Melâike Bir Ümmettir; Şerîat‑ı Fıtriye ile Memurdur
Şerîat‑ı İlâhî ikidir, hem iki sıfattan gelmiş, iki insan muhâtab, hem de mükellef olmuş: Sıfat‑ı irâdeden gelen şer'‑i tekvînî,
989
insan‑ı ekber olan âlemin ahvâlini, hem de harekâtını – ki ihtiyarî değil – tanzim eden Şer'dir. O Meşîet‑i Rabbânî
yanlış bir ıstılahla tabiat da denilir. Sıfat‑ı kelâmından gelen şerîat ise, âlem‑i asğar olan insanın ef'âlini
–ki ihtiyarî olmuş– tanzim eden Şer'dir. İki Şer' bir yerde bazen eder ictimâ'. Melâike‑i İlâhî, bir ümmet‑i azîme, hem bir Cünd‑ü Sübhânî.
Birinci Şer'a olmuş hamele‑i mümtesil, amele‑i mümessil. Hem onlardan bir kısmı ibâd‑ı müsebbihtir, bir kısmı da müstağrak, Arş’ın mukarrebîni.
Madde Rikkat Peydâ Ettikçe, Hayat Şiddet Peydâ Eder
Hayat asıl esâstır; madde ona tâbidir, hem de onunla kàimdir. Bir hurdebînî huveyn havâss‑ı hamsesiyle, insanın havâssını
muvâzene edersen görürsün; insan ondan ne derece büyükse, havâssı o derece onunkinden aşağı. O huveyne işitir kardeşinin sesini,
hem de görür rızkını. Ger insan kadar büyüse; havâssı hayret‑fezâ, hayatı şu'le‑feşân, rü'yeti de berk‑âsâ bir nur‑u âsumânî.
İnsan, bir kütle‑i mevâttan bir zîhayat değildir, belki de milyarlarla zîhayat hüceyrâtından mürekkeb ve zîhayat bir hücre‑i insanî.
اِنَّ الْاِنْسَانَ كَصُورَةِ يٰسٓ كُتِبَتْ ف۪يهَا سُورَةُ يٰسٓ﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ﴾
990
Maddiyûnluk, Bir Tâun‑u Manevîdir
Maddiyûnluk bir tâun‑u manevî, beşere de tutturdu şu müdhiş bir sıtmayı,(❋) hem de ânî çarptırdı bir gadab‑ı İlâhî. Telkin, hem de taklid,
tenkide kàbiliyet‑i tevessü'ü nisbeten, o tâun da ediyor tevessü' ve intişar. Telkini fenden almış, medeniyetten taklid.
Hürriyet tenkid vermiş, gururundan dalâlet çıkmış.
Vücûdda Atâlet Yok. İşsiz Adam, Vücûdda Adem Hesabına İşler
En bedbaht, sıkıntılı, muzdarib; işsiz olan adamdır. Zîra ki atâlet: Vücûd içinde adem, hayat içinde mevttir.
Sa'y ise: Vücûdun hayatı, hem hayatın yakazasıdır elbet!
Ribâ, İslâm’a Zarar‑ı Mutlaktır
Ribâ atâlet verir, şevk‑i sa'yi söndürür. Ribânın kapıları, hem de onun kapları olan bu bankaların her
dem nef'i ise, beşerin en fenâ kısmınadır; onlar da gâvurlardır. Gâvurlardaki nef'i en fenâ kısmınadır; onlar da zâlimler. Her
dem zâlimlerdeki nef'i en fenâ kısmınadır; onlar da sefîhlerdir. Âlem‑i İslâm’a bir zarar‑ı mutlaktır. Mutlak beşer her
dem refahı, nazar‑ı şer'îde yoktur. Zîra harbî bir gâvur hürmetsiz, ismetsizdir; demi hederdir her
De……m
Kur'ân, Kendi Kendini Himâye Edip Hâkimiyetini İdâme Eder (❋❋)
Bir zâtı gördüm ki ye's ile mübtelâ, bedbînlikle hasta idi. Dedi: Ulemâ azaldı, kemiyet keyfiyeti. Korkarız, dinimiz sönecek de bir zaman.
