66
Tevâfuk altında çok ehemmiyetli mes'eleler vardır
Azîz Kardeşlerim!
Bugünlerde, Tefsir’in ve Onuncu Söz’ün tevâfukâtına baktım. Kendi kendime dedim ki: “Bu ziyâde tafsilât isrâftır; ehemmiyetli mes'eleler çoktur, vakit zâyi' olmasın.” Birden ihtar edildi ki: “O tevâfuk altında çok ehemmiyetli mes'eleler vardır. Hem mâdem tevâfukta bir inâyet‑i hàssa ve bir iltifat‑ı Rahmânî Risaletü'n‑Nura karşı tezâhür etmiş; o iltifata karşı hiss‑i şükrân ve memnuniyet ve müteşekkirâne sevinç ne kadar ifratkârâne de olsa, isrâf olamaz.” Bu ihtar mücmelini iki cihetle izâh edeceğim.
Birincisi: Herşeyde – ne kadar cüz'î olsa da – bir kasd ve irâdenin cilvesi bulunmasıdır. (Tesâdüf hakîki olarak bulunmamasıdır.) Evet, kesretin en dağınık ve en ziyâde tesâdüfe verilen, kelimâttaki hurûfâtın vaziyetleridir. Hususan kitabette mâdem hiç münâsebeti olmayan ve ihtiyar‑ı beşer karışmayan hurûfâtın vaziyetlerinde bir tenâsüb, bir nizâm bulunuyor; elbette bir irâde‑i gaybî tahtında vaziyetler veriliyor. Hiçbir şey, dâire‑i ilim ve kudretinden hariç olmadığı gibi, dâire‑i irâde ve meşîetten dahi hariç değildir ki, böyle cüz'î ve dağınık şeylerde dahi bir tenâsüb gözetiliyor ve tanzim ediliyor. Ve o tanzim içinde irâde‑i âmme cilvesinden inâyet‑i hàssa sûretinde Risaletü'n‑Nura bir imtiyaz nev'inden hususî bir teveccüh görülmüş. Ben bu derin mes'eleyi tam görmek için “İşârâtü'l‑İ'câz”ın tevâfukâtına dikkat ettim ve kat'î bir kanâat ile o sırrı bildim ve hissettim.
İkincisi: Nasıl ki çok mübârek ve kudsî büyük bir zât, gayet fakir ve muhtaç bir adama ümîd edilmediği bir tarzda, iltifatkârâne, bir kapta bazı kağıtlara sarılı bir hediye ihsân etse; elbette o bîçâre adam, o pek büyük zâta karşı hediyesinin binler mislinden fazla teşekkür etmek ister. Ve bin o hediye kadar kıymetli bulunan o hediye ile gösterilen iltifata karşı ne kadar teşekkürde isrâf ve ifrat da etse, makbûldür. Ve o çok mübârek zâtın hediyesine sardığı kağıtları da teberrük deyip şeker gibi yese, hattâ o hediye içindeki cevizlerin kabuklarını da teberrük deyip ekmek gibi yese, başına koysa isrâf olmadığı gibi; Risaletü'n‑Nur yüzünde, irâde‑i âmmede inâyet‑i hàssa iltifatı, tevâfuk zarfıyla ihsân edilmiş. Elbette tevâfuka dair tafsilât, tasvirât, fiilî teşekkürâtın bir nev'idir ve sevincin ve minnetdârlığın heyecanlı bir tereşşuhâtıdır. Evet, böyle bir zâtın iltifatını gösteren maddî kırk para ihsânına karşı, kırk bin liraya değer iltifatına karşı ne kadar teşekkür eylese, isrâf değil.
Said Nursî
67
Beklenen mühim zât ve üç önemli mes'ele: îmân, hayat, şerîat
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sizin fevkalâde sadâkat ve ulüvv‑ü himmetinizden tereşşuh eden bir hafta evvelki mektûbunuza karşı hüsn‑ü zannınızı bir derece cerh eden benim cevabımın hikmeti şudur ki:
Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki, herşeyi kendi hesabına aldığı için, farazâ hakîki beklenilen ve bir asır sonra gelecek o zât dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetten ferâğat edecek ve hedefini değiştirecek, diye tahmin ediyorum.
Hem üç mes'ele var: Biri hayat, biri şerîat, biri îmândır. Hakikat noktasında en mühimmi ve en a'zamı, îmân mes'elesidir. Fakat şimdi umumun nazarında ve hâl‑i âlem ilcaâtında en mühim mes'ele, hayat ve şerîat göründüğünden, o zât şimdi olsa da, üç mes'eleyi birden umum rû‑yi zeminde vaziyetlerini değiştirmek nev'‑i beşerdeki cârî olan âdetullâha muvâfık gelmediğinden, herhalde en a'zam mes'eleyi esâs yapıp, öteki mes'eleleri esâs yapmayacak, tâ ki îmân hizmeti, safvetini umumun nazarında bozmasın ve avâmın çabuk iğfal olunabilen akıllarında o hizmet başka maksadlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.
Hem de, yirmi seneden beri tahribkâr eşedd‑i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş, o derece metânet ve sadâkat kaybolmuş ki; on’dan, belki yirmiden birisine i'timâd edilmez. Bu acîb hâlâta karşı çok fevkalâde sebat ve metânet ve hamiyet‑i İslâmiye lâzımdır. Yoksa akîm kalır, zarar verir.
68
Demek en hàlis ve en selâmetli ve en mühim ve en muvaffakıyetli hizmet, Risaletü'n‑Nur şâkirdlerinin çalıştıkları dâire içindeki kudsî hizmettir. Her ne ise, şimdilik bu mes'eleye bu kadar yeter.
Said Nursî
Husrev’in Mektûbundan Bir Fıkradır
Evet Üstadım, gözümüzle görüyoruz ki: Ehl‑i tarîkat, bid'alara dayanamamışlar; hem girmişler, içinden çıkamıyorlar, hem sâlikleri on’dan bir‑ikiye inmiş. Hem onlar da itiraf ediyorlar ki: Zevklerinden, cezbedici güzelliklerinden ellerinde çok şeyleri kalmamış. Cenâb‑ı Hakk’ın sırf bir ihsânı olarak Risaletü'n‑Nurun parlak, nurânî nâsiyesini müşâhede ediyoruz ki, in'ikâs eden lemeât‑ı nuriyesi, bütün ihtiyacımıza kâfî ve vâfî geliyor, herkesi hayrette bırakıyor. Hem, ehl‑i bid'ayı serfürû ettiriyor. Öylelerin lisânlarından, nedâmet ve teessüfü ifâde eden “Bilmemişiz!” kelimeleri dökülüyor.
Muhîtimizde, Risaletü'n‑Nura karşı – câzibedâr ve çok àlî hakikatlerinden başka – ehl‑i bid'a lisânları susmuş; güyâ karanlıklı girdablara sokulmuşlar, konuşmuyorlar. Konuşsalar da te'sirleri kalmamıştır. Câzibedâr ve i'câzkâr lisânıyla ancak Risaletü'n‑Nur konuşuyor. Bid'a ve dalâlet zulmetlerine karşı ancak onun talebeleri, kuvvet‑i îmânla çelikten bir kale gibi duruyorlar. Hem öyle fevkalâde fütûhât yapıyor ve öyle hàrikulâde bir sûrette emir ve nehy‑i Kur'ânî’yi temessük ettiriyor ki, pek çok müşâhedâtımızdan yalnız birisini bin kalemli kardeşimiz söylüyorlar ki… Sükût.
