Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Kâinâtın Nazmında Büyük Bir İ'câz Var

Kâinâtın gör ki; te'lifinde bir i'câz var. Ger bütün esbâb‑ı tabîiye bi'l‑farzı'l-muhâl
Ola herbiri muktedir bir fâil‑i muhtar. O i'câza karşı nihâyet acz ile bi'l‑imtisal ederek secde ki:
سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ ف۪ينَا رَبَّنَا اَنْتَ الْقَد۪يرُ الْاَزَلِيُّ ذُوالْجَلَالِ
951

Kudrete Nisbet Her Şey Müsâvîdir

﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
Bir kudret‑i zâtiyedir, hem ezelî; acz tahallül edemez.
Onda merâtib olmayıp, mevâni' tedâhül edemez. İsterse küll, isterse cüz' nisbet tefâvüt eylemez.
Çünkü herşey bağlıdır herşey ile. Herşeyi yapamayan bir şeyi de yapamaz.

Kâinâtı Elinde Tutamayan, Zerreyi Halkedemez

Tesbih gibi nazmeyleyip kaldıracak; arzımızı, şümûsu, nücûmu, hasra gelmez.
Şu fezânın başına hem sînesine takacak, öyle kuvvetli ele bir kimse mâlik olmaz.
Dünyada hiçbir şeyde da'vâ‑yı halk edip iddia‑yı icâd edemez.

İhyâ‑yı Nev', İhyâ‑yı Ferd Gibidir

Mevt‑âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sinek, nasıl onun ihyâsı kudrete ağır gelmez.
Şu dünyanın mevti de, ihyâsı da öyledir. Bütün zîrûh ihyâsı onda fazla nazlanmaz.

Tabiat, Bir San'at‑ı İlâhiye’dir

Değil tâbi' tabiat, belki matba'. Değil nakkàş, o belki bir nakıştır. Değil fâil, o kàbildir. Değil masdar, o mistardır.
Değil nâzım, o nizâmdır. Değil kudret, o kanundur. İrâdî bir şerîattır. Değil hariç, hakikatdâr.
952

Vicdân, Cezbesiyle Allah’ı Tanır

Vicdânda mündemicdir bir incizab ve cezbe. Bir câzibin cezbiyle dâim olur incizab.
Cezbe düşer zîşuûr, ger Zülcemâl görünse. Etse tecellî dâim pür‑şa'şaa bî‑hicâb.
Bir Vâcibü'l‑Vücûd, Sâhib‑i Celâl ü Cemâl; şu fıtrat‑ı zîşuûr, kat'î şehâdet‑meâb.
Bir şâhidi o cezbe, hem diğeri incizab.

Fıtratın Şehâdeti Sâdıkadır

Fıtratta yalan yoktur; ne dediyse doğrudur. Çekirdeğin lisânı,
meyl‑i nümûvv der: Ben, sünbüllenip meyvedâr‥” Doğru çıkar beyânı.
Yumurtanın içinde, derin derin söyler hayatın meyelânı
Ki: Ben piliç olurum, İzn‑i İlâhî ola.” Sâdık olur lisânı.
Bir avuç su, bir demir gülle içinde eğer niyet etse incimâd, bürûdetin zamanı
İçindeki inbisat meyli der: Genişlen, bana lâzım fazla yer.” Bir emr‑i bî-emânî.
Metîn demir çalışır, onu yalan çıkarmaz. Belki onda doğruluk, hem de sıdk‑ı cenânî,
o demiri parçalar. Şu meyelânlar bütün birer emr‑i tekvînî, birer hükm‑ü Yezdânî.
Birer fıtrî şerîat, birer cilve‑i irâde. İrâde‑i İlâhî, idare‑i ekvânî.
Emirleri şunlardır: Birer birer meyelân, birer birer imtisal, evâmir‑i Rabbânî.
Vicdândaki tecellî aynen böyle cilvedir; ki incizab ü cezbe iki musaffâ canı.
İki mücellâ camdır, akseder içinde Cemâl‑i Lâyezâlî, hem de nur‑u îmânî.

Nübüvvet Beşerde Zarûriyedir

Karıncayı emîrsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan Kudret‑i Ezeliye; elbette
beşeri de bırakmaz şerîatsız, nebîsiz. Sırr‑ı nizâm-ı âlem, böyle ister elbette.
953

Meleklerde Mi'râc, İnsanlarda Şakk‑ı Kamer Gibidir

Bir mi'râc‑ı kerâmetle melekler gördüler elhak! Ki müsellem bir nübüvvette muazzam bir velâyet var.
O Parlak Zât, Burâk’a binmiş de berk olmuş. Kamervâri serâser, âlem‑i nuru da görmüştür.
Şu şehâdet âleminde münteşir insanlara; hissî, büyük bir mu'cize nasıl ki اِنْشَقَّ الْقَمَرُ ’dir;
Bu mi'râcdır, âlem‑i ervâhtaki sâkinlere en büyük bir mu'cize ki, ﴿سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى’dır.

