203
Sekizinci Lem'a
Gavs‑ı A'zam’ın, Hizbü'l‑kur'ân’a Dair Kerâmet‑i Gaybiyesidir (Hâşiye)
Bunu, tahdîs‑i ni'met ve bir şükr-ü manevî nev'inden izhâr et
Şu risale içindeki imzalar ile gösterildiği gibi, Hizmet‑i Kur'âniye’deki arkadaşlarıma iştirâkim var. Bir kısmı, benim imzam iledir. Bir kısmı onların tasvîb ve istihrâcıyla ve tasdikleriyle olduğundan, bana ait haddimden fazla hisseyi, onların hatırı için sükût ile kabûl ettim. Yoksa, bu risalenin başında söylediğim gibi, bunda öyle bir hisse‑i şerefe hakkım yoktur. On sene mukaddem, o kaside‑i gaybiyeyi gördükçe bana manevî bir ihtar gibi “Dikkat et!” diye kalbime geliyordu. O hâtırayı iki cihetle dinlemiyordum:
Birincisi: Benim gibi, ehemmiyetli ömrü, şân ve şeref perdesi altında hubb‑u câh zehiriyle zehirlenip öldüğü için, yeniden bu sûretle nefs‑i emmâreye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.
İkinci Cihet: Bu muannid zamanda, bedîhî da'vâları ve zâhirî hüccetleri kabûl etmeyenlere karşı, böyle işârât‑ı gaybiye nev'inden hodfürûşâne bir tarzda izhâr etmek hoşuma gitmemekti.
En nihâyet, esâretimin sekizinci senesinde, en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda, gayet kuvvetli bir tesellî ve teşvike muhtaç olduğumuzdan bana ihtar edildi ki: Bunu, tahdîs‑i ni'met ve bir şükr‑ü manevî nev'inden izhâr et. Hem korkma, kanâat verecek derecede kuvvetlidir.
204
Bu izhârda en mühim maksadım, esrâr‑ı Kur'âniyeye ait olan risalelerin makbûliyetine Gavs‑ı A'zam’ın imza basması nev'inden olduğudur.
İkinci maksadım, o kudsî Üstadımın kerâmetini izhâr etmekle, kerâmât‑ı evliyâyı inkâr eden mülhidleri iskât edip, Hizmet‑i Kur'âniyeye fütûr verecek çok esbâba ma'rûz ve çok avâika hedef olan arkadaşlarımın kuvve‑i maneviyesini takviye ve şevklerini tezyîd ve fütûrlarını izâle etmek idi.
Benim için, bir nev'i hodfürûşluk nev'inden olduğu için ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, o kudsî Üstadım ve arkadaşlarım hatırı için kabûl ettim.
Şu “Kerâmet‑i Gavsiye Risalesi” tedrîcen istihrâc edildiği için, birkaç parça ve tetimmelere inkısam etti. Gittikçe, birbirini tenvir ve te'yid ettikçe vuzûh peydâ ediyor. İşâretin bazısında za'f varsa da, sâir arkadaşlarının ittifakından aldığı kuvvet o zaafı izâle eder.
205
Şâyân‑ı Hayret Bir Tefe'ül ve Mühim Bir İhbar‑ı Gaybî
Sabri, Süleyman, Bekir, Gâlib ve Tevfik’in fıkrasıdır. Hem Husrev, Hâfız Ali ve Re'fet ve Âsım’ın ve Kuleönü’nden Mustafaların fıkrasıdır.
Latîf ve Müjdeli Bir Tefe'ül: Üstad, Gâlib ve Süleyman; “Ümmî Sinan Dîvânı”nda mesleğimize ve Sözler’e dair tefe'ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık, “Sözler” lafzı, bütün dîvânında yalnız bu kafiyelerde görünüyor. Demek Sözler, “hak söz” hem “nur söz” oluyor.
Derim ki yardımcım Allah,
Şefâatçim Resûlullâh.
Ki bürhânım Kitabullâh,
Budur bendeki hak söz.
.
Senin kapında kul çoktur,
Hesabı, haddi hiç yoktur.
Velâkin bir dahi yoktur,
Sinan‑ı Ümmî gibi nur söz.