Husrev
69
Kâtib Osman’ın, Rüyasına Ait Bir Fıkrasıdır
Şâbân‑ı Şerîfin onbeşinci cumartesi, Leyle‑i Berât gecesi rüyamda; büyük, berrak, küçük bir deniz olan bir göl sâhilinde İngiliz veyâhut Almanla biz, yani Türk hükûmeti harbediyormuş. Harb esnâsında semâdan bir karaltı zuhûr etmeğe başladı. “Acaba bu semâdan inen nedir?” diye hepimizin nazar‑ı dikkatini celbetti. Yakınlaştıkça bir insan ve sonra üzeri ihramlı, yüzü bir parça esmer, başı beyaz ve büyük tülbend ile sarılı bir kadın şeklini alarak, gölün ortasında, hemen ineceği zaman derhâl oraya bir mermerden minber yapılarak minberin üzerine indi. Sonra, zât‑ı àlînizden gelen umum mektûbları okumaya başladı. Her iki tarafta sükûnet hâsıl oldu. Okuduğu mektûbları herkes can kulağıyla dinledi. Sonra nihâyetinde “Evet, Hazret‑i Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın ahkâm‑ı şer'iyesince amel ederseniz yakayı kurtarırsınız. Eğer Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın ahkâm‑ı şer'iyesine riâyet etmezseniz hepiniz mahv u perîşan olacaksınız” diye söyledi. Sonra evime geldim. Bizim Re'fet Bey’le Rüşdü Efendi bizim eve geldiler, bendenize dediler: “Bu sırrı sen mi ifşa ettin? Bu mektûblar minber üzerinde okundu?” Bendeniz de cevaben: “Hayır kardeşlerim, bu sırrı siz anlamadınız mı? Bu gelen zât, semâdan geliyor, bu mektûbları oradan getiriyor. Ben kim oluyorum ki o havadisi oraya çıkarayım?” diye onlara söyledim. Sonra bunlara bir hediye ikram edeyim diye baktım, evimizin deliğinde dört top helva gördüm. Birisini birine, diğerini öbürüne ve iki tanesini de kendim yedim. Ağzım tatlı olarak uyandım.
İnşâallâh Leyle‑i Berât hürmetine ve duânız bereketiyle hakkımızda mübârektir, lütfen tâbirini beklemekteyiz.
TalebenizKâtib Osman
70
Karadağ’ın Bir Meyvesi
Azîz Kardeşlerim!
Bu defa mektûb yerinde bu meyveyi gönderiyoruz.
Bir âyetin mânâ‑yı işârîsinin külliyetinden bir ferdi, hürriyetten bu âna kadardır. Teşrîn‑i Sânî otuzuncu gün, bin üçyüz ellisekizde, Karadağ başına yalnız çıkıyordum. “İnsanların, hususan Müslümanların bu teselsül eden helâketleri ve hasâretleri ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam eder” hâtıra geldi. Birden, her müşkülümü halleden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ﴾ ’yi karşıma çıkardı. “Bak!” dedi.
Baktım; her asra hitâb ettiği gibi, bu asrımıza da daha ziyâde bakan ﴿وَالْعَصْرِ ❋ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ﴾ âyetindeki ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ﴾makam‑ı cifrîsi bin üçyüz yirmidört edip hürriyet inkılâbıyla başlayan tebeddül‑ü saltanat ve Balkan ve İtalya harbleri ve Birinci Harb‑i Umumî mağlûbiyetleri ve muâhedeleri ve Şeâir‑i İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve İkinci Harb‑i Umumî’nin zemin yüzünde fırtınaları gibi semâvî ve arzî musîbetlerle hasâret‑i insaniye ile ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَف۪ي خُسْرٍ﴾ âyetinin bu asra dahi bir hakikati, maddeten aynı tarihiyle gösterip bir lem'a‑i i'câzını gösteriyor.
﴿اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾ âhirdeki (ت),(ه) sayılır, şedde sayılır ise makam‑ı cifrîsi bin üçyüz ellisekiz ve dokuz olan bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihini göstermekle o hasâretlerden, bâhusus manevî hasâretlerden kurtulmanın çare‑i yegânesi îmân ve a'mâl‑i sâliha olduğu gibi ve mefhûm‑u muhâlifiyle o hasâretin de sebeb‑i yegânesi küfür ve küfran, şükürsüzlük, yani îmânsızlık, fısk ve sefâhet olduğunu gösterdi. Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ﴾ ’ın azamet ve kudsiyetini ve kısalığıyla beraber gayet geniş ve uzun hakàikın hazinesi olduğunu tasdik ederek Cenâb‑ı Hakk’a şükrettik.
71
Evet, Âlem‑i İslâm bu asrın hasâreti olan bu dehşetli İkinci Harb‑i Umumî’den kurtulmasının sebebi Kur'ân’dan gelen îmân ve a'mâl‑i sâliha olduğu gibi, fakirlere gelen acı açlık ve kahtın sebebi orucun tatlı açlığını çekmedikleri ve zenginlere gelen hasârât ve zâyiâtın sebebi de, zekât yerinde ihtikâr etmeleridir. Ve Anadolu’nun bir meydân‑ı harb olmamasının sebebi اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا kelime‑i kudsiyesinin hakikatini fevkalâde bir sûrette yüz bin insanların kalblerine tahkîkî bir tarzda ders veren Risaletü'n‑Nur olduğunu, pek çok emârelerle ve şâkirdlerinden binler ehl‑i hakikat ve dikkatin kanâatleri isbât eder.
Ezcümle emârelerden biri, Risale‑i Nura sıkıntı veren veyâhut hizmetinden çekilen pek çok adamların tokat yemeleri gibi, bu sene bu memleketin etrafında umumî bir tarzda Risale‑i Nurun intişarına sıkıntı verip şimdiki bir nev'i tevakkuf devresi vermek hatâsıyla şimdiki umumî sıkıntının bir sebebi olduğunu göstermesidir.
72
Sûre‑i﴿وَالْعَصْرِ﴾’ın “Dağ Meyvesi” Nâmında Nüktesine Bir Hâşiyedir
اَلصَّالِحَاتِ ’daki (ت) âhirdeki “te”ler, ekseriyetçe vakfa rastgelmesiyle cifirce (ه) sayılabilir. Bu noktada اِلَّا beraberdir. Bu zamanımızı gösterir (1358) ve telaffuzca (ه) okunmadığından (ت) kalabilir. Bu noktadan şeddeler sayılmazsa ve اِلَّا beraber değil, ikiyüz küsûr sene zamana kadar îmân ve amel‑i sâlih ile beraber bir tâife‑i azîme, hasârât‑ı azîmeye karşı mücâhedeye devam edeceğine işâret edip Fâtihanın âhirinde ﴿صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ gösterdiği zamana‥ Hem
لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّت۪ي، ظَاهِر۪ينَ عَلَى الْحَقِّ، حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ
Birinci cümle, bin beşyüz makamıyla âhirzamanda bir tâife‑i mücâhedenin son zamanlarına‥ Ve ikinci cümle, bin beşyüz altı makamıyla gâlibâne mücâhedenin tarihine‥ Ve üçüncü cümle, bin beşyüz kırkbeş makamıyla pek az bir farkla hem Fâtihanın, hem ﴿وَالْعَصْرِ﴾ Sûresi’nin ikinci cümlesinin gaybî işâretlerine işâret edip tevâfuk eder.
Demek bu Hadîs‑i Şerîfin üç cümlesinden herbirisi bin beşyüz tarihine ve mücâhedenin ne kadar devam edeceğine dair işâretlerine aynen bu ﴿اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ﴾ bin beşyüz altmışbir makamıyla, hem ﴿وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ﴾ bin beşyüz altmış makamıyla iştirâk edip o tâife‑i azîmenin mücâhedâtları ne kadar devam edeceğini mânâ‑yı işârî ve cifriyle gösterirler ve Fâtiha ve hadîsin irâe ettikleri tarihe, makam‑ı ebcedleriyle takarrüb edip farklı bir derece tevâfuk ederler ve mânâlarıyla da tam tetâbuk ederek parlak bir lem'a‑i i'câz-ı gaybiyeyi gösteriyorlar.
