Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
945

Tevhid’in İki Bürhân‑ı Muazzamı

﴿
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
وَالصَّلٰوةُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ

Tevhid’in İki Bürhân‑ı Muazzamı

Şu kâinât tamamıyla bir bürhân‑ı muazzamdır. Lisân‑ı gayb, şehâdetle müsebbihdir, muvahhiddir. Evet Tevhid‑i Rahmân’la büyük bir sesle zâkirdir ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Bütün zerrât hüceyrâtı, bütün erkân ve a'zâsı birer lisân‑ı zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
O dillerde tenevvü' var, o seslerde merâtib var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Bu bir insan‑ı ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün eczâsı, zerrâtı, küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Şu âlem halka‑i zikri, içinde okuyor Aşr’ı, şu Kur'ân maşrık‑ı nuru. Bütün zîrûh eder fikri ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Bu Furkàn‑ı Celîlü'ş-Şân, o tevhide nâtık bürhân, bütün âyât sâdık lisân, şuâât‑ı bârika-i îmân. Beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
946
Kulağı ger yapıştırsan, şu Furkàn’ın sînesine, derinden derine, sarîhan işitirsin semâvî bir sadâ der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
O sestir gayeten ulvî, nihâyet derece ciddi, hakîki pek samîmî; hem nihâyet mûnis ve mukni' ve bürhânla mücehhezdir. Mükerrer der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Şu bürhân‑ı münevverde, cihât‑ı sittesi şeffâf ki; üstünde münakkaştır, müzehher sikke‑i i'câz; içinde parlayan nur‑u hidayet der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Evet, altında nescolmuş mühefhef mantık ve bürhân, sağında aklı istintak; mürefref her taraf, ezhân Sadakte der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Yemîn olan şimâlinde, eder vicdânı istişhâd. Emâmında hüsn‑ü hayırdır, hedefinde saâdettir. Onun miftâhıdır her dem ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Emâm olan verâsında, ona mesned semâvîdir ki, vahy‑i mahz-ı Rabbânî. Bu şeş cihet ziyâdârdır; burûcunda tecellîdâr ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
Evet vesvese‑i sârık, bâ‑vehim şübhe‑i târık, ne haddi var ki; o mârık, girebilsin bu bârık kasra, hem şârık ki; sûr sûreler şâhik, her kelime bir melek‑i nâtık ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ
O Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân nasıl bir bahr‑i tevhiddir. Bir tek katre, misâl için bir tek Sûre‑i İhlâs fakat kısa bir tek remzi, nihâyetsiz rumûzundan.
Bütün envâ'‑ı şirki reddeder, hem de yedi envâ'‑ı tevhidi eder isbât; üçü menfî, üçü müsbet şu altı cümlede birden
947
Birinci cümle: ﴿قُلْ هُوَ karînesiz işârettir. Demek ıtlâkla ta'yindir. O ta'yinde taayyün var: EyLÂ HÜVE İLLÂ HÛ
Şu Tevhid‑i şühûd bir işârettir: Hakikat‑bîn nazar tevhide müstağrak olursa der ki:LÂ MEŞHÛDE İLLÂ HÛ
İkinci cümle: ﴿اَللّٰهُ اَحَدٌ ’dır ki; Tevhid‑i Ulûhiyet’e tasrîhtir. Hakikat, hak lisânı der ki:LÂ MA'BÛDE İLLÂ HÛ
Üçüncü cümle: ﴿اَللّٰهُ الصَّمَدُ ’dir; iki cevher‑i tevhide sadeftir. Birinci dürrü; Tevhid‑i Rubûbiyet. Evet nizâm‑ı kevn lisânı der ki:LÂ HÀLIKA İLLÂ HÛ
İkinci dürrü; Tevhid‑i Kayyûmiyet. Evet serâser kâinâtta, vücûd ve hem bekàda, müessire ihtiyaç lisânı der ki:LÂ KAYYÛME İLLÂ HÛ
Dördüncü: ﴿لَمْ يَلِدْ ’dir; bir Tevhid‑i Celâlî müstetirdir, envâ'‑ı şirki reddeder, küfrü keser bî‑iştibâh.
948
Yani tağayyür, ya tenâsül, ya tecezzî eden elbet ne Hàlık’tır, ne Kayyûm’dur, ne İlâh
Veled fikri, tevellüd küfrünü ﴿لَمْ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserîsi gümrâh
Ki İsâ (A.S.), ya Üzeyr’in, ya melâik, ya ukùlün tevellüd şirki meydân alıyor nev'‑i beşerde gâh bâ‑gâh
Beşincisi: ﴿وَلَمْ يُولَدْ bir Tevhid‑i Sermedî, işâreti şöyledir: Vâcib, kadîm, ezelî olmazsa olmaz İlâh
Yani; ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinâta penâh
Esbâb‑perestî, nücûm‑perestlik, sanem‑perestî, tabiat‑perestlik şirkin birer nev'idir, dalâlette birer çâh
Altıncı: ﴿وَلَمْ يَكُنْ bir tevhid‑i câmi'dir; ne zâtında nazîri, ne ef'âlinde şerîki, ne sıfâtında şebîhi ﴿لَمْ lafzına nazargâh
Şu altı cümle ma'nen birbirine netice, hem birbirinin bürhânı; müselseldir berâhin, mürettebdir netâic şu sûrede karargâh
Demek şu Sûre‑i İhlâs’ta, kendi mikdar‑ı kàmetinde müselsel, hem müretteb otuz sûre münderic; bu bunlara sehergâh
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
949

