Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
70

Dokuzuncu Söz

﴿
﴿فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ ❋ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ
Ey birader! Benden, namazın şu muayyen beş vakte hikmet‑i tahsîsini soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden yalnız birisine işâret ederiz.
Evet herbir namazın vakti, mühim bir inkılâb başı olduğu gibi, azîm bir tasarruf‑u İlâhî’nin âyinesi ve o tasarruf içinde ihsânat‑ı külliye-i İlâhiye’nin birer ma'kesi olduğundan, Kadîr‑i Zülcelâl’e o vakitlerde daha ziyâde tesbih ve ta'zîm ve hadsiz ni'metlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekûnuna karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir. Şu ince ve derin mânâyı bir parça fehmetmek için Beş Nükteyi nefsimle beraber dinlemek lâzım.

Birinci Nükte

Namazın mânâsı; Cenâb‑ı Hakk’ı tesbih ve ta'zîm ve şükürdür. Yani, celâline karşı, kavlen ve fiilen Sübhânallâh deyip takdis etmek Hem, kemâline karşı, lafzan ve amelen Allâhu Ekber deyip ta'zîm etmek Hem, cemâline karşı, kalben ve lisânen ve bedenen Elhamdülillâh deyip şükretmektir.
71
Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki; namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki; namazdan sonra, namazın mânâsını te'kid ve takviye için şu kelimât‑ı mübâreke, otuzüç defa tekrar edilir. Namazın mânâsı, şu mücmel hülâsalarla te'kid edilir.

İkinci Nükte

İbâdetin mânâsı şudur ki: Dergâh‑ı İlâhî’de abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemâl‑i Rubûbiyet’in ve kudret‑i Samedâniye’nin ve Rahmet‑i İlâhiye’nin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.
Yani, Rubûbiyet’in saltanatı nasıl ki ubûdiyeti ve itâati ister; Rubûbiyet’in kudsiyeti, pâklığı dahi ister ki; abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbini bütün nekàisten pâk ve müberrâ; ve ehl‑i dalâletin efkâr‑ı bâtılasından münezzeh ve muallâ; ve kâinâtın bütün kusurâtından mukaddes ve muarra olduğunu tesbih ile, Sübhânallâh ile ilân etsin.
Hem de Rubûbiyet’in kemâl‑i kudreti dahi ister ki; abd, kendi za'fını ve mahlûkatın aczini görmekle kudret‑i Samedâniye’nin azamet‑i âsârına karşı istihsân ve hayret içinde Allâhu Ekber deyip huzû' ile rükûa gidip, O’na ilticâ ve tevekkül etsin.
Hem, Rubûbiyet’in nihâyetsiz hazine‑i rahmeti de ister ki; abd, kendi ihtiyacını ve bütün mahlûkatın fakr ve ihtiyacâtını suâl ve duâ lisânıyla izhâr ve Rabbinin ihsân ve in'âmâtını, şükür ve senâ ile ve Elhamdülillâh ile ilân etsin.
72
Demek, namazın ef'âl ve akvâli, bu mânâları tazammun ediyor ve bunlar için taraf‑ı İlâhî’den vaz'edilmişler.

Üçüncü Nükte

Nasıl ki insan, şu âlem‑i kebîrin bir misâl‑i musağğarıdır. Ve Fâtiha‑i Şerîfe, şu Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın bir timsâl‑i münevveridir. Namaz dahi bütün ibâdâtın envâ'ını şâmil bir fihriste‑i nurâniyedir. Ve bütün esnâf‑ı mahlûkatın elvân‑ı ibâdetlerine işâret eden bir harita‑i kudsiyedir.

Dördüncü Nükte

Nasıl ki haftalık bir saatin sâniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de, Cenâb‑ı Hakk’ın bir saat‑ı kübrâsı olan şu âlem‑i dünyanın sâniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı ve dakikaları sayan seneler ve saatleri sayan tabakàt‑ı ömr-ü insan ve günleri sayan edvâr‑ı ömr-ü âlem; birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmündedirler ve birbirini hatırlatırlar. Meselâ:
Fecir zamanı, tulû'a kadar; evvel‑i bahar zamanına, hem insanın rahm‑ı mâdere düştüğü âvânına, hem semâvât ve arzın altı gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır. Ve onlardaki Şuûnât‑ı İlâhiye’yi ihtar eder.
Zuhr zamanı ise; yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem ömr‑ü dünyadaki hilkat‑i insan devrine benzer ve işâret eder. Ve onlardaki tecelliyât‑ı rahmeti ve füyûzât‑ı ni'meti hatırlatır.
Asr zamanı ise; güz mevsimine, hem ihtiyarlık vaktine, hem Âhirzaman Peygamberi’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) Asr‑ı Saâdet’ine benzer. Ve onlardaki Şuûnât‑ı İlâhiye’yi ve in'âmât‑ı Rahmâniye’yi ihtar eder.
73
Mağrib zamanı ise; güz mevsiminin âhirinde pek çok mahlûkatın gurûbunu, hem insanın vefâtını, hem dünyanın kıyâmet ibtidâsındaki harâbiyetini ihtar ile, tecelliyât‑ı Celâliyeyi ifhâm ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, îkaz eder.
İşâ vakti ise; âlem‑i zulümât, nehâr âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefât etmiş insanın bakiye‑i âsârı dahi vefât edip nisyan perdesi altına girmesini, hem bu dâr‑ı imtihan olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtar ile, Kahhâr‑ı Zülcelâl’in celâlli tasarrufâtını ilân eder.
Gece vakti ise; hem kışı, hem kabri, hem Âlem‑i Berzah’ı ifhâm ile rûh‑u beşer Rahmet‑i Rahmân’a ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır. Ve gecede teheccüd ise; kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, îkaz eder. Ve bütün bu inkılâbât içinde Cenâb‑ı Mün'im-i Hakîki’nin nihâyetsiz ni'metlerini ihtar ile, ne derece hamd ve senâya müstehak olduğunu ilân eder.
İkinci sabah ise; sabah‑ı haşri ihtar eder. Evet, şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar ma'kul ve lâzım ve kat'î ise; haşrin sabahı da, berzahın baharı da o kat'iyyettedir.
Demek bu beş vaktin herbiri, bir mühim inkılâb başında olduğu ve büyük inkılâbları ihtar ettiği gibi; kudret‑i Samedâniye’nin tasarrufât‑ı azîme-i yevmiyesinin işâretiyle; hem senevî, hem asrî, hem dehrî, Kudret’in mu'cizâtını ve Rahmet’in hedâyâsını hatırlatır. Demek, asıl vazife‑i fıtrat ve esâs‑ı ubûdiyet ve kat'î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.
74

