Şöhret Zâlimedir
Şöhret bir müstebiddir; sâhibine mal eder başkasının malını. Meşhûr Hoca Nasreddin letâifi içinde; zekâtı, asıl malı‥ (❋)
Rüstem‑i Sistanî, onun hayâl‑i şânı gâret etti bir asır mefâhir‑i İranî, gasb u gâretle şişti o nâmdâr hayâli‥
Hurâfâta karıştı, attı nev'‑i insanî.
Din ile Hayat Kàbil‑i Tefrik Olduğunu Zannedenler Felâkete Sebebdirler
Şu Jön Türk’ün hatâsı; bilmedi o bizdeki din hayatın esâsı. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.
Medeniyet; müstemir, müstevlî vehmeyledi. Saâdet‑i hayatı içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi;
medeniyet sistemi (❋❋) bozuktu, hem muzırdı; tecrübe‑i kat'iyye bize bunu gösterdi.
Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esâsı. İhyâ‑yı din ile olur şu milletin ihyâsı. İslâm bunu anladı…
Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkîsi. İhmali nisbetinde idi,
milletin tedennîsi. Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsî…
973
Mevt, Tevehhüm Edildiği Gibi Dehşetli Değil
Dalâlet vehmidir mevti dehşetlendirir. Mevt tebdil‑i câmedir, ya tahvîl‑i mekândır; sicin’den bostana çıkar.
Kim hayatı isterse şehâdet istemeli. Şehîdin hayatına Kur'ân işâret eder. Sekerâtı tatmamış herbir şehîd, kendini
hayy biliyor, görüyor; lâkin yeni hayatı daha nezîh buluyor, zanneder ki ölmemiş. Meyyitlere nisbeti, dikkat et, şuna benzer:
İki adam, rüyada lezâiz envâ'ına câmi' güzel bahçede ikisi geziyorlar. Biri: Rüya olduğunu bilir; lezzet almıyor.
Onu müferrah etmez, belki teessüf eder. Öbürüsü: Biliyor ki âlem‑i yakazadır; hakîki lezzet alır, ona hakîki olur.
Rüya misâlin zılli, misâl ise berzahın zılli olmuştur. Ondan onların düsturları birbirine benziyor.
Siyaset, Efkârın Âleminde Bir Şeytandır; İstiâze Edilmeli!
Siyaset‑i medenî, ekserin rahatına fedâ eder ekalli. Belki ekall‑i zâlim, kendine kurban eder ekserîn‑i avâmı.
Adâlet‑i Kur'ânî; tek masûmun hayatı, kanı heder göremez, onu fedâ edemez, değil ekseriyete, hattâ nev'in umumu…
Âyet‑i ﴿مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ﴾ iki sırr‑ı azîmi vaz'ediyor nazara. Biri, mahz‑ı adâlet; bu düstur‑u azîmi
ki ferd ile cemâat, şahıs ile nev'‑i beşer, kudret nasıl bir görür; adâlet‑i İlâhî ikisine bir bakar, bir sünnet‑i dâimî.
974
Şahs‑ı vâhid, hakkını kendi fedâ ediyor. Lâkin fedâ edilmez, hattâ umum insana. Onun ibtal‑i hakkı, hem irâka‑i dem’i,
hem zevâl‑i ismeti; ibtal‑i hakk-ı nev'in, hem ismet‑i beşerin mislidir, hem nazîri. İkinci sırrı budur: Hodgâmî bir âdemî,
hırs ve heves yolunda bir masûmu öldürse, eğer elinden gelse, hevesine mâni ise harâb eder dünyayı, imha eder benî Âdem’i.
Za'f, Hasmı Teşci' Eder. Allah Abdini Tecrübe Eder. Abd Allah’ını Tecrübe Edemez
Ey hâif ve hem zaîf! Havf u za'fın beyhûde, hem senin aleyhinde, te'sirât‑ı haricî teşci' eder, celbeder.
Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat, mazarrat‑ı mevhûme için fedâ edilmez. Sana lâzım hareket, netice Allah’ındır;
işine karışılmaz. Allah çeker abdini meydân‑ı imtihana, “Böyle yaparsan eğer, böyle yaparım.” der.
Abd ise hiç yapamaz Allah’ını tecrübe. “Rabbim muvaffak etsin, ben de bunu işlerim.” dese, tecâvüz eder.
