980
Zâika Telgrafçıdır, Telziz ile Baştan Çıkarma
(❋) Rubûbiyet‑i İlâh, hikmet ve inâyeti, ağızla hem burunla iki merkezi teşkil eylemiştir; içinde hudud karakolu, hem
muhbirleri de koymuş. Şu âlem‑i sağîrde damarları telefon, a'sâbları telgraf hükmüne vaz'eylemiş. Şâmme telefonu, hem
telgrafa zâika inâyet memur etmiş. O Rezzâk‑ı Hakîki, erzâk üstüne koymuş rahmetten bir ta'rife; ta'm ve levn ve hem
râyiha. İşte şu havâss‑ı selâse, O Rezzâk cânibinden birer ilânnâmesi, birer dâvetnâmesi, bir izinnâmesi, hem
bir dellâldır ki muhtaç ve müşteriler hep onlarla celb olur. Mürtezık hayvanlara zevk ve rü'yet ve şemm, birer âlet vermiş. Hem
taamları muhtelif zînetlerle süsletmiş; hevâî gönülleri avutup, lâkaydları tehyîc ile cezbetmiş. Vaktâ, taam girse hem
ağıza, birdenbire zâika her tarafa bir telgraf çekiyor bedenin aktârına. Şâmme telefon veriyor, gelen taam nev'i, hem
çeşitleri de söyler. Hâcetleri muhtelif, ayrı ayrı mürtezık, ona göre davranır, ona da hazırlanır ya cevab‑ı red gelir, hem
kapı dışarı atar, yüzüne de tükürür. İnâyet tarafından mâdem buna memurdur; zevki baştan çıkarma! Hem
telziz ile aldatma, sonra o da unutur; doğru iştihâ nedir? Bir iştihâ‑yı kâzib gelir, başına çatar. Hatâsı, maraz ile hem
illetlerle cezalar gelir. Hakîki lezzet hakîki iştihâdan çıkar, doğru iştihâ sâdık bir ihtiyaçtan. Bu lezzet‑i kâfîde şah, hem
gedâ beraber, hem bâhemdir bir dinar ve bir dirhem. O lezzet berhem‑zened, eleme olur merhem.
Niyet Gibi, Tarz‑ı Nazar Dahi Âdeti İbâdete Çevirir
Şu noktaya dikkat et; nasıl olur niyetle mübâh âdât, ibâdât… Öyle, “tarz‑ı nazarla” fünûn‑u ekvân, olur maârif‑i İlâhî…
981
Tedkik dahi tefekkür, yani ger harfî nazarla, hem san'at noktasında “Ne güzeldir.” yerine “Ne güzel yapmış Sâni', nasıl yapmış o mâhî.”
Nokta‑i nazarında kâinâta bir baksan; nakş‑ı Nakkàş-ı Ezel, nizâm ve hikmetiyle lem'a‑i kasd u itkan, tenvir eder şübehi.
Döner ulûm‑u kâinât, maârif‑i İlâhî. Eğer mânâ‑yı ismiyle, tabiat noktasında, “zâtında nasıl olmuş” eğer etsen nigâhı,
bakarsan kâinâta, dâire‑i fünûnun dâire‑i cehl olur. Bîçâre hakikatler, kıymetsiz eller kıymetsiz eder, çoktur bunun güvâhı.
Böyle Zamanda Tereffühte İzn‑i Şer'î Bizi Muhtar Bırakmaz
Lezâiz çağırdıkça “Sanki yedim” demeli. “Sanki yedim” düstur eden, bir mescidi yemedi. (❋)
Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi, tena'uma ihtiyar, bir derece var idi.
Şimdi ise, ekseri açlığa düştü kaldı, telezzüze ihtiyar İzn‑i Şer'î kalmadı.
Sevâd‑ı a'zam, hem ekseriyet‑i masûmun maîşeti basittir. Teğaddî besâtetiyle onlara tâbi olmak,
bin kerre müreccahtır, ekalliyet‑i müsrife, ya bir kısım sefîhe teğaddîde tereffüh noktasında benzemek.
Zaman Olur Ki, Adem‑i Ni'met, Ni'mettir
Hâfıza bir ni'mettir. Fakat ahlâksız bir adamda, musîbet zamanında nisyan ona râcihtir.
