‑i şuûra imâmdır, cin ve inse mürşiddir, ehl‑i kemâle rehberdir, ehl‑i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhâverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarûrî ve kat'îdir.
Çünkü, cin ve ins münâcâtını O’ndan alıyor, duâsını O’ndan öğreniyor, mesâilini O’nun lisânıyla zikrediyor, edeb‑i muâşeretini O’ndan taallüm ediyor ve hâkezâ herkes O’nu merci' yapıyor.
Öyle ise, eğer Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın Tûr‑i Sînâ’da işittiği Kelâmullâh tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci' edemezdi. Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm gibi bir ulü'l‑azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsa Aleyhisselâm demiş: اَهٰكَذَا كَلَامُكَ؟ قَالَ اللّٰهُ : ل۪ي قُوَّةُ جَم۪يعِ الْاَلْسِنَةِ
261
Şeytan döndü, yine dedi ki: Kur'ân’ın mesâili gibi çok zâtlar o çeşit mes'eleleri din nâmına söylüyorlar. Onun için bir beşer, din nâmına böyle bir şey yapmak mümkün değil mi?”
Cevaben Kur'ân’ın nuruyla dedim ki:
Evvelâ: Dindar bir adam, din muhabbeti için; Hak böyledir, hakikat budur. Allah’ın emri böyledir.” der. Yoksa Allah’ı, kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecâvüz edip, Allah’ın taklidini yapıp, O’nun yerinde konuşmaz, ﴿فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلٰى اللّٰهِ düsturundan titrer.
Ve Sâniyen: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir; belki yüz derece muhâldir. Çünkü, birbirine yakın zâtlar birbirini taklid edebilirler; bir cinsten olanlar birbirinin sûretine girebilirler; mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklid edebilirler. Muvakkaten insanları iğfal ederler; fakat dâimî iğfal edemezler. Çünkü, ehl‑i dikkat nazarında alâ külli hâl etvâr ve ahvâli içindeki tasannuâtlar ve tekellüfatlar sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam etmeyecek.
Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan ötekinden gayet uzaksa, meselâ; âdi bir adam, İbn‑i Sînâ gibi bir dâhîyi ilimde taklid etmek istese ve bir çoban, bir pâdişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak, belki kendi maskara olacak. Herbir hâli bağıracak ki: Bu sahtekârdır!”
262
İşte hâşâ, yüzbin defa hâşâ! Kur'ân, beşer kelâmı farzedildiği vakit; nasıl, bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz hakîki bir yıldız olarak rasat ehline görünsün? Hem bir sinek, bir sene tamamen tavus sûretini tasannu'suz temâşâ ehline göstersin? Hem sahtekâr, âmî bir nefer; nâmdâr, àlî bir müşîrin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsâs etmesin? Hem müfteri, yalancı, i'tikàdsız bir adam; müddet‑i ömründe dâima en sâdık, en emin, en mu'tekid bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhîlerin nazarında tasannu'u saklansın?‥
Bu ise, yüz derece muhâldir; ona hiçbir zîakıl mümkün diyemez ve öyle de farzetmek, bedîhî bir muhâli vâki farzetmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de; Kur'ân’ı, kelâm‑ı beşer farzetmek, lâzım gelir ki: Âlem‑i İslâm’ın semâsında bilmüşâhede pek parlak ve dâima envâr‑ı hakàikı neşreden bir yıldız‑ı hakikat, belki bir şems‑i kemâlât telâkki edilen Kitab‑ı Mübîn’in mâhiyeti hâşâ bir yıldız böceği hükmünde tasannu'cu bir beşerin hurâfâtlı bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle O’na bakanlar farkında bulunmasın. Ve O’nu dâima àlî ve menba'‑ı hakàik bir yıldız bilsin.
Bu ise, yüz derece muhâl olmakla beraber; sen ey şeytan! Yüz derece şeytaniyette ileri gitsen; buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın! Yalnız ma'nen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.
Sâlisen: Hem Kur'ân’ı beşer kelâmı farzetmek; lâzım gelir ki: Âsârıyla, te'sirâtıyla, netâiciyle, âlem‑i insaniyetin bilmüşâhede en rûhlu ve hayat‑feşân, en hakikatli ve saâdet‑resân, en cem'iyetli ve mu'ciz‑beyân, àlî meziyetleriyle yaldızlı bir Furkàn’ın gizli hakikati; hâşâ!– muâvenetsiz, ilimsiz bir tek insanın sahtekâr, âdi fikrinin tasnîâtı olsun!‥ Ve yakından O’nu temâşâ eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar; O’nda hiçbir zaman, hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu' eserini görmesin!‥ Dâima ciddiyeti, samîmiyeti, ihlâsı bulsun!‥
263
Bu ise, yüz derece muhâl olmakla beraber; bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emâneti, îmânı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en àlî haslet telâkki edilen ve kabûl edilen bir Zât’ı; en emniyetsiz, en ihlâssız, en i'tikàdsız farzetmekle, muzâaf bir muhâli vâki görmek gibi, şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan‑ı küfrîdir.
Çünkü; şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz‑ı muhâl olarak; Kur'ân, Kelâmullâh olmazsa; Arş’tan zemine düşer gibi sukùt eder, ortada kalmaz. Mecma'‑ı hakàik iken, menba'‑ı hurâfât olur. Ve o hàrika fermânı gösteren Zât hâşâ, sümme hâşâ eğer Resûlullâh olmazsa; a'lâ‑yı illiyînden, esfel‑i sâfilîne sukùt etmek ve menba'‑ı kemâlât derecesinden, mâden‑i desâis makamına düşmek lâzım gelir; ortada kalmaz. Zîra Allah nâmına iftira eden, yalan söyleyen; en ednâ bir dereceye düşer.
Bir sineği, dâimî bir sûrette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşâhede etmek ne kadar muhâl ise, şu mes'ele de öyle muhâldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir dîvâne lâzım ki; buna ihtimal versin!‥
Râbian: Hem Kur'ân’ı, kelâm‑ı beşer farzetmek lâzım gelir ki: Nev'‑i benî Âdem’in en büyük ve muhteşem ordusu olan Ümmet‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) mukaddes kumandanı olan Kur'ân; bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esâslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî‑manevî techiz ettiği ve umum o efrâdın derecâtına göre, akıllarını ta'lim ve kalblerini terbiye ve rûhlarını teshìr ve vicdânlarını tathîr ve a'zâ ve cevârihlerini isti'mâl ve istihdam ettiği hâlde hâşâ, yüzbin defa hâşâ! kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farzedip, yüz derece muhâli kabûl etmek lâzım gelmekle beraber:
264
