Tenbih
Bu “Lemeât” nâmındaki eserin, sâir dîvânlar gibi bir tarzda bir‑iki mevzû ile gitmediğinin sebebi: Eski eserlerinden “Hakikat Çekirdekleri” nâmındaki kısacık vecîzeleri bir derece izâh etmek için, hem nesir tarzında yazılmış, hem de sâir dîvânlar gibi hayâlâta, mîzansız hissiyata girilmemiş olmasıdır. Baştan aşağıya mantık ile Hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye olarak, yanında bulunan biraderzâdesi gibi bazı talebelerine bir ders‑i ilmîdir. Belki bir ders‑i îmânî ve Kur'ânî’dir. Üstadımızın baştaki ifâdesinde dediği gibi, biz de anlamışızdır ki: Nazma ve şiire hiç meyli ve onlarla iştigâli de yoktur. ﴿وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ﴾ sırrının bir nümûnesini gösteriyor.
942
Bu eser, birçok meşâğil ve Dâru'l‑Hikmet’teki vazife içinde yirmi gün Ramazan’da, günde iki veya iki buçuk saat çalışmak sûretiyle manzûm gibi yazılmıştır. Bu kadar kısa zamanda ve manzûm bir sahife on sahife kadar müşkül olduğu cihetle, birden dikkatsiz, tashihsiz böyle söylenmiş, tab'edilmiştir. Bizce Risale‑i Nur hesabına bir hàrikadır. Hiçbir nazımlı dîvân bunun gibi tekellüfsüz, nesren okunabilir görülmüyor. İnşâallâh bu eser, bir zaman Risale‑i Nur şâkirdlerine bir nev'i mesnevî olacak. Hem bu eser, kendisinden on sene sonra çıkan ve yirmiüç senede tamamlanan Risale‑i Nurun mühim eczâlarına bir işâret‑i gaybiye nev'inden müjdeli bir fihrist hükmündedir.
Risale‑i Nur şâkirdlerindenSungur, Mehmed Feyzi, Husrev
İhtar
اَلْمَرْءُ عَدُوٌّ لِمَا جَهِلَkaidesiyle, ben dahi nazım ve kafiyeyi bilmediğimden ona kıymet vermezdim. Sâfiye’yi kafiyeye fedâ etmek tarzında hakikatin sûretini nazmın keyfine göre tağyîr etmek hiç istemezdim. Şu kafiyesiz, nazımsız kitapta en àlî hakikatlere, en müşevveş bir libâs giydirdim.
Evvelâ: Daha iyisini bilmezdim. Yalnız mânâyı düşünüyordum.
Sâniyen: Cesedi libâsa göre yontmakla rendeleyen şuarâya tenkidimi göstermek istedim.
Sâlisen: Ramazan’da kalb ile beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek için, böyle çocukça bir üslûb ihtiyar edildi.
Fakat ey kàri'! Ben hatâ ettim; itiraf ederim. Sakın sen hatâ etme! Yırtık üslûba bakıp, o àlî hakikatlere karşı dikkatsizlik ile hürmetsizlik etme!‥
943
İfâde‑i Merâm
Ey kàri'! Peşinen bunu itiraf ederim ki; san'at‑ı hat ve nazımda isti'dâdımdan çok müştekîyim. Hattâ şimdi ismimi de düzgün yazamıyorum. Nazm u vezin ise; ömrümde bir fıkra yapamamıştım. Birdenbire zihnime, nazma musırrâne bir arzu geldi. Sahâbelerin gazevâtına dair Kürtçe: قَوْلِ نَوَالَاس۪يسَبَانْ nâmında bir destan vardı. Onun ilâhi tarzındaki tabîi nazmına rûhum hoşlanıyordu. Ben de kendime mahsûs onun tarz‑ı nazmını ihtiyar ettim. Nazma benzer bir nesir yazdım. Fakat vezin için kat'iyyen tekellüf yapmadım. İsteyen adam, nazmı hâtıra getirmeden, zahmetsiz, nesren okuyabilir. Hem nesren olarak bakmalı, tâ mânâ anlaşılsın. Her kıt'ada ittisal‑i mânâ vardır. Kafiyede tevakkuf edilmesin. Külâh püskülsüz olur, vezin de kafiyesiz olur, nazım da kaidesiz olur. Zannımca lafz ve nazım, san'atça câzibedâr olsa, nazarı kendiyle meşgul eder. Nazarı mânâdan çevirmemek için perîşan olması daha iyidir.