Beşinci Nükte

İnsan, fıtraten gayet zaîftir. Hâlbuki herşey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim eder. Hem, gayet âcizdir. Hâlbuki belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem, gayet fakirdir. Hâlbuki ihtiyacâtı pek ziyâdedir. Hem, tenbel ve iktidarsızdır. Hâlbuki hayatın tekâlifi gayet ağırdır. Hem, insaniyet onu kâinâtla alâkadar etmiştir. Hâlbuki sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firâkı, mütemâdiyen onu incitiyor. Hem akıl, ona yüksek maksadlar ve bâkî meyveler gösteriyor. Hâlbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.
İşte bu vaziyette bir rûh, fecir zamanında bir Kadîr‑i Zülcelâl’in, bir Rahîm‑i Zülcemâl’in dergâhına niyâz ile, namaz ile müracaat edip arz‑ı hâl etmek, tevfik ve medet istemek, ne kadar elzem ve peşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazifeleri tahammül için ne kadar lüzumlu bir nokta‑i istinâd olduğu bedâheten anlaşılır.
Ve zuhr zamanında ki o zaman, gündüzün kemâli ve zevâle meyli ve yevmî işlerin âvân‑ı tekemmülü ve meşâğilin tazyîkinden muvakkat bir istirahat zamanı ve fânî dünyanın, bekàsız ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten rûhun teneffüse ihtiyaç vakti ve in'âmât‑ı İlâhiye’nin tezâhür ettiği bir ândır.
Rûh‑u beşer o tazyîkten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o mânâsız ve bekàsız şeylerden çıkıp, Kayyûm‑u Bâkî olan Mün'im‑i Hakîki’nin dergâhına gidip el bağlayarak, yekûn ni'metlerine şükür ve hamd edip ve istiâne etmek; ve celâl ve azametine karşı rükû ile aczini izhâr etmek; ve kemâl‑i bîzevâline ve cemâl‑i bî-misâline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahviyetini ilân etmek demek olan zuhr namazını kılmak; ne kadar güzel, ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münâsib olduğunu anlamayan insan, insan değil
75
Asr vaktinde ki o vakit, hem güz mevsim‑i hazînânesini ve ihtiyarlık hâlet‑i mahzûnânesini ve âhirzaman mevsim‑i elîmânesini andırır ve hatırlattırır. Hem yevmî işlerin neticelenmesi zamanı; hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam‑ı İlâhiye’nin bir yekûn‑u azîm teşkil ettiği zamanı; hem o koca Güneşin ufûle meyletmesi işâretiyle, insan bir misâfir memur ve herşey geçici, bî‑karar olduğunu ilân etmek zamanıdır.
Şimdi, ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ihsâna karşı perestiş eden ve firâktan müteellim olan rûh‑u insan; kalkıp abdest alıp, şu asr vaktinde, ikindi namazını kılmak için Kadîm‑i Bâkî ve Kayyûm‑u Sermedî’nin dergâh‑ı Samedâniyesi’ne arz‑ı münâcât ederek, zevâlsiz ve nihâyetsiz rahmetinin iltifatına ilticâ edip, hesabsız ni'metlerine karşı şükür ve hamd ederek, izzet‑i Rubûbiyet’ine karşı zelîlâne rükûa gidip, Sermediyet‑i Ulûhiyet’ine karşı mahviyetkârâne secde ederek; hakîki bir tesellî‑i kalb, bir rahat‑ı rûh bulup, huzur‑u kibriyâ’sında kemer‑beste-i ubûdiyet olmak demek olan asr namazını kılmak; ne kadar ulvî bir vazife, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc‑u fıtrat edâ etmek, belki gayet hoş bir saâdet elde etmek olduğunu insan olan anlar.
Mağrib vaktinde ki o zaman, hem kışın başlamasında, yaz ve güz âleminin nâzenîn ve güzel mahlûkatının vedâ‑yı hazînânesi içinde gurûb etmesinin zamanını andırır. Hem, insanın vefâtıyla bütün sevdiklerinden bir firâk‑ı elîmâne içinde ayrılıp, kabre girmek zamanını hatırlatır. Hem, dünyanın zelzele‑i sekerât içinde vefâtıyla, bütün sekenesi başka âlemlere göçmesi ve bu dâr‑ı imtihan lambasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır. Ve zevâlde gurûb eden mahbûblara perestiş edenleri şiddetle îkaz eder bir vakittir.
76
İşte akşam namazı için böyle bir vakitte fıtraten bir Cemâl‑i Bâkî’ye âyine‑i müştâk olan rûh‑u beşer, şu azîm işleri yapan ve bu cesîm âlemleri çeviren, tebdil eden Kadîm‑i Lemyezel ve Bâkî‑i Lâyezâl’in arş‑ı azametine yüzünü çevirip, bu fânîlerin üstünde Allâhu Ekber deyip, onlardan ellerini çekip, hizmet‑i Mevlâ için el bağlayıp, Dâim‑i Bâkî’nin huzurunda kıyâm edip; Elhamdülillâh demekle, kusursuz kemâline, misilsiz cemâline, nihâyetsiz rahmetine karşı hamd ü senâ edip; ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُdemekle, muînsiz Rubûbiyet’ine, şerîksiz Ulûhiyet’ine, vezirsiz saltanatına karşı arz‑ı ubûdiyet ve istiâne etmek:
Hem nihâyetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve aczsiz izzetine karşı rükûa gidip, bütün kâinâtla beraber za'f ve aczini, fakr ve zilletini izhâr etmekle, سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظ۪يمِ deyip, Rabb‑i Azîm’ini tesbih edip; hem zevâlsiz Cemâl‑i Zât’ına, tağayyürsüz Sıfât‑ı Kudsiye’sine, tebeddülsüz Kemâl‑i Sermediyet’ine karşı secde edip, hayret ve mahviyet içinde terk‑i mâsivâ ile, muhabbet ve ubûdiyetini ilân edip; hem bütün fânîlere bedel bir Cemîl‑i Bâkî, bir Rahîm‑i Sermedî bulup, سُبْحَانَ رَبِّيَ الْاَعْلٰىdemekle zevâlden münezzeh, kusurdan müberrâ Rabb‑i A'lâ’sını takdis etmek
77
Sonra teşehhüd edip oturup, bütün mahlûkatın tahiyyât‑ı mübârekelerini ve salavât‑ı tayyibelerini kendi hesabına O Cemîl‑i Lemyezel ve Celîl‑i Lâyezâl’e hediye edip ve Resûl‑i Ekrem’ine selâm etmekle, bîatını tecdîd ve evâmirine itâatini izhâr edip ve îmânını tecdîd ile tenvir etmek için, şu kasr‑ı kâinâtın intizam‑ı hakîmânesini müşâhede edip Sâni'‑i Zülcelâl’in vahdâniyetine şehâdet etmek
Hem Saltanat‑ı Rubûbiyet’in dellâlı ve mübelliğ‑i marziyâtı ve kitab‑ı kâinâtın tercümân‑ı âyâtı olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine şehâdet etmek demek olan mağrib namazını kılmak; ne kadar latîf, nazîf bir vazife, ne kadar azîz, lezîz bir hizmet, ne kadar hoş ve güzel bir ubûdiyet, ne kadar ciddi bir hakikat ve bu fânî misâfirhânede bâkiyâne bir sohbet ve dâimâne bir saâdet olduğunu anlamayan adam, nasıl adam olabilir!‥
78
İşâ vaktinde ki o vakit gündüzün ufukta kalan bakiye‑i âsârı dahi kaybolup, gece âlemi kâinâtı kaplar. مُقَلِّبُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ olan Kadîr‑i Zülcelâl’in, o beyaz sahifeyi bu siyah sahifeye çevirmesindeki tasarrufât‑ı Rabbâniye’siyle, yazın müzeyyen yeşil sahifesini, kışın bârid beyaz sahifesine çevirmesindeki مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ olan Hakîm‑i Zülkemâl’in icraat‑ı İlâhiye’sini hatırlatır. Hem, mürûr‑u zamanla ehl‑i kubûrun bakiye‑i âsârı dahi şu dünyadan kesilmesiyle, bütün bütün başka âleme geçmesindeki Hàlık‑ı mevt ve hayatın Şuûnât‑ı İlâhiye’sini andırır. Hem, dar ve fânî ve hakîr dünyanın tamamen harâb olup, azîm sekerâtıyla vefât edip, geniş ve bâkî ve azametli âlem‑i âhiretin inkişafında Hàlık‑ı arz ve semâvâtın tasarrufât‑ı Celâliyesini ve tecelliyât‑ı Cemâliyesini andırır, hatırlattırır bir zamandır. Hem, şu kâinâtın Mâlik ve Mutasarrıf‑ı Hakîki’si, Ma'bûd ve Mahbûb‑u Hakîki’si, O Zât olabilir ki; gece‑gündüzü, kış ve yazı, Dünya ve Âhiret’i bir kitabın sahifeleri gibi sühûletle çevirir, yazar, bozar, değiştirir; bütün bunlara hükmeder bir Kadîr‑i Mutlak olduğunu isbât eden bir vaziyettir.
İşte nihâyetsiz âciz, zaîf, hem nihâyetsiz fakir, muhtaç, hem nihâyetsiz bir istikbâl zulümâtına dalmakta, hem nihâyetsiz hâdisât içinde çalkanmakta olan rûh‑u beşer, yatsı namazını kılmak için şu mânâdaki işâda, İbrahimvâri ﴿لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ deyip, Ma'bûd‑u Lemyezel, Mahbûb‑u Lâyezâl’in dergâhına namaz ile ilticâ edip ve şu fânî âlemde ve fânî ömürde ve karanlık dünyada ve karanlık istikbâlde, bir Bâkî‑i Sermedî ile münâcât edip, bir parçacık bir sohbet‑i bâkiye, birkaç dakikacık bir ömr‑ü bâkî içinde dünyasına nur serpecek, istikbâlini ışıklandıracak, mevcûdâtın ve ahbabının firâk ve zevâlinden neş'et eden yaralarına merhem sürecek olan Rahmân‑ı Rahîm’in iltifat‑ı rahmetini ve nur‑u hidayetini görüp istemek
79
Hem muvakkaten onu unutan ve gizlenen dünyayı, o dahi unutup, dertlerini kalbin ağlamasıyla dergâh‑ı Rahmet’te döküp, hem ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya girmeden evvel, son vazife‑i ubûdiyetini yapıp, yevmiye defter‑i amelini hüsn‑ü hâtime ile bağlamak için salâta kıyâm etmek; yani bütün fânî sevdiklerine bedel bir Ma'bûd ve Mahbûb‑u Bâkî’nin ve bütün dilencilik ettiği âcizlere bedel bir Kadîr‑i Kerîm’in ve bütün titrediği muzırların şerrinden kurtulmak için bir Hafîz‑i Rahîm’in huzuruna çıkmak
Hem Fâtiha ile başlamak; yani, bir şeye yaramayan ve yerinde olmayan nâkıs, fakir mahlûkları medih ve minnetdârlığa bedel, bir Kâmil‑i Mutlak ve Ganiyy‑i Mutlak ve Rahîm ve Kerîm olan Rabbü'l‑Âlemîn’i medh ü senâ etmek
Hem ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ hitâbına terakkî etmek; yani, küçüklüğü, hiçliği, kimsesizliği ile beraber Ezel ve Ebed Sultan’ı olan Mâlik‑i Yevmi'd-din’e intisabıyla şu kâinâtta nâzdâr bir misâfir ve ehemmiyetli bir vazifedâr makamına girip; ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ demekle, bütün mahlûkat nâmına kâinâtın cemâat‑i kübrâsı ve cem'iyet‑i uzmâsındaki ibâdât ve istiânâtı O’na takdim etmek
Hem ﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ demekle, istikbâl karanlığı içinde saâdet‑i ebediyeye giden, nurânî yolu olan Sırat‑ı Müstakîm’e hidayeti istemek
80
Hem, şimdi yatmış nebâtât, hayvanat gibi; gizlenmiş güneşler, hüşyâr yıldızlar, birer nefer misillû emrine musahhar ve bu misâfirhâne‑i âlemde birer lambası ve hizmetkârı olan Zât‑ı Zülcelâl’in kibriyâsını düşünüp Allâhu Ekber deyip rükûa varmak
Hem bütün mahlûkatın secde‑i kübrâsını düşünüp, yani şu gecede yatmış mahlûkat gibi, her senede, her asırdaki envâ'‑ı mevcûdât, hattâ arz, hattâ dünya, birer muntazam ordu, belki birer mutî' nefer gibi vazife‑i ubûdiyet-i dünyeviyesinden emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُile terhis edildiği zaman, yani âlem‑i gayba gönderildiği vakit, nihâyet intizam ile zevâlde gurûb seccadesinde Allâhu Ekber deyip secde ettikleri
Hem emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ ’den gelen bir sayha‑i ihyâ ve îkaz ile yine baharda kısmen aynen, kısmen mislen haşrolup kıyâm edip kemer‑beste-i hizmet-i Mevlâ oldukları gibi; şu insancık, onlara iktidâen O Rahmân‑ı Zülkemâl’in, O Rahîm‑i Zülcemâl’in bârgâh‑ı huzurunda hayret‑âlûd bir muhabbet, bekà‑âlûd bir mahviyet, izzet‑âlûd bir tezellül içinde Allâhu Ekber deyip sücûda gitmek; yani, bir nev'i mi'râca çıkmak demek olan işâ namazını kılmak; ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar azîz, lezîz, ne kadar ma'kul, münâsib bir vazife, bir hizmet, bir ubûdiyet, bir ciddi hakikat olduğunu elbette anladın.
Demek şu beş vakit; herbiri, birer inkılâb‑ı azîmin işârâtı ve icraat‑ı cesîme-i Rabbâniye’nin emârâtı ve in'âmât‑ı külliye-i İlâhiye’nin alâmâtı olduklarından, borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsîsi, nihâyet hikmettir.
81
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ مُعَلِّمًا لِعِبَادِكَ لِيُعَلِّمَهُمْ كَيْفِيَّةَ مَعْرِفَتِكَ وَالْعُبُودِيَّةَ لَكَ وَمُعَرِّفًا لِكُنُوزِ اَسْمَائِكَ وَتَرْجُمَانًا لِاٰيَاتِ كِتَابِ كَائِنَاتِكَ وَمِرْاٰةً بِعُبُودِيَّتِهِ لِجَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ اٰم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ
82