73
Birdenbire Kalbe Gelen Bir Nükte‑i İ'câziyedir
Kur'ân’a ait en cüz'î, en küçük bir nükte de kıymeti büyük olduğundan, İşârât‑ı Kur'âniyenin bu zamanımıza tevâfuk eden küçük bir şuâı, bugün Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ﴾ nükte‑i i'câziyesi münâsebetiyle Sûre‑i Fil’den, mânâ‑yı işârî tabakasından tevâfuk düsturuna istinâden bir nüktesini beyân etmem ihtar edildi. Şöyle ki:
Sûre‑i ﴿اَلَمْ تَرَ كَيْفَ﴾ meşhûr ve tarihî bir hâdise‑i cüz'iyeyi beyân ile gelen ve her asırda efrâdı bulunan o gibi ve ona benzeyen hâdiseleri ihtar ve tabakàt‑ı işâriyeden herbir tabakaya göre bir mânâyı ifâde etmek umum asırlarda umum nev'‑i beşerle konuşan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın belâğatının muktezâsı olmasından, bu kudsî sûre bu asrımıza da bakıyor, ders veriyor, fenâları tokatlıyor. Mânâ‑yı işârî tabakasında bu asrın en büyük hâdisesini haber vermekle beraber dünyayı her cihetle dine tercih etmek ve dalâlette gitmenin cezası olarak cifir ve hesab‑ı ebced ile üç cümlesi aynı hâdisenin zamanına tetâbuk edip işâret ediyor.
Birinci Cümlesi: Kâbe‑i Muazzama’ya hücum eden Ebrehe askerlerinin başlarına ebâbil tayyareleriyle semâvî bombalar yağdırmasını ifâde eden ﴿تَرْم۪يهِمْ بِحِجَارَةٍ﴾ cümle‑i kudsiyesi, bin üçyüz ellidokuz edip, dünyayı dine tercih eden ve nev'‑i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semâvî bombalar ve taşlar yağdırmasına tevâfukla işâret ediyor.
74
İkinci Cümlesi: ﴿اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ ف۪ي تَضْل۪يلٍ﴾ kelime‑i kudsiyesi, eski zaman hâdisesindeki Kâbe’nin nurunu söndürmek için hileler ile hücum edenlerin kendileri yokluk, zulümât, dalâlette aksü'l‑amel ile aleyhlerine dönmesiyle tokat yedikleri gibi, bu asrın aynen hileler ile, desîseler ile edyân‑ı semâviye kâbesini, kıblegâhını, dalâlet hesabına tahribe çalışan cebbâr, mağrûr ehl‑i dalâletin tadlîl ve idlâllerine semâvî bombalar tokadıyla cezalanmasına, aynı tarihi ف۪ي تَضْل۪يلٍ kelime‑i kudsiyesi bin üçyüz altmış makam‑ı cifrîsiyle tevâfuk edip işâret ediyor.
Üçüncüsü: ﴿اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْف۪يلِ﴾ cümle‑i kudsiyesi Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hitâben: “Senin mübârek vatanın ve kıblegâhın olan Mekke‑i Mükerreme’yi ve Kâbe‑i Muazzama’yı hàrikulâde bir sûrette düşmanlardan kurtarmasını ve o düşmanları nasıl bir tokat yediklerini görmüyor musun?” diye mânâ‑yı sarîhiyle ifâde ettiği gibi, bu asra dahi hitâb eden o cümle‑i kudsiye, mânâ‑yı işârîsiyle der ki:
“Senin dinin ve İslâmiyetin ve Kur'ânın ve ehl‑i hak ve hakikatin cebbâr düşmanları olan dünya‑perest ve dünyanın menfaati için mukaddesâtı çiğneyen o ashâb‑ı dünyaya senin Rabbin nasıl tokatlarla cezalarını verdiğini görmüyor musun? Gör, bak!” diye mânâ‑yı işârîsiyle, bu cümle aynen makam‑ı cifrîsiyle tam bin üçyüz ellidokuz tarihiyle, aynen âfât‑ı semâviye nev'inde semâvî tokatlarla “İslâmiyete ihanet cezası olarak…” diye mânâ‑yı işârî ifâde ediyor. Yalnız “Ashâbu'l‑Fil” yerinde “Ashâbu'd‑Dünya” gelir. “Fil” kalkar “Dünya” gelir. (Hâşiye‑1)
75
Tahlil: ﴿تَرْم۪يهِمْ بِحِجَارَةٍ﴾ : iki (ت) sekizyüz; iki (ر) dörtyüz; iki (م), bir (ب) , bir (ح) , bir (ى) yüz; tenvin – vakf olmadığından nundur – elli; bir (ه) , bir (ج) , bir (ا) dokuz; mecmûu bin üçyüz ellidokuz.
ف۪ي تَضْل۪يلٍ : (ض)sekizyüz, (ف) seksen, (ت) dörtyüz, iki (ى) yirmi, iki (ل) altmış, tenvin vakfa rastgelmiş, sayılmaz; yekûnu bin üçyüz altmış.
76
﴿اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْف۪يلِ﴾ : iki (ر) , bir (ت) sekizyüz; iki (ف) , iki (ك) ikiyüz; iki (ل) , bir (م) yüz; bir (ع) , bir (ص) yüz altmış; dört (ب) , üç (ا) , bir (ى) , bir (ح) yirmidokuz; اَلْف۪يلِ yerine gelen اَلدُّنْيَا ’daki iki (د) , bir (ا) dokuz; bir (ن) elli; bir (ى) , bir (ا) ; bu yekûn bin üçyüz ellidokuz; okunmayan elif sayılmazsa, bin üçyüz ellisekiz eder. Hem Arabî, hem Rûmî tarihiyle bu semâvî tokatların, ayrı ayrı çeşitlerinin zamanlarına tevâfukla parmak basıyor. (Hâşiye‑2)
77
Küçük Husrev Feyzi’nin Bir İstihrâcıdır
Otuzüçüncü âyetten Hâfız Ali’nin istihrâcının bir zeyli ve lâhikasıdır.
﴿﷽﴾
Sûre‑i Zümer’de: ﴿اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ﴾ âyet‑i azîmenin mânâ‑yı sarîhinden başka bir mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde dâhil bir ferdi Risale‑i Nur ve tercümânı olduğuna kuvvetli bir delil buldum.
﴿اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ﴾ cümlesi, hesab‑ı cifrî ve ebcedî ve riyâzî ile, bin üçyüz yirmidokuz veya sekiz eder. Demek مَنْ külliyetinde ve فَهُوَ işâretinde dâhil ve medâr‑ı nazar bir ferdi, inşirah‑ı sadır nuruyla başka bir hâlete girip, eski sıkıntıdan kurtulup, nurânî bir mesleğe giren bir şahıs, eski ve yeni Harb‑i Umumî’nin gelmeye hazırlanmaları olan o dehşetli tarihe ve o ferdin vaziyetine remzen bakar.
﴿فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ﴾ ’deki ﴿نُورٍ مِنْ رَبِّهِ﴾ kelimesi, Risale‑i Nur ismine ve mânâsına hem cifri, hem sûreti, hem mânâsı tevâfuk ettiği gibi, ﴿اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ﴾ cümlesinin de makam‑ı cifrîsi gösterdiği tarihte Risale‑i Nur tercümânı olan Üstadımın (Hâşiye) – tahkîkatımla – aynen vaziyetine tevâfuk ediyor.
78
Çünkü, o zamanda Harb‑i Umumî’nin mebde'lerinde Üstadım, eski âdetini ve sâir ulûm‑u felsefeyi ve ulûm‑u âliye (اٰلِيَه) ve àliye’yi (عَالِيَه) bırakıp, tam bir inşirah‑ı sadırla Risale‑i Nurun fâtihası ve birinci mertebesi olan “İşârâtü'l‑İ'câz Tefsiri”ne başlıyor. Bütün himmetini, efkârını, Kur'ân’a sarfetmeğe başladığına tevâfuku kavî bir emâredir ki, bu asırda o küllî mânâ‑yı işârîde medâr‑ı nazar bir ferdi, Risale‑i Nurun tercümânı ve şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsini temsîl eden mümessilidir.