Müddet‑i hayatında ciddi harekâtıyla Hakk’ın kanunlarını benî Âdem’e ders veren ve samîmî ef'âliyle hakikatin düsturlarını beşere ta'lim eden Ve hàlis ve ma'kul akvâliyle, istikametin ve saâdetin usûllerini gösteren ve te'sis eden ve bütün tarihçe‑i hayatının şehâdetiyle, Allah’ın azâbından çok havf eden ve herkesten ziyâde Allah’ı bilen ve bildiren ve nev'‑i beşerin beşten birisine ve küre‑i arzın yarısına, bin üçyüzelli sene kemâl‑i haşmetle kumandanlık eden ve cihanı velveleye veren ve şöhret‑şiâr şuûnâtıyla nev'‑i beşerin, belki kâinâtın elhak medâr‑ı fahri olan bir Zât’ı; hâşâ, yüzbin defa hâşâ!– sahtekâr, Allah’tan korkmaz ve bilmez ve haysiyetini tanımaz, insaniyetin âdi derecesinde farzetmekle, yüz derece muhâli birden irtikâb etmek lâzım gelir.
Çünkü, şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz‑ı muhâl olarak Kur'ân Kelâmullâh olmazsa, Arş’tan düşse; ortada kalamaz. Belki, yerde yalancı birinin malı olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, ey şeytan! Yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi iknâ edemezsin!
Şeytan döndü dedi: Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhûr âkıllerine Kur'ân’ı ve Muhammed’i inkâr ettirdim.”
Elcevab:
Evvelâ: Gayet uzak mesâfeden bakılsa; en büyük şey, en küçük şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadar denilebilir.
Sâniyen: Hem tebeî, sathî bir nazarla bakılsa; gayet muhâl bir şey, mümkün görünebilir. Bir zaman bir ihtiyar adam, Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş; o kılı, Ay zannetmiş. Ay’ı gördüm.” demiş. İşte muhâldir ki; hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat, kasden ve bizzat Ay’a baktığı ve o saçı, tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhâli mümkün telâkki etmiş.
Sâlisen: Hem, kabûl etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem‑i kabûl, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette, çok muhâl şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise; o adem‑i kabûl değil, belki o kabûl‑ü ademdir; bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. O hâlde senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur.
265
Hem, ey şeytan! Bâtılı hak ve muhâli mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inâd ve muğâlata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytânî desîselerle, çok muhâlâtı intac eden inkâr ve küfrü, o bedbaht insan sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun!
Râbian: Hem Kur'ân’ı, kelâm‑ı beşer farzetmek; lâzım gelir ki: Âlem‑i insaniyetin semâvâtında yıldızlar gibi parlayan asfiyâlara, sıddıkînlere, aktâblara bilmüşâhede rehberlik eden ve bilbedâhe mütemâdiyen hak ve hakkâniyeti, sıdk ve sadâkati, emn ve emâneti umum tabakàt‑ı ehl-i kemâle ta'lim eden ve erkân‑ı îmâniyenin hakàikıyla ve erkân‑ı İslâmiye’nin desâtiriyle iki cihanın saâdetini te'min eden ve bu icraatının şehâdetiyle bizzarûre hak ve hàlis ve sâfî hakikat ve gayet doğru ve pek ciddi olmak lâzım gelen bir Kitabı, kendi evsâfının ve te'sirâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip hâşâ, sümme hâşâ!– bir sahtekârın tasnîât ve iftiralarının mecmuası nazarıyla bakmak, Sofestâileri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şeni' bir hezeyan‑ı küfrî olmakla beraber:
İzhâr ettiği Din ve Şerîat‑ı İslâmiyenin şehâdetiyle ve müddet‑i hayatında gösterdiği bil'ittifak fevkalâde takvâsının ve hàlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bil'ittifak kendinde görünen ahlâk‑ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl‑i hakikatin ve sâhib‑i kemâlâtın tasdikiyle; en mu'tekid, en metîn, en emin, en sâdık bir Zât’ı hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ!– i'tikàdsız, en emniyetsiz, Allah’tan korkmaz bir vaziyette farzetmek, muhâlâtın en çirkin ve menfûr bir sûretini ve dalâletin en zulümlü ve zulmetli bir tarzını irtikâb etmek lâzım gelir.
266
Elhâsıl: Ondokuzuncu Mektûbun Onsekizinci İşâreti’nde denildiği gibi Nasıl kulaklı âmî tabakası, i'câz‑ı Kur'ân fehminde demiş: Kur'ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcûd kitaplara kıyâs edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir.” Öyle ise, ya Kur'ân umumun altındadır veya umumun fevkınde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise; muhâl olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ şeytan dahi diyemez ve kabûl etmez. Öyle ise, Kur'ân, umum kitapların fevkındedir; öyle ise, mu'cizedir.
Aynen öyle de; biz de ilm‑i usûl ve fenn‑i mantıkça, sebr ve taksim denilen en kat'î bir hüccetle deriz:
Ey şeytan ve ey şeytanın şâkirdleri! Kur'ân, ya Arş‑ı A'zamdan ve İsm‑i A'zamdan gelmiş bir Kelâmullâh’tır veyâhut hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ!– yerde, sahtekâr ve Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, i'tikàdsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey şeytan! Sâbık hüccetlere karşı, bunu sen diyemezdin ve diyemezsin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarûre ve bilâ‑şübhe, Kur'ân, Hàlık‑ı Kâinâtın kelâmıdır. Çünkü, ortası yoktur ve muhâldir ve olamaz. Nasıl ki kat'î bir sûrette isbât ettik; sen de gördün ve dinledin.
267
Hem, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm; ya Resûlullâh’tır ve bütün resûllerin ekmeli ve bütün mahlûkatın efdalidir veyâhut hâşâ, yüzbin defa hâşâ!– Allah’a iftira ettiği ve Allah’ı bilmediği ve azâbına inanmadığı için, i'tikàdsız, esfel‑i sâfilîne sukùt etmiş bir beşer farzetmek (Hâşiye) lâzım gelir ki: Bu ise, ey iblis! Ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münâfıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü, bu şıkkı dinleyecek ve kabûl edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsidleri ve o Asya münâfıklarının en vicdânsızları dahi diyorlar ki: Muhammed‑i Arabî (A.S.M.) çok akıllı idi ve çok güzel ahlâklı idi.”
Mâdem şu mes'ele iki şıkka münhasırdır ve mâdem ikinci şık muhâldir ve hiçbir kimse buna sâhib çıkmıyor ve mâdem kat'î hüccetlerle isbât ettik ki, ortası yoktur; elbette ve bizzarûre, senin ve hizbü'ş‑şeytanın rağmına olarak, bilbedâhe ve bihakka'l‑yakìn, Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resûlullâh’tır ve bütün resûllerin ekmelidir ve bütün mahlûkatın efdalidir. عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ
268