Şu eserimde üstadım; Kur'ân’dır. Kitabım; hayattır. Muhâtabım; yine benim. Sen ise ey kàri'! Müstemi'sin. Müstemi'in tenkide hakkı yoktur; beğendiğini alır, beğenmediğine ilişmez. Şu eserim, bu mübârek Ramazan’ın feyzi (❋) olduğundan, ümîd ederim ki; İnşâallâh din kardeşimin kalbine te'sir eder de, lisânı bana bir duâ‑yı mağfiret bahşeder veya bir Fâtiha okur.
944
Eddâî
(❋) Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde,
Said’den yetmiş dokuz emvât (❋❋) bâ‑âsâm âlâma.
.
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş,
Beraber ağlıyor (❋❋❋) hüsrân‑ı İslâm’a.
.
Mezar taşımla pür‑emvât enîndâr o mezarımla,
Revânım saha‑i ukbâ-yı ferdâma.
.
Yakìnim var ki: İstikbâl‑i semâvât ü zemin-i Asya
Bâhem olur teslîm, yed‑i beyzâ-i İslâm’a.
.
Zîra yemîn, yümn‑i îmândır.
Verir emni, emân ile enâma…
945
Tevhid’in İki Bürhân‑ı Muazzamı
﴿﷽﴾
﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
وَالصَّلٰوةُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
Tevhid’in İki Bürhân‑ı Muazzamı
Şu kâinât tamamıyla bir bürhân‑ı muazzamdır. Lisân‑ı gayb, şehâdetle müsebbihdir, muvahhiddir. Evet Tevhid‑i Rahmân’la büyük bir sesle zâkirdir ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Bütün zerrât hüceyrâtı, bütün erkân ve a'zâsı birer lisân‑ı zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
O dillerde tenevvü' var, o seslerde merâtib var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Bu bir insan‑ı ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün eczâsı, zerrâtı, küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Şu âlem halka‑i zikri, içinde okuyor Aşr’ı, şu Kur'ân maşrık‑ı nuru. Bütün zîrûh eder fikri ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Bu Furkàn‑ı Celîlü'ş-Şân, o tevhide nâtık bürhân, bütün âyât sâdık lisân, şuâât‑ı bârika-i îmân. Beraber der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
946
Kulağı ger yapıştırsan, şu Furkàn’ın sînesine, derinden tâ derine, sarîhan işitirsin semâvî bir sadâ der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
O sestir gayeten ulvî, nihâyet derece ciddi, hakîki pek samîmî; hem nihâyet mûnis ve mukni' ve bürhânla mücehhezdir. Mükerrer der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Şu bürhân‑ı münevverde, cihât‑ı sittesi şeffâf ki; üstünde münakkaştır, müzehher sikke‑i i'câz; içinde parlayan nur‑u hidayet der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Evet, altında nescolmuş mühefhef mantık ve bürhân, sağında aklı istintak; mürefref her taraf, ezhân “Sadakte” der ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Yemîn olan şimâlinde, eder vicdânı istişhâd. Emâmında hüsn‑ü hayırdır, hedefinde saâdettir. Onun miftâhıdır her dem ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Emâm olan verâsında, ona mesned semâvîdir ki, vahy‑i mahz-ı Rabbânî. Bu şeş cihet ziyâdârdır; burûcunda tecellîdâr ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
Evet vesvese‑i sârık, bâ‑vehim şübhe‑i târık, ne haddi var ki; o mârık, girebilsin bu bârık kasra, hem şârık ki; sûr sûreler şâhik, her kelime bir melek‑i nâtık ki:LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ…
O Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân nasıl bir bahr‑i tevhiddir. Bir tek katre, misâl için bir tek Sûre‑i İhlâs‥ fakat kısa bir tek remzi, nihâyetsiz rumûzundan.
Bütün envâ'‑ı şirki reddeder, hem de yedi envâ'‑ı tevhidi eder isbât; üçü menfî, üçü müsbet şu altı cümlede birden…
947
Birinci cümle: ﴿قُلْ هُوَ﴾ karînesiz işârettir. Demek ıtlâkla ta'yindir. O ta'yinde taayyün var: EyLÂ HÜVE İLLÂ HÛ…
Şu Tevhid‑i şühûd bir işârettir: Hakikat‑bîn nazar tevhide müstağrak olursa der ki:LÂ MEŞHÛDE İLLÂ HÛ…
İkinci cümle: ﴿اَللّٰهُ اَحَدٌ﴾ ’dır ki; Tevhid‑i Ulûhiyet’e tasrîhtir. Hakikat, hak lisânı der ki:LÂ MA'BÛDE İLLÂ HÛ…
Üçüncü cümle: ﴿اَللّٰهُ الصَّمَدُ﴾ ’dir; iki cevher‑i tevhide sadeftir. Birinci dürrü; Tevhid‑i Rubûbiyet. Evet nizâm‑ı kevn lisânı der ki:LÂ HÀLIKA İLLÂ HÛ…
İkinci dürrü; Tevhid‑i Kayyûmiyet. Evet serâser kâinâtta, vücûd ve hem bekàda, müessire ihtiyaç lisânı der ki:LÂ KAYYÛME İLLÂ HÛ…
Dördüncü: ﴿لَمْ يَلِدْ﴾ ’dir; bir Tevhid‑i Celâlî müstetirdir, envâ'‑ı şirki reddeder, küfrü keser bî‑iştibâh.
948
Yani tağayyür, ya tenâsül, ya tecezzî eden elbet ne Hàlık’tır, ne Kayyûm’dur, ne İlâh…
Veled fikri, tevellüd küfrünü ﴿لَمْ﴾ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserîsi gümrâh…
Ki İsâ (A.S.), ya Üzeyr’in, ya melâik, ya ukùlün tevellüd şirki meydân alıyor nev'‑i beşerde gâh bâ‑gâh…
Beşincisi: ﴿وَلَمْ يُولَدْ﴾ bir Tevhid‑i Sermedî, işâreti şöyledir: Vâcib, kadîm, ezelî olmazsa olmaz İlâh…
Yani; ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinâta penâh…
Esbâb‑perestî, nücûm‑perestlik, sanem‑perestî, tabiat‑perestlik şirkin birer nev'idir, dalâlette birer çâh…
Altıncı: ﴿وَلَمْ يَكُنْ﴾ bir tevhid‑i câmi'dir; ne zâtında nazîri, ne ef'âlinde şerîki, ne sıfâtında şebîhi ﴿لَمْ﴾ lafzına nazargâh…
Şu altı cümle ma'nen birbirine netice, hem birbirinin bürhânı; müselseldir berâhin, mürettebdir netâic şu sûrede karargâh…
Demek şu Sûre‑i İhlâs’ta, kendi mikdar‑ı kàmetinde müselsel, hem müretteb otuz sûre münderic; bu bunlara sehergâh…
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
949
Sebeb Sırf Zâhirîdir
İzzet‑i azamet ister ki; esbâb‑ı tabîi, perdedâr‑ı dest-i kudret ola aklın nazarında.
Tevhid ve celâl ister ki; esbâb‑ı tabîi, dâmenkeş‑i te'sir-i hakîki ola (❋) kudret eserinde.
Vücûd, Âlem‑i Cismânîde Münhasır Değil
Vücûdun hasra gelmez muhtelif envâ'ını, münhasır olmaz, sıkışmaz şu şehâdet âleminde.
Âlem‑i cismânî, bir tenteneli perde gibi, şu'le‑feşân gaybî avâlim üzerinde.
Kalem‑i Kudret’te İttihâd, Tevhid’i İlân Eder
Eser‑i itkan-ı san'at, fıtratın her köşesinde bilbedâhe reddeder esbâbının icâdını.
Nakş‑ı kilkî, ayn‑ı kudret, hilkatin her noktasında bizzarûre reddeder vesâitin vücûdunu.
Bir Şey, Her Şeysiz Olmaz
Kâinâtta serbeser sırr‑ı tesânüd müstetir, hem münteşir. Hem cevânibde tecâvüb, hem teâvün gösterir;
Ki yalnız bir Kudret‑i âlem-şümûldür yaptırır, zerreyi her nisbetiyle halkedip yerleştirir.
Kitab‑ı âlemin her satırıyla her harfi hayy; ihtiyaç sevkediyor, tanıştırır.
950
Her nereden gelirse gelsin, nidâ‑i hâcete lebbeyk‑zendir; sırr‑ı tevhid nâmına etrafı görüştürür.
Zîhayat her harfi, herbir cümleye müteveccih birer yüzü, hem de nâzır birer gözü baktırır.
Güneşin Hareketi Câzibe İçindir; Câzibe İstikrar‑ı Manzûmesi İçindir
Güneş bir meyvedârdır silkinir, tâ düşmesin müncezib seyyâr olan yemişleri.
Ger sükûtuyla, sükûnet eylese cezbe kaçar; ağlar fezâda muntazam meczûbları.
Küçük Şeyler Büyük Şeylerle Merbûttur
Sivrisinek gözünü halkeyleyendir mutlaka, Güneş’i hem kehkeşi halkeylemiş.
Pirenin midesini tanzim edendir mutlaka, manzûme‑i şemsiyeyi nazmeylemiş.
Gözde rü'yet, midede hem ihtiyacı dercedendir mutlaka, semâ gözüne ziyâ sürmesi çekmiş, zemin yüzüne gıdâ sofrası sermiş.
Kâinâtın Nazmında Büyük Bir İ'câz Var
Kâinâtın gör ki; te'lifinde bir i'câz var. Ger bütün esbâb‑ı tabîiye bi'l‑farzı'l-muhâl
Ola herbiri muktedir bir fâil‑i muhtar. O i'câza karşı nihâyet acz ile bi'l‑imtisal ederek secde ki:
سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ ف۪ينَا رَبَّنَا اَنْتَ الْقَد۪يرُ الْاَزَلِيُّ ذُوالْجَلَالِ
951
Kudrete Nisbet Her Şey Müsâvîdir
﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾
Bir kudret‑i zâtiyedir, hem ezelî; acz tahallül edemez.
Onda merâtib olmayıp, mevâni' tedâhül edemez. İsterse küll, isterse cüz' nisbet tefâvüt eylemez.
Çünkü herşey bağlıdır herşey ile. Herşeyi yapamayan bir şeyi de yapamaz.
Kâinâtı Elinde Tutamayan, Zerreyi Halkedemez
Tesbih gibi nazmeyleyip kaldıracak; arzımızı, şümûsu, nücûmu, hasra gelmez.
Şu fezânın başına hem sînesine takacak, öyle kuvvetli ele bir kimse mâlik olmaz.
Dünyada hiçbir şeyde da'vâ‑yı halk edip iddia‑yı icâd edemez.
İhyâ‑yı Nev', İhyâ‑yı Ferd Gibidir
Mevt‑âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sinek, nasıl onun ihyâsı kudrete ağır gelmez.
Şu dünyanın mevti de, ihyâsı da öyledir. Bütün zîrûh ihyâsı onda fazla nazlanmaz.
Tabiat, Bir San'at‑ı İlâhiye’dir
Değil tâbi' tabiat, belki matba'. Değil nakkàş, o belki bir nakıştır. Değil fâil, o kàbildir. Değil masdar, o mistardır.
Değil nâzım, o nizâmdır. Değil kudret, o kanundur. İrâdî bir şerîattır. Değil hariç, hakikatdâr.
952
Vicdân, Cezbesiyle Allah’ı Tanır
Vicdânda mündemicdir bir incizab ve cezbe. Bir câzibin cezbiyle dâim olur incizab.
Cezbe düşer zîşuûr, ger Zülcemâl görünse. Etse tecellî dâim pür‑şa'şaa bî‑hicâb.
Bir Vâcibü'l‑Vücûd, Sâhib‑i Celâl ü Cemâl; şu fıtrat‑ı zîşuûr, kat'î şehâdet‑meâb.
Bir şâhidi o cezbe, hem diğeri incizab.
Fıtratın Şehâdeti Sâdıkadır
Fıtratta yalan yoktur; ne dediyse doğrudur. Çekirdeğin lisânı,
meyl‑i nümûvv der: “Ben, sünbüllenip meyvedâr‥” Doğru çıkar beyânı.
Yumurtanın içinde, derin derin söyler hayatın meyelânı
Ki: “Ben piliç olurum, İzn‑i İlâhî ola.” Sâdık olur lisânı.
Bir avuç su, bir demir gülle içinde eğer niyet etse incimâd, bürûdetin zamanı…
İçindeki inbisat meyli der: “Genişlen, bana lâzım fazla yer.” Bir emr‑i bî-emânî.
Metîn demir çalışır, onu yalan çıkarmaz. Belki onda doğruluk, hem de sıdk‑ı cenânî,
o demiri parçalar. Şu meyelânlar bütün birer emr‑i tekvînî, birer hükm‑ü Yezdânî.
Birer fıtrî şerîat, birer cilve‑i irâde. İrâde‑i İlâhî, idare‑i ekvânî.
Emirleri şunlardır: Birer birer meyelân, birer birer imtisal, evâmir‑i Rabbânî.
Vicdândaki tecellî aynen böyle cilvedir; ki incizab ü cezbe iki musaffâ canı.
İki mücellâ camdır, akseder içinde Cemâl‑i Lâyezâlî, hem de nur‑u îmânî.
Nübüvvet Beşerde Zarûriyedir
Karıncayı emîrsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan Kudret‑i Ezeliye; elbette
beşeri de bırakmaz şerîatsız, nebîsiz. Sırr‑ı nizâm-ı âlem, böyle ister elbette.
953
Meleklerde Mi'râc, İnsanlarda Şakk‑ı Kamer Gibidir
Bir mi'râc‑ı kerâmetle melekler gördüler elhak! Ki müsellem bir nübüvvette muazzam bir velâyet var.
O Parlak Zât, Burâk’a binmiş de berk olmuş. Kamervâri serâser, âlem‑i nuru da görmüştür.
Şu şehâdet âleminde münteşir insanlara; hissî, büyük bir mu'cize nasıl ki اِنْشَقَّ الْقَمَرُ ’dir;
Bu mi'râcdır, âlem‑i ervâhtaki sâkinlere en büyük bir mu'cize ki, ﴿سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى﴾’dır.
Kelime‑i Şehâdetin Bürhânı, İçindedir
Kelime‑i şehâdet, vardır iki kelâmı. Birbirine şâhiddir, hem delil ve bürhândır.
Birincisi, sânîye bir bürhân‑ı limmîdir. İkincisi, evvele bir bürhân‑ı innîdir.
Hayat, Bir Çeşit Tecellî‑i Vahdet’tir
Hayat bir nur‑u vahdettir, şu kesrette eder tevhid tecellî. Evet, bir cilve‑i vahdet eder kesretleri tevhid ü yektâ.
Hayat bir şeyi, herşeye eder mâlik! Hayatsız şey, ona nisbet ademdir cümle eşya!‥
954
Rûh, Vücûd‑u Haricî Giydirilmiş Bir Kanundur
Rûh bir nurânî kanundur, vücûd‑u haricî giymiş bir nâmustur; şuûru başına takmış.
Bu mevcûd rûh, şu ma'kul kanuna olmuş iki kardeş, iki yoldaş.
Sâbit ve hem dâim fıtrî kanunlar gibi, rûh dahi hem âlem‑i emir, hem irâde vasfından gelir.
Kudret vücûd‑u hissî giydirir, şuûru başına takar, bir seyyâle‑i latîfeyi o cevhere sadef eder.
Eğer envâ'daki kanunlara Kudret‑i Hàlık vücûd‑u haricî giydirirse, herbiri bir rûh olur.
Ger vücûdu rûh çıkarsa, başından şuûru indirirse, yine lâyemût kanun olur.
Hayatsız Vücûd, Adem Gibidir
Ziyâ ile hayatın herbiri, mevcûdâtın birer keşşâfıdır. Bak: Nur‑u hayat olmazsa,
vücûd adem‑âlûddur, belki adem gibidir. Evet garîb, yetîmdir; hayatsız, ger Kamer’se…
Hayat Sebebiyle Karınca Küre’den Büyük Olur
Ger mîzanü'l‑vücûdla karıncayı tartarsan, onda çıkan kâinât küremize sıkışmaz.
Bence Küre hayevândır, başkaların zannınca meyyit olan Küre’yi ger getirip koyarsan
karıncanın karşısına, o zîşuûr başının nısfı bile olamaz…
955
Nasrâniyet İslâmiyet’e Teslîm Olacak
Nasrâniyet intifâ ya ıstıfâ bulacak. İslâm’a karşı teslîm olup terk‑i silâh edecek.
Mükerreren yırtıldı, purutluğa tâ geldi. Purutlukta görmedi ona salâh verecek.
Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin, bazı yakınlaştı Tevhid’e; onda felâh görecek.
Hazırlanır şimdiden (❋) yırtılmaya başlıyor. Sönmezse safvet bulup İslâm’a mal olacak.
Bu bir sırr‑ı azîmdir, ona remz u işâret; Fahr‑i Rusül demiştir: “İsâ, Şer'imle amel edip ümmetimden olacak!”
Tebeî Nazar, Muhâli Mümkün Görür
Meşhûrdur ki: Îdin hilâline bakardı cemâat‑i kesîre, kimse bir şey görmedi.
Zevâlî bir ihtiyar yemîn etti ki: “Gördüm‥” Hâlbuki gördüğü, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.
O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede? Hilâl olmuş Kamer nerede? Ger anladın şu remzi:
Zerrâttaki harekât; kirpik‑i aklın olmuş, birer kıl‑ı zulmetdâr, kör etmiş maddî gözü.
Teşkil‑i cümle envâ' fâilini göremez, düşer başına dalâl.
O hareket nerede? Nazzâm‑ı kevn nerede? Onu ona vehmetmek, muhâldir ender muhâl.
956
Kur'ân Âyine İster, Vekil İstemez
Ümmetteki cumhûru, hem avâmın umumu; bürhândan ziyâde me'hazdeki kudsiyet, şevk‑i itâat verir, sevk eder imtisale.
Şerîat yüzde doksanı; müsellemât‑ı şer'î, zarûriyât‑ı dinî, birer elmas sütundur.