Evet, mâdem Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, her asırda her ferde hitâb eder ve bir ilm‑i muhît ve bir irâde‑i şâmile ile herşeye bakabilir;
Ve mâdem ulemâ‑i İslâm’ın ittifakıyla âyetlerin mânâ‑yı sarîhinden başka işârî ve remzî ve zımnî müteaddid tabakalarda mânâları vardır;
Ve mâdem ﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا﴾ gibi hitâblarda her asır gibi bu asırdaki ehl‑i îmân, Asr‑ı Saâdet’teki mü'minler gibi dâhildir;
Ve mâdem İslâmiyet noktasında bu asır gayet ehemmiyetli ve dehşetlidir ve Kur'ân ve hadîs, ihbar‑ı gaybî ile ehl‑i îmânı onun fitnesinden sakınmak için şiddetli haber vermiş;
Ve mâdem hesab‑ı cifrî ve ebcedî ve riyâzî, eskiden beri sağlam bir düsturdur ve kuvvetli bir emâre olabilir;
Ve mâdem Risale‑i Nur ve tercümânı ve şâkirdleri, îmân ve Kur'ân hizmetinde parlak ve te'sirli vazifeleri gayet ehemmiyet kesbetmiştir;
79
Ve mâdem bu büyük âyet, hesab‑ı cifirle bu asırda ve iki Harb‑i Umumî’ye bakar, eski harbin patlamasına ve Risale‑i Nurun zuhûruna tevâfuk ettiğini, ma'nen de gösterir.
Elbette mezkûr hakikatlere ve kuvvetli karînelere binâen, bilâ‑tereddüd hükmederiz ki: Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve tercümânı, bu âyet‑i azîmenin mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde dâhil ve medâr‑ı nazar bir ferdidir ve bu âyet ona işâret eder ve mânâ‑yı remziyle ondan haber verir ve ihbar‑ı gayb nev'inden bir lem'a‑i i'câziyeyi gösterir, denilebilir.
Tahlil: Bir (ش) , iki (ر) yediyüz; (ف ، م ، ن ، ل)ikiyüz; (ص ، د ، ه ، ا) yüz; (س ، م)yüz; ism‑i Celâl altmışyedi; iki (ل) altmış; فَهُوَ doksanbir; لِلْاِسْلَامِ ’de iki veya üç (ا) iki veya üç; (ح) sekiz; ﴿نُورٍ مِنْ رَبِّهِ﴾ “Risale‑i Nur” her ikisinde نُورٍ var. Risalede (ر),رَبِّهِ’deki (ر) ’ya mukâbildir. Eğer نُورٍ’deki tenvin sayılsa, اَلنُّورِ ’de dahi şeddeli (ن) sayılır yine ittihâd ederler. Nurdan başka مِنْ بِهِdoksanyedi ederek Risale‑i Nurda kalan (ه ، ل ، س), iki (ا) dahi doksanyedi ederek tam tevâfuk eder. Türkçe telaffuzda Risale‑i Nur hemze ile okunması zarar vermez.
Sûre‑i Mâide’nin onbeşinci âyeti, ﴿قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ﴾
80
Sûre‑i Nisâ’nın âhirinde: ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُب۪ينًا﴾ âyeti gibi Risale‑i Nura mânâ ve cifir cihetiyle mânâ‑yı işârî efrâdından olduğuna kuvvetli bir karîne buldum.
İkinci âyet olan Sûre‑i Nisâ’nın âyeti, Birinci Şuâ olan “İşârât‑ı Kur'âniye”de Üstadım işâretini beyân etmiş. Birinci âyet olan Sûre‑i Mâide’nin onbeşinci âyeti hem bunun işâretini te'yid ediyor, hem de ﴿اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ﴾ âyetinin işâretini tasdik ediyor.
Evet, bu asırda mânâ‑yı işârî tabakasından tam şu âyetin kudsî mefhûmuna bir ferd Risale‑i Nur olduğuna kim insaf ile baksa, tasdik edecek; Risale‑i Nur bir ferdi olduğuna manevî münâsebet kavîdir.
Mâdem bu âyetin makam‑ı cifrîsi bin üçyüz altmışaltıdır, eğer meddeler, okunmayan hemzeler sayılmazsa altmışikidir‥
Ve mâdem Risale‑i Nur, Kur'ân‑ı Mübîn nurunu ve hidayetini neşreden bir kitab‑ı mübîn’dir‥
Ve mâdem zâhiren ondan daha ileri o vazifeyi ağır şerâit altında yapanları görmüyoruz‥
Ve mâdem âyetler sâir kelâmlar gibi cüz'î bir mânâya münhasır olamaz‥
Ve mâdem delâlet‑i zımnî ve işârî ile kaideten mefhûm‑u kelâmda dâhil oluyor‥
Ve mâdem Necmeddin‑i Kübrâ ve Muhyiddin‑i Arabî gibi çok ehl‑i velâyet, mânâ‑yı zâhirîden başka, bâtınî ve işârî mânâlar ile ekser âyâtı tefsir etmişler, hattâ tefsirlerinde Mûsa (A.S.) ve Fir'avundan murad, kalb ve nefistir dedikleri hâlde, ümmet onlara ilişmemiş, büyük ulemâdan çokları onları tasdik etmişler‥
Elbette âyetin delâlet‑i zımnî ile Risale‑i Nura kuvvetli karînelerle işâreti kat'îdir, şübhe edilmemek gerektir.
81
Tahlil: ﴿قَدْ جَٓاءَكُمْ﴾ yüz altmışdokuz, ﴿مِنَ اللّٰهِ﴾ yüz elliyedi, نُورٌ tenvin ile beraber üçyüz altı, ﴿وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ﴾ altıyüz otuzbir, ﴿يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ﴾ yüz üç; yekûnu bin üçyüz altmışaltı. Eğer meddeler, okunmayan hemzeler sayılmazsa, bu seneki muharrem tarihine, yani bin üçyüz altmışikiye tamam tevâfuk eder. Eğer مُب۪ينٌ ’deki tenvinde vakfedilse bin üçyüz onaltıdır ki, hem Risale‑i Nurun mukaddemâtına, hem tenvin ile tekemmülüne ve Birinci Şuâ’da beyân edildiği gibi çok âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri aynı meşhûr tarihe tevâfuk eder.
Risale‑i Nurdaki da'vâları isbât etmeğe hazırım ve hem de isbât etmişim
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ben, senin ictihâdında hatâ var diyenlere ve isbât edenlere teşekkür edip rûh u canla minnetdârım. Fakat, şimdiye kadar o ictihâdımı tamamıyla kanâatle tam tasdik edenler, binler ehl‑i îmân ve onlardan çokları ehl‑i ilim tasdik ettikleri ve ben de dehşetli bir zamanda kudsî bir tesellîye muhtaç olduğum bir hengâmda, sırf ehl‑i îmânın îmânını Risale‑i Nur ile muhâfaza niyet‑i hàlisasıyla ve Necmeddin‑i Kübrâ, Muhyiddin‑i Arabî gibi binler ehl‑i işârât gibi, cifrî ve riyâzî hesabıyla beyân edilen bir müjde‑i işâriye-i Kur'âniyeyi kendine gelen bir kanâat‑ı tâmme ile, hem mahrem tutulmak şartıyla beyân ettiğim ve o ictihâdımda en muannid dinsizlere de isbât etmeğe hazırım, dediğim hâlde beni gıybet etmek, dünyada buna hangi mezheble fetvâ verilebilir, hangi fetvâyı buluyorlar?!
82
Ben herşeyden vazgeçerim, fakat adâlet‑i İlâhiye’nin huzurunda bu dehşetli gıybete karşı hakkımı helâl etmem! Titresin!‥ Bütün sâdâtın ceddi olan Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet‑i Seniye’sini muhâfaza için hayatını ve herşeyini fedâ eden bir mazlumun şekvâsı, elbette cevabsız kalmayacak!
İllâ bir şart ile helâl edebilirim ki: Bu Ramazan‑ı Şerîfte bana ve hàlis kardeşlerime verdiği endişe ve telâşı, hak‑perestlik damarıyla, büyüklere lâyık ulüvv‑ü cenâbla enâniyet‑i taassubkârânesini hakikate ve insafa fedâ edip tamire çalışmasıdır; müşfik ve munsıf bir hoca tavrıyla, kusurumuz varsa bize lütûfkârâne ihtar ve îkazdır.