Nisyan da bir ni'mettir; yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkim olmuş âlâmı unutturur.
982
Her Musîbette Bir Cihet‑i Ni'met Var
Ey musîbet‑zede! Musîbetin içinde bir ni'met mündericdir; dikkat et de onu gör. Nasıl herşeyde vardır
bir derece‑i harâret, her musîbette vardır bir derece‑i ni'met. Daha büyüğü düşün, küçükteki ni'metin
dereceyi görerek, Allah’a çok şükr et. Yoksa isti'zamla ürkersen, “of‑of”la üflersen, o da aksine şişer.
Şişer de dehşetlenir. Eğer merak da etsen, bir iken ikileşir. Kalbde olan misâli, döner hakikat olur.
Hakikatten ders alır, sonra döner, başlıyor, kalbini tokatlıyor…
Büyük Görünme Küçülürsün
Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mîzanı bilmeli: Her adam için elbet cem'iyet‑i beşerde, ictimâî binada
görmek‑görünmek için, şu mertebe denilen bir penceresi var. Ger pencere kàmet‑i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetâvül edecek,
uzanacak. Ger pencere, kàmet‑i himmetinden alçaksa, tevâzu'la tekavvüs edecek, eğilecek.
Kâmillerde, büyüklük mikyâsıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklük mîzanıdır büyüklük.
Hasletlerin Yerleri Değişse, Mâhiyetleri Değişir
Bir haslet; yer ayrı, sîmâ bir; kâh dev ve kâh melek, kâh sâlih, kâh tâlih; misâli şunlardır:
Zaîfin kavîye karşı izzet‑i nefsi sayılan bir sıfat, ger olursa kavîde tekebbür ve gururdur.
Kavînin bir zaîfe karşı da tevâzu'u sayılan bir sıfatı, ger olursa zaîfte, tezellül ve riyâdır.
983
Bir ulü'l‑emir, makamında olursa ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir.
Hânesinde bulunsa mahviyeti tevâzu', ciddiyeti kibirdir.
Mütekellim‑i vahde olsa eğer bir zâtta: Müsâmaha hamiyet; fedâkârlık bir haslet, bir amel‑i sâlihtir.
Mütekellim‑i maa'l-gayr olsa eğer o zâtta: Müsâmaha hıyânet; fedâkârlık bir sıfat, bir amel‑i tâlihtir.
Tertib‑i mebâdîde tevekkül, tenbelliktir. Terettüb‑ü netice noktasındaki tefvîz, tevekkül‑ü şer'îdir.
Semere‑i sa'yine, kısmetine rızâ ise; memdûh bir kanâattir, meyl‑i sa'ye kuvvettir.
Mevcûd mala iktifâ, merğûb kanâat değil; belki dûn‑himmetliktir. Misâller daha çoktur.
Kur'ân mutlak zikreder; sâlihât ve takvâyı. İbhamında remz eder makàmâtın te'siri. Îcâzı bir tafsîldir, sükûtu geniş sözdür.
“El‑Hakku Ya'lû” Bizzat, Hem Âkıbet Muraddır
Ey arkadaş! Bir zaman bir sâil dedi: “Mâdem El‑Hakku ya'lû haktır; neden kâfir, müslime; kuvvet, hakka gâlibdir?”
Dedim: Dört noktaya bak! Bu müşkül de hallolur. Birinci nokta şudur: Her hakkın her vesilesi hak olması lâzım değildir.
Öyle de, her bâtılın her vesilesi bâtıl olması, yine lâzım değildir. Neticesi şu çıkar: Hak olan bir vesile, bâtıl vesileye gâlibdir.
984
Dolayısıyla, bir hak bir bâtıla, mağlûbdur muvakkaten, bilvâsıta olmuştur; yoksa bizzat, hem dâima değildir.
Lâkin âkıbetü'l‑âkıbe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr‑ı hilkati var. İkinci nokta şudur:
Her müslimin her vasfı müslim olmak vâcib iken, haricen her dem vâki, sâbit değildir.
Öyle de: Her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş'et etmek yine lâzım değildir.
Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş'et etmek‥ öyle de, her dem sâbit değildir.
Demek bir kâfirin müslim olan bir vasfı, müslimdeki lâmeşru' vasfına gâlib olur, bilvâsıta o kâfir dahi ona gâlibdir.
