Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Birincisi

Risale‑i Nura tasrîh eden تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً fıkrasından sonra Süryânî lisânıyla Esmâ‑i Hüsnâ’dan istimdâd ve suver‑i Kur'âniye ile bir münâcât yapıyor. Tam otuzüç sûrelerle öyle garîb ve mânidâr bir tarzda zikrediyor ki; bir kısım sırları ve gaybî haberleri dahi bildirmek istediği anlaşılıyor. Ben sıkıntılı bir zamanda İmâm‑ı Ali’nin (Radıyallahu Anh) Âyetü'l‑Kübrâ nâmını verdiği Yedinci Şuâ’ı bitirdiğim aynı vakitte i'tikàdımca bana acele bir mükâfât ve bir ücret olarak geceleyin Celcelûtiye’yi okudum. Birden bir ihtar‑ı gaybî gibi kalbime denildi:
İmâm‑ı Ali (Radıyallahu Anh), Risale‑i Nur ile çok meşguldür. Mecmûundan haber verdiği gibi kıymetdâr risalelerine de işâret derecesinde remzedip îmâ ediyor. Eğer sarîh bir sûrette gaybdan haber vermek (çok zararları bulunduğundan hikmete münâfî olduğu cihetle) Hikmet‑i İlâhiye tarafından yasak olmasa idi tasrîh edecekti. Meselâ; sûreleri ta'dâd ederken, yirmibeşinciye geldiği vakit diyor ki:
142
بِحَقِّ تَبَارَكَ ثُمَّ نُونٍ وَسَائِلٍ❋ وَبِسُورَةِ التَّهْم۪يزِ وَالشَّمْسُ كُوِّرَتْ
وَبِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى❋ وَبِاِقْتَرَبَتْ لِيَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْ
وَبِسُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَاٰيَةً❋ عَدَدَ مَا قَرَاَ الْقَار۪ي وَمَا قَدْ تَنَزَّلَتْ
فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَايَ بِفَضْلِكَ الَّذ۪ي❋ عَلٰى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ
İşte bu fıkralarda Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesini hayrette bırakan ve üstünde göz ile görünen bir kerâmetiyle ve kıyâmet ve haşri isbât eden hàrika hüccetleriyle iştihâr eden Yirmidokuzuncu Söz’e Hazret‑i İmâm-ı Ali (Radıyallahu Anh), zikir ve ta'dâd ettiği sûrelerin yirmidokuzuncu
mertebesinde وَالشَّمْسُ كُوِّرَتْ ile ona işâret eder. Çünkü, kıyâmet kopmasından gayet dehşetli haber veren ﴿اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ Sûresi’ne tam mutâbık bir sûrette o Yirmidokuzuncu Söz, kıyâmetin ve harâb‑ı âlemin ve mevt‑i dünyanın ve hayat‑ı âhiretin ve ihyâ‑yı emvâtın kat'î hüccetlerini beyân ederken, bu sûrenin dehşetli tasvirini zikretmesi; hem mânâda, hem Yirmidokuzuncu Mertebede tetâbukları o işâreti isbât eder.
143
Hem, tahavvülât‑ı zerrâtta boğulan maddiyûnları susturan ve zerrâtın tahavvülâtı ve harekâtını, vazife ve intizamlarını emsâlsiz bir tarzda isbât eden Otuzuncu Söz nâmındaki Zerrât Risalesi’ne Hazret‑i İmâm-ı Ali (Radıyallahu Anh), otuzuncu mertebede وَبِالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا kasemiyle ona işâret eder. Evet bu işârette lafzan ve sûreten Sûre‑i ﴿وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا ve Risale‑i Zerrât, birbirine müşâbehet ile beraber mânâ cihetiyle dahi münâsebet var. Çünkü, Sûre‑i ﴿وَالذَّارِيَاتِ ’ın başında, tesâdüfî ve intizamsız zannedilen temevvücat‑ı havâiye, gayet hikmetli ve vazifedâr olarak Rubûbiyetin tekvînî emirlerini etrafa yetiştirir diye ifâde ettiği gibi, Risale‑i Zerrât dahi, maddiyûnlar tarafından tesâdüfî ve intizamsız telâkki edilen harekât‑ı zerrât dahi, gayet hikmetli ve o zerreler muntazam vazifelerle vazifedâr olduklarını gayet kuvvetli ve kat'î bürhânlar ile isbât ediyor.
Hem Mi'râc‑ı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı delâil‑i akliye ile gayet ma'kul ve kat'î bir sûrette isbât eden ve Otuzbirinci Söz nâmında ve mertebesinde bulunan Risale‑i Mi'râc’a, Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) otuzbirinci mertebede Mi'râc‑ı Ahmedî (A.S.M.) ve Kàb‑ı Kavseyn’deki müşâhede ve mükâlemeyi sarîh bir sûrette başlayan Sûre‑i ﴿وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى ’nın başında bulunan ﴿وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى cümlesi ile sarâhate yakın bir tarzda o risaleye işâret eder ve Sûre‑i ﴿وَالطُّورِ ’yi bırakarak ﴿وَالذَّارِيَاتِ ’den sonra ﴿وَالنَّجْمِ Sûresi’ni zikretmesi, bu işâreti kuvvetlendirir.
Hem Şakk‑ı Kamer mu'cizesini münkirlere karşı kuvvetli deliller ile isbât eden Mi'râc Risalesi’nin zeyli bulunan Şakk‑ı Kamer Risalesi nâmında otuzbirinci mertebenin âhirinde olan o risaleye, Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Şakk‑ı Kamer’i nass‑ı sarîh ile zikreden Sûre‑i ﴿اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ ’den iktibas ederek, Otuzbirinci Mertebenin akabinde zikredilen وَبِاِقْتَرَبَتْ لِيَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْ fıkrasıyla sarâhate yakın işâret eder.
144
Ma'lûmdur ki; Risale‑i Nur başta otuzüç aded Sözler’dir ve Sözler nâmıyla yâd edilir. Fakat, Otuzüçüncü Söz müstakil değil, belki Otuzüç aded Mektûbat’tan ibarettir. Ve Mektûbat nâmıyla zikredilir. Sonra Otuzbirinci Mektûb dahi müstakil değil, belki otuzbir aded Lem'alar’dan mürekkebdir. Ve Lem'alar adı ile müştehirdir. Sonra Otuzbirinci Lem'a dahi müstakil olmamış, o da inşâallâh otuzbir aded Şuâlardan mürekkeb olacak. El‑Âyetü'l-Kübrâ yedinci ve bu risale Sekizinci Şuâ’lardır. Demek Sözler’in hâtimesi Otuzikinci Söz’dür. Hem Risale‑i Nurun yıldızları içinde bir güneş hükmünde şâkirdlerince telâkki edilen Otuzikinci Söz nâmındaki Üç Mevkıflı risale‑i hàrika ve câmia ve Sözler’in bir cihette hâtimesi ve cem'iyetli neticesi olan o risaleye Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.), onun fevkalâde ehemmiyetini ve câmiiyetini göstermek için, Kur'ânın çok sûreleriyle birden Otuzikinci Mertebede وَبِسُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَاٰيَةً kasemiyle Otuzikinci Mertebede bulunan o câmi' risaleye işâret eder.
Risale‑i Nurun Otuzüçüncü Söz’ü ise, bundan evvel beyân ettiğimiz gibi otuzüç aded mektûblardan ibaret ve Mektûbat nâmında otuzüç kitab ve yüzden ziyâde risalelerdir. İşte Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Otuzüçüncü Mertebede ve kaseminde Otuzüçüncü Söz’ün eczâları olan o yüz on kitab ve Mektûbat’a birden işâret etmek için yüz on semâvî suhuf nâmında yüz on muhtasar kitaplar ve O büyük mukaddes kitaplardan istimdâd mânâsında olan şu: فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَايَ بِفَضْلِكَ الَّذ۪ي ❋ عَلٰى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ kelâmıyla işâret eder.
Ma'lûmdur ki; ilm‑i belâğatta ve fenn‑i beyânda uzak ve gizli mânâlara delâlet etmek için karîne tâbir ettikleri emârelerden ve münâsebetlerden birisi bulunsa, uzak bir mânâ ve gizli ve işârî olan bir mefhûm, karînenin kuvvetine göre sarîh ve zâhir mânâsı gibi kabûl edilir. İşte bu kaideye binâen, bu işârî mânâların herbirisine müteaddid karîneler, emâreler bulunduğu gibi, sâir arkadaşları da ona karîneler olur. Risale‑i Nurun mecmûundan haber veren sarîh fıkralar dahi herbirisine kuvvetli bir karînedir.
145