Sebeb Sırf Zâhirîdir

İzzet‑i azamet ister ki; esbâb‑ı tabîi, perdedâr‑ı dest-i kudret ola aklın nazarında.
Tevhid ve celâl ister ki; esbâb‑ı tabîi, dâmenkeş‑i te'sir-i hakîki ola () kudret eserinde.

Vücûd, Âlem‑i Cismânîde Münhasır Değil

Vücûdun hasra gelmez muhtelif envâ'ını, münhasır olmaz, sıkışmaz şu şehâdet âleminde.
Âlem‑i cismânî, bir tenteneli perde gibi, şu'le‑feşân gaybî avâlim üzerinde.

Kalem‑i Kudret’te İttihâd, Tevhid’i İlân Eder

Eser‑i itkan-ı san'at, fıtratın her köşesinde bilbedâhe reddeder esbâbının icâdını.
Nakş‑ı kilkî, ayn‑ı kudret, hilkatin her noktasında bizzarûre reddeder vesâitin vücûdunu.

Bir Şey, Her Şeysiz Olmaz

Kâinâtta serbeser sırr‑ı tesânüd müstetir, hem münteşir. Hem cevânibde tecâvüb, hem teâvün gösterir;
Ki yalnız bir Kudret‑i âlem-şümûldür yaptırır, zerreyi her nisbetiyle halkedip yerleştirir.
Kitab‑ı âlemin her satırıyla her harfi hayy; ihtiyaç sevkediyor, tanıştırır.
950
Her nereden gelirse gelsin, nidâ‑i hâcete lebbeyk‑zendir; sırr‑ı tevhid nâmına etrafı görüştürür.
Zîhayat her harfi, herbir cümleye müteveccih birer yüzü, hem de nâzır birer gözü baktırır.

Güneşin Hareketi Câzibe İçindir; Câzibe İstikrar‑ı Manzûmesi İçindir

Güneş bir meyvedârdır silkinir, düşmesin müncezib seyyâr olan yemişleri.
Ger sükûtuyla, sükûnet eylese cezbe kaçar; ağlar fezâda muntazam meczûbları.

Küçük Şeyler Büyük Şeylerle Merbûttur

Sivrisinek gözünü halkeyleyendir mutlaka, Güneş’i hem kehkeşi halkeylemiş.
Pirenin midesini tanzim edendir mutlaka, manzûme‑i şemsiyeyi nazmeylemiş.
Gözde rü'yet, midede hem ihtiyacı dercedendir mutlaka, semâ gözüne ziyâ sürmesi çekmiş, zemin yüzüne gıdâ sofrası sermiş.