Dedim: Nasıl kâinât söndürülmezse, îmân‑ı İslâmî de sönemez. Öyle de, zeminin yüzünde çakılmış mismarlar hükmünde her ân
991
olan İslâmî şeâir, dinî minârât, İlâhî maâbid, şer'î maâlim itfâ olmazsa, İslâmiyet parlayacak ân be‑ân!
Her bir ma'bed, bir muallim olmuş, tab'ıyla tabâyie ders verir. Her maâlim dahi birer üstad olmuştur; onun lisân‑ı hâli eder telkin‑i dinî; hatâsız, hem bî‑nisyân.
Her bir şeâir, bir hoca‑i dânâdır; Rûh‑u İslâm’ı, dâim enzâra ders veriyor. Mürûr‑u a'sâr ile sebeb‑i istimrar-ı zaman.
Güyâ tecessüm etmiş envâr‑ı İslâmiyet, şeâiri içinde. Güyâ tasallüb etmiş zülâl‑i İslâmiyet, maâbidi içinde, birer sütun‑u îmân.
Güyâ tecessüd etmiş Ahkâm‑ı İslâmiyet, maâlimi içinde. Güyâ tahaccür etmiş erkân‑ı İslâmiyet, avâlimi içinde, birer sütun‑u elmas. Onunla murtabıttır zemin ile âsumân.
Lâsiyyemâ: Bu Kur'ân‑ı Hatîb-i Mu'ciz-beyân, dâima tekrar eder bir hutbe‑i ezelî, aktâr‑ı İslâmî’de kalmamış hiç de bir köy, hem dahi hiç bir mekân,
nutkunu dinlemesin, ta'limi işitmesin. ﴿اِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ﴾sırrı ile hâfızlıktır pek de büyük bir rütbe. Tilâvet ise, ibâdet‑i ins ü cânn.
Onun içinde ta'lim, hem müsellemâtı tezkîr. Tekerrür‑ü zamanla nazariyât, kalbolur müsellemâta, hem döner bedîhiyâta, istemez daha beyân.
Zarûriyât‑ı dinî, nazariyâttan çıkıp zarûriyât olmuştur. Tezkîr ise kâfîdir, ihtar ise vâfîdir, şâfidir her dem Kur'ân.
İhtara, hem tezkîre, şu intibâh‑ı İslâm, hem ictimâî yakaza her birine veriyor, umuma ait olan delâil ve hem mîzan.
992
Mâdem ictimâî hayat İslâm’da başlamıştır; her birinin îmânı kendine mahsûs olan delile münhasıran değil; müstenid vicdân.
Belki cemâatin kalbinde gayr‑ı mahdûd esbâba dahi eder istinâd. Hattâ cây‑i dikkattir; bir mezheb‑i zaîfi, mürûr ettikçe zaman,
ibtali müşkül olur. Nerede kaldı ki İslâm, vahy ile fıtrat gibi, iki metîn esâsa hem istinâd etmiştir; hem bu kadar a'sârda nâfizâne hükümrân!‥
Râsih esâslarıyla, bâhir eserleriyle kürenin yarısıyla iltiham peydâ etmiş, bir rûh‑u fıtrî olmuş; nasıl küsûfa girer, küsûftan çıkmış el'ân!
Fakat maatteessüf, bazı zevzek kefere, safsatalı adamlar şu kasr‑ı àlînin metîn esâslarına ilişir buldukça imkân.
Onları deprettirir. Esâslara ilişilmez, onlarla oynanılmaz, sussun şimdi dinsizlik, iflas etti o teres. Bestir tecrübe‑i küfran ve yalan.
Bu Âlem‑i İslâm’ın âlem‑i küfre karşı en ileri karakol, şu dâru'l‑fünûn idi. Lâkayd ve gafletlikle hasm‑ı tabiat-yılan,
gediği açtı cebhenin arkasında, dinsizlik hücum etti, millet epey sarsıldı. En ileri karakol, İslâmiyet rûhuyla tenevvür etmiş cinân,
en mütesallib olmalı, en müteyakkız olmalı, yâhut o dâr olmamalı, İslâm’ı aldatmamalı. Îmânın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma'kes‑i nur-u îmân.
