277
Üçüncü Şuâ
Ey haddinden tecâvüz etmiş nefs‑i pür-vesvâs! Diyorsun ki: ﴿بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ﴾﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴾﴿وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ﴾gibi âyetler, nihâyet derecede Kurbiyet‑i İlâhiye’yi gösteriyor.
﴿وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾﴿تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ﴾
Ve hadîste vârid olan “Cenâb‑ı Hak, yetmiş bin hicâb arkasındadır.” ve mi'râc gibi hakikatler, nihâyet derecede bu'diyetimizi gösteriyor. Şu sırr‑ı gâmızı fehme takrib edecek bir izâh isterim?
Elcevab: Öyle ise, dinle:
Evvelâ: Birinci Şuâ’ın âhirinde demiştik: Nasıl ki güneş, kayıdsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle; sana, senin rûhun penceresi ve onun âyinesi olan göz bebeğinden daha yakın olduğu hâlde, sen, mukayyed ve maddede mahpus olduğun için ondan gayet uzaksın. Onun, yalnız bir kısım akisleriyle, gölgeleriyle temâs edebilirsin ve bir nev'i cilveleriyle ve cüz'î tecellîleriyle görüşebilirsin ve bir sınıf sıfatları hükmünde olan elvânlarına ve bir tâife isimleri hükmünde olan şuâlarına ve mazharlarına yanaşabilirsin.
Eğer güneşin mertebe‑i aslîsine yanaşmak ve bizzat doğrudan doğruya güneşin zâtı ile görüşmek istersen, o vakit pek çok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin ve pek çok merâtib‑i külliyetten geçmekliğin lâzım gelir. Âdeta sen, ma'nen tecerrüd cihetiyle küre‑i arz kadar büyüyüp, hava gibi rûhen inbisat edip ve kamer kadar yükselip, bedir gibi mukâbil geldikten sonra bizzat perdesiz onunla görüşüp, bir derece yanaşmak da'vâ edebilirsin.
Öyle de; O Celîl‑i Pür-kemâl, O Cemîl‑i Bî-misâl, O Vâcibü'l‑Vücûd, O Mûcid‑i Küll-i Mevcûd, O Şems‑i Sermed, O Sultan‑ı Ezel ve Ebed, sana senden yakındır. Sen, O’ndan nihâyetsiz uzaksın. Kuvvetin varsa temsîldeki dekàiki tatbik et…
278
Sâniyen: Meselâ: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى﴾ Bir pâdişahın çok isimleri içinde “Kumandan” ismi çok mütedâhil dâirelerde tezâhür eder. Serasker dâire‑i külliyesinden tut, müşîriyet ve ferîkiyet, tâ yüzbaşı, tâ onbaşıya kadar geniş ve dar, küllî ve cüz'î dâirelerde de zuhûr ve tecellîsi vardır. Şimdi bir nefer, hizmet‑i askeriyesinde onbaşı makamında tezâhür eden cüz'î kumandanlık noktasını merci' tutar, kumandan‑ı a'zamına şu cüz'î cilve‑i ismiyle temâs eder ve münâsebetdâr olur. Eğer asıl ismiyle temâs etmek, ona o ünvân ile görüşmek istese onbaşılıktan tâ serasker mertebe‑i külliyesine çıkmak lâzım gelir.
Demek pâdişah, o nefere ismiyle, hükmüyle, kanunuyla ve ilmiyle, telefonuyla ve tedbiriyle ve eğer o pâdişah, evliyâ‑i ebdâliyeden nurânî olsa, bizzat huzuruyla gayet yakındır. Hiçbir şey mâni olup hâil olamaz. Hâlbuki o nefer, gayet uzaktır. Binler mertebeler hâil, binler hicâblar fâsıldır. Fakat bazen merhamet eder, hilâf‑ı âdet bir neferi huzuruna alır, lütfuna mazhar eder…
Öyle de; emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ ’e mâlik, güneşler ve yıldızlar emirber nefer hükmünde olan Zât‑ı Zülcelâl, herşeye herşeyden daha ziyâde yakın olduğu hâlde herşey O’ndan nihâyetsiz uzaktır. O’nun huzur‑u Kibriyâ’sına perdesiz girmek istenilse; zulmânî ve nurânî, yani maddî ve ekvânî ve esmâî ve sıfâtî yetmiş binler hicâbdan geçmek, her ismin binler hususî ve küllî derecât‑ı tecellîsinden çıkmak, gayet yüksek tabakàt‑ı sıfâtında mürûr edip tâ ism‑i a'zamına mazhar olan Arş‑ı A'zamına urûc etmek; eğer cezb ve lütfu olmazsa, binler seneler çalışmak ve sülûk etmek lâzım gelir.