İkinci Remz

Kur'ânın el‑Âyetü'l-Kübrâ’sı olan ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ ’nin hakikat‑i kübrâsını ve tefsir‑i ekberini gösteren ve Ramazan‑ı Şerîfin ilhâmî bir hediyesi bulunan Yedinci Şuâ risalesine, Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Mektûbat’a işâretten sonra Lem'alar’a işâret içinde Şuâlar’a bakarak وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ (Hâşiye) deyip, ilm‑i belâğatça müstetbeâtü't‑terâkib ve maârîzü'l‑kelâm denilen mânâ‑yı zâhirînin tebaiyetiyle ve perdesinin arkasıyla müteaddid karînelerin kuvvetine göre işâret eder. Ve o acîb ve yüksek ve tevhidin hüccetü'l‑kübrâsı; ve el‑Âyetü'l-Kübrâ’nın bir alâmet‑i kübrâsı ve bir tefsir‑i a'zamı olan risaleye Âyetü'l‑Kübrâ nâmı veriyor. Ve o nâmla hem menba'ı olan Âyetü'l‑Kübrâ’nın azametini, hem bu Yedinci Şuâ olan vahdâniyetin ve tevhidin bürhân‑ı a'zamının fevkalâde kuvvetini ilân eder, haber verir.
Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) bu büyük iltifatına, bu risalenin liyâkatine her kimin bir şübhesi varsa, gelsin bir defa o risaleyi okusun. Eğer, evet lâyıktır demezse bana tuh! desin.
146
Evet, Kur'ânın aleyhinde bin seneden beri müntakìmâne hazırlanan dinsizlerin i'tirâzlarını ve kâfir feylesofların terâküm edip şimdi yol bularak intişar eden şübhelerini ve Kur'ânın dehşetli darbelerinden intikam besleyen muannid Yahudîlerin ve mağrûr bir kısım Hıristiyanların hücumlarını def'edip mukàbele eden ve her asırda Kur'ânın pek çok kahramanları ve manevî kaleleri vardı. Şimdi ihtiyaç bir‑iki’den, yüze çıkmış. Ve müdâfi'ler yüzden, iki‑üçe inmiş.
Hem, hakàik‑ı îmâniyeyi, ilm‑i kelâmdan ve medreseden öğrenmek çok zamana muhtaç bulunduğundan bu zamanda o kapı dahi kapandı. Hem çabuk, hem herkes anlayacak bir tarzda en derin hakikatleri ta'lim eden Risale‑i Nur, elbette İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın bu iltifatına lâyıktır.
Hem İmâm‑ı Ali (R.A.) onuncu mertebe‑i ta'dâdında, onuncu sûre olarak ve kıyâmet ve Leyle‑i Berât’a bakan وَبِسُورَةِ الدُّخَانِ ف۪يهَا سِرًّا قَدْ اُحْكِمَتْdeyip mânâ‑yı işârîsiyle Onuncu Söz nâmında ve mertebesinde olan Haşir Risalesi’ne işâretle beraber, o risalenin fevkalâde ehemmiyetini ve gayet muhkem olduğunu ve o zamanın dumanlı karanlıklarını izâle eden bir Leyle‑i Berât’ın bir kandili hükmünde bulunmasına ve haşir ve kıyâmetin bir alâmeti olan duhàn, hem Leyle‑i Berât’ın senevî olarak hikmetli tefrik ve taksim‑i umûr noktalarıyla ve başka karîneler ile îmâen ve remzen haber veriyor.
Evet Onuncu Söz, çok ehemmiyetli bir belâyı def'etti. Hürriyet‑i efkâr serbestiyeti ve Harb‑i Umumî sarsıntısı vaktinde haşri inkâr eden münâfıklar, fırsat bulup çok yerlerde zehirli fikirlerini izhâra başladıkları bir zamanda Onuncu Söz çıktı ve tab'edildi. Bin nüshası etrafa yayıldı, onu gören herkes kemâl‑i iştiyak ve merakla okudu. Zındıkların kâfirâne fikirlerini tam kırdı. Ve onları susturdu. İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın bu takdirine liyâkatini isbât etti. Kimin şübhesi varsa gelsin onu dikkatle okusun, haşrin ne kadar kuvvetli bir bürhânı olduğunu görsün.
147
Hem Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) ondokuzuncu sûre olarak Sûretü'n‑Nur’u بِسِرِّ حَوَام۪يمِ الْكِتَابِ جَم۪يعِهَا ❋ عَلَيْكَ بِفَضْلِ النُّورِ يَا نُورُ اُقْسِمَتْ fıkrasıyla zikrederek pek muhtasar olan Ondokuzuncu Söz’e ve pek mükemmel bulunan Ondokuzuncu Mektûb’a işâret için nur lafzını tekrar etmekle mektûbların mertebesi, yani Ondördüncü Mektûb noksan kalmasına îmâen Sûre‑i Nur’u onbeşincide yine zikretmesiyle gayet latîf ve müdakkikàne haber veriyor. Ve o iki risaleleri, Risale‑i Nurun, büyük Nurları olduklarını bildiriyor. Evet, Risalet‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a dair olan Ondokuzuncu Söz, hem üç cihetle kerâmetli ve hàrika olan Ondokuzuncu Mektûb, elhak Risale‑i Nurun en parlak birer nurudurlar.
Ve Âişe‑i Sıddıka Radıyallahu Anhâ’nın berâeti münâsebetiyle, âyet‑i Nur’un ﴿مَثَلُ نُورِهِ kelimesindeki zamîr, üç vecihten birisi ile Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a râci' olmak haysiyetiyle, Sûre‑i Nur Zât‑ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile ziyâde alâkadar bulunduğundan, o sûre ile Risalet‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı isbât eden o iki risaleye iki nur lafzıyla, belki üç nur kelimeleriyle yine aynen risalet‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı isbât eden Mi'râc Risalesi’ne dahi işâret etmiş.
Ben itiraf ediyorum ki: Ondördüncü Mektûb, noksan kaldığını unutmuştum. Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) aynı sûreyi iki defa tekrar etmesiyle tahattur ettim ve işârâtındaki dikkatine hayran oldum. Fakat o tekrar, yalnız Ondokuzuncu Söz ve Mektûb için sayılır; ondan sonrakilere nisbeten sayılmaz.
148

Üçüncü Remz

Yirmisekizinci Lem'ada izâh ve isbât edilen
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ❋ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ
بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَشَرَنْطَخٍ ❋ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ
fıkralarıyla Risale‑i Nurun üç ehemmiyetli vaziyetini haber veriyor. Bu fıkraların sarâhate yakın bir sûrette hem cifir, hem mânâ cihetiyle Risale‑i Nura işâretini Onsekizinci Lem'ada izâhına binâen, burada ise orada zikredilmeyen ve İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın nazar‑ı dikkatini celbeden yalnız üç sırrı beyân edilecek.

Birincisi

İslâmlar içinde, dellâllar elinde teşhîr sûretinde gezdirmeye lâyık olan Risale‑i Nur, maatteessüf gayet gizli perde altında intişar ve istitara mecbur olmasına işâreten, İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh, iki defa سِرًّا بَيَانَةً ve سِرًّا تَنَوَّرَتْ kelimeleriyle سِرًّا , yani gizli intişar edebilir. Müteaccibâne haber veriyor.

İkincisi

Risale‑i Nur, İsm‑i A'zam cilvesiyle ve İsm‑i Rahîm ve Hakîm’in tecellîsiyle zuhûr ettiğinden, imtiyazlı hàssası اَللّٰهُ اَكْبَرُ ’den iktibasen celâl ve kibriyâ, ﴿ ’den istifazaten merhamet ve şefkat, ﴿وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ’den istifadeten hikmet ve intizamın esâsları üzerine gidiyor. Onun rûhu ve hayatı onlardır. Sâir meşreblerdeki aşk yerinde, Risale‑i Nurun meşrebinde müştâkàne şefkattir. Ve re'fetkârâne muhabbettir.
149
Nasıl ki Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) sarîh bir sûrette Sirâcü'n‑Nur’un tarih‑i te'lifini ve tekemmül zamanını ve meşhûr ismini تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla haber vermiş. Öyle de بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَشَرَنْطَخٍ ilâ âhir fıkrasıyla da Sirâcü'n‑Nur’un esâslarından haber veriyor. Çünkü جَلَالٍ بَازِخٍ izzet, azamet ve celâl ve kibriyâdır. شَرَنْطَخٍ Süryânîce Raûf ve بَرْكُوتٍ Rahîmdir.
Demek Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh Sirâcü'n‑Nur’u ta'rif ediyor. Hayatını ve nurunu, kibriyâ ve azamet ve re'fet ve rahîmiyetten alıyor diye mümtâz hâsiyetini beyân eder.