Onuncu SözHaşir Bahsi

İhtar: Şu risalelerde teşbih ve temsîlleri, hikâyeler sûretinde yazdığımın sebebi; hem teshîl, hem hakàik‑ı İslâmiye ne kadar ma'kul, mütenâsib, muhkem, mütesânid olduğunu göstermektir. Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinâiyât kabîlinden yalnız onlara delâlet ederler. Demek hayâlî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir.
﴿
﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Birader, Haşir ve Âhiret’i basit ve avâm lisânıyla ve vâzıh bir tarzda beyânını ister isen, öyle ise şu temsîlî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle.
Bir zaman iki adam, cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işârettir) gidiyorlar. Bakarlar ki; herkes ev, hâne, dükkân kapılarını açık bırakıp muhâfazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para, meydânda sâhibsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp ya çalıyor, ya gasbediyor. Hevesine tebaiyet edip her nev'i zulmü, sefâheti irtikâb ediyor. Ahâli de ona çok ilişmiyorlar.
83
Diğer arkadaşı ona dedi ki:
Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin; beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahâli çoluk‑çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar. Şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizam şedîddir. Pâdişah’ın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehàlet et.” dedi.
Fakat, o sersem inâd edip dedi:
Yok mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sâhibsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifadeyi men'edecek hiçbir sebeb görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım.” dedi. Hem feylesofâne çok safsatiyâtı söyledi.
İkisi arasında ciddi bir münâzara başladı. Evvelâ o sersem dedi:
Pâdişah kimdir? Tanımam‥”
Sonra arkadaşı ona cevaben: Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sâhibsiz olamaz. Bir harf kâtibsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki; nihâyet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok servet ki, her saatte bir şimendifer (Hâşiye) gâibden gelir gibi kıymetdâr, musanna' mallarla dolu gelir. Burada dökülüyor, gidiyor. Nasıl sâhibsiz olur? Ve her yerde görünen ilânnâmeler ve beyânnâmeler ve her mal üstünde görünen tuğrâ ve sikkeler, damgalar ve her köşesinde sallanan bayraklar nasıl mâliksiz olabilir? Sen anlaşılıyor ki, bir parça frengî okumuşsun. Bu İslâm yazılarını okuyamıyorsun. Hem de bilenden sormuyorsun. İşte gel, en büyük fermânı sana okuyacağım.”
O sersem döndü, dedi:
Haydi Pâdişah var; fakat benim cüz'î istifadem O’na ne zarar verebilir. Hazinesinden ne noksan eder? Hem burada hapis‑mapis yoktur; ceza görünmüyor.”
Arkadaşı ona cevaben dedi:
Yâhû, şu görünen memleket bir manevra meydânıdır. Hem sanâyi‑i garîbe-i sultaniyenin meşheridir. Hem muvakkat, temelsiz misâfirhâneleridir. Görmüyor musun ki, her gün bir kafile gelir, biri gider, kaybolur. Dâima dolar boşanır. Bir zaman sonra şu memleket tebdil edilecek. Bu ahâli başka ve dâimî bir memlekete nakledilecek. Orada herkes hizmetine mukâbil ya ceza, ya mükâfât görecek.” dedi.
Yine o hâin sersem, temerrüd edip: İnanmam. Hiç mümkün müdür ki, bu memleket harâb edilsin. Başka bir memlekete göç etsin.” dedi.
84
Bunun üzerine emin arkadaşı dedi:
Mâdem bu derece inâd ve temerrüd edersin. Gel, had ve hesabı olmayan delâil içinde Oniki Sûret ile sana göstereceğim ki: Bir Mahkeme‑i Kübrâ var, bir dâr‑ı mükâfât ve ihsân ve bir dâr‑ı mücâzât ve zindân var ve bu memleket her gün bir derece boşandığı gibi, bir gün gelir ki, bütün bütün boşanıp harâb edilecek.”

Oniki Sûret

Birinci Sûret

Hiç mümkün müdür ki; bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn‑ü hizmet eden mutî'lere mükâfâtı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Burada yok hükmündedir.
Demek başka yerde bir Mahkeme‑i Kübrâ vardır.

İkinci Sûret

Bu gidişata, icraata bak! Nasıl en fakir, en zaîften tut, herkese mükemmel, mükellef erzâk veriliyor. Kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gayet kıymetdâr ve şâhâne taamlar, kaplar, murassa' nişanlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyâfetler vardır. Bak! Senin gibi sersemlerden başka herkes, vazifesine gayet dikkat eder. Kimse zerrece haddinden tecâvüz etmez. En büyük şahıs, en büyük bir itâatle mütevâziâne bir havf ve heybet altında hizmet eder.
Demek şu saltanat sâhibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var. Hem pek büyük izzeti, pek celâlli bir haysiyeti, nâmusu vardır. Hâlbuki kerem ise, in'âm etmek ister. Merhamet ise, ihsânsız olamaz. İzzet ise, gayret ister. Haysiyet ve nâmus ise, edebsizlerin te'dibini ister. Hâlbuki şu memlekette o merhamet, o nâmusa lâyık binden biri yapılmıyor. Zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar.
Demek bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya bırakılıyor.
85

Üçüncü Sûret

Bak! Ne kadar àlî bir hikmet, bir intizamla işler dönüyor. Hem ne kadar hakîki bir adâlet, bir mîzanla muâmeleler görülüyor. Hâlbuki hikmet‑i hükûmet ise, saltanatın cenâh‑ı himâyesine ilticâ eden mültecilerin taltifini ister. Adâlet ise, raiyetin hukukunun muhâfazasını ister; hükûmetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhâfaza edilsin. Hâlbuki, şu yerlerde o hikmete, o adâlete lâyık binden biri icra edilmiyor. Senin gibi sersemler, çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar.
Demek bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya bırakılıyor.

Dördüncü Sûret

Bak! Had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherât, şu sofralarda olan emsâlsiz mat'ûmât gösteriyorlar ki: Bu yerlerin Pâdişah’ının hadsiz bir sehàveti, hesabsız, dolu hazineleri vardır. Hâlbuki böyle bir sehàvet ve tükenmez hazineler, dâimî ve istenilen herşey içinde bulunur bir dâr‑ı ziyâfet ister. Hem ister ki, o ziyâfetten telezzüz edenler orada devam etsinler. zevâl ve firâk ile elem çekmesinler. Çünkü; zevâl‑i elem, lezzet olduğu gibi, zevâl‑i lezzet dahi elemdir.
Bu sergilere bak! Ve şu ilânlara dikkat et! Ve bu dellâllara kulak ver ki, mu'ciz‑nümâ bir Pâdişah’ın antika san'atlarını teşkil ve teşhîr ediyorlar. Kemâlâtını gösteriyorlar. Misilsiz cemâl‑i manevîsini beyân ediyorlar. Hüsn‑ü mahfîsinin letâifinden bahsediyorlar. Demek O’nun pek mühim hayret verici kemâlât ve cemâl‑i manevîsi vardır.
Gizli, kusursuz kemâl ise; takdir edici, istihsân edici, Mâşâallâh deyip, müşâhede edicilerin başlarında teşhîr ister. Mahfî, nazîrsiz cemâl ise; görünmek ve görmek ister. Yani, kendi cemâlini iki vecihle görmek biri, muhtelif âyinelerde bizzat müşâhede etmek; diğeri, müştâk seyirci ve mütehayyir istihsân edicilerin müşâhedesi ile müşâhede etmek ister. Hem görmek, hem görünmek, hem dâimî müşâhede, hem ebedî işhâd ister.
86
Hem o dâimî cemâl, müştâk seyirci ve istihsân edicilerin devam‑ı vücûdlarını ister. Çünkü: Dâimî bir cemâl, zâil müştâka râzı olamaz. Zîra dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adâvete döner. Hayret ve hürmeti tahkîre meyleder. Çünkü insan, bilmediği ve yetişmediği şeye düşmandır. Hâlbuki şu misâfirhânelerden herkes çabuk gidip, kayboluyor. O kemâl ve o cemâlin bir ışığını, belki zaîf bir gölgesini, bir ânda bakıp doymadan gidiyor.
Demek, bir seyrangâh‑ı dâimîye gidiliyor