Kelime‑i Şehâdetin Bürhânı, İçindedir

Kelime‑i şehâdet, vardır iki kelâmı. Birbirine şâhiddir, hem delil ve bürhândır.
Birincisi, sânîye bir bürhân‑ı limmîdir. İkincisi, evvele bir bürhân‑ı innîdir.

Hayat, Bir Çeşit Tecellî‑i Vahdet’tir

Hayat bir nur‑u vahdettir, şu kesrette eder tevhid tecellî. Evet, bir cilve‑i vahdet eder kesretleri tevhid ü yektâ.
Hayat bir şeyi, herşeye eder mâlik! Hayatsız şey, ona nisbet ademdir cümle eşya!‥
954

Rûh, Vücûd‑u Haricî Giydirilmiş Bir Kanundur

Rûh bir nurânî kanundur, vücûd‑u haricî giymiş bir nâmustur; şuûru başına takmış.
Bu mevcûd rûh, şu ma'kul kanuna olmuş iki kardeş, iki yoldaş.
Sâbit ve hem dâim fıtrî kanunlar gibi, rûh dahi hem âlem‑i emir, hem irâde vasfından gelir.
Kudret vücûd‑u hissî giydirir, şuûru başına takar, bir seyyâle‑i latîfeyi o cevhere sadef eder.
Eğer envâ'daki kanunlara Kudret‑i Hàlık vücûd‑u haricî giydirirse, herbiri bir rûh olur.
Ger vücûdu rûh çıkarsa, başından şuûru indirirse, yine lâyemût kanun olur.

Hayatsız Vücûd, Adem Gibidir

Ziyâ ile hayatın herbiri, mevcûdâtın birer keşşâfıdır. Bak: Nur‑u hayat olmazsa,
vücûd adem‑âlûddur, belki adem gibidir. Evet garîb, yetîmdir; hayatsız, ger Kamer’se

Hayat Sebebiyle Karınca Küre’den Büyük Olur

Ger mîzanü'l‑vücûdla karıncayı tartarsan, onda çıkan kâinât küremize sıkışmaz.
Bence Küre hayevândır, başkaların zannınca meyyit olan Küre’yi ger getirip koyarsan
karıncanın karşısına, o zîşuûr başının nısfı bile olamaz
955

Nasrâniyet İslâmiyet’e Teslîm Olacak

Nasrâniyet intifâ ya ıstıfâ bulacak. İslâm’a karşı teslîm olup terk‑i silâh edecek.
Mükerreren yırtıldı, purutluğa geldi. Purutlukta görmedi ona salâh verecek.
Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin, bazı yakınlaştı Tevhid’e; onda felâh görecek.
Hazırlanır şimdiden () yırtılmaya başlıyor. Sönmezse safvet bulup İslâm’a mal olacak.
Bu bir sırr‑ı azîmdir, ona remz u işâret; Fahr‑i Rusül demiştir: İsâ, Şer'imle amel edip ümmetimden olacak!”

Tebeî Nazar, Muhâli Mümkün Görür

Meşhûrdur ki: Îdin hilâline bakardı cemâat‑i kesîre, kimse bir şey görmedi.
Zevâlî bir ihtiyar yemîn etti ki: Gördüm‥” Hâlbuki gördüğü, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.
O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede? Hilâl olmuş Kamer nerede? Ger anladın şu remzi:
Zerrâttaki harekât; kirpik‑i aklın olmuş, birer kıl‑ı zulmetdâr, kör etmiş maddî gözü.
Teşkil‑i cümle envâ' fâilini göremez, düşer başına dalâl.
O hareket nerede? Nazzâm‑ı kevn nerede? Onu ona vehmetmek, muhâldir ender muhâl.
956

Kur'ân Âyine İster, Vekil İstemez

Ümmetteki cumhûru, hem avâmın umumu; bürhândan ziyâde me'hazdeki kudsiyet, şevk‑i itâat verir, sevk eder imtisale.
Şerîat yüzde doksanı; müsellemât‑ı şer'î, zarûriyât‑ı dinî, birer elmas sütundur.
İctihâdî, hilâfî, fer'î olan mesâil; yüzde ancak on olur. Doksan elmas sütunu, on altunun sâhibi
kesesine koyamaz, ona tâbi kılamaz. Elmasların mâdeni: Kur'ân ve hem Hadîs’tir. O’nun malı oradan, her zaman istemeli.
Kitaplar, ictihâdlar Kur'ân’ın âyinesi, yâhut dûrbîn olmalı. Gölge, vekil istemez O Şems‑i Mu'ciz-beyân.