Bazen de mücâhiddir, bazen süpürgecidir. Dimağda vesveseler, hem pek çok ihtimaller kalb içine girmese, sarsılmaz îmân, vicdân.
Yoksa bazıların zannınca îmân dimağda olsa; rûh‑u îmân olan hakkalyakìne ihtimalât‑ı kesîre olur birer hasm‑ı bî-emân.
Kalb ile vicdân, mahall‑i îmân. Hads ile ilhâm, delil‑i îmân. Bir hiss‑i sâdis; tarîk‑ı îmân… Fikir ile dimağ, bekçi‑i îmân.
993
Ta'lim‑i Nazariyâttan Ziyâde, Tezkîr‑i Müsellemâta İhtiyaç Var
Zarûriyât‑ı dinî, müsellemât‑ı şer'î; kulûblerde hâsıldır, ihtar ile huzuru, tezkîr ile şuûru,
matlûb da hâsıl olur. İbare‑i Arabî (❋) daha ulvî ediyor tezkîri, hem ihtarı.
Onun için Cuma’da hutbe‑i Arabiye zarûriyâtı ihtar, müsellemâtı tezkîr, maalkifâye olur onun tarz‑ı tezkîri.
Nazariyâtı ta'lim onda maksûd değildir. Hem İslâm’ın vahdânî sîmâsında şu Arabî ibare bir nakş‑ı vahdettir, kabûl etmez teksiri.
Hadîs Der Âyete: Sana Yetişmek Muhâl!
Hadîs ile âyeti muvâzene edersen, bilbedâhe görürsün: Beşerin en belîği, vahyin de mübelliği, o dahi bâliğ olmaz
belâğat‑ı âyete. O da ona benzemez. Demek ki; lisân‑ı Ahmedî’den gelen herbir kelâm her dem O’nun olamaz.
Îcâz ile Beyân, İ'câz‑ı Kur'ân
Bir zaman rüyada gördüm ki; Ağrı Dağı altındayım. Birden o dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı.
Füc'eten bir adam yanımda peydâ oldu, dedi ki: “Îcâz ile beyân et, icmâl ile îcâz et, bildiğin envâ'‑ı i'câz-ı Kur'ân’ı!”
Daha rüyada iken tâbirini düşündüm, dedim: Şuradaki infilâk, beşerde bir inkılâba misâl. İnkılâbda ise; elbet hüdâ‑yı Furkànî,
994
her tarafta yükselip hem de hâkim olacak. İ'câzının beyânı, zamanı da gelecek! O sâile cevaben dedim: İ'câz‑ı Kur'ânî,
yedi menâbi'‑i külliyeden tecellî, hem yedi anâsırdan terekküb eder: Birinci Menba': Lafzın fesâhatinden selâset‑i lisânı.
Nazmın cezâletinden, mânâ belâğatından, mefhûmların bedâatından, mazmunların berâatından, üslûbların garâbetinden birden tevellüd eden bârika‑i beyânı.
Onlarla oldu mümtezic, mizâc‑ı i'câzında acîb bir nakş‑ı beyân, garîb bir san'at‑ı lisânî. Tekrarı hiç bir zaman usandırmaz insanı.
İkinci Unsur ise: Umûr‑u kevniyede gaybî olan esâsât, İlâhî hakàiktan gaybî olan esrârdan, gaybi‑yi âsumânî.
Mâzide gâib olan gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir kalmış olan ahvâlden birden tazammun eden bir ilmü'l‑guyûb hızânı.
Âlemü'l‑guyûb lisânı, şehâdet âlemiyle konuşuyor erkânı, rumûz ile beyânı, hedef nev'‑i insanî, i'câzın bir lem'a‑i nurânî…
Üçüncü Menba' ise: Beş cihetle hàrika bir câmiiyet vardır: Lafzında, mânâsında, ahkâmda, hem ilminde, makàsıdın mîzanı.