Şeytanın İkinci Küçük Bir İ'tirâzı

Sûre‑i ﴿قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ ’i okurken ﴿مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَق۪يبٌ عَت۪يدٌ ❋ وَجَٓاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَح۪يدُ ❋ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَع۪يدِ ❋ وَجَٓاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَشَه۪يدٌ ❋ لَقَدْ كُنْتَ ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَد۪يدٌ ❋ وَقَالَ قَر۪ينُهُ هٰذَا مَا لَدَىَّ عَت۪يدٌ ❋ اَلْقِيَا ف۪ي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَن۪يدٍ
Şu âyetleri okurken şeytan dedi ki: Kur'ân’ın en mühim fesâhatini, siz O’nun selâsetinde ve vuzûhunda buluyorsunuz. Hâlbuki şu âyette, nereden nereye atlıyor. Sekerâttan, kıyâmete atlıyor. Nefh‑i Sûr’dan, muhâsebenin hitâmına intikal ediyor ve ondan Cehennem’e idhali zikrediyor. Bu acîb atlamaklar içinde hangi selâset kalır? Kur'ân’ın ekser yerlerinde, böyle birbirinden uzak mes'eleleri birleştiriyor. Böyle münâsebetsiz vaziyetiyle, selâset ve fesâhat nerede kalır?‥”
Elcevab: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın esâs‑ı i'câzı, en mühimlerinden, belâğatından sonra îcâzdır. Îcâz, i'câz‑ı Kur'ân’ın en metîn ve en mühim bir esâsıdır. Kur'ân‑ı Hakîm’de şu mu'cizâne îcâz, o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki; ehl‑i tedkik, karşısında hayrettedirler.
Meselâ: ﴿وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ﴿وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
269
Kısa birkaç cümle ile, Tûfân hâdise‑i azîmesini netâiciyle öyle îcâzkârâne ve mu'cizâne beyân ediyor ki; çok ehl‑i belâğatı, belâğatına secde ettirmiş
Hem meselâ: ﴿كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَا ❋ اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَا ❋ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللّٰهِ نَاقَةَ اللّٰهِ وَسُقْيٰيهَا ❋ فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَا ❋ وَلَا يَخَافُ عُقْبٰيهَا
İşte, Kavm‑i Semûd’un acîb ve mühim hâdisâtını ve netâicini ve sû‑i âkıbetlerini böyle kısa birkaç cümle ile, îcâz içinde bir i'câz ile, selâsetli ve vuzûhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyân ediyor.
Hem meselâ: ﴿وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
İşte, ﴿اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ cümlesinden ﴿فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ cümlesine kadar çok cümleler matvîdir. O mezkûr olmayan cümleler ise, fehmi ihlâl etmiyor; selâsetine zarar vermiyor. Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssasında mühim esâsları zikreder; mütebâkisini akla havâle eder.
270
Hem meselâ: Sûre‑i Yûsuf’ta فَاَرْسِلُونِ kelimesinden ﴿يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ ortasında yedi‑sekiz cümle, îcâz ile tayyedilmiş. Hiç fehmi ihlâl etmiyor. Selâsetine zarar vermiyor.
Bu çeşit mu'cizâne îcâzlar Kur'ân’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.
Amma Sûre‑i Kaf’ın âyeti ise; ondaki îcâz, pek acîb ve mu'cizânedir. Çünkü; kâfirlerin pek müdhiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbâline ve o istikbâlin dehşetli inkılâbâtında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisâta birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi, fikri onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sahife gibi nazara gösteriyor. Zikredilmeyen hâdisâtı; hayâle havâle edip, àlî bir selâsetle beyân eder.
﴿وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
İşte ey şeytan! Şimdi bir sözün daha varsa, söyle!‥
Şeytan der: Bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar. Ve insan sûretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar. Ve feylesoflardan çok fir'avunlar var, enâniyetlerini okşayan mes'eleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için sana teslîm‑i silâh etmem!”
271

Onaltıncı Söz

﴿
﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ❋ فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
İtmi'nân‑ı nefsime medâr olacak, zulmeti dağıtacak, şu âyetin nurundan Dört Şuâı göstermekle kör nefsime bir basîret vermek için yazılmıştır.