279
Meselâ; sen, O’na “Hàlık” ismiyle yanaşmak istersen “Senin Hàlık’ın” hususiyetiyle, sonra “Bütün insanların Hàlık’ı” cihetiyle, sonra “Bütün zîhayatların Hàlık’ı” ünvânıyla, sonra “Bütün mevcûdâtın Hàlık’ı” ismiyle münâsebetdârlık lâzım gelir. Yoksa zıllde kalırsın, yalnız cüz'î bir cilveyi bulursun.
Bir İhtar: Temsîldeki pâdişah, aczi için, kumandanlık isminin merâtibinde müşîr ve ferîk gibi vâsıtalar koymuştur. Fakat* ﴿بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ﴾ olan Kàdir‑i Mutlak, vâsıtalardan müstağnîdir. Vâsıtalar sırf zâhirîdirler, perde‑i izzet ve azamettirler. Ubûdiyet ve hayret ve acz ve iftikàr içinde Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine dellâldırlar, temâşâgerdirler. Muîni değiller, şerîk‑i Saltanat-ı Rubûbiyet olamazlar.
Dördüncü Şuâ
İşte ey tenbel nefsim! Bir nev'i mi'râc hükmünde olan namazın hakikati; sâbık temsîlde bir nefer mahz‑ı lütûf olarak huzur‑u şâhâneye kabûlü gibi, mahz‑ı rahmet olarak Zât‑ı Celîl-i Zülcemâl ve Ma'bûd‑u Cemîl-i Zülcelâl’in huzuruna kabûlündür. “Allâhu Ekber” deyip, ma'nen ve hayâlen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd‑ı maddiyâttan tecerrüd edip, bir mertebe‑i külliye-i ubûdiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nev'i huzura müşerref olup, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ﴾ hitâbına (herkesin kàbiliyeti nisbetinde) bir mazhariyet‑i azîmedir.
Âdeta harekât‑ı salâtiyede tekrarla “Allâhu Ekber, Allâhu Ekber” demekle kat'‑ı merâtib ve terakkiyât‑ı maneviyeye ve cüz'iyâttan devâir‑i külliyeye çıkmasına bir işârettir ve mârifetimiz haricindeki kemâlât‑ı Kibriyâ’sının mücmel bir ünvânıdır. Güyâ herbir “Allâhu Ekber” bir basamak‑ı mi'râciyeyi kat'ına işârettir.
İşte şu hakikat‑i salâttan ma'nen veya niyeten veya tasavvuran veya hayâlen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saâdettir.
280
İşte Hac’da pek kesretli “Allâhu Ekber” denilmesi şu sırdandır. Çünkü; Hacc‑ı Şerîf, bil'asâle herkes için bir mertebe‑i külliyede bir ubûdiyettir. Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm‑i mahsûsta ferîk dâiresinde bir ferîk gibi, pâdişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de; bir hacı, ne kadar âmî de olsa, kat'‑ı merâtib etmiş bir velî gibi umum aktâr‑ı arzın Rabb‑i Azîm’i ünvânıyla Rabbine müteveccihtir. Bir ubûdiyet‑i külliye ile müşerreftir.
Elbette Hac miftâhıyla açılan merâtib‑i külliye-i Rubûbiyet ve dûrbîniyle nazarına görünen âfâk‑ı azamet-i Ulûhiyet ve şeâiriyle kalbine ve hayâline gittikçe genişlenen devâir‑i ubûdiyet ve merâtib‑i kibriyâ ve ufk‑u tecelliyâtın verdiği harâret, hayret ve dehşet ve heybet‑i Rubûbiyet اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُile teskin edilebilir ve onunla, o merâtib‑i münkeşife-i meşhûde veya mutasavvire ilân edilebilir.