İsâ’ya demiş Şeytan: “Mâdem herşeyi O yapar; kader birdir, değişmez. Dağdan kendini at. O da sana ne yapar?”
İsâ dedi: “Ey mel'ûn! Abd edemez Rabbini tecrübe ve imtihan!”
Beğendiğin Şeyde İfrat Etme
Bir derdin dermanı, başka derde derd olur. Panzehiri zehir olur. Derman hadden geçerse derd getirir, öldürür.
İnâdın Gözü, Meleği Şeytan Görür
İnâdın işi budur: Şeytan yardım ederse birisine “melek” der, rahmeti de okutur.
Muhâlif tarafında eğer meleği görse; libâsını değişmiş, onu şeytan zanneder; adâvet, lânet eder.
975
Hakkı Bulduktan Sonra Ehakk İçin İhtilâfı Çıkarma
Ey tâlib‑i hakikat! Mâdem hakta ittifak, ehakta ihtilâftır. Bazen hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.
İslâmiyet, Selm ve Müsâlemettir; Dâhilde Nizâ' ve Husûmet İstemez
Ey Âlem‑i İslâmî! Hayatın ittihâdda. Ger ittihâd istersen düsturun bu olmalı:
“Hüve'l‑Hakku” yerine “Hüve Hakkun” olmalı. “Hüve'l‑Hasen” yerine “Hüve'l‑Ahsen” olmalı…
Her müslim kendi meslek, mezhebine demeli: “İşte bu haktır, başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.”
Dememeli: “Budur hak, başkaları battaldır.” Ya “Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.”
Zihniyet‑i inhisar, hubb‑u nefisten geliyor; sonra maraz oluyor, nizâ' ondan çıkıyor. Derd ile dermanlar,
taaddüdü hak olur, hak da taaddüd eder. Hâcât ve ağdiyenin tenevvü'ü hak olur, hak da tenevvü' eder.
İsti'dâd, terbiyeler, tekessürü hak olur, hak da tekessür eder. Bir madde‑i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.
İki mizâca göre; mesâil‑i fer'îde hakikat sâbit değil, izafî ve mürekkeb. Mükellefîn mizâclar,
ona bir hisse verip, ona göre ederek tahakkuk ve terekküb, her mezhebin sâhibi mühmel mutlak hükmeder.
Mezhebinin hududu, ta'yinini bırakır temâyül‑ü mizâca; taassub‑u mezhebî ta'mîme sebeb olur.
976
Ta'mîmin iltizamı sebeb olur nizâ'a. İslâmiyet’ten evvel tabakàt‑ı beşerde derin uçurumlar,
hem tebâüd‑ü acîbi; istedi bir vakitte taaddüd‑ü Enbiyâ, tenevvü'‑ü şerâyi', müteaddid mezhebler.
Beşerde bir inkılâb İslâmiyet yaptırdı, beşer tekàrüb etti, Şer' etti ittihâd, vâhid oldu Peygamber.
Seviye bir olmadı, mezheb taaddüd etti. Terbiye‑i vâhide kâfî geldiği zaman ittihâd eder mezhebler.
İcâd ve Cem'‑i Ezdâdda Büyük Bir Hikmet Var. Kudret Elinde Şems ve Zerre Birdir
Ey birader‑i kalb-hüşyâr! Ezdâdın cem'indendir tecellî‑i iktidar; lezzet içinde elem, hayrın içinde şerri,
hüsnün içinde kubhu, nef'in içinde dârrı, ni'met içinde nıkmet, nurun içinde nârı, bilir misin ki sırrı!.
Hakàik‑ı nisbiye, sübût takarrur etsin, bir şeyde çok şey olsun, bulsun vücûd, görünsün. Sür'at‑i hareketle bir nokta bir hat olur.
Çevirmenin sür'ati yapar bir lem'a‑i nur, dâire‑i nurânî. Hakàik‑ı nisbiye vazifesi, dünyada dâneler sünbül olur.
Kâinâtın çamuru, revâbıt‑ı nizâmı; alâik‑ı nakşını odur teşkil ediyor. Âhiret’te bu nisbî emirler orada hakàik olur.
Harârette merâtib, ona olmuştur sebeb, tahallül‑ü bürûdet. Hüsündeki derecât kubhun tedâhülüdür; sebeb, illet oluyor.