Birinci Şuâ

Ey nefs‑i nâdân! Diyorsun ki: Ehadiyet‑i Zât-ı İlâhiye ile Külliyet‑i Ef'âli ve Vahdet‑i Şahsiyesiyle muînsiz Umumiyet‑i Rubûbiyet’i ve Ferdâniyet’i ile şerîksiz şümûl‑ü tasarrufâtı ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması ve nihâyetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması; hakàik‑ı Kur'âniye’dendir. Kur'ân ise, hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabûl etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Akıl ise, zâhirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslîme sevkedecek bir izâh isterim.”
Elcevab: Mâdem öyledir, itmi'nân için istersen, biz de Kur'ân’ın feyzine istinâden diyoruz: İsm‑i Nur, çok müşkülâtımızı halletmiş, inşâallâh bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nurânî olacak temsîl yolunu ihtiyar ile İmâm‑ı Rabbânî (R.A.) gibi deriz: نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ مَنْ ❋ غُلَامِ شَمْسَمْ اَزْ شَمْس مِى گُويَمْ خَبَرْ
272
Temsîl, i'câz‑ı Kur'ân’ın en parlak bir âyinesi olduğundan biz dahi bir temsîl ile şu sırra bakacağız. Şöyle ki:
Bir tek zât, muhtelif merâyâ vâsıtasıyla külliyet kesbeder. Cüz'i‑yi hakîki iken umumî şuûnâta mâlik bir küllî hükmüne geçer. Meselâ: Şems, bir cüz'i‑yi müşahhas iken eşya‑yı şeffâfe vâsıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki; rû‑yi zemini timsâlleriyle, akisleriyle dolduruyor. Hattâ katarât ve parlak zerrât adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harâreti ve ziyâsı ve ziyâsının içinde olan yedi renkli elvân‑ı seb'ası, herbirisi, mukâbilindeki eşyaya muhît, âmm ve şâmil oldukları hâlde; herbir şeffâf şey dahi güneşin timsâliyle beraber harâreti, hem ziyâyı, hem elvân‑ı seb'ayı göz bebeğinde saklıyor ve sâfî kalbini ona bir taht yapıyor.
Demek şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukâbil umum eşyaya muhît olduğu gibi; ehadiyet cihetiyle herbir şeyde güneş, çok vasıflarıyla beraber bir nev'i cilve‑i zâtıyla bulunur.
Mâdem temsîlden temessül bahsine geçtik; temessülün çok envâ'ından şu mes'eleye medâr olacak üç nev'ine işâret ederiz.
Birincisi: Kesif, maddî şeylerin akisleridir. O akisler, hem gayrdır, ayn değil hem mevâttır, ölüdür. Hüviyet‑i sûriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değil. Meselâ; sen âyineler mahzenine girsen, bir Said binler Said olur. Fakat zîhayat yalnız sensin, ötekiler ölüdürler. Hayat hàssaları onlarda yoktur.
İkincisi: Maddî nurânînin akisleridir. Şu akis ayn değil, fakat gayr da değil. Mâhiyeti tutmuyor, fakat o nurânînin ekser hâsiyetlerine mâliktir. Onun gibi hayy sayılıyor. Meselâ, şems dünyaya girdi. Herbir âyinede aksini gösterdi. O akislerin herbirinde, güneşin hàssaları hükmünde olan harâret, ziyâ ve ziyâdaki elvân‑ı seb'a bulunuyor. Eğer, farazâ güneş zîşuûr olsa idi, (harâreti, ayn‑ı kudreti; ziyâsı, ayn‑ı ilmi; elvân‑ı seb'ası, sıfât‑ı seb'ası olsa idi) o vakit o tek ve yektâ bir güneş, bir ânda herbir âyinede bulunur, herbirisini kendine bir nev'i arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni olmazdı. Herbirimizle âyinemiz vâsıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.
273
Üçüncüsü: Nurânî rûhların aksidir. Şu akis hem hayydır, hem ayndır. Fakat âyinelerin kàbiliyeti nisbetinde tezâhür ettiğinden, o rûhun mâhiyet‑i nefsü'l-emriyesini tamamen tutmuyor. Meselâ: Hazret‑i Cebrâil Aleyhisselâm, Dihye sûretinde huzur‑u Nebevî’de bulunduğu bir ânda, huzur‑u İlâhî’de haşmetli kanatlarıyla Arş‑ı A'zamın önünde secdeye gider, hem o ânda hesabsız yerlerde bulunur, evâmir‑i İlâhiye’yi tebliğ ederdi. Bir , bir işe mâni olmazdı.
İşte şu sırdandır ki, mâhiyeti nur ve hüviyeti nurâniye olan Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavâtlarını birden işitir ve kıyâmette bütün asfiyâ ile bir ânda görüşür. Birbirine mâni olmaz. Hattâ evliyâdan, ziyâde nurâniyet kesbeden ve ebdâl denilen bir kısmı, bir ânda birçok yerlerde müşâhede ediliyormuş. Aynı zât, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.
Evet, nasıl cismâniyâta cam ve su gibi şeyler âyine olur, öyle de; rûhâniyâta dahi hava ve esîr ve âlem‑i misâlin bazı mevcûdâtı âyine hükmünde ve berk ve hayâl sür'atinde bir vâsıta‑i seyr ve seyahat sûretine geçerler ve o rûhâniler, hayâl sür'atiyle o merâyâ‑yı nazîfede, o menâzil‑i latîfede gezerler. Bir ânda binler yerlere girerler.
Mâdem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve rûhâni gibi madde ile mukayyed nîm‑nurânî masnû'lar, nurâniyet sırrıyla bir yerde iken pek çok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz'î iken, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir ânda cüz'î bir ihtiyar ile pek çok muhtelif işleri yapabilirler
274
Acaba, maddeden mücerred ve muallâ ve tahdid‑i kayd ve zulmet‑i kesâfetten münezzeh ve müberrâ ve şu umum envâr ve bütün nurâniyât, O’nun envâr‑ı kudsiye-i esmâsının bir kesif zılâli ve umum vücûd ve bütün hayat ve âlem‑i ervâh ve âlem‑i misâl, nîm‑şeffâf bir âyine‑i cemâli ve sıfâtı muhîta ve şuûnâtı külliye olan bir Zât‑ı Akdes’in irâde‑i külliye ve kudret‑i mutlaka ve ilm‑i muhîtle tecellî‑i sıfâtı ve cilve‑i ef'âli içindeki teveccüh‑ü Ehadiyet’inden hangi şey saklanabilir, hangi ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi ferd uzak kalabilir, hangi şahıs külliyet kesbetmeden O’na yanaşabilir?
Evet nasıl güneş; kayıdsız nuru, maddesiz aksi vâsıtasıyla sana, senin göz bebeğinden daha yakın olduğu hâlde, sen mukayyed olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için çok kayıdlardan tecerrüd etmek, çok merâtib‑i külliyeden geçmek lâzım gelir. Âdeta ma'nen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe‑i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de; Celîl‑i Zülcemâl, Cemîl‑i Zülkemâl, sana gayet yakındır. Sen O’ndan gayet uzaksın.
Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsîldeki noktaları hakikate tatbika çalış

