965
Bir Meclis‑i Misâlî’de Şerîat’la Medeniyet‑i Hâzıra, Dehâ‑yı Fennî ile Hüdâ‑yı Şer'î Muvâzeneleri
(Birinci Harb’in) Mütâreke başında, bir Cuma gecesinde, bir rüya‑yı sâdıkada, misâlî âleminde, bir meclis‑i azîmde benden suâl ettiler:
“Mağlûbiyet sonunda, İslâm’ın âleminde ne hâl peydâ olacak?” Asr‑ı hâzır meb'ûsu sıfatıyla söyledim; onlar da dinlediler.
Eski zamandan beri istiklâl‑i İslâm’ın bekàsı, hem Kelimetullâh’ın i'lâsı için, farz‑ı kifâye-i cihadı; o lâzime‑i diyânet,
derûhde ile, kendini yek‑vücûd-u vahdânî; İslâm’ın âlemine fedâya vazifedâr, hilâfete bayraktar görmüş olan bu devlet,
şu millet‑i İslâm’ın felâket‑i mâzisi, getirecek de elbet İslâm’ın âlemine saâdet ve hürriyet. Olur geçen musîbet
istikbâlde telâfi. Üçü veren, üçyüzü kazandıran, etmiyor elbette hiç hasâret. Hâlini istikbâle tebdil eder, zîhimmet.
Zîra ki şu musîbet, hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet, tesânüd‑ü İslâmî, hàrikulâde etti, inkişaf‑ı uhuvvet;
Tesrî'‑i ihtizâzı, tahrib‑i medeniyet. Deniyet‑i hâzıra sûreti değişecek, sistemi bozulacak; zuhûr edecek o vakit
İslâmî medeniyet. Müslümanlar bil'ihtiyar elbet evvel girecek. Muvâzene istersen; Şer'in medeniyeti, şimdiki medeniyet.
Esâslara dikkat et, âsârlara nazar et. Şimdiki medeniyet esâsâtı menfîdir. Menfî olan beş esâs ona temel, hem kıymet,
onlarla çarh kurulur. İşte nokta‑i istinâd; hakka bedel kuvvettir. Kuvvet ise, şe'nidir tecâvüz ve teâruz; bundan çıkar hıyânet.
966
Hedef‑i kasdı; fazilet bedeline hasîs bir menfaattir. Menfaatin şe'nidir tezâhum ve tehâsum; bundan çıkar cinayet.
Hayattaki kanunu; teâvün bedeline bir düstur‑u cidâldir. Cidâlin şe'ni budur: Tenâzu' ve tedâfü'; bundan çıkar sefâlet.
Akvâmların beyninde râbıta‑i esâsı; âherin zararına müntebih unsuriyet. Başkaları yutmakla beslenir, alır kuvvet.
Milliyet‑i menfiye, unsuriyet, milliyet; şe'ni olur dâima, böyle müdhiş tesâdüm, böyle fecî telâtum, bundan çıkar helâket.
Beşincisi şudur ki; câzibedâr hizmeti; hevâ, hevesi teşci', teshîl‑i hevesâtı, arzuları tatmin; bundan çıkar sefâhet.
O hevâ, hem heves, şe'ni budur dâima: İnsanı memsuh eder, sîreti değiştirir, manevî meshediyor, değişir insaniyet.
Şu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevirsen, görürsün; başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır; sîreti olur sûret.
Gelir hayâli karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla görünür meydândaki âsârı. Zemindeki mevâzin, mîzanıdır şerîat.
Şerîattaki rahmet, semâ‑i Kur'ân’dandır. Medeniyet‑i Kur'ân esâsları müsbettir. Beş müsbet esâs üzere döner çarh‑ı saâdet.
Nokta‑i istinâdı; kuvvete bedel haktır. Hakkın dâim şe'nidir adâlet ve tevâzün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekàvet.
Hedefinde; menfaat yerine fazilettir. Faziletin şe'nidir muhabbet ve tecâzüb. Bundan çıkar saâdet, zâil olur adâvet.
Hayattaki düsturu; cidâl, kıtâl yerine, düstur‑u teâvündür. O düsturun şe'nidir ittihâd ve tesânüd; hayatlanır cemâat.
967
Sûret‑i hizmetinde; hevâ, heves yerine, hüdâ‑yı hidayettir. O hüdânın şe'nidir; insana lâyık tarzda terakkî ve refahet.
Rûha lâzım sûrette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde cihetü'l‑vahdeti de tard eder unsuriyet, hem de menfî milliyet.
Hem onların yerine râbıta‑i dinîdir, nisbet‑i vatanîdir, alâka‑i sınıfîdir, uhuvvet‑i îmânî. Şu râbıtanın şe'nidir, samîmî bir uhuvvet,
umumî bir selâmet. Hariç etse tecâvüz, o da eder tedâfü'. İşte şimdi anladın; sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet.
