Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Risale‑i Nurdaki da'vâları isbât etmeğe hazırım ve hem de isbât etmişim

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ben, senin ictihâdında hatâ var diyenlere ve isbât edenlere teşekkür edip rûh u canla minnetdârım. Fakat, şimdiye kadar o ictihâdımı tamamıyla kanâatle tam tasdik edenler, binler ehl‑i îmân ve onlardan çokları ehl‑i ilim tasdik ettikleri ve ben de dehşetli bir zamanda kudsî bir tesellîye muhtaç olduğum bir hengâmda, sırf ehl‑i îmânın îmânını Risale‑i Nur ile muhâfaza niyet‑i hàlisasıyla ve Necmeddin‑i Kübrâ, Muhyiddin‑i Arabî gibi binler ehl‑i işârât gibi, cifrî ve riyâzî hesabıyla beyân edilen bir müjde‑i işâriye-i Kur'âniyeyi kendine gelen bir kanâat‑ı tâmme ile, hem mahrem tutulmak şartıyla beyân ettiğim ve o ictihâdımda en muannid dinsizlere de isbât etmeğe hazırım, dediğim hâlde beni gıybet etmek, dünyada buna hangi mezheble fetvâ verilebilir, hangi fetvâyı buluyorlar?!
82
Ben herşeyden vazgeçerim, fakat adâlet‑i İlâhiye’nin huzurunda bu dehşetli gıybete karşı hakkımı helâl etmem! Titresin!‥ Bütün sâdâtın ceddi olan Fahr‑i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sünnet‑i Seniye’sini muhâfaza için hayatını ve herşeyini fedâ eden bir mazlumun şekvâsı, elbette cevabsız kalmayacak!
İllâ bir şart ile helâl edebilirim ki: Bu Ramazan‑ı Şerîfte bana ve hàlis kardeşlerime verdiği endişe ve telâşı, hak‑perestlik damarıyla, büyüklere lâyık ulüvv‑ü cenâbla enâniyet‑i taassubkârânesini hakikate ve insafa fedâ edip tamire çalışmasıdır; müşfik ve munsıf bir hoca tavrıyla, kusurumuz varsa bize lütûfkârâne ihtar ve îkazdır.
Cenâb‑ı Hak, Settârü'l‑Uyûbdur, hasenât seyyiâta mukâbil gelse, affeder. Îmân hizmetinde yüzbinler insanın îmânını tahkîkî yapmak hasenesine karşı, benim gibi bir bîçârenin hüsn‑ü niyetle kuvvetli emârelerle inâyet‑i İlâhiye’den tasavvur ettiği bir müjde‑i Kur'âniyenin tefehhümünde bir yanlış, belki yüz yanlış varsa da o hasenâta karşı gelemez, setr‑i uyûb perdesini yırtamaz!‥ Her ne ise.
Bu mes'ele yalnız şahsıma taalluk etseydi, ben cidden nefs‑i emmâremi tam kırmak için ona minnetdâr olurdum. Mesleğimiz, bu zamanda hakka hizmet, bütün bütün terk‑i enâniyetle olabileceğini kat'î kanâatimiz olduğu gibi, yirmi senedir nefs‑i emmârem ister istemez o mesleğe itâate mecbur olmuş. Risale‑i Nur ve mukaddemâtları, buna bir hüccet‑i kàtıadır.
Fakat garaz ve inâd ve bir nev'i taassub‑u meslekiyeyi ihsâs eden ve esrâr‑ı mestûreyi işâa sûretinde gelen i'tirâz ve ayıblara karşı Eski Said (R.A.) lisânıyla derim: İşte meydân! En müteassıb ulemâdan ve en büyük velîden tut, en dinsiz feylesoflara ve müdakkik hükemâlara, Risale‑i Nurdaki da'vâları isbât etmeğe hazırım ve hem de isbât etmişim ki, benim mahvıma ve i'dâmıma mütemâdiyen çalışan zındık feylesoflar ve mülhidler, o da'vâları cerhedemiyorlar ve edememişler!
83
Hem bütün hayatımda delilsiz da'vâları zikretmediğim, sizin gibi eski ve yeni arkadaşlarım biliyorlar. Bâhusus, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dan aldığım bir kuvvetle Avrupa feylesoflarına Risale‑i Nur meydân okur. Risale‑i Nur bu zamanda medâr‑ı nazar bir hâdise‑i Kur'âniye olduğundan, bir‑iki işâret değil, belki benimle beraber Risale‑i Nur şâkirdleri tarafından istihrâc edilen beş risalede yazılan işâretler, bir cihette bine yaklaşıyor. Bin incecik saçlar dahi toplansa kuvvetli bir ip olduğu gibi, sarâhate yakın bir delâlet oluyor. Vahdet‑i mes'ele cihetiyle o işâretler birbirine kuvvet verir. Bazı işârâtı zaîf görmekle onu inkâr etmek, insafa, hak‑perestliğe muvâfık olamaz. İnkâr eden mâzûr olamaz. Hususan lüzumsuz ve zararlı ve müfritâne bir gıybet olsa, bu zamanda ehl‑i ilim ortasında ehl‑i hakikati ağlattıracak bir hâdise‑i elîmedir.
84

Bu âyet, bizi şiddetle gıybetten men'ettiğinden, bu hâdiseyi unutmalıyız

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Kardeşlerim!
Kur'ânın bir tek âyetinin bir tek işâreti, ihbar‑ı gayb nev'inden bir lem'a‑i i'câziyeyi tevâfuk sûretiyle gösterdiğini manevî bir ihtarla gördüm. ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا Şu âyet‑i kerîmenin makam‑ı cifrîsi, şedde ve tenvin sayılmazsa bin üçyüz ellibirdir. مَيْتًا aslı مَيِّتًا olmasından, bin üçyüz altmışbir ederek bu tarihte umûr‑u azîmeden bir dehşetli gıybeti, şu âyetin mânâ‑yı işârî külliyetinde dâhil ediyor. Ve umûr‑u azîmeden böyle acîb bir gıybet, aynı tarihte, aynı senede vukû'a geldi. Şöyle ki:
Onsekiz sene (şimdi yirmiden geçti) müddetinde Sünnet‑i Seniye’yi muhâfaza için başına şapka koymadığından ve onsekiz senedir haps‑i münferid hükmünde ihtilâttan men' ve yalnız bir odada hayatını geçirmeğe mecbur edilen ve hususî ibâdetgâhında Ezân‑ı Muhammedî (A.S.M.) okuyup Allâhu Ekber dediğinden ve Lâ İlâhe İllallâh hakikatini güneş gibi gösterdiğinden, yüz arkadaşıyla taht‑ı tevkîfe alınan bir adam, yüzer emâre ve karînelere istinâden inâyet‑i İlâhiye’den geldiğinden kat'î bir kanâati ile İşârât‑ı Kur'âniye’den bir müjdeyi hem kendine, hem musîbet‑zede arkadaşlarına tesellî niyetiyle beyân ettiği için gıybet ve fenâ tâbiratla teşhîr etmek ve onun dersleriyle îmânlarını kurtaran masûm şâkirdlerini ondan tenfîr edip şübheler vermek, güyâ ortalıkta medâr‑ı inkâr bir şey yok ve hiçbir münkerâtı ve cinayeti görmüyor gibi yalnız o bîçârenin mevhûm bir hatâsını sekiz senede seksen müdakkiklerin nazarında saklanan ve sathî ve inâdî nazarına göre bir ictihâdî yanlışını görüyor zannıyla zemmetmek; elbette bu asırda, bu memlekette, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kasden işâretine medâr olabilir azîm bir hâdisedir. Bence Kur'ânın nasıl ki her sûre ve bazen bir âyet ve bazen bir kelime bir mu'cize olur; öyle de: Bu âyetin tek bir işâreti, ihbar‑ı gayb nev'inden bir lem'a‑i i'câziyedir.
85
Bu âyetin bu işâreti, bu asırda Risale‑i Nur şâkirdlerinin hakkındaki gıybete baktığına üç emâre var:
Birincisi: Birinci Şuâ olan İşârât‑ı Kur'âniye Risalesi”nde, Risale‑i Nura ve tercümânına işâret eden beşinci âyet olan: ﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ gayet kuvvetli karînelerle مَيْتًا kelime‑i kudsiyesi, cifir ve ebced hesabıyla ve üç cihet‑i mânâsıyla Said en‑Nursî’ye tevâfuk etmesidir.
İkinci Emâre: اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ ilâ âhir âyetinin makam‑ı cifrîsi ve riyâzîsi bin üçyüz altmışbir etmesidir. Aynı tarihte o acîb hâdise oldu.
86
Üçüncü Emâre: O muhterem ihtiyar zâtı unutmak, belki şahsıma karşı tezyifatını ihtiyarlığına ve çok cihetlerle mâbeynimizdeki uhuvvete hürmeten helâl etmeğe karar verdiğim ve biz hizmetkâr olduğumuz Kur'ân’a havâle edip bıraktığım hengâmda, birden ihtiyarım haricinde beş vecihle zemmi zemmeden, mu'cizâne gıybetten altı cihetle zecreden ﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا âyeti, karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Ma'nen, Bana bak!” dedi. Ben de baktım, birden tesbihât içinde gördüm ki; bin üçyüz ellibirden, bin üçyüz altmışbir tarihini gösterdi. Hâlimize baktım perde altında ellibirden altmışbire kadar, Risale‑i Nur medet beklediği İstanbul âfâkında bir nev'i taarruz bulunmuş ve altmış birde birden patlamasıdır.
Tahlil: (ت) dörtyüz, (خ) altıyüz, bin; iki (ى), iki (م) yüz; iki (ك) iki (ل) yüz; üçüncü (م) , (ن) , (ى) yüz; (ب) , (د) , üç (ح) otuz; dördüncü (ى) on; beş (ا) bir (ه) ile beraber on; âhirdeki tenvin vakfen elif olduğu için, yekûnu bin üçyüz ellibir. مَيْتًا aslı yâ‑i müşeddede olduğundan, bin üçyüz altmışbir eder.
(Hâşiye) Bu âyet, bizi şiddetle gıybetten men'ettiğinden, bu hâdiseyi unutmalıyız, medâr‑ı gıybet etmemeliyiz. İnşâallâh, daha tekerrür etmeyecek.
Said Nursî