İkinci Şuâ

Ey nefs‑i bî-hûş! Diyorsun ki:﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ hem ﴿اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ gibi âyetler, vücûd‑u eşya, sırf bir emr ile ve def'î olduğunu ve ﴿صُنْعَ اللّٰهِ الَّذ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ hem ﴿اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ gibi âyetler, vücûd‑u eşya, ilim içinde azîm bir kudretle, hikmet içinde dakîk bir san'atla tedrîcî olduğunu gösteriyorlar. Vech‑i tevfiki nedir?
Elcevab: Kur'ân’ın feyzine istinâden deriz:
275
Evvelâ: Münâfât yoktur. Bir kısım öyledir; ibtidâdaki icâd gibi. Bir kısmı böyledir; mislini iâde gibi
Sâniyen: Mevcûdâtta meşhûd olan sühûlet ve sür'at ve kesret ve vüs'at içinde nihâyet intizam, gayet ittikan ve hüsn‑ü san'at ve kemâl‑i hilkat, şu iki kısım âyetlerin vücûd‑u hakikatlerine kat'iyyen şehâdet eder. Öyle ise, şunların hariçte tahakkukları medâr‑ı bahs olması lüzumsuzdur. Belki yalnız Sırr‑ı hikmeti nedir?” denilebilir. Öyle ise, biz dahi bir kıyâs‑ı temsîlî ile şu hikmete işâret ederiz.
Meselâ: Nasıl ki, terzi gibi bir san'atçı, birçok külfetler, mehâretlerle musanna' bir şeyi icâd eder ve ona bir model yapar. Sonra onun emsâlini külfetsiz, çabuk yapabilir. Hattâ bazen öyle bir derece sühûlet peydâ eder ki; güyâ emreder, yapılır ve öyle kuvvetli bir intizam kesbeder; (saat gibi) güyâ bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler.
Öyle de; Sâni'‑i Hakîm ve Nakkàş‑ı Alîm, şu âlem sarayını müştemilâtıyla beraber bedî' bir sûrette yaptıktan sonra cüz'î ve küllî, cüz' ve küll herşeye bir model hükmünde bir nizâm‑ı kaderî ile bir mikdar‑ı muayyen vermiştir.
İşte bak, O Nakkàş‑ı Ezelî, herbir asrı bir model yaparak mu'cizât‑ı kudreti ile murassa', taze bir âlemi ona giydiriyor. Herbir seneyi bir mikyâs ederek havârık‑ı rahmetiyle musanna', taze bir kâinâtı o kàmete göre dikiyor. Herbir günü bir satır yaparak dekàik‑ı hikmetiyle müzeyyen, mücedded mevcûdâtı onda yazıyor.
Hem O Kadîr‑i Mutlak, herbir asrı, herbir seneyi, herbir günü bir model yaptığı gibi, rû‑yi zemini, herbir dağ ve sahrâyı, bağ ve bostanı, herbir ağacı birer model yapmıştır. Vakit be‑vakit, taze taze birer kâinâtı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icâd ediyor. Birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor. Mevsim be‑mevsim her bağ ve bostanda taze taze mu'cizât‑ı kudretini ve hedâyâ‑yı rahmetini gösterir. Yeni birer kitab‑ı hikmet-nümâ yazıyor. Taze taze birer matbaha‑i rahmetini kuruyor. Mücedded bir hulle‑i san'at-nümâ giydiriyor. Her baharda, herbir ağaca sündüs‑misâl taze bir çarşaf giydiriyor. Lü'lü'‑misâl yeni bir murassaâtla süslendiriyor. Yıldız‑misâl rahmet hediyeleriyle ellerini dolduruyor.
276
İşte şu işleri nihâyet hüsn‑ü san'at ve kemâl‑i intizam ile yapan ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyâr âlemleri, nihâyet hikmet ve inâyet ve kemâl‑i kudret ve san'at ile değiştiren Zât; elbette gayet Kadîr ve Hakîm’dir. Nihâyet derecede Basîr ve Alîm’dir. Tesâdüf O’nun işine karışamaz. İşte O Zât‑ı Zülcelâl’dir ki, şöyle fermân ediyor: ﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ deyip hem kemâl‑i kudretini ilân, hem kudretine nisbeten haşir ve kıyâmet gayet sehl ve külfetsiz olduğunu beyân ediyor. Emr‑i tekvînîsi, kudret ve irâdeyi tazammun ettiğini ve bütün eşya, evâmirine gayet musahhar ve münkàd olduklarını ve mübâşeretsiz, muâlecesiz halkettiği için icâdındaki sühûlet‑i mutlakayı ifâde için, sırf bir emirle işler yaptığını, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ile fermân ediyor.
Hâsıl‑ı kelâm: Bir kısım âyetler; eşyada, hususan bidâyet‑i icâdında gayet derecede hüsn‑ü san'atı ve nihâyet derecede kemâl‑i hikmeti ilân ediyor. Diğer kısmı; eşyada, hususan tekrar icâdında ve iâdesinde gayet derecede sühûlet ve sür'atini, nihâyet derecede inkıyad ve külfetsizliğini beyân eder.
277