Cenâb‑ı Hak, Settârü'l‑Uyûbdur, hasenât seyyiâta mukâbil gelse, affeder. Îmân hizmetinde yüzbinler insanın îmânını tahkîkî yapmak hasenesine karşı, benim gibi bir bîçârenin hüsn‑ü niyetle kuvvetli emârelerle inâyet‑i İlâhiye’den tasavvur ettiği bir müjde‑i Kur'âniyenin tefehhümünde bir yanlış, belki yüz yanlış varsa da o hasenâta karşı gelemez, setr‑i uyûb perdesini yırtamaz!‥ Her ne ise.
Bu mes'ele yalnız şahsıma taalluk etseydi, ben cidden nefs‑i emmâremi tam kırmak için ona minnetdâr olurdum. Mesleğimiz, bu zamanda hakka hizmet, bütün bütün terk‑i enâniyetle olabileceğini kat'î kanâatimiz olduğu gibi, yirmi senedir nefs‑i emmârem ister istemez o mesleğe itâate mecbur olmuş. Risale‑i Nur ve mukaddemâtları, buna bir hüccet‑i kàtıadır.
Fakat garaz ve inâd ve bir nev'i taassub‑u meslekiyeyi ihsâs eden ve esrâr‑ı mestûreyi işâa sûretinde gelen i'tirâz ve ayıblara karşı Eski Said (R.A.) lisânıyla derim: İşte meydân! En müteassıb ulemâdan ve en büyük velîden tut, tâ en dinsiz feylesoflara ve müdakkik hükemâlara, Risale‑i Nurdaki da'vâları isbât etmeğe hazırım ve hem de isbât etmişim ki, benim mahvıma ve i'dâmıma mütemâdiyen çalışan zındık feylesoflar ve mülhidler, o da'vâları cerhedemiyorlar ve edememişler!
83
Hem bütün hayatımda delilsiz da'vâları zikretmediğim, sizin gibi eski ve yeni arkadaşlarım biliyorlar. Bâhusus, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dan aldığım bir kuvvetle Avrupa feylesoflarına Risale‑i Nur meydân okur. Risale‑i Nur bu zamanda medâr‑ı nazar bir hâdise‑i Kur'âniye olduğundan, bir‑iki işâret değil, belki benimle beraber Risale‑i Nur şâkirdleri tarafından istihrâc edilen beş risalede yazılan işâretler, bir cihette bine yaklaşıyor. Bin incecik saçlar dahi toplansa kuvvetli bir ip olduğu gibi, sarâhate yakın bir delâlet oluyor. Vahdet‑i mes'ele cihetiyle o işâretler birbirine kuvvet verir. Bazı işârâtı zaîf görmekle onu inkâr etmek, insafa, hak‑perestliğe muvâfık olamaz. İnkâr eden mâzûr olamaz. Hususan lüzumsuz ve zararlı ve müfritâne bir gıybet olsa, bu zamanda ehl‑i ilim ortasında ehl‑i hakikati ağlattıracak bir hâdise‑i elîmedir.
84
Bu âyet, bizi şiddetle gıybetten men'ettiğinden, bu hâdiseyi unutmalıyız
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Kardeşlerim!
Kur'ânın bir tek âyetinin bir tek işâreti, ihbar‑ı gayb nev'inden bir lem'a‑i i'câziyeyi tevâfuk sûretiyle gösterdiğini manevî bir ihtarla gördüm. ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا﴾ Şu âyet‑i kerîmenin makam‑ı cifrîsi, şedde ve tenvin sayılmazsa bin üçyüz ellibirdir. مَيْتًا aslı مَيِّتًا olmasından, bin üçyüz altmışbir ederek bu tarihte umûr‑u azîmeden bir dehşetli gıybeti, şu âyetin mânâ‑yı işârî külliyetinde dâhil ediyor. Ve umûr‑u azîmeden böyle acîb bir gıybet, aynı tarihte, aynı senede vukû'a geldi. Şöyle ki:
Onsekiz sene (şimdi yirmiden geçti) müddetinde Sünnet‑i Seniye’yi muhâfaza için başına şapka koymadığından ve onsekiz senedir haps‑i münferid hükmünde ihtilâttan men' ve yalnız bir odada hayatını geçirmeğe mecbur edilen ve hususî ibâdetgâhında Ezân‑ı Muhammedî (A.S.M.) okuyup “Allâhu Ekber” dediğinden ve “Lâ İlâhe İllallâh” hakikatini güneş gibi gösterdiğinden, yüz arkadaşıyla taht‑ı tevkîfe alınan bir adam, yüzer emâre ve karînelere istinâden inâyet‑i İlâhiye’den geldiğinden kat'î bir kanâati ile İşârât‑ı Kur'âniye’den bir müjdeyi hem kendine, hem musîbet‑zede arkadaşlarına tesellî niyetiyle beyân ettiği için gıybet ve fenâ tâbiratla teşhîr etmek ve onun dersleriyle îmânlarını kurtaran masûm şâkirdlerini ondan tenfîr edip şübheler vermek, güyâ ortalıkta medâr‑ı inkâr bir şey yok ve hiçbir münkerâtı ve cinayeti görmüyor gibi yalnız o bîçârenin mevhûm bir hatâsını sekiz senede seksen müdakkiklerin nazarında saklanan ve sathî ve inâdî nazarına göre bir ictihâdî yanlışını görüyor zannıyla zemmetmek; elbette bu asırda, bu memlekette, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kasden işâretine medâr olabilir azîm bir hâdisedir. Bence Kur'ânın nasıl ki her sûre ve bazen bir âyet ve bazen bir kelime bir mu'cize olur; öyle de: Bu âyetin tek bir işâreti, ihbar‑ı gayb nev'inden bir lem'a‑i i'câziyedir.
85
Bu âyetin bu işâreti, bu asırda Risale‑i Nur şâkirdlerinin hakkındaki gıybete baktığına üç emâre var:
Birincisi: Birinci Şuâ olan “İşârât‑ı Kur'âniye Risalesi”nde, Risale‑i Nura ve tercümânına işâret eden beşinci âyet olan: ﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ﴾ gayet kuvvetli karînelerle مَيْتًا kelime‑i kudsiyesi, cifir ve ebced hesabıyla ve üç cihet‑i mânâsıyla Said en‑Nursî’ye tevâfuk etmesidir.
İkinci Emâre: اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ ilâ âhir âyetinin makam‑ı cifrîsi ve riyâzîsi bin üçyüz altmışbir etmesidir. Aynı tarihte o acîb hâdise oldu.
86
Üçüncü Emâre: O muhterem ihtiyar zâtı unutmak, belki şahsıma karşı tezyifatını ihtiyarlığına ve çok cihetlerle mâbeynimizdeki uhuvvete hürmeten helâl etmeğe karar verdiğim ve biz hizmetkâr olduğumuz Kur'ân’a havâle edip bıraktığım hengâmda, birden ihtiyarım haricinde beş vecihle zemmi zemmeden, mu'cizâne – gıybetten altı cihetle zecreden – ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا﴾ âyeti, karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Ma'nen, “Bana bak!” dedi. Ben de baktım, birden tesbihât içinde gördüm ki; bin üçyüz ellibirden, tâ bin üçyüz altmışbir tarihini gösterdi. Hâlimize baktım‥ perde altında ellibirden tâ altmışbire kadar, Risale‑i Nur medet beklediği İstanbul âfâkında bir nev'i taarruz bulunmuş ve altmış birde birden patlamasıdır.
Tahlil: (ت) dörtyüz, (خ) altıyüz, bin; iki (ى), iki (م) yüz; iki (ك) iki (ل) yüz; üçüncü (م) , (ن) , (ى) yüz; (ب) , (د) , üç (ح) otuz; dördüncü (ى) on; beş (ا) bir (ه) ile beraber on; âhirdeki tenvin vakfen elif olduğu için, yekûnu bin üçyüz ellibir. مَيْتًا aslı yâ‑i müşeddede olduğundan, bin üçyüz altmışbir eder.