206
Mühim Bir İhbar‑ı Gaybî
Şeyh‑i Geylânî’nin – kendinden sekizyüz sene sonra – gayb‑âşinâ gözüyle haber verdiği bir hâdise‑i Kur'âniye’dir
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hizmetindeki kudsiyete, kerâmetkârâne sekizyüz küsûr sene evvel, “Gavs‑ı A'zam” ünvânıyla bihakkın iştihâr eden Kutb‑u A'zam Şeyh-i Geylânî,
نَظَرْتُ بِعَيْنِ الْفِكْرِ ف۪ي حَانِ حَضْرَت۪ي ❋ حَب۪يبًا تَجَلّٰى لِلْقُلُوبِ فَجَنَّتِ fıkrasıyla başlayan kasidesinin âhirinde “Mecmuatü'l‑Ahzâb”ın birinci cildinin beşyüz altmışikinci sahifesinde, beş satırla şu zamanda Hizmet‑i Kur'âniye’deki hey'ete ve başında bulunan Üstadımıza beş vecihle bakıyor ve gösteriyor. İşte o beş satır şudur:
تَوَسَّلْ بِنَا ف۪ي كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ❋ اَغ۪يثُكَ فِي الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّت۪ي
اَنَا لِمُر۪يد۪ي حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ❋ وَاَحْرُسُهُ ف۪ي كُلِّ شَرٍّ وَفِتْنَةٍ
مُر۪يد۪ي اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَمَغْرِبًا ❋ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ ف۪ي اَيِّ بَلْدَةٍ
فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ❋ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ
وَكُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ❋ تَع۪يشُ سَع۪يدًا صَادِقًا بِمُحَبَّت۪ي
207
Beşinci satırdan sonra gelen hâtime‑i kaside: وَجَدّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اَعْن۪ي مُحَمَّدًا ❋ اَنَا عَبْدُ الْقَادِرِ دَامَ عِزّ۪ي وَرِفْعَت۪ي
İşte evvelki beş satırda, beş vecihle ve beş tevâfukla şimdi Hizmet‑i Kur'âniyenin başında bulunanı gösteriyor.
Birinci Vecih
Âhirdeki satırda تَع۪يشُ سَع۪يدًا ismini sarâhatle haber vermekle beraber, maîşet hususunda izzet ve saâdetle geçineceğini haber veriyor. Evet, hocamız, küçüklüğünden beri fakr‑ı hâliyle istiğnâ‑yı tam ile beraber, maîşet hususunda en mes'ûd bir zâttır.
İkinci Vecih
Aynı satırın başında وَكُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِfıkrasıyla o mürîdine diyor ki: “Vaktin Abdülkadirîsi ol.” Bu قَادِر۪ي kelimâtı, hesab‑ı ebcedî ile üçyüz yirmibeş eder. Üstadımızın lakabı “Nursî” olduğu cihetle, “Nursî”nin makam‑ı ebcedîsi üçyüz yirmialtı ediyor. Bir tek fark var. O tek eliftir. Bin mânâsında “elf”e remzeder. Demek bin üçyüz yirmibeşte Şeyh‑i Geylânî’ye mensûb bir zât, Şeyh‑i Geylânî tarzında hakikat‑i Kur'âniyeyi müdafaa etmeye çalışacak. Hakikaten Üstadımız, bin üçyüz yirmialtı senesinde – Hürriyetin ikinci senesi – mücâhede‑i maneviyeye atılmıştır.
Üçüncü Vecih
Onun iki ismi var: “Said”, “Bediüzzaman”. Bu iki ismin mecmûunun makam‑ı ebcedîsi, “ez‑zaman”daki şedde sayılmazsa üçyüz yirmidokuz ediyor. İki (د) bir sayılsa, üçyüz yirmibeş, aynen كُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ ’deki muhâtab o olmasına işâret ediyor, belki delâlet ediyor.
208
Eğer “ez‑zaman”daki okunmayan elif‑lâm sayılsa, kaideten قَادِرِيَّ ’ye dahi bir elif‑lâm dâhil olmak lâzım gelir. Çünkü ta'rif için, muzafun‑ileyh kalktıktan sonra elif‑lâm lâzım gelir, o hâlde dahi müsâvî olurlar.