977
Ziyâ zulmete borçlu, lezzet eleme medyûn; sıhhat, marazsız olmaz. Cennet olmazsa belki Cehennem tâzib etmez. Zemherirsiz olmuyor.
Ger zemherir olmazsa, o da ihrâk edemez. O Hallâk‑ı Lemyezel, halk‑ı ezdâd içinde hikmetini gösterdi. Haşmeti etti zuhûr.
O Kadîr‑i Lâyezâl, cem'‑i ezdâd içinde iktidarı gösterdi. Azamet etti zuhûr. Mâdem o Kudret‑i İlâhî lâzime‑i Zâtî olur.
O Zât‑ı Ezelî’ye, hem zarûre‑i nâşie, O’nda zıddı olamaz, acz tahallül edemez, O’nda merâtib olamaz, herşeye nisbeti bir; hiçbir şey ağır olmuyor.
O kudretin ziyâsına Güneş mişkât olmuştur. Bu mişkâtın nuruna deniz yüzü âyine, şebnemlerin gözleri birer mir'ât olmuştur.
Denizin geniş yüzü, gösterdiği güneşi, çîn‑i cebînindeki katreler de gösterir, şebnemin küçük gözü yıldız gibi parlıyor.
Ayn‑ı hüviyet tutar; şebnem, deniz bir olur güneşin nazarında, kudreti tanzîr eder. Şebnemin gözbebeği küçücük bir güneştir.
Şu muhteşem güneş de küçücük bir şebnemdir; gözbebeği bir nurdur ki Şems‑i Kudretten gelir, o kudrete kamer olur.
Semâvât bir denizdir; bir Nefes‑i Rahmân’la çîn‑i cebînlerinde mevcelenip, katarât – ki nücûm ve hem şümûstur –
Kudret tecellî etti, o katarâta serpti nurânî lemeâtı. Herbir güneş bir katre, herbir yıldız bir şebnem, herbir lem'a timsâldir.
O feyz‑i tecellînin küçücük bir aksidir o katre‑misâl güneş. Eder mücellâ camını o lümey'a zücâce dürri‑misâl parlıyor.
O şebnem‑misâl yıldız latîf gözü içinde, bir yer yapar lem'aya, lem'a olur bir sirâc, gözü olur zücâce, misbâhı nurlanıyor.
978
Meziyetin Varsa Hafâ Türâbında Kalsın; Tâ Neşv Ü Nemâ Bulsun
Ey zîhassa‑i meşhûre! Taayyünle zulmetme, ger perde‑i hafânın altında sen kalırsan, ihvânına verirsin ihsân ve bereketi.
Herbir ihvânın altında sen çıkması, hem de o sen olması imkân ve ihtimali, herbirine celbeder bir nazar‑ı hürmeti.
Eğer taayyün edip perde altından çıksan, mükerrem iken altında; üstünde zâlim olursun. Güneş iken orada; burada gölge edersin.
İhvânını düşürttürüp hem nazar‑ı hürmetten. Demek taayyün ve teşahhus, zâlim birer emirdir, sahîh doğru böyle ise, hem de böyle görürsün.
Nerede kaldı yalancı tasannu' ve riyâ ile kesb‑i teşahhus-u şöhret? İşte bir sırr‑ı azîm ki Hikmet‑i İlâhî, hem o nizâm‑ı ahsen.
Bir ferd‑i fevkalâde, kendi nev'i içinde setr ile perde çeker, bununla kıymet verdirir, hem de eder müstahsen.
İşte sana misâli: İnsan içinde velî, ömür içinde ecel, olmuş mechûl ve mühmel. Cuma’da müstetirdir bir saat, kabûl olur duâ edersen.
Ramazan’da münteşir bir leyle‑i zûkadir, Esmâü'l‑Hüsnâ’da muzmer; İksîr‑i İsm-i A'zam. Bu misâllerin haşmeti, hem de o sırr‑ı hasen.
İbhamda izhâr eder, ihfada isbât eder. Meselâ: Ecelin ibhamında bir muvâzene vardır; her dakikada tutar ne vaziyet alırsan.