Beşinci Sûret

Bak! Bu işler içinde, görünüyor ki, O misilsiz Zât’ın pek büyük bir şefkati vardır. Çünkü, her musîbet‑zedenin imdâdına koşturuyor. Her suâle ve matlûba cevab veriyor. Hattâ, bak! En ednâ bir hâcet, en ednâ bir raiyetten görse, şefkatle kazâ ediyor. Bir çobanın bir koyunu, bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.
Şimdi gel gidelim! Şu adada büyük bir ictimâ' var. Bütün memleket eşrâfı orada toplanmışlar. Bak! Pek büyük bir nişanı taşıyan bir Yâver‑i Ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli Pâdişah’ından bir şeyler istiyor. Bütün ahâli: Evet, evet biz de istiyoruz.” diyorlar. O’nu tasdik ve te'yid ediyorlar. Şimdi dinle, bu Pâdişah’ın sevgilisi diyor ki:
Ey bizi ni'metleriyle perverde eden Sultanımız! Bize gösterdiğin nümûnelerin ve gölgelerin asıllarını, menba'larını göster. Ve bizi makarr‑ı saltanatına celbet. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın lezîz ni'metlerini orada yedir. Bizi zevâl ve teb'id ile tâzib etme. Sana müştâk ve müteşekkir şu mutî' raiyetini başıboş bırakıp i'dâm etme.” diyor ve pek çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun.
Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir Pâdişah, hiç mümkün müdür ki; en ednâ bir adamın en ednâ bir merâmını ehemmiyetle yerine getirsin, en sevgili bir Yâver‑i Ekrem’inin en güzel bir maksûdunu yerine getirmesin? Hâlbuki, O sevgilinin maksûdu umumun da maksûdudur. Hem, Pâdişah’ın marzîsi, hem merhamet ve adâletinin muktezâsıdır. Hem O’na rahattır, ağır değil. Bu misâfirhânelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez. Mâdem, nümûnelerini göstermek için beş‑altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu. Elbette, hakîki hazinelerini, kemâlâtını, hünerlerini makarr‑ı saltanatında öyle bir tarzda gösterecek, öyle seyrangâhlar açacak ki, akılları hayrette bırakacak.
87
Demek bu meydân‑ı imtihanda olanlar, başıboş değiller; saâdet sarayları ve zindânlar onları bekliyorlar

Altıncı Sûret

İşte gel, bak! Bu muhteşem şimendiferler, tayyareler, techizâtlar, depolar, sergiler, icraatlar gösteriyorlar ki, perde arkasında pek muhteşem bir saltanat vardır, (Hâşiye) hükmediyor. Böyle bir saltanat, kendisine lâyık bir raiyet ister. Hâlbuki, görüyorsun, bütün raiyet bu misâfirhânede toplanmışlar. Misâfirhâne ise, her gün dolar boşanır. Hem bütün raiyet manevra için bu meydân‑ı imtihanda bulunuyorlar. Meydân ise, her saat tebdil ediliyor. Hem bütün raiyet, Pâdişah’ın kıymetdâr ihsânatının nümûnelerini ve hàrika san'atlarının antikalarını sergilerde temâşâ etmek için şu teşhîrgâhda birkaç dakika durup seyrediyorlar. Meşher ise, her dakika tahavvül ediyor. Giden gelmez, gelen gider.
88
İşte bu hâl, şu vaziyet kat'î gösteriyor ki: Şu misâfirhâne ve şu meydân ve şu meşherlerin arkasında dâimî saraylar, müstemir meskenler, şu nümûnelerin ve sûretlerin hàlis ve yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır.
Demek burada çabalamak onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin isti'dâdına göre orada bir saâdeti var

Yedinci Sûret

Gel, bir parça gezelim. Şu medenî ahâli içinde ne var, ne yok görelim. İşte bak! Her yerde, her köşede, müteaddid fotoğraflar kurulmuş, sûret alıyorlar. Bak, her yerde müteaddid kâtibler oturmuşlar, bir şeyler yazıyorlar. Herşeyi kaydediyorlar. En ehemmiyetsiz bir hizmeti, en âdi bir vukûâtı zaptediyorlar. ! Şu yüksek dağda Pâdişah’a mahsûs bir büyük fotoğraf kurulmuş ki; (Hâşiye) bütün bu yerlerde ne cereyan eder, sûretini alıyorlar. Demek, O Zât emretmiş ki; mülkünde cereyan eden bütün muâmele ve işler zaptedilsin. Demek oluyor ki; O Zât‑ı Muazzam bütün hâdisâtı kaydettirir, sûretini alır. İşte, şu dikkatli hıfz ve muhâfaza, elbette bir muhâsebe içindir.
89
Şimdi, en âdi raiyetin en âdi muâmelelerini ihmal etmeyen bir Hâkim‑i Hafîz, hiç mümkün müdür ki, raiyetin en büyüklerinden, en büyük amellerini muhâfaza etmesin, muhâsebe etmesin, mükâfât ve mücâzât vermesin. Hâlbuki, O Zât’ın izzetine ve gayretine dokunacak ve şe'n‑i merhameti hiç kabûl etmeyecek muâmeleler, o büyüklerden sudûr ediyor, burada cezaya çarpmıyor.
Demek, bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya bırakılıyor

Sekizinci Sûret

Gel, O’ndan gelen bu fermânları sana okuyacağım. Bak! Mükerrer va'dediyor ve şiddetli tehdid ediyor ki: Sizleri oradan alıp, makarr‑ı saltanatıma getireceğim ve mutî'leri mes'ûd, âsîleri mahpus edeceğim. O muvakkat yeri harâb edip, müebbed sarayları, zindânları hâvî diğer bir memleket kuracağım.” Hem o va'd ettiği şeyler O’na gayet rahattır. Raiyetine, gayet mühimdir. Va'dinde hulf ise, izzet‑i iktidarına gayet zıttır.
İşte bak ey sersem! Sen yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik ediyorsun. Ve hiçbir vecihle hulf ve hilâfa mecburiyeti olmayan ve hiçbir cihetle hilâf haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen işler sıdkına şehâdet eden bir Zât’ı tekzîb ediyorsun. Elbette büyük bir cezaya müstehak olursun. Misâlin şuna benzer ki: Bir yolcu, güneşin ziyâsından gözünü kapıyor, hayâline bakıyor; vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor. Mâdem va'd etmiş, yapacaktır. Hâlbuki, îfâsı O’na çok rahat ve bize ve herşeye ve O’na ve saltanatına pek çok lâzımdır.
Demek bir Mahkeme‑i Kübrâ, bir saâdet‑i uzmâ vardır.
90

Dokuzuncu Sûret

Şimdi gel! Bu dâirelerin ve cemâatlerin bazı rüesâlarına ki; (Hâşiye) herbiri bizzat Pâdişah’la görüşecek hususî birer telefonu var. Hem bazı, O’nun huzuruna çıkmışlar. Ne diyorlar bak: Bunlar ittifakla ihbar ediyorlar ki; O Zât, mükâfât ve mücâzât için pek muhteşem ve dehşetli bir yer ihzar etmiş. Gayet kavî va'd ve şiddetli tehdid ediyor. Hem O’nun izzet ve celâleti hiçbir vecihle, hulfü'l‑va'de tenezzül edip, tezellülü kabûl etmez.
Hâlbuki, o muhbirler hem tevâtür derecesinde çok, hem icmâ kuvvetinde bir ittifakla haber veriyorlar ki: Şu bazı âsârı görünen saltanat‑ı azîmenin medârı ve makarrı, buradan uzak bir başka memlekettedir ve şu meydân‑ı imtihanda binalar muvakkattirler. Sonra dâimî saraylara tebdil edilecek. Bu yerler değişecekler. Çünkü: Eserleriyle azameti anlaşılan şu muhteşem, zevâlsiz saltanat; böyle geçici, devamsız, bî‑karar, ehemmiyetsiz, müteğayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umûrlar üzerinde kurulmaz, durulmaz Demek; O’na lâyık, dâimî, müstakırr, zevâlsiz, müstemir, mükemmel, muhteşem umûrlar üzerinde duruyor.
Demek, bir diyar‑ı âher var; elbette o makarra gidilecektir
91

Onuncu Sûret

Gel, bugün nevrûz‑u sultanî’dir. (Hâşiye) Bir tebeddülât olacak; acîb işler çıkacak. Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyran ederiz. İşte bak! Ahâli de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var. O binalar birden harâb oldular. Başka bir şekil aldı. Bak, bir mu'cize var. O harâb olan binalar, birden burada yapıldı. Âdeta bu hàlî bir çöl, bir medenî şehir oldu. Bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır. Buna dikkat et ki; o kadar karışık, sür'atli, kesretli, hakîki perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizam vardır ki, herşey yerli yerine konuluyor. Hayâlî sinema perdeleri dahi bunun kadar muntazam olamaz. Milyonlar mâhir sihirbâzlar dahi bu san'atları yapamazlar. Demek, bize görünmeyen O Pâdişah’ın çok büyük mu'cizeleri vardır.
Ey sersem! Sen diyorsun: Nasıl bu koca memleket tahrib edilip, başka yere kurulacak?”
İşte görüyorsun ki; her saat, senin aklın kabûl etmediği o tebdil‑i diyar gibi çok inkılâblar, tebdiller oluyor. Şu toplanmak, dağılmak ve şu hâllerden anlaşılıyor ki; bu görünen sür'atli ictimâ'lar, dağılmalar, teşkiller, tahribler içinde başka bir maksad var Bir saatlik ictimâ' için on sene kadar bir masraf yapılıyor. Demek bu vaziyetler maksûd‑u bizzat değiller. Bir temsîldir, bir takliddirler. O Zât mu'cize ile yapıyor. sûretleri alınıp terkîb edilsin ve neticeleri hıfzedilip yazılsın. Nasıl ki, manevra meydân‑ı imtihanının herşeyi kaydediliyordu ve yazılıyordu Demek, bir mecma'‑ı ekberde muâmele, bunlar üzerine devam edip dönecek. Hem, bir meşher‑i a'zamda dâimî gösterilecek. Demek, şu geçici, kararsız vaziyetler; sâbit sûretler, bâkî meyveler veriyorlar.
Demek bu ihtifalât; bir saâdet‑i uzmâ, bir Mahkeme‑i Kübrâ, bilmediğimiz ulvî gayeler içindir
92