Üçüncüsü

Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, bu fıkrada بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ cümlesiyle diyor ki: Bin üçyüz ellidörtte Sirâcü'n‑Nur yani Risale‑i Nurun nuru ile dalâletin tecâvüz eden nârı inşâallâh sönecek. Yani, fitne‑i diniye ateşini, ya tahribâttan vazgeçirecek veya ileri tecâvüzâtını kıracak.
Eğer Hicrî tarihi olsa, bundan iki sene evvel, dini dünyadan tefrik fırsatından istifade ile, dinin ve Kur'ânın zararına olarak ilerleyen dehşetli tasavvurâtın tecâvüzâtı tevakkuf etmesi, elbette karşılarında kuvvetli bir seddin bulunmasındandır. O sed ise, bu zamanda çok intişar eden Risale‑i Nurun keskin hüccetleri ve kuvvetli bürhânları olduğu çok emâreler ile hissediliyor. Ve bu ikinci ihtimaldeki işâret‑i Aleviye dahi, onu te'yid ediyor. (Hâşiye)
150
Evet cifirce بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ : (خ) altıyüz, (ت) dörtyüz, (ر) ikiyüz, şeddeli (ن) yüz, (م) kırk, (د) ve üç (ا) yedi, بِهِ ’deki (ب) iki, (ه)beş; yekûnu bin üçyüz ellidört eder.
Lillâhi'l‑Hamd, Sirâcü'n‑Nur’un el‑Âyetü'l-Kübrâ’sı gibi çok risaleleri var. Herbiri kuvvetli birer lamba hükmünde Sırat‑ı Müstakîmi gösterip İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın haberini tasdik ediyorlar.
Bu üçüncü sırrın münâsebetiyle aynen بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ gibi bin üçyüz ellidört tarihine makam‑ı cifrîsiyle bakan ve Said’in (R.A.) iki mâruf lakabına remzen ve ismen îmâ eden ve kendini muhâfaza et emrini veren ve o tarihte herkesten ziyâde müteaddid tehlikelere ma'rûz bulunacağını telvih eden Ercûze’nin âhirlerindeki:
فَاسْئَلْ لِمَوْلَاكَ الْعَظ۪يمِ الشَّانِ يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ
بِاَنْ يَق۪يكَ شَرَّ تِلْكَ الْفِتْنَةِ وَشَرَّ كُلِّ كُرْبَةٍ وَمِحْنَةٍ
fıkrasıyla diyor: Said el‑Kürdî! Bin üçyüz ellidört tarihine yetişirsen Mevlâ‑yı Azîminden, o zamanın ve o asrın fitne ve şerlerinden muhâfazanı iste ve yalvar.”
Evet Onsekizinci Lem'ada Birinci Kerâmet‑i Aleviyenin izâhında, Kaside‑i Ercûziyenin Risale‑i Nur ve müellifine dair işârât‑ı gaybiyesi beyân edilmiş. İsm‑i A'zam ve Sekîne tâbir ettiği Esmâ‑i Sitte-i meşhûruyla dâima meşgul olan bir şâkirdiyle konuştuğu ve tesellî verdiği ve çok emâreler ve karînelerle o şâkird, Said olduğu isbât edilmiş. Ve orada o şâkirdine demiş:
151
اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْط۪يرًا ❋ بِتَّ بِهَا الْاَم۪يرُ وَالْفَق۪يرَا Yani, ecnebî hurûfları bin üçyüz kırksekizde ta'mîm edilecek; çoluk‑çocuk, emîrler ve fakirler icbar sûretinde gece dersleriyle öğrenmeye çalışacaklar.
Evet سُطِّرَتْ تَسْط۪يرًا cümlesi tam tamına iki (ت) sekizyüz, iki (س) yüz yirmi, iki (ر) dörtyüz, iki (ط) onsekiz, bir (ى) on; mecmûu bin üçyüz kırksekizdir. Aynı tarihte lâtinî hurûflarına gece dersleriyle cebren çalıştırıldı.
Sonra İmâm‑ı Ali (R.A.) Sekîne ile meşgul olan Said’e (R.A.) bakar, konuşur. Akabinde يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِder. İki‑üç yerde kuvvetli işâret ile Said (R.A.) ismini verdiği şâkirdine hitâben Kendini Sekîne ile duâ edip muhâfazaya çalış.” Yâ‑i nidâî’den sonra müteaddid karîneler ve emâreler ile Said var. Demek يَا سَع۪يدُ مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ olur. Bu fıkra nasıl ki مُدْرِكًا kelimesiyle El‑Kürdî lakabına hem lafzan hem cifren bakar. Çünkü mimsiz دَرْكًا Kürd () kalbidir. Mim ise, (ل) ve (ى) ’ye tam muvâfıktır.
Öyle de; diğer bir ismi olan Bediüzzaman lakabına dahi Ez‑zaman kelimesiyle îmâ etmekle beraber, bin üçyüz ellidört veya bin üçyüz ellibeş makam‑ı cifrîsiyle Said’in (R.A.) hakikat‑i hâlini ve hilâf‑ı âdet vaziyetini ve hıfz u vikàye için kesretli duâsını ve halvet ve inzivasını tamamıyla tâbir ve ifâde ettiğinden, sarâhate yakın bir sûrette parmağını Onun başına o kasidede tesellî için basıyor. Burada da بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْsırrına mazhar olan Risale‑i Nuru alkışlıyor.
152
Ma'lûm olsun ki; Celcelûtiye’nin esâsı ve rûhu olan اَلْقَسَمُ الْجَامِعُ وَالدَّعْوَةُ الشَّر۪يفَةُ وَالْاِسْمُ الْاَعْظَمُ İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın en mühim ve en müdakkik, Üveysî bir şâkirdi ve İslâmiyetin en meşhûr ve parlak bir hücceti olan Hüccetü'l‑İslâm İmâm-ı Gazâlî (R.A.) diyor ki: Onlar vahy ile Peygambere (A.S.M.) nâzil olduğu vakit, İmâm‑ı Ali’ye (R.A.) emretti: Yaz!’ O da yazdı. Sonra nazmetti.” İmâm‑ı Gazâlî (R.A.) diyor: اِنَّ هٰذِهِ الدَّعْوَةَ الشَّر۪يفَةَ وَالْوِفْقَ الْعَظ۪يمَ وَالْقَسَمَ الْجَامِعَ وَالْاِسْمَ الْاَعْظَمَ وَالسِّرَّ الْمَكْنُونَ الْمُعَظَّمَ بِلَا شَكٍّ كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ
İmâm‑ı Gazâlî, İmâm‑ı Nureddin’den ders alarak bu Celcelûtiye’nin hem Süryânî kelimelerini, hem kıymetini ve hâsiyetini şerhetmiş.