Dördüncü Vecih
Bu beş satırda Hazret‑i Şeyh, istikbâlde bir mürîdine te'minât veriyor. قُلْ وَلَا تَخَفْ “Korkma, sözlerini söyle” diyor. Sen şark ve garba gideceksin; çok fitnelere ve şerlere girip, umumunda esbâb‑ı âdiyenin fevkınde bir tarz ile kurtularak mahfûz kalacaksın. Evet, bu Hizmet‑i Kur'âniye içindeki zât, hakikaten esâretle şarka gitti. Ve yine acîb bir esâretle Asya’nın garbında ondokuz sene kaldı. Hazret‑i Şeyhin dediği gibi, çok şehirleri gezdi. Mücâhedesi Sözler’ledir.
قُلْ وَلَا تَخَفْ hükmüyle, çekinmeyerek Hazret‑i Şeyhin dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında yirmi fitne ve mehâlik‑i azîmeye düştüğü hâlde, bir hıfz‑ı gaybî ile Hazret‑i Şeyhin dediği gibi mahfûz kalmış. Hem fevkalme'mûl, bir gurbet diyarında fevkalâde inâyete mazhariyeti o dereceye gelmiş ki, bir risale sırf o inâyâtın ta'dâdında yazılmıştır. Hazret‑i Gavs’ın dediği gibi, biz, onun etrafında مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ fıkrasının meâlini gözümüzle görüyoruz.
Beşinci Vecih
Üstadımız kendisi söylüyor ki: “Ben sekiz‑dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahâli, Nakşî tarîkatında ve oraca meşhûr Gavs‑ı Hizan nâmıyla bir zâttan istimdâd ederken, ben akrabama ve umum ahâliye muhâlif olarak “Yâ Gavs‑ı Geylânî!” derdim. Çocukluk itibariyle elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir Fâtiha, sen benim bu şeyimi buldur.” Acîbdir ve yemîn ediyorum ki, bin defa böyle Hazret‑i Şeyh, himmet ve duâsıyla imdâdıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât‑ı Risalet’ten (A.S.M.) sonra Şeyh‑i Geylânî’ye hediye ediliyordu. Ben üç‑dört cihetle Nakşî iken, Kàdirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarîkatla iştigâle ilmin meşguliyeti mâni oluyordu.
209
Sonra bir inâyet‑i İlâhiye imdâdıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret‑i Şeyhin “Fütûhu'l‑Gayb” nâmındaki kitabı hüsn‑ü tesâdüfle elime geçmiş. Yirmisekizinci Mektûb’da beyân edildiği gibi, Hazret‑i Şeyhin himmet ve irşadıyla Eski Said (R.A.) Yeni Said’e inkılâb etmiş. O “Fütûhu'l‑Gayb”ın tefe'ülünde en evvel şu fıkra çıktı:
اَنْتَ ف۪ي دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَب۪يبًا يُدَاو۪ي قَلْبَكَ Yani, “Ey bîçâre! Sen Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de bir âzâ olmak cihetiyle güyâ bir hekimsin, Ehl‑i İslâm’ın manevî hastalıklarını tedâvi ediyorsun. Hâlbuki, en ziyâde hasta sensin. Sen, evvel kendine tabib ara, şifâ bul; sonra başkasının şifâsına çalış.”
İşte o vakit, o tefe'ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi manevî hastalığımı da kat'iyyen anladım. O şeyhime dedim: “Sen tabibim ol.” Elhak, o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyât‑ı cerrâhiye yaptı. “Fütûhu'l‑Gayb” kitabında “Yâ gulâm!” tâbir ettiği bir talebesine pek müdhiş ameliyât‑ı cerrâhiye yapıyor. Ben kendimi o gulâm yerine vaz'ettim. Fakat pek şiddetli hitâb ediyordu: “Eyyühe'l‑münâfık!”, “Ey dinini dünyaya satan riyâkâr!” diye diye yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terkettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyât‑ı cerrâhiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyak ile o mübârek eseri acı tiryâk gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdülillâh, kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı.”