Kâinâtın Nazmında Büyük Bir İ'câz Var

Kâinâtın gör ki; te'lifinde bir i'câz var. Ger bütün esbâb‑ı tabîiye bi'l‑farzı'l-muhâl
Ola herbiri muktedir bir fâil‑i muhtar. O i'câza karşı nihâyet acz ile bi'l‑imtisal ederek secde ki:
سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ ف۪ينَا رَبَّنَا اَنْتَ الْقَد۪يرُ الْاَزَلِيُّ ذُوالْجَلَالِ
951

Kudrete Nisbet Her Şey Müsâvîdir

﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
Bir kudret‑i zâtiyedir, hem ezelî; acz tahallül edemez.
Onda merâtib olmayıp, mevâni' tedâhül edemez. İsterse küll, isterse cüz' nisbet tefâvüt eylemez.
Çünkü herşey bağlıdır herşey ile. Herşeyi yapamayan bir şeyi de yapamaz.

Kâinâtı Elinde Tutamayan, Zerreyi Halkedemez

Tesbih gibi nazmeyleyip kaldıracak; arzımızı, şümûsu, nücûmu, hasra gelmez.
Şu fezânın başına hem sînesine takacak, öyle kuvvetli ele bir kimse mâlik olmaz.
Dünyada hiçbir şeyde da'vâ‑yı halk edip iddia‑yı icâd edemez.

İhyâ‑yı Nev', İhyâ‑yı Ferd Gibidir

Mevt‑âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sinek, nasıl onun ihyâsı kudrete ağır gelmez.
Şu dünyanın mevti de, ihyâsı da öyledir. Bütün zîrûh ihyâsı onda fazla nazlanmaz.

Tabiat, Bir San'at‑ı İlâhiye’dir

Değil tâbi' tabiat, belki matba'. Değil nakkàş, o belki bir nakıştır. Değil fâil, o kàbildir. Değil masdar, o mistardır.
Değil nâzım, o nizâmdır. Değil kudret, o kanundur. İrâdî bir şerîattır. Değil hariç, hakikatdâr.
952

Vicdân, Cezbesiyle Allah’ı Tanır

Vicdânda mündemicdir bir incizab ve cezbe. Bir câzibin cezbiyle dâim olur incizab.
Cezbe düşer zîşuûr, ger Zülcemâl görünse. Etse tecellî dâim pür‑şa'şaa bî‑hicâb.
Bir Vâcibü'l‑Vücûd, Sâhib‑i Celâl ü Cemâl; şu fıtrat‑ı zîşuûr, kat'î şehâdet‑meâb.
Bir şâhidi o cezbe, hem diğeri incizab.

Fıtratın Şehâdeti Sâdıkadır

Fıtratta yalan yoktur; ne dediyse doğrudur. Çekirdeğin lisânı,
meyl‑i nümûvv der: Ben, sünbüllenip meyvedâr‥” Doğru çıkar beyânı.
Yumurtanın içinde, derin derin söyler hayatın meyelânı
Ki: Ben piliç olurum, İzn‑i İlâhî ola.” Sâdık olur lisânı.
Bir avuç su, bir demir gülle içinde eğer niyet etse incimâd, bürûdetin zamanı
İçindeki inbisat meyli der: Genişlen, bana lâzım fazla yer.” Bir emr‑i bî-emânî.
Metîn demir çalışır, onu yalan çıkarmaz. Belki onda doğruluk, hem de sıdk‑ı cenânî,
o demiri parçalar. Şu meyelânlar bütün birer emr‑i tekvînî, birer hükm‑ü Yezdânî.
Birer fıtrî şerîat, birer cilve‑i irâde. İrâde‑i İlâhî, idare‑i ekvânî.
Emirleri şunlardır: Birer birer meyelân, birer birer imtisal, evâmir‑i Rabbânî.
Vicdândaki tecellî aynen böyle cilvedir; ki incizab ü cezbe iki musaffâ canı.
İki mücellâ camdır, akseder içinde Cemâl‑i Lâyezâlî, hem de nur‑u îmânî.