Hac’dan sonra şu mânâyı; ulvî ve küllî, muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf‑küsûf namazında, cemâatle kılınan namazda bulunur. İşte Şeâir‑i İslâmiyenin, velev sünnet kabîlinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır.
281
سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ خَزَائِنَهُ بَيْنَ الْكَافِ وَالنُّونِ
﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
﴿رَبَّنَا لَا تُؤٰاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
﴿رَبَّناَ لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ﴾
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِكَ الْاَ كْرَمِ مَظْهَرِ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاِخْواَنِهِ وَاَتْبَاعِهِ اٰم۪ينَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ
Küçük Bir Zeyl
Kadîr‑i Alîm ve Sâni'‑i Hakîm, kanuniyet şeklindeki âdâtının gösterdiği nizâm ve intizamla, kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesâdüf işine karışmadığını izhâr ettiği gibi; şüzûzât‑ı kanuniye ile, âdetinin hàrikalarıyla, tağayyürât‑ı sûriye ile, teşahhusâtın ihtilâfâtıyla, zuhûr ve nüzûl zamanının tebeddülüyle meşîetini, irâdetini, fâil‑i muhtar olduğunu ve ihtiyarını ve hiçbir kayd altında olmadığını izhâr edip yeknesak perdesini yırtarak ve herşey, her ânda, her şe'nde, herşeyinde O’na muhtaç ve Rubûbiyet’ine münkàd olduğunu i'lâm etmekle gafleti dağıtıp, ins ve cinnin nazarlarını esbâbdan Müsebbibü'l‑Esbâb’a çevirir. Kur'ân’ın beyânâtı şu esâsa bakıyor:
282
Meselâ: Ekser yerlerde bir kısım meyvedâr ağaçlar bir sene meyve verir, yani rahmet hazinesinden ellerine verilir, o da verir. Öbür sene bütün esbâb‑ı zâhiriye hazırken meyveyi alıp vermiyor.
Hem meselâ: Sâir umûr‑u lâzimeye muhâlif olarak yağmurun evkàt‑ı nüzûlü o kadar mütehavvildir ki, muğayyebât‑ı hamsede dâhil olmuştur. Çünkü: Vücûdda en mühim mevki, hayat ve rahmetindir. Yağmur ise, menşe'‑i hayat ve mahz‑ı rahmet olduğu için elbette o âb‑ı hayat, o mâ‑i rahmet, gaflet veren ve hicâb olan yeknesak kaidesine girmeyecek; belki, doğrudan doğruya Cenâb‑ı Mün'im, Muhyî ve Rahmân ve Rahîm olan Zât‑ı Zülcelâl, perdesiz, elinde tutacak; tâ, her vakit duâ ve şükür kapılarını açık bırakacak.
Hem meselâ: Rızık vermek ve muayyen bir sîmâ vermek, birer ihsân‑ı mahsûs eseri gibi ummadığı tarzda olması; ne kadar güzel bir sûrette meşîet ve ihtiyar‑ı Rabbâniye’yi gösteriyor.
Daha tasrif‑i hava ve teshìr‑i sehâb gibi Şuûnât‑ı İlâhiye’yi bunlara kıyâs et…
283
Onyedinci Söz
﴿﷽﴾
﴿اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا ❋ وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يدًا جُرُزًا﴾﴿وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ﴾
Bu Söz, iki àlî makam ve bir parlak zeylden ibarettir.
Birinci Makam
Hàlık‑ı Rahîm ve Rezzâk‑ı Kerîm ve Sâni'‑i Hakîm; şu dünyayı, âlem‑i ervâh ve rûhâniyât için bir bayram, bir şehr‑âyin sûretinde yapıp bütün esmâsının garâib‑i nukùşuyla süslendirip küçük‑büyük, ulvî‑süflî herbir rûha, ona münâsib ve o bayramdaki ayrı ayrı hesabsız mehâsin ve in'âmâttan istifade etmeğe muvâfık ve havâs ile mücehhez bir cesed giydirir, bir vücûd‑u cismânî verir, bir defa o temâşâgâha gönderir.