Hocamızın sözü bitti
210
İşte hocamızın bu mâcera‑yı hayatiyesi gösteriyor ki, Hazret‑i Şeyhin müteveccih olduğu ve ehemmiyetle bahsettiği ve istikbâlde gelecek mürîdi bu olmak için kuvvetli bir ihtimaldir. Hazret‑i Şeyhin vefâtından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufu ehl‑i velâyetçe kabûl edilen üç evliyâ‑i azîmenin en a'zamı o Hazret‑i Gavs-ı Geylânî’dir. Ve demiş: اَفَلَتْ شُمُوسُ الْاَوَّل۪ينَ وَشَمْسُنَا ❋ اَبَدًا عَلٰى فَلَكِ الْعُلٰى لَا تَغْرُبُ fıkrasıyla ba'de'l‑memât duâ ve himmetiyle mürîdlerinin arkasında ve önünde bulunmasıyla, böyle hàrika kerâmet‑i acîbe ile meşhûr bir zât, elbette böyle bir zamanda kıymetdâr bir Hizmet‑i Kur'âniye bir mürîdinin vâsıtasıyla olacağını onun görmesi ve göstermesi şe'nindendir. Hazret‑i Şeyhin bahsettiği ehemmiyetli mürîdi ve talebesi ve himâye‑gerdesi olan şahıs; binden sonra, ondördüncü asırda geleceğine bir îmâdır.
Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re'fet, Ali, Ahmed Husrev, Mustafa Efendi, Rüşdü, Lütfi, Şamlı Tevfik, Ahmed Gâlib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mes'ûd, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza(Rahmetullâhi Aleyhim ecmaîn)
211
Şeyh‑i Geylânî’nin Fıkrasıyla Kerâmetkârâne Verdiği Haber‑i Gaybînin Tetimmesidir
اَنَا لِمُر۪يد۪ي fıkrasında مُر۪يد۪ي “Molla Said” kelimesine tam tevâfuk ediyor. Yalnız bir elif fark var. Elif ise, kaide‑i sarfiyece “elfün” okunur. Elfün ise, bindir. Demek bin ikiyüz doksandörtte dünyaya gelecek mürîdi, bu “mürîdî” lafzında muraddır. Çünkü لِمُر۪يد۪ي ’de lâm sayılsa ikiyüz doksandört eder ki, bir tek fark ile Said’in tarih‑i velâdetine tevâfuk eder. Esâs Arabî sayılsa fark yoktur. Lâm’sız مُر۪يد۪ي ise ikiyüz altmışdört eder. “Molla Said” dahi ikiyüz altmış beş eder. “Molla”daki elif bine işâret olduğu için mütebâkisi ikiyüz altmışdört kalır.
Elhâsıl: Şu zamanda dellâl‑ı Kur'ân ve hàdim‑i Furkàn olan o adamın iki ismi ve iki lakabı var. “El‑Kürdî” lakabı ile “Molla Said” ismi, اَنَا لِمُر۪يد۪ي fıkrasında zâhir görünüyor. “Nursî” lakabıyla “Bediüzzaman Said” ismi كُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ fıkrasında âşikâr görünüyor. Hattâ hizmet‑i Kur'âniye’de en mühim bir arkadaşı ve hàlis bir talebesi olan Hulûsi Bey’e لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَع۪يشُ سَع۪يدًا صَادِقًا بِمُحَبَّت۪ي fıkrasında işâret olduğu gibi, diğer bir kısım talebelerine işâretler var.
Risale‑i Nur Talebeleri Nâmına Rüşdü, Husrev
212
Said Kendi Söylüyor
Hazret‑i Şeyh-i Geylânî, Hizmet‑i Kur'âniyeye nazar‑ı dikkati celbetmek ve o Hizmet‑i Kur'âniye, âhirzamanda dağ gibi büyük bir hâdise olduğuna işâret için kerâmetkârâne şu hizmette isti'dâd ve liyâkatimin pek fevkınde bulunması ve fedâkâr, çalışkan kardeşlerimle çalıştığımıza fazilet noktasından değil, belki sebkatiyet noktasından ismimi bir derece göstermesi beni epey zamandır düşündürüyordu. Acaba bunun izhârında manevî bir zarar bana terettüb eder, bir gurur, bir hodfürûşluk getirir diye sekiz‑on senedir tevakkuf ettim. Bugünlerde izhâra bir ihtar hissettim.
Hem kalbime geldi ki: Hazret‑i Şeyh bana bir pâye vermedi. Belki “Said” isminde bir mürîdim mühim bir hizmette bulunacak, fitne ve belâlardan İzn‑i İlâhî ile ve Şeyhin duâsıyla ve himmetiyle mahfûz kalacak.