Nübüvvet Beşerde Zarûriyedir

Karıncayı emîrsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan Kudret‑i Ezeliye; elbette
beşeri de bırakmaz şerîatsız, nebîsiz. Sırr‑ı nizâm-ı âlem, böyle ister elbette.
953

Meleklerde Mi'râc, İnsanlarda Şakk‑ı Kamer Gibidir

Bir mi'râc‑ı kerâmetle melekler gördüler elhak! Ki müsellem bir nübüvvette muazzam bir velâyet var.
O Parlak Zât, Burâk’a binmiş de berk olmuş. Kamervâri serâser, âlem‑i nuru da görmüştür.
Şu şehâdet âleminde münteşir insanlara; hissî, büyük bir mu'cize nasıl ki اِنْشَقَّ الْقَمَرُ ’dir;
Bu mi'râcdır, âlem‑i ervâhtaki sâkinlere en büyük bir mu'cize ki, ﴿سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى’dır.

Kelime‑i Şehâdetin Bürhânı, İçindedir

Kelime‑i şehâdet, vardır iki kelâmı. Birbirine şâhiddir, hem delil ve bürhândır.
Birincisi, sânîye bir bürhân‑ı limmîdir. İkincisi, evvele bir bürhân‑ı innîdir.

Hayat, Bir Çeşit Tecellî‑i Vahdet’tir

Hayat bir nur‑u vahdettir, şu kesrette eder tevhid tecellî. Evet, bir cilve‑i vahdet eder kesretleri tevhid ü yektâ.
Hayat bir şeyi, herşeye eder mâlik! Hayatsız şey, ona nisbet ademdir cümle eşya!‥
954

Rûh, Vücûd‑u Haricî Giydirilmiş Bir Kanundur

Rûh bir nurânî kanundur, vücûd‑u haricî giymiş bir nâmustur; şuûru başına takmış.
Bu mevcûd rûh, şu ma'kul kanuna olmuş iki kardeş, iki yoldaş.
Sâbit ve hem dâim fıtrî kanunlar gibi, rûh dahi hem âlem‑i emir, hem irâde vasfından gelir.
Kudret vücûd‑u hissî giydirir, şuûru başına takar, bir seyyâle‑i latîfeyi o cevhere sadef eder.
Eğer envâ'daki kanunlara Kudret‑i Hàlık vücûd‑u haricî giydirirse, herbiri bir rûh olur.
Ger vücûdu rûh çıkarsa, başından şuûru indirirse, yine lâyemût kanun olur.

Hayatsız Vücûd, Adem Gibidir

Ziyâ ile hayatın herbiri, mevcûdâtın birer keşşâfıdır. Bak: Nur‑u hayat olmazsa,
vücûd adem‑âlûddur, belki adem gibidir. Evet garîb, yetîmdir; hayatsız, ger Kamer’se

Hayat Sebebiyle Karınca Küre’den Büyük Olur

Ger mîzanü'l‑vücûdla karıncayı tartarsan, onda çıkan kâinât küremize sıkışmaz.
Bence Küre hayevândır, başkaların zannınca meyyit olan Küre’yi ger getirip koyarsan
karıncanın karşısına, o zîşuûr başının nısfı bile olamaz
955

Nasrâniyet İslâmiyet’e Teslîm Olacak

Nasrâniyet intifâ ya ıstıfâ bulacak. İslâm’a karşı teslîm olup terk‑i silâh edecek.
Mükerreren yırtıldı, purutluğa geldi. Purutlukta görmedi ona salâh verecek.
Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin, bazı yakınlaştı Tevhid’e; onda felâh görecek.
Hazırlanır şimdiden () yırtılmaya başlıyor. Sönmezse safvet bulup İslâm’a mal olacak.
Bu bir sırr‑ı azîmdir, ona remz u işâret; Fahr‑i Rusül demiştir: İsâ, Şer'imle amel edip ümmetimden olacak!”