Hem, zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıt'alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt'ayı, birer tâife; rûhlu mahlûkatına ve nebâtî masnûâtına birer resm‑i geçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır.
Ve bilhassa rû‑yi zemin, hususan bahar ve yaz zamanında masnûât‑ı sağîrenin tâifelerine öyle şa'şaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki; tabakàt‑ı àliyede olan rûhâniyâtı ve melâikeleri ve sekene‑i semâvâtı seyre celbedecek bir câzibedârlık görünüyor ve ehl‑i tefekkür için öyle şirin bir mütâlaagâh oluyor ki; akıl ta'rifinden âcizdir.
284
Fakat bu ziyâfet‑i İlâhiye ve bayram‑ı Rabbâniye’deki ism‑i Rahmân ve Muhyî’nin tecellîlerine mukâbil ism‑i Kahhâr ve Mümît, firâk ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise; وَسِعَتْ رَحْمَت۪ي كُلَّ شَيْءٍ rahmetinin vüs'at‑i şümûlüne zâhiren muvâfık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet‑i muvâfakati vardır. Bir ciheti şudur ki:
Sâni'‑i Kerîm, Fâtır‑ı Rahîm, herbir tâifenin resm‑i geçit nöbeti bittikten ve o resm‑i geçitten maksûd olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibariyle dünyadan, merhametkârâne bir tarz ile tenfîr edip usandırıyor, istirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeğe bir şevk ihsân ediyor ve vazife‑i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan‑ı aslîlerine bir meyelân‑ı şevk-engîz, rûhlarında uyandırıyor.
Hem O Rahmân’ın nihâyetsiz rahmetinden uzak değil ki; nasıl vazife uğrunda, mücâhede işinde telef olan bir nefere şehâdet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismânî bir vücûd‑u bâkî vererek, Sırat üstünde, sâhibine Burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfâtlandırıyor…
Öyle de, sâir zîrûh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsûs vazife‑i fıtriye-i Rabbâniye’lerinde ve evâmir‑i Sübhâniye’nin itâatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîrûhların, onlara göre bir çeşit mükâfât‑ı rûhâniye ve onların isti'dâdlarına göre bir nev'i ücret‑i maneviye, o tükenmez hazine‑i rahmetinden baîd değil ki, bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
285
Lâkin, zîrûhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyâde istifade eden insan, dünyaya pek çok meftûn ve mübtelâ olduğu hâlde, dünyadan nefret ve âlem‑i bekàya geçmek için eser‑i rahmet olarak iştiyak‑engîz bir hâlet verir. Kendi insaniyeti dalâlette boğulmayan insan, o hâletten istifade eder. Rahat‑ı kalb ile gider. Şimdi, o hâleti intac eden vecihlerden, nümûne olarak beşini beyân edeceğiz.
Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle; dünyevî, güzel ve câzibedâr şeyler üstünde fenâ ve zevâlin damgasını ve acı mânâsını göstererek, o insanı dünyadan ürkütüp, o fânîye bedel, bir bâkî matlûbu arattırıyor.
İkincisi: İnsanın alâka peydâ ettiği bütün ahbablardan yüzde doksandokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddi muhabbet sâikasıyla, o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsân edip, mevt ve eceli mesrûrâne karşılattırıyor.
Üçüncüsü: İnsandaki nihâyetsiz zaîflik ve âcizliği, bazı şeylerle ihsâs ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahate ciddi bir arzu ve bir diyar‑ı âhere gitmeye samîmî bir şevk veriyor.
Dördüncüsü: İnsan‑ı mü'mine nur‑u îmân ile gösterir ki: Mevt, i'dâm değil, tebdil‑i mekândır. Kabir ise, zulümâtlı bir kuyu ağzı değil, nurâniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şa'şaasıyla Âhiret’e nisbeten bir zindân hükmündedir. Elbette, zindân‑ı dünyadan bostan‑ı cinâna çıkmak ve müz'ic dağdağa‑i hayat-ı cismâniyeden âlem‑i rahata ve meydân‑ı tayerân-ı ervâha geçmek ve mahlûkatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur‑u Rahmân’a gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saâdettir.