Hem uzak yerde taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek, sekizyüz sene bir mesâfede görünen, Hizmet‑i Kur'âniyenin şâhikasıdır, yoksa Said gibi karıncalar değil. Mâdem bu kerâmet‑i Gavsiye’yi ilân ve izhârından, Kur'ân şâkirdlerinin ve hizmetkârlarının şevki artıyor, elbette arkalarında Şeyh‑i Geylânî gibi kahramanlar kahramanı zâtlar himmet ve duâlarıyla ve İzn‑i İlâhî ile himâye ettiklerini bilseler, şevk ve gayretleri daha artar.
Elhâsıl: Bunu, kardeşlerimi fazla şevke ve ziyâde gayrete getirmek için izhâr ettim. Eğer kusur etmiş isem, Cenâb‑ı Hak affetsin. اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ
Şu âhirki beyit, (Haşiye‑1)
وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ❋ تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى
213
Said Nursî’yi iki üç vecihle gösterdiği gibi, medâr‑ı imtiyazı olan ihlâsı îmâ ederek ve hizmette ikinci olmak cihetiyle iki farkla مُخْلِصًاkelimesi Hulûsi Beye tevâfukla işâret ediyor. قَادِرِىَّ الْوَقْتِ’de قَادِرkelimesi üç fark ile üçüncü arkadaşı, takdir ve istihsân ile Hulûsi‑i Sânî olan Sabri’ye(Haşiye‑1) tevâfukla işâret ediyor. صَادِقًاkelimesiyle hàrika bir sadâkatle mümtâz dördüncü arkadaşı olan Süleyman’a dört fark ile tevâfuk cihetiyle işâret ediyor. صَادِقًاkelimesindeki tenvin dâhil edilse, hizmet‑i sâdıkanede mümtâz olan Bekir Ağa’ya Bekir Bey ünvânıyla bir fark ile işâret eder. Mâdem bu beyt‑i âhir, bu hey'etin efrâdına bakar, bazılarına sarâhate yakın işâret var; ötekilere ednâ bir îmâ dahi kanâat verir ki, onlar dahi muraddır.
Elhâsıl: Bu dört zât, bu fakirle beraber hizmette sebkat edip Hulûsi ihlâsıyla, Sabri takdiriyle, Süleyman sadâkatiyle, Bekir hizmet ve gayretiyle, hizmet‑i Kur'âniyede bulundular. Hem mertebelerine îmâ sûretinde, bu beyit ihbar ediyor. Elbette denilebilir ki, Hazret‑i Şeyh onları izn‑i İlâhî ile Said’in etrafında görmüş, haber vermiş. Daha sâir arkadaşlara işâretler var.(Haşiye‑2) Şimdi izhâra me'zun olmadığımdan, bana tam görünmüyor. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
214
فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي fıkrasında dahi Hazret‑i Şeyhin (R.A.) muhâtabı şüphesiz “Bediüzzaman Molla Said”dir (R.A.).
Elhâsıl: Şu acîb kasidesinin âhirindeki şu beş beyitte beş kelime, medâr‑ı nazar-ı Şeyh ve mahall‑i hitâb-ı Gavsîdir. Ve o beş kelime ise, لِمُر۪يد۪ي ve مُر۪يد۪ي ve مُنْشِدًا ve قَادِرِيَّ ve سَع۪يدًا lafızlarıdır. Said’in dahi iki lakabı olan “Nursî”, “El‑Kürdî”; iki ismi “Molla Said”, “Bediüzzaman” bu beş kelimede bulunur. Hazret‑i Gavs’ın medâr‑ı teveccüh ve hitâbı olan şu beş kelimesinde, âşikâr bir sûrette, mezkûr iki isim ve lakab, ilm‑i Cifir kaidesinde makam‑ı ebced ile görünmesi şübhe bırakmıyor ki; Hazret‑i Şeyh, kasidesinin âhirinde onunla konuşuyor, ona tesellî verip teşci' ediyor, ﴿وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ sırrıyla muvaffakıyetine te'minât veriyor. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي fıkrasında نَظْم۪ي kelimesi, makam‑ı ebcedîsi bin olup;رِسَالَةُ النُّورِ iki farkla, رَسَائِلُ كِتَابِ النُّورِ ’un – iki medde sayılmazsa ve şedde de lâm sayılsa – makam‑ı ebcedîsi yine bindir. Demek فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasının meâl‑i gaybîsi şudur ki: يَا مُؤَلِّفَ رِسَالَةِ النُّورِ جَاهِدْ بِهَا فَقُلْ وَلَا تَخَفْ yani: “Korkma, sözlerini söyle, neşrine çalış.” وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