Lafzı tazammun eder: Pek vâsi' ihtimalât, hem vücûh‑u kesîre ki, her biri nazar‑ı belâğatta müstahsen, Arabiyece sahîh, sırr‑ı teşriî lâyık görüyor ânı.
Mânâsında: Meşârib‑i evliyâ, ezvâk‑ı ârifîni, mezâhib‑i sâlikîn, turuk‑u mütekellimîn, menâhic‑i hükemâ; o i'câz‑ı beyânı,
995
birden ihâta etmiş, hem de tazammun etmiş. Delâletinde vüs'at, mânâsında genişlik; bu pencere ile baksan, görürsün ne geniştir meydânı!
Ahkâmdaki istiâb: Şu hàrika şerîat O’ndan olmuş istinbat, saâdet‑i dâreynin bütün desâtirini, bütün esbâb‑ı emni.
İctimâî hayatın bütün revâbıtını, vesâil‑i terbiye, hakàik‑ı ahvâli birden tazammun etmiş O’nun tarz‑ı beyânı.
İlmindeki istiğrak: Hem ulûm‑u kevniye, hem Ulûm‑u İlâhî, onda merâtib‑i delâlât, rumûz ile işârât, sûreler sûrlarında cem'etmiştir cinânı.
Makàsıd ve gâyâtta: Muvâzenet, ıttırâd, fıtrat desâtirine mutâbakat, ittihâd; tamam mürâat etmiş, hıfzeylemiş mîzanı.
İşte lafzın ihâtasında, mânânın vüs'atinde, hükmün istiâbında, ilmin istiğrakında, muvâzene‑i gâyâtta câmiiyet‑i pür-şânı!‥
Dördüncü Unsur ise: Her asrın derece‑i fehmine, edebî rütbesine, hem her asırdaki tabakàta, derece‑i isti'dâd, rütbe‑i kàbiliyet nisbetinde ediyor bir ifâza‑i nurânî.
Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşâde. Güyâ her demde, her yerde taze nâzil oluyor O Kelâm‑ı Rahmânî.
İhtiyarlandıkça zaman, Kur'ân da gençleşiyor. Rumûzu hem tavazzuh eder, tabiat ve esbâbın perdesini de yırtar, o hitâb‑ı Yezdânî.
Nur‑u Tevhidi her dem her âyetten fışkırır. Şehâdet perdesini gayb üstünden kaldırır. Ulviyet‑i hitâbı dikkate dâvet eder, o nazar‑ı insanı.
996
Ki o lisân‑ı gaybdır; şehâdet âlemiyle bizzat O’dur konuşur. Şu unsurdan bu çıkar; hàrika tazeliği bir ihâta‑i ummânî!
Te'nîs‑i ezhân için akl‑ı beşere karşı İlâhî tenezzülât. Tenzîl’in üslûbunda tenevvü'ü, mûnisliğidir mahbûb‑u ins ü cânı.
Beşinci Menba' ise: Nakil ve hikâyâtında, ahbâr‑ı sâdıkada, esâsî noktalardan hazır müşâhid gibi bir üslûb‑u bedî'-i pür-maânî
naklederek beşeri onunla îkaz eder. Menkulâtı şunlardır: Ahbâr‑ı evvelîni, ahvâl‑i âhirîni, esrâr‑ı cehennem ü cinânı.
Hakàik‑ı gaybiye, hem esrâr‑ı şehâdet, Serâir‑i İlâhî, revâbıt‑ı kevniyeye dair hikâyâtıdır hikâyet‑i ayânî
ki ne vâki reddeylemiş, ne mantık tekzîb etmiş. Mantık kabûl etmezse, red de bile edemez. Semâvî kitapların ki matmah‑ı cihanî.
İttifakî noktalarda musaddıkâne nakleder, ihtilâfî yerlerinde musahhihâne bahseder. Böyle naklî umûrlar bir “Ümmî”den sudûru hàrika‑i zamanî.