286
Beşincisi: Kur'ân’ı dinleyen insana, Kur'ân’daki ilm‑i hakikati ve nur‑u hakikatle dünyanın mâhiyetini bildirmekliği ile dünyaya aşk ve alâka pek mânâsız olduğunu anlatmaktır. Yani, insana der ve isbât eder ki:
“Dünya; bir kitab‑ı samedânîdir. Hurûf ve kelimâtı, nefislerine değil; belki, başkasının zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise, mânâsını bil, al; nukùşunu bırak git!‥
Hem bir mezraadır. Ek ve mahsulünü al, muhâfaza et; müzahrefâtını at, ehemmiyet verme!‥
Hem birbiri arkasında dâim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise, onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezâhür eden esmânın tecelliyâtını anla ve müsemmâlarını sev ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes!‥
Hem seyyâr bir ticâretgâhtır. Öyle ise, alışverişini yap, gel. Ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhûde koşma, yorulma!‥
Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise, nazar‑ı ibretle bak ve zâhirî çirkin yüzüne değil; belki, Cemîl‑i Bâkî’ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve fâideli bir tenezzüh yap, dön. Ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme!‥
Hem bir misâfirhânedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandâr‑ı Kerîm’in izni dâiresinde ye, iç, şükret. Kanunu dâiresinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzûlî bir sûrette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma!‥” gibi zâhir hakikatlerle dünyanın iç yüzündeki esrârı gösterip, dünyadan müfârakatı gayet hafifleştirir, belki hüşyâr olanlara sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her şe'ninde bir izi bulunduğunu gösterir.
İşte Kur'ân şu Beş Veche işâret ettiği gibi, başka hususî vecihlere dahi Âyât‑ı Kur'âniye işâret ediyor.
Veyl o kimseye ki, şu beş vecihten bir hissesi olmaya…
287
Onyedinci Söz’ün İkinci Makamı(❋)
Bırak Bîçâre Feryâdı
Bırak bîçâre feryâdı, belâdan gel tevekkül kıl.
Zîra feryâd; belâ‑ender, hatâ‑ender belâdır bil.
.
Belâ vereni buldunsa, atâ‑ender, safâ‑ender belâdır bil.
Bırak feryâdı, şükür kıl, mânend‑i belâbil, demâ keyfinden güler hep gül‑mül.
.
Ger bulmazsan; bütün dünya cefâ‑ender, fenâ‑ender hebâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl.
.
Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün.
O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
.
Bil ey hodgâm, bu dünyada saâdet, terk‑i dünyada‥
Hudâbîn isen, o kâfîdir, bıraksan da bütün eşya lehinde.
.
Ger hodbîn isen, helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.
Demek terki gerektir, her iki hâlde bu dünyada.
.
Terki demek; Hudâ mülkü, O’nun izni, O’nun nâmıyla bakmakta…
Ticâret istiyorsan ger, şu fânî ömrünü bâkîye tebdilde.
.
Eğer nefsine tâlib isen, çürüktür, hem temelsiz de‥
Eğer âfâkı ister isen, fenâ damgası üstünde.
.
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.
Öyle ise, geç… İyi mallar dizilmiş arkasında…
288
Siyah Dutun Bir Meyvesi
O mübârek dut başında Eski Said, Yeni Said lisânıyla söylemiştir.
Muhâtabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftûnlarıdır.
Mütekellim nefsim değil, tilmiz‑i Kur'ân nâmına kalbimdir.
.
Geçen sözler hakikattir, sakın şaşma, hududundan hazer aşma.
Ecânib fikrine sapma, dalâlettir kulak asma, eder elbet seni nâdim.
.
Görürsün en ziyâdârın, zekâvette alemdârın
O hayretten der dâim: “Eyvâh! Kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaştım.”
.
Kur'ân dedirtir; ben de derim, hiç de çekinmem.
O’ndan O’na şekvâ ederim, sen gibi şaşmam.
.
Hak’tan Hakk’a feryâd ederim, sen gibi aşmam.
Yerden göğe da'vâ ederim, sen gibi kaçmam.
.
Ki Kur'ân’da hep da'vâ nurdan nuradır, sen gibi caymam.