Onbirinci Sûret

Gel, ey muannid arkadaş! Bir tayyareye ya şarka veya garba, yani; mâzi ve müstakbele giden bir şimendifere binelim. Şu mu'cizekâr Zât’ın, sâir yerlerde ne çeşit mu'cizeler gösterdiğini görelim. İşte bak! Gördüğümüz menzil ve meydân ve meşher gibi acâibler, her tarafta bulunuyor. Lâkin, san'atça, sûretçe birbirinden ayrıdırlar. Fakat, buna iyi dikkat et ki; o sebatsız menzillerde, o devamsız meydânlarda, o bekàsız meşherlerde; ne kadar bâhir bir hikmetin intizamâtı, ne derece zâhir bir inâyetin işârâtı, ne mertebe àlî bir adâletin emârâtı, ne derece vâsi' bir merhametin semerâtı görünüyor. Basîretsiz olmayan herkes yakìnen anlar ki; O’nun hikmetinden daha ekmel bir hikmet ve inâyetinden daha ecmel bir inâyet ve merhametinden daha eşmel bir merhamet ve adâletinden daha ecell bir adâlet olamaz ve tasavvur edilemez.
Eğer farazâ, tevehhüm ettiğin gibi, dâire‑i memleketinde dâimî menziller, àlî mekânlar, sâbit makamlar, bâkî meskenler, mukîm ahâli, mes'ûd raiyeti bulunmazsa: Şu hikmet, inâyet, merhamet, adâletin hakikatlerine şu bekàsız memleket mazhar olamadığı ma'lûm; ve onlara mazhar olacak, başka yerde de bulunmazsa; o vakit gündüz ortasında güneşin ışığını gördüğümüz hâlde, güneşi inkâr etmek derecesinde bir ahmaklıkla, şu gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek ve şu müşâhede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu gördüğümüz merhameti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı, işârâtı görünen adâleti inkâr etmek lâzım gelir. Hem bu gördüğümüz icraat‑ı hakîmâne ve ef'âl‑i kerîmâne ve ihsânat‑ı rahîmâne’nin sâhibini hâşâ sümme hâşâ!– sefîh bir oyuncu, gaddâr bir zâlim olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, hakikatlerin zıtlarına inkılâbıdır. Hâlbuki; inkılâb‑ı hakàik, bütün ehl‑i aklın ittifakıyla muhâldir, mümkün değildir. Yalnız, herşeyin vücûdunu inkâr eden Sofestâi eblehler hariçtir.
Demek, bu diyardan başka bir diyar vardır. Onda bir Mahkeme‑i Kübrâ, bir ma'dele‑i ulyâ, bir mekreme‑i uzmâ vardır ki; şu merhamet ve hikmet ve inâyet ve adâlet tamamen tezâhür etsinler
93

Onikinci Sûret

Gel, şimdi döneceğiz. Şu cemâatlerin reisleriyle ve zâbitleriyle görüşeceğiz ve techizâtlarına bakacağız ki; o techizât, yalnız o meydândaki kısa bir müddet içinde geçinmek için mi verilmiştir yâhut, başka yerde uzun bir saâdet hayatı tahsil etmek için mi verilmiştir görelim. Herkese ve her techizâta bakamayız. Fakat, nümûne için şu zâbitin cüzdan ve defterine bakacağız.
Bu cüzdanda zâbitin rütbesi, maaşı, vazifesi, matlûbâtı, düstur‑u harekâtı vardır. Bak, bu rütbe birkaç günlük için değil; pek uzun bir zaman için verilebilir. Şu maaşı hazine‑i hàssadan filân tarihte alacaksın.” yazılıdır. Hâlbuki o tarih, çok zaman sonra ve bu meydân kapandıktan sonra gelir. Şu vazife ise; şu muvakkat meydâna göre değil, belki Pâdişah’ın kurbünde dâimî bir saâdeti kazanmak için verilmiştir. Şu matlûbât ise; birkaç günlük bu misâfirhânede geçinmek için olamaz. Belki, uzun ve mes'ûdâne bir hayat için olabilir. Şu düstur ise, bütün bütün açığa verir ki; cüzdan sâhibi başka yere namzeddir, başka âleme çalışır.
Bak, şu defterlerde, âletler techizâtının sûret‑i isti'mâli ve mes'ûliyetler vardır. Hâlbuki; eğer yalnız bu meydândan başka àlî, dâimî bir yer bulunmazsa; şu muhkem defter, o kat'î cüzdan, bütün bütün mânâsız olur. Hem, şu muhterem zâbit ve mükerrem kumandan ve muazzez reis; bütün ahâliden aşağı, herkesten daha bedbaht, daha bîçâre, daha zelîl, daha musîbetli, daha fakir, daha zaîf bir derekeye düşer. İşte buna kıyâs et. Hangi şeye dikkat etsen şehâdet eder ki: Bu fânîden sonra bir bâkî var
Ey arkadaş! Demek, bu muvakkat memleket bir tarla hükmündedir. Bir ta'limgâhtır, bir pazardır. Elbette arkasında bir Mahkeme‑i Kübrâ, bir saâdet‑i uzmâ gelecektir. Eğer bunu inkâr etsen; bütün zâbitlerdeki cüzdanları, defterleri, techizâtları, düsturları, belki şu memleketteki bütün intizamâtı, hattâ hükûmeti inkâr etmeğe mecbur olursun ve bütün vâki olan icraatın vücûdunu tekzîb etmek lâzım gelir. O vakit sana, insan ve zîşuûr denilmez. Sofestâi’lerden daha akılsız olursun.
Sakın zannetme; tebdil‑i memleket delilleri bu Oniki Sûrete münhasırdır. Belki, had ve hesaba gelmez emâreler, deliller var ki; şu kararsız, müteğayyir memleket; zevâlsiz, müstakar bir memlekete tahvîl edilecektir. Hem, had ve hesaba gelmez işâretler, alâmetler var ki; bu ahâli, şu muvakkat misâfirhânelerden alınacak, saltanatın makarr‑ı dâimîsine gönderilecek.
94
Bâhusus, gel sana Oniki Sûret kuvvetinden daha kuvvetli bir bürhân daha göstereceğim.
İşte gel bak! Şu uzaktaki görünen cemâat‑i azîme içinde, evvel adada gördüğümüz büyük nişan sâhibi Yâver‑i Ekrem bir tebliğâtta bulunuyor. Gidelim, dinleyelim. Bak, O parlak Yâver‑i Ekrem, bak o yüksekte ta'lik edilmiş Fermân‑ı A'zam’ı ahâliye bildiriyor ve diyor ki:
Hazırlanınız! Başka, dâimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindân hükmündedir. Pâdişah’ımızın makarr‑ı saltanatına gidip merhametine, ihsânlarına mazhar olacaksınız. Eğer güzelce bu fermânı dinleyip itâat etseniz Yoksa isyan edip dinlemezseniz, müdhiş zindânlara atılacaksınız.” gibi tebliğâtta bulunuyor.
Sen de görüyorsun ki; O Fermân‑ı A'zam’da öyle i'câzkâr bir tuğrâ var ki, hiçbir vecihle kàbil‑i taklid değil. Senin gibi sersemlerden başka herkes; O fermân, Pâdişah’ın fermânı olduğunu kat'î bilir ve O parlak Yâver‑i Ekrem’de öyle nişanlar var ki, senin gibi körlerden başka herkes O Zât’ı, Pâdişah’ın pek doğru tercümân‑ı evâmiri olduğunu yakìnen anlar.
Acaba O Yâver‑i Ekrem O Fermân‑ı A'zam’la beraber, bütün kuvvetiyle da'vâ edip tebliğ ettikleri şu tebdil‑i memleket mes'elesi, hiç kàbil midir ki; i'tirâz kabûl etsin? Evet kàbil değil! İllâ ki, bütün bu gördüğümüz herşeyi inkâr edesin.
Şimdi ey arkadaş! Söz senindir, söyle. Ne diyorsan de!
Ben ne diyeceğim, daha buna karşı bir şey denilebilir mi? Gündüz ortasında güneşe karşı söz söylenebilir mi? Yalnız derim ki: Elhamdülillâh, yüzbin defa şükür olsun ki; vehim ve hevâ tahakkümünden, nefis ve heves esâretinden kurtulup, dâimî hapis ve zindândan halâs oldum ve inandım ki; bu karmakarışık, kararsız misâfirhânelerden başka ve kurb‑u şâhânede bir diyar‑ı saâdet vardır; biz de ona namzediz.”
İşte, Haşir ve Âhiret’ten kinâye ve ibaret olan şu hikâye‑i temsîliye burada tamam oldu. Şimdi tevfik‑i İlâhî ile hakikat‑i ulyâya geçeceğiz. Geçmiş Oniki Sûrete mukâbil Oniki Mütesânid Hakikat ile bir Mukaddime beyân edeceğiz.
95

Mukaddime

Birkaç işâretle başka yerlerde, yani Yirmiikinci, Ondokuzuncu, Yirmialtıncı Söz’lerde izâh edilen birkaç mes'eleye işâret ederiz.