Mübtıl, Bâtılı Hak Nazarıyla Alır

İnsandaki fıtratı mükerrem olduğundan kasden hakkı arıyor, bazen gelir eline, bâtılı hak zanneder, koynunda saklıyor.
Hakikati kazarken, ihtiyarı olmadan dalâl düşer başına; hakikattir zanneder, kafasına geçirir.

Kudretin Âyineleri Çoktur

Kudret‑i Zülcelâl’in pek çoktur mir'âtleri. Herbiri ötekinden daha eşeff u eltaf pencereler açıyor bir âlem‑i misâle.
Sudan havaya kadar, havadan esîre, esîrden misâle, misâlden ervâha, ervâhtan zamana, zamandan hayâle,
hayâlden fikre kadar muhtelif âyineler dâima temsîl eder şuûnât‑ı seyyâle.
Kulağınla nazar et âyine‑i havaya: Kelime‑i vâhide, olur milyon kelimât!
Acîb istinsah eder o kudretin kalemi, şu sırr‑ı tenâsülât
957

Temessülün Aksâmı Muhtelifedir

Âyinede temessül, münkasım dört sûrete: Ya yalnız hüviyet, ya beraber hâsiyet, ya hüviyet hem şu'le‑i mâhiyet, ya mâhiyet, hüviyet.
Eğer misâl istersen, işte insan ve hem şems, melek ve hem kelime. Kesifin timsâlleri, âyinede oluyor birer müteharrik meyyit.
Bir rûh‑u nurânînin, kendi mir'âtlerinde timsâlleri oluyor birer hayy‑ı murtabıt; aynı olmazsa eğer, gayrı dahi olmayıp,
birer nur‑u münbasit. Ger şems hayevân olaydı; olur harâreti hayatı, ziyâ onun şuûru. Şu havâssa mâliktir âyinede timsâli.
İşte budur şu esrârın miftâhı: Cebrâil hem Sidre’de, hem sûret‑i Dihye’de meclis‑i Nebevî’de,
hem kim bilir kaç yerde! Azrâil’in bir ânda Allah bilir kaç yerde, rûhları kabzediyor. Peygamber’in bir ânda,
hem keşf‑i evliyâda, hem sâdık rüyalarda ümmetine görünür, hem haşirde umumla şefâatle görüşür.
Velîlerin ebdâli, çok yerlerde bir ânda zuhûr eder, görünür.

Müstaid Müçtehid Olabilir; Müşerri' Olamaz

İctihâdın şartını hâiz olan her müstaid, ediyor nefsi için, nass olmayanda ictihâd; ona lâzım, gayra ilzam edemez.
958
Ümmeti dâvetle teşri' edemez. Fehmi şerîattan olur, lâkin şerîat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri' olamaz.
İcmâ ile cumhûrdur, sikke‑i şer'i görür. Bir fikre dâvet etmek, zann‑ı kabûl-ü cumhûr, şart‑ı evvel oluyor.
Yoksa dâvet bid'attır, reddedilir. Ağzına tıkılır, onda daha çıkamaz

Nur‑u Akıl, Kalbden Gelir

Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: Ziyâ‑yı kalbsiz olmaz nur‑u fikir münevver.
O nur ile bu ziyâ mezc olmazsa zulmettir, zulüm ve cehli fışkırır. Nurun libâsını giymiş bir zulmet‑i müzevver.
Gözünde bir nehâr var, lâkin ebyaz ve muzlim. İçinde bir sevâd var, ki bir leyl‑i münevver.
O içinde bulunmazsa, o şahm‑pâre göz olmaz, sen de bir şey göremez. Basîretsiz basar da para etmez.
Ger fikret‑i beyzâda süveydâ‑i kalb olmazsa; halîta‑i dimağî, ilim ve basîret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz.

Dimağda Merâtib‑i İlim Muhtelifedir, Mültebise

Dimağda merâtib var; birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir,
sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz'ân oluyor, sonra gelir iltizam, sonra i'tikàd gelir.
İ'tikàdın başkadır, iltizamın başkadır. Herbirinden çıkar bir hâlet: Salâbet i'tikàddan,
959
taassub iltizamdan, imtisal iz'ândan, tasdikten iltizam, taakkulde bî‑taraf, bî‑behre tasavvurda.
Tahayyülde safsata hâsıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir. Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek her demde,
sâfî olan zihinleri cerhtir, hem idlâli.

Hazmolmayan İlim, Telkin Edilmemeli

Hakîki mürşid‑i âlim koyun olur, kuş olmaz; hasbî verir ilmini.
Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü.
Kuş veriyor ferhine lüâb‑âlûd kay'ını.