Dördüncü Remz

İmâm‑ı Ali (R.A.), Sirâcü'n‑Nur’dan haber verdikten sonra yine otuzüç ve bir cihetle otuziki aded Süryânîce esmâyı ta'dâd ederken, Risale‑i Nurun en kuvvetli, en kıymetdâr olan Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi’ne ve Otuzikinci Söz’e kuvvetli işâret ettiği gibi, sâir risalelere de remzen veya îmâen veya telvihen bakar. Evet Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Risale‑i Nura bakarak Süryânî isimleri dercederek diyor:
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ❋ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ
153
بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَشَرَنْطَخٍ ❋ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ
بِيَاهٍ وَيَا يُوهٍ نَمُوهٍ اَصَالِيًا ❋ بِطَمْطَامٍ مِهْرَاشٍ لِنَارِ الْعِدَاسَمَتْ
بِهَالٍ اَه۪يلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ ❋ طَهِيٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ
اَنُوخٍ بِيَمْلُوخٍ وَاَبْرُوخٍ اُقْسِمَتْ ❋ بِتَمْل۪يخِ اٰيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ
اَبَاز۪يخَ بَيْذُوخٍ وَذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا ❋ خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ()
بِبَلْخٍ وَسِمْيَانٍ وَبَازُوخٍ بَعْدَهَا ❋ بِذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْ
بِشَلْمَخَتٍ اِقْبَلْ دُعَائ۪ي…
diye duâ ile hatmeder.
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) başta sarâhat ile haber verdiği Risale‑i Nuru, Sirâcü'n‑Nur ve Sirâcü's‑Sürc nâmıyla Birinci Mertebede âşikâr onu gösterip ta'dâd ederken, Yirmibeşe geldiği vakit بِتَمْل۪يخِ اٰيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ der. Âyât‑ı Kur'âniye’nin i'câzlarını beyân ve Kur'ânın kırk vecihle mu'cize olduğunu yedi aded küllî vecihlerde isbât eden Risale‑i Nurun en meşhûr ve parlak risalesi olan Yirmibeşinci Söz nâmındaki Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesine işâret eder.
Çünkü başta Sirâcü'n‑Nur’un birinci mertebede sayılması, hem بِتَمْل۪يخِ اٰيَاتٍ fıkrasında اٰيَاتٍ kelimesinin bulunması, hem yirmibeşinci mertebede zikretmesi, kuvvetli bir karînedir ki; pek çok âyetleri zikredip, i'câzları ve sırları beyân eden Yirmibeşinci Söz’e mânâ‑yı mecâzî ile bakar. Ve sûrelerin ta'dâdında dahi yine yirmibeşinci mertebede ibareyi değiştirip, baştan başlar gibi بِحَقِّ تَبَارَكَ diyerek, Risale‑i Nurun en mübârek ve bereketli olan Yirmibeşinci Söz’ün ehemmiyetini gösteriyor.
154
Sonra yirmialtı ve yedide; اَبَاز۪يخَ بَيْذُوخٍ وَذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا der. Sonra otuz ve otuzbirincide: بِبَلْخٍ وَسِمْيَانٍ وَبَازُوخٍ بَعْدَهَا deyip, yine ibareyi değiştirip بَعْدَهَا kelimesini zikreder. Gayet zâhir ve kuvvetli bir karîne ile ictihâda dair Yirmiyedinci Söz’ün sahâbeler hakkındaki çok mühim ve kıymetdâr zeylini ve Mi'râca dair Otuzbirinci Söz’ün Şakk‑ı Kamere dair ve ona çok ihtiyaç bulunan ehemmiyetli zeylini بَعْدَهَا kelimesiyle gösterir gibi, kuvvetli işâret eder.
Ben itiraf ediyorum ki; ben bu zeyilleri unutmuştum. İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) bu ihtarı ile tahattur ettim. Şakk‑ı Kamer’i sâbıkan yazdım. Şimdi bu ânda sahâbeler hakkındaki zeyli hatırladım.
İşte mâdem ilm‑i belâğat ve fenn‑i beyânda bir tek karîne ile mecâzî bir mânâ murad olunabilir ve bir tek münâsebetle, bir mefhûma işâret bulunsa, o mefhûm bir mânâ‑yı işârî olarak kabûl edilir. Elbette zâhir ve çok karînelerden ve emârelerden kat'‑ı nazar, yalnız bu iki yerde tam zeyillerin bulunduğu aynı makamda ve zeyl mânâsında olan بَعْدَهَا kelimesini tekrar sûretinde ifâdeyi değiştirerek söylemesi, tam bir karînedir ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) mânâ‑yı hakîkisinden başka, bir mânâ‑yı mecâzî ve işârîyi dahi ifâde etmek istiyor.
Sonra yirmidokuzuncu mertebede, heybetli bir tarzda خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ der. Yirmibeşte geçen ve sırları bilmek mânâsında olan تَشَمَّخَتْ kelimesini tekrar ile sâbıkan beyân ettiğimiz hàrikalı Yirmidokuzuncu Söz’e kuvvetli bir karîne ile işâret eder.
155
Sonra otuzikinci mertebede sûrelerin ta'dâdında ehemmiyetle işâret ettiği risale‑i câmia olan Otuzikinci Söz’e yine nazar‑ı dikkati kuvvetli celbetmek için ذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْ ve bir nüshada بِهِ الْكَوْنُ عُطِّرَتْ yani İsm‑i Adl ve İsm‑i Hakem’in tecellîsiyle ve adâlet ve mîzanıyla ve intizam ve hikmetiyle dünya tamir edilir. Tahribden kurtulur.” İkinci nüsha ile o iki ismin râyiha‑i tayyibesiyle ve çok hoş kokularıyla, dünya güzel kokular alır. Attar dükkânı gibi râyiha‑i tayyibe verir.
İşte, İsm‑i Adl ve İsm‑i Hakem’in parlak bir âyineleri ve bir tefsirleri hükmünde olan Otuzikinci Söz’e parmak basıyor ve mânâ‑yı mecâzî sûretinde ifâde eder.
ذَيْمُوخٍ kelimesinin tekrarıyla Sözler otuzüç iken, bir mertebesi mektûblardan ibaret olduğuna ve Otuzikinci Söz, son mertebesi bulunduğuna îmâ eder.
Ben Süryânî kelimelerinin mânâlarını tamamıyla bilemediğimden ve İmâm‑ı Gazâlî (R.A.) dahi tamamıyla izâh etmediğinden, Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) o kelimeler ile sâir risalelere işârâtını şimdilik bırakıyorum.

Beşinci Remz

Mâdem Celcelûtiye vahy ile Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a nâzil olmuş. Ve Allâmü'l‑Guyûb’un ilmiyle ifâde‑i mânâ eder. Hem mâdem Celcelûtiye اَقِدْ كَوْكَب۪ي ve تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkralarında mânâ‑yı mecâzî ile o kasidenin hakikatini isbât eden Risale‑i Nura sarîhan ve onun onüç ehemmiyetli risalelerine işâreten haber vermekle beraber فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذ۪ي جَلَّ قَدْرُهُ ’da dahi o kasidenin bir esâsı olan اَلْاِسْمُ الْمُعَظَّمُ ile çok iştigâl ve istimdâd eden Risale‑i Nur müellifine ve bunun onüç ehemmiyetli vâkıât‑ı hayatına îmâen, remzen, işâreten mânâ‑yı mecâzî ile haber veriyor. Hem mâdem mânâ‑yı mecâzî ile ve mefhûm‑u işârînin murad olmasına bir zaîf karîne ve bir gizli emâre ve bir tek münâsebet kâfî geliyor. Hem mâdem Risale‑i Nur ve risalelerine ve müellifi ve ahvâline olan işâretler birbirine karîne olur. Belki mes'elenin vahdeti itibariyle umum işâretler, karîneleriyle beraber herbirisine kuvvetli bir karîne ve kavî bir emâre hükmündedir.
156
Elbette diyebiliriz ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) nasıl ki başta: بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوح۪ي بِهِ اهْتَدَتْ ❋ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ
Yani, hazine‑i esrâr olan ﴿ ile başladım. Rûhum, onun ile o hazineyi keşfetti diyerek sâir işârâtın karînesiyle bir mânâ‑yı işârî ve bir medlûl‑ü mecâzî sûretinde Risale‑i Nurun ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ’ı hükmünde ve fâtihası ve besmelesi ve ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ’daki büyük sırrın hakikatini beyân eden ve kısa ve gayet kuvvetli Birinci Söz nâmında olan ﴿بِسْمِ اللّٰهِ Risalesine îmâ, belki remz, belki işâret ediyor.
Aynen öyle de; sâir işârâtın karîne ve münâsebetiyle ve hurûf‑u Kur'âniye’nin esrârından bahseden ve Rumûzât‑ı Semâniye nâmında bulunan sekiz küçük risalelerin mâhiyetlerini andırır bir tarzda, ibareyi değiştirerek hurûfların esrârıyla istimdâd etmeğe başlaması, karîne‑i latîfesiyle muazzam duâ ve münâcât ve câmi' kasem‑i istimdâdînin âhirlerinde ve Sözler’e ve Mektûblar’a işâretten sonra بِوَاحِ الْوَحَا بِالْفَتْحِ وَالنَّصْرِ اَسْرَعَتْfıkrasıyla Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısım esrâr‑ı hurûf-u Kur'âniye’yi beyân eden Rumûzât‑ı Semâniye nâmında sekiz küçük risalelerin en mühimleri ve Feth‑i Mekke ve Feth‑i Şam ve Feth‑i Kudüs ve Feth‑i İstanbul gibi çok fütûhât‑ı İslâmiyeden gaybî haber veren Sûre‑i ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ ’nun esrârını beyân ile, fütûhât‑ı İslâmiyenin pehlivanı olan Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) nazar‑ı dikkatini celbeden Fetih ve Nasr risalesine, hem Sûre‑i Feth’in en mühim ve en âhir âyetin beş vecih ile i'câzını beyân ve isbât ile, kahraman‑ı İslâm Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) nazar‑ı dikkatini celbeden gayet kıymetli olan âyet‑i Fetih risalesi nâmındaki küçük bir risaleye îmâ, belki işâret eder, i'tikàdındayım. Böyle i'tikàda iştirâk edilmezse de i'tirâz edilmemeli.
157