Birinci İşâret

Hikâyedeki sersem adamın o emin arkadaşıyla, üç hakikatleri var.
Birincisi: Nefs‑i emmârem ile kalbimdir.
İkincisi: Felsefe şâkirdleriyle, Kur'ân‑ı Hakîm tilmizleridir.
Üçüncüsü: Ümmet‑i İslâmiye ile millet‑i küfriyedir.
Felsefe şâkirdleri ve millet‑i küfriye ve nefs‑i emmârenin en müdhiş dalâleti, Cenâb‑ı Hakk’ı tanımamaktadır. Hikâyede nasıl emin adam demişti: Bir harf kâtibsiz olmaz, bir kanun hâkimsiz olmaz.” Biz de deriz:
Nasıl ki bir kitab, bâhusus öyle bir kitab ki; her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitab yazılmış. Her harfi içinde ince kalem ile muntazam bir kaside yazılmış. Kâtibsiz olmak, son derece muhâldir.
Öyle de, şu kâinât nakkàşsız olmak, son derece muhâl‑ender muhâldir. Zîra, bu kâinât öyle bir kitaptır ki; her sahifesi çok kitapları tazammun eder. Hattâ, her kelimesi içinde bir kitab vardır. Herbir harfi içinde bir kaside vardır. Yeryüzü bir sahifedir; ne kadar kitab, içinde var Bir ağaç bir kelimedir; ne kadar sahifesi vardır Bir meyve, bir harf; bir çekirdek, bir noktadır. O noktada koca bir ağacın programı, fihristesi var. İşte böyle bir kitab, evsâf‑ı Celâl ve Cemâl’e, nihâyetsiz kudret ve hikmete mâlik bir Zât‑ı Zülcelâl’in nakş‑ı kalem-i kudreti olabilir. Demek, âlemin şühûduyla bu îmân lâzım gelir. İllâ ki, dalâletten sarhoş olmuş ola
96
Hem nasıl ki, bir hâne ustasız olmaz. Bâhusus öyle bir hâne ki; hàrika san'atlarla, acîb nakışlarla, garîb zînetlerle tezyîn edilmiş. Hattâ herbir taşında, bir saray kadar san'at dercedilmiş. Ustasız olmak, hiçbir akıl kabûl edemez; gayet mâhir bir san'atkâr ister. Bâhusus o saray içinde sinema perdeleri gibi, her saatte hakîki menziller teşkil edilip, kemâl‑i intizamla elbise değiştirdiği gibi değiştiriyor. Hattâ, herbir hakîki perde içinde, müteaddid küçük küçük menziller icâd ediliyor.
Öyle de, şu kâinât nihâyetsiz hakîm, alîm, kadîr bir Sâni' ister. Çünkü: Şu muhteşem kâinât öyle bir saraydır ki; Ay, Güneş lambaları; yıldızlar, mumları; zaman bir ip, bir şerittir ki; O Sâni'‑i Zülcelâl her sene bir başka âlemi ona takıp, gösteriyor. O taktığı âlemin içinde üçyüzaltmış tarzda muntazam sûretlerini tecdîd ediyor. Kemâl‑i intizamla ve hikmetle değiştiriyor. Yeryüzünü bir sofra‑i ni'met yapmış ki, her bahar mevsiminde, üçyüzbin envâ'‑ı masnûâtıyla tezyîn ediyor. Had ve hesaba gelmez envâ'‑ı ihsânatıyla dolduruyor. Öyle bir tarzda ki, nihâyet ihtilât içinde ve karışmış oldukları hâlde, nihâyet derecede imtiyaz ve farkla birbirlerinden ayrılıyor. Başka cihetleri buna kıyâs et Nasıl böyle bir sarayın Sâni'inden gaflet edilebilir?
Hem nasıl ki; bulutsuz, gündüz ortasında, güneşin deniz yüzünde bütün kabarcıklar üstünde ve karada bütün parlak şeylerde ve kar’ın bütün parçalarında cilvesi göründüğü ve aksi müşâhede edildiği hâlde, güneşi inkâr etmek, ne derece acîb bir dîvânelik hezeyanıdır. Çünkü; o vakit bir tek güneşi inkâr ve kabûl etmemekle, katarât sayısınca, kabarcıklar mikdarınca, parçalar adedince, hakîki ve bil'asâle güneşçikleri kabûl etmek lâzım geliyor.
Her zerrecikte, (ki ancak bir zerre sıkışabildiği hâlde) koca bir güneşin hakikatini içinde kabûl etmek lâzım geldiği gibi; aynen öyle de: Şu sıravâri içinde her zaman hikmetle değişen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen şu muntazam kâinâtı görüp, Hàlık‑ı Zülcelâl’i evsâf‑ı kemâliyle tasdik etmemek, ondan daha berbat bir dalâlet dîvâneliğidir; bir mecnûnluk hezeyanıdır. Zîra herşeyde, hattâ herbir zerrede bir Ulûhiyet‑i Mutlaka kabûl etmek lâzımdır. Çünkü meselâ: Havanın herbir zerresi; herbir çiçek ile herbir meyveye, herbir yaprağa girer ve işleyebilir. İşte şu zerre, eğer memur olmazsa, bütün girebildiği ve işlediği masnû'ların tarz‑ı teşkilâtını ve sûretlerini ve hey'etlerini bilmek lâzımdır. içinde işleyebilsin. Demek, muhît bir ilim ve kudrete mâlik olmalı ki, böyle yapsın.
97
Meselâ; toprakta, herbir zerresi kàbildir ki, muhtelif bütün tohumlar ve çekirdeklere medâr ve menşe' olsun. Eğer memur olmazsa, lâzım geliyor ki; otlar ve ağaçlar adedince manevî cihâzât ve makineleri tazammun etsin. Veyâhut onların bütün tarz‑ı teşkilâtını bilir, yapar; bütün onlara giydirilen sûretleri tanır, dikebilir bir san'at ve kudret vermek lâzım gelir.
Daha sâir mevcûdâtı da kıyâs et. anlayacaksın ki; herşeyde âşikâre, Vahdâniyet’in çok delilleri var. Evet, bir şeyden herşeyi yapmak ve herşeyi bir tek şey yapmak, herşeyin Hàlık’ına hàs bir iştir. ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ Fermân‑ı Zîşanına dikkat et.
Demek; Vâhid‑i Ehad’i kabûl etmemek ile, mevcûdât adedince ilâhları kabûl etmek lâzım gelir.

İkinci İşâret

Hikâyede bir Yâver‑i Ekrem’den bahsedilmiş ve denilmiş ki: Kör olmayan herkes O’nun nişanlarını görmekle anlar ki; O Zât, Pâdişah’ın emriyle hareket eder ve O’nun hàs bendesidir.” İşte, O Yâver‑i Ekrem, Resûl‑i Ekrem’dir (A.S.M.).
Evet, şöyle müzeyyen bir kâinâtın, öyle mukaddes bir Sâni'ine böyle bir Resûl‑i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünkü, nasıl güneş, ziyâ vermeksizin mümkün değildir. Öyle de; Ulûhiyet de, peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.
Hem hiç mümkün olur mu ki; nihâyet kemâlde olan bir cemâl; gösterici ve ta'rif edici bir vâsıta ile kendini göstermek istemesin!‥
98
Hem mümkün olur mu ki; gayet cemâlde bir kemâl‑i san'at, onun üzerine enzâr‑ı dikkati celbeden bir dellâl vâsıtasıyla teşhîr istemesin!‥
Hem hiç mümkün olur mu ki; bir Rubûbiyet‑i âmmenin saltanat‑ı külliyesi, kesret ve cüz'iyât tabakàtında vahdâniyet ve samedâniyetini, zülcenâheyn bir meb'ûs vâsıtasıyla ilânını istemesin! Yani O Zât, ubûdiyet‑i külliye cihetiyle kesret tabakàtının Dergâh‑ı İlâhiye elçisi olduğu gibi, kurbiyet ve risalet cihetiyle Dergâh‑ı İlâhî’nin kesret tabakàtına memurudur.
Hem hiç mümkün olur mu ki; nihâyet derecede bir hüsn‑ü Zâtî sâhibi, cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini âyinelerde görmek ve göstermek istemesin! Yani, bir Habîb Resûl vâsıtasıyla ki; hem Habîb’dir; ubûdiyetiyle kendini O’na sevdirir, âyinedârlık eder. Hem Resûl’dür; O’nu mahlûkatına sevdirir, cemâl‑i esmâsını gösterir
Hem hiç mümkün olur mu ki; acîb mu'cizelerle, garîb ve kıymetdâr şeylerle dolu hazineler sâhibi, sarraf bir ta'rif edici ve vassâf bir teşhîr edici vâsıtasıyla enzâr‑ı halka arz ve başlarında izhâr etmekle, gizli kemâlâtını beyân etmek irâde etmesin ve istemesin!‥
Hem mümkün olur mu ki; bu kâinâtı bütün esmâsının kemâlâtını ifâde eden masnûâtla tezyîn ederek, seyir için garîb ve ince san'atlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de, rehber bir muallim ta'yin etmesin!‥
Hem hiç mümkün olur mu ki; bu kâinâtın sâhibi, şu kâinâtın tahavvülâtındaki maksad ve gaye ne olacağını müş'ir tılsım‑ı muğlakını, hem mevcûdâtın, Nereden? Nereye? Necisin?” üç suâl‑i müşkülün muammâsını bir elçi vâsıtasıyla açtırmasın!‥
99
Hem hiç mümkün olur mu ki; bu güzel masnûât ile kendini zîşuûra tanıttıran ve kıymetli ni'metler ile kendini sevdiren Sâni'‑i Zülcelâl, onun mukâbilinde zîşuûrdan marziyâtı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vâsıtasıyla bildirmesin!‥
Hem hiç mümkün olur mu ki; nev'‑i insanı, şuûrca kesrete mübtelâ, isti'dâdca ubûdiyet‑i külliyeye müheyyâ sûretinde yaratıp, muallim bir rehber vâsıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin!‥
Daha bunlar gibi çok vezâif‑i Nübüvvet var ki, herbiri bir bürhân‑ı kat'îdir ki; Ulûhiyet, risaletsiz olamaz
Şimdi acaba âlemde Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan beyân olunan evsâf ve vezâife daha ehil ve daha câmi' kim zuhûr etmiş? Ve rütbe‑i risalete ve vazife‑i tebliğe O’ndan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir? Hayır, asla ve kat'a!‥ Belki O, bütün resûllerin seyyididir, bütün enbiyânın imâmıdır, bütün asfiyânın serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır.
Evet, ehl‑i tahkîkatın ittifakıyla şakk‑ı kamer ve parmaklarından su akması gibi, bine bâliğ mu'cizâtından had ve hesaba gelmez delâil‑i nübüvvetinden başka, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân gibi bir bahr‑i hakàik ve kırk vecihle mu'cize olan mu'cize‑i kübrâ, güneş gibi risaletini göstermeğe kâfîdir. Başka risalelerde ve bilhassa Yirmibeşinci Söz’de, Kur'ân’ın kırka karîb vücûh‑u i'câzından bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.
100