(Hâşiye) Bu âyet, bizi şiddetle gıybetten men'ettiğinden, bu hâdiseyi unutmalıyız, medâr‑ı gıybet etmemeliyiz. İnşâallâh, daha tekerrür etmeyecek.
Said Nursî
Ehl‑i İmân Tarafından İşârât-ı Kur'âniye Sebebiyle Risale-i Nur’a gelen itiraza bir Cevap
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Bu âciz kardeşiniz, hem o i'tirâz eden o eski dost zâta, hem ehl‑i dikkate ve sizlere beyân ediyorum ki:
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın feyziyle Yeni Said (R.A.) hakàik‑ı îmâniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatçe bürhânlar zikrediyor ki; değil Müslüman ulemâsı, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslîme mecbur ediyor ve etmektedir. Amma Risale‑i Nurun kıymet ve ehemmiyetine işârî ve remzî bir tarzda Hazret‑i Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam’ın (R.A.) ihbarâtı nev'inden, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân dahi bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nura nazar‑ı dikkati celbetmesine mânâ‑yı işârî tabakasından rumûz ve îmâları, i'câzının şe'nindendir ve o lisân‑ı gaybın belâğat‑ı mu'cizekârânesinin muktezâsıdır.
87
Evet, Eskişehir Hapishânesinde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir tesellîye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla: “Risale‑i Nurun makbûliyetine eski evliyâlardan şâhid getiriyorsun. Hâlbuki ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾ sırrıyla en ziyâde bu mes'elede söz sâhibi Kur'ân’dır. Acaba Risale‑i Nuru, Kur'ân kabûl eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?” denildi. O acîb suâl karşısında bulundum. Ben de, Kur'ân’dan istimdâd eyledim. Birden otuzüç âyetin mânâ‑yı sarîhinin teferruâtı nev'indeki tabakàttan “mânâ‑yı işârî” tabakasından ve o mânâ‑yı işârî külliyetinde dâhil bir ferdi Risale‑i Nur olduğunu ve duhûlüne ve medâr‑ı imtiyazına birer kuvvetli karîne bulunmasını bir saat zarfında hissettim ve bir kısmı bir derece izâhlı ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanâatime hiçbir şek ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ben de, ehl‑i îmânın îmânını Risale‑i Nur ile takviye etmek niyetiyle o kat'î kanâatimi yazdım ve hàs kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim.
Ve o risalede biz demiyoruz ki: “Âyetin mânâ‑yı sarîhi budur”; tâ hocalar “fîhi nazarun” desin. Hem dememişiz ki: “Mânâ‑yı işârînin külliyeti budur”; belki diyoruz ki:
Mânâ‑yı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da, mânâ‑yı işârî ve remzîdir ve o mânâ‑yı işârî de bir küllîdir, her asırda cüz'iyâtları var. Ve Risale‑i Nur dahi bu asırda o mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferddir. Ve o ferdin kasden bir medâr‑ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine eskiden beri ulemâ beyninde bir düstur‑u cifrî ve riyâzî ile karîneler, belki hüccetler gösterilmiş iken, Kur'ânın âyetine veya sarâhatine, değil incitmek, belki i'câz ve belâğatına hizmet ediyor. Bu nev'i işârât‑ı gaybiyeye i'tirâz edilmez. Ehl‑i hakikatin nihâyetsiz İşârât‑ı Kur'âniye’den had ve hesaba gelmeyen istihrâclarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.
88
Amma benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhûr etmesini istiğrab ve istib'âd edip böyle i'tirâz eden zât, eğer buğday dânesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret‑i İlâhiye’ye delil olduğunu düşünse; elbette bizim gibi acz‑i mutlak ve fakr‑ı mutlakta, böyle ihtiyac‑ı şedîd zamanında böyle bir eser zuhûru, vüs'at‑i Rahmet-i İlâhiye’ye delildir, demeye mecbur olur.
Ben, sizi ve mu'terizleri Risale‑i Nurun şeref ve haysiyetiyle te'min ediyorum ki, bu işâretler ve evliyânın îmâlı haberleri, remizleri, beni dâima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir vakitte hiçbir dakika nefs‑i emmâreme medâr‑ı fahr ve gurur olacak bir enâniyet ve benlik vermediğini, size, bu yirmi sene hayatımın gözünüz önünde tereşşuhâtıyla isbât ediyorum.
Evet, bu hakikatle beraber insan; kusurdan, nisyandan hàlî değil. Benim, bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risalelerde bazı hatâlar olmuş. Fakat Kur'ânın hurûfât‑ı kudsiyesinin yerine beşerin tercümesini ikame perdesi altında noksan hurûflarla, yeni hat altında tahrifkârâne ehl‑i dalâletin te'vilât‑ı fâsideleri, âyâtın sarâhatini incitmelerine bakmıyor gibi, bîçâre mazlum bir adamın, kardeşlerinin îmânını kuvvetlendirmek için bir nükte‑i i'câziyeyi beyân ettiği için hizmet‑i îmâniyesine fütûr verecek derecede i'tirâz; elbette değil ehl‑i hakikat zâtlar, belki zerre mikdar insafı bulunan i'tirâz edemez.
Bunu da ilâveten beyân ediyorum:
89
Bu zamanda, gayet kuvvetli ve hakikatli milyonlarla fedâkârları bulunan meşrebler, meslekler, tarîkatlar; bu dehşetli dalâlet hücumuna karşı zâhiren mağlûbiyete düştükleri hâlde, benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz ve mütemâdiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfîr etmek vaziyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale‑i Nura sâhib değildir; ve o eser, onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki, doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanda bir nev'i mu'cize‑i maneviyesi olarak, Rahmet‑i İlâhiye tarafından ihsân edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber, o hediye‑i Kur'âniyeye el atmışlar. Her nasılsa, birinci tercümânlık vazifesi ona düşmüş.
Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale‑i Nurda öyle parçalar var ki; bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben, yemîn ile te'min ediyorum ki; Eski Said’in (R.A.) (Hâşiyecik) kuvve‑i hâfızası da beraber olmak şartıyla, o on dakika işi, on saatte fikrim ile yapamıyorum; o bir saatlik risaleyi, iki gün isti'dâdımla, zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz’ü ne ben ve ne de en müdakkik, dindar feylesoflar, altı günde o tahkîkatı yapamazlar ve hâkezâ…
Demek biz müflis olduğumuz hâlde, gayet zengin bir mücevherât dükkânının dellâlı ve bir hizmetçisi olmuşuz. Cenâb‑ı Hak, fazl ve keremiyle bu hizmette hàlisâne, muhlisâne bizi ve umum Risale‑i Nur talebelerini dâim ve muvaffak eylesin, âmîn, bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn…
Said Nursî
90
Bir zâhir kerâmet‑i Nuriyeyi beyân etmeme bir ihtar aldım
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok Azîz, Çok Sıddık ve Sâdık Kardeşlerim ve Risale‑i Nur Cihetinde Emin ve Hàlis Vârislerim!
Çok mânidâr ve kuvvetli bir tevâfuk ve şâkirdlerin sadâkatlerine delil bir zâhir kerâmet‑i Nuriyeyi beyân etmeme bir ihtar aldım. Şöyle ki:
Ben, vasiyetnâmemi yazdığım aynı zamanda gizli münâfıklar benim i'timâd ettiğim hizmetçilerimi zâbıta tarafından yanıma gelmekten men'ettikleri aynı vakitte fırsat bulup tanımadığım birisiyle sâbık dokuz defadan daha te'sirli bir zehiri bana yutturdular.
Hem aynı zamanda Tunuslu ve âlim kardeşlerimizden ve buraya kadar geçen sene beni görmek için gelip, görüşmeden giden Hoca Haşmet, Yozgat’tan buraya yazıyor ki: “Said vefât etmiş. Risale‑i Nurun yüzotuz risalesi muhâfaza edilsin, tâ ki ileride tab'edeceğiz.”
Hem aynı zamanda Halîl İbrahim’in, vefâtım hakkında bir hazîn mersiye hükmündeki parlak mektûbu, şâkirdleri ağlattırdı.