Altıncı Remz

Mâdem Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.), Üstad‑ı Kudsîsinden aldığı derse binâen, Kur'ân’a taalluk eden gelecek hâdisâttan haber veriyor. Ve benden sorunuz diye müteaddid ve doğru haberleri verip bir şah‑ı velâyet olduğunu öyle kerâmetlerle isbât etmiş. Ve mâdem bu asırda Avrupa dinsizleri ve ehl‑i dalâlet münâfıkları, dehşetli bir sûrette Kur'ân’a hücumu hengâmında Risale‑i Nur o seyl‑i dalâlete karşı mukâvemet edip, Kur'ânın tılsımlarını keşfederek hakikatini muhâfaza ediyor. Ve mâdem اَقِدْ كَوْكَب۪ي بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً ❋ مَدَى الدَّهْرِ وَالْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ
fıkrasıyla Yirmisekizinci Lem'a’da isbât edildiği gibi sarâhate yakın bir sûrette Risale‑i Nura işâret etmekle beraber Sûre‑i Nur’daki Âyetü'n‑Nur’un Risale‑i Nura işâretine işâret eder. Ve mâdem اَقِدْ كَوْكَب۪ي بِالْاِسْمِ نُورًا mânâ ve cifirce tam tamına Risale‑i Nura tevâfuk ediyor.
Elbette diyebiliriz ki; bu fıkranın akabinde:
158
بِاٰجٍ اَهُوجٍ جَلْمَهُوجٍ جَلَالَةٍ ❋ جَل۪يلٍ جَلْجَلَيُّوتٍ جَمَاهٍ تَمَهْرَجَتْ
بِتَعْدَادِ اَبْرُومٍ وَسِمْرَازٍ اَبْرَمٍ ❋ وَبَهْرَةِ تِبْر۪يزٍ وَاُمٍّ تَبَرَّكَتْ
fıkrasıyla Risale‑i Nurun bidâyette Oniki Söz nâmında iştihâr ve intişar eden oniki küçük risalelerine اَقِدْ كَوْكَب۪ي karînesiyle, bu fıkradaki oniki Süryânî kelimeler onlara birer işârettir. Gerçi elimde bulunan Celcelûtiye nüshası en sahîh ve en mu'temeddir. İmâm‑ı Gazâlî (R.A.) gibi çok imâmlar Celcelûtiye’yi şerh etmişler. Fakat bu Süryânî kelimelerin mânâsını tam bilmediğimden ve nüshalarda ihtilâf bulunduğundan, herbirisinin vech‑i işâretini ve münâsebetini şimdilik bilmediğimden bırakıyorum.
Elhâsıl: Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) bir defa اَقِدْ كَوْكَب۪ي fıkrasıyla âhir zamanda Risale‑i Nuru duâ ile Allah’tan niyâz eder, ister ve bidâyette oniki risaleden ibaret bulunduğundan yalnız oniki risalesine işâret ediyor. İkinci defada تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla daha sarîh bir sûrette Risale‑i Nuru medh ü senâ ile göstererek tekemmülüne işâreten, umum Sözleri ve Mektûbları ve Lem'aları remzen haber verir. Hem Oniki Söz nâmı ile çok intişar eden o küçücük risaleler bu fıkradaki kelimeler gibi birbirine ismen ve sûreten benzedikleri gibi, bedî' mânâsında olan Celcelûtiye kelimesine mutâbık olarak herbiri gayet bedî' bir tarzda, güzel bir temsîl ile, büyük ve derin bir hakikat‑i Kur'âniyeyi tefsir ve isbât eder.
Eğer bir muannid tarafından denilse: Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) bu umum mecâzî mânâları irâde etmemiş?”
159
Biz de deriz ki: Farazâ Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) irâde etmezse, fakat kelâm delâlet eder. Ve karînelerin kuvvetiyle işârî ve zımnî delâletle mânâları içine dâhil eder. Hem mâdem o mecâzî mânâlar ve işârî mefhûmlar haktır, doğrudur ve vâkıa mutâbıktır; ve bu iltifata lâyıktırlar ve karîneleri kuvvetlidir. Elbette Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) böyle bütün işârî mânâları irâde edecek küllî bir teveccühü farazâ bulunmazsa Celcelûtiye vahy olmak cihetiyle hakîki sâhibi, Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) Üstadı olan Peygamber‑i Zîşan’ın (A.S.M.) küllî teveccühü ve Üstadının Üstad‑ı Zülcelâl’inin ihâtalı ilmi onlara bakar, irâde dâiresine alır.
Bu hususta benim hususî ve kat'î ve yakìn derecesindeki kanâatimin bir sebebi şudur ki: Müşkülât‑ı azîme içinde el‑Âyetü'l-Kübrâ’nın tefsir‑i ekberi olan Yedinci Şuâ’ı yazmakta çok zahmet çektiğimden, bir kudsî tesellî ve teşvike cidden çok muhtaç idim. Şimdiye kadar mükerrer tecrübeler ile bu gibi hâletlerimde inâyet‑i İlâhiye imdâdıma yetişiyordu. Risaleyi bitirdiğim aynı vakitte hiç hâtırıma gelmediği hâlde, birden bu kerâmet‑i Aleviyenin zuhûru bende hiçbir şübhe bırakmadı ki; bu dahi benim imdâdıma gelen sâir inâyet‑i İlâhiye gibi Rabb‑i Rahîm’in bir inâyetidir. İnâyet ise aldatmaz, hakikatsiz olmaz.

Yedinci Remz

Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) nasıl ki
……………………. ❋ وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ
وَبِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلٰهَنَا ❋ وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ ❋ وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ
160
diye birinci fıkrasıyla Yedinci Şuâ’a işâret etmiş. Öyle de, aynı fıkra ile Àlî bir tefekkürnâme ve Tevhide dair yüksek bir mârifetnâme nâmında olan Yirmidokuzuncu Arabî Lem'aya dahi işâret eder. İkinci fıkrasıyla İsm‑i A'zam ve Sekîne denilen Esmâ‑i Sitte-i meşhûrenin hakikatlerini gayet àlî bir tarzda beyân ve isbât eden ve Yirmidokuzuncu Lem'ayı takib eyleyen Otuzuncu Lem'a nâmında altı nükte‑i esmâ risalesine بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ cümlesiyle işâret ettiğinden sonra akabinde Risale‑i Esmâ’yı takib eden Otuzbirinci Lem'anın Birinci Şuâ’ı olarak otuzüç âyet‑i Kur'âniye’nin Risale‑i Nura işârâtını kaydedip, hesab‑ı cifrî münâsebetiyle baştan başa ilm‑i hurûf risalesi gibi görünen ve bir mu'cize‑i Kur'âniye hükmünde bulunan risaleye حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ kelimesiyle işâret edip, der‑akab وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelâmıyla dahi risale‑i hurûfiyeyi takib eden ve Âyetü'l‑Kübrâ’dan ve başka Resâil‑i Nuriye’den terekküb eden ve Asâ‑yı Mûsa nâmını alan ve Asâ‑yı Mûsa gibi, dalâletin ve şirkin sihirlerini ibtal eden Risale‑i Nurun şimdilik en son ve âhir risalesine Asâ‑yı Mûsa nâmını vererek işâretle beraber, manevî karanlıkları dağıtacağını müjde ediyor.
Evet وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى kelimesiyle Yedinci Şuâ’a işâreti, kuvvetli karîneler ile isbât edildiği gibi, aynı kelime, diğer bir mânâ ile elhak Risale‑i Nurun Âyetü'l-Kübrâ’sı hükmünde ve ekser risalelerin rûhlarını cem'eden ve Arabî bulunan Yirmidokuzuncu Lem'aya bu kelâm müstetbeâtü't‑terâkib kaidesiyle ona bakıyor, efrâdına dâhil ediyor. Öyle ise; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) dahi bu fıkradan ona bakıp işâret eder diyebiliriz.
161
Hem sâir işârâtın karînesiyle, hem Mektûbat’tan sonra Lem'alar’a, başka bir tarz‑ı ibare ile îmâ ederek Lem'aların en parlağının te'lifi, dehşetli bir zamanda ve hapis ve i'dâmdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için, mânâ‑yı mecâzî ve mefhûm‑u işârî ile Hazret‑i Ali (R.A.) kendi lisânını, büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına isti'mâl ederek وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتْ yani: Yâ Rab! Beni kurtar, emân ve emniyet ver!” diye duâ etmesiyle, tam tamına Eskişehir Hapishânesinde i'dâm ve uzun hapis tehlikesi içinde te'lif edilen Yirmidokuzuncu Lem'anın ve sâhibinin vaziyetine tevâfuk karînesiyle kelâm, zımnî ve işârî, delâlet ettiğinden diyebiliriz ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) dahi bundan, ona işâret eder.
Hem Otuzuncu Lem'a nâmında ve altı nükte olan Risale‑i Esmâ’ya bakarak وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى deyip sâir işârâtın karînesiyle, hem Yirmidokuzuncu Lem'aya takib karînesiyle, hem ikisinin isimde ve esmâ lafzında tevâfuk karînesiyle, hem teşettüt‑ü hâle ve sıkıntılı bir gurbete ve perîşaniyete düşen müellifi, onun te'lifi bereketiyle tesellî ve tahammül bulmasına ve mânâ‑yı mecâzî cihetinde, Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) lisânıyla kendine duâ olan وَبِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ yani İsm‑i A'zam olan o esmâ risalesinin bereketiyle beni teşettütten, perîşaniyetten hıfz eyle yâ Rabbî meâli, tam tamına o risale ve sâhibinin vaziyetine tevâfuk karînesiyle kelâm, mecâzî delâlet; ve İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) ise gaybî işâret eder diyebiliriz.
Hem mâdem Celcelûtiye’nin aslı vahiydir ve esrârlıdır ve gelecek zamana bakıyor; ve gaybî umûr‑u istikbâliyeden haber veriyor.
162
Ve mâdem Kur'ân itibariyle bu asır dehşetlidir ve Kur'ân hesabıyla Risale‑i Nur bu karanlık asırda ehemmiyetli bir hâdisedir.
Ve mâdem sarâhat derecesinde çok karîne ve emârelerle Risale‑i Nur Celcelûtiye’nin içine girmiş, en mühim yerinde yerleşmiş.
Ve mâdem Risale‑i Nur ve eczâları bu mevkie lâyıktırlar ve Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) nazar‑ı takdirine ve tahsinine ve onlardan haber vermesine liyâkatleri ve kıymetleri var.
Ve mâdem Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) Sirâcü'n‑Nur’dan zâhir bir sûrette haber verdikten sonra ikinci derecede perdeli bir tarzda Sözler’den, sonra Mektûblar’dan, sonra Lem'alar’dan, risalelerdeki gibi aynı tertib, aynı makam, aynı numara tahtında kuvvetli karînelerin sevkiyle kelâm delâlet ve Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) işâret ettiğini isbât eylemiş.
Ve mâdem başta: بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوح۪ي بِهِ اهْتَدَتْ ❋ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ risalelerin başı ve Birinci Söz olan ﴿بِسْمِ اللّٰهِ Risalesine baktığı gibi, kasem‑i câmi'-i muazzamın âhirinde, risalelerin kısm‑ı âhirleri olan son Lem'alara ve Şuâlara, hususan bir âyetü'l‑kübrâ-yı tevhid olan Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Hàrika-i Arabiye ve Risale‑i Esmâ-i Sitte ve Risale‑i İşârât-ı Hurûf-u Kur'âniye ve bilhassa şimdilik en âhir Şuâ ve Asâ‑yı Mûsa gibi; dalâletlerin bütün manevî sihirlerini ibtal edebilen bir mâhiyette bulunan ve bir mânâda Âyetü'l‑Kübrâ nâmını alan risale‑i hàrikaya bakıyor gibi bir tarz‑ı ifâde görünüyor.
Ve mâdem bir tek mes'elede bulunan emâreler ve karîneler, mes'elenin vahdeti haysiyetiyle, emâreler birbirine kuvvet verir, zaîf bir münâsebetle bir tereşşuh dahi menba'ına ilhâk edilir.
163
Elbette bu yedi aded esâslara istinâden deriz:
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) nasıl ki; meşhûr Sözler’e tertibleri üzerine işâret etmiş ve Mektûbat’tan bir kısmına ve Lem'alar’dan en mühimlerine tertible bakmış. Öyle de, بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْن۪ي مِنَ الشَّتَتْ cümlesiyle Otuzuncu Lem'aya, yani müstakil Lem'alar’dan en son olan Esmâ‑i Sitte Risalesi’ne tahsin ederek bakıyor
Ve حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَتَشَامَخَتْ kelâmıyla dahi Otuzuncu Lem'ayı takib eden İşârât‑ı Hurûf-u Kur'âniye Risalesini takdir edip işâretle tasdik ediyor.
وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَتُ انْجَلَتْ kelimesiyle dahi şimdilik en âhir risale ve tevhid ve îmânın elinde Asâ‑yı Mûsa gibi hàrikalı, en kuvvetli bürhân olan mecmua risalesini senâkârâne remzen gösteriyor gibi bir tarz‑ı ifâdeden bilâ‑pervâ hükmediyoruz ki;
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) hem Risale‑i Nurdan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mânâ‑yı hakîki ve mecâzî ile; işârî ve remzî ve îmâî ve telvihî bir sûrette haber veriyor. Kimin şübhesi varsa işâret olunan risalelere bir kere dikkatle baksın. İnsafı varsa şübhesi kalmaz zannediyorum.
Buradaki mânâ‑yı işârî ve medlûl‑ü mecâzîlere karînelerin en güzeli ve latîfi, aynı tertibi muhâfaza ile verilen isimlerin münâsebetidir. Meselâ, yirmidokuz, otuz ve otuzbir ve otuziki mertebe‑i ta'dâdda Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuzikinci Söz’lere gayet münâsib isimler ile ve başta Sözler’in başı olan Birinci Söz’e, aynı Besmele sırrıyla; ve âhirde şimdilik risalelerin âhirine, mâhiyetini gösterir lâyık birer isim vererek işâret etmesi gerçi gizli ise de, fakat çok güzeldir ve letâfetlidir.
Ben itiraf ediyorum ki; böyle makbûl bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyâkatim yoktur. Fakat küçük, ehemmiyetsiz bir çekirdekten koca dağ gibi bir ağacı halk etmek, Kudret‑i İlâhiye’nin şe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir.
164
Ben kasemle te'min ederim ki; Risale‑i Nuru senâdan maksadım: Kur'ânın hakikatlerini ve îmânın rükünlerini te'yid ve isbât ve neşirdir.
Hàlık‑ı Rahîmime yüzbinler şükrolsun ki; kendimi kendime beğendirmemiş. Nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş. Ve o nefs‑i emmâreyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fânî dünyaya riyâkârâne bakması, acınacak bir hamâkattir ve dehşetli bir hasârettir.
İşte bu hâlet‑i rûhiye ile yalnız hakàik‑ı îmâniyenin tercümânı olan Risale‑i Nurun doğru ve hak olduğuna latîf bir münâsebet söyleyeceğim. Şöyle ki:
Celcelûtiye, Süryânîce bedî' demektir. Ve bedî' mânâsındadır. İbareleri bedî' olan Risale‑i Nur, Celcelûtiye’de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhâtı göründüğünden, kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki; eskiden beri benim liyâkatim olmadığı hâlde, bana verilen Bediüzzaman lakabı benim değildi. Belki Risale‑i Nurun manevî bir ismi idi. Zâhir bir tercümânına âriyeten ve emâneten takılmış. Şimdi o emânet isim, hakîki sâhibine iâde edilmiş.
Demek Süryânîce bedî' mânâsında ve kasidede tekerrürüne binâen, kasideye verilen Celcelûtiye ismi, işârî bir tarzda bid'at zamanında çıkan Bedîü'l‑beyân ve Bediüzzaman olan Risale‑i Nurun hem ibare, hem mânâ, hem isim noktalarıyla bedî'liğine münâsebetdârlığını ihsâs etmesine ve bu isim bir parça Ona da bakmasına ve bu ismin müsemmâsında Risale‑i Nur çok yer işgal ettiği için hak kazanmış olmasına tahmin ediyorum.
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا

Sekizinci Remz

Bu remzin beyânından evvel en mühim iki suâle cevab yazılacak.
165

Birinci Suâl

Bütün kıymetdâr kitaplar içinde Risale‑i Nur, Kur'ânın işâretine ve iltifatına ve Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A.) takdir ve tahsinine ve Gavs‑ı A'zam’ın teveccüh ve tebşîrine vech‑i ihtisàsı nedir? O iki zâtın kerâmetle Risale‑i Nura bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir?
Elcevab: Ma'lûmdur ki, bazı vakit olur bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ: Bir dakikada şehîd olan bir adam, bir velâyet kazanır. Ve soğuğun şiddetinden incimâd etmek zamanında ve düşmanın dehşet‑i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibâdet hükmüne geçebilir.
İşte aynen öyle de; Risale‑i Nura verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın Şerîat‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) ve Şeâir‑i Ahmediyeye (A.S.M.) ettiği tahribâtın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiâze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden mü'minlerin îmânlarını kurtarması noktasından Risale‑i Nur, öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki; Kur'ân ona kuvvetli işâretle iltifat etmiş. Ve Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) üç kerâmetle ona beşâret vermiş. Ve Gavs‑ı A'zam (R.A.) kerâmetkârâne ondan haber verip tercümânını teşci' etmiş.
Evet bu asrın dehşetine karşı taklidî olan i'tikàdın istinâd kaleleri sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü'min tek başıyla dalâletin cemâatle hücumuna mukâvemet ettirecek gayet kuvvetli bir îmân‑ı tahkîkî lâzımdır ki dayanabilsin.
Risale‑i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nâzik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli bürhânlar ile isbât ederek, o îmân‑ı tahkîkîyi taşıyan hàlis ve sâdık şâkirdleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde hizmet‑i îmâniye itibariyle âdeta birer gizli kutub gibi mü'minlerin manevî birer nokta‑i istinâdı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri hâlde kuvve‑i maneviye-i i'tikàdları cesur birer zâbit gibi, kuvve‑i maneviyeyi ehl‑i îmânın kalblerine verip, mü'minlere ma'nen mukâvemet ve cesâret veriyorlar.
166

İkinci Suâl

Kerâmet izhâr edilmezse daha evlâ olduğu hâlde, neden sen ilân edersin?
Elcevab: Bu, bana ait bir kerâmet değildir. Belki, Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinden tereşşuh ederek hàs bir tefsirinden, kerâmet sûretinde bizlere ve ehl‑i îmâna bir ikram‑ı Rabbânî ve in'âm‑ı İlâhîdir. Elbette Mu'cize‑i Kur'âniye ve onun lem'aları izhâr edilir. Ve ni'met ise, şükür niyetiyle ilân etmek, bir tahdîs‑i ni'mettir. ﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ âyeti izhârına emreder. Benim için medâr‑ı fahr ve gurur olacak bir liyâkatim ve istihkakım olmadığını kasemle itiraf ediyorum. Ben çekirdek gibi çürüdüm ve kurudum. Bütün kıymet ve hayat ve şeref o çekirdekten çıkan şecere‑i Risale-i Nur ve mu'cize‑i maneviye-i Kur'âniyeye geçmiş biliyorum. Ve öyle i'tikàd ettiğimden i'câz‑ı Kur'ânî hesabına izhâr ederim. Bütün kıymet bir mu'cize‑i Kur'âniye olan Risale‑i Nurdadır. Hattâ eskiden beri taşıdığım Bediüzzaman ismi onun imiş yine ona iâde edildi. Risale‑i Nur ise, Kur'ânın malıdır ve mânâsıdır.
Bu remizde hususî kanâatimi te'yid eden ve kendime mahsûs çok emâre ve karîneler var. Fakat başkalara isbât edemediğimden yazamıyorum. Yalnız iki‑üçüne işâret etmeğe münâsebet gelmiş.