Şimdiye kadar İslâmlar ihtiyarla girmemiş. Şu medeniyet‑i hâzıra onlara yaramamış, hem de onlara vurmuş, müdhiş kayd‑ı esâret.
Belki nev'‑i beşere tiryâk iken zehir olmuş. Yüzde seksenini atmış meşakkat ve şekàvet. Yüzde onu çıkarmış müzahref bir saâdet!‥
Diğer onu bırakmış beyne‑beyne bî‑rahat! Zâlim ekallin olmuş gelen ribh‑i ticâret. Lâkin saâdet odur; külle ola saâdet,
lâakal ekseriyete olsa medâr‑ı necât. Nev'‑i beşere rahmet, nâzil olan şu Kur'ân, ancak kabûl ediyor bir tarz‑ı medeniyet;
umuma, ya eksere verirse bir saâdet. Şimdiki tarz‑ı hazır; heves serbest olmuştur, hevâ da hür olmuştur, hayvanî bir hürriyet.
Heves tahakküm eder, hevâ da müstebiddir, gayr‑ı zarûrî hâcâtı havâic‑i zarûrî hükmüne geçirmiştir, izâle etti rahat.
Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç, fakir etmiştir. Sa'y‑i helâl, masrafa etmemiştir kifâyet.
Onda hile, harama beşeri sevketmiştir. Ahlâkın esâsını şu noktadan bozmuştur. Cemâate hem nev'e vermiştir servet, haşmet.
968
Ferdi, şahsı ahlâksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şâhidi çoktur: Kurûn‑u ûlâdaki mecmû‑u vahşet ve cinayet, hem gadr ve hem hıyânet…
Şu medeniyet‑i habîse tek bir defada kustu. Midesi (❋) daha bulanır. Âlem‑i İslâm’daki istinkâf‑ı mânidâr hem de bir cây‑i dikkat.
Kabûlde muzdaribdir, soğuk da davranmıştır. Evet Şerîat‑ı Garrâ’da olan Nur‑u İlâhî, hàssa‑i mümtâzıdır istiğnâ, istiklâliyet.
O hàssadır bırakmaz ki o nur‑u hidayet, şu medeniyet rûhu olan Roma dehâsı ona tahakküm etsin. Onda olan hidayet,
bundaki felsefe ile mezc olmaz, hem aşılanmaz, hem de tâbi olamaz. İslâmiyet rûhunda şefkat, izzet‑i îmân, beslediği şerîat,
Kur'ân‑ı Mu'ciz-Beyân tutmuş yed‑i beyzâda hakàik‑ı şerîat. O yemîn‑i beyzâda birer Asâ‑yı Mûsa’dır. Sehhâr medeniyet,
istikbâlde edecek ona secde‑i hayret.
Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunan’ın iki dehâsı vardı; bir asıldan tev'emdi, biri hayâl‑âlûddu, biri madde‑perestti.
Su içinde yağ gibi imtizaç olamadı. Mürûr‑u zaman istedi; medeniyet çabaladı, Hıristiyanlık da çalıştı, temzicine muvaffak hiçbiri de olmadı.
Herbiri istiklâlini filcümle hıfzeyledi. Hattâ el'ân âdeta o iki rûh, şimdi de cesedleri değişmiş; Alman, Fransız oldu.
Güyâ bir nev'i tenâsüh başlarından geçmişti. Ey birader‑i misâlî! Zaman böyle gösterdi; o ikiz iki dehâ, öküz gibi reddetti
temzicin esbâbını; şimdi de barışmadı. Mâdem onlar tev'emdi, kardeş ve arkadaştı, terakkîde yoldaştı; birbiriyle döğüştü,
969
hiç de barışmadılar. Nasıl olur ki; aslı, hem mâdeni, matla'ı başka çeşit olmuştu. Kur'ân’da olan nuru, şerîat hidayeti;
Şu Medeniyetin Rûhu Olan Roma Dehâsı Birbiriyle Barışır, Hem Mezc u İttihâdı.
O dehâ ile bu hüdâ menşe'leri ayrıdır: Hüdâ semâdan indi, dehâ zeminden çıktı. Hüdâ kalbde işliyor, dimağı da işletir.
Dehâ dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüdâ rûhu eder tenvir, dâneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır.
İsti'dâd‑ı kemâli birdenbire yol alır, nefs‑i cismânî yapar hizmetkâr‑ı emirber. Melek‑sîmâ ediyor insan‑ı himmet-perver.
Dehâ ise: Evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor. İsti'dâd‑ı nefsânî neşv ü nemâ buluyor.