Altıncı Unsur ise: Mutazammın ve müessis olmuş Din‑i İslâm’a. İslâmiyet misline ne mâzi muktedirdir, ne müstakbel muktedir; araştırsan zaman ile mekânı!
Arzımızı senevî, yevmî dâiresinde şu hayt‑ı semâvîdir; tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş, bırakmıyor isyanı.
Yedinci Menba' ise: Şu altı menba'dan çıkan envâr‑ı sitte, birden eder imtizaç. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vâsıta‑i nurânî.
Şundan çıkan bir zevktir; zevk‑i i'câz bilinir, tâbirine lisânımız yetişmez. Fikir dahi kàsırdır; görünür de tutulmaz, o nücûm‑u âsumânî.
997
Onüç asır müddette meylü't‑tehaddî varmış, Kur'ân’ın a'dâsında; şevk‑i taklid uyanmış, Kur'ân’ın ahbabında. İşte i'câzın bir bürhânı:
Şu iki meyl‑i şedîdle; yazılmıştır meydânda, milyonlarla kütüb‑ü Arabiye, gelmiştir kütübhâne‑i vücûda. Onlar ile Tenzîl’i düşerse bir mîzanı.
Muvâzene edilse, değil dânâ‑i bî-müdânî, hattâ en âmî adam, göz kulakla diyecek: Bunlar ise insanî, şu ise âsumânî!
Hem de hükmedecek: Şu bunlara benzemez, rütbesinde olamaz. Öyle ise, ya umumdan aşağı; bu ise bilbedâhe ma'lûm olmuş butlânı.
Öyle ise; umumun fevkındedir. Mazmunları o kadar zamanda, kapı açık, beşere vakfedilmiş; kendine dâvet etmiş ervâh ile ezhânı!
Beşer onda tasarruf, kendine de mal etmiş. Onun mazmunları ile yine Kur'ân’a karşı çıkmamış, hiçbir zaman çıkamaz; geçti zaman‑ı imtihanı.
Sâir kitaplara benzemez, onlara makîs olmaz. Zîra yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzûlü; müteferrik, mütekàtı', bir hikmet‑i Rabbânî.
Esbâb‑ı nüzûlü muhtelif, mütebâyin. Bir maddede es'ile mütekerrir, mütefâvit. Hâdisât‑ı ahkâmı müteaddid, müteğâyir. Muhtelif, mütefârik nüzûlünün ezmânı.
Hâlât‑ı telâkkisi mütenevvi', mütehâlif. Aksâm‑ı muhâtabı müteaddid, mütebâid. Gâyât‑ı irşadında mütederric, mütefâvit. Şu esâslara müstenid binâî, hem beyânî;
cevabî, hem hitâbî. Bununla da beraber selâset ve selâmet, tenâsüb ve tesânüd, kemâlini göstermiş; işte onun şâhidi: Fenn‑i Beyân u Maânî.
998
Kur'ân’da bir hàssa var; başka kelâmda yoktur. Bir kelâmı işitsen, asıl sâhib‑i kelâmı arkasında görürsün, ya içinde bulursun. Üslûb, âyine‑i insanî.
Ey sâil‑i misâlî! Sen ki îcâz istedin, ben de işâret ettim. Eğer tafsîl istersen, haddimin haricinde! Sinek seyretmez âsumânı.
Zîra o kırk envâ'‑ı i'câzından yalnız bir tekini ki, cezâlet‑i nazmıdır; İşârâtü'l‑İ'câz’da sıkışmadı tibyânı.
Yüz sahife tefsirim ona kâfî gelmedi. Senin gibi rûhâni ilhâmları ziyâde, ben istiyorum senden tafsîl ile beyânı!