Birincisi

Ben Celcelûtiye’yi okuduğum vakit, sâir münâcâtlara muhâlif olarak kendim bizzat hissiyatımla münâcât ediyorum diye hissederdim. Ve başkasının lisânıyla taklidkârâne olmuyordu. Benim için gayet fıtrî ve dertlerime alâkadar ve tefekkürât‑ı rûhiyeme hoş bir zemin oluyordu. Birkaç sene sonra kerâmetini ve Risale‑i Nur ile münâsebetini gördüm ve anladım ki; o hâlet, bu münâsebetten ileri gelmiş.
167

İkincisi

Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) başta: …… رُوح۪ي بِهِ اهْتَدَتْ ❋ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ Ve ortalarında: وَاَمْنِحْن۪ي يَا ذَا الْجَلَالِ كَرَامَةً ❋ بِاَسْرَارِ عِلْمٍ يَا حَل۪يمُ بِكَ انْجَلَتْ Ve âhirde: مَقَالُ عَلِيٍّ وَابْنِ عَمِّ مُحَمَّدٍ ❋ وَسِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَائِقِ جُمِّعَتْ bir hazine‑i ulûm olarak gösteriyor. Hâlbuki: Zâhirinde yalnız bir münâcâttır. Hattâ İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) hakikat‑feşân sâir kasideleri ve ilmî başka münâcâtları gibi, esrâr‑ı ilmiye ile tam münâsebeti görünmüyor. Benim hususî kanâatim şudur ki:
Celcelûtiye, mâdem Risale‑i Nuru içine almış ve sînesine basıp manevî veled gibi kabûl etmiş, elbette وَسِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَائِقِ جُمِّعَتْ fıkrası ile, kendi hazinesinin bir kısım pırlantalarını âhirzamanda neşreden Risale‑i Nuru şâhid gösterip, Celcelûtiye’yi bir hazine‑i ulûm ve bir define‑i ilmiyedir diye bihakkın medh ü senâ edebilir.

Üçüncüsü

Ma'lûmdur ki, bazen gayet küçük bir emâre, bazı şerâit dâhilinde gayet kuvvetli bir delil hükmüne geçer. Yakìn derecesinde kanâat verir. Bana böyle kanâat veren çok misâllerinden yalnız sâbık beyân ettiğim bir tek misâl bana kâfî geliyor. Şöyle ki:
Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ fıkrasıyla Risale‑i Nuru tarihiyle ve ismiyle ve mâhiyetiyle ve esâslarıyla ve hizmetiyle ve vazifesiyle gösterdikten sonra, Süryânîce isimleri ta'dâd ederek münâcât eder. Otuziki veya otuzüç aded isimlerde iki defa بَعْدَهَاkelimesini tekrar eder. Biri, yirmiyedincide وَذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا ; diğeri, otuzbirde وَبَازُوخٍ بَعْدَهَا der. İşte Risale‑i Nurun Sözler’i otuzüç ve bir cihette otuziki ve Mektûbat nâmındaki risalelerin dahi bir cihette otuziki ve bir cihette otuzüç olup bu münâcâtla mutâbık olması ve yalnız risale şeklinde iki aded zeyilleri bulunması ve o zeyillerin birisi Yirmiyedinci Sözün ehemmiyetli zeyli ve diğeri, Otuzbirinci Sözün kıymetdâr zeyli olması ve o iki Zeyl risalesinin müstakil mertebe ve numaraları bulunmaması ve بَعْدَهَا kelimesi dahi aynı yerde, aynı mânâda tevâfuk etmesi bana iki kere iki dört eder derecesinde kanâat veriyor ki; Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A.) tebeî bir mânâ ile ve işârî bir mefhûm ile Risale‑i Nura, hattâ zeyillerine bakmak için öyle yapmış.
168
Daha çok karîneler ve birer Söze işâret eden münâsebetler var. Fakat gizli ve ince olduklarından zikredilmedi. (Hâşiye)
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
اَستَغْفِرُ اللّٰهَ مِنْ خَطَائ۪ي وَخَط۪يئَات۪ي وَمِنْ سَهْو۪ي وَغَلَطَات۪ي وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ بِعَدَدِ حَاصِلِ ضَرْبِ حُرُوفِ رَسَائِلِ النُّورِ الْمَقْرُوئَةِ وَالْمَكْتُوبَةِ وَالْمُتَمَثِّلَةِ فِي الْهَوَاءِ ف۪ي عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ حَيَات۪ي فِي الدُّنْيَا وَالْبَرْزَخِ وَالْاٰخِرَةِ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ بِعَدَدِهَا وَارْحَمْنَا وَارْحَمْ طَلَبَةَ رَسَائِلِ النُّورِ بِعَدَدِهَا اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
169

Otuzbirinci Mektûbun Otuzbirinci Lem'asının Otuzbir Mes'elesinden Bir Mes'eledir

Bir tek cümle olan kısacık bu hadîsin beş lem'a‑i i'câziyesine dair bir nüktedir. Buraya bir münâsebetle girmiş.
اَلْخِلَافَةُ بَعْد۪ي ثَلَاثُونَ سَنَةً Hadîs‑i Şerîfin ihbar‑ı gaybî nev'inden tarihçe musaddak beş lem'a‑i i'câziyesi vardır.

Birincisi

Hulefâ‑i Râşidînin hilâfetleri ile Hazret‑i Hasan Radıyallahu Anh’ın altı aylık hilâfetinin müddeti otuz sene olacağını ihbardır. Aynen çıkmış.

İkincisi

Otuz senelik halifeleri olan Hazret‑i Ebû Bekir Radıyallahu Anh, Hazret‑i Ömer Radıyallahu Anh, Hazret‑i Osman Radıyallahu Anh ve Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın ebcedî ve cifrî hesabları bin üçyüz yirmialtı eder ki, o tarihten sonra şerâit‑i hilâfet daha takarrur etmedi. Hilâfet‑i Àliye-i Osmaniye bitti.

Üçüncüsü

ثَلَاثُونَ kelimesi, cifir hesabı bin seksenyedi eder ki, tarihçe, Hilâfet‑i Abbâsiyenin inkırâzıyla Hilâfet‑i Osmaniyenin takarruruna kadar olan zaman‑ı fetret tayyedilse bin seksen küsûr kalır. Eğer nâkıs hilâfetler sayılsa ثَلَاثُونَ سَنَةً’deki sene lafzı ilâve olur. O hâlde bin ikiyüz iki eder ki, Rumûzât‑ı Semâniye-i Kur'âniye Risaleleri”nde hem ﴿اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ , hem Fâtiha”, hem Sûre‑i Nasr”, hem Sûre‑i Alak gibi çok yerlerde, aynen hilâfetle beraber Devlet‑i İslâmiye’nin hem terakkî, hem gâlibiyet devresi olan bin ikiyüziki tarihini gösterir. Hem nâkıs hilâfetle beraber bütün müddet‑i hilâfet-i İslâmiye bin ikiyüz ikidir ki, tam tamına tevâfukla haber verir.
170
وَاِنِ اسْتَقَامَتْ اُمَّت۪ي فَلَهَا يَوْمٌ وَاِلَّا فَنِصْفُ يَوْمٍ hadîsinin mu'cizâne ihbar‑ı gaybîsini izâh eder. Yani, bu hadîs, kıyâmetten değil, belki gâlibâne Hâkimiyet‑i İslâmiye’den haber verir. Onsekizinci Lem'ada ve başka yerde bu hadîsin üç lem'a‑i i'câziyesini beyân ettiğimden burada kısa kesiyoruz.

Dördüncüsü

اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْد۪ي … الخ; şeddeli اِنَّ yüzbir, اَلْخِلَافَةَ bin yüz kırkbir, بَعْد۪ي seksenaltı eder. Yekûnu: Arabîce bin üçyüz yirmisekiz olur ve Rûmîce bin üçyüz yirmialtıdır ki, Hulefâ‑i Râşidînin isimleri ikinci vecihte gösterdiği aynı tarihe ve hürriyetin üçüncü senesindeki inkıtâ'‑i hilâfetin tarihine tam tamına tevâfuku, elbette o lisânü'l‑gayb olan Zâtın lisânında tesâdüfî olamaz; belki onu da görmüş, ona da işâret etmiş.