Rûhu eder hizmetkâr, dâneleri kuruyor. Şeytanın sîmâsını beşerde gösteriyor. Hüdâ; hayateyne saâdet veriyor, dâreyne ziyâ neşrediyor,
insanı yükseltiyor. Deccâl‑misâl (❋) dehâ‑yı a'ver, bir dâr ile bir hayatı anlar, madde‑perest olur ve dünya‑perver. İnsanı yapar birer canavar.
Evet; dehâ sağır tabiata tapar, kör kuvvete fermânber. Fakat hüdâ; şuûrlu san'atı tanır, hikmetli kudrete bakar. Dehâ, zemine küfran perdesi çeker. Hüdâ, şükrân nurunu serper.
Bu sırdandır; dehâ, a'mâ‑i asamm; hüdâ, semi'‑i basîr. Dehânın nazarında; zemindeki ni'metler sâhibsiz ganîmettir.
Minnetsiz gasb ve sirkat, tabiattan koparmak canavarca his verir. Hüdânın nazarında; zeminin sînesinde, kâinâtın yüzünde
970
serpilmiş olan niam, rahmetin semerâtı. Her ni'metin altında bir yed‑i muhsin görür, şükrân ile öptürür.
Bunu da inkâr etmem; medeniyette vardır mehâsin‑i kesîre‥ lâkin, onlar değildir ne Nasrâniyet malı, ne Avrupa icâdı,
ne şu asrın san'atı, belki umum malıdır. Telâhuk‑u efkârdan, semâvî şerâyi'den, hem hâcât‑ı fıtrîden, hususan şer'‑i Ahmedî,
İslâmî inkılâbdan neş'et eden bir maldır; kimse temellük etmez. Misâlîler Meclisi, o meclisin reisi tekrar sordu, hem dedi:
“Musîbet, olur her dem hıyânet neticesi, mükâfâtın sebebi. Ey şu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazâya da çarptırdı.
Hangi ef'âlinizle kazâya, hem kadere şöyle fetvâ verdiniz ki, kazâ‑yı İlâhî musîbetle hükmetti, sizleri hırpaladı?
Hatâ‑yı ekseriyet olur sebeb dâima musîbet‑i âmmeye.” Dedim: Beşerin dalâlet‑i fikrîsi, nemrûdâne inâdı,
fir'avunâne gururu şişti şişti zeminde, yetişti semâvâta, hem de dokundu hassas sırr‑ı hilkate. Semâvâttan indirdi;
Tûfân, tâun misâli, şu harbin zelzelesi; gâvura yapıştırdı semâvî bir silleyi. Demek ki şu musîbet, bütün beşer musîbetiydi,
nev'en umuma şâmil. Bir müşterek sebebi; maddiyûnluktan gelen dalâlet‑i fikrîydi, hürriyet‑i hayvanî, hevânın istibdâdı.
Hissemizin sebebi, erkân‑ı İslâmî’de ihmal ve terkimizdi. Zîra Hàlık‑ı Teâlâ yirmidört saatten bir saati istedi.
971
Beş vakit namaz için yalnız o saati bizden, yine bizim için emretti, hem istedi. Tenbellikle terkettik, gafletle ihmal oldu.
Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmidört saatte dâima ta'lim ve meşakkatle tahrîk ve koşturmakla bir nev'i namaz kıldırdı.
Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık, keffâreten beş sene cebren oruç tutturdu.
Kendi verdiği maldan, kırkından ya onundan birini zekât istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti.
O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı, haramdan da kurtardı. Amel, cins‑i cezadır. Ceza, cins‑i ameldir. Sâlih amel ikiydi:
Biri müsbet ve ihtiyarî, biri menfî ıztırarî. Bütün âlâm ve mesâib, a'mâl‑i sâlihadır; lâkin menfîdir, ıztırarî. Hadîs tesellî verdi.
Bu millet‑i günahkâr kanıyla abdest aldı. Fiilî bir tövbe etti. Mükâfât‑ı âcili, şu milletin humsu dört milyonu çıkardı
derece‑i velâyet, mertebe‑i şehâdetle gâzilik verdi, günahı sildi. Bu meclis‑i àlî-i misâlî, bu sözü tahsin etti.
Ben de birden uyandım, belki yakaza ile yeni yattım. Bence yakaza rüyadır, rüya bir nev'i yakazadır. Orada asrın vekili, burada Said‑i Nursî…
Cehil, Mecâzı Eline Alsa Hakikat Yapar
İlmin elinden eğer cehlin eline düşse mecâz, eder inkılâb hakikate, hem açar hurâfâta kapılar.
Küçüklüğümde gördüm ki, hasf olmuştu Kamer. Sordum ben vâlidemden. Dedi: “Yılan yutmuştur.” Dedim: “Neden görünür?”