Ehl‑i İmân Tarafından İşârât-ı Kur'âniye Sebebiyle Risale-i Nur’a gelen itiraza bir Cevap

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Bu âciz kardeşiniz, hem o i'tirâz eden o eski dost zâta, hem ehl‑i dikkate ve sizlere beyân ediyorum ki:
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın feyziyle Yeni Said (R.A.) hakàik‑ı îmâniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatçe bürhânlar zikrediyor ki; değil Müslüman ulemâsı, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslîme mecbur ediyor ve etmektedir. Amma Risale‑i Nurun kıymet ve ehemmiyetine işârî ve remzî bir tarzda Hazret‑i Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam’ın (R.A.) ihbarâtı nev'inden, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân dahi bu zamanda bir mu'cize‑i maneviyesi olan Risale‑i Nura nazar‑ı dikkati celbetmesine mânâ‑yı işârî tabakasından rumûz ve îmâları, i'câzının şe'nindendir ve o lisân‑ı gaybın belâğat‑ı mu'cizekârânesinin muktezâsıdır.
87
Evet, Eskişehir Hapishânesinde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir tesellîye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla: Risale‑i Nurun makbûliyetine eski evliyâlardan şâhid getiriyorsun. Hâlbuki ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ sırrıyla en ziyâde bu mes'elede söz sâhibi Kur'ân’dır. Acaba Risale‑i Nuru, Kur'ân kabûl eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?” denildi. O acîb suâl karşısında bulundum. Ben de, Kur'ân’dan istimdâd eyledim. Birden otuzüç âyetin mânâ‑yı sarîhinin teferruâtı nev'indeki tabakàttan mânâ‑yı işârî tabakasından ve o mânâ‑yı işârî külliyetinde dâhil bir ferdi Risale‑i Nur olduğunu ve duhûlüne ve medâr‑ı imtiyazına birer kuvvetli karîne bulunmasını bir saat zarfında hissettim ve bir kısmı bir derece izâhlı ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanâatime hiçbir şek ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ben de, ehl‑i îmânın îmânını Risale‑i Nur ile takviye etmek niyetiyle o kat'î kanâatimi yazdım ve hàs kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim.
Ve o risalede biz demiyoruz ki: Âyetin mânâ‑yı sarîhi budur”; hocalar fîhi nazarun desin. Hem dememişiz ki: Mânâ‑yı işârînin külliyeti budur”; belki diyoruz ki:
Mânâ‑yı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var. Bir tabakası da, mânâ‑yı işârî ve remzîdir ve o mânâ‑yı işârî de bir küllîdir, her asırda cüz'iyâtları var. Ve Risale‑i Nur dahi bu asırda o mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferddir. Ve o ferdin kasden bir medâr‑ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine eskiden beri ulemâ beyninde bir düstur‑u cifrî ve riyâzî ile karîneler, belki hüccetler gösterilmiş iken, Kur'ânın âyetine veya sarâhatine, değil incitmek, belki i'câz ve belâğatına hizmet ediyor. Bu nev'i işârât‑ı gaybiyeye i'tirâz edilmez. Ehl‑i hakikatin nihâyetsiz İşârât‑ı Kur'âniye’den had ve hesaba gelmeyen istihrâclarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.
88
Amma benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhûr etmesini istiğrab ve istib'âd edip böyle i'tirâz eden zât, eğer buğday dânesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret‑i İlâhiye’ye delil olduğunu düşünse; elbette bizim gibi acz‑i mutlak ve fakr‑ı mutlakta, böyle ihtiyac‑ı şedîd zamanında böyle bir eser zuhûru, vüs'at‑i Rahmet-i İlâhiye’ye delildir, demeye mecbur olur.
Ben, sizi ve mu'terizleri Risale‑i Nurun şeref ve haysiyetiyle te'min ediyorum ki, bu işâretler ve evliyânın îmâlı haberleri, remizleri, beni dâima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir vakitte hiçbir dakika nefs‑i emmâreme medâr‑ı fahr ve gurur olacak bir enâniyet ve benlik vermediğini, size, bu yirmi sene hayatımın gözünüz önünde tereşşuhâtıyla isbât ediyorum.
Evet, bu hakikatle beraber insan; kusurdan, nisyandan hàlî değil. Benim, bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risalelerde bazı hatâlar olmuş. Fakat Kur'ânın hurûfât‑ı kudsiyesinin yerine beşerin tercümesini ikame perdesi altında noksan hurûflarla, yeni hat altında tahrifkârâne ehl‑i dalâletin te'vilât‑ı fâsideleri, âyâtın sarâhatini incitmelerine bakmıyor gibi, bîçâre mazlum bir adamın, kardeşlerinin îmânını kuvvetlendirmek için bir nükte‑i i'câziyeyi beyân ettiği için hizmet‑i îmâniyesine fütûr verecek derecede i'tirâz; elbette değil ehl‑i hakikat zâtlar, belki zerre mikdar insafı bulunan i'tirâz edemez.
Bunu da ilâveten beyân ediyorum:
89
Bu zamanda, gayet kuvvetli ve hakikatli milyonlarla fedâkârları bulunan meşrebler, meslekler, tarîkatlar; bu dehşetli dalâlet hücumuna karşı zâhiren mağlûbiyete düştükleri hâlde, benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz ve mütemâdiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfîr etmek vaziyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale‑i Nura sâhib değildir; ve o eser, onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki, doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanda bir nev'i mu'cize‑i maneviyesi olarak, Rahmet‑i İlâhiye tarafından ihsân edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber, o hediye‑i Kur'âniyeye el atmışlar. Her nasılsa, birinci tercümânlık vazifesi ona düşmüş.
Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale‑i Nurda öyle parçalar var ki; bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben, yemîn ile te'min ediyorum ki; Eski Said’in (R.A.) (Hâşiyecik) kuvve‑i hâfızası da beraber olmak şartıyla, o on dakika işi, on saatte fikrim ile yapamıyorum; o bir saatlik risaleyi, iki gün isti'dâdımla, zihnimle yapamıyorum ve o bir günde altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz’ü ne ben ve ne de en müdakkik, dindar feylesoflar, altı günde o tahkîkatı yapamazlar ve hâkezâ
Demek biz müflis olduğumuz hâlde, gayet zengin bir mücevherât dükkânının dellâlı ve bir hizmetçisi olmuşuz. Cenâb‑ı Hak, fazl ve keremiyle bu hizmette hàlisâne, muhlisâne bizi ve umum Risale‑i Nur talebelerini dâim ve muvaffak eylesin, âmîn, bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn
Said Nursî
90