Beşincisi

اِنَّ الْخِلَافَةَ şeddeli nun bir nun sayılsa bin yüz doksaniki eder ki, aynen ثَلَاثُونَ سَنَةً cümlesinin gösterdiği gibi, bin ikiyüz iki tarihine on farkla tam tevâfuk ederek, tam ve nâkıs bütün müddet‑i hilâfeti göstermesi ve yalnız خِلَافَة kelimesi bin yüz onbir edip, tam hilâfetin müddetine tam tevâfukla beraber o müddete işâret eder. ثَلَاثُونَ kelimesinin cifrî hesabı olan bin seksenyedi adedine, yirmidört gibi cüz'î bir farkla muvâfakat etmesi, elbette ve her hâlde O Muhbir‑i Gaybî’nin bir işâret‑i gaybiyesidir ve bir nev'i mu'cizât‑ı gaybiyesinin bir lem'asıdır.
İşte bu kısacık Hadîsin câmiiyetine, sâir cevâmiü'l‑kelim olan Hadîsler kıyâs edilsin
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
171

İkinci Kerâmet‑i Aleviye

Yirmi Sekizinci Lem'a’nın Birinci Mes'ele’si
Eskişehir hapishânesi’nde ihtilâttan ve konuşmaktan memnû' olduğum zamanda, karşımdaki kardeşlerime tesellî için yazdığım kısacık fıkraların bir kısmıdır.
﴿
Hapsin bir latîf hâtırasıdır ki: Risale‑i Nur gizlenir fakat sönmez ve söndürülmez.
Bir âlem‑i mânâda Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın ilminden sordum:
اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا demişsin, muradın nedir?”
Dedi: عُجْمٍ yani hecâvâri, terkibsiz ve vefklerde rakamvâri şekilsiz harflerdir ki; lâtinî hurûfudur. Lâdînî zamanında taammüm eder.”
Sonra sordum: Ercûzende benden bahis ile kendini muhâfaza et demişsin. Hem tam vaktinde emrinizi gördük, fakat maatteessüf kendimizi muhâfaza edemedik, bu belâya düştük. Şahsımdan binler def'a daha ehemmiyetli olan Risale‑i Nur’dan bahis ve işâretin yok mu?” dedim.
Dedi: yalnız işâret değil, belki Celcelûtiyemde tasrîh ediyorum.”
Ben bu cevaptan sonra, kasâid‑i Aleviyeden en meşhûr ve en ziyâde esrârlı olan Celcelûtiye Kasidesi’nde bu fıkrayı gördüm:
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ❋ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ
172
Dikkat ettim, sarâhat derecesinde Risale‑i Nur’a bakar. Ezcümle: Sirâcün‑Nur bir tek fark ile tam ve aynen Risale‑i Nur’dur. Çünkü Sirâcün‑Nurda ا, ل, ج ile beraber otuz dört eder. Risalede ل ve ه otuz beş eder ki, bir tek fark var. O tek fark eliftir, o da bine işâret eder.
Hem birinci fıkra cifir ve ebced hesabıyla (şedde sayılmaz) bin üç yüz elli iki (1352) veya elli (1350) eder ki; bu tarih, Risale‑i Nur’un gizlenmesine ve gizli parlamasına ve iştiâline tam tevâfuk eder. Eğer بَيَانَةً kelimesi sayılmazsa (Hâşiye) o vakit سِرًّا kelimesinin âhirindeki tenvin nun sayılır, bin üç yüz otuz üç (1333) veya otuz beş (1335) olur ki; bu tarih, Risale‑i Nur’un mebde'‑i intişarıdır.
İkinci fıkra olan (تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا)(سِرَاجُ السُّرْجِ) yine on farkla Risale‑i Nur’a ve farksız Risale‑i Nur’u tevâfuk etmekle beraber, tamamen fıkra cifir ve ebced hesabıyla (şedde sayılmaz) bin iki yüz doksan üç (1293) eder ki; Risale‑i Nur müellifinin tarih‑i velâdetidir. Ve سِرًّا ’daki tenvin nun olsa bin üç yüz kırk üç (1343) olur ki; Risale‑i Nur’dan Onuncu Söz’ün intişarı ile parlaması zamanıdır. Eğer اَلسُّرْجِ ’deki şeddeli س iki س sayılsa ve tenvin nun sayılmazsa bin üç yüz elli üç (1353) eder ki; bu tarih, Risale‑i Nur’un bir musîbet neticesinde muvakkat gizlenmesine ve gizli perde altında parlamasına ve tenvirine tam tevâfuk eder.
173
Acaba Hazret‑i Ali (R.A) gibi esrâr‑ı hurûf ve cifir ilminde üstad‑ı mutlak ve Celcelûtiye gibi cifirli, ebcedli, sırlı bir kasidesinde bu mânâ cihetiyle ve cifir itibariyle ve hakikat noktasında ve vâkıa mutâbık haysiyetiyle ve muktezâ‑yı hâle muvâfık olan müteaddid ve mânidâr tevâfukât‑ı acîbesi tesâdüf olabilir mi? hâşâ olamaz. Belki Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın bir kerâmetidir. Ercûze’deki çok zâhir olan meşhûr kerâmetini te'yid ve onunla teeyyüd eder.
Celcelûtiye’nin Risale‑i Nur’a işâretini te'yid eden cây‑i dikkat bir tevâfuk var. Şöyle ki:
Bu sırlı ve cifirli kasidenin cifrî ve hesabı rakamları her satırın altında matbu' olarak yazılmış. O rakamlar ayrı ayrıdırlar. Fakat Risale‑i Nur’dan bahis ettiği yerde o cifrî rakamlar resmen kabûl edilen milâdî tarihine tevâfuk ediyor. Ve o tarihin tarih‑i kabûlünü ve Risale‑i Nur’un perde altında tenvirinin tarihini gösteriyor. Bin dokuz yüz yirmi dokuzdan (1929) ta otuz dokuza (1939) ta kırk dörde (1944) kadar gösterir. Otuz iki sahifeden ibaret olan o kasidenin yalnız bir iki yerde bu zamanın milâdî tarihini gösterir. Zan ederim ki, öteki yerde dahi bu zamandan bahis ediyor. Daha tam anlamamışım.
Hem başta sûre‑i İhlâs ile işâret edilen vefk‑i müselles bin üç yüz elli bir (1351) eder. Hem bu işâret‑i Aleviye’ye bu da îmâ eder ki; o kasidenin nısf‑ı evvelinde yetmiş fıkrada on yedi def'a nur (Hâşiye) kelimesini tekrar ediyor ve müteaddid def'a Süryânîce bedî' mânâsında olan Celcelûtiye kelimesini öyle ehemmiyetle zikreder ki; kasidenin ismî Celcelûtiye olmuştur. Risale‑i Nur Esmâ‑i Hüsnâ içinde ism‑i nur”, İsm‑i Hakîm ve İsm‑i Bedî'”in mazharıdır. Zâhirinde, tarz‑ı beyânında İsm‑i Bedî'”in cilvesi görünüyor.
174
Hem (تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ) fıkrasından iki satır evvel bu fıkra‑i ra'nâ, belki en ehemmiyetli ve en parlak fıkra olan (اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً ❋ مَدَى الدَّهْرِ وَالْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ) yani: Yâ Rab! Benim yıldızımı nur ile âhirzamana kadar bedî' bir sûrette ışıklandır, şu'lelendir.
Evet İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın şu duâsı, bu zamanda Risale‑i Nur ile kabûl olduğunu ve Risale‑i Nur’u irâde ettiğini şu bedî', acîb tevâfukât isbât eder. Şöyle ki:
(اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا) tam tamına aynen cifir ve ebced hesabıyla Risale‑i Nur oluyor. Çünkü nur kelimesi her ikisinde de var. (اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ) iki yüz doksan altı (296) eder. Risale‑i Nurdaki risale kelimesi dahi aynen iki yüz doksan altı (296) ’dır. Demek İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh bütün ulûmunun hazinesi olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bir şu'le‑i i'câzı olan Risale‑i Nur’u Cenâb‑ı Hak’tan âhir zamanda Kur'ân’a çelik bir sûr ve parlak bir yıldız olarak istemiş. (Hâşiye) ve duâsı kabûl olmuş.
175
Daha Celcelûtiye’de bu zamana ve Risale‑i Nur’a îmâ eden müteaddid emâreler var. Hattâ hayretimi mûcib bir rüya: Eskişehir Hapsi’nde istintakımdan bir gece evvel görüyorum ki: Celcelûtiye’nin Süryânî şu fıkrası (بِهَالٍ اَهِيلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ ❋ طَهِىٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ) imdâdıma yetişmiş, beni sıkıntıdan kurtarmış. Ben birkaç def'a tekrar edip okuyorum. Uyandım. Yattım, onunla meşgulüm. Sabahleyin fevkalme'mûl istintaka çağrıldım, hem fevkalâde cevab verdim. Müdafaâtımın en mühim ve memurları hayrette bırakan parçası tekellüfsüz tezâhür etti. Fakat o parçayı ben kaleme alamadım. Onlar yazdılar. Her ne ise bundan bu Celcelûtiye bize bakar. Bir hatıra geldi, baktım ki; o Süryânî fıkranın tam arkasında bir satır evvel, Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A) Risale‑i Nur’u tasrîh etmişim diye başta yazdığım (تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً) ve iki satır evvel (اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا) mânidâr, müjdeli kerâmetkâr fıkraları bulunuyor. Anladım ki, gecedeki meşguliyet kısmen bunun için imiş.
Elhâsıl:
Celcelûtiye bu işârâtıyla Kaside‑i Ercûziyedeki zâhir kerâmât‑ı Aleviye’yi hem te'yid eder, hem onunla teeyyüd edip işâretten sarâhat derecesine takarrüb ediyor.