Kur'ân’dadır hak hikmet, isbât ederim, muhâlif felsefeyi beş para saymam.
.
Furkàn’dadır elmas hakikat, dercân ederim, sen gibi satmam.
Halktan Hakk’a seyran ederim, sen gibi sapmam.
.
Dikenli yolda tayrân ederim, sen gibi basmam.
Ferşten arşa şükrân ederim, sen gibi asmam.
.
Mevte, ecele dost bakarım, sen gibi korkmam.
Kabre gülerekten girerim, sen gibi ürkmem.
.
Ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı sen gibi görmem.
Ahbaba kavuşturur beni, kabirden darılmam, sen gibi kızmam.
.
289
Rahmet kapısı, nur kapısı, hak kapısı; ondan sıkılmam, geri çekilmem.
“Bismillâh” diyerek çalıyorum (Hâşiye‑1) arkama bakmam, dehşet de almam.
.
“Elhamdülillâh” diyerek rahat bulup yatacağım, zahmeti çekmem, vahşette kalmam.
“Allâhu Ekber” diyerek Ezân‑ı Haşr’i işitip kalkacağım (Hâşiye‑2) Mahşer‑i Ekber’den çekinmem, Mescid‑i A'zam’dan çekilmem.
.
Lütf‑u Yezdân, Nur‑u Kur'ân, Feyz‑i Îmân sâyesinde hiç üzülmem.
Durmayıp koşacağım, Arş‑ı Rahmân zılline uçacağım, sen gibi şaşmam! İnşâallâh.
290
Zeyl
Kalbe Fârisî Olarak Tahattur Eden Bir Münâcât
هٰذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِي الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِس۪ي
Yani; bu münâcât, kalbe Fârisî olarak tahattur ettiğinden Fârisî yazılmıştır. Evvelce matbu' olan “Hubâb Risalesi”nde dercedilmişti.
يَا رَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ مِى كَرْدَمْ دَرْدِ خُودْ رَا دَرْمَانْ نَمِى دِيدَمْ
Yâ Rab! Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma dayanıp derdime derman aramak için cihât‑ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım. Ma'nen bana denildi ki: “Yetmez mi dert derman sana.”
دَرْ رَاسْت مِى دِيدَمْ كِه دِى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْت
Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan tesellî almak için baktım. Fakat gördüm ki: Dünkü gün, pederimin kabri ve geçmiş zaman, ecdâdımın bir mezar‑ı ekberi sûretinde göründü. Tesellî yerine vahşet verdi. (Hâşiye‑1)
وَ دَرْ چَپْ دِيدَمْ كِه فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْت
Sonra soldaki istikbâle baktım. Derman bulamadım. Belki yarınki gün, benim kabrim ve istikbâl ise, emsâlimin ve nesl‑i âtînin bir kabr‑i ekberi sûretinde görünüp, ünsiyet değil belki vahşet verdi. (Hâşiye‑2)
291
وَ اِيمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْت
Soldan dahi hayır görünmediği için, hazır güne baktım. Gördüm ki: Şu gün, güyâ bir tabuttur. Hareket‑i mezbûhânede olan cismimin cenazesini taşıyor. (Hâşiye‑3)
بَرْ سَرِ عُمْرْ جَنَازَهِٔ مَنْ اِيسْتَادَه اَسْت
İşbu cihetten dahi devâ bulamadım. Sonra başımı kaldırıp şecere‑i ömrümün başına baktım. Gördüm ki: O ağacın tek meyvesi benim cenazemdir ki, o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor. (Hâşiye‑4)
دَرْ قَدَمْ اۤبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَ خَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْت
O cihetten dahi me'yûs olup başımı aşağıya eğdim. Baktım ki: Aşağıda, ayak altında kemiklerimin toprağı ile mebde'‑i hilkatimin toprağı birbirine karışmış gördüm. Derman değil, derdime dert kattı. (Hâşiye‑5)