Bir zâhir kerâmet‑i Nuriyeyi beyân etmeme bir ihtar aldım

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok Azîz, Çok Sıddık ve Sâdık Kardeşlerim ve Risale‑i Nur Cihetinde Emin ve Hàlis Vârislerim!
Çok mânidâr ve kuvvetli bir tevâfuk ve şâkirdlerin sadâkatlerine delil bir zâhir kerâmet‑i Nuriyeyi beyân etmeme bir ihtar aldım. Şöyle ki:
Ben, vasiyetnâmemi yazdığım aynı zamanda gizli münâfıklar benim i'timâd ettiğim hizmetçilerimi zâbıta tarafından yanıma gelmekten men'ettikleri aynı vakitte fırsat bulup tanımadığım birisiyle sâbık dokuz defadan daha te'sirli bir zehiri bana yutturdular.
Hem aynı zamanda Tunuslu ve âlim kardeşlerimizden ve buraya kadar geçen sene beni görmek için gelip, görüşmeden giden Hoca Haşmet, Yozgat’tan buraya yazıyor ki: Said vefât etmiş. Risale‑i Nurun yüzotuz risalesi muhâfaza edilsin, ki ileride tab'edeceğiz.”
Hem aynı zamanda Halîl İbrahim’in, vefâtım hakkında bir hazîn mersiye hükmündeki parlak mektûbu, şâkirdleri ağlattırdı.
Hem bu zamana pek yakın, Husrev’in, kendi âdetine muhâlif benim vefâtıma dair bir‑iki mektûbunda, iki‑üç gün ömür gibi tâbirlerle ecelime işâretleri, bir parça beni müteessir etti. Acaba ben gidiyorum diye endişe ettim.
Hem aynı bu hengâmlarda, en ziyâde hayat‑ı dünyeviyedeki vazifemi düşünüp vefâtımdan sonra şâkirdler bu dehşetli zamanda benim bedelime de o vazifeyi yapacaklar ?” diye çok merak ederken; birden Denizli, Milas, Isparta, İnebolu, ümîdimin yüz derece fevkınde öyle sahâbetkârâne ve iltizam‑perverâne o vazifeye koşup, başkaları da ve muallim ve âlimleri koşturdular ki; beni hayret hayret içinde bıraktılar.
91
Elhâsıl: Bu beş cihetteki tevâfuk, zâhir bir kerâmet‑i Nuriyedir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Kardeşlerim, merak etmeyiniz! Cevşen ve Evrâd‑ı Bahâiye, bu defa dahi o dehşetli zehirin tehlikesine galebe etti, tehlike devresi geçti, fakat hastalık devam ediyor.
Umum kardeşlerime birer birer selâm, selâmetlerine duâ edip, şüphesiz makbûl olan duâlarını isterim ve İnebolu’da ve civarında hem çok hanımların, hem küçücük yavrularının Risale‑i Nuru yazmağa başlamalarını ve Kur'ân dersini çok masûmların almasını bütün rûh u canımızla tebrik ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî
92

Birinci Şuâ

﴿
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
İki Acîb Suâle Karşı Def'aten Hâtıra Gelen Garîb Cevaptır.

Birinci Suâl

Denildi ki: Fâtiha ve Yâsîn ve hatm‑i Kur'ânî gibi okunan virdler, kudsî şeyler, bazen hadsiz ölmüş ve sağ insanlara bağışlanıyor. Hâlbuki böyle cüz'î bir tek hediye ân‑ı vâhidde hadsiz zâtlara yetişmek ve herbirisine aynı hediye düşmek, tavr‑ı aklın haricindedir.”
Elcevab: Fâtır‑ı Hakîm nasıl ki unsur‑u havayı kelimelerin berk gibi intişarlarına ve tekessürlerine bir mezraa ve bir vâsıta yapmış ve radyo vâsıtasıyla bir minârede okunan Ezân‑ı Muhammedî (A.S.M.); umum yerlerde ve umum insanlara aynı ânda yetiştirmek gibi, öyle de; okunan bir Fâtiha dahi, (meselâ) umum ehl‑i îmân emvâtına aynı ânda yetiştirmek için hadsiz kudret ve nihâyetsiz hikmetiyle manevî âlemde, manevî havada çok manevî elektrikleri, manevî radyoları sermiş, serpmiş; fıtrî telsiz telefonlarda istihdam ediyor, çalıştırıyor.
Hem nasıl ki bir lamba yansa, mukâbilindeki binler âyineye (herbirine) tam bir lamba girer. Aynen öyle de, bir Yâsîn‑i Şerîf okunsa, milyonlar rûhlara hediye edilse, herbirine tam bir Yâsîn‑i Şerîf düşer.
93

İkinci Suâl

Şiddetle ve âmirâne denildi ki: Sen Risale‑i Nurun makbûliyetine dair Hazret‑i Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (R.A.) gibi zâtların kasidelerinden şâhidler gösteriyorsun. Hâlbuki, asıl söz sâhibi Kur'ân’dır. Risale‑i Nur, Kur'ânın hakîki bir tefsiri ve hakikatinin bir tercümânı ve mes'elelerinin bürhânıdır. Kur'ân ise, sâir kelâmlar gibi kışırlı, kemikli ve şuûru hususî ve cüz'î değildir. Belki Kur'ân, umum işârâtıyla ve eczâsıyla ayn‑ı şuûrdur, kışırsızdır; fuzûlî, lüzumsuz maddeleri yoktur. Âlem‑i gaybın tercümânıdır. Sözler hakkında söz O’nundur, görelim o ne diyor.”
Elcevab: Risale‑i Nur doğrudan doğruya Kur'ânın bâhir bir bürhânı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem'a‑i i'câz-ı manevîsi ve O bahrin bir reşhası ve O güneşin bir şuâı ve O mâden‑i ilm-i hakikatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme‑i maneviyesi olduğundan onun kıymetini ve ehemmiyetini beyân etmek, Kur'ânın şerefine ve hesabına ve senâsına geçtiğinden, elbette Risale‑i Nurun meziyetini beyân etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur'ân izin verir. Benim gibi bir tercümânın hissesi yalnız şükürdür. Hiçbir cihetle fahre, temeddühe, gurura hakkı yoktur ve olamaz.
Gelecek âyetlerin işârâtına bu nokta‑i nazarla bakmak gerektir. Yoksa beni hodbînlik ile ittiham edenlere hakkımı helâl etmem.
Bu çok ehemmiyetli suâle karşı iki‑üç saat zarfında birden Kur'ânın âyât‑ı meşhûresinden Sözler adedince otuzüç âyetin; hem mânâsıyla, hem cifir ile Risale‑i Nura işâretleri uzaktan uzağa icmâlen görüldü. Ayrı ayrı tarzlarda otuzüç âyet müttefikan Risale‑i Nuru remizleriyle gösterdiği, hayâl‑meyâl görüldü.
İhtar: En evvel yirmidördüncü âyetin başında zikredilen ihtara dikkat etmek lâzımdır. O ihtarın yeri başta idi. Fakat orada hâtıra geldi, oraya girdi.
İkinci Bir İhtar: Tevâfukla işâretler eğer münâsebât‑ı maneviyeye istinâd etmezse ehemmiyeti azdır. Eğer münâsebet‑i maneviyesi kuvvetli ise, bu onun bir ferdi, bir mâsadakı hükmünde olsa ve müstesnâ bir liyâkati bulunsa, o vakit tevâfuk ehemmiyetlidir. Ve o kelâmdan bunun irâdesine bir emâre olur. Ve ondan o ferdin hususî bir sûrette dâhil olduğuna ya remz, ya işâret, ya delâlet hükmünde onu gösterir.
94
İşte gelecek Âyât‑ı Kur'âniye’nin Risale‑i Nura işâretleri ve tevâfukları ekseriyet ile kuvvetli bir münâsebet‑i maneviyeye istinâd ederler. Evet, bu gelecek âyât‑ı meşhûre müttefikan onüçüncü asrın âhirine ve ondördüncü asrın evveline cifirce bakıyorlar ve Kur'ân ve îmân hesabına bir hakikate işâret ediyorlar. Ve medâr‑ı tesellî bir Nur’dan haber veriyorlar. Ve o zamanın dalâlet fitnesinden gelen şübehâtı izâle edecek Kur'ânî bir bürhânı müjde veriyorlar.
Ve o işâretlere ve remizlere tam mazhar ve o vazifeleri bihakkın görecek, Risale‑i Nur gibi bir tefsir‑i Kur'ânî olacak. Hâlbuki Risale‑i Nur bu mezkûr noktada ileri olduğu, onu okuyanlarca şüphesiz olmasıyla delâlet eder ki; o âyetler bilhassa Risale‑i Nura bakıp ona işâret ediyorlar.

Birincisi

Sûre‑i Nur’dan Âyetü'n‑Nur’dur ki, Risale‑i Nurun Resâili'n‑Nur ve Risalei'n‑Nur ve Risaletü'n‑Nur nâmlarıyla sebeb‑i tesmiyesinin onaltı sebebinden bir sebeb olduğundan, birinci olarak onu beyân etmek gerektir. Bu Âyetü'n‑Nur: ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Şu âyet‑i Nuriyenin mânâca çok tabakàtı ve vücûh‑u kesîresi vardır. Ve o tabakalardan ve vecihlerden işârî ve remzî bir vechi, mânâca ve cifirce nurlu bir tefsiri olan Risalei'n‑Nur ve Risaletü'n‑Nura dört‑beş cümlesiyle on cihetten bakıyor. Ve o tabakalardan ve o vecihlerden bir tabaka ve bir perde dahi mu'cizâne elektrikten haber veriyor.
95

Risale‑i Nura Bakan Birinci Cümlesi

﴿مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ ’dur. Yani: Nur‑u İlâhî’nin veya Nur‑u Kur'ânî’nin veya Nur‑u Muhammedî’nin (A.S.M.) misâli şu ﴿مِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ ’dur. Makam‑ı cifrîsi dokuz yüz doksansekiz olarak aynen Risaletü'n‑Nur; şeddeli nun, iki nun sayılmak cihetiyle tam tamına tevâfukla ona işâret eder.

İkinci Cümlesi

﴿اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ ’dur. Yirmisekizinci Lem'ada tafsîlen beyân edildiği gibi, İmâm‑ı Ali (R.A.) Kaside‑i Celcelûtiye’sinde sarâhat derecesinde Risalei'n‑Nura bakarak ve ona işâret ederek demiş: اَقِدْ كَوْكَب۪ي بِالْاِسْمِ نُورًا Ben tahmin ediyorum ki, İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) bu işâreti, bu cümle‑i Nuriyenin remzinden mülhemdir. Bu cümle‑i âyetin makamı, beşyüz kırkaltı edip, Risale‑i Nurun adedi olan beşyüz kırksekize gayet cüz'î ve sırlı iki fark ile tevâfuk noktasından işâret ettiği gibi remzî bir mânâsıyla tam bakıyor.

Üçüncü Cümlesi

﴿مِنْ شَجَرَةٍ ’dir. Eğer ﴿مِنْ شَجَرَةٍ ’deki (ة) vakıflarda gibi (ه) sayılsa beşyüz doksan sekiz ederek tam tamına Resâili'n‑Nur ve Risalei'n‑Nur adedi olan beşyüz doksansekize tevâfukla beraber مِنْ فُرْقَانٍ حَك۪يمٍ ’in adedine yine sırlı bir tek farkla tevâfuk‑u remzî ile, hem Resâili'n‑Nuru efrâdına dâhil eder, hem yine Risalei'n‑Nurun şecere‑i mübâreki Furkàn‑ı Hakîm olduğunu gösterir. Eğer ﴿مِنْ شَجَرَةٍ ’deki (ة) , (ت) kalsa, o vakit makam‑ı cifrîsi dokuzyüz doksanüç eder, tevâfuka zarar vermeyen cüz'î ve sırlı beş farkla Risaletü'n‑Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize tevâfukla mânâsının dahi muvâfakatine binâen ona işâret eder.
96

Dördüncü Cümlesi

﴿نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهِ ’dir ki, dokuzyüz doksandokuz ederek sırlı bir tek farkla Risaletü'n‑Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize tevâfukla, mânâsının kuvvetli münâsebetine binâen işâret derecesinde remzeder.

Beşinci Cümlesi

﴿مَنْ يَشَٓاءُ cümlesi gayet cüz'î bir farkla Risaletü'n‑Nur müellifinin ismiyle meşhûr bir lakabına tevâfukla, mânâsı baktığı gibi bakıyor. Eğer يَشَٓاءُ ’daki mukadder zamîr izhâr edilirse مَنْ يَشَاءُهُ olur. Tam tamına tevâfuk eder.
Bu âyet nasıl ki Risalei'n‑Nura ismiyle bakıyor, öyle de tarih‑i te'lifine ve tekemmülüne tam tamına tevâfukla remzen bakıyor. ﴿كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ cümlesi ﴿كَمِشْكٰوةٍ ’daki tenvin vakıf yeri olmadığından nun sayılmak ve ﴿ف۪ي زُجَاجَةٍ vakıf yeri olduğundan (ة), (ه) olmak cihetiyle bin üçyüz kırkdokuz ederek, Resâili'n‑Nurun en nurânî cüz'lerinin te'lifi hengâmı ve tekemmül zamanı olan bin üçyüz kırkdokuz tarihine tam tamına tevâfukla işâret eder.
Hem ﴿اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ cümlesi bin üçyüz kırkbeş ederek Resâili'n‑Nurun intişarı ve iştihârı ve parlaması tarihine tam tamına tevâfuk eder. Çünkü şeddeli (ر) , iki (ر) ; şeddeli (ن) , iki (ن) ; şeddeli (ز) , aslı itibariyle bir (ل) , bir (ز) ve birinci زُجَاجَةٍ vakıf cihetiyle (ه) , ikinci vakıf olmadığından (ت) sayılır. Eğer şeddeli (ز) , iki (ز) sayılsa o vakit bin üçyüz yirmiiki eder ki, yine Risalei'n‑Nur müellifi, mukaddemât‑ı Nuriyeye başladığı aynı tarihe tam tamına tevâfuk eder.
97
Hem ﴿مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ cümlesi; te‑i evvel (ت) , ikinci (ت) ise, vakıf yeri olduğundan (ه) olmak ve شَجَرَةٍ ’deki tenvin (ن) sayılmak cihetiyle bin üçyüz onbir eder ki, o tarihte Resâili'n‑Nur müellifi Risaletü'n‑Nurun mübârek şecere‑i kudsiyesi olan Kur'ânın basamakları olan ulûm‑u Arabiye’yi tedrîse başladığı aynı tarihe tam tamına tevâfuk ederek remzen bakar. İşte bu kadar mânidâr ve müteaddid tevâfukât‑ı Kur'âniyenin ittifakı yalnız bir emâre, bir işâret değil, belki kuvvetli bir delâlettir. Belki elektrik ile beraber Resâili'n‑Nura münâsebet‑i maneviyesiyle bir tasrîhtir.
Bu âyetin münâsebet‑i maneviyesinin letâfetlerinden bir letâfeti şudur ki: İhbar‑ı gayb nev'inden mu'cizâne hem elektriğe, hem Risalei'n‑Nura işâret ettiği gibi, ikisinin zuhûrlarına ve zaman‑ı zuhûrlarından sonraki tekemmül zamanlarına ve hilâf‑ı âdet vaziyetlerini çok güzel gösteriyor.
Meselâ, ﴿زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ cümlesi der: Nasıl ki elektriğin kıymetdâr metâ'ı, ne şarktan, ne de garbdan celbedilmiş bir mal değildir. Belki yukarıda, cevv‑i havada rahmet hazinesinden, semâvât tarafından iniyor. Her yerin malıdır. Başka yerden aramağa lüzum yoktur.” der.
98
Öyle de, manevî bir elektrik olan Resâili'n‑Nur dahi ne şark’ın ma'lûmâtından, ulûmundan; ve ne de garbın felsefe ve fünûnundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki, semâvî olan Kur'ânın şark ve garbın fevkındeki yüksek mertebe‑i arşîsinden iktibas edilmiştir.
Hem meselâ: ﴿يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ cümlesi, mânâ‑yı remziyle diyor ki: Onüçüncü ve ondördüncü asırda semâvî lambalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır.” Yani, bin ikiyüz seksen tarihine yakındır.
İşte, bu cümle ile nasıl ki elektriğin hilâf‑ı âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyân eder. Aynen öyle de; manevî bir elektrik olan Resâili'n‑Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu hâlde, külfet‑i tahsile ve derse çalışmağa ve başka üstadlardan taallüm edilmeğe ve müderrisînin ağzından iktibas olmağa muhtaç olmadan herkes derecesine göre o ulûm‑u àliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder. Muhakkìk bir âlim olabilir.
Hem işâret eder ki; Resâili'n‑Nur müellifi dahi ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.
Evet bu cümlenin bu mu'cizâne üç işârâtı elektrik ve Resâili'n‑Nur hakkında hak olduğu gibi, müellif hakkında dahi ayn‑ı hakikattir. Tarihçe‑i hayat’ını okuyanlar ve hemşehrileri bilirler ki, İzhâr kitabından sonraki medrese usûlünce onbeş sene ders almakla okunan kitapları Resâili'n‑Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş.
Hem, nasıl ki bu cümlenin manevî münâsebet cihetinde kuvvetli ve letâfetli işâreti var; öyle de cifrî ve ebcedî tevâfukuyla hem elektriğin zaman‑ı zuhûrunun kurbiyetini, hem Resâili'n‑Nurun meydâna çıkması, hem de müellifinin velâdetini remzen haber veriyor. Bir lem'a‑i i'câz daha gösterir. Şöyle ki:
99
﴿يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ ’nun makamı, bin ikiyüz yetmişdokuz olup ﴿وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ kısmı ise, iki tenvin, iki nun sayılmak cihetiyle bin ikiyüz seksendört ederek hem elektriğin taammümünün kurbiyetini, hem Resâili'n‑Nurun yakınlığını, hem ondört sene sonra müellifinin velâdetini يَكَادُ kelime‑i kudsiyesiyle ma'nen işâret ettiği gibi, cifir ile de tam tamına aynı tarihe tevâfukla işâret eder.
Ma'lûmdur ki, zaîf ve ince ipler ictimâ' ettikçe kuvvetleşir, kopmaz bir halat olur. Bu sırra binâen, bu âyetin bu işâretleri birbirine kuvvet verir, te'yid eder. Tevâfuk tam olmazsa da tam hükmünde olur ve işâreti, delâlet derecesine çıkar.
Tenbih: Ben bu âyet‑i Nuriyenin işâretlerini elektrik ve Resâili'n‑Nurun hatırı için beyân etmedim. Belki bu âyetin i'câz‑ı manevîsinin bir şûbesinden bir lem'asını göstermek istedim.
Elhâsıl: Bu âyet‑i kudsiye sarîh mânâsıyla Nur‑u İlâhî ve Nur‑u Kur'ânî ve Nur‑u Muhammedî’yi (A.S.M.) ders verdiği gibi, mânâ‑yı işârîsiyle de her asra baktığı gibi, onüçüncü asrın âhirine ve ondördüncü asrın evveline dahi bakar ve dikkatle baktırır. Ve bu iki asrın âhir ve evvellerinde en ziyâde nazara çarpan ve en ziyâde münâsebet‑i maneviyesi bulunan ve bu âyetin umum cümlelerinin muvâfakatlerini ve mutâbakatlarını en ziyâde kazanan elektrik ile Resâili'n‑Nur olduğundan, doğrudan doğruya mânâ‑yı remziyle bakar diye bana kanâat‑ı kat'iyye verdiğinden, çekinmeyerek kanâatimi yazdım. Hatâ etmiş isem Erhamürrâhimîn’den rahmetiyle affetmesini niyâz ediyorum.
Resâili'n‑Nurun bu âyetin iltifatına liyâkatini anlamak isteyen zâtlar hangi risaleye dikkatle baksalar anlarlar. Hiç olmazsa Eskişehir Hapishânesinin bir meyvesi olan Otuzuncu Lem'a nâmındaki altı esmâ‑i İlâhiye’ye dair altı nükte risalesine, hiç olmazsa o Lem'adan İsm‑i Hayy ve Kayyûm’a dair Beşinci ve Altıncı Nükte’lere dikkatle baksa elbette tasdik eder.
100

Resâili'n‑Nura İşâret Eden İkinci Âyet

﴿فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ âyet‑i meşhûresidir ki شَيَّبَتْن۪ي سُورَةُ هُودٍ hadîsinin vürûduna sebeb olmuş. ﴿اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ ’nin işâreti Sekizinci Lem'ada tafsîlen beyân edildiği gibi, Sûre‑i Hûd’da ﴿فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَع۪يدٌilâ âhirihî âyetinin iki kuvvetli işâret veren sahifesinin mukâbilindeki gayet meşhûr bir âyetidir.
Makam‑ı cifrîsi bin üçyüz üç ederek, hem Sûre‑i Şûrânın ikinci sahifesinde ﴿وَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ ise, bin üçyüz dokuz ederek o tarihte umum muhâtabları içinde birisine hususan Kur'ân hesabına iltifat edip istikametle emreder ki, birinci tarih ise, Resâili'n‑Nur müellifinin Risale‑i Nuru netice veren ulûmun tahsiline başladığı tarihtir.
Ve ikinci âyetin tarihi ise, o müellifin hàrika bir sûrette pek az bir zamanda ilimce tekemmül etmesi, tahsilden tedrîse başladığı ve üç ayda ve bir kış içinde, onbeş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyâde okuduğu ve o zamanın o muhîtte en meşhûr ulemâsının yanında o üç ayın mahsulü, onbeş senesinin mahsulü kadar netice verdiği çok mükerrer imtihanlarla (Hâşiye) ve hangi ilimden olursa olsun sorulan her suâle karşı cevab‑ı savâb vermekle isbât ettiği aynı tarihe tam tamına tevâfukla, remzen Risale‑i Nurun istikametine bir işârettir.
101

Üçüncü Âyet‑i Meşhûre

﴿وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا âyeti kuvvetli münâsebet‑i maneviyesiyle beraber cifirce bin üçyüz kırkdört eder ki, o tarihte Risale‑i Nurun şâkirdleri gibi bu âyetin mânâsına daha ziyâde mazhar olanlar zâhiren görülmüyor. Demek bu âyet, mânâsının müteaddid tabakalarından işârî bir tabakadan ve remzî bir perdeden Kur'ânın parlak bir tefsiri olan Risale‑i Nura bakıyor ve en evvel nâzil olan Sûre‑i Alak’ta ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى âyeti gibi mânâsıyla ve makam‑ı cifrî ile ifâde ediyor ki; bin üçyüz kırkdörtte nev'‑i insan içinde fir'avunâne emsâlsiz bir tuğyan, bir inkâr çıkacak ﴿وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا âyeti ise, o tuğyana karşı mücâhede edenleri senâ ediyor.
Evet Harb‑i Umumî neticelerinden, hem âlem‑i insaniyet, hem Âlem‑i İslâmiyet çok zarar gördüler. Nev'‑i insanın, hususan Avrupa’nın mağrûr ve cebbârları, bilhassa birisi, kuvvet ve gınâya ve paraya istinâd ederek fir'avunâne bir tuğyana girdiklerinden o hususî insanlar nev'‑i beşeri mes'ûl ediyor, diye insan ism‑i umumîsiyle tâbir edilmiş.
Eğer ﴿لَنَهْدِيَنَّهُمْ ’deki şeddeli (ن) , bir (ن) sayılsa, bin ikiyüz doksandört eder ki, Risaletü'n‑Nur müellifinin besmele‑i hayatıdır ve tarih‑i velâdetinin birinci senesidir.
Eğer şeddeli (ل) , iki (ل) ve (ن) bir sayılsa, o vakit bin üçyüz yirmidörtte hürriyetin ilânı hengâmında mücâhede‑i maneviye ile tezâhür eden Risalei'n‑Nur müellifinin görünmesi tarihidir.
102

Dördüncü Âyet‑i Meşhûre

﴿وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَان۪ي âyetidir. Şu cümle Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ı ve Fâtiha Sûresi’ni müsennâ senâsıyla ifâde ettiği gibi, Kur'ânın müsennâ vasfına lâyık bir bürhânı ve altı erkân‑ı îmâniye ile beraber Hakikat‑i İslâmiyet olan yedi esâsı, Kur'ânın seb'a‑i meşhûresini parlak bir sûrette isbât eden ve سَبْعَ الْمَثَان۪ي nuruna mazhar bir âyinesi olan Risalei'n‑Nura cifirce dahi işâret eder. Çünkü ﴿اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَان۪ي makam‑ı ebcedîsi bin üçyüz otuzbeş adediyle Risalei'n‑Nurun Fâtihası olan İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinin Fâtiha Sûresi’yle el‑Bakara Sûresi’nin başına ait kısmı basmakla, intişar tarihi olan bin üçyüz otuzbeş veya altıya tevâfukla remzî bir perdeden ona baktığına bir emâredir.

Beşinci Âyet

﴿…اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ ’dir. Bu âyetin remzi latîftir. Çünkü hem kuvvetli münâsebet‑i maneviye ile, hem cifirle efrâd‑ı kesîresi içinde hususî bir sûrette Risalei'n‑Nur ve müellifine bakıyor. Şöyle ki;
مَيْتًا kelimesi tenvin, nun sayılmak cihetiyle beşyüz ederek Said en‑Nursî adedi olan beşyüze tevâfukla, işâret ediyor ki, Said en‑Nursî dahi meyyit hükmünde idi. Risaletü'n‑Nur ile ihyâ edildi, onunla hayat buldu.”
103
Evet ﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا ’deki iki tenvin, nun’durlar. Bin üçyüz otuzdört eder ki, o aynı zamanda (Arabî tarihle) Said, umumî harpte maddî ve dehşetli bir mevtten dahi hàrika bir tarzda kurtulması ve felsefe ve gafletten gelen manevî ve şiddetli bir ölümden necât bulması ve Kur'ânın âb‑ı hayatıyla taze bir hayata girmesi tarihidir. Bu tevâfuk‑u manevî ve muvâfakat‑ı cifrîye delâlet derecesinde bir işârettir.
Hem ﴿فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ ’de tenvin, nun; ve şeddeli (ن) iki (ن) , ve بِهِ ’de telaffuz edilen (ى) sayılmak cihetiyle bin ikiyüz doksandört eder ki, velâdetinin ve hayatının birinci senesidir. Demek bu cümle ile hayat‑ı maddiyesine, evvelki cümle ile de hayat‑ı maneviyesine işâret eder.
Elhâsıl: Bu âyet müteaddid ve çok tabakalarından bir işârî tabakadan hem Risaletü'n‑Nura, hem müellifine, hem bu ondördüncü asrın ibtidâsına, hem ibtidâsındaki Risaletü'n‑Nurun mebde'ine remzen, belki işâreten, belki delâleten bakar.

﴿مَنْ كَانَ مَيْتًاÂyetinin Tetimmesi

﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا… âyetinin kuvvetli işâretini hem te'yid, hem letâfetlendiren üç münâsebet birden Ramazanda kalbime geldi. Kat'î bir kanâat verdi ki, مَيْتًا kelimesine tam münâsib Said’dir. Bu âyet Risale‑i Nur tercümânı olan Said’i مَيِّتْünvânıyla göstermesinin bir hikmeti budur ki:
104
Mevtin muammâsını ve tılsımını Risale‑i Nur ile o açmış; o dehşetli yüzün altında ehl‑i îmâna çok ünsiyetli, sürûrlu, nurlu bir hakikat keşfedip isbât etmiş. Ve mevt‑âlûd hayat‑ı fâniyede boğulan ehl‑i ilhâda karşı, bâkiyâne, hayat‑âlûd, muvakkat bir mevt‑i zâhirî ile gâlibâne mukàbele eder. ﴿كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ sırrına mazhar olan ehl‑i ilhâd, gayr‑ı meşrû müştehiyâtının ibahasıyla süslendirmesine mukâbil, Risale‑i Nur, mevti o aldatıcı, fânî hayata karşı çıkarıp lezzet ve zînetini zîr ü zeber eder. Ve der ve isbât eder ki: Mevt ehl‑i dalâlet için i'dâm‑ı ebedîdir ve o dehşetli darağacından kurtaran ve mevti mübârek bir terhis tezkeresine çeviren yalnız Kur'ân ve îmândır.”
İşte bunun içindir ki, bu hakikat‑i muazzama-i mevtiye, Risale‑i Nurda gayet mühim ve geniş bir mevki almış; hattâ ekser hücumunda mevti elinde tutup ehl‑i dalâletin başına vurur, aklını başına getirmeye çalışır.
İkincisi: Ehl‑i tarîkatın ve bilhassa Nakşîlerin dört esâsından biri ve en müessiri olan râbıta‑i mevt, Eski Said’i Yeni Said’e (R.A.) çevirmiş ve dâima hareket‑i fikriyede Yeni Said’e yoldaş olmuş. Başta İhtiyarlar Risalesi olarak, risalelerde o râbıta, keşfiyâtı göstere göstere ehl‑i îmân hakkında mevtin nurânî ve hayatdâr ve güzel hakikatini görüp gösterdi.
Üçüncüsü: Bu âyet cifir ve ebced hesabıyla her tarafta Said’e hücum eden üç çeşit mevtin temâs zamanını ve tarihini aynen gösterip tevâfuk eder. Demek âyetteki مَيِّتْ kelimesinin efrâdından medâr‑ı nazar bir ferdi ve cifirce onun ismi مَيِّتْ adedine tam tevâfukla hususî işârete mazhar bir mâsadak Said en‑Nursî’dir.
105

Sabri’nin sadâkatinin bir kerâmetidir

Ben namazdan sonra bu tetimmeyi yazarken Sıddık Süleyman’ın halefi Emin, Sabri’nin ﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetine dair parçayı aldığını ve Ramazanın feyzinden onun izâhı gibi nurlar istediğini gördüm. Ne yazdığımı Emin’e gösterdim; hayretle dedi: Bu hem Sabri’nin, hem Risale‑i Nurun bir kerâmetidir.”
Bu âyetteki esrârlı muvâzene‑i Kur'âniyeyi düşünürken, Sûre‑i Hûd’daki ﴿فَاَمَّا الَّذ۪ينَ شَقُوا fıkrasına karşı ﴿وَاَمَّا الَّذ۪ينَ سُعِدُوا فَفِي الْجَنَّةِ ’deki muvâzene hâtıra geldi ve bildirdi ki: Nasıl ki bu ikinci âyet ve birinci fıkra Risale‑i Nurun mesleğine, şâkirdlerine tam tamına ma'nen ve cifirce bakıyor. Öyle de: ﴿فَاَمَّا الَّذ۪ينَ شَقُوا فَفِي النَّارِ لَهُمْ ف۪يهَا زَف۪يرٌ وَشَه۪يقٌ âyeti dahi, Risale‑i Nurun muârızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyanlarının mebde'ine ve fa'âliyet devresine ve müntehâsına cifir ile, tevâfuk ile işâret eder, şöyle ki:
﴿يُر۪يدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ gibi âyetlerin bahsinde Birinci Şuâ’da yedi‑sekiz âyâtın ehemmiyetle gösterdikleri bin üçyüz onaltı ve yedi tarihi ki, Kur'ân’a karşı olan sû‑i kasdın mebde'idir. ﴿فَاَمَّا الَّذ۪ينَ شَقُوا cifirce aynı tarihi gösteriyor. Eğer şeddeli mim, iki mim sayılsa bin üçyüz elliyedi, eğer şeddeli lâm, iki lâm sayılsa bin üçyüz kırkyedi ki bu asrın tâğiyâne fa'âliyet tarihidir. Her iki şeddeli ikişer sayılsa bin üçyüz seksenyedi ki: لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ dehşetli bir cereyanın müntehâsı tarihi olmak ihtimali var.
106
﴿فَفِي النَّارِ لَهُمْ ف۪يهَا زَف۪يرٌ وَشَه۪يقٌ ise bin üçyüz altmışbir; eğer فَفِي النَّارِ ’daki okunmayan (ى) sayılmazsa bin üçyüz ellibir tarihini; eğer şeddeli (ن) , asıl itibariyle bir (ل) , bir (ن) sayılsa yine bin üçyüz otuzbir tarihini ve Harb‑i Umumî ateşinin feryâd u fîzar içindeki yangınını göstererek Cehennem ateşinde zefîr ve şehîk eden ehl‑i şekàvetin azâbını haber verip, ehl‑i îmânı fitnelere düşüren şakìlerin hem dünyada, hem âhirette cezalarına işâret eder.
Aynen öyle de, bu asra da zâhiren bakan, esrârlı olan Sûre‑i ﴿وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ ’den şu âyetin ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَر۪يقِ ifâdesi gibi hem İstanbul’un iki harîk‑ı kebîri, hem Harb‑i Umumî’nin dehşetli yangınını, Cehennem azâbı gibi o fitnenin bir cezasıdır diye işâret eder.
Elhâsıl: Bu âyet her asra baktığı gibi bu asra daha ziyâde nazar‑ı dikkati celbetmek için cifirce bu asrın üç‑dört devresinin tarihlerine ve hâdiselerine işâret ve mânâsının sûretiyle ve tarz‑ı ifâdesiyle iki cereyanın keyfiyetlerine ve vaziyetlerine îmâ eder.
Sabri’nin mektûbu yolda iken ve gelmeden evvel o mektûbun manevî te'siri ile bu âyeti ve ﴿اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا âyetiyle beraber düşünürken hâtırıma geldi. Risale‑i Nur bu derece kuvvetli işâret‑i Kur'âniyeye ve şâkirdleri bu kadar kıymetli beşâret‑i Furkàniye’ye ve aktâbların iltifatına mazhariyetin sırrı ve hikmeti, musîbetin azameti ve dehşetidir ki, hiçbir eserin mazhar olmadığı bir kudsî takdir ve tahsin almış.
107
Demek ehemmiyet onun fevkalâde büyüklüğünden değil, belki musîbetin fevkalâde dehşetine ve tahribâtına karşı mücâhedesi cüz'î ve az olduğu hâlde, gayet büyük öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki bu âyette işâret ve beşâret‑i Kur'âniye’de ifâde eder ki, Risale‑i Nur dâiresi içine girenler tehlikede olan îmânlarını kurtarıyorlar ve îmânla kabre giriyorlar ve Cennet’e gidecekler diye müjde veriyorlar. Evet bazı vakit olur ki, bir nefer gördüğü hizmet için bir müşîrin fevkıne çıkar, binler derece kıymet alır.
İhtar: Geçmiş ve gelecek âyetlerin işâretleri yalnız tevâfukla değil, belki herbir âyetin mânâ‑yı küllîsindeki cüz'iyât‑ı kesîresinden bir cüz'î ferdi Risale‑i Nur olduğuna îmâen, münâsebet‑i maneviyeye göre cifrî ve ebcedî bir tevâfukla o münâsebeti te'yiden ve ona binâen hususî ona bakar demektir.

Altıncı Âyet

Sûre‑i Hadîdde ﴿وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ Yani: Karanlıklar içinde size bir nur ihsân edeceğim ki, o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz.” Lillâhi'l‑Hamd, Risale‑i Nur bu kudsî ve küllî mânâsının parlak bir ferdi olduğu gibi, نُورًا ’deki tenvin (ن) sayılmak cihetiyle bin üçyüz onsekiz adediyle Resâili'n‑Nur müellifi tedrîsten, te'lif vazifesine ve mücâhidâne seyahate başladığı zamanın beş sene evvelki zamanına ve çok âyetlerin işâret ettikleri bin üçyüz onaltı tarihindeki mühim bir inkılâb‑ı fikrîden iki sene sonraki zamana tevâfuk eder ki; o zaman istihzarât‑ı nuriyeye başladığı aynı tarihtir.
108
İşte şu nurlu âyet, hem mânâca, hem cifirce tevâfuku ise, umum vücûhu ayn‑ı şuûr olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’da elbette ittifakî ve tesâdüfî olamaz.

Yedinci Âyet

﴿وَيُحِقُّ اللّٰهُ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ şu âyet‑i meşhûrenin küllî mânâsının bu zamanda zâhir bir mâsadakı Risaletü'n‑Nur olduğu gibi, Lafzullâh’taki şeddeli lâm, bir lâm; ve بِكَلِمَاتِهِ ’deki melfûz ya sayılmak şartıyla dokuzyüz doksansekiz adediyle Risaletü'n‑Nurun dokuzyüz doksansekiz adedine tam tamına tevâfukla, münâsebet‑i maneviyeye binâen remzen ona bakar. Ve bu remzi latîfleştiren ve kuvvet veren münâsebetlerin birisi şudur ki:
Risaletü'n‑Nurun eczâları Sözler nâmıyla iştihâr etmişler. Sözler ise Arapça Kelimâttır ve o kelimât ile Kur'ânın hakàikını o derece mahz‑ı hak ve ayn‑ı hakikat olduğunu isbât etmiş ki, bu zamanın dinsiz feylesoflarını tam susturuyor.

Sekizinci Âyet

﴿قُلْ اِنَّن۪ي هَدٰين۪ي رَبّ۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ’dir. Şu âyet‑i meşhûre küllî mânâsının bu asırda muvâfık ve münâsib bir ferdi Risaletü'n‑Nur olduğu gibi, cifirle ﴿صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ kelimesi, صِرَاطٍ ’deki tenvin, nun sayılmak cihetiyle Risaletü'n‑Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize yine iki sırlı (Hâşiye) fark ile baktığı gibi, ﴿هَدٰين۪ي رَبّ۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ cümlesinin makam‑ı ebcedîsi ile bin üçyüz onaltı ederek Risale‑i Nur müellifinin tedrîsiyle istihzarât‑ı Nuriyede bulunduğu en harâretli tarihi olan bin üçyüz onaltı adedine tam tamına tevâfuk eder.
109

Dokuzuncu Âyet

Hem El‑Bakara Sûresi’nde, hem Lokman Sûresi’nde ﴿فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى cümlesidir. Yani: Allah’a îmân eden hiç kopmayacak bir zincir‑i nurânîye yapışır, temessük eder.” Risale‑i Nur ise, îmân‑ı Billâh’ın Kur'ânî bürhânlarından bu zamanda en nurânîsi ve en kuvvetlisi olduğu tahakkuk ettiğinden, bu ﴿بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى külliyetinde hususî dâhil olduğuna te'yiden, makam‑ı cifrîsi bin üçyüz kırkyedi ederek Risaletü'n‑Nur intişarının fevkalâde parlaması tarihine tam tamına tevâfukla bakar ve bu ondördüncü asırda Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinden neş'et eden bir urvetü'l‑vüskà ve zulümâttan nura çıkaracak bir vesile‑i nurâniye Risale‑i Nur olduğunu remzen bildirir.

Onuncu Âyet

﴿يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَٓاءُ

Onbirinci Âyet

﴿وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ

Onikinci Âyet

﴿وَيُزَكّ۪يكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ âyetleridir. Meâl‑i icmâlîleri der ki: Kur'ân hikmet‑i kudsiyeyi size bildiriyor. Sizi manevî kirlerden temizlendiriyor.” Bu üç âyetin küllî ve umumî mânâlarında Risalei'n‑Nur kasdî bir sûrette dâhil olduğuna iki kuvvetli emâre var.
110
Birisi Şudur Ki: Risalei'n‑Nurun müstesnâ bir hàssası, ism‑i Hakem ve Hakîm’in mazharı olup bütün safahâtında, mebâhisinde nizâm ve intizam‑ı kâinâtın âyinesinde ism‑i Hakem ve Hakîm’in cilveleri olan Hikmet‑i Kudsiyeyi ve Hikemiyât‑ı Kur'âniyeyi ders veriyor. Mevzûu ve neticesi Hikmet‑i Kur'âniye’dir.
İkinci Emâre:
Birinci Âyet: Bin üçyüz yirmiiki ederek makam‑ı ebcedî ile Risalei'n‑Nur müellifinin doğrudan doğruya ulûm‑u âliyeden (اٰلِيَه) başını kaldırıp Hikmet‑i Kur'âniye’ye müteveccih olarak hàdimü'l‑Kur'ân vaziyetini aldığı tarihtir ki, bir sene sonra İstanbul’a gitmiş, manevî mücâhedesine başlamış.
İkinci Âyet İse: Makam‑ı cifrîsi bin üçyüz iki ederek Risale‑i Nur müellifinin Kur'ân dersini aldığı tarihe tam tamına tevâfuk ile remzen Kur'ânın bâhir bir bürhânı olan Resâili'n‑Nura bakar.
Üçüncü Âyet İse: Bin üçyüz otuzsekiz olduğundan Hikmet‑i Kur'âniye’yi Avrupa hükemâsına karşı parlak bir sûrette gösterebilen ve gösteren Risalei'n‑Nur müellifi, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de Hikmet‑i Kur'âniye’yi müdafaa etmekle, hattâ İngiliz’in başpapazı suâl ettiği ve altıyüz kelime ile cevab istediği altı suâline altı kelime ile cevab vermekle beraber, inzivaya girip bütün gayretiyle Kur'ânın ilhâmâtından Risale‑i Nurun mes'elelerini iktibasa başladığı aynı tarihe tam tamına tevâfukla remzen bakar.

Onüçüncü Âyet

Sûre‑i Âl-i İmran’da ﴿وَمَا يَعْلَمُ تَأْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ
111