Tahrib Esheldir; Zaîf, Tahribci Olur

Vücûd‑u cümle eczâ, şart‑ı vücûd-u külldür. Adem ise, oluyor bir cüz'ün ademiyle; tahrib eshel oluyor.
Bundandır ki; âciz adam, sebeb‑i zuhûr-u iktidar müsbete hiç yanaşmaz. Menfîce müteharrik, dâim tahribkâr olur.

Kuvvet Hakka Hizmetkâr Olmalı

Hikmetteki desâtir, hükûmette nevâmis, hakta olan kavânîn, kuvvetteki kavâid, birbiriyle olmazsa müstenid ve müstemid:
Cumhûr‑u nâsta olmaz, ne müsmir ve müessir. Şerîatta şeâir; kalır mühmel, muattal. Umûr‑u nâsta olmaz müstenid ve mu'temid.
960

Bazen Zıd, Zıddını Tazammun Eder

Zaman olur zıd, zıddını saklarmış. Lisân‑ı siyasette; lafız, mânânın zıddıdır. Adâlet külâhını, ()
zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libâsını, hıyânet ucuz giymiş. Cihad ve hem gazâya, bağy ismi takılmış. Esâret‑i hayvanî,
istibdâd‑ı şeytânî; hürriyet nâm verilmiş. Zıdlarda emsâl olmuş, sûretlerde tebâdül, isimlerde tekàbül, makamlarda becâyiş‑i mekânî.

Menfaati Esâs Tutan Siyaset, Canavardır

Menfaat üzere çarkı kurulmuş olan siyaset‑i hâzıra; müfteristir, canavar.
olan canavara karşı tahabbüb etsen; merhametini değil, iştihâsını açar.
Sonra döner, geliyor; tırnağının, hem dişinin kirasını senden ister.

Kuvâ‑yı İnsaniye Tahdid Edilmediğinden Cinâyâtı Büyük Olur

Hayvanın hilâfına, insandaki kuvveler fıtrî tahdid olmamış. Ondan çıkan hayr u şer, lâ‑yetenâhî gider.
Onda olan hodgâmlık, bundan çıkan hodbînlik, gurur, inâd birleşse, öyle günah oluyor (❋❋) ki beşer şimdiye kadar,
ona isim bulmamış. Cehennem’in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Hem meselâ; bir adam, tek yalancı sözünü doğru göstermek için, İslâm’ın felâketini kalben arzu eder.
Şu zaman da gösterdi: Cehennem lüzumsuz olmaz, Cennet ucuz değildir.

Bazen Hayır, Şerre Vâsıta Olur

Hàvâstaki meziyet fi'l‑hakîka sebebdir tevâzu', mahviyete. Olmuş maatteessüf sebeb‑i tahakküme,
961
tekebbüre hem illet. Fakirlerdeki aczi, âmîlerdeki fakrı, fi'l‑hakîka sebebdir ihsân ve merhamete.
Lâkin maatteessüf müncer olmuştur şimdi, zillet ü esârete. Bir şeyde hâsıl olan mehâsin ve şerefse;
Hàvâs ve rüesâya o şey peşkeş edilir. O şeyden neş'et eden seyyiât ve şer ise, efrâd ve hem avâma,
taksim, tevzî' edilir. Aşîret‑i gâlibde hâsıl olan şerefse: Hasan Ağa, âferin!” Hâsıl olan şer ise,
efrâda olur nefrîn. Beşerde şerr‑i hazîn!‥

Gaye‑i Hayâl Olmazsa, Enâniyet Kuvvetleşir

Bir gaye‑i hayâlî olmazsa, yâhut nisyan basarsa, ya tenâsî edilse; elbette zihinler enelere dönerler,
etrafında gezerler. Ene kuvvetleşiyor, bazen sinirleniyor. Delinmez, Nahnü olsun. Ene”sini sevenler, başkaları sevmezler.

Hayat‑ı İhtilâl; Mevt‑i Zekât, Hayat‑ı Ribâdan Çıkmış

Bilcümle ihtilâlât, bütün herc ü fesâdât; hem asıl, hem mâdeni, rezâil ve seyyiât, bütün fâsid hasletler,
muharrik ve menba'ı iki kelimedir tek, yâhut iki kelâmdır. Birincisi şudur ki: Ben tok olsam, başkalar
acından ölse neme lâzım!‥” İkincisi: Rahatım için zahmet çek, sen çalış, ben yiyeyim. Benden yemek, senden emekler!”
Birinci kelimede olan semm‑i kàtili, hem kökünü kesecek, şâfi devâ olacak tek bir devâsı vardır.
962
O da zekât‑ı şer'î ki, bir rükn‑ü İslâm’dır. İkinci kelimede, zakkum‑şecer münderic. Onun ırkını kesecek ribânın hurmetidir.
Beşer salâh isterse, hayatını severse: Zekâtı vaz'etmeli, ribâyı kaldırmalı.