Üçüncü Şuâ

Ey haddinden tecâvüz etmiş nefs‑i pür-vesvâs! Diyorsun ki: ﴿بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴿وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِgibi âyetler, nihâyet derecede Kurbiyet‑i İlâhiye’yi gösteriyor.
﴿وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴿تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ
Ve hadîste vârid olan Cenâb‑ı Hak, yetmiş bin hicâb arkasındadır.” ve mi'râc gibi hakikatler, nihâyet derecede bu'diyetimizi gösteriyor. Şu sırr‑ı gâmızı fehme takrib edecek bir izâh isterim?
Elcevab: Öyle ise, dinle:
Evvelâ: Birinci Şuâ’ın âhirinde demiştik: Nasıl ki güneş, kayıdsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle; sana, senin rûhun penceresi ve onun âyinesi olan göz bebeğinden daha yakın olduğu hâlde, sen, mukayyed ve maddede mahpus olduğun için ondan gayet uzaksın. Onun, yalnız bir kısım akisleriyle, gölgeleriyle temâs edebilirsin ve bir nev'i cilveleriyle ve cüz'î tecellîleriyle görüşebilirsin ve bir sınıf sıfatları hükmünde olan elvânlarına ve bir tâife isimleri hükmünde olan şuâlarına ve mazharlarına yanaşabilirsin.
Eğer güneşin mertebe‑i aslîsine yanaşmak ve bizzat doğrudan doğruya güneşin zâtı ile görüşmek istersen, o vakit pek çok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin ve pek çok merâtib‑i külliyetten geçmekliğin lâzım gelir. Âdeta sen, ma'nen tecerrüd cihetiyle küre‑i arz kadar büyüyüp, hava gibi rûhen inbisat edip ve kamer kadar yükselip, bedir gibi mukâbil geldikten sonra bizzat perdesiz onunla görüşüp, bir derece yanaşmak da'vâ edebilirsin.
Öyle de; O Celîl‑i Pür-kemâl, O Cemîl‑i Bî-misâl, O Vâcibü'l‑Vücûd, O Mûcid‑i Küll-i Mevcûd, O Şems‑i Sermed, O Sultan‑ı Ezel ve Ebed, sana senden yakındır. Sen, O’ndan nihâyetsiz uzaksın. Kuvvetin varsa temsîldeki dekàiki tatbik et
278
Sâniyen: Meselâ: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Bir pâdişahın çok isimleri içinde Kumandan ismi çok mütedâhil dâirelerde tezâhür eder. Serasker dâire‑i külliyesinden tut, müşîriyet ve ferîkiyet, yüzbaşı, onbaşıya kadar geniş ve dar, küllî ve cüz'î dâirelerde de zuhûr ve tecellîsi vardır. Şimdi bir nefer, hizmet‑i askeriyesinde onbaşı makamında tezâhür eden cüz'î kumandanlık noktasını merci' tutar, kumandan‑ı a'zamına şu cüz'î cilve‑i ismiyle temâs eder ve münâsebetdâr olur. Eğer asıl ismiyle temâs etmek, ona o ünvân ile görüşmek istese onbaşılıktan serasker mertebe‑i külliyesine çıkmak lâzım gelir.
Demek pâdişah, o nefere ismiyle, hükmüyle, kanunuyla ve ilmiyle, telefonuyla ve tedbiriyle ve eğer o pâdişah, evliyâ‑i ebdâliyeden nurânî olsa, bizzat huzuruyla gayet yakındır. Hiçbir şey mâni olup hâil olamaz. Hâlbuki o nefer, gayet uzaktır. Binler mertebeler hâil, binler hicâblar fâsıldır. Fakat bazen merhamet eder, hilâf‑ı âdet bir neferi huzuruna alır, lütfuna mazhar eder
Öyle de; emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ ’e mâlik, güneşler ve yıldızlar emirber nefer hükmünde olan Zât‑ı Zülcelâl, herşeye herşeyden daha ziyâde yakın olduğu hâlde herşey O’ndan nihâyetsiz uzaktır. O’nun huzur‑u Kibriyâ’sına perdesiz girmek istenilse; zulmânî ve nurânî, yani maddî ve ekvânî ve esmâî ve sıfâtî yetmiş binler hicâbdan geçmek, her ismin binler hususî ve küllî derecât‑ı tecellîsinden çıkmak, gayet yüksek tabakàt‑ı sıfâtında mürûr edip ism‑i a'zamına mazhar olan Arş‑ı A'zamına urûc etmek; eğer cezb ve lütfu olmazsa, binler seneler çalışmak ve sülûk etmek lâzım gelir.
279
Meselâ; sen, O’na Hàlık ismiyle yanaşmak istersen Senin Hàlık’ın hususiyetiyle, sonra Bütün insanların Hàlık’ı cihetiyle, sonra Bütün zîhayatların Hàlık’ı ünvânıyla, sonra Bütün mevcûdâtın Hàlık’ı ismiyle münâsebetdârlık lâzım gelir. Yoksa zıllde kalırsın, yalnız cüz'î bir cilveyi bulursun.
Bir İhtar: Temsîldeki pâdişah, aczi için, kumandanlık isminin merâtibinde müşîr ve ferîk gibi vâsıtalar koymuştur. Fakat* ﴿بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ olan Kàdir‑i Mutlak, vâsıtalardan müstağnîdir. Vâsıtalar sırf zâhirîdirler, perde‑i izzet ve azamettirler. Ubûdiyet ve hayret ve acz ve iftikàr içinde Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine dellâldırlar, temâşâgerdirler. Muîni değiller, şerîk‑i Saltanat-ı Rubûbiyet olamazlar.