Dedi: “Orada yılanlar böyle nîm‑şeffâf olur.” İşte böyle bir mecâz hakikat zannedilmiş; medâr‑ı Şems u Kamer
tekàtu' noktaları olan re's ü zenebde Arz’ın haylûletiyle bir emr‑i İlâhi’yle münhasif olur Kamer.
İki kavs‑i mevhûme tinnîneyn yâdedilmiş, hayâlî bir teşbih ile isim, müsemmâ olmuş. Tinnîn ise yılandır.
972
Mübâlağa, Zemm‑i Zımnîdir
Hangi şeyi vasfetsen olduğu gibi vasfet. Medhin mübâlağası bence zemm‑i zımnîdir. İhsân‑ı İlâhî’den fazla ihsân, ihsân değildir.
Şöhret Zâlimedir
Şöhret bir müstebiddir; sâhibine mal eder başkasının malını. Meşhûr Hoca Nasreddin letâifi içinde; zekâtı, asıl malı‥ (❋)
Rüstem‑i Sistanî, onun hayâl‑i şânı gâret etti bir asır mefâhir‑i İranî, gasb u gâretle şişti o nâmdâr hayâli‥
Hurâfâta karıştı, attı nev'‑i insanî.
Din ile Hayat Kàbil‑i Tefrik Olduğunu Zannedenler Felâkete Sebebdirler
Şu Jön Türk’ün hatâsı; bilmedi o bizdeki din hayatın esâsı. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.
Medeniyet; müstemir, müstevlî vehmeyledi. Saâdet‑i hayatı içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi;
medeniyet sistemi (❋❋) bozuktu, hem muzırdı; tecrübe‑i kat'iyye bize bunu gösterdi.
Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esâsı. İhyâ‑yı din ile olur şu milletin ihyâsı. İslâm bunu anladı…
Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten milletin terakkîsi. İhmali nisbetinde idi,
milletin tedennîsi. Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenâsî…
973
Mevt, Tevehhüm Edildiği Gibi Dehşetli Değil
Dalâlet vehmidir mevti dehşetlendirir. Mevt tebdil‑i câmedir, ya tahvîl‑i mekândır; sicin’den bostana çıkar.
Kim hayatı isterse şehâdet istemeli. Şehîdin hayatına Kur'ân işâret eder. Sekerâtı tatmamış herbir şehîd, kendini
hayy biliyor, görüyor; lâkin yeni hayatı daha nezîh buluyor, zanneder ki ölmemiş. Meyyitlere nisbeti, dikkat et, şuna benzer:
İki adam, rüyada lezâiz envâ'ına câmi' güzel bahçede ikisi geziyorlar. Biri: Rüya olduğunu bilir; lezzet almıyor.
Onu müferrah etmez, belki teessüf eder. Öbürüsü: Biliyor ki âlem‑i yakazadır; hakîki lezzet alır, ona hakîki olur.
Rüya misâlin zılli, misâl ise berzahın zılli olmuştur. Ondan onların düsturları birbirine benziyor.
Siyaset, Efkârın Âleminde Bir Şeytandır; İstiâze Edilmeli!
Siyaset‑i medenî, ekserin rahatına fedâ eder ekalli. Belki ekall‑i zâlim, kendine kurban eder ekserîn‑i avâmı.
Adâlet‑i Kur'ânî; tek masûmun hayatı, kanı heder göremez, onu fedâ edemez, değil ekseriyete, hattâ nev'in umumu…
Âyet‑i ﴿مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ﴾ iki sırr‑ı azîmi vaz'ediyor nazara. Biri, mahz‑ı adâlet; bu düstur‑u azîmi
ki ferd ile cemâat, şahıs ile nev'‑i beşer, kudret nasıl bir görür; adâlet‑i İlâhî ikisine bir bakar, bir sünnet‑i dâimî.
974
Şahs‑ı vâhid, hakkını kendi fedâ ediyor. Lâkin fedâ edilmez, hattâ umum insana. Onun ibtal‑i hakkı, hem irâka‑i dem’i,
hem zevâl‑i ismeti; ibtal‑i hakk-ı nev'in, hem ismet‑i beşerin mislidir, hem nazîri. İkinci sırrı budur: Hodgâmî bir âdemî,
hırs ve heves yolunda bir masûmu öldürse, eğer elinden gelse, hevesine mâni ise harâb eder dünyayı, imha eder benî Âdem’i.
Za'f, Hasmı Teşci' Eder. Allah Abdini Tecrübe Eder. Abd Allah’ını Tecrübe Edemez
Ey hâif ve hem zaîf! Havf u za'fın beyhûde, hem senin aleyhinde, te'sirât‑ı haricî teşci' eder, celbeder.
Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat, mazarrat‑ı mevhûme için fedâ edilmez. Sana lâzım hareket, netice Allah’ındır;
işine karışılmaz. Allah çeker abdini meydân‑ı imtihana, “Böyle yaparsan eğer, böyle yaparım.” der.
Abd ise hiç yapamaz Allah’ını tecrübe. “Rabbim muvaffak etsin, ben de bunu işlerim.” dese, tecâvüz eder.
İsâ’ya demiş Şeytan: “Mâdem herşeyi O yapar; kader birdir, değişmez. Dağdan kendini at. O da sana ne yapar?”
İsâ dedi: “Ey mel'ûn! Abd edemez Rabbini tecrübe ve imtihan!”
Beğendiğin Şeyde İfrat Etme
Bir derdin dermanı, başka derde derd olur. Panzehiri zehir olur. Derman hadden geçerse derd getirir, öldürür.
İnâdın Gözü, Meleği Şeytan Görür
İnâdın işi budur: Şeytan yardım ederse birisine “melek” der, rahmeti de okutur.
Muhâlif tarafında eğer meleği görse; libâsını değişmiş, onu şeytan zanneder; adâvet, lânet eder.
975
Hakkı Bulduktan Sonra Ehakk İçin İhtilâfı Çıkarma
Ey tâlib‑i hakikat! Mâdem hakta ittifak, ehakta ihtilâftır. Bazen hak, ehaktan ehaktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.
İslâmiyet, Selm ve Müsâlemettir; Dâhilde Nizâ' ve Husûmet İstemez
Ey Âlem‑i İslâmî! Hayatın ittihâdda. Ger ittihâd istersen düsturun bu olmalı:
“Hüve'l‑Hakku” yerine “Hüve Hakkun” olmalı. “Hüve'l‑Hasen” yerine “Hüve'l‑Ahsen” olmalı…
Her müslim kendi meslek, mezhebine demeli: “İşte bu haktır, başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.”
Dememeli: “Budur hak, başkaları battaldır.” Ya “Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir.”
Zihniyet‑i inhisar, hubb‑u nefisten geliyor; sonra maraz oluyor, nizâ' ondan çıkıyor. Derd ile dermanlar,
taaddüdü hak olur, hak da taaddüd eder. Hâcât ve ağdiyenin tenevvü'ü hak olur, hak da tenevvü' eder.
İsti'dâd, terbiyeler, tekessürü hak olur, hak da tekessür eder. Bir madde‑i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.
İki mizâca göre; mesâil‑i fer'îde hakikat sâbit değil, izafî ve mürekkeb. Mükellefîn mizâclar,
ona bir hisse verip, ona göre ederek tahakkuk ve terekküb, her mezhebin sâhibi mühmel mutlak hükmeder.
Mezhebinin hududu, ta'yinini bırakır temâyül‑ü mizâca; taassub‑u mezhebî ta'mîme sebeb olur.
976
Ta'mîmin iltizamı sebeb olur nizâ'a. İslâmiyet’ten evvel tabakàt‑ı beşerde derin uçurumlar,
hem tebâüd‑ü acîbi; istedi bir vakitte taaddüd‑ü Enbiyâ, tenevvü'‑ü şerâyi', müteaddid mezhebler.
Beşerde bir inkılâb İslâmiyet yaptırdı, beşer tekàrüb etti, Şer' etti ittihâd, vâhid oldu Peygamber.
Seviye bir olmadı, mezheb taaddüd etti. Terbiye‑i vâhide kâfî geldiği zaman ittihâd eder mezhebler.
İcâd ve Cem'‑i Ezdâdda Büyük Bir Hikmet Var. Kudret Elinde Şems ve Zerre Birdir
Ey birader‑i kalb-hüşyâr! Ezdâdın cem'indendir tecellî‑i iktidar; lezzet içinde elem, hayrın içinde şerri,
hüsnün içinde kubhu, nef'in içinde dârrı, ni'met içinde nıkmet, nurun içinde nârı, bilir misin ki sırrı!.
Hakàik‑ı nisbiye, sübût takarrur etsin, bir şeyde çok şey olsun, bulsun vücûd, görünsün. Sür'at‑i hareketle bir nokta bir hat olur.
Çevirmenin sür'ati yapar bir lem'a‑i nur, dâire‑i nurânî. Hakàik‑ı nisbiye vazifesi, dünyada dâneler sünbül olur.
Kâinâtın çamuru, revâbıt‑ı nizâmı; alâik‑ı nakşını odur teşkil ediyor. Âhiret’te bu nisbî emirler orada hakàik olur.
Harârette merâtib, ona olmuştur sebeb, tahallül‑ü bürûdet. Hüsündeki derecât kubhun tedâhülüdür; sebeb, illet oluyor.
977
Ziyâ zulmete borçlu, lezzet eleme medyûn; sıhhat, marazsız olmaz. Cennet olmazsa belki Cehennem tâzib etmez. Zemherirsiz olmuyor.