Üçüncü İşâret

Hâtıra gelmesin ki; bu küçücük insanın ne ehemmiyeti var ki, bu azîm dünya onun muhâsebe‑i a'mâli için kapansın. Başka bir dâire açılsın! Çünkü: Bu küçücük insan, câmiiyet‑i fıtrat itibariyle şu mevcûdât içinde bir ustabaşı ve bir dellâl‑ı saltanat-ı İlâhiye ve bir ubûdiyet‑i külliyeye mazhar olduğundan büyük ehemmiyeti vardır.
Hem hâtıra gelmesin ki; kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azâba müstehak olur? Zîra küfür; şu Mektûbat‑ı Samedâniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinâtı, mânâsız, gayesiz bir derekeye düşürdüğü için bütün kâinâta karşı bir tahkîr olduğu gibi; bu mevcûdâtta cilveleri, nakışları görünen bütün Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’yi inkâr ile red ve Cenâb‑ı Hakk’ın hakkâniyet ve sıdkını gösteren gayr‑ı mütenâhî bütün delillerini tekzîb olduğundan nihâyetsiz bir cinayettir. Nihâyetsiz cinayet ise, nihâyetsiz azâbı icâb eder

Dördüncü İşâret

Nasıl ki, hikâyede Oniki Sûret’le gördük ki: Hiçbir cihetle mümkün değil; öyle bir Pâdişah’ın, öyle muvakkat misâfirhâne gibi bir memleketi bulunsun da, müstakar ve haşmetine mazhar ve saltanat‑ı uzmâsına medâr diğer dâimî bir memleketi bulunmasın!‥
Öyle de, hiçbir vecihle mümkün değil ki; bu fânî âlemin bâkî Hàlık’ı, bunu icâd etsin de, bâkî bir âlemi icâd etmesin!‥ Hem mümkün değil; şu bedî' ve zâil kâinâtın sermedî Sâni'i, bunu halk etsin de, müstakar ve dâimî diğer bir kâinâtı icâd etmesin!‥ Hem mümkün değil; bu meşher ve meydân‑ı imtihan ve tarla hükmünde olan dünyanın Hakîm ve Kadîr ve Rahîm olan Fâtır’ı, onu yaratsın, onun bütün gayelerine mazhar olan dâr‑ı âhireti halk etmesin!‥
101

Oniki Hakikat

Bu hakikate Oniki Kapı ile girilir. Oniki Hakikat ile o kapılar açılır. En kısa ve basitten başlarız:

Birinci Hakikat

Bâb‑ı Rubûbiyet ve Saltanat’tır ki, ism‑i Rabb’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; şe'n‑i Rubûbiyet ve saltanat‑ı Ulûhiyet, bâhusus böyle bir kâinâtı, kemâlâtını göstermek için gayet àlî gayeler ve yüksek maksadlar ile icâd etsin! O’nun gâyât ve makàsıdına karşı, îmân ve ubûdiyetle mukàbele eden mü'minlere mükâfâtı bulunmasın!‥ Ve o makàsıdı red ve tahkîr ile mukàbele eden ehl‑i dalâlete mücâzât etmesin!‥

İkinci Hakikat

Bâb‑ı Kerem ve Rahmet’tir ki, Kerîm ve Rahîm isminin cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; gösterdiği âsâr ile nihâyetsiz bir kerem ve nihâyetsiz bir rahmet ve nihâyetsiz bir izzet ve nihâyetsiz bir gayret sâhibi olan şu âlemin Rabbi; kerem ve rahmetine lâyık mükâfât, izzet ve gayretine şâyeste mücâzâtta bulunmasın!
Evet, şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki; en âciz, en zaîften tut (Hâşiye) , en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zaîf, en âcize en iyi rızık veriliyor. Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle ulvî bir keremle ziyâfetler, ikramlar olunuyor ki, nihâyetsiz bir kerem eli, içinde işlediğini bedâheten gösteriyor.
102
Meselâ: Bahar mevsiminde Cennet hûrileri tarzında bütün ağaçları sündüs‑misâl libâslar ile giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaâtıyla süslendirip hizmetkâr ederek, onların latîf elleri olan dallarıyla çeşit çeşit, en tatlı, en musanna' meyveleri bize takdim etmek; hem, zehirli bir sineğin eliyle şifâlı, en tatlı balı bize yedirmek; hem, en güzel ve yumuşak bir libâsı elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek; hem, rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak ne kadar cemîl bir kerem, ne kadar latîf bir rahmet eseri olduğu bedâheten anlaşılır.
Hem insan ve bazı canavarlardan başka, Güneş ve Ay ve Arz’dan tut, en küçük mahlûka kadar herşey kemâl‑i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecâvüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itâat bulunması; büyük bir celâl ve izzet sâhibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.
Hem gerek nebâtî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün vâlidelerin o rahîm şefkatleriyle (Hâşiye) ve süt gibi o latîf gıdâ ile o âciz ve zaîf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedâheten anlaşılır.
103
Bu âlemin Mutasarrıf’ının, mâdem nihâyetsiz böyle bir keremi, nihâyetsiz böyle bir rahmeti, nihâyetsiz öyle bir celâl ve izzeti vardır Nihâyetsiz celâl ve izzet, edebsizlerin te'dibini ister. Nihâyetsiz kerem, nihâyetsiz ikram ister. Nihâyetsiz rahmet, kendine lâyık ihsân ister. Hâlbuki bu fânî dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi milyonlar cüz'den ancak bir cüz'ü yerleşir ve tecellî eder. Demek o kereme lâyık ve o rahmete şâyeste bir dâr‑ı saâdet olacaktır. Yoksa, gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücûdunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü; bir daha dönmemek üzere zevâl ise; şefkati, musîbete; muhabbeti, hirkate; ve ni'meti, nıkmete; ve aklı, meş'ûm bir âlete; ve lezzeti, eleme kalbettirmekle hakikat‑i rahmetin intifâsı lâzım gelir.
Hem o celâl ve izzete uygun bir dâr‑ı mücâzât olacaktır. Çünkü, ekseriyâ zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya bırakılıyor, te'hir ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil. Bazen dünyada dahi ceza verir. Kurûn‑u sâlifede cereyan eden âsî ve mütemerrid kavimlere gelen azâblar gösteriyor ki; insan başıboş değil. Bir celâl ve gayret sillesine her vakit ma'rûzdur.
Evet hiç mümkün müdür ki, insan; umum mevcûdât içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir isti'dâdı olsun da; insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnûâtıyla kendini tanıttırsa; mukâbilinde insan îmân ile O’nu tanımazsa Hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse; mukâbilinde insan ibâdetle kendini O’na sevdirmese Hem bu kadar bu türlü ni'metleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse; mukâbilinde insan şükür ve hamdle O’na hürmet etmese; cezasız kalsın! Başıboş bırakılsın! O izzet, gayret sâhibi Zât‑ı Zülcelâl bir dâr‑ı mücâzât hazırlamasın!‥
Hem hiç mümkün müdür ki; O Rahmân‑ı Rahîm’in kendini tanıttırmasına mukâbil, îmân ile tanımakla ve sevdirmesine mukâbil, ibâdetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukâbil, şükür ile hürmet etmekle mukàbele eden mü'minlere bir dâr‑ı mükâfâtı, bir saâdet‑i ebediyeyi vermesin!
104

Üçüncü Hakikat

Bâb‑ı Hikmet ve Adâlet olup, ism‑i Hakîm ve Âdil’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; (Hâşiye) zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adâlet ve mîzanla Rubûbiyet’in saltanatını gösteren Zât‑ı Zülcelâl, Rubûbiyet’in cenâh‑ı himâyesine ilticâ eden ve o hikmet ve adâlete, îmân ve ubûdiyetle tevfik‑i hareket eden mü'minleri taltif etmesin! Ve o hikmet ve adâlete küfür ve tuğyan ile isyan eden edebsizleri te'dib etmesin!‥ Hâlbuki, bu muvakkat dünyada o hikmet, o adâlete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor, te'hir ediliyor. Ehl‑i dalâletin çoğu ceza almadan; ehl‑i hidayetin de çoğu mükâfât görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya, bir saâdet‑i uzmâya bırakılıyor.
Evet, görünüyor ki: Şu âlemde tasarruf eden Zât, nihâyetsiz bir hikmetle görüyor. Ona bürhân istersin? Herşeyde maslahat ve fâidelere riâyet etmesidir. Görmüyor musun ki; insanda bütün a'zâ, kemikler ve damarlarda, hattâ bedenin hüceyrâtında, her yerinde, her cüz'ünde faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi; hattâ bazı a'zâsı, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki; nihâyetsiz bir hikmet eliyle görülüyor.
105
Hem herşeyin san'atında nihâyet derecede intizam bulunması gösterir ki; nihâyetsiz bir hikmet ile görülüyor. Evet, güzel bir çiçeğin dakîk programını, küçücük bir tohumunda dercetmek; büyük bir ağacın sahife‑i a'mâlini, tarihçe‑i hayatını, fihriste‑i cihâzâtını küçücük bir çekirdekte manevî kader kalemiyle yazmak; nihâyetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.
Hem herşeyin hilkatinde gayet derecede hüsn‑ü san'at bulunması, nihâyet derecede hakîm bir Sâni'in nakşı olduğunu gösterir. Evet, şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinâtın fihristesini, bütün hazâin‑i rahmetin anahtarlarını, bütün esmâlarının âyinelerini dercetmek; nihâyet derecede bir hüsn‑ü san'at içinde bir hikmeti gösterir.
Şimdi, hiç mümkün müdür ki; şöyle icraat‑ı Rubûbiyet’te hâkim bir Hikmet, o Rubûbiyet’in kanadına ilticâ eden ve îmân ile itâat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî taltif etmesin!
Hem adâlet ve mîzan ile görüldüğüne bürhân istersin? Herşeye, hassas mîzanlarla, mahsûs ölçülerle vücûd vermek, sûret giydirmek, yerli yerine koymak; nihâyetsiz bir adâlet ve mîzan ile görüldüğünü gösterir.
Hem her hak sâhibine isti'dâdı nisbetinde hakkını vermek, yani vücûdunun bütün levâzımatını, bekàsının bütün cihâzâtını en münâsib bir tarzda vermek; nihâyetsiz bir adâlet elini gösterir.
Hem isti'dâd lisânıyla, ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyla, ıztırar lisânıyla suâl edilen ve istenilen herşeye dâimî cevab vermek; nihâyet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor.
Şimdi hiç mümkün müdür ki; böyle en küçük bir mahlûkun, en küçük bir hâcetinin imdâdına koşan bir adâlet ve hikmet; insan gibi en büyük bir mahlûkun bekà gibi en büyük bir hâcetini mühmel bıraksın! En büyük istimdâdını ve en büyük suâlini cevabsız bıraksın! Rubûbiyet’in haşmetini, ibâdının hukukunu muhâfaza etmekle muhâfaza etmesin!‥
106
Hâlbuki, şu fânî dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adâletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki bir Mahkeme‑i Kübrâ’ya bırakılıyor. Zîra, hakîki adâlet ister ki; şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mâhiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfât ve mücâzât görsün.
Mâdem şu fânî, geçici dünya; ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adâlet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır Elbette Âdil olan O Zât‑ı Celîl-i Zülcemâl’in ve Hakîm olan O Zât‑ı Cemîl-i Zülcelâl’in dâimî bir Cehennem’i ve ebedî bir Cennet’i bulunacaktır.