Hem bu zamana pek yakın, Husrev’in, kendi âdetine muhâlif benim vefâtıma dair bir‑iki mektûbunda, iki‑üç gün ömür gibi tâbirlerle ecelime işâretleri, bir parça beni müteessir etti. “Acaba ben gidiyorum” diye endişe ettim.
Hem aynı bu hengâmlarda, en ziyâde hayat‑ı dünyeviyedeki vazifemi düşünüp “vefâtımdan sonra şâkirdler bu dehşetli zamanda benim bedelime de o vazifeyi yapacaklar mı?” diye çok merak ederken; birden Denizli, Milas, Isparta, İnebolu, ümîdimin yüz derece fevkınde öyle sahâbetkârâne ve iltizam‑perverâne o vazifeye koşup, başkaları da ve muallim ve âlimleri koşturdular ki; beni hayret hayret içinde bıraktılar.
91
Elhâsıl: Bu beş cihetteki tevâfuk, zâhir bir kerâmet‑i Nuriyedir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Kardeşlerim, merak etmeyiniz! Cevşen ve Evrâd‑ı Bahâiye, bu defa dahi o dehşetli zehirin tehlikesine galebe etti, tehlike devresi geçti, fakat hastalık devam ediyor.
Umum kardeşlerime birer birer selâm, selâmetlerine duâ edip, şüphesiz makbûl olan duâlarını isterim ve İnebolu’da ve civarında hem çok hanımların, hem küçücük yavrularının Risale‑i Nuru yazmağa başlamalarını ve Kur'ân dersini çok masûmların almasını bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
92
Birinci Şuâ
﴿﷽﴾
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
İki Acîb Suâle Karşı Def'aten Hâtıra Gelen Garîb Cevaptır.
Birinci Suâl
Denildi ki: “Fâtiha ve Yâsîn ve hatm‑i Kur'ânî gibi okunan virdler, kudsî şeyler, bazen hadsiz ölmüş ve sağ insanlara bağışlanıyor. Hâlbuki böyle cüz'î bir tek hediye ân‑ı vâhidde hadsiz zâtlara yetişmek ve herbirisine aynı hediye düşmek, tavr‑ı aklın haricindedir.”
Elcevab: Fâtır‑ı Hakîm nasıl ki unsur‑u havayı kelimelerin berk gibi intişarlarına ve tekessürlerine bir mezraa ve bir vâsıta yapmış ve radyo vâsıtasıyla bir minârede okunan Ezân‑ı Muhammedî (A.S.M.); umum yerlerde ve umum insanlara aynı ânda yetiştirmek gibi, öyle de; okunan bir Fâtiha dahi, (meselâ) umum ehl‑i îmân emvâtına aynı ânda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihâyetsiz hikmetiyle manevî âlemde, manevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtrî telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor.
Hem nasıl ki bir lamba yansa, mukâbilindeki binler âyineye (herbirine) tam bir lamba girer. Aynen öyle de, bir Yâsîn‑i Şerîf okunsa, milyonlar rûhlara hediye edilse, herbirine tam bir Yâsîn‑i Şerîf düşer.
93
İkinci Suâl
Şiddetle ve âmirâne denildi ki: “Sen Risale‑i Nurun makbûliyetine dair Hazret‑i Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (R.A.) gibi zâtların kasidelerinden şâhidler gösteriyorsun. Hâlbuki, asıl söz sâhibi Kur'ân’dır. Risale‑i Nur, Kur'ânın hakîki bir tefsiri ve hakikatinin bir tercümânı ve mes'elelerinin bürhânıdır. Kur'ân ise, sâir kelâmlar gibi kışırlı, kemikli ve şuûru hususî ve cüz'î değildir. Belki Kur'ân, umum işârâtıyla ve eczâsıyla ayn‑ı şuûrdur, kışırsızdır; fuzûlî, lüzumsuz maddeleri yoktur. Âlem‑i gaybın tercümânıdır. Sözler hakkında söz O’nundur, görelim o ne diyor.”
Elcevab: Risale‑i Nur doğrudan doğruya Kur'ânın bâhir bir bürhânı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem'a‑i i'câz-ı manevîsi ve O bahrin bir reşhası ve O güneşin bir şuâı ve O mâden‑i ilm-i hakikatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme‑i maneviyesi olduğundan onun kıymetini ve ehemmiyetini beyân etmek, Kur'ânın şerefine ve hesabına ve senâsına geçtiğinden, elbette Risale‑i Nurun meziyetini beyân etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur'ân izin verir. Benim gibi bir tercümânın hissesi yalnız şükürdür. Hiçbir cihetle fahre, temeddühe, gurura hakkı yoktur ve olamaz.
Gelecek âyetlerin işârâtına bu nokta‑i nazarla bakmak gerektir. Yoksa beni hodbînlik ile ittiham edenlere hakkımı helâl etmem.
Bu çok ehemmiyetli suâle karşı iki‑üç saat zarfında birden Kur'ânın âyât‑ı meşhûresinden – Sözler adedince – otuzüç âyetin; hem mânâsıyla, hem cifir ile Risale‑i Nura işâretleri uzaktan uzağa icmâlen görüldü. Ayrı ayrı tarzlarda otuzüç âyet müttefikan Risale‑i Nuru remizleriyle gösterdiği, hayâl‑meyâl görüldü.
İhtar: En evvel yirmidördüncü âyetin başında zikredilen ihtara dikkat etmek lâzımdır. O ihtarın yeri başta idi. Fakat orada hâtıra geldi, oraya girdi.
İkinci Bir İhtar: Tevâfukla işâretler eğer münâsebât‑ı maneviyeye istinâd etmezse ehemmiyeti azdır. Eğer münâsebet‑i maneviyesi kuvvetli ise, bu onun bir ferdi, bir mâsadakı hükmünde olsa ve müstesnâ bir liyâkati bulunsa, o vakit tevâfuk ehemmiyetlidir. Ve o kelâmdan bunun irâdesine bir emâre olur. Ve ondan o ferdin hususî bir sûrette dâhil olduğuna ya remz, ya işâret, ya delâlet hükmünde onu gösterir.
94
İşte gelecek Âyât‑ı Kur'âniye’nin Risale‑i Nura işâretleri ve tevâfukları ekseriyet ile kuvvetli bir münâsebet‑i maneviyeye istinâd ederler. Evet, bu gelecek âyât‑ı meşhûre müttefikan onüçüncü asrın âhirine ve ondördüncü asrın evveline cifirce bakıyorlar ve Kur'ân ve îmân hesabına bir hakikate işâret ediyorlar. Ve medâr‑ı tesellî bir Nur’dan haber veriyorlar. Ve o zamanın dalâlet fitnesinden gelen şübehâtı izâle edecek Kur'ânî bir bürhânı müjde veriyorlar.
Ve o işâretlere ve remizlere tam mazhar ve o vazifeleri bihakkın görecek, Risale‑i Nur gibi bir tefsir‑i Kur'ânî olacak. Hâlbuki Risale‑i Nur bu mezkûr noktada ileri olduğu, onu okuyanlarca şüphesiz olmasıyla delâlet eder ki; o âyetler bilhassa Risale‑i Nura bakıp ona işâret ediyorlar.
Birincisi
Sûre‑i Nur’dan Âyetü'n‑Nur’dur ki, Risale‑i Nurun Resâili'n‑Nur ve Risalei'n‑Nur ve Risaletü'n‑Nur nâmlarıyla sebeb‑i tesmiyesinin onaltı sebebinden bir sebeb olduğundan, birinci olarak onu beyân etmek gerektir. Bu Âyetü'n‑Nur: ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ﴾
Şu âyet‑i Nuriyenin mânâca çok tabakàtı ve vücûh‑u kesîresi vardır. Ve o tabakalardan ve vecihlerden işârî ve remzî bir vechi, mânâca ve cifirce nurlu bir tefsiri olan Risalei'n‑Nur ve Risaletü'n‑Nura dört‑beş cümlesiyle on cihetten bakıyor. Ve o tabakalardan ve o vecihlerden bir tabaka ve bir perde dahi mu'cizâne elektrikten haber veriyor.