Ger zemherir olmazsa, o da ihrâk edemez. O Hallâk‑ı Lemyezel, halk‑ı ezdâd içinde hikmetini gösterdi. Haşmeti etti zuhûr.
O Kadîr‑i Lâyezâl, cem'‑i ezdâd içinde iktidarı gösterdi. Azamet etti zuhûr. Mâdem o Kudret‑i İlâhî lâzime‑i Zâtî olur.
O Zât‑ı Ezelî’ye, hem zarûre‑i nâşie, O’nda zıddı olamaz, acz tahallül edemez, O’nda merâtib olamaz, herşeye nisbeti bir; hiçbir şey ağır olmuyor.
O kudretin ziyâsına Güneş mişkât olmuştur. Bu mişkâtın nuruna deniz yüzü âyine, şebnemlerin gözleri birer mir'ât olmuştur.
Denizin geniş yüzü, gösterdiği güneşi, çîn‑i cebînindeki katreler de gösterir, şebnemin küçük gözü yıldız gibi parlıyor.
Ayn‑ı hüviyet tutar; şebnem, deniz bir olur güneşin nazarında, kudreti tanzîr eder. Şebnemin gözbebeği küçücük bir güneştir.
Şu muhteşem güneş de küçücük bir şebnemdir; gözbebeği bir nurdur ki Şems‑i Kudretten gelir, o kudrete kamer olur.
Semâvât bir denizdir; bir Nefes‑i Rahmân’la çîn‑i cebînlerinde mevcelenip, katarât – ki nücûm ve hem şümûstur –
Kudret tecellî etti, o katarâta serpti nurânî lemeâtı. Herbir güneş bir katre, herbir yıldız bir şebnem, herbir lem'a timsâldir.
O feyz‑i tecellînin küçücük bir aksidir o katre‑misâl güneş. Eder mücellâ camını o lümey'a zücâce dürri‑misâl parlıyor.
O şebnem‑misâl yıldız latîf gözü içinde, bir yer yapar lem'aya, lem'a olur bir sirâc, gözü olur zücâce, misbâhı nurlanıyor.
978
Meziyetin Varsa Hafâ Türâbında Kalsın; Tâ Neşv Ü Nemâ Bulsun
Ey zîhassa‑i meşhûre! Taayyünle zulmetme, ger perde‑i hafânın altında sen kalırsan, ihvânına verirsin ihsân ve bereketi.
Herbir ihvânın altında sen çıkması, hem de o sen olması imkân ve ihtimali, herbirine celbeder bir nazar‑ı hürmeti.
Eğer taayyün edip perde altından çıksan, mükerrem iken altında; üstünde zâlim olursun. Güneş iken orada; burada gölge edersin.
İhvânını düşürttürüp hem nazar‑ı hürmetten. Demek taayyün ve teşahhus, zâlim birer emirdir, sahîh doğru böyle ise, hem de böyle görürsün.
Nerede kaldı yalancı tasannu' ve riyâ ile kesb‑i teşahhus-u şöhret? İşte bir sırr‑ı azîm ki Hikmet‑i İlâhî, hem o nizâm‑ı ahsen.
Bir ferd‑i fevkalâde, kendi nev'i içinde setr ile perde çeker, bununla kıymet verdirir, hem de eder müstahsen.
İşte sana misâli: İnsan içinde velî, ömür içinde ecel, olmuş mechûl ve mühmel. Cuma’da müstetirdir bir saat, kabûl olur duâ edersen.
Ramazan’da münteşir bir leyle‑i zûkadir, Esmâü'l‑Hüsnâ’da muzmer; İksîr‑i İsm-i A'zam. Bu misâllerin haşmeti, hem de o sırr‑ı hasen.
İbhamda izhâr eder, ihfada isbât eder. Meselâ: Ecelin ibhamında bir muvâzene vardır; her dakikada tutar ne vaziyet alırsan.
Kefeteyn‑i havf ü recâ, hizmet‑i ukbâ, dünya; tevehhüm‑ü bekàî, lezzet‑i ömrü verir. Yirmi sene mübhem bir ömür olsa, ahsen
979
nihâyeti muayyen bin senelik bir ömre; zîra nısfı geçerse, her saati geldikçe güyâ adım atarak dar ağacına gidersin.
Şey'en şey'en üzülmek, vehm de tesellî vermez, sen de rahat etmezsin…
Allah’ın Rahmet ve Gadabından Fazla Tahassüs Hatâdır
Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. Allah’ın gadabından fazla gadab edilmez.
Öyle ise işi bırak O Âdil‑i Rahîm’e. Fazla şefkat elemdir, fazla gadab zemîme.
İsrâf Sefâhetin, Sefâhet Sefâletin Kapısıdır
Ey müsrifli kardeşim! Teğaddî noktasında bir iken iki lokma; bir lokma bir kuruşa, bir lokma on kuruşa.
Hem ağıza girmeden, hem boğazdan geçtikten, müsâvî bir olurlar. Yalnız ağızda, o da kaç sâniyede bî‑hûşe verir nûşe.
Zevkî bir fark bulunur, dâim onu aldatır. O kuvve‑i zâika; bedene, hem mideye kapıcı, müfettişe.
Onun te'siri menfî, müsbet değil. Vazife yalnız kapıcıyı taltif ve memnun etmek! Nûş verirsin o bî‑hûşe.
Aslî vazifesinde onu müşevveş etmek, tek bir kuruş yerine onbir kuruşu vermek, olur şeytânî‑pîşe.
İsrâfın en sefîhi, tebzîrin en sakîmi, bir tarzdır bir çeşidi; heves etme bu işe…
980
Zâika Telgrafçıdır, Telziz ile Baştan Çıkarma
(❋) Rubûbiyet‑i İlâh, hikmet ve inâyeti, ağızla hem burunla iki merkezi teşkil eylemiştir; içinde hudud karakolu, hem
muhbirleri de koymuş. Şu âlem‑i sağîrde damarları telefon, a'sâbları telgraf hükmüne vaz'eylemiş. Şâmme telefonu, hem
telgrafa zâika inâyet memur etmiş. O Rezzâk‑ı Hakîki, erzâk üstüne koymuş rahmetten bir ta'rife; ta'm ve levn ve hem
râyiha. İşte şu havâss‑ı selâse, O Rezzâk cânibinden birer ilânnâmesi, birer dâvetnâmesi, bir izinnâmesi, hem
bir dellâldır ki muhtaç ve müşteriler hep onlarla celb olur. Mürtezık hayvanlara zevk ve rü'yet ve şemm, birer âlet vermiş. Hem
taamları muhtelif zînetlerle süsletmiş; hevâî gönülleri avutup, lâkaydları tehyîc ile cezbetmiş. Vaktâ, taam girse hem
ağıza, birdenbire zâika her tarafa bir telgraf çekiyor bedenin aktârına. Şâmme telefon veriyor, gelen taam nev'i, hem
çeşitleri de söyler. Hâcetleri muhtelif, ayrı ayrı mürtezık, ona göre davranır, ona da hazırlanır ya cevab‑ı red gelir, hem
kapı dışarı atar, yüzüne de tükürür. İnâyet tarafından mâdem buna memurdur; zevki baştan çıkarma! Hem
telziz ile aldatma, sonra o da unutur; doğru iştihâ nedir? Bir iştihâ‑yı kâzib gelir, başına çatar. Hatâsı, maraz ile hem
illetlerle cezalar gelir. Hakîki lezzet hakîki iştihâdan çıkar, doğru iştihâ sâdık bir ihtiyaçtan. Bu lezzet‑i kâfîde şah, hem
gedâ beraber, hem bâhemdir bir dinar ve bir dirhem. O lezzet berhem‑zened, eleme olur merhem.
Niyet Gibi, Tarz‑ı Nazar Dahi Âdeti İbâdete Çevirir
Şu noktaya dikkat et; nasıl olur niyetle mübâh âdât, ibâdât… Öyle, “tarz‑ı nazarla” fünûn‑u ekvân, olur maârif‑i İlâhî…
981
Tedkik dahi tefekkür, yani ger harfî nazarla, hem san'at noktasında “Ne güzeldir.” yerine “Ne güzel yapmış Sâni', nasıl yapmış o mâhî.”
Nokta‑i nazarında kâinâta bir baksan; nakş‑ı Nakkàş-ı Ezel, nizâm ve hikmetiyle lem'a‑i kasd u itkan, tenvir eder şübehi.
Döner ulûm‑u kâinât, maârif‑i İlâhî. Eğer mânâ‑yı ismiyle, tabiat noktasında, “zâtında nasıl olmuş” eğer etsen nigâhı,
bakarsan kâinâta, dâire‑i fünûnun dâire‑i cehl olur. Bîçâre hakikatler, kıymetsiz eller kıymetsiz eder, çoktur bunun güvâhı.
Böyle Zamanda Tereffühte İzn‑i Şer'î Bizi Muhtar Bırakmaz
Lezâiz çağırdıkça “Sanki yedim” demeli. “Sanki yedim” düstur eden, bir mescidi yemedi. (❋)
Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi, tena'uma ihtiyar, bir derece var idi.
Şimdi ise, ekseri açlığa düştü kaldı, telezzüze ihtiyar İzn‑i Şer'î kalmadı.
Sevâd‑ı a'zam, hem ekseriyet‑i masûmun maîşeti basittir. Teğaddî besâtetiyle onlara tâbi olmak,
bin kerre müreccahtır, ekalliyet‑i müsrife, ya bir kısım sefîhe teğaddîde tereffüh noktasında benzemek.
Zaman Olur Ki, Adem‑i Ni'met, Ni'mettir
Hâfıza bir ni'mettir. Fakat ahlâksız bir adamda, musîbet zamanında nisyan ona râcihtir.
Nisyan da bir ni'mettir; yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkim olmuş âlâmı unutturur.
982
Her Musîbette Bir Cihet‑i Ni'met Var
Ey musîbet‑zede! Musîbetin içinde bir ni'met mündericdir; dikkat et de onu gör. Nasıl herşeyde vardır
bir derece‑i harâret, her musîbette vardır bir derece‑i ni'met. Daha büyüğü düşün, küçükteki ni'metin
dereceyi görerek, Allah’a çok şükr et. Yoksa isti'zamla ürkersen, “of‑of”la üflersen, o da aksine şişer.
Şişer de dehşetlenir. Eğer merak da etsen, bir iken ikileşir. Kalbde olan misâli, döner hakikat olur.
Hakikatten ders alır, sonra döner, başlıyor, kalbini tokatlıyor…
Büyük Görünme Küçülürsün
Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mîzanı bilmeli: Her adam için elbet cem'iyet‑i beşerde, ictimâî binada
görmek‑görünmek için, şu mertebe denilen bir penceresi var. Ger pencere kàmet‑i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetâvül edecek,
uzanacak. Ger pencere, kàmet‑i himmetinden alçaksa, tevâzu'la tekavvüs edecek, eğilecek.
Kâmillerde, büyüklük mikyâsıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklük mîzanıdır büyüklük.
Hasletlerin Yerleri Değişse, Mâhiyetleri Değişir
Bir haslet; yer ayrı, sîmâ bir; kâh dev ve kâh melek, kâh sâlih, kâh tâlih; misâli şunlardır:
Zaîfin kavîye karşı izzet‑i nefsi sayılan bir sıfat, ger olursa kavîde tekebbür ve gururdur.
Kavînin bir zaîfe karşı da tevâzu'u sayılan bir sıfatı, ger olursa zaîfte, tezellül ve riyâdır.
983
Bir ulü'l‑emir, makamında olursa ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir.
Hânesinde bulunsa mahviyeti tevâzu', ciddiyeti kibirdir.
Mütekellim‑i vahde olsa eğer bir zâtta: Müsâmaha hamiyet; fedâkârlık bir haslet, bir amel‑i sâlihtir.
Mütekellim‑i maa'l-gayr olsa eğer o zâtta: Müsâmaha hıyânet; fedâkârlık bir sıfat, bir amel‑i tâlihtir.
Tertib‑i mebâdîde tevekkül, tenbelliktir. Terettüb‑ü netice noktasındaki tefvîz, tevekkül‑ü şer'îdir.
Semere‑i sa'yine, kısmetine rızâ ise; memdûh bir kanâattir, meyl‑i sa'ye kuvvettir.
Mevcûd mala iktifâ, merğûb kanâat değil; belki dûn‑himmetliktir. Misâller daha çoktur.
Kur'ân mutlak zikreder; sâlihât ve takvâyı. İbhamında remz eder makàmâtın te'siri. Îcâzı bir tafsîldir, sükûtu geniş sözdür.
“El‑Hakku Ya'lû” Bizzat, Hem Âkıbet Muraddır
Ey arkadaş! Bir zaman bir sâil dedi: “Mâdem El‑Hakku ya'lû haktır; neden kâfir, müslime; kuvvet, hakka gâlibdir?”
Dedim: Dört noktaya bak! Bu müşkül de hallolur. Birinci nokta şudur: Her hakkın her vesilesi hak olması lâzım değildir.
Öyle de, her bâtılın her vesilesi bâtıl olması, yine lâzım değildir. Neticesi şu çıkar: Hak olan bir vesile, bâtıl vesileye gâlibdir.
984
Dolayısıyla, bir hak bir bâtıla, mağlûbdur muvakkaten, bilvâsıta olmuştur; yoksa bizzat, hem dâima değildir.
Lâkin âkıbetü'l‑âkıbe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr‑ı hilkati var. İkinci nokta şudur:
Her müslimin her vasfı müslim olmak vâcib iken, haricen her dem vâki, sâbit değildir.
Öyle de: Her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş'et etmek yine lâzım değildir.
Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş'et etmek‥ öyle de, her dem sâbit değildir.
Demek bir kâfirin müslim olan bir vasfı, müslimdeki lâmeşru' vasfına gâlib olur, bilvâsıta o kâfir dahi ona gâlibdir.