Dördüncü Hakikat

Bâb‑ı Cûd ve Cemâl’dir. İsm‑i Cevvâd ve Cemîl’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; nihâyetsiz cûd ve sehàvet, tükenmez servet, bitmez hazineler, misilsiz sermedî cemâl, kusursuz ebedî kemâl; bir dâr‑ı saâdet ve mahall‑i ziyâfet içinde dâimî bulunacak olan muhtaç şâkirleri, müştâk âyinedârları, mütehayyir seyircileri istemesinler!
Evet, Dünya yüzünü bu kadar müzeyyen masnûâtıyla süslendirmek, Ay ile Güneş’i lamba yapmak, yeryüzünü bir sofra‑i ni'met ederek mat'ûmâtın en güzel çeşitleriyle doldurmak, meyveli ağaçları birer kab yapmak, her mevsimde birçok defalar tecdîd etmek; hadsiz bir cûd ve sehàveti gösterir.
Böyle nihâyetsiz bir cûd ve sehàvet, öyle tükenmez hazineler ve rahmet; hem dâimî, hem arzu edilen herşey içinde bulunur bir dâr‑ı ziyâfet ve mahall‑i saâdet ister. Hem kat'î ister ki; o ziyâfetten telezzüz edenler, o mahall‑i saâdette devam etsinler, ebedî kalsınlar. zevâl ve firâkla elem çekmesinler. Çünkü; zevâl‑i elem lezzet olduğu gibi, zevâl‑i lezzet dahi elemdir. Öyle sehàvet, elem çektirmek istemez.
107
Demek, ebedî bir Cennet’i, hem içinde ebedî muhtaçları ister. Çünkü; nihâyetsiz cûd ve sehà, nihâyetsiz ihsân etmek ister, ni'metlendirmek ister. Nihâyetsiz ihsân ve ni'metlendirmek ise, nihâyetsiz minnetdârlık, ni'metlenmek ister. Bu ise, ihsâna mazhar olan şahsın devam‑ı vücûdunu ister. dâimî tena'umla, o dâimî in'âma karşı şükür ve minnetdârlığını göstersin. Yoksa, zevâl ile acılaşan cüz'î bir telezzüz, kısacık bir zamanda öyle bir cûd u sehànın muktezâsıyla kàbil‑i tevfik değildir.
Hem dahi, meşher‑i San'at-ı İlâhiye olan aktâr‑ı âlem sergilerine bak. Yeryüzündeki nebâtât ve hayvanatın ellerinde olan ilânat‑ı Rabbâniye’ye dikkat et. (Hâşiye‑1) Mehâsin‑i Rubûbiyet’in dellâlları olan enbiyâ ve evliyâya kulak ver. Nasıl müttefikan Sâni'‑i Zülcelâl’in kusursuz kemâlâtını, hàrika san'atlarının teşhîriyle gösteriyorlar, beyân ediyorlar. Enzâr‑ı dikkati celbediyorlar.
Demek, bu âlemin Sâni'inin pek mühim ve hayret verici ve gizli kemâlâtı vardır. Bu hàrika san'atlarla onları göstermek ister. Çünkü, gizli kusursuz kemâlât ise, takdir edici, istihsân edici, Mâşâallâh diyerek müşâhede edicilerin başlarında teşhîr ister. Dâimî kemâlât ise, dâimî tezâhür ister. O ise, takdir ve istihsân edicilerin devam‑ı vücûdunu ister. Bekàsı olmayan istihsân edicinin nazarında kemâlâtın kıymeti sukùt eder. (Hâşiye‑2)
Hem dahi, kâinâtın yüzünde serilmiş olan gayetle güzel ve san'atlı ve parlak ve süslü şu mevcûdât; ışık güneşi bildirdiği gibi, misilsiz manevî bir cemâlin mehâsinini bildirir ve nazîrsiz, hafî bir hüsnün letâifini iş'âr ediyor. (Hâşiye‑3) O münezzeh hüsün, o mukaddes cemâlin cilvesinden, esmâlarda, belki her isimde çok gizli defineler bulunduğunu işâret eder.
108
İşte şu derece àlî, nazîrsiz, gizli bir cemâl ise; kendi mehâsinini bir mir'âtta görmek ve hüsnünün derecâtını ve cemâlinin mikyâslarını zîşuûr ve müştâk bir âyinede müşâhede etmek istediği gibi, başkalarının nazarıyla yine sevgili cemâline bakmak için, görünmek de ister.
Demek, iki vecihle kendi cemâline bakmak: Biri; herbiri başka başka renkte olan âyinelerde bizzat müşâhede etmek, diğeri; müştâk olan seyirci ve mütehayyir olan istihsâncıların müşâhedesi ile müşâhede etmek ister.
Demek, hüsün ve cemâl, görmek ve görünmek ister. Görmek ve görünmek ise; müştâk seyirci, mütehayyir istihsân edicilerin vücûdunu ister. Hüsün ve cemâl; ebedî, sermedî olduğundan, müştâkların devam‑ı vücûdlarını ister. Çünkü, dâimî bir cemâl ise, zâil bir müştâka râzı olamaz.
Zîra, dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adâvete döner. Hayreti istihfafa, hürmeti tahkîre meyleder. Çünkü, hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıttır. Hâlbuki, nihâyetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsân ile mukàbeleye lâyık olan bir cemâle karşı, zımnen bir adâvet ve kin ve inkâr ile mukàbele eder. İşte kâfir, Allah’ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor.
109
Mâdem, o nihâyetsiz sehàvet, cûd; o misilsiz cemâl, hüsün; o kusursuz kemâlât; ebedî müteşekkirleri, müştâkları, müstahsinleri iktiza ederler Hâlbuki, şu misâfirhâne‑i dünyada görüyoruz; herkes çabuk gidip kayboluyor. O sehàvetin ihsânını ancak az bir parça tadar. İştihâsı açılır. Fakat yemez gider. O cemâl, o kemâlin dahi ancak biraz ışığına, belki bir zaîf gölgesine bir ânda bakıp, doymadan gider.
Demek, bir seyrangâh‑ı dâimîye gidiliyor.
Elhâsıl: Nasıl ki şu âlem, bütün mevcûdâtıyla Sâni'‑i Zülcelâl’ine kat'î delâlet eder; Sâni'‑i Zülcelâl’in de sıfât ve Esmâ‑i Kudsiye’si, dâr‑ı âhirete delâlet eder ve gösterir ve ister.

Beşinci Hakikat

Bâb‑ı Şefkat ve Ubûdiyet-i Muhammediye’dir (A.S.M.). İsm‑i Mucîb ve Rahîm’in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki; en ednâ bir hâceti, en ednâ bir mahlûkundan görüp kemâl‑i şefkatle ummadığı yerden is'âf eden ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlûkundan işitip imdâd eden, lisân‑ı hâl ve kàl ile istenilen herşeye icâbet eden nihâyetsiz bir şefkat ve bir merhamet sâhibi bir Rab; en büyük bir abdinden, (Hâşiye) en sevgili bir mahlûkundan en büyük hâcetini görüp bitirmesin, is'âf etmesin! En yüksek duâyı işitip kabûl etmesin!‥
110
Evet, meselâ: Hayvanatın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütûf ve sühûleti gösteriyor ki: Şu kâinâtın Mâlik’i, nihâyetsiz bir rahmetle Rubûbiyet eder. Rubûbiyet’inde bu derece rahîmâne bir şefkat, hiç kàbil midir ki; mahlûkatın en efdalinin en güzel duâsını kabûl etmesin! Bu hakikati Ondokuzuncu Sözde izâh ettiğim vechile, şurada dahi mükerreren şöyle beyân edelim:
Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Hikâye‑i temsîliyede demiştik; bir adada bir ictimâ' var Bir Yâver‑i Ekrem bir nutuk okuyor. Onun işâret ettiği hakikat şöyledir ki: Gel! Bu zamandan tecerrüd edip, fikren Asr‑ı Saâdet’e ve hayâlen Cezîretü'l‑Arab’a gidiyoruz. ki, Resûl‑i Ekrem’i (A.S.M.) vazife başında ve ubûdiyet içinde görüp, ziyaret ederiz. Bak! O Zât nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle saâdet‑i ebediyenin sebeb‑i husûlü ve vesile‑i vusûlüdür; onun gibi ubûdiyetiyle ve duâsıyla o saâdetin sebeb‑i vücûdu ve Cennet’in vesile‑i icâdıdır.