Hem dünyada, hayatın hakkı şâmil ve âmmdır. O rahmet‑i âmmenin bir cilve‑i mânidâr, onun bir sırr‑ı hikmeti var; küfür mâni değildir.
Üçüncü nokta şudur: O Zât‑ı Zülcelâl’in iki vasf‑ı kemâlden iki Şer'i tecellî; vasf‑ı irâdeden gelen meşîetle takdirdir,
o da şer'‑i tekvînî. Vasf‑ı Kelâmdan gelen şerîat‑ı meşhûre. Teşriî evâmire karşı itâat, isyan
nasıl olur; öyle de tekvînî evâmire itâat ve isyan olur. Birincisi gâliba dâr‑ı Uhrâ’da görür,
mücâzâtı, sevâbı. İkincisi ağleba dâr‑ı dünyada çeker, mükâfât ve ikàbı. Meselâ: Nasıl sabrın mükâfâtı zaferdir,
atâletin mücâzâtı sefâlet. Öyle de sa'yin sevâbı olur servet. Sebatta da galebedir mükâfât. Zehirin ikàbı bir maraz, panzehirin sevâbı bir sıhhattir.
985
Bazen iki şerîat evâmiri, bir şeyde beraber müctemi'dir, her birine bir cihet. Demek tekvînî emre itâat – ki bir haktır –
İtâat gâlib olur, o emrin isyanına ki bir tavr‑ı bâtıldır. Bir bâtıla vesile olmuş olursa bir hak, vaktâ ki gâlib olsa
bir bâtıla ki, olmuş o da vesile‑i hak; bilvâsıta bir hakkın bir bâtıla mağlûbdur; fakat bizzat değildir.
Demek “El‑Hakku ya'lû” bizzat demektir, hem âkıbet muraddır, kayd‑ı haysiyet maksûddur. Dördüncü nokta şudur:
Bir hak bilkuvve kalmış, yâhut kuvvetsiz kalmış, ya mahlûttur, hem mağşûş; ona da bir inkişaf, ya bir taze kuvvet vermek lâzım gelmiştir.
Mühezzeb ve müzehheb yapmak için muvakkat; bâtıl ona musallat, tâ ki sebîke‑i hak ne mikdar lüzum vardır.
Tâ mahz ve hàlis çıksın. Mebâdîde, dünyada bâtıl etse galebe, fakat kazanmaz harbi, “Âkıbetü'l‑müttakìn” ona vurur bir darbe!
İşte bâtıl mağlûbdur, “El‑Hakku ya'lû” sırrı onu çarpar ikàba: İşte hak da gâlibdir.
Bir Kısım Desâtir‑i İctimâiye
İctimâî hey'ette düsturları istersen: Müsâvâtsız adâlet, önce adâlet değil. Temâsülse, tezâdın mühim bir sebebidir.
Tenâsübse tesânüdün esâsı. Sığar‑ı nefistir tekebbürün menba'ı. Za'f‑ı kalbdir gururun mâdeni. Olmuş acz, muhâlefet menşe'i. Meraksa ilme hocadır.
İhtiyaçtır terakkînin üstadı. Sıkıntıdır muallime‑i sefâhet. Demek sefâhetin menba'ı sıkıntı olmuş. Sıkıntı ise mâdeni, ye'sle sû‑i zandır.
Dalâlet fikrîdir, zulümât kalbîdir, isrâf cesedîdir.
986
Kadınlar Yuvalarından Çıkıp Beşeri Yoldan Çıkarmış; Yuvalarına Dönmeli
اِذَا تَاَنَّثَ الرِّجَالُ السُّفَهَاءُ بِالْهَوَسَاتِ اِذًا تَرَجَّلَ النِّسَاءُ النَّاشِزَاتُ بِالْوَقَاحَاتِ (❋)
Mimsiz medeniyet, tâife‑i nisâyı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış, mebzûl metâ'ı yapmış. Şer'‑i İslâm onları
rahmeten dâvet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayat ailede. Temizlik, zînetleri.