Ulaşmaz Dest‑i Edeb-i Garb-ı Hevesbâr-ı Hevâkâr-ı Dehâdâr De'b-i Edeb-i Ebed-Müddet, Kur'ân-ı Ziyâbâr-ı Şifâkâr-ı Hüdâdâr
اُولَاشْمَازْ دَسْتِ اَدَبِ غَرْبِ هَوَسْبَارِ هَوَاكَارِ دَهَادَارْ
دَأْبِ اَدَبِ اَبَدْ مُدَّتِ قُرْاٰنِ ضِيَابَارِ شِفَاكَارِ هُدَادَارْ
Kâmilîn insanların zevk‑i maâlîsini hoşnud eden bir hâlet; çocukça bir hevese, sefîhçe bir tabiat sâhibine hoş gelmez,
Onları eğlendirmez. Bu hikmete binâen; bir zevk‑i süflî, sefîh, hem nefsî ve şehvânî içinde tam beslenmiş, zevk‑i rûhîyi bilmez.
Avrupa’dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyât romanvâri nazarla, Kur'ân’da olan letâif‑i ulviyet, mezâyâ‑yı haşmeti göremez, hem tadamaz.
Kendindeki mehengi ona ayar edemez. Edebiyâtta vardır üç meydân‑ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz:
Ya aşkla hüsündür, ya hamâset ve şehâmet, ya tasvir‑i hakikat. İşte yabânî edebse hamâset noktasında hak‑perestliği etmez.
Belki zâlim nev'‑i beşerin gaddârlıklarını alkışlamakla, kuvvet‑perestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk‑ı hakîki bilmez.
Şehvet‑engîz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir‑i hakikat maddesinde, kâinâta San'at‑ı İlâhî sûretinde bakmaz,
999
bir sıbğa‑i Rahmânî sûretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor, hem ondan da çıkamaz.
Onun için telkini, aşk‑ı tabiat olur. Madde‑perestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz.
Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden rûhun ızdırâbatına, o edebsizlenmiş edeb (müsekkin, hem münevvim) hakîki fayda vermez.
Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitab gibi bir hayy‑ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvât! Meyyit hayat veremez.
Hem tiyatro gibi tenâsühvâri, mâzi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nev'i romanlarıyla hiç de utanmaz.
Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlûfte fistanını giydirmiş, hüsn‑ü mücerred tanımaz.
Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kàri'e ihtar eder. Zâhiren der: “Sefâhet fenâdır; insanlara yakışmaz.”
Netice‑i muzırrayı gösterir; hâlbuki sefâhete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz.
İştihâyı kabartır, hevesi tehyîc eder, his daha söz dinlemez. Kur'ân’daki edebse hevâyı karıştırmaz.
Hak‑perestlik hissi, hüsn‑ü mücerred aşkı, cemâl‑perestlik zevki, hakikat‑perestlik şevki verir; hem de aldatmaz.
Kâinâta tabiat cihetinde bakmıyor; belki bir San'at‑ı İlâhî, bir Sıbğa‑i Rahmânî noktasında bahseder; akılları şaşırtmaz.
Mârifet‑i Sâni'in nurunu telkin eder, her şeyde âyetini gösterir. Her ikisi, rikkatli birer hüzün de veriyor; fakat birbirine benzemez.
Avrupazâde edebse, fakdü'l‑ahbabdan, sâhibsizlikten neş'et eden gamlı bir hüznü veriyor; ulvî hüznü veremez.
1000
Zîra sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemâne aldığı bir hiss‑i hüzn-ü gamdâr. Âlemi bir vahşetzâr tanır; başka çeşit göstermez.
O sûrette gösterir, hem de mahzûnu tutar; sâhibsiz de olarak yabânîler içinde koyar, hiçbir ümîd bırakmaz.
Kendine verdiği şu hissî heyecanla gitgide ilhâda kadar gider, ta'tîle kadar yol verir, dönmesi müşkül olur; belki daha dönemez.
Kur'ân’ın edebi ise; öyle bir hüznü verir ki, âşıkâne hüzündür, yetîmâne değildir. Firâku'l‑ahbabdan gelir, fakdü'l‑ahbabdan gelmez.
Kâinâtta nazarı, kör tabiat yerine; şuûrlu, hem rahmetli bir San'at‑ı İlâhî onun medâr‑ı bahsi; tabiattan bahsetmez.
Kör kuvvetin yerine; inâyetli, hikmetli bir kudret‑i İlâhî ona medâr‑ı beyân. Onun için kâinât, vahşetzâr sûret giymez.