Kefeteyn‑i havf ü recâ, hizmet‑i ukbâ, dünya; tevehhüm‑ü bekàî, lezzet‑i ömrü verir. Yirmi sene mübhem bir ömür olsa, ahsen
979
nihâyeti muayyen bin senelik bir ömre; zîra nısfı geçerse, her saati geldikçe güyâ adım atarak dar ağacına gidersin.
Şey'en şey'en üzülmek, vehm de tesellî vermez, sen de rahat etmezsin…
Allah’ın Rahmet ve Gadabından Fazla Tahassüs Hatâdır
Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. Allah’ın gadabından fazla gadab edilmez.
Öyle ise işi bırak O Âdil‑i Rahîm’e. Fazla şefkat elemdir, fazla gadab zemîme.
İsrâf Sefâhetin, Sefâhet Sefâletin Kapısıdır
Ey müsrifli kardeşim! Teğaddî noktasında bir iken iki lokma; bir lokma bir kuruşa, bir lokma on kuruşa.
Hem ağıza girmeden, hem boğazdan geçtikten, müsâvî bir olurlar. Yalnız ağızda, o da kaç sâniyede bî‑hûşe verir nûşe.
Zevkî bir fark bulunur, dâim onu aldatır. O kuvve‑i zâika; bedene, hem mideye kapıcı, müfettişe.
Onun te'siri menfî, müsbet değil. Vazife yalnız kapıcıyı taltif ve memnun etmek! Nûş verirsin o bî‑hûşe.
Aslî vazifesinde onu müşevveş etmek, tek bir kuruş yerine onbir kuruşu vermek, olur şeytânî‑pîşe.
İsrâfın en sefîhi, tebzîrin en sakîmi, bir tarzdır bir çeşidi; heves etme bu işe…
980
Zâika Telgrafçıdır, Telziz ile Baştan Çıkarma
(❋) Rubûbiyet‑i İlâh, hikmet ve inâyeti, ağızla hem burunla iki merkezi teşkil eylemiştir; içinde hudud karakolu, hem
muhbirleri de koymuş. Şu âlem‑i sağîrde damarları telefon, a'sâbları telgraf hükmüne vaz'eylemiş. Şâmme telefonu, hem
telgrafa zâika inâyet memur etmiş. O Rezzâk‑ı Hakîki, erzâk üstüne koymuş rahmetten bir ta'rife; ta'm ve levn ve hem
râyiha. İşte şu havâss‑ı selâse, O Rezzâk cânibinden birer ilânnâmesi, birer dâvetnâmesi, bir izinnâmesi, hem
bir dellâldır ki muhtaç ve müşteriler hep onlarla celb olur. Mürtezık hayvanlara zevk ve rü'yet ve şemm, birer âlet vermiş. Hem
taamları muhtelif zînetlerle süsletmiş; hevâî gönülleri avutup, lâkaydları tehyîc ile cezbetmiş. Vaktâ, taam girse hem
ağıza, birdenbire zâika her tarafa bir telgraf çekiyor bedenin aktârına. Şâmme telefon veriyor, gelen taam nev'i, hem
çeşitleri de söyler. Hâcetleri muhtelif, ayrı ayrı mürtezık, ona göre davranır, ona da hazırlanır ya cevab‑ı red gelir, hem
kapı dışarı atar, yüzüne de tükürür. İnâyet tarafından mâdem buna memurdur; zevki baştan çıkarma! Hem
telziz ile aldatma, sonra o da unutur; doğru iştihâ nedir? Bir iştihâ‑yı kâzib gelir, başına çatar. Hatâsı, maraz ile hem
illetlerle cezalar gelir. Hakîki lezzet hakîki iştihâdan çıkar, doğru iştihâ sâdık bir ihtiyaçtan. Bu lezzet‑i kâfîde şah, hem
gedâ beraber, hem bâhemdir bir dinar ve bir dirhem. O lezzet berhem‑zened, eleme olur merhem.
Niyet Gibi, Tarz‑ı Nazar Dahi Âdeti İbâdete Çevirir
Şu noktaya dikkat et; nasıl olur niyetle mübâh âdât, ibâdât… Öyle, “tarz‑ı nazarla” fünûn‑u ekvân, olur maârif‑i İlâhî…
981
Tedkik dahi tefekkür, yani ger harfî nazarla, hem san'at noktasında “Ne güzeldir.” yerine “Ne güzel yapmış Sâni', nasıl yapmış o mâhî.”