95
Risale‑i Nura Bakan Birinci Cümlesi
﴿مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ﴾ ’dur. Yani: Nur‑u İlâhî’nin veya Nur‑u Kur'ânî’nin veya Nur‑u Muhammedî’nin (A.S.M.) misâli şu ﴿مِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ﴾ ’dur. Makam‑ı cifrîsi dokuz yüz doksansekiz olarak aynen Risaletü'n‑Nur; – şeddeli nun, iki nun sayılmak cihetiyle – tam tamına tevâfukla ona işâret eder.
İkinci Cümlesi
﴿اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ﴾ ’dur. Yirmisekizinci Lem'ada tafsîlen beyân edildiği gibi, İmâm‑ı Ali (R.A.) Kaside‑i Celcelûtiye’sinde sarâhat derecesinde Risalei'n‑Nura bakarak ve ona işâret ederek demiş: اَقِدْ كَوْكَب۪ي بِالْاِسْمِ نُورًا Ben tahmin ediyorum ki, İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) bu işâreti, bu cümle‑i Nuriyenin remzinden mülhemdir. Bu cümle‑i âyetin makamı, beşyüz kırkaltı edip, Risale‑i Nurun adedi olan beşyüz kırksekize gayet cüz'î ve sırlı iki fark ile tevâfuk noktasından işâret ettiği gibi remzî bir mânâsıyla tam bakıyor.
Üçüncü Cümlesi
﴿مِنْ شَجَرَةٍ﴾ ’dir. Eğer ﴿مِنْ شَجَرَةٍ﴾ ’deki (ة) vakıflarda gibi (ه) sayılsa beşyüz doksan sekiz ederek tam tamına Resâili'n‑Nur ve Risalei'n‑Nur adedi olan beşyüz doksansekize tevâfukla beraber مِنْ فُرْقَانٍ حَك۪يمٍ ’in adedine yine sırlı bir tek farkla tevâfuk‑u remzî ile, hem Resâili'n‑Nuru efrâdına dâhil eder, hem yine Risalei'n‑Nurun şecere‑i mübâreki Furkàn‑ı Hakîm olduğunu gösterir. Eğer ﴿مِنْ شَجَرَةٍ﴾ ’deki (ة) , (ت) kalsa, o vakit makam‑ı cifrîsi dokuzyüz doksanüç eder, tevâfuka zarar vermeyen cüz'î ve sırlı beş farkla Risaletü'n‑Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize tevâfukla mânâsının dahi muvâfakatine binâen ona işâret eder.
96
Dördüncü Cümlesi
﴿نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهِ﴾ ’dir ki, dokuzyüz doksandokuz ederek sırlı bir tek farkla Risaletü'n‑Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize tevâfukla, mânâsının kuvvetli münâsebetine binâen işâret derecesinde remzeder.
Beşinci Cümlesi
﴿مَنْ يَشَٓاءُ﴾ cümlesi gayet cüz'î bir farkla Risaletü'n‑Nur müellifinin ismiyle meşhûr bir lakabına tevâfukla, mânâsı baktığı gibi bakıyor. Eğer يَشَٓاءُ ’daki mukadder zamîr izhâr edilirse مَنْ يَشَاءُهُ olur. Tam tamına tevâfuk eder.
Bu âyet nasıl ki Risalei'n‑Nura ismiyle bakıyor, öyle de tarih‑i te'lifine ve tekemmülüne tam tamına tevâfukla remzen bakıyor. ﴿كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ﴾ cümlesi ﴿كَمِشْكٰوةٍ﴾ ’daki tenvin vakıf yeri olmadığından nun sayılmak ve ﴿ف۪ي زُجَاجَةٍ﴾ vakıf yeri olduğundan (ة), (ه) olmak cihetiyle bin üçyüz kırkdokuz ederek, Resâili'n‑Nurun en nurânî cüz'lerinin te'lifi hengâmı ve tekemmül zamanı olan bin üçyüz kırkdokuz tarihine tam tamına tevâfukla işâret eder.
Hem ﴿اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ﴾ cümlesi bin üçyüz kırkbeş ederek Resâili'n‑Nurun intişarı ve iştihârı ve parlaması tarihine tam tamına tevâfuk eder. Çünkü şeddeli (ر) , iki (ر) ; şeddeli (ن) , iki (ن) ; şeddeli (ز) , aslı itibariyle bir (ل) , bir (ز) ve birinci زُجَاجَةٍ vakıf cihetiyle (ه) , ikinci vakıf olmadığından (ت) sayılır. Eğer şeddeli (ز) , iki (ز) sayılsa o vakit bin üçyüz yirmiiki eder ki, yine Risalei'n‑Nur müellifi, mukaddemât‑ı Nuriyeye başladığı aynı tarihe tam tamına tevâfuk eder.
97
Hem ﴿مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ﴾ cümlesi; te‑i evvel (ت) , ikinci (ت) ise, vakıf yeri olduğundan (ه) olmak ve شَجَرَةٍ ’deki tenvin (ن) sayılmak cihetiyle bin üçyüz onbir eder ki, o tarihte Resâili'n‑Nur müellifi Risaletü'n‑Nurun mübârek şecere‑i kudsiyesi olan Kur'ânın basamakları olan ulûm‑u Arabiye’yi tedrîse başladığı aynı tarihe tam tamına tevâfuk ederek remzen bakar. İşte bu kadar mânidâr ve müteaddid tevâfukât‑ı Kur'âniyenin ittifakı yalnız bir emâre, bir işâret değil, belki kuvvetli bir delâlettir. Belki elektrik ile beraber Resâili'n‑Nura münâsebet‑i maneviyesiyle bir tasrîhtir.
Bu âyetin münâsebet‑i maneviyesinin letâfetlerinden bir letâfeti şudur ki: İhbar‑ı gayb nev'inden mu'cizâne hem elektriğe, hem Risalei'n‑Nura işâret ettiği gibi, ikisinin zuhûrlarına ve zaman‑ı zuhûrlarından sonraki tekemmül zamanlarına ve hilâf‑ı âdet vaziyetlerini çok güzel gösteriyor.
Meselâ, ﴿زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ﴾ cümlesi der: “Nasıl ki elektriğin kıymetdâr metâ'ı, ne şarktan, ne de garbdan celbedilmiş bir mal değildir. Belki yukarıda, cevv‑i havada rahmet hazinesinden, semâvât tarafından iniyor. Her yerin malıdır. Başka yerden aramağa lüzum yoktur.” der.
98
Öyle de, manevî bir elektrik olan Resâili'n‑Nur dahi ne şark’ın ma'lûmâtından, ulûmundan; ve ne de garbın felsefe ve fünûnundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki, semâvî olan Kur'ânın şark ve garbın fevkındeki yüksek mertebe‑i arşîsinden iktibas edilmiştir.
Hem meselâ: ﴿يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ﴾ cümlesi, mânâ‑yı remziyle diyor ki: “Onüçüncü ve ondördüncü asırda semâvî lambalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır.” Yani, bin ikiyüz seksen tarihine yakındır.
İşte, bu cümle ile nasıl ki elektriğin hilâf‑ı âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyân eder. Aynen öyle de; manevî bir elektrik olan Resâili'n‑Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu hâlde, külfet‑i tahsile ve derse çalışmağa ve başka üstadlardan taallüm edilmeğe ve müderrisînin ağzından iktibas olmağa muhtaç olmadan herkes derecesine göre o ulûm‑u àliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder. Muhakkìk bir âlim olabilir.
Hem işâret eder ki; Resâili'n‑Nur müellifi dahi ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.
Evet bu cümlenin bu mu'cizâne üç işârâtı elektrik ve Resâili'n‑Nur hakkında hak olduğu gibi, müellif hakkında dahi ayn‑ı hakikattir. Tarihçe‑i hayat’ını okuyanlar ve hemşehrileri bilirler ki, “İzhâr” kitabından sonraki medrese usûlünce onbeş sene ders almakla okunan kitapları Resâili'n‑Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş.