Dördüncü Remz
İmâm‑ı Ali (R.A.), Sirâcü'n‑Nur’dan haber verdikten sonra yine otuzüç ve bir cihetle otuziki aded Süryânîce esmâyı ta'dâd ederken, Risale‑i Nurun en kuvvetli, en kıymetdâr olan Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi’ne ve Otuzikinci Söz’e kuvvetli işâret ettiği gibi, sâir risalelere de remzen veya îmâen veya telvihen bakar. Evet Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Risale‑i Nura bakarak Süryânî isimleri dercederek diyor:
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ❋ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ
153
بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَشَرَنْطَخٍ ❋ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ
بِيَاهٍ وَيَا يُوهٍ نَمُوهٍ اَصَالِيًا ❋ بِطَمْطَامٍ مِهْرَاشٍ لِنَارِ الْعِدَاسَمَتْ
بِهَالٍ اَه۪يلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ ❋ طَهِيٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ
اَنُوخٍ بِيَمْلُوخٍ وَاَبْرُوخٍ اُقْسِمَتْ ❋ بِتَمْل۪يخِ اٰيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ
اَبَاز۪يخَ بَيْذُوخٍ وَذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا ❋ خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ(❋)
بِبَلْخٍ وَسِمْيَانٍ وَبَازُوخٍ بَعْدَهَا ❋ بِذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْ
بِشَلْمَخَتٍ اِقْبَلْ دُعَائ۪ي…
diye duâ ile hatmeder.
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) başta sarâhat ile haber verdiği Risale‑i Nuru, Sirâcü'n‑Nur ve Sirâcü's‑Sürc nâmıyla Birinci Mertebede âşikâr onu gösterip ta'dâd ederken, tâ Yirmibeşe geldiği vakit بِتَمْل۪يخِ اٰيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ der. Âyât‑ı Kur'âniye’nin i'câzlarını beyân ve Kur'ânın kırk vecihle mu'cize olduğunu yedi aded küllî vecihlerde isbât eden Risale‑i Nurun en meşhûr ve parlak risalesi olan Yirmibeşinci Söz nâmındaki Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesine işâret eder.
Çünkü başta Sirâcü'n‑Nur’un birinci mertebede sayılması, hem بِتَمْل۪يخِ اٰيَاتٍ fıkrasında اٰيَاتٍ kelimesinin bulunması, hem yirmibeşinci mertebede zikretmesi, kuvvetli bir karînedir ki; pek çok âyetleri zikredip, i'câzları ve sırları beyân eden Yirmibeşinci Söz’e mânâ‑yı mecâzî ile bakar. Ve sûrelerin ta'dâdında dahi yine yirmibeşinci mertebede ibareyi değiştirip, baştan başlar gibi بِحَقِّ تَبَارَكَ diyerek, Risale‑i Nurun en mübârek ve bereketli olan Yirmibeşinci Söz’ün ehemmiyetini gösteriyor.
154
Sonra yirmialtı ve yedide; اَبَاز۪يخَ بَيْذُوخٍ وَذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا der. Sonra otuz ve otuzbirincide: بِبَلْخٍ وَسِمْيَانٍ وَبَازُوخٍ بَعْدَهَا deyip, yine ibareyi değiştirip بَعْدَهَا kelimesini zikreder. Gayet zâhir ve kuvvetli bir karîne ile ictihâda dair Yirmiyedinci Söz’ün sahâbeler hakkındaki çok mühim ve kıymetdâr zeylini ve Mi'râca dair Otuzbirinci Söz’ün Şakk‑ı Kamere dair ve ona çok ihtiyaç bulunan ehemmiyetli zeylini بَعْدَهَا kelimesiyle gösterir gibi, kuvvetli işâret eder.
Ben itiraf ediyorum ki; ben bu zeyilleri unutmuştum. İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) bu ihtarı ile tahattur ettim. Şakk‑ı Kamer’i sâbıkan yazdım. Şimdi bu ânda sahâbeler hakkındaki zeyli hatırladım.
İşte mâdem ilm‑i belâğat ve fenn‑i beyânda bir tek karîne ile mecâzî bir mânâ murad olunabilir ve bir tek münâsebetle, bir mefhûma işâret bulunsa, o mefhûm bir mânâ‑yı işârî olarak kabûl edilir. Elbette zâhir ve çok karînelerden ve emârelerden kat'‑ı nazar, yalnız bu iki yerde tam zeyillerin bulunduğu aynı makamda ve zeyl mânâsında olan بَعْدَهَا kelimesini tekrar sûretinde ifâdeyi değiştirerek söylemesi, tam bir karînedir ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) mânâ‑yı hakîkisinden başka, bir mânâ‑yı mecâzî ve işârîyi dahi ifâde etmek istiyor.
Sonra yirmidokuzuncu mertebede, heybetli bir tarzda خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ der. Yirmibeşte geçen ve sırları bilmek mânâsında olan تَشَمَّخَتْ kelimesini tekrar ile sâbıkan beyân ettiğimiz hàrikalı Yirmidokuzuncu Söz’e kuvvetli bir karîne ile işâret eder.
155
Sonra otuzikinci mertebede sûrelerin ta'dâdında ehemmiyetle işâret ettiği risale‑i câmia olan Otuzikinci Söz’e yine nazar‑ı dikkati kuvvetli celbetmek için ذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْ ve bir nüshada بِهِ الْكَوْنُ عُطِّرَتْ yani “İsm‑i Adl ve İsm‑i Hakem’in tecellîsiyle ve adâlet ve mîzanıyla ve intizam ve hikmetiyle dünya tamir edilir. Tahribden kurtulur.” İkinci nüsha ile o iki ismin râyiha‑i tayyibesiyle ve çok hoş kokularıyla, dünya güzel kokular alır. Attar dükkânı gibi râyiha‑i tayyibe verir.
İşte, İsm‑i Adl ve İsm‑i Hakem’in parlak bir âyineleri ve bir tefsirleri hükmünde olan Otuzikinci Söz’e parmak basıyor ve mânâ‑yı mecâzî sûretinde ifâde eder.
ذَيْمُوخٍ kelimesinin tekrarıyla Sözler otuzüç iken, bir mertebesi mektûblardan ibaret olduğuna ve Otuzikinci Söz, son mertebesi bulunduğuna îmâ eder.
Ben Süryânî kelimelerinin mânâlarını tamamıyla bilemediğimden ve İmâm‑ı Gazâlî (R.A.) dahi tamamıyla izâh etmediğinden, Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) o kelimeler ile sâir risalelere işârâtını şimdilik bırakıyorum.
Beşinci Remz
Mâdem Celcelûtiye vahy ile Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a nâzil olmuş. Ve Allâmü'l‑Guyûb’un ilmiyle ifâde‑i mânâ eder. Hem mâdem Celcelûtiye اَقِدْ كَوْكَب۪ي ve تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkralarında mânâ‑yı mecâzî ile o kasidenin hakikatini isbât eden Risale‑i Nura sarîhan ve onun onüç ehemmiyetli risalelerine işâreten haber vermekle beraber فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذ۪ي جَلَّ قَدْرُهُ ’da dahi o kasidenin bir esâsı olan اَلْاِسْمُ الْمُعَظَّمُ ile çok iştigâl ve istimdâd eden Risale‑i Nur müellifine ve bunun onüç ehemmiyetli vâkıât‑ı hayatına îmâen, remzen, işâreten mânâ‑yı mecâzî ile haber veriyor. Hem mâdem mânâ‑yı mecâzî ile ve mefhûm‑u işârînin murad olmasına bir zaîf karîne ve bir gizli emâre ve bir tek münâsebet kâfî geliyor. Hem mâdem Risale‑i Nur ve risalelerine ve müellifi ve ahvâline olan işâretler birbirine karîne olur. Belki mes'elenin vahdeti itibariyle umum işâretler, karîneleriyle beraber herbirisine kuvvetli bir karîne ve kavî bir emâre hükmündedir.
156
Elbette diyebiliriz ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) nasıl ki başta: بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوح۪ي بِهِ اهْتَدَتْ ❋ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ
Yani, “hazine‑i esrâr olan ﴿﷽﴾ ile başladım. Rûhum, onun ile o hazineyi keşfetti” diyerek sâir işârâtın karînesiyle bir mânâ‑yı işârî ve bir medlûl‑ü mecâzî sûretinde Risale‑i Nurun ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ ’ı hükmünde ve fâtihası ve besmelesi ve ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ ’daki büyük sırrın hakikatini beyân eden ve kısa ve gayet kuvvetli Birinci Söz nâmında olan ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ Risalesine îmâ, belki remz, belki işâret ediyor.
Aynen öyle de; sâir işârâtın karîne ve münâsebetiyle ve hurûf‑u Kur'âniye’nin esrârından bahseden ve Rumûzât‑ı Semâniye nâmında bulunan sekiz küçük risalelerin mâhiyetlerini andırır bir tarzda, ibareyi değiştirerek hurûfların esrârıyla istimdâd etmeğe başlaması, karîne‑i latîfesiyle muazzam duâ ve münâcât ve câmi' kasem‑i istimdâdînin âhirlerinde ve Sözler’e ve Mektûblar’a işâretten sonra بِوَاحِ الْوَحَا بِالْفَتْحِ وَالنَّصْرِ اَسْرَعَتْfıkrasıyla Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısım esrâr‑ı hurûf-u Kur'âniye’yi beyân eden Rumûzât‑ı Semâniye nâmında sekiz küçük risalelerin en mühimleri ve Feth‑i Mekke ve Feth‑i Şam ve Feth‑i Kudüs ve Feth‑i İstanbul gibi çok fütûhât‑ı İslâmiyeden gaybî haber veren Sûre‑i ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ﴾ ’nun esrârını beyân ile, fütûhât‑ı İslâmiyenin pehlivanı olan Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) nazar‑ı dikkatini celbeden Fetih ve Nasr risalesine, hem Sûre‑i Feth’in en mühim ve en âhir âyetin beş vecih ile i'câzını beyân ve isbât ile, kahraman‑ı İslâm Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) nazar‑ı dikkatini celbeden gayet kıymetli olan âyet‑i Fetih risalesi nâmındaki küçük bir risaleye îmâ, belki işâret eder, i'tikàdındayım. Böyle i'tikàda iştirâk edilmezse de i'tirâz edilmemeli.
157
Altıncı Remz
Mâdem Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.), Üstad‑ı Kudsîsinden aldığı derse binâen, Kur'ân’a taalluk eden gelecek hâdisâttan haber veriyor. Ve “benden sorunuz” diye müteaddid ve doğru haberleri verip bir şah‑ı velâyet olduğunu öyle kerâmetlerle isbât etmiş. Ve mâdem bu asırda Avrupa dinsizleri ve ehl‑i dalâlet münâfıkları, dehşetli bir sûrette Kur'ân’a hücumu hengâmında Risale‑i Nur o seyl‑i dalâlete karşı mukâvemet edip, Kur'ânın tılsımlarını keşfederek hakikatini muhâfaza ediyor. Ve mâdem اَقِدْ كَوْكَب۪ي بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً ❋ مَدَى الدَّهْرِ وَالْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ
fıkrasıyla Yirmisekizinci Lem'a’da isbât edildiği gibi sarâhate yakın bir sûrette Risale‑i Nura işâret etmekle beraber Sûre‑i Nur’daki Âyetü'n‑Nur’un Risale‑i Nura işâretine işâret eder. Ve mâdem اَقِدْ كَوْكَب۪ي بِالْاِسْمِ نُورًا mânâ ve cifirce tam tamına Risale‑i Nura tevâfuk ediyor.
Elbette diyebiliriz ki; bu fıkranın akabinde:
158
بِاٰجٍ اَهُوجٍ جَلْمَهُوجٍ جَلَالَةٍ ❋ جَل۪يلٍ جَلْجَلَيُّوتٍ جَمَاهٍ تَمَهْرَجَتْ
بِتَعْدَادِ اَبْرُومٍ وَسِمْرَازٍ اَبْرَمٍ ❋ وَبَهْرَةِ تِبْر۪يزٍ وَاُمٍّ تَبَرَّكَتْ
fıkrasıyla Risale‑i Nurun bidâyette Oniki Söz nâmında iştihâr ve intişar eden oniki küçük risalelerine اَقِدْ كَوْكَب۪ي karînesiyle, bu fıkradaki oniki Süryânî kelimeler onlara birer işârettir. Gerçi elimde bulunan Celcelûtiye nüshası en sahîh ve en mu'temeddir. İmâm‑ı Gazâlî (R.A.) gibi çok imâmlar Celcelûtiye’yi şerh etmişler. Fakat bu Süryânî kelimelerin mânâsını tam bilmediğimden ve nüshalarda ihtilâf bulunduğundan, herbirisinin vech‑i işâretini ve münâsebetini şimdilik bilmediğimden bırakıyorum.
Elhâsıl: Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) bir defa اَقِدْ كَوْكَب۪ي fıkrasıyla âhir zamanda Risale‑i Nuru duâ ile Allah’tan niyâz eder, ister ve bidâyette oniki risaleden ibaret bulunduğundan yalnız oniki risalesine işâret ediyor. İkinci defada تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla daha sarîh bir sûrette Risale‑i Nuru medh ü senâ ile göstererek tekemmülüne işâreten, umum Sözleri ve Mektûbları ve Lem'aları remzen haber verir. Hem Oniki Söz nâmı ile çok intişar eden o küçücük risaleler bu fıkradaki kelimeler gibi birbirine ismen ve sûreten benzedikleri gibi, bedî' mânâsında olan Celcelûtiye kelimesine mutâbık olarak herbiri gayet bedî' bir tarzda, güzel bir temsîl ile, büyük ve derin bir hakikat‑i Kur'âniyeyi tefsir ve isbât eder.
Eğer bir muannid tarafından denilse: “Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) bu umum mecâzî mânâları irâde etmemiş?”
159
Biz de deriz ki: Farazâ Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) irâde etmezse, fakat kelâm delâlet eder. Ve karînelerin kuvvetiyle işârî ve zımnî delâletle mânâları içine dâhil eder. Hem mâdem o mecâzî mânâlar ve işârî mefhûmlar haktır, doğrudur ve vâkıa mutâbıktır; ve bu iltifata lâyıktırlar ve karîneleri kuvvetlidir. Elbette Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) böyle bütün işârî mânâları irâde edecek küllî bir teveccühü farazâ bulunmazsa – Celcelûtiye vahy olmak cihetiyle – hakîki sâhibi, Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) Üstadı olan Peygamber‑i Zîşan’ın (A.S.M.) küllî teveccühü ve Üstadının Üstad‑ı Zülcelâl’inin ihâtalı ilmi onlara bakar, irâde dâiresine alır.
Bu hususta benim hususî ve kat'î ve yakìn derecesindeki kanâatimin bir sebebi şudur ki: Müşkülât‑ı azîme içinde el‑Âyetü'l-Kübrâ’nın tefsir‑i ekberi olan Yedinci Şuâ’ı yazmakta çok zahmet çektiğimden, bir kudsî tesellî ve teşvike cidden çok muhtaç idim. Şimdiye kadar mükerrer tecrübeler ile bu gibi hâletlerimde inâyet‑i İlâhiye imdâdıma yetişiyordu. Risaleyi bitirdiğim aynı vakitte hiç hâtırıma gelmediği hâlde, birden bu kerâmet‑i Aleviyenin zuhûru bende hiçbir şübhe bırakmadı ki; bu dahi benim imdâdıma gelen sâir inâyet‑i İlâhiye gibi Rabb‑i Rahîm’in bir inâyetidir. İnâyet ise aldatmaz, hakikatsiz olmaz.
Yedinci Remz
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) nasıl ki
……………………. ❋ وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ
وَبِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلٰهَنَا ❋ وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ ❋ وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ
160
diye birinci fıkrasıyla Yedinci Şuâ’a işâret etmiş. Öyle de, aynı fıkra ile “Àlî bir tefekkürnâme ve Tevhide dair yüksek bir mârifetnâme” nâmında olan Yirmidokuzuncu Arabî Lem'aya dahi işâret eder. İkinci fıkrasıyla İsm‑i A'zam ve Sekîne denilen Esmâ‑i Sitte-i meşhûrenin hakikatlerini gayet àlî bir tarzda beyân ve isbât eden ve Yirmidokuzuncu Lem'ayı takib eyleyen Otuzuncu Lem'a nâmında altı nükte‑i esmâ risalesine بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ cümlesiyle işâret ettiğinden sonra akabinde Risale‑i Esmâ’yı takib eden Otuzbirinci Lem'anın Birinci Şuâ’ı olarak otuzüç âyet‑i Kur'âniye’nin Risale‑i Nura işârâtını kaydedip, hesab‑ı cifrî münâsebetiyle baştan başa ilm‑i hurûf risalesi gibi görünen ve bir mu'cize‑i Kur'âniye hükmünde bulunan risaleye حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ kelimesiyle işâret edip, der‑akab وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelâmıyla dahi risale‑i hurûfiyeyi takib eden ve Âyetü'l‑Kübrâ’dan ve başka Resâil‑i Nuriye’den terekküb eden ve Asâ‑yı Mûsa nâmını alan ve Asâ‑yı Mûsa gibi, dalâletin ve şirkin sihirlerini ibtal eden Risale‑i Nurun şimdilik en son ve âhir risalesine Asâ‑yı Mûsa nâmını vererek işâretle beraber, manevî karanlıkları dağıtacağını müjde ediyor.
Evet وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى kelimesiyle Yedinci Şuâ’a işâreti, kuvvetli karîneler ile isbât edildiği gibi, aynı kelime, diğer bir mânâ ile elhak Risale‑i Nurun Âyetü'l-Kübrâ’sı hükmünde ve ekser risalelerin rûhlarını cem'eden ve Arabî bulunan Yirmidokuzuncu Lem'aya bu kelâm “müstetbeâtü't‑terâkib” kaidesiyle ona bakıyor, efrâdına dâhil ediyor. Öyle ise; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) dahi bu fıkradan ona bakıp işâret eder diyebiliriz.
161
Hem sâir işârâtın karînesiyle, hem Mektûbat’tan sonra Lem'alar’a, başka bir tarz‑ı ibare ile îmâ ederek Lem'aların en parlağının te'lifi, dehşetli bir zamanda ve hapis ve i'dâmdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için, mânâ‑yı mecâzî ve mefhûm‑u işârî ile Hazret‑i Ali (R.A.) kendi lisânını, büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına isti'mâl ederek وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ yani: “Yâ Rab! Beni kurtar, emân ve emniyet ver!” diye duâ etmesiyle, tam tamına Eskişehir Hapishânesinde i'dâm ve uzun hapis tehlikesi içinde te'lif edilen Yirmidokuzuncu Lem'anın ve sâhibinin vaziyetine tevâfuk karînesiyle kelâm, zımnî ve işârî, delâlet ettiğinden diyebiliriz ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) dahi bundan, ona işâret eder.
Hem Otuzuncu Lem'a nâmında ve altı nükte olan Risale‑i Esmâ’ya bakarak وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى deyip sâir işârâtın karînesiyle, hem Yirmidokuzuncu Lem'aya takib karînesiyle, hem ikisinin isimde ve esmâ lafzında tevâfuk karînesiyle, hem teşettüt‑ü hâle ve sıkıntılı bir gurbete ve perîşaniyete düşen müellifi, onun te'lifi bereketiyle tesellî ve tahammül bulmasına ve mânâ‑yı mecâzî cihetinde, Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) lisânıyla kendine duâ olan وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ yani “İsm‑i A'zam olan o esmâ risalesinin bereketiyle beni teşettütten, perîşaniyetten hıfz eyle yâ Rabbî” meâli, tam tamına o risale ve sâhibinin vaziyetine tevâfuk karînesiyle kelâm, mecâzî delâlet; ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) ise gaybî işâret eder diyebiliriz.
Hem mâdem Celcelûtiye’nin aslı vahiydir ve esrârlıdır ve gelecek zamana bakıyor; ve gaybî umûr‑u istikbâliyeden haber veriyor.
162
Ve mâdem Kur'ân itibariyle bu asır dehşetlidir ve Kur'ân hesabıyla Risale‑i Nur bu karanlık asırda ehemmiyetli bir hâdisedir.
Ve mâdem sarâhat derecesinde çok karîne ve emârelerle Risale‑i Nur Celcelûtiye’nin içine girmiş, en mühim yerinde yerleşmiş.
Ve mâdem Risale‑i Nur ve eczâları bu mevkie lâyıktırlar ve Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) nazar‑ı takdirine ve tahsinine ve onlardan haber vermesine liyâkatleri ve kıymetleri var.
Ve mâdem Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Sirâcü'n‑Nur’dan zâhir bir sûrette haber verdikten sonra ikinci derecede perdeli bir tarzda Sözler’den, sonra Mektûblar’dan, sonra Lem'alar’dan, risalelerdeki gibi aynı tertib, aynı makam, aynı numara tahtında kuvvetli karînelerin sevkiyle kelâm delâlet ve Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) işâret ettiğini isbât eylemiş.
Ve mâdem başta: بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوح۪ي بِهِ اهْتَدَتْ ❋ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ risalelerin başı ve Birinci Söz olan ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ Risalesine baktığı gibi, kasem‑i câmi'-i muazzamın âhirinde, risalelerin kısm‑ı âhirleri olan son Lem'alara ve Şuâlara, hususan bir âyetü'l‑kübrâ-yı tevhid olan Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Hàrika-i Arabiye ve Risale‑i Esmâ-i Sitte ve Risale‑i İşârât-ı Hurûf-u Kur'âniye ve bilhassa şimdilik en âhir Şuâ ve Asâ‑yı Mûsa gibi; dalâletlerin bütün manevî sihirlerini ibtal edebilen bir mâhiyette bulunan ve bir mânâda Âyetü'l‑Kübrâ nâmını alan risale‑i hàrikaya bakıyor gibi bir tarz‑ı ifâde görünüyor.
Ve mâdem bir tek mes'elede bulunan emâreler ve karîneler, mes'elenin vahdeti haysiyetiyle, emâreler birbirine kuvvet verir, zaîf bir münâsebetle bir tereşşuh dahi menba'ına ilhâk edilir.
163
Elbette bu yedi aded esâslara istinâden deriz:
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) nasıl ki; meşhûr Sözler’e tertibleri üzerine işâret etmiş ve Mektûbat’tan bir kısmına ve Lem'alar’dan en mühimlerine tertible bakmış. Öyle de, بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ cümlesiyle Otuzuncu Lem'aya, yani müstakil Lem'alar’dan en son olan Esmâ‑i Sitte Risalesi’ne tahsin ederek bakıyor
Ve حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ kelâmıyla dahi Otuzuncu Lem'ayı takib eden İşârât‑ı Hurûf-u Kur'âniye Risalesini takdir edip işâretle tasdik ediyor.
وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelimesiyle dahi şimdilik en âhir risale ve tevhid ve îmânın elinde Asâ‑yı Mûsa gibi hàrikalı, en kuvvetli bürhân olan mecmua risalesini senâkârâne remzen gösteriyor gibi bir tarz‑ı ifâdeden bilâ‑pervâ hükmediyoruz ki;
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) hem Risale‑i Nurdan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mânâ‑yı hakîki ve mecâzî ile; işârî ve remzî ve îmâî ve telvihî bir sûrette haber veriyor. Kimin şübhesi varsa işâret olunan risalelere bir kere dikkatle baksın. İnsafı varsa şübhesi kalmaz zannediyorum.
Buradaki mânâ‑yı işârî ve medlûl‑ü mecâzîlere karînelerin en güzeli ve latîfi, aynı tertibi muhâfaza ile verilen isimlerin münâsebetidir. Meselâ, yirmidokuz, otuz ve otuzbir ve otuziki mertebe‑i ta'dâdda Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuzikinci Söz’lere gayet münâsib isimler ile ve başta Sözler’in başı olan Birinci Söz’e, aynı Besmele sırrıyla; ve âhirde şimdilik risalelerin âhirine, mâhiyetini gösterir lâyık birer isim vererek işâret etmesi gerçi gizli ise de, fakat çok güzeldir ve letâfetlidir.
Ben itiraf ediyorum ki; böyle makbûl bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyâkatim yoktur. Fakat küçük, ehemmiyetsiz bir çekirdekten koca dağ gibi bir ağacı halk etmek, Kudret‑i İlâhiye’nin şe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir.
164
Ben kasemle te'min ederim ki; Risale‑i Nuru senâdan maksadım: Kur'ânın hakikatlerini ve îmânın rükünlerini te'yid ve isbât ve neşirdir.
Hàlık‑ı Rahîmime yüzbinler şükrolsun ki; kendimi kendime beğendirmemiş. Nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş. Ve o nefs‑i emmâreyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fânî dünyaya riyâkârâne bakması, acınacak bir hamâkattir ve dehşetli bir hasârettir.
İşte bu hâlet‑i rûhiye ile yalnız hakàik‑ı îmâniyenin tercümânı olan Risale‑i Nurun doğru ve hak olduğuna latîf bir münâsebet söyleyeceğim. Şöyle ki:
Celcelûtiye, Süryânîce bedî' demektir. Ve bedî' mânâsındadır. İbareleri bedî' olan Risale‑i Nur, Celcelûtiye’de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhâtı göründüğünden, kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki; eskiden beri benim liyâkatim olmadığı hâlde, bana verilen “Bediüzzaman” lakabı benim değildi. Belki Risale‑i Nurun manevî bir ismi idi. Zâhir bir tercümânına âriyeten ve emâneten takılmış. Şimdi o emânet isim, hakîki sâhibine iâde edilmiş.
Demek Süryânîce bedî' mânâsında ve kasidede tekerrürüne binâen, kasideye verilen Celcelûtiye ismi, işârî bir tarzda bid'at zamanında çıkan Bedîü'l‑beyân ve Bediüzzaman olan Risale‑i Nurun hem ibare, hem mânâ, hem isim noktalarıyla bedî'liğine münâsebetdârlığını ihsâs etmesine ve bu isim bir parça Ona da bakmasına ve bu ismin müsemmâsında Risale‑i Nur çok yer işgal ettiği için hak kazanmış olmasına‥ tahmin ediyorum.
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
Sekizinci Remz
Bu remzin beyânından evvel en mühim iki suâle cevab yazılacak.
165
Birinci Suâl
Bütün kıymetdâr kitaplar içinde Risale‑i Nur, Kur'ânın işâretine ve iltifatına ve Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) takdir ve tahsinine ve Gavs‑ı A'zam’ın teveccüh ve tebşîrine vech‑i ihtisàsı nedir? O iki zâtın kerâmetle Risale‑i Nura bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir?
Elcevab: Ma'lûmdur ki, bazı vakit olur bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar‥ ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ: Bir dakikada şehîd olan bir adam, bir velâyet kazanır. Ve soğuğun şiddetinden incimâd etmek zamanında ve düşmanın dehşet‑i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir.
İşte aynen öyle de; Risale‑i Nura verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın Şerîat‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) ve Şeâir‑i Ahmediyeye (A.S.M.) ettiği tahribâtın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiâze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden mü'minlerin îmânlarını kurtarması noktasından Risale‑i Nur, öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki; Kur'ân ona kuvvetli işâretle iltifat etmiş. Ve Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) üç kerâmetle ona beşâret vermiş. Ve Gavs‑ı A'zam (R.A.) kerâmetkârâne ondan haber verip tercümânını teşci' etmiş.
Evet bu asrın dehşetine karşı taklidî olan i'tikàdın istinâd kaleleri sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, – her mü'min tek başıyla – dalâletin cemâatle hücumuna mukâvemet ettirecek gayet kuvvetli bir îmân‑ı tahkîkî lâzımdır ki dayanabilsin.
Risale‑i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nâzik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli bürhânlar ile isbât ederek, o îmân‑ı tahkîkîyi taşıyan hàlis ve sâdık şâkirdleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde – hizmet‑i îmâniye itibariyle – âdeta birer gizli kutub gibi mü'minlerin manevî birer nokta‑i istinâdı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri hâlde kuvve‑i maneviye-i i'tikàdları cesur birer zâbit gibi, kuvve‑i maneviyeyi ehl‑i îmânın kalblerine verip, mü'minlere ma'nen mukâvemet ve cesâret veriyorlar.
166
İkinci Suâl
Kerâmet izhâr edilmezse daha evlâ olduğu hâlde, neden sen ilân edersin?
Elcevab: Bu, bana ait bir kerâmet değildir. Belki, Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinden tereşşuh ederek hàs bir tefsirinden, kerâmet sûretinde bizlere ve ehl‑i îmâna bir ikram‑ı Rabbânî ve in'âm‑ı İlâhîdir. Elbette Mu'cize‑i Kur'âniye ve onun lem'aları izhâr edilir. Ve ni'met ise, şükür niyetiyle ilân etmek, bir tahdîs‑i ni'mettir. ﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ﴾ âyeti izhârına emreder. Benim için medâr‑ı fahr ve gurur olacak bir liyâkatim ve istihkakım olmadığını kasemle itiraf ediyorum. Ben çekirdek gibi çürüdüm ve kurudum. Bütün kıymet ve hayat ve şeref o çekirdekten çıkan şecere‑i Risale-i Nur ve mu'cize‑i maneviye-i Kur'âniyeye geçmiş biliyorum. Ve öyle i'tikàd ettiğimden i'câz‑ı Kur'ânî hesabına izhâr ederim. Bütün kıymet bir mu'cize‑i Kur'âniye olan Risale‑i Nurdadır. Hattâ eskiden beri taşıdığım Bediüzzaman ismi onun imiş‥ yine ona iâde edildi. Risale‑i Nur ise, Kur'ânın malıdır ve mânâsıdır.
Bu remizde hususî kanâatimi te'yid eden ve kendime mahsûs çok emâre ve karîneler var. Fakat başkalara isbât edemediğimden yazamıyorum. Yalnız iki‑üçüne işâret etmeğe münâsebet gelmiş.
Birincisi
Ben Celcelûtiye’yi okuduğum vakit, sâir münâcâtlara muhâlif olarak kendim bizzat hissiyatımla münâcât ediyorum diye hissederdim. Ve başkasının lisânıyla taklidkârâne olmuyordu. Benim için gayet fıtrî ve dertlerime alâkadar ve tefekkürât‑ı rûhiyeme hoş bir zemin oluyordu. Birkaç sene sonra kerâmetini ve Risale‑i Nur ile münâsebetini gördüm ve anladım ki; o hâlet, bu münâsebetten ileri gelmiş.
167
İkincisi
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) başta: …… رُوح۪ي بِهِ اهْتَدَتْ ❋ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ Ve ortalarında: وَاَمْنِحْن۪ي يَا ذَا الْجَلَالِ كَرَامَةً ❋ بِاَسْرَارِ عِلْمٍ يَا حَل۪يمُ بِكَ انْجَلَتْ Ve âhirde: مَقَالُ عَلِيٍّ وَابْنِ عَمِّ مُحَمَّدٍ ❋ وَسِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَائِقِ جُمِّعَتْ bir hazine‑i ulûm olarak gösteriyor. Hâlbuki: Zâhirinde yalnız bir münâcâttır. Hattâ İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) hakikat‑feşân sâir kasideleri ve ilmî başka münâcâtları gibi, esrâr‑ı ilmiye ile tam münâsebeti görünmüyor. Benim hususî kanâatim şudur ki:
Celcelûtiye, mâdem Risale‑i Nuru içine almış ve sînesine basıp manevî veled gibi kabûl etmiş, elbette وَسِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَائِقِ جُمِّعَتْ fıkrası ile, kendi hazinesinin bir kısım pırlantalarını âhirzamanda neşreden Risale‑i Nuru şâhid gösterip, Celcelûtiye’yi bir hazine‑i ulûm ve bir define‑i ilmiyedir diye bihakkın medh ü senâ edebilir.
Üçüncüsü
Ma'lûmdur ki, bazen gayet küçük bir emâre, bazı şerâit dâhilinde gayet kuvvetli bir delil hükmüne geçer. Yakìn derecesinde kanâat verir. Bana böyle kanâat veren çok misâllerinden yalnız sâbık beyân ettiğim bir tek misâl bana kâfî geliyor. Şöyle ki:
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla Risale‑i Nuru tarihiyle ve ismiyle ve mâhiyetiyle ve esâslarıyla ve hizmetiyle ve vazifesiyle gösterdikten sonra, Süryânîce isimleri ta'dâd ederek münâcât eder. Otuziki veya otuzüç aded isimlerde iki defa بَعْدَهَاkelimesini tekrar eder. Biri, yirmiyedincide وَذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا ; diğeri, otuzbirde وَبَازُوخٍ بَعْدَهَا der. İşte Risale‑i Nurun Sözler’i otuzüç ve bir cihette otuziki‥ ve Mektûbat nâmındaki risalelerin dahi bir cihette otuziki ve bir cihette otuzüç olup bu münâcâtla mutâbık olması ve yalnız risale şeklinde iki aded zeyilleri bulunması ve o zeyillerin birisi Yirmiyedinci Sözün ehemmiyetli zeyli ve diğeri, Otuzbirinci Sözün kıymetdâr zeyli olması ve o iki Zeyl risalesinin müstakil mertebe ve numaraları bulunmaması ve بَعْدَهَا kelimesi dahi aynı yerde, aynı mânâda tevâfuk etmesi bana iki kere iki dört eder derecesinde kanâat veriyor ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) tebeî bir mânâ ile ve işârî bir mefhûm ile Risale‑i Nura, hattâ zeyillerine bakmak için öyle yapmış.
168
Daha çok karîneler ve birer Söze işâret eden münâsebetler var. Fakat gizli ve ince olduklarından zikredilmedi. (Hâşiye)
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
اَستَغْفِرُ اللّٰهَ مِنْ خَطَائ۪ي وَخَط۪يئَات۪ي وَمِنْ سَهْو۪ي وَغَلَطَات۪ي وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ وَالْمُتَمَثِّلَةِ فِي الْهَوَاءِ ف۪ي عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ حَيَات۪ي فِي الدُّنْيَا وَالْبَرْزَخِ وَالْاٰخِرَةِ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ بِعَدَدِهَا وَارْحَمْنَا وَارْحَمْ طَلَبَةَ رَسَائِلِ النُّورِ بِعَدَدِهَا اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
169
Otuzbirinci Mektûbun Otuzbirinci Lem'asının Otuzbir Mes'elesinden Bir Mes'eledir
Bir tek cümle olan kısacık bu hadîsin beş lem'a‑i i'câziyesine dair bir nüktedir. Buraya bir münâsebetle girmiş.
اَلْخِلَافَةُ بَعْد۪ي ثَلَاثُونَ سَنَةً Hadîs‑i Şerîfin ihbar‑ı gaybî nev'inden tarihçe musaddak beş lem'a‑i i'câziyesi vardır.
Birincisi
Hulefâ‑i Râşidînin hilâfetleri ile Hazret‑i Hasan Radıyallahu Anh’ın altı aylık hilâfetinin müddeti otuz sene olacağını ihbardır. Aynen çıkmış.
İkincisi
Otuz senelik halifeleri olan Hazret‑i Ebû Bekir Radıyallahu Anh, Hazret‑i Ömer Radıyallahu Anh, Hazret‑i Osman Radıyallahu Anh ve Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın ebcedî ve cifrî hesabları bin üçyüz yirmialtı eder ki, o tarihten sonra şerâit‑i hilâfet daha takarrur etmedi. Hilâfet‑i Àliye-i Osmaniye bitti.
Üçüncüsü
ثَلَاثُونَ kelimesi, cifir hesabı bin seksenyedi eder ki, tarihçe, Hilâfet‑i Abbâsiyenin inkırâzıyla Hilâfet‑i Osmaniyenin takarruruna kadar olan zaman‑ı fetret tayyedilse bin seksen küsûr kalır. Eğer nâkıs hilâfetler sayılsa ثَلَاثُونَ سَنَةً’deki “sene” lafzı ilâve olur. O hâlde bin ikiyüz iki eder ki, “Rumûzât‑ı Semâniye-i Kur'âniye Risaleleri”nde hem ﴿اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ﴾ , hem “Fâtiha”, hem “Sûre‑i Nasr”, hem “Sûre‑i Alak” gibi çok yerlerde, – aynen hilâfetle beraber – Devlet‑i İslâmiye’nin hem terakkî, hem gâlibiyet devresi olan bin ikiyüziki tarihini gösterir. Hem nâkıs hilâfetle beraber bütün müddet‑i hilâfet-i İslâmiye bin ikiyüz ikidir ki, tam tamına tevâfukla haber verir.
170
وَاِنِ اسْتَقَامَتْ اُمَّت۪ي فَلَهَا يَوْمٌ وَاِلَّا فَنِصْفُ يَوْمٍ hadîsinin mu'cizâne ihbar‑ı gaybîsini izâh eder. Yani, bu hadîs, kıyâmetten değil, belki gâlibâne Hâkimiyet‑i İslâmiye’den haber verir. Onsekizinci Lem'ada ve başka yerde bu hadîsin üç lem'a‑i i'câziyesini beyân ettiğimden burada kısa kesiyoruz.
Dördüncüsü
اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْد۪ي … الخ; şeddeli اِنَّ yüzbir, اَلْخِلَافَةَ bin yüz kırkbir, بَعْد۪ي seksenaltı eder. Yekûnu: – Arabîce – bin üçyüz yirmisekiz olur ve Rûmîce bin üçyüz yirmialtıdır ki, Hulefâ‑i Râşidînin isimleri ikinci vecihte gösterdiği aynı tarihe ve hürriyetin üçüncü senesindeki inkıtâ'‑i hilâfetin tarihine tam tamına tevâfuku, elbette o lisânü'l‑gayb olan Zâtın lisânında tesâdüfî olamaz; belki onu da görmüş, ona da işâret etmiş.
Beşincisi
اِنَّ الْخِلَافَةَ şeddeli nun bir nun sayılsa bin yüz doksaniki eder ki, aynen ثَلَاثُونَ سَنَةً cümlesinin gösterdiği gibi, bin ikiyüz iki tarihine on farkla tam tevâfuk ederek, tam ve nâkıs bütün müddet‑i hilâfeti göstermesi ve yalnız خِلَافَة kelimesi bin yüz onbir edip, tam hilâfetin müddetine tam tevâfukla beraber o müddete işâret eder. ثَلَاثُونَ kelimesinin cifrî hesabı olan bin seksenyedi adedine, yirmidört gibi cüz'î bir farkla muvâfakat etmesi, elbette ve her hâlde O Muhbir‑i Gaybî’nin bir işâret‑i gaybiyesidir ve bir nev'i mu'cizât‑ı gaybiyesinin bir lem'asıdır.
İşte bu kısacık Hadîsin câmiiyetine, sâir cevâmiü'l‑kelim olan Hadîsler kıyâs edilsin…
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
171
İkinci Kerâmet‑i Aleviye
Yirmi Sekizinci Lem'a’nın Birinci Mes'ele’si
Eskişehir hapishânesi’nde ihtilâttan ve konuşmaktan memnû' olduğum zamanda, karşımdaki kardeşlerime tesellî için yazdığım kısacık fıkraların bir kısmıdır.
﴿﷽﴾
Hapsin bir latîf hâtırasıdır ki: Risale‑i Nur gizlenir fakat sönmez ve söndürülmez.
Bir âlem‑i mânâda Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın ilminden sordum:
“اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا demişsin, muradın nedir?”
Dedi: “عُجْمٍ yani hecâvâri, terkibsiz ve vefklerde rakamvâri şekilsiz harflerdir ki; lâtinî hurûfudur. Lâdînî zamanında taammüm eder.”
Sonra sordum: “Ercûzende benden bahis ile kendini muhâfaza et demişsin. Hem tam vaktinde emrinizi gördük, fakat maatteessüf kendimizi muhâfaza edemedik, bu belâya düştük. Şahsımdan binler def'a daha ehemmiyetli olan Risale‑i Nur’dan bahis ve işâretin yok mu?” dedim.
Dedi: “yalnız işâret değil, belki Celcelûtiyemde tasrîh ediyorum.”
Ben bu cevaptan sonra, kasâid‑i Aleviyeden en meşhûr ve en ziyâde esrârlı olan Celcelûtiye Kasidesi’nde bu fıkrayı gördüm:
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ❋ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ
172
Dikkat ettim, sarâhat derecesinde Risale‑i Nur’a bakar. Ezcümle: Sirâcün‑Nur bir tek fark ile tam ve aynen Risale‑i Nur’dur. Çünkü Sirâcün‑Nurda ا, ل, ج ile beraber otuz dört eder. Risalede ل ve ه otuz beş eder ki, bir tek fark var. O tek fark eliftir, o da bine işâret eder.
Hem birinci fıkra cifir ve ebced hesabıyla (şedde sayılmaz) bin üç yüz elli iki (1352) veya elli (1350) eder ki; bu tarih, Risale‑i Nur’un gizlenmesine ve gizli parlamasına ve iştiâline tam tevâfuk eder. Eğer بَيَانَةً kelimesi sayılmazsa (Hâşiye) o vakit سِرًّا kelimesinin âhirindeki tenvin nun sayılır, bin üç yüz otuz üç (1333) veya otuz beş (1335) olur ki; bu tarih, Risale‑i Nur’un mebde'‑i intişarıdır.
İkinci fıkra olan (تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا)(سِرَاجُ السُّرْجِ) yine on farkla Risale‑i Nur’a ve farksız Risale‑i Nur’u tevâfuk etmekle beraber, tamamen fıkra cifir ve ebced hesabıyla (şedde sayılmaz) bin iki yüz doksan üç (1293) eder ki; Risale‑i Nur müellifinin tarih‑i velâdetidir. Ve سِرًّا ’daki tenvin nun olsa bin üç yüz kırk üç (1343) olur ki; Risale‑i Nur’dan Onuncu Söz’ün intişarı ile parlaması zamanıdır. Eğer اَلسُّرْجِ ’deki şeddeli س iki س sayılsa ve tenvin nun sayılmazsa bin üç yüz elli üç (1353) eder ki; bu tarih, Risale‑i Nur’un bir musîbet neticesinde muvakkat gizlenmesine ve gizli perde altında parlamasına ve tenvirine tam tevâfuk eder.
173
Acaba Hazret‑i Ali (R.A) gibi esrâr‑ı hurûf ve cifir ilminde üstad‑ı mutlak ve Celcelûtiye gibi cifirli, ebcedli, sırlı bir kasidesinde bu mânâ cihetiyle ve cifir itibariyle ve hakikat noktasında ve vâkıa mutâbık haysiyetiyle ve muktezâ‑yı hâle muvâfık olan müteaddid ve mânidâr tevâfukât‑ı acîbesi tesâdüf olabilir mi? hâşâ olamaz. Belki Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın bir kerâmetidir. Ercûze’deki çok zâhir olan meşhûr kerâmetini te'yid ve onunla teeyyüd eder.
Celcelûtiye’nin Risale‑i Nur’a işâretini te'yid eden cây‑i dikkat bir tevâfuk var. Şöyle ki:
Bu sırlı ve cifirli kasidenin cifrî ve hesabı rakamları her satırın altında matbu' olarak yazılmış. O rakamlar ayrı ayrıdırlar. Fakat Risale‑i Nur’dan bahis ettiği yerde o cifrî rakamlar resmen kabûl edilen milâdî tarihine tevâfuk ediyor. Ve o tarihin tarih‑i kabûlünü ve Risale‑i Nur’un perde altında tenvirinin tarihini gösteriyor. Bin dokuz yüz yirmi dokuzdan (1929) ta otuz dokuza (1939) ta kırk dörde (1944) kadar gösterir. Otuz iki sahifeden ibaret olan o kasidenin yalnız bir iki yerde bu zamanın milâdî tarihini gösterir. Zan ederim ki, öteki yerde dahi bu zamandan bahis ediyor. Daha tam anlamamışım.
Hem başta sûre‑i İhlâs ile işâret edilen vefk‑i müselles bin üç yüz elli bir (1351) eder. Hem bu işâret‑i Aleviye’ye bu da îmâ eder ki; o kasidenin nısf‑ı evvelinde yetmiş fıkrada on yedi def'a nur (Hâşiye) kelimesini tekrar ediyor ve müteaddid def'a Süryânîce bedî' mânâsında olan Celcelûtiye kelimesini öyle ehemmiyetle zikreder ki; kasidenin ismî Celcelûtiye olmuştur. Risale‑i Nur Esmâ‑i Hüsnâ içinde “ism‑i nur”, “İsm‑i Hakîm” ve “İsm‑i Bedî'”in mazharıdır. Zâhirinde, tarz‑ı beyânında “İsm‑i Bedî'”in cilvesi görünüyor.
174
Hem (تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ) fıkrasından iki satır evvel bu fıkra‑i ra'nâ, belki en ehemmiyetli ve en parlak fıkra olan (اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً ❋ مَدَى الدَّهْرِ وَالْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ) yani: Yâ Rab! Benim yıldızımı nur ile âhirzamana kadar bedî' bir sûrette ışıklandır, şu'lelendir.
Evet İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın şu duâsı, bu zamanda Risale‑i Nur ile kabûl olduğunu ve Risale‑i Nur’u irâde ettiğini şu bedî', acîb tevâfukât isbât eder. Şöyle ki:
(اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا) tam tamına aynen cifir ve ebced hesabıyla Risale‑i Nur oluyor. Çünkü nur kelimesi her ikisinde de var. (اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ) iki yüz doksan altı (296) eder. Risale‑i Nurdaki “risale” kelimesi dahi aynen iki yüz doksan altı (296) ’dır. Demek İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh bütün ulûmunun hazinesi olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bir şu'le‑i i'câzı olan Risale‑i Nur’u Cenâb‑ı Hak’tan âhir zamanda Kur'ân’a çelik bir sûr ve parlak bir yıldız olarak istemiş. (Hâşiye) ve duâsı kabûl olmuş.
175
Daha Celcelûtiye’de bu zamana ve Risale‑i Nur’a îmâ eden müteaddid emâreler var. Hattâ hayretimi mûcib bir rüya: Eskişehir Hapsi’nde istintakımdan bir gece evvel görüyorum ki: Celcelûtiye’nin Süryânî şu fıkrası (بِهَالٍ اَهِيلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ ❋ طَهِىٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ) imdâdıma yetişmiş, beni sıkıntıdan kurtarmış. Ben birkaç def'a tekrar edip okuyorum. Uyandım. Yattım, onunla meşgulüm. Sabahleyin fevkalme'mûl istintaka çağrıldım, hem fevkalâde cevab verdim. Müdafaâtımın en mühim ve memurları hayrette bırakan parçası tekellüfsüz tezâhür etti. Fakat o parçayı ben kaleme alamadım. Onlar yazdılar. Her ne ise… bundan bu Celcelûtiye bize bakar. Bir hatıra geldi, baktım ki; o Süryânî fıkranın tam arkasında bir satır evvel, Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A) Risale‑i Nur’u tasrîh etmişim diye başta yazdığım (تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً) ve iki satır evvel (اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا) mânidâr, müjdeli kerâmetkâr fıkraları bulunuyor. Anladım ki, gecedeki meşguliyet kısmen bunun için imiş.
Elhâsıl:
Celcelûtiye bu işârâtıyla Kaside‑i Ercûziyedeki zâhir kerâmât‑ı Aleviye’yi hem te'yid eder, hem onunla teeyyüd edip işâretten sarâhat derecesine takarrüb ediyor.
Cây‑i dikkattir ki: Ben üveysî bir tarzda bir kısım ilm‑i hakikati, Hüccetü'l‑İslâm olan İmâm‑ı Gazâlî’den (K.S) almıştım. Şimdi anlıyorum ki; İmâm‑ı Gazâlî (K.S) aynı dersi üveysî bir tarzda İmâm‑ı Ali’den (R.A) almıştır. Demek Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın mühim bir şâkirdi olan İmâm‑ı Gazâlî’nin (K.S) başı üstünde bu bîçâre talebesine şefkatkârâne, tesellîdârâne, en sıkıntılı bir zamanda bakması acîb değil, belki lâzımdır. Ve öyle olmak gerektir.
Risale‑i Nur’a üç fıkrasında kuvvetli işâret eden Hazret‑i Ali’nin (R.A) kaside‑i Celcelûtiye’sinde hiç bir cihetle tesâdüfe haml edilmez tevâfuklu bir kerâmetini beyân etmeğe mecbur oldum.
176
Şöyle ki: Üç aydan beri her gün o kasideyi okuyorum. Yalnız sekiz sahifeyi, hall edemediğim bir vefka dair olduğu cihetle okumuyordum. Fakat âhirinde (وَصَلِّ اِلٰهِى) ’den başlayan âhirki iki sahifeyi ötekilerle beraber okurdum. Yetmiş def'a kat'î, belki tahminime göre yüze yakın def'alarda her def'a istisnasız, ne vakit elime alıp baştan okuduktan sonra âhirini açarken, (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ) ile başlayan sahife açılıyordu. Ben hayret ediyordum. Onu okumayarak iki sahife sonra (وَصَلِّ اِلٰهِى) ile başlayan iki sahife âhirini okuduklarıma zam ederdim. Her ne vakit baştan okuduğum ve terk ettiğim sekiz sahifeye gelirken, kitabın bâkî kalan yüze yakın sahifeleri içinde açtıkça yine (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ) sahifesi açılıyordu. Hayret içinde hayret ediyordum. Elli defadan sonra dedim: “acaba bu sahife neden açılıyor? onu da okusam ne olur?” baktım ki, kaside‑i Celcelûtiye’yi okuduğum maksadın neticesini o sahife gösteriyor. Ben de terk ettiğimden hatâ ettiğimi bildim. Ondan sonra okumağa başladım. Ondan sonra belki kırk defadan fazla el attıkça yine o sahife açılıyordu. Nihâyet arkadaşlarıma hikâye ettim. Onlar da hayret içinde hayrette kaldılar. Dedim: Bu Celcelûtiye’nin bir kerâmetidir. Sizleri değil başkalarını iknâ edecek maddî delil elimde yok. Yalnız benim müşâhedâtım var. Benim müşâhedâtım, başkasına hüccet olamaz. Ben de şimdiye kadar delilsiz da'vâları yazmak âdetim değildi. Fakat mâdem bu tevâfuk acîbdir. Elbette işârettir ki; beni yaz. İnanmayana kendini inandıracak ki, yazdırmak istiyor.
Cenâb‑ı Hakk’a yüz bin şükrediyorum ki; bana hem büyük bir tesellî, hem da'vâma büyük bir delil gösterdi. Ve tevâfukun beş‑altı nev'î bize ve mesleğimize medâr‑ı imtiyaz ve vesile‑i teşvik olarak verilmiş. Ve her me'yûsiyet ve gevşeklik zamanımızda bir kamçı‑yı teşvik ve bir kerâmet‑i hizmet-i Kur'âniye’ye medâr bir tevâfuk‑u latîfe imdâdımıza yetiştiği gibi, bu def'a da yetişti.
177
Evet kalben gayet alâkadar olduğum kardaşlarımın müfârakat zamanının pek yakın olduğu bir zamanda ve hapiste yalnız kalacağım bir ânda ve üç ayda yetmiş def'a acîb bir tarzda bana açılan bir sahifenin kerâmetini da'vâ ettiğim ve delilsiz kaldığım bir hengâmda, Hazret‑i Ali’nin (R.A) Celcelûtiye Kasidesinin yetmiş def'a bilâ‑istisna bana açılan (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ ) ’dan başlayan üç dört satırda üç dört kuvvetli emâre ve delil vardır ki; (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ) hitâb‑ı umumiyesinde bize hususî bakıyor.
Birinci Emâre
(فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ) fıkrası hem makam, hem mânâ, hem cifir ve ebced hesabıyla bu nidâ‑i umumî-i Alevîde hususî bir tarzda bu zamana ve Risale‑i Nur’a ve Risale‑i Nur’un müellifine bakıyor. Çünkü (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ ) cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz elli üç (1353) senesi zamanını tam gösterdiği ve o zamanda da Risale‑i Nur ve şâkirdlerinin en korkulu bir zamanıdır ki; altı satırda yedi def'a (لَا تَخْشَ) kelimelerini tekrar ediyor. (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ) fıkrasındaki (حَامِلَ الْاِسْمِ) Molla Said (R.A) (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ) (Molla Kürd) ve (Molla Said‑i Bedî') yalnız üç fark ile tevâfuk sırrıyla gösteriyor. Ve bu isim sâhibi, bu hitâbda hususî murad olduğuna işâret ediyor. Ve mânâsıyla da “ey bin üç yüz elli üç (1353) Senesinin tarihinde bu İsm‑i A'zam’ın hâmili, yani İsm‑i A'zamı kendine muhâfız ittihàz eden şahıs” demekle o umumî hitâbda böyle hususî bize bakıyor.
178
Çünkü Lillâhi'l‑Hamd bin üç yüz elli üç (1353) tarihinde her yirmi dört saatte yüz yetmiş bir def'a اَلْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ olan İsm‑i A'zamı okuyordum. Ve kendimi onunla muhâfazaya çalışıyordum. Evet Kaside‑i Ercûziyesinde Sekîne tâbir ettiği İsm‑i A'zam ve Celcelûtiye’sinde Süryânî ve Arabî olarak yine müteaddid tarzda اَلْاِسْمُ الْمُعَظَّمُ قَدْرُهُ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ gibi tâbirlerle beyân ettiği esmâ‑i sitte-i meşhûre ki; İsm‑i A'zam’dır. Gösterdiği bin üç yüz elli üç (1353) tarihinde (Hâşiye) yüz yetmiş bir def'a esmâ‑i sittesi Risale‑i Nur müellifinin dâimî virdidir. Ve o yüz yetmiş bir def'a okuduğum esmâ‑i sitte ile beraber yetmiş bir âyeti yirmi dört saatte on dokuz def'a okuyarak yekûnu bin üç yüz elli üç (1353), hem bir cihette bin üç yüz kırk bir (1341) eder ki; bu İsm‑i A'zam’a bin üç yüz kırktan (1340) beri devam ettiğimin tarihine tevâfuk ediyor. Hem bir defasında on dokuz âyet İsm‑i A'zam’la beraber on dokuz def'a dâimî okunur. Ve o âyetlerin tekrârâtının hurûfâtının adedi altı bin altı yüz altmış altı (6666) âyât‑ı Kur'âniye’ye tevâfuk ediyor. Sûre‑i İhlâsın üç ve Fâtiha‑i Şerîfe’nin tekerrür‑ü nüzûlü için iki olsa, yine tam tamına tevâfuk ediyor.
179
İkinci Emâre
فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى satırından sonra فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ fıkrası pek zâhir ve kat'î bir sûrette harb‑i umumî’yi gösterdiği gibi, harb‑i umumî’de gayet tehlikeli bir sûrette harbe iştirâk eden bu fakirin en korkunç zamanına bakar ve tesellî eder ve “korkma!” Der. Ve bu umumî hitâbda hususî Risale‑i Nur’un başlangıcı olan İşârâtü'l‑İ'câz’ın mebde'‑i te'lifi ile ve âlem‑i İslâm’ın en müdhiş ve korkulu musîbet zamanını mânâsıyla gösterdiği gibi, cifir ve ebced hesabıyla da gösterir. Mânâ ile cifir hesabı ittifak ettiği yerde, îmâ kuvvetlenip işâret derecesine çıkar. Çünkü وَلَا تَخْشَ hicrî bin üç yüz otuz yedi (1337), rûmî iki küsûr fark eder. O hâlde bin üç yüz otuz dörde (1334) iniyor ki, o tarihte yalnız tek başımla Rusya’nın şimâlinde en korkulu bir vaziyette esâretten firar ettiğimin zamanıdır. فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ beraber olsa bin dokuz yüz kırk (1940) küsûr oluyor ki; bunda Allâhu a'lem o tarihte diğer bir harb‑i umumî çıkmasına ve iştirâkimize işâret etmekle beraber, böyle büyük yekûnlarda üç dört farkın ehemmiyeti olmadığından, hem rûmî yerine Arabî bu milâdî tarihine girse beş‑altı sene fark ediyor. Yine otuz yedi tarihî evvelki hesaba tevâfuk edip, en korkulu vaziyetimizde tesellî veriyor. وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ ise pek sarîh bir sûrette harb‑i umumî’yi gösteriyor. Çünkü وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ mânâsı, dehşetli bir harb‑i âhirzamandan korkma demekle beraber; cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz otuz bir (1331) veyâhut bin üç yüz otuz üç (1333) ettiğinden o umumî hitâbda hususî bize baktığı sâir emârelerle göründüğü gibi, o tarihte harb‑i umumî’de en müdhiş bir vaziyete giriftâr olmuştum. İşârâtü'l‑İ'câz’ın müsvedde‑i evvelisi düşmanın elinde parça parça olmuştu. Ben de bir defada dört mermi vücûduma isabet ederek birisinde yaralı, ayağım kırık, su ve çamur içinde otuz dört saat ölüme muntazır ve etrafımda düşman askerî muhâsara ettiği bir hengâmdır ki, en korkulu ve en me'yûsiyetli zamanıma bakıyor. Öyle ise o umum içinde hususî bize işâret ediyor (Hâşiye) denilebilir.
180
Üçüncü Emâre
Bu üç güz mevsimidir. Aynı zamanda medâr‑ı tesellî üç kerâmeti görüyoruz:
Birincisi:
Gavs‑ı A'zam (R.A) يَا مُرِيدِى كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعِيشُ سَعِيدًا tâbiriyle on beş emâre‑i kaviye ile bize baktığı ve tesellî verdiği فَقُلْ وَلَا تَخَفْ emriyle korkumuzu izâle etmiş.
181
İkinci güzde:
Aynı mevsimde Hazret‑i Ali (R.A) aynen o kudsî hafîdinin başı üstünde bize bakıp korkulu, me'yûsiyetli vaziyetimizden ve yakında başımıza gelecek musîbete karşı tahaffuz için İsm‑i A'zamı ders verip وَيَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ tâbiriyle beş kuvvetli deliller ile o umumî hitâbdan bize hususî baktığını gördük.
Bu üçüncü güzde:
Bizi îkaz ettiği musîbet başımıza geldiği ve hapse düştüğümüz ve bütün rûhumla ünsiyet ettiğim arkadaşlarımın müfârakat zamanında yine فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِي جَلَّ قَدْرُهُ diye kerâmetkârâne bize tesellî ve korkumuzu izâle eder bir tarzda beyânâtı görüldü.
Latîf tevâfuktandır ki: Üç güz mevsiminde aynı zamanda sekizinci ve On Sekizinci ve Yirmi Sekizinci Lem'a’lar bu üç kerâmât‑ı azîmeye dair olduğundan ihtiyarımız olmadan onar fâsıla ile sekiz, on sekiz, yirmi sekize tevâfuk ediyor.
Bu altı satırda yedi def'a Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A) لَا تَخْشَ diyerek bin üç yüz otuz yediden (1337) sonraki seneler korkulu seneler olduğundan en ziyâde Kur'ân hesabına perîşaniyet ve havfa düşmüş olanlara tesellî ve teşci' etmesi, bu umumî hitâbda her bir seneye bir لَا تَخْشَ kelimesiyle bakıp kırk ikiye ve daha sonrasına kadar Risale‑i Nur’un mebde'‑i intişarı ve te'lifi ve bu fakir, arkadaşlarımla beraber zamanın en dehşetli darbesine ma'rûz olduğumuzdan bu umumî hitâbda bize hususî baktığına kuvvetli bir emâredir. Eğer لَا تَخْشَ mânâsında bulunan لَا تَخَفْ , لَا تَهْرَبْ , وَخَاصِمْ مَنْ تَشَاءُ gibi dört‑beş kelime daha ilâve olsa, bizim ve Risale‑i Nur’un intişarıyla beraber en korkulu bir zamanda olduğumuzdan yine sâir emârâtın işârâtıyla bu fıkralar umumî hitâb içinde hususî bir sûrette Risale‑i Nur şâkirdlerine bakar ve bilhassa birbirine mukâbil meliklerin, reislerin tecâvüzünden ve tevkîfinden ve ihâtasından korkma meâlinde olanوَلَا تَخْشَ مِنْ بَأْسِ الْمُلُوكِ وَلَوْ طَغَتْ ❋ وَلَا تَخْشَ بَأْسًا لِلْمُلُوكِ وَلَوْ حَوَتْ
182
İki fıkrayı şimdi tam izâh edemediğim müteaddid emâreler ile hâkimler, pâdişahlar, reislerin sana karşı hücumlarından ve esâretlerinden ve yakalamalarından korkma diye olan hitâb‑ı umumiyesinde hususî bize bakıyor. Hem mânâca hem cifirce hakîki ve lâyık muhâtab olacak musîbet‑zedeler içinde tam bizim gibi bu zamanda hiç bir kimse görülmüyor. Demek hususî bu iki fıkra bize bakar.
Hem فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ ilâ âhir… fıkrasının altındaki fıkra olan تَوَقّٰى بِهِ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ mânâsıyla yine cifir ve ebced hesabıyla بِهِ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ (Hâşiye) bin üç yüz elli dört (1354) Arabî tarihinde en sevdiğim kardeşlerimle hapiste ve me'yûsiyetli bir vakitte günde yüz yetmiş bir def'a اَلْاِسْمُ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ tâbir edilen İsm‑i A'zamı okuduğum bir zamanda elbette bu tesellî‑i selâmet, Celcelûtiye’nin umumî müjdesinde hususî bize baktığını ehl‑i insaf tereddüd etmemeli. Çünkü hakkımızdaki düşman plânından selâmete çıkmak hàrikadır ki; onu gösteriyor. Kasidenin ortasında en mühim ve en parlak yerde en mühim duâsının neticesinde üç fıkrasının her birinde sarâhate yakın Risale‑i Nur’u mânâsıyla ve cifirle göstermesi, burada فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ fıkrasında dahi Risale‑i Nur şâkirdlerine tesellî ve te'minât vermekle hususî bir sûrette baktığını kuvvetli te'yid ediyor.
183
Bu emâreleri te'yid eden şu noktadır ki: Kaside‑i Celcelûtiye umumiyeti itibariyle Süryânî, İbranî Esmâ‑i İlâhiye’yi ve suver‑i Kur'âniyeyi şefâatçi yapıp hususî münâcât olduğu hâlde, başta
بَدَأْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ fıkrasıyla gösteriyor ki: Bazı esrâr‑ı gaybiye’nin keşfinden bahis edecek. Yalnız bir iki yerde hususî münâcât ve duâdan istikbâle bakar tarzı var ki;
Birisi اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا ’dan başlıyor. O üç satırda üç def'a kuvvetli işâretle mânâ ve cifirle Risale‑i Nur’u gösteriyor.
İkinci yer ise فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ ile başlayan üç satırında üç kuvvetli işâretle Risale‑i Nur şâkirdlerine bakıyor.
Yetmiş def'a yüz ihtimal içinde bir sahifenin açılması tesâdüf olmadığı gibi; bu tarzdaki îmâlar, emâreler, işâretler elbette tesâdüfî olamaz. Belki bir kerâmet‑i gaybiyedir, Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmetkârlarına bir ikramıdır.
184
Hâfız Tevfik’in Fıkrasının Tetimmesi
Re'fet, Husrev, Rüşdü’ye hediyedir.
فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ
İlâ âhir… bu beş‑altı satırda yedi fıkrasıyla yedi cihetle de Risale‑i Nur müellifine işâret ettiği gibi; diğer üç fıkra da gerçi öteki fıkralar gibi kavî bir işâret değil, fakat bir hafî îmâdan hàlî değildir. Mâdem bütün fıkralar işâret ediyorlar, bu üç fıkra dahi onlar gibi işâret etmek gerektir. Ezcümle:
اَقْبِلْ وَلَا تَهْرَبْfıkrası belki altı satırdaki on üç fıkrada, istikbâlde gelen ve müdhiş korkulara düşen birisine hitâb ediyor ki, “karşıla‥ kaçma‥” deyip teşci' ediyorlar. Sâir fıkraların delâletiyle bu umumî hitâbda hususî bir muhâtab Said Nursî’dir. O hâlde يا سعيد النورسى zammıyla bin üç yüz yirmi beş (1325) eder. Çünkü şeddeli nun iki nun ve النورسى ’deki şeddeli ( yâ) iki ( yâ) ’dır. İşte o tarihte Otuzbir Mart hâdisesi münâsebetiyle İstanbul’dan kaçarak, muvakkat bir zaman mücâhede‑i maneviyeyi bırakmak niyetiyle hareket ordusundan firar edip İzmite geldiği tarihe tevâfuk ediyor.وَلَا عَقْرَبٌ تَرٰىfıkrasında dahi muhâtab‑ı hususî o “Nursî” olduğundan “yâ Nursî” izhâr edilerek ilâve edilse, bin üç yüz kırk bir (1341) eder. İşte o tarihte ben Barla’da menfî olarak insan sûretindeki akreplerin tâcizleri altında azâb çekerken, harâb ve hususî küçük mescidimde otururken, seccademin altında yeri bulunan ve emsâlini görmediğim büyük bir akrep çıktı. Bir zât onu öldürdü. Daha ondan sonra on senedir dağlarda, akrebli yerlerde kaldığım hâlde hiç bir akrebi görmedim. Bu fıkranın tam mânâsına mazhar oldum. Eğer يا نورسى ’deki ى şeddeli olsa o vakit bin üç yüz elli bir (1351) eder ki, o tarihte insan akreplerinin o “Nursî”nin mahvına ve i'dâmına çalıştıkları ve fakat muvaffak olamadıkları zamanına tam tevâfuk eder.
185
وَلَا اَسَدٌ يَأْتِى اِلَيْكَ بِهَمْهَمَتْfıkrasının muhâtabı müteaddid emârelerle “yâ Kürdî”dir. Çünkü Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A) Kaside‑i Ercûziyesinde يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ fıkrasında lafzan ve ma'nen Kürdî nâmını veriyor. O hâlde “yâ Kürdî”deki “yâ” şeddesiz olsa o vakit bin üç yüz yirmi bir (1321) eder. O tarihte o “Kürdî”, Bâşit nâmındaki meşhûr dağın başında bir taş üstünde akşam namazını kıldıktan sonra yalnız olarak otururken, o dağın esedi ve arslanı hükmünde olan bir canavar kurt yanına geldi. Bir arkadaş gibi ona ilişmedi. Eğer “yâ Kürdî”deki “yâ” şeddeli olsa o vakit bin üç yüz otuz bir (1331) eder ki, o tarihte Ermeni, Rus komitesinin canavarları her tarafta o Kürdî’yi sardıkları ve katline çalıştıkları ve fakat muvaffak olamadıkları tarihe tam tamına tevâfuk eder.
İşte bin üç yüz otuz bir (1331) tarihine ve o dehşetli harb‑i umumî’nin şiddetli zamanına ve Said‑i Kürdî’nin en musîbetli ve en korkulu zamanına Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A) bu altı satırda altı def'a لَا تَخْشَ‥ لَا تَخْشَ‥ لَا تَخْشَ‥ diye mükerreren o tarihe işâret etmek, elbette hiç bir cihetle tesâdüf olmaz. Ve ilm‑i esrâr ve cifirde allâme‑i ümmet olan Hazret‑i Ali (R.A) sırlı ve kerâmetli olan meşhûr kaside‑i Celcelûtiye’sinde istikbâle bakan altı satırda altı def'a mükerreren aynı tarihe ve aynı korkulu vaktine لَا تَخْشَ kelimesinde cifir hesabıyla ve mânâsıyla göstermesi şeksiz, şüphesiz bir kerâmet‑i gaybiyesidir. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan almış, ümmete ders vermiş.
186
Evet لَا تَخْشَ cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz otuz bir (1331) eder. Çünkü لَا تَخْشَ ’deki خ altı yüz, ت dört yüz, ش üç yüz, لا otuz bir eder. Mecmûu bin üç yüz otuz bir (1331) eder.
لَا تَخْشَ مِنْ سَيْفٍ وَلَا طَعْنِ خَنْچَرٍfıkrasındaki مِنْ سَيْفٍ وَلَا طَعْنِ خَنْچَرٍ cümlesi سَيْفٍ âhirindeki tenvin nun sayılmak şartıyla bin üç yüz dokuz (1309) eder. İşte o tarih ise لَا تَخْشَ hitâbına mazhar olan Risale‑i Nur müellifinin âdet‑i mahallîye ve silâh‑ı millî olan seyf ve hançerin hücumuna hedef kaldığı ve seyf ve hançeri beraberinde taşımağa mecbur olduğu ve kıskançlık sebebiyle Siirt’te âlemler ve talebelerin büyük bir münâzaa ve kavgalarına ma'rûz bulunduğu hengâma tam tamına tevâfuk eder. Bu tevâfuk ise sâir fıkraların ittifakıyla kuvvetleniyor, îmâdan işâret belki delâlet derecesine çıkıyor.
وَلَا تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَلَا شَرٌّ اَسْهَمَتْfıkrasındaki وَلَا شَرٌّ اَسْهَمَتْ cümlesinde şeddeli ر iki ر ve üstündeki tenvin ن sayılmak şartıyla bin iki yüz doksan üç (1293) eder. İşte bu tarih Rus’un âlem‑i İslâm’ın felâketine sebeb olan doksan üç dehşetli harbin zamanına ve Risale‑i Nur müellifinin tarih‑i velâdetine tam tamına tevâfuku, şüphesiz kasdı bir işâret‑i gaybiyedir.
Eğer şeddeli ر bir sayılsa ve tenvin sayılmazsa o vakit وَلَا تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَلَا شَرٌّ اَسْهَمَتْ satırındaki رُمْحٍ وَلَا شَرٌّ اَسْهَمَتْ fıkrası bin iki yüz doksan bir (1291) eder. Yalnız iki fark ile aynı tarihî gösterir.
187
Bu fıkranın cifrî işâretine mânâsı kuvvet verdiği gibi, sûret‑i mânâ dahi letâfetlendiriyor. Çünkü رُمْحٍ وَلَا رمح mızrak ve سهم oktur. Mızrak ve oku harpte isti'mâl eden, Arab ile eski zaman bedevî adamlarıdır. Doksan üç harbî ise asr‑ı bedeviyete yakın olmakla beraber, mıntıka‑i hârre ehlî olan mızraklı ve oklu Arablar o dehşetli harpte memâlik‑i bâridede, kışta çarpıştıkları hâlde devlet‑i İslâmiye’nin mağlûbiyetiyle neticelenmesi ve o harpte Arabın acınacak vaziyetlerini seyyid‑i Arab olan Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A) görmüş gibi ifâde ediyor. Evet Üstad‑ı Kudsîsi ona göstermiş, o da görmüş ve kahramanlık damarına dokunmuş. Şiddetle “korkma” diye teşci' etmiş.
188
Kerâmet‑i Aleviye’nin Neticesi
Mâdem Hazret‑i Ali (R.A) اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِىٌّ بَابُهَا hadîsine mazhardır.
Hem mâdem şah‑ı velâyet ünvânını alarak hàrika kerâmetleri göstermiştir.
Hem mâdem âhir zamanda gelen hâdiselere karşı, Kur'ân ve Âl‑i Beyt cihetinde herkesten ziyâde alâkadardır.
Hem mâdem esrârlı kaside‑i Ercûze’de ve meşhûr kaside‑i Celcelûtiye’sinde vâkıât‑ı istikbâliyeden haber veriyor. Ve esrâr‑ı gaybiye’yi benden sorunuz diye iddia ederek kısmen da'vâsını ihbarât‑ı sâdıka-i gaybiye ile isbât etmiştir.
Hem mâdem o iki kasidesinde takib ettiği en mühim esâs ve en büyük ders İsm‑i A'zam’dır. Ve İsm‑i A'zam ile meşgul olanlar ile konuşur, tesellî ve teşci' eder.
Hem mâdem o kasideler istikbâle baktıkları vakit; çok emâreler ve işâretler ile, hem mânâlar ile, hem cifrî hesabıyla şu zamanımızı ve şu zamandaki hâdisât‑ı acîbeye parmak basıyor ve aynı hâdiseyi mükerreren işâretle gösteriyor.
Hem mâdem Risale‑i Nur bu zamanda îmân ve Kur'ân hizmetinde Hazret‑i Ali’nin (R.A) nazarına çarpacak en ehemmiyetli bir hâdisedir. Ve Hazret‑i Ali (R.A) te'sisinde hàrika ilmiyle ve hàrikulâde şecâatiyle cihan‑pesendâne hizmet ettiği ve üstünde titrediği hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye hàrika bir tarzda kat'î bürhânlarıyla isbât eden Risale‑i Nur o kudsî hakikatleri güneş gibi göstermiştir.
Hem mâdem Hazret‑i Ali’nin (R.A) kudsî üstadından (A.S.M) aldığı ve bu ümmete verdiği en mühim ders, bu iki kaside‑i gaybiyesinin mevzû ve esâsı ve rûhî olan Sekîneyi ve İsm‑i A'zamı bu zamanda herkesten ziyâde kendine vird eden ve on üç seneden beri İsm‑i A'zam’la beraber bin bir esmâ‑i İlâhiye içinde bulunan cevşenü'l‑kebîr’i ile ve o esmâ ile ulûm‑u Kur'âniyenin hazinesini açan yüz yirmi risaleyi o esmânın feyzi ile Kur'âna tefsir yapan ve yirmi dört saatte yüz yetmiş bir def'a Sekîne ve İsm‑i A'zam denilen esmâ‑i sitte-i meşhûreyi bin üç yüz mükerrer âyâtla okuyan ve Âl‑i Beyt’in manevî gayet mühim bir mirası ve bir mâden‑i feyzi olan cevşenü'l‑kebîr’i kendine üstad eden ve bidâyette her günde bir def'a ve bazen iki üç def'a tamamını okuyan ve talebelerine tavsiye eden adam, Risale‑i Nur müellifidir.
189
Hem mâdem iki kasidenin sarâhate yakın altı yerinde ondan haber veriyor. Hattâ yalnız فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ makamında dahi altı satırda altı def'a لَا تَخْشَ ile bu zamanın en müdhiş hâdisesi olan birinci harb‑i umumî’yi gösterip o harpte ilimce ve şerîatça ve şahısça korkulara düşen bir şâkirdini teşci' eden bu altı satır bilâ‑istisna on üç cümlesiyle on üç def'a aynı şâkirdinin başına parmak basıyor. Ve on üç seneden beri İsm‑i A'zam’a devam eden o şâkirdin tarih‑i hayatının on üç vâkıât‑ı mühimmesine on üç sûrette işâret ve umum işâretler birbirine kuvvet verip ittifak ettikleri adam, Risale‑i Nur müellifidir.
Elbette bu mezkûr dokuz hakikat gayet kat'î bir sûrette netice verir ki; Hazret‑i Ali (R.A) Ercûze ve Celcelûtiyesinde Risale‑i Nur’u alkışlıyor, haber veriyor ve müellifi ile konuşuyor, tesellî ediyor. (Hâşiye)
اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ ❋ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ: اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِىٌّ بَابُهَا وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ اٰمِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