Tebeî Nazar, Muhâli Mümkün Görür

Meşhûrdur ki: Îdin hilâline bakardı cemâat‑i kesîre, kimse bir şey görmedi.
Zevâlî bir ihtiyar yemîn etti ki: Gördüm‥” Hâlbuki gördüğü, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.
O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede? Hilâl olmuş Kamer nerede? Ger anladın şu remzi:
Zerrâttaki harekât; kirpik‑i aklın olmuş, birer kıl‑ı zulmetdâr, kör etmiş maddî gözü.
Teşkil‑i cümle envâ' fâilini göremez, düşer başına dalâl.
O hareket nerede? Nazzâm‑ı kevn nerede? Onu ona vehmetmek, muhâldir ender muhâl.
956

Kur'ân Âyine İster, Vekil İstemez

Ümmetteki cumhûru, hem avâmın umumu; bürhândan ziyâde me'hazdeki kudsiyet, şevk‑i itâat verir, sevk eder imtisale.
Şerîat yüzde doksanı; müsellemât‑ı şer'î, zarûriyât‑ı dinî, birer elmas sütundur.
İctihâdî, hilâfî, fer'î olan mesâil; yüzde ancak on olur. Doksan elmas sütunu, on altunun sâhibi
kesesine koyamaz, ona tâbi kılamaz. Elmasların mâdeni: Kur'ân ve hem Hadîs’tir. O’nun malı oradan, her zaman istemeli.
Kitaplar, ictihâdlar Kur'ân’ın âyinesi, yâhut dûrbîn olmalı. Gölge, vekil istemez O Şems‑i Mu'ciz-beyân.

Mübtıl, Bâtılı Hak Nazarıyla Alır

İnsandaki fıtratı mükerrem olduğundan kasden hakkı arıyor, bazen gelir eline, bâtılı hak zanneder, koynunda saklıyor.
Hakikati kazarken, ihtiyarı olmadan dalâl düşer başına; hakikattir zanneder, kafasına geçirir.

Kudretin Âyineleri Çoktur

Kudret‑i Zülcelâl’in pek çoktur mir'âtleri. Herbiri ötekinden daha eşeff u eltaf pencereler açıyor bir âlem‑i misâle.
Sudan havaya kadar, havadan esîre, esîrden misâle, misâlden ervâha, ervâhtan zamana, zamandan hayâle,
hayâlden fikre kadar muhtelif âyineler dâima temsîl eder şuûnât‑ı seyyâle.
Kulağınla nazar et âyine‑i havaya: Kelime‑i vâhide, olur milyon kelimât!
Acîb istinsah eder o kudretin kalemi, şu sırr‑ı tenâsülât
957

Temessülün Aksâmı Muhtelifedir

Âyinede temessül, münkasım dört sûrete: Ya yalnız hüviyet, ya beraber hâsiyet, ya hüviyet hem şu'le‑i mâhiyet, ya mâhiyet, hüviyet.
Eğer misâl istersen, işte insan ve hem şems, melek ve hem kelime. Kesifin timsâlleri, âyinede oluyor birer müteharrik meyyit.
Bir rûh‑u nurânînin, kendi mir'âtlerinde timsâlleri oluyor birer hayy‑ı murtabıt; aynı olmazsa eğer, gayrı dahi olmayıp,
birer nur‑u münbasit. Ger şems hayevân olaydı; olur harâreti hayatı, ziyâ onun şuûru. Şu havâssa mâliktir âyinede timsâli.
İşte budur şu esrârın miftâhı: Cebrâil hem Sidre’de, hem sûret‑i Dihye’de meclis‑i Nebevî’de,
hem kim bilir kaç yerde! Azrâil’in bir ânda Allah bilir kaç yerde, rûhları kabzediyor. Peygamber’in bir ânda,
hem keşf‑i evliyâda, hem sâdık rüyalarda ümmetine görünür, hem haşirde umumla şefâatle görüşür.
Velîlerin ebdâli, çok yerlerde bir ânda zuhûr eder, görünür.