Nokta‑i nazarında kâinâta bir baksan; nakş‑ı Nakkàş-ı Ezel, nizâm ve hikmetiyle lem'a‑i kasd u itkan, tenvir eder şübehi.
Döner ulûm‑u kâinât, maârif‑i İlâhî. Eğer mânâ‑yı ismiyle, tabiat noktasında, “zâtında nasıl olmuş” eğer etsen nigâhı,
bakarsan kâinâta, dâire‑i fünûnun dâire‑i cehl olur. Bîçâre hakikatler, kıymetsiz eller kıymetsiz eder, çoktur bunun güvâhı.
Böyle Zamanda Tereffühte İzn‑i Şer'î Bizi Muhtar Bırakmaz
Lezâiz çağırdıkça “Sanki yedim” demeli. “Sanki yedim” düstur eden, bir mescidi yemedi. (❋)
Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi, tena'uma ihtiyar, bir derece var idi.
Şimdi ise, ekseri açlığa düştü kaldı, telezzüze ihtiyar İzn‑i Şer'î kalmadı.
Sevâd‑ı a'zam, hem ekseriyet‑i masûmun maîşeti basittir. Teğaddî besâtetiyle onlara tâbi olmak,
bin kerre müreccahtır, ekalliyet‑i müsrife, ya bir kısım sefîhe teğaddîde tereffüh noktasında benzemek.
Zaman Olur Ki, Adem‑i Ni'met, Ni'mettir
Hâfıza bir ni'mettir. Fakat ahlâksız bir adamda, musîbet zamanında nisyan ona râcihtir.
Nisyan da bir ni'mettir; yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkim olmuş âlâmı unutturur.
982
Her Musîbette Bir Cihet‑i Ni'met Var
Ey musîbet‑zede! Musîbetin içinde bir ni'met mündericdir; dikkat et de onu gör. Nasıl herşeyde vardır
bir derece‑i harâret, her musîbette vardır bir derece‑i ni'met. Daha büyüğü düşün, küçükteki ni'metin
dereceyi görerek, Allah’a çok şükr et. Yoksa isti'zamla ürkersen, “of‑of”la üflersen, o da aksine şişer.
Şişer de dehşetlenir. Eğer merak da etsen, bir iken ikileşir. Kalbde olan misâli, döner hakikat olur.
Hakikatten ders alır, sonra döner, başlıyor, kalbini tokatlıyor…
Büyük Görünme Küçülürsün
Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mîzanı bilmeli: Her adam için elbet cem'iyet‑i beşerde, ictimâî binada
görmek‑görünmek için, şu mertebe denilen bir penceresi var. Ger pencere kàmet‑i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetâvül edecek,
uzanacak. Ger pencere, kàmet‑i himmetinden alçaksa, tevâzu'la tekavvüs edecek, eğilecek.
Kâmillerde, büyüklük mikyâsıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklük mîzanıdır büyüklük.
Hasletlerin Yerleri Değişse, Mâhiyetleri Değişir
Bir haslet; yer ayrı, sîmâ bir; kâh dev ve kâh melek, kâh sâlih, kâh tâlih; misâli şunlardır:
Zaîfin kavîye karşı izzet‑i nefsi sayılan bir sıfat, ger olursa kavîde tekebbür ve gururdur.
Kavînin bir zaîfe karşı da tevâzu'u sayılan bir sıfatı, ger olursa zaîfte, tezellül ve riyâdır.
983
Bir ulü'l‑emir, makamında olursa ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir.
Hânesinde bulunsa mahviyeti tevâzu', ciddiyeti kibirdir.
Mütekellim‑i vahde olsa eğer bir zâtta: Müsâmaha hamiyet; fedâkârlık bir haslet, bir amel‑i sâlihtir.
Mütekellim‑i maa'l-gayr olsa eğer o zâtta: Müsâmaha hıyânet; fedâkârlık bir sıfat, bir amel‑i tâlihtir.
Tertib‑i mebâdîde tevekkül, tenbelliktir. Terettüb‑ü netice noktasındaki tefvîz, tevekkül‑ü şer'îdir.
Semere‑i sa'yine, kısmetine rızâ ise; memdûh bir kanâattir, meyl‑i sa'ye kuvvettir.
Mevcûd mala iktifâ, merğûb kanâat değil; belki dûn‑himmetliktir. Misâller daha çoktur.
Kur'ân mutlak zikreder; sâlihât ve takvâyı. İbhamında remz eder makàmâtın te'siri. Îcâzı bir tafsîldir, sükûtu geniş sözdür.
“El‑Hakku Ya'lû” Bizzat, Hem Âkıbet Muraddır
Ey arkadaş! Bir zaman bir sâil dedi: “Mâdem El‑Hakku ya'lû haktır; neden kâfir, müslime; kuvvet, hakka gâlibdir?”
Dedim: Dört noktaya bak! Bu müşkül de hallolur. Birinci nokta şudur: Her hakkın her vesilesi hak olması lâzım değildir.
Öyle de, her bâtılın her vesilesi bâtıl olması, yine lâzım değildir. Neticesi şu çıkar: Hak olan bir vesile, bâtıl vesileye gâlibdir.
984
Dolayısıyla, bir hak bir bâtıla, mağlûbdur muvakkaten, bilvâsıta olmuştur; yoksa bizzat, hem dâima değildir.
Lâkin âkıbetü'l‑âkıbe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr‑ı hilkati var. İkinci nokta şudur:
Her müslimin her vasfı müslim olmak vâcib iken, haricen her dem vâki, sâbit değildir.
Öyle de: Her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş'et etmek yine lâzım değildir.
Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş'et etmek‥ öyle de, her dem sâbit değildir.
Demek bir kâfirin müslim olan bir vasfı, müslimdeki lâmeşru' vasfına gâlib olur, bilvâsıta o kâfir dahi ona gâlibdir.
Hem dünyada, hayatın hakkı şâmil ve âmmdır. O rahmet‑i âmmenin bir cilve‑i mânidâr, onun bir sırr‑ı hikmeti var; küfür mâni değildir.
Üçüncü nokta şudur: O Zât‑ı Zülcelâl’in iki vasf‑ı kemâlden iki Şer'i tecellî; vasf‑ı irâdeden gelen meşîetle takdirdir,
o da şer'‑i tekvînî. Vasf‑ı Kelâmdan gelen şerîat‑ı meşhûre. Teşriî evâmire karşı itâat, isyan
nasıl olur; öyle de tekvînî evâmire itâat ve isyan olur. Birincisi gâliba dâr‑ı Uhrâ’da görür,
mücâzâtı, sevâbı. İkincisi ağleba dâr‑ı dünyada çeker, mükâfât ve ikàbı. Meselâ: Nasıl sabrın mükâfâtı zaferdir,
atâletin mücâzâtı sefâlet. Öyle de sa'yin sevâbı olur servet. Sebatta da galebedir mükâfât. Zehirin ikàbı bir maraz, panzehirin sevâbı bir sıhhattir.
985
Bazen iki şerîat evâmiri, bir şeyde beraber müctemi'dir, her birine bir cihet. Demek tekvînî emre itâat – ki bir haktır –
İtâat gâlib olur, o emrin isyanına ki bir tavr‑ı bâtıldır. Bir bâtıla vesile olmuş olursa bir hak, vaktâ ki gâlib olsa
bir bâtıla ki, olmuş o da vesile‑i hak; bilvâsıta bir hakkın bir bâtıla mağlûbdur; fakat bizzat değildir.
Demek “El‑Hakku ya'lû” bizzat demektir, hem âkıbet muraddır, kayd‑ı haysiyet maksûddur. Dördüncü nokta şudur:
Bir hak bilkuvve kalmış, yâhut kuvvetsiz kalmış, ya mahlûttur, hem mağşûş; ona da bir inkişaf, ya bir taze kuvvet vermek lâzım gelmiştir.
Mühezzeb ve müzehheb yapmak için muvakkat; bâtıl ona musallat, tâ ki sebîke‑i hak ne mikdar lüzum vardır.
Tâ mahz ve hàlis çıksın. Mebâdîde, dünyada bâtıl etse galebe, fakat kazanmaz harbi, “Âkıbetü'l‑müttakìn” ona vurur bir darbe!
İşte bâtıl mağlûbdur, “El‑Hakku ya'lû” sırrı onu çarpar ikàba: İşte hak da gâlibdir.