چُونْ دَرْ پَسْ مِى نِگَرَمْ بِينَمْ اِينْ دُنْيَاءِ بِى بُنْيَادْ هِيچْ دَرْ هِيچَسْت
Ondan dahi nazarı çevirip arkama baktım. Gördüm ki: Esâssız, fânî bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem değil, belki vahşet ve dehşet zehirini ilâve etti. (Hâşiye‑6)
وَ دَرْ پِيشْ اَنْدَازَهِٔ نَظَرْ مِى كُنَمْ دَرِ قَبْر كُشَادَه اَسْت
وَ رَاهِ اَبَدْ بَدُورِ دِرَازْ پَدِيدَارَسْت
Onda dahi hayır görmediğim için ön tarafıma, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki: Kabir kapısı yolumun başında açık görünüp, onun arkasında ebede giden cadde, uzaktan uzağa nazara çarpıyor. (Hâşiye‑7)
292
مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى چِيزِى نِيسْت دَرْ دَسْت
İşte şu altı cihette ünsiyet ve tesellî değil, belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukâbil, benim elimde bir cüz'‑i ihtiyarîden başka hiçbir şey yoktur ki, ona dayanıp onunla mukàbele edeyim. (Hâşiye‑8)
كِه اُو جُزْء هَمْ عَاجِزْ، هَمْ كُوتَاه وَ هَمْ كَمْ عَيَارَسْت
Hâlbuki o cüz'‑i ihtiyarî denilen silâh‑ı insanî hem âciz, hem kısadır, hem ayarı noksandır. İcâd edemez, kisbden başka hiçbir şey elinden gelmez. (Hâşiye‑9)
نَه دَرْ مَاضِى مَجَالِ حُلُولْ نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذَسْت
Ne geçmiş zamana hulûl edebilir, ne de gelecek zamana nüfûz edebilir. Mâzi ve müstakbele ait emellerime ve elemlerime fâidesi yoktur. (Hâşiye‑10)
مَيْدَانِ اُو اِينْ زَمَانِ حَال وَ يَكْ اۤنِ سَيَّالَسْت
O cüz'‑i ihtiyarînin meydân‑ı cevelânı, kısacık şu zaman‑ı hâzır ve bir ân‑ı seyyâldir.
بَا اِينْ هَمَه فَقْرْهَا وَ ضَعْفْهَا قَلَمِ قُدْرَتِ تُو اۤشِكَارَه
نُوِشْتَه اَسْت، دَرْ فِطْرَتِ مَا مَيْلِ اَبَدْ وَ اَمَلِ سَرْمَدْ
İşte şu bütün ihtiyaçlarımla ve zaîfliğimle ve fakr ve aczimle beraber altı cihetten gelen dehşetler ve vahşetlerle perîşan bir hâlde iken; kalem‑i kudretle sahife‑i fıtratımda ebede uzanan arzular ve sermede yayılan emeller âşikâre bir sûrette yazılmıştır, mâhiyetimde dercedilmiştir.
293
بَلْكِه هَرْ چِه هَسْت هَسْت
Belki dünyada ne varsa nümûneleri fıtratımda vardır. Umum onlara karşı alâkadarım. Onlar için çalıştırıyorum, çalışıyorum.
دَائِرَهِٔ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ دَائِرَهِٔ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْگِى دَارَسْت
İhtiyaç dâiresi, nazar dâiresi kadar büyüktür, geniştir.
خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ نِيزْ رَسَدْ
دَرْ دَسْت هَرْ چِه نِيسْت دَرْ اِحْتِيَاجْ هَسْت
Hattâ hayâl nereye gitse ihtiyaç dâiresi dahi oraya gider. Orada da hâcet vardır. Belki her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise, hadsizdir.
دَائِرَهِٔ اِقْتِدَارْ هَمْچُو دَائِرَهِٔ دَسْتْ كُوتَاهْ كُوتَاهَسْت
Hâlbuki; dâire‑i iktidar kısa‥ elimin dâiresi kadar kısa ve dardır.
پَسْ فَقْرُ و حَاجَاتِ مَا بَقَدْرِ جِهَانَسْت
Demek fakr ve ihtiyaçlarım, dünya kadardır.
سَرْمَايَهِٔ مَا هَمْ چُو جُزْءِ لَايَتَجَزَّا اَسْت
Sermâyem ise, cüz'‑i lâyetecezzâ gibi cüz'î bir şeydir.
اِينْ جُزْء كُدَامْ وَ اِينْ كَائِنَاتِ حَاجَاتْ كُدَامَسْت
İşte şu cihan kadar ve milyarlar ile ancak istihsâl edilen hâcet nerede ve bu beş paralık cüz'‑i ihtiyarî nerede? Bununla onların mübâyaasına gidilmez. Bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise, başka bir çare aramak gerektir.
پَسْ دَرْ رَاهِ تُو اَزْ اِينْ جُزْء نِيزْ بَازْ مِى گُذَشْتَنْ چَارَهِٔ مَنْ اَسْت
O çare ise şudur ki: O cüz'‑i ihtiyarîden dahi vazgeçip, irâde‑i İlâhiye’ye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberrî edip, Cenâb‑ı Hakk’ın havl ve kuvvetine ilticâ ederek, hakikat‑i tevekküle yapışmaktır. “Yâ Rab! Mâdem çare‑i necât budur. Senin yolunda o cüz'‑i ihtiyarîden vazgeçiyorum ve enâniyetimden teberrî ediyorum…
294
تَا عِنَايَتِ تُو دَسْتْگِيرِ مَنْ شَوَدْ، رَحْمَتِ بِى نِهَايَتِ تُو پَنَاهِ مَنْ اَسْت
Tâ senin inâyetin, acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem, tâ senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinâdgâh olabilsin, kendi kapısını bana açsın.”
اۤنْ كَسْ كِه بَحْرِ بِى نِهَايَتِ رَحْمَتْ يَافْت اَسْت
تَكْيَه نَه كُنَدْ بَرْ اِينْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَابَسْت
Evet, her kim ki; rahmetin nihâyetsiz denizini bulsa elbette bir katre serâb hükmünde olan cüz'‑i ihtiyarına i'timâd etmez; rahmeti bırakıp ona müracaat etmez.
اَيْوَاهْ اِينْ زَنْدَگَانِى هَمْ چُو خَوابَسْت
وِينْ عُمْرِ بِى بُنْيَادْ هَمْ چُو بَادَسْت
Eyvâh aldandık!‥ Şu hayat‑ı dünyeviyeyi sâbit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zâyi' ettik. Evet, şu güzerân‑ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.
اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْيَا بَفَنَا اَسْت آمَالْ بِى بَقَا آلَامْ بَبَقَا اَسْت
Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrûr insan, zevâle mahkûmdur. Sür'atle gidiyor. Hâne‑i insan olan dünya ise, zulümât‑ı ademe sukùt eder. Emeller bekàsız, elemler rûhta bâkî kalır.
بِيَا اَىْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ! وُجُودِ فَانِى خُودْ رَا فَدَا كُنْ
خَالِقِ خُودْ رَا كِه اِينْ هَسْتِى وَدِيعَه هَسْت
Mâdem hakikat böyledir: Gel ey hayata çok müştâk ve ömre çok tâlib ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emeller ile ve elemler ile mübtelâ bedbaht nefsim! Uyan, aklını başına al! Nasıl ki yıldız böceği, kendi ışıkçığına i'timâd eder, gecenin hadsiz zulümâtında kalır. Bal arısı kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur. Bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyâsıyla yaldızlanmış müşâhede eder. Öyle de: Kendine, vücûduna ve enâniyetine dayansan, yıldız böceği gibi olursun. Eğer sen fânî vücûdunu, o vücûdu sana veren Hàlık’ın yolunda fedâ etsen bal arısı gibi olursun. Hadsiz bir nur‑u vücûd bulursun. Hem fedâ et! Çünkü; şu vücûd sende vedîa ve emânettir.
295
وَ مُلْكِ اُو وَ اُو دَادَه فَنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ
اَزْ اۤنْ سِرِّى كِه نَفْىِ نَفْى اِثْبَاتَسْت
Hem O’nun mülküdür, hem O vermiştir. Öyle ise, minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fenâ et, fedâ et; tâ bekà bulsun! Çünkü; nefy‑i nefy, isbâttır. Yani yok, yok ise; o vardır. Yok, yok olsa; var olur.
خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْ رَا مِى خَرَدْ اَزْ تُو