Belki muhâtab‑ı mahzûnun nazarında oluyor bir cem'iyet‑i ahbab. Her tarafta tecâvüb, her cânibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez.
Her köşede istînâs, o cem'iyet içinde mahzûnu vaz'ediyor, bir hüzn‑ü müştâkàne, bir hiss‑i ulvî verir; gamlı bir hüznü vermez.
İkisi birer şevki de verir: O yabânî edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasit; rûha ferâh veremez.
Kur'ân’ın şevki ise; rûh düşer heyecana, şevk‑i maâlî verir. İşte bu sırra binâen, Şerîat‑ı Ahmediye lehviyâtı istemez.
Bazı âlât‑ı lehvi tahrîm edip, bir kısmı helâl diye izin verip… Demek hüzn‑ü Kur'ânî veya şevk‑i Tenzîlî veren âlet, zarar vermez.
Eğer hüzn‑ü yetîmî veya şevk‑i nefsânî verse, âlet haramdır. Değişir eşhâsa göre, herkes birbirine benzemez.
1001
Dallar; Semerâtı, Rahmet Nâmına Takdim Ediyor
Şecere‑i hilkatin dalları her tarafta semerât‑ı niamı zîrûhun ellerine zâhiren uzatıyor.
Hakikatte bir yed‑i rahmet, bir dest‑i kudrettir ki; o semerâtı, o dalları içinde sizlere uzatıyor.
O yed‑i rahmeti, siz de şükr ile öpünüz. O dest‑i kudreti de minnetle takdis ediniz…
Fâtiha’nın Âhirinde İşâret Olunan Üç Yolun Beyânı
Ey birader‑i pür-emel! Hayâlini ele al, benimle beraber gel. İşte bir zemindeyiz, etrafına bakarız, kimse de görmez bizi.
Çadır direkleri hükmünde yüksek dağlar üstünde karanlıklı bir bulut tabakası atılmış, hem o dahi kaplatmış zeminimizin yüzü,
müncemid bir sakf olmuş, fakat alt yüzü açıkmış, o yüz güneş görürmüş. İşte bulut altındayız, sıkıyor zulmet bizi,
sıkıntı da boğuyor, havasızlık öldürür. Şimdi bize üç yol var: Bir âlem‑i ziyâdâr, bir kere seyrettimdi bu zemin‑i mecâzî.
Evet bir kere buraya da gelmişim, üçünde ayrı ayrı gitmişim. Birinci yolu budur: Ekseri burdan gider; o da devr‑i âlemdir, seyahate çeker bizi.
İşte biz de yoldayız, böyle yayan gideriz. Bak şu sahrânın kum deryâlarına, nasıl hiddet saçıyor, tehdid ediyor bizi!
Bak şu deryânın dağvâri emvâcına; o da bize kızıyor. İşte Elhamdülillâh, öteki yüze çıktık görürüz güneş yüzü.
Fakat, çektiğimiz zahmeti ancak da biz biliriz. Of, tekrar buraya döndük! Şu zemin‑i vahşetzâr, bulut damı zulmetdâr. Bize lâzım; revnâkdâr eder kalbdeki gözü,
bir âlem‑i ziyâdâr. Fevkalâde eğer bir cesâretin var; gireriz de beraber, bu yolu pür‑hatarkâr. İkinci yolumuzu:
1002
Tabiat‑ı arzı deleriz, o tarafa geçeriz; ya fıtrî bir tünelden titreyerek gideriz. Bir vakitte bu yolda seyrettim de geçtim bî‑nâz ve pür-niyâzî.
Fakat o zaman tabiatın zemini eritecek, yırtacak bir madde var idi elimde. Üçüncü yolun, o delil‑i mu'cizi,
Kur'ân onu bana vermişti. Kardeşim, arkamı da bırakma, hiç de korkma! Bak hâ, şurada tünelvâri mağaralar, tahte'l‑arz akıntılar beklerler ikimizi.
Bizi geçirecekler. Tabiat da, şu müdhiş cümûdiyeleri de seni hiç korkutmasın. Zîra bu abûs çehresi altında merhametli sâhibinin tebessümlü yüzü.
Radyumvâri o madde‑i Kur'ânî, ışıkla sezmiştim. İşte, gözüne aydın! Ziyâdâr âleme çıktık, bak şu zemin‑i pür-nâzî.
Bu fezâ‑yı latîf, şirin. Yâhû başını kaldır! Bak semâvâta ser çekmiş, bulutları da yırtmış, aşağıda bırakmış; dâvet ediyor bizi.
Şu şecere‑i tûbâ, meğer, O Kur'ân imiş; dalları her tarafa uzanmış. Tedellî eden bu dala biz de asılmalıyız, oraya alsın bizi.
O şecere‑i semâvî; bir timsâli zeminde olmuş Şer'‑i enveri. Demek zahmet çekmeden o yol ile çıkardık bu âlem‑i ziyâya, sıkmadan zahmet bizi.
Mâdem yanlış etmişiz; eski yere döneriz, doğru yolu buluruz. Bak, üçüncü yolumuz: Şu dağlar üstünde durmuş olan şehbâzî;
hem de bütün cihana okuyor bir ezânı. Bak müezzin‑i a'zama, Muhammedü'l‑Hâşimî (A.S.M.) dâvet eder insanı, âlem‑i nur-u envere. İlzam eder niyâz ile namazı.
Bulutları da yırtmış, bak bu Hüdâ dağlarına; semâvâta ser çekmiş, bak Şerîat cibâline, nasıl müzeyyen etmiş zeminimizin yüzü, gözü.
İşte çıkmalıyız buradan himmet tayyaresiyle; ziyâ, nesîm orada, nur‑u cemâl orada. İşte buradadır Uhud‑u Tevhid, o cebel‑i azîzi.
İşte şuradadır Cûdî‑i İslâmiyet, o cebel‑i selâmet. İşte Cebelü'l‑Kamer olan Kur'ân‑ı Ezher, zülâl‑i Nil akıyor o muhteşem menba'dan; iç o âb‑ı lezîzi!
1003
﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ﴾
وَاٰخِرُ دَعْوٰينَا اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Ey arkadaş! Şimdi hayâli baştan çıkar, aklı kafaya geçir! Evvelki iki yolun mağdûb ve dâllîn yolu; hatarları pek çoktur, kıştır dâim güz, yazı.
Yüzde biri kurtulur; Eflâtun, Sokrat gibi. Üçüncü yol; sehildir, hem karîb, müstakîmdir. Zaîf, kavî müsâvî, herkes o yoldan gider. En rahatı budur ki; şehîd olmak ya gâzi.
İşte neticeye gireriz: Evet, dehâ‑yı fennî; evvelki iki yoldur ona meslek ve mezheb. Fakat hüdâ‑yı Kur'ânî üçüncü yoldur; onun Sırat‑ı Müstakîmi, îsâl eder o bizi.
اَللّٰهُمَّ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ❋ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ اٰم۪ينَ
Hakîki Bütün Elem Dalâlette, Bütün Lezzet Îmândadır. Hayâl Libâsını Giymiş Muazzam Bir Hakikat
Ey yoldaş‑ı hüşdâr! Sırat‑ı müstakîmin o meslek‑i nurânî, mağdûb ve dâllînin o tarîk‑ı zulmânî, tam farklarını görmek eğer istersen ey azîz!
Gel vehmini ele al, hayâl üstüne de bin, şimdi seninle gideriz zulümât‑ı ademe. O mezar‑ı ekberi, o şehr‑i pür-emvâtı bir ziyaret ederiz.
Bir Kadîr‑i Ezelî, kendi dest‑i kudretle bu zulümât‑ı kıt'adan bizi tuttu çıkardı, bu vücûda bindirdi, gönderdi şu dünyaya; şu şehr‑i bî-lezâiz.
1004
İşte şimdi biz geldik şu âlem‑i vücûda, o sahrâ‑yı hâile. Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık; evvel isti'tafkârâne önümüze bakarız.