Ondördüncü Âyet

Sûre‑i Nisâ’da ﴿لٰكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ
Bu iki âyet bu asra da hususî bakarlar.
Birincisinin meâli gösteriyor ki: Ehl‑i dalâlet müteşâbihât‑ı Kur'âniye’yi yanlış te'vilât ile tahrifine ve şübheleri çoğaltmasına çalıştığı bir zamanda, ilimde rüsuhu bulunan bir tâife o müteşâbihât‑ı Kur'âniye’nin hakîki te'villerini beyân edip ve îmân ederek o şübehâtı izâle eder. Bu küllî mânânın her asırda mâsadakları ve cüz'iyâtları var.
Harb‑i Umumî vâsıtasıyla, bin seneden beri Kur'ân aleyhinde terâküm eden Avrupa i'tirâzları ve evhâmları Âlem‑i İslâm içinde yol bulup yayıldılar. O şübehâtın bir kısmı fennî şeklini giydi, ortaya çıktı. Bu şübehâtı ve i'tirâzları bu zamanda def'eden başta Risalei'n‑Nur ve şâkirdleri göründüğünden, bu âyet bu asra da baktığından Risalei'n‑Nur ve şâkirdlerine remzen bakmakla beraber, ulemâ‑i müteahhirînin mezhebine göre اِلَّا اللّٰهُ ’da vakfedilmez. O hâlde makam‑ı cifrîsi aynen ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى ’nın makamı gibi bin üçyüz kırkdört ederek Resâili'n‑Nur ve şâkirdlerinin meydân‑ı mücâhede-i maneviyeye atılmaları tarihine tam tamına tevâfukla, onları da bu âyetin harîm‑i kudsîsinin içine alıyor.
Hem haşrin en kuvvetli ve parlak bir bürhânı olan Onuncu Söz’ün etrafa yayılması tarihine ve Kur'ânın kırk vecihle mu'cize olduğunu beyân eden Yirmibeşinci Söz’ün iştihârı hengâmına, hem ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى adedine tam tamına tevâfukla bakar.
112
Eğer mezheb‑i selef gibi اِلَّا اللّٰهُ ’da vakıf olsa, o hâlde اَلرَّاسِخُونَ ’deki şeddeli (ر) , iki (ر) sayılsa bin üçyüz altmış küsûr ederek Risaletü'n‑Nur şâkirdlerinin bundan onbeş‑yirmi sene sonraki râsihâne ve muhakkìkâne olan ilimlerine ve îmânlarına remzen baktığı gibi, şeddeli (ر) , asıl itibariyle bir (ل) , bir (ر) sayılsa bin ikiyüz oniki ederek, bundan bir buçuk asır evvel Mevlâna Hâlid Zülcenâheynin Hindistan’dan getirdiği parlak bir ilm‑i hakikat rüsuhuyla, o zamanda meydân alan te'vilât‑ı fâsideyi ve şübehâtı dağıtarak yüz senede elli milyondan ziyâde insanları dâire‑i irşadına aldığı ve tenvir ettiği zamanın tarihine tam tamına tevâfukla bakar.
İkinci Âyet olan ﴿اَلرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ şeddeli (ر) , aslına nazaran bir (ل) , bir (ر) sayılmak cihetiyle makam‑ı ebcedîsi bin üçyüz kırkdört etmekle, her asra baktığı gibi bu asra da hususî remzen bakar. Ve ilm‑i hakikatte râsihâne çalışan ve kuvvetli îmân eden bir tâifeye işâret eder. Ve çok âyetlerin ehemmiyetle gösterdikleri bu bin üçyüz kırkdörtte Risaletü'n‑Nur ve şâkirdlerinden daha ziyâde bu vazifeyi müşkül şerâit içinde sebatkârâne yapan zâhirde görülmüyor. Demek bu âyet onları dahi dâire‑i harîmine hususî dâhil ediyor.

Onbeşinci Âyet

﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُب۪ينًا Şu âyet bu zamana dahi hitâb eder. Çünkü tamam مُب۪ينًا hariç kalsa bin üçyüz altmış küsûr eder. Eğer ﴿قَدْ جَٓاءَكُمْ ’den sonraki olsa بُرْهَانٌ ve نُورًا kelimelerindeki tenvinler, nun sayılsa bin üçyüz on eder. Demek bu asra da hitâb eder.
113
Hem ﴿قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ cümlesi yalnız dört farkla Furkàn adedine tevâfukla sarîhan baktığı gibi, o kudsî bürhân‑ı İlâhînin bu zamanda parlak ve kuvvetli bir bürhânı olan Resâili'n‑Nura dahi, ikinci cümlesi olan: ﴿اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُب۪ينًا adedi, iki tenvin vakıfta iki elif sayılmak cihetiyle beşyüz doksansekiz ederek aynen tam tamına Resâili'n‑Nura ve Risalei'n‑Nur adedine tevâfuk ile o semâvî bürhân‑ı kudsînin yerde bir bürhânı, Resâili'n‑Nur olduğunu remzen haber veriyor.
İhtar: Sözler’in üç ismi olan Risalei'n‑Nur veya Resâili'n‑Nur veya Risaletü'n‑Nurdaki şeddeli (ن) , iki (ن) sayılmak, cifirce ağlebî bir kaidedir. Şeddeli harf bazen bir, bazen iki sayılabilir.

Onaltıncı Âyet

﴿لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌ ’dur. Şu şifâlı âyet çok zamandır benim dertlerimin şifâsı ve ilâcı olduğu gibi, eczâhâne‑i kübrâ-yı İlâhiye olan Kur'ân‑ı Hakîm’in tiryâkî ilâçlarından, Risalei'n‑Nur eczâlarının kavanozlarından alarak, belki bin manevî dertlerime bin kudsî şifâyı buldum ve Resâili'n‑Nur şâkirdleri dahi buldular. Ve fenden ve felsefenin bataklığından çıkan ve tedâvisi çok müşkül olan ve zındıka hastalığına mübtelâ olanlardan çokları onunla şifâlarını buldular.
İşte her derde şifâ olan Kur'ânın ilâçlarının bu zamanda bir kısım kavanozları hükmünde bulunan Resâili'n‑Nur dahi, bu şifâdar âyetin bir medâr‑ı nazarı olduğuna kuvvetli bir emâre şudur ki:
Bu âyetin makam‑ı cifrîsi olan bin üçyüz kırkaltı adedi Resâili'n‑Nurun bin üçyüz kırkaltıda şifâdarâne etrafa intişarının tarihine ve Mu'cizât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm nâmında olan risale‑i hàrikanın zaman‑ı te'lifine tam tamına tevâfukudur. Şu tevâfuk hem münâsebet‑i maneviyeyi te'yid ve onunla teeyyüd eder, hem remizden işâret derecesine çıkarıyor.
114

Onyedinci Âyet

﴿فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ ’deki ﴿قُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ ’nün makam‑ı cifrîsi şeddeli lâm’lar birer lâm ve şeddeli kâf bir kâf sayılmak cihetiyle bin üçyüz yirmidokuz ederek, Harb‑i Umumî’nin başlangıcı zamanında Resâili'n‑Nurun başlangıcı olan İşârâtü'l‑İ'câz tefsirinin tarih‑i te'lifine tam tamına tevâfukla beraber, şeddeli kâf iki kâf sayılmak cihetiyle bin üçyüz kırkdokuz ederek Harb‑i Umumî’nin verdiği sarsıntılar zamanında Resâili'n‑Nurun ﴿حَسْبِيَ اللّٰهُdiyerek, ehl‑i dünyadan hiçbir yerde himâye görmeden, belki tehâcüme hedef olmakla beraber; çekinmeyerek, yalnız başlarıyla, müşkülât içinde envâr‑ı Kur'âniyeyi neşrettikleri aynı tarihe tam tamına tevâfuku ise, her cihetiyle ayn‑ı şuûr olan âyâtta elbette tesâdüfî olamaz. Belki bu gibi âyetler, en müşkül zaman olan bu asra dahi hususî bakarlar ve o âyâtı kendilerine rehber ittihàz eden bir kısım şâkirdlerine hususî iltifat edip iltifatlarıyla teşci' ederler.
Bu âyet, sâbık âyetler gibi münâsebet‑i maneviyesi gerçi zâhiren görünmüyor; fakat bir cihetle Resâili'n‑Nur ile bir nev'i münâsebeti vardır. Şöyle ki; onüç senedir (Hâşiye) bu âyet Risaletü'n‑Nur müellifinin ve sonra hàs şâkirdlerinin mağribden sonra bir vird‑i hususîleridir. Hem bu âyetin mânâsına bu zamanda tam mazhar ve herkes onlardan çekinmesinden fütûr getirmeyerek ﴿حَسْبِيَ اللّٰهُ deyip mütevekkilâne müşkülât‑ı azîme içinde envâr‑ı îmâniyeyi ve esrâr‑ı Kur'âniyeyi neşreden, ehl‑i îmânı me'yûsiyetten kurtaran başta Risaletü'n‑Nur ve şâkirdleridir.
115

Onsekizinci Âyet

﴿اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ ’dir. Bu âyet meâliyle hizbullâhın zâhirî mağlûbiyetinden gelen me'yûsiyeti izâle için kudsî bir tesellî verir ve hizbullâh olan hizb‑i Kur'ânînin hakikatte ve âkıbette galebesini haber verir. Ve bu asırda hizb‑i Kur'ânînin hadsiz efrâdından Resâili'n‑Nur şâkirdleri tezâhür ettiklerinden, bu âyetin küllî mânâsında hususî dâhil olmalarına bir emâre olarak makam‑ı cifrîsi olan bin üçyüz elli adedi ile Resâili'n‑Nur şâkirdlerinin zâhirî mağlûbiyetleri ve bir sene sonra mahbusiyetleri içinde manevî galebeleri ve metânetleri ve haklarında yapılan müdhiş imha plânını akîm bırakan ihlâsları ve kuvve‑i maneviyeleri tezâhür etmesinin Rûmî tarihi olan bin üçyüz elli ve ellibir ve elliiki adedine tam tamına tevâfuku elbette şefkatkârâne, teselliyetdârâne bir remz‑i Kur'ânîdir.

Ondokuzuncu Âyet

Risale-i Nurdaki da'vâları isbât etmeğe hazırım ve hem de isbât etmişim — Sikke-i Tasdik-i Gaybî | risaleinur.site