Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Birinci Şuâ

Ey nefs‑i nâdân! Diyorsun ki: Ehadiyet‑i Zât-ı İlâhiye ile Külliyet‑i Ef'âli ve Vahdet‑i Şahsiyesiyle muînsiz Umumiyet‑i Rubûbiyet’i ve Ferdâniyet’i ile şerîksiz şümûl‑ü tasarrufâtı ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması ve nihâyetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması; hakàik‑ı Kur'âniye’dendir. Kur'ân ise, hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabûl etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Akıl ise, zâhirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslîme sevkedecek bir izâh isterim.”
Elcevab: Mâdem öyledir, itmi'nân için istersen, biz de Kur'ân’ın feyzine istinâden diyoruz: İsm‑i Nur, çok müşkülâtımızı halletmiş, inşâallâh bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nurânî olacak temsîl yolunu ihtiyar ile İmâm‑ı Rabbânî (R.A.) gibi deriz: نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ مَنْ ❋ غُلَامِ شَمْسَمْ اَزْ شَمْس مِى گُويَمْ خَبَرْ
272
Temsîl, i'câz‑ı Kur'ân’ın en parlak bir âyinesi olduğundan biz dahi bir temsîl ile şu sırra bakacağız. Şöyle ki:
Bir tek zât, muhtelif merâyâ vâsıtasıyla külliyet kesbeder. Cüz'i‑yi hakîki iken umumî şuûnâta mâlik bir küllî hükmüne geçer. Meselâ: Şems, bir cüz'i‑yi müşahhas iken eşya‑yı şeffâfe vâsıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki; rû‑yi zemini timsâlleriyle, akisleriyle dolduruyor. Hattâ katarât ve parlak zerrât adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harâreti ve ziyâsı ve ziyâsının içinde olan yedi renkli elvân‑ı seb'ası, herbirisi, mukâbilindeki eşyaya muhît, âmm ve şâmil oldukları hâlde; herbir şeffâf şey dahi güneşin timsâliyle beraber harâreti, hem ziyâyı, hem elvân‑ı seb'ayı göz bebeğinde saklıyor ve sâfî kalbini ona bir taht yapıyor.
Demek şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukâbil umum eşyaya muhît olduğu gibi; ehadiyet cihetiyle herbir şeyde güneş, çok vasıflarıyla beraber bir nev'i cilve‑i zâtıyla bulunur.
Mâdem temsîlden temessül bahsine geçtik; temessülün çok envâ'ından şu mes'eleye medâr olacak üç nev'ine işâret ederiz.
Birincisi: Kesif, maddî şeylerin akisleridir. O akisler, hem gayrdır, ayn değil hem mevâttır, ölüdür. Hüviyet‑i sûriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değil. Meselâ; sen âyineler mahzenine girsen, bir Said binler Said olur. Fakat zîhayat yalnız sensin, ötekiler ölüdürler. Hayat hàssaları onlarda yoktur.
İkincisi: Maddî nurânînin akisleridir. Şu akis ayn değil, fakat gayr da değil. Mâhiyeti tutmuyor, fakat o nurânînin ekser hâsiyetlerine mâliktir. Onun gibi hayy sayılıyor. Meselâ, şems dünyaya girdi. Herbir âyinede aksini gösterdi. O akislerin herbirinde, güneşin hàssaları hükmünde olan harâret, ziyâ ve ziyâdaki elvân‑ı seb'a bulunuyor. Eğer, farazâ güneş zîşuûr olsa idi, (harâreti, ayn‑ı kudreti; ziyâsı, ayn‑ı ilmi; elvân‑ı seb'ası, sıfât‑ı seb'ası olsa idi) o vakit o tek ve yektâ bir güneş, bir ânda herbir âyinede bulunur, herbirisini kendine bir nev'i arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni olmazdı. Herbirimizle âyinemiz vâsıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.
273
Üçüncüsü: Nurânî rûhların aksidir. Şu akis hem hayydır, hem ayndır. Fakat âyinelerin kàbiliyeti nisbetinde tezâhür ettiğinden, o rûhun mâhiyet‑i nefsü'l-emriyesini tamamen tutmuyor. Meselâ: Hazret‑i Cebrâil Aleyhisselâm, Dihye sûretinde huzur‑u Nebevî’de bulunduğu bir ânda, huzur‑u İlâhî’de haşmetli kanatlarıyla Arş‑ı A'zamın önünde secdeye gider, hem o ânda hesabsız yerlerde bulunur, evâmir‑i İlâhiye’yi tebliğ ederdi. Bir , bir işe mâni olmazdı.
İşte şu sırdandır ki, mâhiyeti nur ve hüviyeti nurâniye olan Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavâtlarını birden işitir ve kıyâmette bütün asfiyâ ile bir ânda görüşür. Birbirine mâni olmaz. Hattâ evliyâdan, ziyâde nurâniyet kesbeden ve ebdâl denilen bir kısmı, bir ânda birçok yerlerde müşâhede ediliyormuş. Aynı zât, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.
Evet, nasıl cismâniyâta cam ve su gibi şeyler âyine olur, öyle de; rûhâniyâta dahi hava ve esîr ve âlem‑i misâlin bazı mevcûdâtı âyine hükmünde ve berk ve hayâl sür'atinde bir vâsıta‑i seyr ve seyahat sûretine geçerler ve o rûhâniler, hayâl sür'atiyle o merâyâ‑yı nazîfede, o menâzil‑i latîfede gezerler. Bir ânda binler yerlere girerler.
Mâdem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve rûhâni gibi madde ile mukayyed nîm‑nurânî masnû'lar, nurâniyet sırrıyla bir yerde iken pek çok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz'î iken, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir ânda cüz'î bir ihtiyar ile pek çok muhtelif işleri yapabilirler
274
Acaba, maddeden mücerred ve muallâ ve tahdid‑i kayd ve zulmet‑i kesâfetten münezzeh ve müberrâ ve şu umum envâr ve bütün nurâniyât, O’nun envâr‑ı kudsiye-i esmâsının bir kesif zılâli ve umum vücûd ve bütün hayat ve âlem‑i ervâh ve âlem‑i misâl, nîm‑şeffâf bir âyine‑i cemâli ve sıfâtı muhîta ve şuûnâtı külliye olan bir Zât‑ı Akdes’in irâde‑i külliye ve kudret‑i mutlaka ve ilm‑i muhîtle tecellî‑i sıfâtı ve cilve‑i ef'âli içindeki teveccüh‑ü Ehadiyet’inden hangi şey saklanabilir, hangi ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi ferd uzak kalabilir, hangi şahıs külliyet kesbetmeden O’na yanaşabilir?
Evet nasıl güneş; kayıdsız nuru, maddesiz aksi vâsıtasıyla sana, senin göz bebeğinden daha yakın olduğu hâlde, sen mukayyed olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için çok kayıdlardan tecerrüd etmek, çok merâtib‑i külliyeden geçmek lâzım gelir. Âdeta ma'nen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe‑i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de; Celîl‑i Zülcemâl, Cemîl‑i Zülkemâl, sana gayet yakındır. Sen O’ndan gayet uzaksın.
Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsîldeki noktaları hakikate tatbika çalış

İkinci Şuâ

Ey nefs‑i bî-hûş! Diyorsun ki:﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ hem ﴿اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ gibi âyetler, vücûd‑u eşya, sırf bir emr ile ve def'î olduğunu ve ﴿صُنْعَ اللّٰهِ الَّذ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ hem ﴿اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ gibi âyetler, vücûd‑u eşya, ilim içinde azîm bir kudretle, hikmet içinde dakîk bir san'atla tedrîcî olduğunu gösteriyorlar. Vech‑i tevfiki nedir?
Elcevab: Kur'ân’ın feyzine istinâden deriz:
275
Evvelâ: Münâfât yoktur. Bir kısım öyledir; ibtidâdaki icâd gibi. Bir kısmı böyledir; mislini iâde gibi
Sâniyen: Mevcûdâtta meşhûd olan sühûlet ve sür'at ve kesret ve vüs'at içinde nihâyet intizam, gayet ittikan ve hüsn‑ü san'at ve kemâl‑i hilkat, şu iki kısım âyetlerin vücûd‑u hakikatlerine kat'iyyen şehâdet eder. Öyle ise, şunların hariçte tahakkukları medâr‑ı bahs olması lüzumsuzdur. Belki yalnız Sırr‑ı hikmeti nedir?” denilebilir. Öyle ise, biz dahi bir kıyâs‑ı temsîlî ile şu hikmete işâret ederiz.
Meselâ: Nasıl ki, terzi gibi bir san'atçı, birçok külfetler, mehâretlerle musanna' bir şeyi icâd eder ve ona bir model yapar. Sonra onun emsâlini külfetsiz, çabuk yapabilir. Hattâ bazen öyle bir derece sühûlet peydâ eder ki; güyâ emreder, yapılır ve öyle kuvvetli bir intizam kesbeder; (saat gibi) güyâ bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler.
Öyle de; Sâni'‑i Hakîm ve Nakkàş‑ı Alîm, şu âlem sarayını müştemilâtıyla beraber bedî' bir sûrette yaptıktan sonra cüz'î ve küllî, cüz' ve küll herşeye bir model hükmünde bir nizâm‑ı kaderî ile bir mikdar‑ı muayyen vermiştir.
İşte bak, O Nakkàş‑ı Ezelî, herbir asrı bir model yaparak mu'cizât‑ı kudreti ile murassa', taze bir âlemi ona giydiriyor. Herbir seneyi bir mikyâs ederek havârık‑ı rahmetiyle musanna', taze bir kâinâtı o kàmete göre dikiyor. Herbir günü bir satır yaparak dekàik‑ı hikmetiyle müzeyyen, mücedded mevcûdâtı onda yazıyor.
Hem O Kadîr‑i Mutlak, herbir asrı, herbir seneyi, herbir günü bir model yaptığı gibi, rû‑yi zemini, herbir dağ ve sahrâyı, bağ ve bostanı, herbir ağacı birer model yapmıştır. Vakit be‑vakit, taze taze birer kâinâtı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icâd ediyor. Birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor. Mevsim be‑mevsim her bağ ve bostanda taze taze mu'cizât‑ı kudretini ve hedâyâ‑yı rahmetini gösterir. Yeni birer kitab‑ı hikmet-nümâ yazıyor. Taze taze birer matbaha‑i rahmetini kuruyor. Mücedded bir hulle‑i san'at-nümâ giydiriyor. Her baharda, herbir ağaca sündüs‑misâl taze bir çarşaf giydiriyor. Lü'lü'‑misâl yeni bir murassaâtla süslendiriyor. Yıldız‑misâl rahmet hediyeleriyle ellerini dolduruyor.
276
İşte şu işleri nihâyet hüsn‑ü san'at ve kemâl‑i intizam ile yapan ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyâr âlemleri, nihâyet hikmet ve inâyet ve kemâl‑i kudret ve san'at ile değiştiren Zât; elbette gayet Kadîr ve Hakîm’dir. Nihâyet derecede Basîr ve Alîm’dir. Tesâdüf O’nun işine karışamaz. İşte O Zât‑ı Zülcelâl’dir ki, şöyle fermân ediyor: ﴿اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ deyip hem kemâl‑i kudretini ilân, hem kudretine nisbeten haşir ve kıyâmet gayet sehl ve külfetsiz olduğunu beyân ediyor. Emr‑i tekvînîsi, kudret ve irâdeyi tazammun ettiğini ve bütün eşya, evâmirine gayet musahhar ve münkàd olduklarını ve mübâşeretsiz, muâlecesiz halkettiği için icâdındaki sühûlet‑i mutlakayı ifâde için, sırf bir emirle işler yaptığını, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân ile fermân ediyor.
Hâsıl‑ı kelâm: Bir kısım âyetler; eşyada, hususan bidâyet‑i icâdında gayet derecede hüsn‑ü san'atı ve nihâyet derecede kemâl‑i hikmeti ilân ediyor. Diğer kısmı; eşyada, hususan tekrar icâdında ve iâdesinde gayet derecede sühûlet ve sür'atini, nihâyet derecede inkıyad ve külfetsizliğini beyân eder.
277

Üçüncü Şuâ

Ey haddinden tecâvüz etmiş nefs‑i pür-vesvâs! Diyorsun ki: ﴿بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ﴿مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا﴿وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِgibi âyetler, nihâyet derecede Kurbiyet‑i İlâhiye’yi gösteriyor.
﴿وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴿تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ
Ve hadîste vârid olan Cenâb‑ı Hak, yetmiş bin hicâb arkasındadır.” ve mi'râc gibi hakikatler, nihâyet derecede bu'diyetimizi gösteriyor. Şu sırr‑ı gâmızı fehme takrib edecek bir izâh isterim?
Elcevab: Öyle ise, dinle:
Evvelâ: Birinci Şuâ’ın âhirinde demiştik: Nasıl ki güneş, kayıdsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle; sana, senin rûhun penceresi ve onun âyinesi olan göz bebeğinden daha yakın olduğu hâlde, sen, mukayyed ve maddede mahpus olduğun için ondan gayet uzaksın. Onun, yalnız bir kısım akisleriyle, gölgeleriyle temâs edebilirsin ve bir nev'i cilveleriyle ve cüz'î tecellîleriyle görüşebilirsin ve bir sınıf sıfatları hükmünde olan elvânlarına ve bir tâife isimleri hükmünde olan şuâlarına ve mazharlarına yanaşabilirsin.
Eğer güneşin mertebe‑i aslîsine yanaşmak ve bizzat doğrudan doğruya güneşin zâtı ile görüşmek istersen, o vakit pek çok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin ve pek çok merâtib‑i külliyetten geçmekliğin lâzım gelir. Âdeta sen, ma'nen tecerrüd cihetiyle küre‑i arz kadar büyüyüp, hava gibi rûhen inbisat edip ve kamer kadar yükselip, bedir gibi mukâbil geldikten sonra bizzat perdesiz onunla görüşüp, bir derece yanaşmak da'vâ edebilirsin.
Öyle de; O Celîl‑i Pür-kemâl, O Cemîl‑i Bî-misâl, O Vâcibü'l‑Vücûd, O Mûcid‑i Küll-i Mevcûd, O Şems‑i Sermed, O Sultan‑ı Ezel ve Ebed, sana senden yakındır. Sen, O’ndan nihâyetsiz uzaksın. Kuvvetin varsa temsîldeki dekàiki tatbik et
278
Sâniyen: Meselâ: ﴿وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Bir pâdişahın çok isimleri içinde Kumandan ismi çok mütedâhil dâirelerde tezâhür eder. Serasker dâire‑i külliyesinden tut, müşîriyet ve ferîkiyet, yüzbaşı, onbaşıya kadar geniş ve dar, küllî ve cüz'î dâirelerde de zuhûr ve tecellîsi vardır. Şimdi bir nefer, hizmet‑i askeriyesinde onbaşı makamında tezâhür eden cüz'î kumandanlık noktasını merci' tutar, kumandan‑ı a'zamına şu cüz'î cilve‑i ismiyle temâs eder ve münâsebetdâr olur. Eğer asıl ismiyle temâs etmek, ona o ünvân ile görüşmek istese onbaşılıktan serasker mertebe‑i külliyesine çıkmak lâzım gelir.
Demek pâdişah, o nefere ismiyle, hükmüyle, kanunuyla ve ilmiyle, telefonuyla ve tedbiriyle ve eğer o pâdişah, evliyâ‑i ebdâliyeden nurânî olsa, bizzat huzuruyla gayet yakındır. Hiçbir şey mâni olup hâil olamaz. Hâlbuki o nefer, gayet uzaktır. Binler mertebeler hâil, binler hicâblar fâsıldır. Fakat bazen merhamet eder, hilâf‑ı âdet bir neferi huzuruna alır, lütfuna mazhar eder
Öyle de; emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ ’e mâlik, güneşler ve yıldızlar emirber nefer hükmünde olan Zât‑ı Zülcelâl, herşeye herşeyden daha ziyâde yakın olduğu hâlde herşey O’ndan nihâyetsiz uzaktır. O’nun huzur‑u Kibriyâ’sına perdesiz girmek istenilse; zulmânî ve nurânî, yani maddî ve ekvânî ve esmâî ve sıfâtî yetmiş binler hicâbdan geçmek, her ismin binler hususî ve küllî derecât‑ı tecellîsinden çıkmak, gayet yüksek tabakàt‑ı sıfâtında mürûr edip ism‑i a'zamına mazhar olan Arş‑ı A'zamına urûc etmek; eğer cezb ve lütfu olmazsa, binler seneler çalışmak ve sülûk etmek lâzım gelir.
279
Meselâ; sen, O’na Hàlık ismiyle yanaşmak istersen Senin Hàlık’ın hususiyetiyle, sonra Bütün insanların Hàlık’ı cihetiyle, sonra Bütün zîhayatların Hàlık’ı ünvânıyla, sonra Bütün mevcûdâtın Hàlık’ı ismiyle münâsebetdârlık lâzım gelir. Yoksa zıllde kalırsın, yalnız cüz'î bir cilveyi bulursun.
Bir İhtar: Temsîldeki pâdişah, aczi için, kumandanlık isminin merâtibinde müşîr ve ferîk gibi vâsıtalar koymuştur. Fakat* ﴿بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ olan Kàdir‑i Mutlak, vâsıtalardan müstağnîdir. Vâsıtalar sırf zâhirîdirler, perde‑i izzet ve azamettirler. Ubûdiyet ve hayret ve acz ve iftikàr içinde Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine dellâldırlar, temâşâgerdirler. Muîni değiller, şerîk‑i Saltanat-ı Rubûbiyet olamazlar.

Dördüncü Şuâ

İşte ey tenbel nefsim! Bir nev'i mi'râc hükmünde olan namazın hakikati; sâbık temsîlde bir nefer mahz‑ı lütûf olarak huzur‑u şâhâneye kabûlü gibi, mahz‑ı rahmet olarak Zât‑ı Celîl-i Zülcemâl ve Ma'bûd‑u Cemîl-i Zülcelâl’in huzuruna kabûlündür. Allâhu Ekber deyip, ma'nen ve hayâlen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd‑ı maddiyâttan tecerrüd edip, bir mertebe‑i külliye-i ubûdiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nev'i huzura müşerref olup, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ hitâbına (herkesin kàbiliyeti nisbetinde) bir mazhariyet‑i azîmedir.
Âdeta harekât‑ı salâtiyede tekrarla Allâhu Ekber, Allâhu Ekber demekle kat'‑ı merâtib ve terakkiyât‑ı maneviyeye ve cüz'iyâttan devâir‑i külliyeye çıkmasına bir işârettir ve mârifetimiz haricindeki kemâlât‑ı Kibriyâ’sının mücmel bir ünvânıdır. Güyâ herbir Allâhu Ekber bir basamak‑ı mi'râciyeyi kat'ına işârettir.
İşte şu hakikat‑i salâttan ma'nen veya niyeten veya tasavvuran veya hayâlen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saâdettir.
280
İşte Hac’da pek kesretli Allâhu Ekber denilmesi şu sırdandır. Çünkü; Hacc‑ı Şerîf, bil'asâle herkes için bir mertebe‑i külliyede bir ubûdiyettir. Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm‑i mahsûsta ferîk dâiresinde bir ferîk gibi, pâdişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de; bir hacı, ne kadar âmî de olsa, kat'‑ı merâtib etmiş bir velî gibi umum aktâr‑ı arzın Rabb‑i Azîm’i ünvânıyla Rabbine müteveccihtir. Bir ubûdiyet‑i külliye ile müşerreftir.
Elbette Hac miftâhıyla açılan merâtib‑i külliye-i Rubûbiyet ve dûrbîniyle nazarına görünen âfâk‑ı azamet-i Ulûhiyet ve şeâiriyle kalbine ve hayâline gittikçe genişlenen devâir‑i ubûdiyet ve merâtib‑i kibriyâ ve ufk‑u tecelliyâtın verdiği harâret, hayret ve dehşet ve heybet‑i Rubûbiyet اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُile teskin edilebilir ve onunla, o merâtib‑i münkeşife-i meşhûde veya mutasavvire ilân edilebilir.
Hac’dan sonra şu mânâyı; ulvî ve küllî, muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf‑küsûf namazında, cemâatle kılınan namazda bulunur. İşte Şeâir‑i İslâmiyenin, velev sünnet kabîlinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır.
281
سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ خَزَائِنَهُ بَيْنَ الْكَافِ وَالنُّونِ
﴿فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤٰاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
﴿رَبَّناَ لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى رَسُولِكَ الْاَ كْرَمِ مَظْهَرِ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاِخْواَنِهِ وَاَتْبَاعِهِ اٰم۪ينَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ

Küçük Bir Zeyl

Kadîr‑i Alîm ve Sâni'‑i Hakîm, kanuniyet şeklindeki âdâtının gösterdiği nizâm ve intizamla, kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesâdüf işine karışmadığını izhâr ettiği gibi; şüzûzât‑ı kanuniye ile, âdetinin hàrikalarıyla, tağayyürât‑ı sûriye ile, teşahhusâtın ihtilâfâtıyla, zuhûr ve nüzûl zamanının tebeddülüyle meşîetini, irâdetini, fâil‑i muhtar olduğunu ve ihtiyarını ve hiçbir kayd altında olmadığını izhâr edip yeknesak perdesini yırtarak ve herşey, her ânda, her şe'nde, herşeyinde O’na muhtaç ve Rubûbiyet’ine münkàd olduğunu i'lâm etmekle gafleti dağıtıp, ins ve cinnin nazarlarını esbâbdan Müsebbibü'l‑Esbâb’a çevirir. Kur'ân’ın beyânâtı şu esâsa bakıyor:
282
Meselâ: Ekser yerlerde bir kısım meyvedâr ağaçlar bir sene meyve verir, yani rahmet hazinesinden ellerine verilir, o da verir. Öbür sene bütün esbâb‑ı zâhiriye hazırken meyveyi alıp vermiyor.
Hem meselâ: Sâir umûr‑u lâzimeye muhâlif olarak yağmurun evkàt‑ı nüzûlü o kadar mütehavvildir ki, muğayyebât‑ı hamsede dâhil olmuştur. Çünkü: Vücûdda en mühim mevki, hayat ve rahmetindir. Yağmur ise, menşe'‑i hayat ve mahz‑ı rahmet olduğu için elbette o âb‑ı hayat, o mâ‑i rahmet, gaflet veren ve hicâb olan yeknesak kaidesine girmeyecek; belki, doğrudan doğruya Cenâb‑ı Mün'im, Muhyî ve Rahmân ve Rahîm olan Zât‑ı Zülcelâl, perdesiz, elinde tutacak; , her vakit duâ ve şükür kapılarını açık bırakacak.
Hem meselâ: Rızık vermek ve muayyen bir sîmâ vermek, birer ihsân‑ı mahsûs eseri gibi ummadığı tarzda olması; ne kadar güzel bir sûrette meşîet ve ihtiyar‑ı Rabbâniye’yi gösteriyor.
Daha tasrif‑i hava ve teshìr‑i sehâb gibi Şuûnât‑ı İlâhiye’yi bunlara kıyâs et
283

Onyedinci Söz

﴿
﴿اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ ز۪ينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا ❋ وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يدًا جُرُزًا﴿وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ
Bu Söz, iki àlî makam ve bir parlak zeylden ibarettir.

Birinci Makam

Hàlık‑ı Rahîm ve Rezzâk‑ı Kerîm ve Sâni'‑i Hakîm; şu dünyayı, âlem‑i ervâh ve rûhâniyât için bir bayram, bir şehr‑âyin sûretinde yapıp bütün esmâsının garâib‑i nukùşuyla süslendirip küçük‑büyük, ulvî‑süflî herbir rûha, ona münâsib ve o bayramdaki ayrı ayrı hesabsız mehâsin ve in'âmâttan istifade etmeğe muvâfık ve havâs ile mücehhez bir cesed giydirir, bir vücûd‑u cismânî verir, bir defa o temâşâgâha gönderir.
Hem, zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıt'alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt'ayı, birer tâife; rûhlu mahlûkatına ve nebâtî masnûâtına birer resm‑i geçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır.
Ve bilhassa rû‑yi zemin, hususan bahar ve yaz zamanında masnûât‑ı sağîrenin tâifelerine öyle şa'şaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki; tabakàt‑ı àliyede olan rûhâniyâtı ve melâikeleri ve sekene‑i semâvâtı seyre celbedecek bir câzibedârlık görünüyor ve ehl‑i tefekkür için öyle şirin bir mütâlaagâh oluyor ki; akıl ta'rifinden âcizdir.
284
Fakat bu ziyâfet‑i İlâhiye ve bayram‑ı Rabbâniye’deki ism‑i Rahmân ve Muhyî’nin tecellîlerine mukâbil ism‑i Kahhâr ve Mümît, firâk ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise; وَسِعَتْ رَحْمَت۪ي كُلَّ شَيْءٍ rahmetinin vüs'at‑i şümûlüne zâhiren muvâfık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet‑i muvâfakati vardır. Bir ciheti şudur ki:
Sâni'‑i Kerîm, Fâtır‑ı Rahîm, herbir tâifenin resm‑i geçit nöbeti bittikten ve o resm‑i geçitten maksûd olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibariyle dünyadan, merhametkârâne bir tarz ile tenfîr edip usandırıyor, istirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeğe bir şevk ihsân ediyor ve vazife‑i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan‑ı aslîlerine bir meyelân‑ı şevk-engîz, rûhlarında uyandırıyor.
Hem O Rahmân’ın nihâyetsiz rahmetinden uzak değil ki; nasıl vazife uğrunda, mücâhede işinde telef olan bir nefere şehâdet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismânî bir vücûd‑u bâkî vererek, Sırat üstünde, sâhibine Burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfâtlandırıyor
Öyle de, sâir zîrûh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsûs vazife‑i fıtriye-i Rabbâniye’lerinde ve evâmir‑i Sübhâniye’nin itâatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîrûhların, onlara göre bir çeşit mükâfât‑ı rûhâniye ve onların isti'dâdlarına göre bir nev'i ücret‑i maneviye, o tükenmez hazine‑i rahmetinden baîd değil ki, bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
285
Lâkin, zîrûhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyâde istifade eden insan, dünyaya pek çok meftûn ve mübtelâ olduğu hâlde, dünyadan nefret ve âlem‑i bekàya geçmek için eser‑i rahmet olarak iştiyak‑engîz bir hâlet verir. Kendi insaniyeti dalâlette boğulmayan insan, o hâletten istifade eder. Rahat‑ı kalb ile gider. Şimdi, o hâleti intac eden vecihlerden, nümûne olarak beşini beyân edeceğiz.
Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle; dünyevî, güzel ve câzibedâr şeyler üstünde fenâ ve zevâlin damgasını ve acı mânâsını göstererek, o insanı dünyadan ürkütüp, o fânîye bedel, bir bâkî matlûbu arattırıyor.
İkincisi: İnsanın alâka peydâ ettiği bütün ahbablardan yüzde doksandokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddi muhabbet sâikasıyla, o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsân edip, mevt ve eceli mesrûrâne karşılattırıyor.
Üçüncüsü: İnsandaki nihâyetsiz zaîflik ve âcizliği, bazı şeylerle ihsâs ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahate ciddi bir arzu ve bir diyar‑ı âhere gitmeye samîmî bir şevk veriyor.
Dördüncüsü: İnsan‑ı mü'mine nur‑u îmân ile gösterir ki: Mevt, i'dâm değil, tebdil‑i mekândır. Kabir ise, zulümâtlı bir kuyu ağzı değil, nurâniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şa'şaasıyla Âhiret’e nisbeten bir zindân hükmündedir. Elbette, zindân‑ı dünyadan bostan‑ı cinâna çıkmak ve müz'ic dağdağa‑i hayat-ı cismâniyeden âlem‑i rahata ve meydân‑ı tayerân-ı ervâha geçmek ve mahlûkatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur‑u Rahmân’a gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saâdettir.
286
Beşincisi: Kur'ân’ı dinleyen insana, Kur'ân’daki ilm‑i hakikati ve nur‑u hakikatle dünyanın mâhiyetini bildirmekliği ile dünyaya aşk ve alâka pek mânâsız olduğunu anlatmaktır. Yani, insana der ve isbât eder ki:
Dünya; bir kitab‑ı samedânîdir. Hurûf ve kelimâtı, nefislerine değil; belki, başkasının zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise, mânâsını bil, al; nukùşunu bırak git!‥
Hem bir mezraadır. Ek ve mahsulünü al, muhâfaza et; müzahrefâtını at, ehemmiyet verme!‥
Hem birbiri arkasında dâim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise, onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezâhür eden esmânın tecelliyâtını anla ve müsemmâlarını sev ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes!‥
Hem seyyâr bir ticâretgâhtır. Öyle ise, alışverişini yap, gel. Ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhûde koşma, yorulma!‥
Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise, nazar‑ı ibretle bak ve zâhirî çirkin yüzüne değil; belki, Cemîl‑i Bâkî’ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve fâideli bir tenezzüh yap, dön. Ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme!‥
Hem bir misâfirhânedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandâr‑ı Kerîm’in izni dâiresinde ye, , şükret. Kanunu dâiresinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzûlî bir sûrette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma!‥” gibi zâhir hakikatlerle dünyanın iç yüzündeki esrârı gösterip, dünyadan müfârakatı gayet hafifleştirir, belki hüşyâr olanlara sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her şe'ninde bir izi bulunduğunu gösterir.
İşte Kur'ân şu Beş Veche işâret ettiği gibi, başka hususî vecihlere dahi Âyât‑ı Kur'âniye işâret ediyor.
Veyl o kimseye ki, şu beş vecihten bir hissesi olmaya
287

Onyedinci Söz’ün İkinci Makamı()

Bırak Bîçâre Feryâdı

Bırak bîçâre feryâdı, belâdan gel tevekkül kıl.
Zîra feryâd; belâ‑ender, hatâ‑ender belâdır bil.
.
Belâ vereni buldunsa, atâ‑ender, safâ‑ender belâdır bil.
Bırak feryâdı, şükür kıl, mânend‑i belâbil, demâ keyfinden güler hep gül‑mül.
.
Ger bulmazsan; bütün dünya cefâ‑ender, fenâ‑ender hebâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl.
.
Tevekkül ile belâ yüzünde gül, o da gülsün.
O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
.
Bil ey hodgâm, bu dünyada saâdet, terk‑i dünyada
Hudâbîn isen, o kâfîdir, bıraksan da bütün eşya lehinde.
.
Ger hodbîn isen, helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.
Demek terki gerektir, her iki hâlde bu dünyada.
.
Terki demek; Hudâ mülkü, O’nun izni, O’nun nâmıyla bakmakta
Ticâret istiyorsan ger, şu fânî ömrünü bâkîye tebdilde.
.
Eğer nefsine tâlib isen, çürüktür, hem temelsiz de
Eğer âfâkı ister isen, fenâ damgası üstünde.
.
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.
Öyle ise, geç İyi mallar dizilmiş arkasında
288

Siyah Dutun Bir Meyvesi

O mübârek dut başında Eski Said, Yeni Said lisânıyla söylemiştir.
Muhâtabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftûnlarıdır.
Mütekellim nefsim değil, tilmiz‑i Kur'ân nâmına kalbimdir.
.
Geçen sözler hakikattir, sakın şaşma, hududundan hazer aşma.
Ecânib fikrine sapma, dalâlettir kulak asma, eder elbet seni nâdim.
.
Görürsün en ziyâdârın, zekâvette alemdârın
O hayretten der dâim: Eyvâh! Kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaştım.”
.
Kur'ân dedirtir; ben de derim, hiç de çekinmem.
O’ndan O’na şekvâ ederim, sen gibi şaşmam.
.
Hak’tan Hakk’a feryâd ederim, sen gibi aşmam.
Yerden göğe da'vâ ederim, sen gibi kaçmam.
.
Ki Kur'ân’da hep da'vâ nurdan nuradır, sen gibi caymam.
Kur'ân’dadır hak hikmet, isbât ederim, muhâlif felsefeyi beş para saymam.
.
Furkàn’dadır elmas hakikat, dercân ederim, sen gibi satmam.
Halktan Hakk’a seyran ederim, sen gibi sapmam.
.
Dikenli yolda tayrân ederim, sen gibi basmam.
Ferşten arşa şükrân ederim, sen gibi asmam.
.
Mevte, ecele dost bakarım, sen gibi korkmam.
Kabre gülerekten girerim, sen gibi ürkmem.
.
Ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı sen gibi görmem.
Ahbaba kavuşturur beni, kabirden darılmam, sen gibi kızmam.
.
289
Rahmet kapısı, nur kapısı, hak kapısı; ondan sıkılmam, geri çekilmem.
Bismillâh diyerek çalıyorum (Hâşiye‑1) arkama bakmam, dehşet de almam.
.
Elhamdülillâh diyerek rahat bulup yatacağım, zahmeti çekmem, vahşette kalmam.
Allâhu Ekber diyerek Ezân‑ı Haşr’i işitip kalkacağım (Hâşiye‑2) Mahşer‑i Ekber’den çekinmem, Mescid‑i A'zam’dan çekilmem.
.
Lütf‑u Yezdân, Nur‑u Kur'ân, Feyz‑i Îmân sâyesinde hiç üzülmem.
Durmayıp koşacağım, Arş‑ı Rahmân zılline uçacağım, sen gibi şaşmam! İnşâallâh.
290

Zeyl

Kalbe Fârisî Olarak Tahattur Eden Bir Münâcât

هٰذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِي الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِس۪ي
Yani; bu münâcât, kalbe Fârisî olarak tahattur ettiğinden Fârisî yazılmıştır. Evvelce matbu' olan Hubâb Risalesi”nde dercedilmişti.
يَا رَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ مِى كَرْدَمْ دَرْدِ خُودْ رَا دَرْمَانْ نَمِى دِيدَمْ
Yâ Rab! Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma dayanıp derdime derman aramak için cihât‑ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım. Ma'nen bana denildi ki: Yetmez mi dert derman sana.”
دَرْ رَاسْت مِى دِيدَمْ كِه دِى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْت
Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan tesellî almak için baktım. Fakat gördüm ki: Dünkü gün, pederimin kabri ve geçmiş zaman, ecdâdımın bir mezar‑ı ekberi sûretinde göründü. Tesellî yerine vahşet verdi. (Hâşiye‑1)
وَ دَرْ چَپْ دِيدَمْ كِه فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْت
Sonra soldaki istikbâle baktım. Derman bulamadım. Belki yarınki gün, benim kabrim ve istikbâl ise, emsâlimin ve nesl‑i âtînin bir kabr‑i ekberi sûretinde görünüp, ünsiyet değil belki vahşet verdi. (Hâşiye‑2)
291
وَ اِيمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْت
Soldan dahi hayır görünmediği için, hazır güne baktım. Gördüm ki: Şu gün, güyâ bir tabuttur. Hareket‑i mezbûhânede olan cismimin cenazesini taşıyor. (Hâşiye‑3)
بَرْ سَرِ عُمْرْ جَنَازَهِٔ مَنْ اِيسْتَادَه اَسْت
İşbu cihetten dahi devâ bulamadım. Sonra başımı kaldırıp şecere‑i ömrümün başına baktım. Gördüm ki: O ağacın tek meyvesi benim cenazemdir ki, o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor. (Hâşiye‑4)
دَرْ قَدَمْ اۤبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَ خَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْت
O cihetten dahi me'yûs olup başımı aşağıya eğdim. Baktım ki: Aşağıda, ayak altında kemiklerimin toprağı ile mebde'‑i hilkatimin toprağı birbirine karışmış gördüm. Derman değil, derdime dert kattı. (Hâşiye‑5)
چُونْ دَرْ پَسْ مِى نِگَرَمْ بِينَمْ اِينْ دُنْيَاءِ بِى بُنْيَادْ هِيچْ دَرْ هِيچَسْت
Ondan dahi nazarı çevirip arkama baktım. Gördüm ki: Esâssız, fânî bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem değil, belki vahşet ve dehşet zehirini ilâve etti. (Hâşiye‑6)
وَ دَرْ پِيشْ اَنْدَازَهِٔ نَظَرْ مِى كُنَمْ دَرِ قَبْر كُشَادَه اَسْت
وَ رَاهِ اَبَدْ بَدُورِ دِرَازْ پَدِيدَارَسْت
Onda dahi hayır görmediğim için ön tarafıma, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki: Kabir kapısı yolumun başında açık görünüp, onun arkasında ebede giden cadde, uzaktan uzağa nazara çarpıyor. (Hâşiye‑7)
292
مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى چِيزِى نِيسْت دَرْ دَسْت
İşte şu altı cihette ünsiyet ve tesellî değil, belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukâbil, benim elimde bir cüz'‑i ihtiyarîden başka hiçbir şey yoktur ki, ona dayanıp onunla mukàbele edeyim. (Hâşiye‑8)
كِه اُو جُزْء هَمْ عَاجِزْ، هَمْ كُوتَاه وَ هَمْ كَمْ عَيَارَسْت
Hâlbuki o cüz'‑i ihtiyarî denilen silâh‑ı insanî hem âciz, hem kısadır, hem ayarı noksandır. İcâd edemez, kisbden başka hiçbir şey elinden gelmez. (Hâşiye‑9)
نَه دَرْ مَاضِى مَجَالِ حُلُولْ نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذَسْت
Ne geçmiş zamana hulûl edebilir, ne de gelecek zamana nüfûz edebilir. Mâzi ve müstakbele ait emellerime ve elemlerime fâidesi yoktur. (Hâşiye‑10)
مَيْدَانِ اُو اِينْ زَمَانِ حَال وَ يَكْ اۤنِ سَيَّالَسْت
O cüz'‑i ihtiyarînin meydân‑ı cevelânı, kısacık şu zaman‑ı hâzır ve bir ân‑ı seyyâldir.
بَا اِينْ هَمَه فَقْرْهَا وَ ضَعْفْهَا قَلَمِ قُدْرَتِ تُو اۤشِكَارَه
نُوِشْتَه اَسْت، دَرْ فِطْرَتِ مَا مَيْلِ اَبَدْ وَ اَمَلِ سَرْمَدْ
İşte şu bütün ihtiyaçlarımla ve zaîfliğimle ve fakr ve aczimle beraber altı cihetten gelen dehşetler ve vahşetlerle perîşan bir hâlde iken; kalem‑i kudretle sahife‑i fıtratımda ebede uzanan arzular ve sermede yayılan emeller âşikâre bir sûrette yazılmıştır, mâhiyetimde dercedilmiştir.
293
بَلْكِه هَرْ چِه هَسْت هَسْت
Belki dünyada ne varsa nümûneleri fıtratımda vardır. Umum onlara karşı alâkadarım. Onlar için çalıştırıyorum, çalışıyorum.
دَائِرَهِٔ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ دَائِرَهِٔ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْگِى دَارَسْت
İhtiyaç dâiresi, nazar dâiresi kadar büyüktür, geniştir.
خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ نِيزْ رَسَدْ
دَرْ دَسْت هَرْ چِه نِيسْت دَرْ اِحْتِيَاجْ هَسْت
Hattâ hayâl nereye gitse ihtiyaç dâiresi dahi oraya gider. Orada da hâcet vardır. Belki her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan, ihtiyaçta vardır. Elde bulunmayan ise, hadsizdir.
Birinci Şuâ — Sözler | risaleinur.site