Müstaid Müçtehid Olabilir; Müşerri' Olamaz

İctihâdın şartını hâiz olan her müstaid, ediyor nefsi için, nass olmayanda ictihâd; ona lâzım, gayra ilzam edemez.
958
Ümmeti dâvetle teşri' edemez. Fehmi şerîattan olur, lâkin şerîat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri' olamaz.
İcmâ ile cumhûrdur, sikke‑i şer'i görür. Bir fikre dâvet etmek, zann‑ı kabûl-ü cumhûr, şart‑ı evvel oluyor.
Yoksa dâvet bid'attır, reddedilir. Ağzına tıkılır, onda daha çıkamaz

Nur‑u Akıl, Kalbden Gelir

Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: Ziyâ‑yı kalbsiz olmaz nur‑u fikir münevver.
O nur ile bu ziyâ mezc olmazsa zulmettir, zulüm ve cehli fışkırır. Nurun libâsını giymiş bir zulmet‑i müzevver.
Gözünde bir nehâr var, lâkin ebyaz ve muzlim. İçinde bir sevâd var, ki bir leyl‑i münevver.
O içinde bulunmazsa, o şahm‑pâre göz olmaz, sen de bir şey göremez. Basîretsiz basar da para etmez.
Ger fikret‑i beyzâda süveydâ‑i kalb olmazsa; halîta‑i dimağî, ilim ve basîret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz.

Dimağda Merâtib‑i İlim Muhtelifedir, Mültebise

Dimağda merâtib var; birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir,
sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz'ân oluyor, sonra gelir iltizam, sonra i'tikàd gelir.
İ'tikàdın başkadır, iltizamın başkadır. Herbirinden çıkar bir hâlet: Salâbet i'tikàddan,
959
taassub iltizamdan, imtisal iz'ândan, tasdikten iltizam, taakkulde bî‑taraf, bî‑behre tasavvurda.
Tahayyülde safsata hâsıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir. Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek her demde,
sâfî olan zihinleri cerhtir, hem idlâli.

Hazmolmayan İlim, Telkin Edilmemeli

Hakîki mürşid‑i âlim koyun olur, kuş olmaz; hasbî verir ilmini.
Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü.
Kuş veriyor ferhine lüâb‑âlûd kay'ını.

Tahrib Esheldir; Zaîf, Tahribci Olur

Vücûd‑u cümle eczâ, şart‑ı vücûd-u külldür. Adem ise, oluyor bir cüz'ün ademiyle; tahrib eshel oluyor.
Bundandır ki; âciz adam, sebeb‑i zuhûr-u iktidar müsbete hiç yanaşmaz. Menfîce müteharrik, dâim tahribkâr olur.

Kuvvet Hakka Hizmetkâr Olmalı

Hikmetteki desâtir, hükûmette nevâmis, hakta olan kavânîn, kuvvetteki kavâid, birbiriyle olmazsa müstenid ve müstemid:
Cumhûr‑u nâsta olmaz, ne müsmir ve müessir. Şerîatta şeâir; kalır mühmel, muattal. Umûr‑u nâsta olmaz müstenid ve mu'temid.
960

Bazen Zıd, Zıddını Tazammun Eder

Zaman olur zıd, zıddını saklarmış. Lisân‑ı siyasette; lafız, mânânın zıddıdır. Adâlet külâhını, ()
zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libâsını, hıyânet ucuz giymiş. Cihad ve hem gazâya, bağy ismi takılmış. Esâret‑i hayvanî,
istibdâd‑ı şeytânî; hürriyet nâm verilmiş. Zıdlarda emsâl olmuş, sûretlerde tebâdül, isimlerde tekàbül, makamlarda becâyiş‑i mekânî.
Tevhid’in İki Bürhân-ı Muazzamı — Sözler | risaleinur.site