Haşmetleri, hüsn‑ü hulk; lütf‑u cemâli, ismet; hüsn‑ü kemâli, şefkat; eğlencesi, evlâdı. Bunca esbâb‑ı ifsad, demir‑sebat kararı
lâzımdır tâ dayansın. Bir meclis‑i ihvânda güzel karı girdikçe, riyâ ile rekabet, hased ile hodgâmlık debretir damarları!
Yatmış olan hevesât, birdenbire uyanır. Tâife‑i nisâda serbestî inkişafı, sebeb olmuş beşerde ahlâk‑ı seyyienin birdenbire inkişafı.
Şu medenî beşerin hırçınlaşmış rûhunda, şu sûretler denilen küçük cenazelerin, mütebessim meyyitlerin rolleri pek azîmdir; hem müdhiştir te'siri. (❋)
Memnû' heykel, sûretler; ya zulm‑ü mütehaccir, ya mütecessid riyâ, ya müncemid hevestir, ya tılsımdır; celbeder o habîs ervâhları.
987
Tasarruf‑u Kudretin Vüs'ati, Vesâit ve Muînleri Reddeder
O Kadîr‑i Zülcelâl; tasarruf‑u kudreti, tevessü'‑ü te'siri noktasında oluyor şemsimiz zerre‑misâl.
Nev'‑i vâhidde olan tasarruf‑u azîmi, mesâfesi vâsi'dir. İki zerre beyninde câzibeyi ele al,
git de tâ Şemsü'ş‑Şümûs ve Kehkeşân beynindeki câzibenin yanında koy. Yükü bir kar dânesi bir melek, şemsi ele almış bir şems‑misâl
melek’in yanına getir. İğne kadar bir balığı, balina balığı da yanyana bırak. O Kadîr‑i Ezelî-i Zülcelâl
tecellî‑i vâsi'i asğardan tâ ekbere itkan‑ı mükemmeli birden tasavvura al. Câzibe ve nevâmis, vesâil‑i pür-seyyâl
gibi örfî emirler; tecellî‑i kudrete, tasarruf‑u hikmete birer isim olması, odur yalnız meâl.
Başka meâli olmaz, beraber de bir düşün; bileceksin bizzarûre ki; esbâb‑ı hakîki, vesâit‑i zîmisâl,
muînler, hem şerîkler birer emr‑i bâtıldır, birer hayâl‑i muhâl. O kudret nazarında hayat vücûda kemâl,
makamı büyük, mühimdir. Buna binâen derim: Küremiz, âlemimiz neden mutî', musahhar olmasın hayvan‑misâl.
O Sultan‑ı Ezel’in bu tarz hayvan tuyûru kesretle münteşirdir şu meydân‑ı fezâda, muhteşem ve pür‑cemâl,
bostan‑ı hilkatinde salmış da döndürüyor. Onlardaki nağamât, bunlardaki harekât; tesbihâttır o akvâl,
988
ibâdettir o ahvâl, Kadîm‑i Lemyezel’e, Hakîm‑i Lâyezâl’e. Küremiz hayvana pek benziyor, âsâr‑ı hayat gösteriyor. Eğer yumurta kadar küçülse bi'l‑farzı'l-muhâl,
minimini bir hayvan olması pek muhtemel. Yuvarlak bir huveyne, küre kadar büyüse, o da böyle olması pek karîb bir ihtimal.
Âlemimiz insan kadar küçülse; yıldızları, zerreler sûretine dönerse; bir zîşuûr hayvana dönmesi câiz olur, akıl da bulur mecâl.
Demek âlem, erkânlarıyla birer âbid‑i müsebbih, birer mutî'‑i musahhar Hàlık‑ı Lemyezel’e, Kadîr‑i Lâyezâl’e.
Kemmen büyük olması, keyfen büyük olması her vakit lâzım gelmez; zîra daha cezâletlidir saat‑ı hardal-misâl,
bir saatten ki timsâli Ayasofya kadardır. Bir sineğin hilkati hayret‑fezâdır filden, o mahlûk‑u bî-fasal.
Ger kalem‑i kudretle, bir cüz'‑ü ferd üstüne esîr’in cevâhir‑i ferdiyle yazılsa bir Kur'ân ki, sığar‑ı sahife nisbeti bir kiber‑i san'at-meâl.
Sahife‑i semâda yıldızlarla yazılan bir Kur'ân‑ı Kerîm’e; cezâletle müsâvî. Nakkàş‑ı Ezelî’nin san'atı her tarafta pür‑cemâl ve pür‑kemâl.
Her tarafta böyledir; derece‑i kemâlde kalemdeki ittihâd, tevhidi ilân eder. Bu kelâm‑ı pür-meâl; iyi bir dikkate al!
Melâike Bir Ümmettir; Şerîat‑ı Fıtriye ile Memurdur
Şerîat‑ı İlâhî ikidir, hem iki sıfattan gelmiş, iki insan muhâtab, hem de mükellef olmuş: Sıfat‑ı irâdeden gelen şer'‑i tekvînî,
989
insan‑ı ekber olan âlemin ahvâlini, hem de harekâtını – ki ihtiyarî değil – tanzim eden Şer'dir. O Meşîet‑i Rabbânî
yanlış bir ıstılahla tabiat da denilir. Sıfat‑ı kelâmından gelen şerîat ise, âlem‑i asğar olan insanın ef'âlini
–ki ihtiyarî olmuş– tanzim eden Şer'dir. İki Şer' bir yerde bazen eder ictimâ'. Melâike‑i İlâhî, bir ümmet‑i azîme, hem bir Cünd‑ü Sübhânî.
Birinci Şer'a olmuş hamele‑i mümtesil, amele‑i mümessil. Hem onlardan bir kısmı ibâd‑ı müsebbihtir, bir kısmı da müstağrak, Arş’ın mukarrebîni.
Madde Rikkat Peydâ Ettikçe, Hayat Şiddet Peydâ Eder
Hayat asıl esâstır; madde ona tâbidir, hem de onunla kàimdir. Bir hurdebînî huveyn havâss‑ı hamsesiyle, insanın havâssını
muvâzene edersen görürsün; insan ondan ne derece büyükse, havâssı o derece onunkinden aşağı. O huveyne işitir kardeşinin sesini,
hem de görür rızkını. Ger insan kadar büyüse; havâssı hayret‑fezâ, hayatı şu'le‑feşân, rü'yeti de berk‑âsâ bir nur‑u âsumânî.
İnsan, bir kütle‑i mevâttan bir zîhayat değildir, belki de milyarlarla zîhayat hüceyrâtından mürekkeb ve zîhayat bir hücre‑i insanî.
اِنَّ الْاِنْسَانَ كَصُورَةِ يٰسٓ كُتِبَتْ ف۪يهَا سُورَةُ يٰسٓ﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ﴾
990
Maddiyûnluk, Bir Tâun‑u Manevîdir
Maddiyûnluk bir tâun‑u manevî, beşere de tutturdu şu müdhiş bir sıtmayı,(❋) hem de ânî çarptırdı bir gadab‑ı İlâhî. Telkin, hem de taklid,
tenkide kàbiliyet‑i tevessü'ü nisbeten, o tâun da ediyor tevessü' ve intişar. Telkini fenden almış, medeniyetten taklid.
Hürriyet tenkid vermiş, gururundan dalâlet çıkmış.
Vücûdda Atâlet Yok. İşsiz Adam, Vücûdda Adem Hesabına İşler
En bedbaht, sıkıntılı, muzdarib; işsiz olan adamdır. Zîra ki atâlet: Vücûd içinde adem, hayat içinde mevttir.
Sa'y ise: Vücûdun hayatı, hem hayatın yakazasıdır elbet!
Ribâ, İslâm’a Zarar‑ı Mutlaktır
Ribâ atâlet verir, şevk‑i sa'yi söndürür. Ribânın kapıları, hem de onun kapları olan bu bankaların her
dem nef'i ise, beşerin en fenâ kısmınadır; onlar da gâvurlardır. Gâvurlardaki nef'i en fenâ kısmınadır; onlar da zâlimler. Her
dem zâlimlerdeki nef'i en fenâ kısmınadır; onlar da sefîhlerdir. Âlem‑i İslâm’a bir zarar‑ı mutlaktır. Mutlak beşer her
dem refahı, nazar‑ı şer'îde yoktur. Zîra harbî bir gâvur hürmetsiz, ismetsizdir; demi hederdir her
De……m
Kur'ân, Kendi Kendini Himâye Edip Hâkimiyetini İdâme Eder (❋❋)
Bir zâtı gördüm ki ye's ile mübtelâ, bedbînlikle hasta idi. Dedi: Ulemâ azaldı, kemiyet keyfiyeti. Korkarız, dinimiz sönecek de bir zaman.
Dedim: Nasıl kâinât söndürülmezse, îmân‑ı İslâmî de sönemez. Öyle de, zeminin yüzünde çakılmış mismarlar hükmünde her ân
991
olan İslâmî şeâir, dinî minârât, İlâhî maâbid, şer'î maâlim itfâ olmazsa, İslâmiyet parlayacak ân be‑ân!
Her bir ma'bed, bir muallim olmuş, tab'ıyla tabâyie ders verir. Her maâlim dahi birer üstad olmuştur; onun lisân‑ı hâli eder telkin‑i dinî; hatâsız, hem bî‑nisyân.
Her bir şeâir, bir hoca‑i dânâdır; Rûh‑u İslâm’ı, dâim enzâra ders veriyor. Mürûr‑u a'sâr ile sebeb‑i istimrar-ı zaman.
Güyâ tecessüm etmiş envâr‑ı İslâmiyet, şeâiri içinde. Güyâ tasallüb etmiş zülâl‑i İslâmiyet, maâbidi içinde, birer sütun‑u îmân.
Güyâ tecessüd etmiş Ahkâm‑ı İslâmiyet, maâlimi içinde. Güyâ tahaccür etmiş erkân‑ı İslâmiyet, avâlimi içinde, birer sütun‑u elmas. Onunla murtabıttır zemin ile âsumân.
Lâsiyyemâ: Bu Kur'ân‑ı Hatîb-i Mu'ciz-beyân, dâima tekrar eder bir hutbe‑i ezelî, aktâr‑ı İslâmî’de kalmamış hiç de bir köy, hem dahi hiç bir mekân,
nutkunu dinlemesin, ta'limi işitmesin. ﴿اِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ﴾sırrı ile hâfızlıktır pek de büyük bir rütbe. Tilâvet ise, ibâdet‑i ins ü cânn.
Onun içinde ta'lim, hem müsellemâtı tezkîr. Tekerrür‑ü zamanla nazariyât, kalbolur müsellemâta, hem döner bedîhiyâta, istemez daha beyân.
Zarûriyât‑ı dinî, nazariyâttan çıkıp zarûriyât olmuştur. Tezkîr ise kâfîdir, ihtar ise vâfîdir, şâfidir her dem Kur'ân.
İhtara, hem tezkîre, şu intibâh‑ı İslâm, hem ictimâî yakaza her birine veriyor, umuma ait olan delâil ve hem mîzan.
992
Mâdem ictimâî hayat İslâm’da başlamıştır; her birinin îmânı kendine mahsûs olan delile münhasıran değil; müstenid vicdân.
Belki cemâatin kalbinde gayr‑ı mahdûd esbâba dahi eder istinâd. Hattâ cây‑i dikkattir; bir mezheb‑i zaîfi, mürûr ettikçe zaman,
ibtali müşkül olur. Nerede kaldı ki İslâm, vahy ile fıtrat gibi, iki metîn esâsa hem istinâd etmiştir; hem bu kadar a'sârda nâfizâne hükümrân!‥
Râsih esâslarıyla, bâhir eserleriyle kürenin yarısıyla iltiham peydâ etmiş, bir rûh‑u fıtrî olmuş; nasıl küsûfa girer, küsûftan çıkmış el'ân!
Fakat maatteessüf, bazı zevzek kefere, safsatalı adamlar şu kasr‑ı àlînin metîn esâslarına ilişir buldukça imkân.
Onları deprettirir. Esâslara ilişilmez, onlarla oynanılmaz, sussun şimdi dinsizlik, iflas etti o teres. Bestir tecrübe‑i küfran ve yalan.
Bu Âlem‑i İslâm’ın âlem‑i küfre karşı en ileri karakol, şu dâru'l‑fünûn idi. Lâkayd ve gafletlikle hasm‑ı tabiat-yılan,
gediği açtı cebhenin arkasında, dinsizlik hücum etti, millet epey sarsıldı. En ileri karakol, İslâmiyet rûhuyla tenevvür etmiş cinân,
en mütesallib olmalı, en müteyakkız olmalı, yâhut o dâr olmamalı, İslâm’ı aldatmamalı. Îmânın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma'kes‑i nur-u îmân.
Bazen de mücâhiddir, bazen süpürgecidir. Dimağda vesveseler, hem pek çok ihtimaller kalb içine girmese, sarsılmaz îmân, vicdân.
Yoksa bazıların zannınca îmân dimağda olsa; rûh‑u îmân olan hakkalyakìne ihtimalât‑ı kesîre olur birer hasm‑ı bî-emân.
Kalb ile vicdân, mahall‑i îmân. Hads ile ilhâm, delil‑i îmân. Bir hiss‑i sâdis; tarîk‑ı îmân… Fikir ile dimağ, bekçi‑i îmân.
993
Ta'lim‑i Nazariyâttan Ziyâde, Tezkîr‑i Müsellemâta İhtiyaç Var
Zarûriyât‑ı dinî, müsellemât‑ı şer'î; kulûblerde hâsıldır, ihtar ile huzuru, tezkîr ile şuûru,
matlûb da hâsıl olur. İbare‑i Arabî (❋) daha ulvî ediyor tezkîri, hem ihtarı.
Onun için Cuma’da hutbe‑i Arabiye zarûriyâtı ihtar, müsellemâtı tezkîr, maalkifâye olur onun tarz‑ı tezkîri.
Nazariyâtı ta'lim onda maksûd değildir. Hem İslâm’ın vahdânî sîmâsında şu Arabî ibare bir nakş‑ı vahdettir, kabûl etmez teksiri.
Hadîs Der Âyete: Sana Yetişmek Muhâl!
Hadîs ile âyeti muvâzene edersen, bilbedâhe görürsün: Beşerin en belîği, vahyin de mübelliği, o dahi bâliğ olmaz
belâğat‑ı âyete. O da ona benzemez. Demek ki; lisân‑ı Ahmedî’den gelen herbir kelâm her dem O’nun olamaz.
Îcâz ile Beyân, İ'câz‑ı Kur'ân
Bir zaman rüyada gördüm ki; Ağrı Dağı altındayım. Birden o dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı.
Füc'eten bir adam yanımda peydâ oldu, dedi ki: “Îcâz ile beyân et, icmâl ile îcâz et, bildiğin envâ'‑ı i'câz-ı Kur'ân’ı!”
Daha rüyada iken tâbirini düşündüm, dedim: Şuradaki infilâk, beşerde bir inkılâba misâl. İnkılâbda ise; elbet hüdâ‑yı Furkànî,
994
her tarafta yükselip hem de hâkim olacak. İ'câzının beyânı, zamanı da gelecek! O sâile cevaben dedim: İ'câz‑ı Kur'ânî,
yedi menâbi'‑i külliyeden tecellî, hem yedi anâsırdan terekküb eder: Birinci Menba': Lafzın fesâhatinden selâset‑i lisânı.
Nazmın cezâletinden, mânâ belâğatından, mefhûmların bedâatından, mazmunların berâatından, üslûbların garâbetinden birden tevellüd eden bârika‑i beyânı.
Onlarla oldu mümtezic, mizâc‑ı i'câzında acîb bir nakş‑ı beyân, garîb bir san'at‑ı lisânî. Tekrarı hiç bir zaman usandırmaz insanı.
İkinci Unsur ise: Umûr‑u kevniyede gaybî olan esâsât, İlâhî hakàiktan gaybî olan esrârdan, gaybi‑yi âsumânî.
Mâzide gâib olan gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir kalmış olan ahvâlden birden tazammun eden bir ilmü'l‑guyûb hızânı.
Âlemü'l‑guyûb lisânı, şehâdet âlemiyle konuşuyor erkânı, rumûz ile beyânı, hedef nev'‑i insanî, i'câzın bir lem'a‑i nurânî…
Üçüncü Menba' ise: Beş cihetle hàrika bir câmiiyet vardır: Lafzında, mânâsında, ahkâmda, hem ilminde, makàsıdın mîzanı.
Lafzı tazammun eder: Pek vâsi' ihtimalât, hem vücûh‑u kesîre ki, her biri nazar‑ı belâğatta müstahsen, Arabiyece sahîh, sırr‑ı teşriî lâyık görüyor ânı.