Dördüncü Şuâ

İşte ey tenbel nefsim! Bir nev'i mi'râc hükmünde olan namazın hakikati; sâbık temsîlde bir nefer mahz‑ı lütûf olarak huzur‑u şâhâneye kabûlü gibi, mahz‑ı rahmet olarak Zât‑ı Celîl-i Zülcemâl ve Ma'bûd‑u Cemîl-i Zülcelâl’in huzuruna kabûlündür. Allâhu Ekber deyip, ma'nen ve hayâlen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd‑ı maddiyâttan tecerrüd edip, bir mertebe‑i külliye-i ubûdiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nev'i huzura müşerref olup, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ hitâbına (herkesin kàbiliyeti nisbetinde) bir mazhariyet‑i azîmedir.
Âdeta harekât‑ı salâtiyede tekrarla Allâhu Ekber, Allâhu Ekber demekle kat'‑ı merâtib ve terakkiyât‑ı maneviyeye ve cüz'iyâttan devâir‑i külliyeye çıkmasına bir işârettir ve mârifetimiz haricindeki kemâlât‑ı Kibriyâ’sının mücmel bir ünvânıdır. Güyâ herbir Allâhu Ekber bir basamak‑ı mi'râciyeyi kat'ına işârettir.
İşte şu hakikat‑i salâttan ma'nen veya niyeten veya tasavvuran veya hayâlen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saâdettir.
280
İşte Hac’da pek kesretli Allâhu Ekber denilmesi şu sırdandır. Çünkü; Hacc‑ı Şerîf, bil'asâle herkes için bir mertebe‑i külliyede bir ubûdiyettir. Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm‑i mahsûsta ferîk dâiresinde bir ferîk gibi, pâdişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de; bir hacı, ne kadar âmî de olsa, kat'‑ı merâtib etmiş bir velî gibi umum aktâr‑ı arzın Rabb‑i Azîm’i ünvânıyla Rabbine müteveccihtir. Bir ubûdiyet‑i külliye ile müşerreftir.
Elbette Hac miftâhıyla açılan merâtib‑i külliye-i Rubûbiyet ve dûrbîniyle nazarına görünen âfâk‑ı azamet-i Ulûhiyet ve şeâiriyle kalbine ve hayâline gittikçe genişlenen devâir‑i ubûdiyet ve merâtib‑i kibriyâ ve ufk‑u tecelliyâtın verdiği harâret, hayret ve dehşet ve heybet‑i Rubûbiyet اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُile teskin edilebilir ve onunla, o merâtib‑i münkeşife-i meşhûde veya mutasavvire ilân edilebilir.
Hac’dan sonra şu mânâyı; ulvî ve küllî, muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf‑küsûf namazında, cemâatle kılınan namazda bulunur. İşte Şeâir‑i İslâmiyenin, velev sünnet kabîlinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır.
281
سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ خَزَائِنَهُ بَيْنَ الْكَافِ وَالنُّونِ
﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤٰاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
﴿رَبَّناَ لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِكَ الْاَ كْرَمِ مَظْهَرِ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاِخْواَنِهِ وَاَتْبَاعِهِ اٰم۪ينَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ

Küçük Bir Zeyl

Kadîr‑i Alîm ve Sâni'‑i Hakîm, kanuniyet şeklindeki âdâtının gösterdiği nizâm ve intizamla, kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesâdüf işine karışmadığını izhâr ettiği gibi; şüzûzât‑ı kanuniye ile, âdetinin hàrikalarıyla, tağayyürât‑ı sûriye ile, teşahhusâtın ihtilâfâtıyla, zuhûr ve nüzûl zamanının tebeddülüyle meşîetini, irâdetini, fâil‑i muhtar olduğunu ve ihtiyarını ve hiçbir kayd altında olmadığını izhâr edip yeknesak perdesini yırtarak ve herşey, her ânda, her şe'nde, herşeyinde O’na muhtaç ve Rubûbiyet’ine münkàd olduğunu i'lâm etmekle gafleti dağıtıp, ins ve cinnin nazarlarını esbâbdan Müsebbibü'l‑Esbâb’a çevirir. Kur'ân’ın beyânâtı şu esâsa bakıyor:
282
Meselâ: Ekser yerlerde bir kısım meyvedâr ağaçlar bir sene meyve verir, yani rahmet hazinesinden ellerine verilir, o da verir. Öbür sene bütün esbâb‑ı zâhiriye hazırken meyveyi alıp vermiyor.
Hem meselâ: Sâir umûr‑u lâzimeye muhâlif olarak yağmurun evkàt‑ı nüzûlü o kadar mütehavvildir ki, muğayyebât‑ı hamsede dâhil olmuştur. Çünkü: Vücûdda en mühim mevki, hayat ve rahmetindir. Yağmur ise, menşe'‑i hayat ve mahz‑ı rahmet olduğu için elbette o âb‑ı hayat, o mâ‑i rahmet, gaflet veren ve hicâb olan yeknesak kaidesine girmeyecek; belki, doğrudan doğruya Cenâb‑ı Mün'im, Muhyî ve Rahmân ve Rahîm olan Zât‑ı Zülcelâl, perdesiz, elinde tutacak; , her vakit duâ ve şükür kapılarını açık bırakacak.
Hem meselâ: Rızık vermek ve muayyen bir sîmâ vermek, birer ihsân‑ı mahsûs eseri gibi ummadığı tarzda olması; ne kadar güzel bir sûrette meşîet ve ihtiyar‑ı Rabbâniye’yi gösteriyor.
Daha tasrif‑i hava ve teshìr‑i sehâb gibi Şuûnât‑ı İlâhiye’yi bunlara kıyâs et
283

Onyedinci Söz

﴿
﴿اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا ❋ وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يدًا جُرُزًا﴿وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ
Bu Söz, iki àlî makam ve bir parlak zeylden ibarettir.

Birinci Makam

Hàlık‑ı Rahîm ve Rezzâk‑ı Kerîm ve Sâni'‑i Hakîm; şu dünyayı, âlem‑i ervâh ve rûhâniyât için bir bayram, bir şehr‑âyin sûretinde yapıp bütün esmâsının garâib‑i nukùşuyla süslendirip küçük‑büyük, ulvî‑süflî herbir rûha, ona münâsib ve o bayramdaki ayrı ayrı hesabsız mehâsin ve in'âmâttan istifade etmeğe muvâfık ve havâs ile mücehhez bir cesed giydirir, bir vücûd‑u cismânî verir, bir defa o temâşâgâha gönderir.
Hem, zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıt'alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt'ayı, birer tâife; rûhlu mahlûkatına ve nebâtî masnûâtına birer resm‑i geçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır.
Ve bilhassa rû‑yi zemin, hususan bahar ve yaz zamanında masnûât‑ı sağîrenin tâifelerine öyle şa'şaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki; tabakàt‑ı àliyede olan rûhâniyâtı ve melâikeleri ve sekene‑i semâvâtı seyre celbedecek bir câzibedârlık görünüyor ve ehl‑i tefekkür için öyle şirin bir mütâlaagâh oluyor ki; akıl ta'rifinden âcizdir.
284
Fakat bu ziyâfet‑i İlâhiye ve bayram‑ı Rabbâniye’deki ism‑i Rahmân ve Muhyî’nin tecellîlerine mukâbil ism‑i Kahhâr ve Mümît, firâk ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise; وَسِعَتْ رَحْمَت۪ي كُلَّ شَيْءٍ rahmetinin vüs'at‑i şümûlüne zâhiren muvâfık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet‑i muvâfakati vardır. Bir ciheti şudur ki:
Sâni'‑i Kerîm, Fâtır‑ı Rahîm, herbir tâifenin resm‑i geçit nöbeti bittikten ve o resm‑i geçitten maksûd olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibariyle dünyadan, merhametkârâne bir tarz ile tenfîr edip usandırıyor, istirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeğe bir şevk ihsân ediyor ve vazife‑i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan‑ı aslîlerine bir meyelân‑ı şevk-engîz, rûhlarında uyandırıyor.
Hem O Rahmân’ın nihâyetsiz rahmetinden uzak değil ki; nasıl vazife uğrunda, mücâhede işinde telef olan bir nefere şehâdet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismânî bir vücûd‑u bâkî vererek, Sırat üstünde, sâhibine Burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfâtlandırıyor
Öyle de, sâir zîrûh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsûs vazife‑i fıtriye-i Rabbâniye’lerinde ve evâmir‑i Sübhâniye’nin itâatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîrûhların, onlara göre bir çeşit mükâfât‑ı rûhâniye ve onların isti'dâdlarına göre bir nev'i ücret‑i maneviye, o tükenmez hazine‑i rahmetinden baîd değil ki, bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
285
Lâkin, zîrûhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyâde istifade eden insan, dünyaya pek çok meftûn ve mübtelâ olduğu hâlde, dünyadan nefret ve âlem‑i bekàya geçmek için eser‑i rahmet olarak iştiyak‑engîz bir hâlet verir. Kendi insaniyeti dalâlette boğulmayan insan, o hâletten istifade eder. Rahat‑ı kalb ile gider. Şimdi, o hâleti intac eden vecihlerden, nümûne olarak beşini beyân edeceğiz.
Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle; dünyevî, güzel ve câzibedâr şeyler üstünde fenâ ve zevâlin damgasını ve acı mânâsını göstererek, o insanı dünyadan ürkütüp, o fânîye bedel, bir bâkî matlûbu arattırıyor.
İkincisi: İnsanın alâka peydâ ettiği bütün ahbablardan yüzde doksandokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddi muhabbet sâikasıyla, o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsân edip, mevt ve eceli mesrûrâne karşılattırıyor.
Üçüncüsü: İnsandaki nihâyetsiz zaîflik ve âcizliği, bazı şeylerle ihsâs ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahate ciddi bir arzu ve bir diyar‑ı âhere gitmeye samîmî bir şevk veriyor.
Dördüncüsü: İnsan‑ı mü'mine nur‑u îmân ile gösterir ki: Mevt, i'dâm değil, tebdil‑i mekândır. Kabir ise, zulümâtlı bir kuyu ağzı değil, nurâniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şa'şaasıyla Âhiret’e nisbeten bir zindân hükmündedir. Elbette, zindân‑ı dünyadan bostan‑ı cinâna çıkmak ve müz'ic dağdağa‑i hayat-ı cismâniyeden âlem‑i rahata ve meydân‑ı tayerân-ı ervâha geçmek ve mahlûkatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur‑u Rahmân’a gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saâdettir.