215
Amma فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasında şâyân‑ı hayret bir tevâfuk var ki; ilm‑i Cifir kaidesiyle makam‑ı ebcedîsi bin üçyüz otuziki eder. Şu hâlde يَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ meâl‑i gaybîsi, “Yâ Risaletü'n‑Nur ve Sözler sâhibi! Bana bak, gâfil davranma! Bin üçyüz otuzikide mücâhedeye başla; Sözler’i korkma yaz, söyle!” Fi'l‑hakîka Said (R.A.) Hürriyetten sonra az bir zamanda mücâhedesinde tevakkuf etmiş ise, bin üçyüz otuzikide İşârâtü'l‑İ'câz’ı te'lif ile beraber Eski Said’den sıyrılmak niyet edip, Yeni Said sûretinde bütün kuvvetiyle mücâhede‑i maneviyeye başlayıp, iki‑üç sene sonra da Dâru'l‑Hikmet-i İslâmiye’de bir‑iki sene Hazret‑i Gavs-ı Geylânî’nin şu vasiyetini ve emrini imtisal ederek envâr‑ı Kur'âniyeyi neşretmiş. Lillâhi'l‑Hamd, şimdiye kadar devam ediyor.
Bu şâyân‑ı hayret fıkrada cây‑i dikkat şu nokta var ki; Hazret‑i Gavs, doğrudan doğruya altıncı asırdan şu asrımıza bakıyor. O altıncı asrın âhirlerinde Hülâgu felâketi gibi fecî, dehşetli meşhûr fitnenin çok elîm ve fecî ve kubûrdaki emvâtı ağlattıracak derecede dehşetli bir nev'i, şu ondördüncü asırda bulunuyor. Bu iki asır birbirine tevâfuk ediyor ki, Hazret‑i Şeyh ondan buna bakıyor.
Risale‑i Nur Talebeleri Nâmına Re'fet, Husrev, Hâfız Ali, Sabri
216
Şu Kerâmet‑i Gavsiye Münâsebetiyle “üç Nokta” Beyân Edilecek
Birinci Nokta
Hazret‑i Gavs’ın kasidesinin başında bu beş satırdan evvel; acîb, pek garîb, çok belîğ, nâzdârâne tahdîs‑i ni'met sûretinde bir da'vâ‑yı iftiharkârâne ifâde eden iki sahifelik kasidesindeki hàrika da'vâsına delil olarak, bir kerâmet‑i bâhireyi, âdeta mu'cizeye yakın bir hàrikayı göstermek lâzım geliyordu. İşte o akılları hayrette bırakan mertebeye lâyık olduğunu gösterir bir kerâmet izhâr etti ki, sekizyüz sene bir mesâfede Cenâb‑ı Hakk’ın izniyle, i'lâmıyla zamanımızı tafsilâtıyla görür tarzında, bizim gibi âciz, zaîf talebelerine ders verip teşvik eder. İşte Hazret‑i Gavs’ın da'vâsına bu ihbar‑ı gaybîsi en bâhir bürhân olduğu gibi, Risale‑i Nurun eczâlarının hakkâniyet ve ulviyetine bir hüccet‑i kàtıa hükmündedir. Evet, Hazret‑i Şeyh, bu kasidesiyle Sözler’in hakkâniyetini imza ediyor.
İkinci Nokta
Ehl‑i tarîkat ve hakikatçe müttefekun‑aleyh bir esâs var ki: Tarîk‑ı Hakta sülûk eden bir insan, nefs‑i emmâresinin enâniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki: Nazarını nefsinden kaldırıp, şeyhine hasr‑ı nazar ede ede, tâ fenâ fişşeyh hükmüne gelir. “Ben” dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur ve hâkezâ‥ tâ fenâ firresûl, fenâ fillâha kadar gider.
Meselâ: Nasıl ki, gayet fedâkâr ve sâdık bir hizmetkâr, bir yâver, efendisinin hissiyatıyla güyâ kendisi kendisinin efendisidir ve pâdişahıdır gibi konuşur, “Ben böyle istiyorum” der; yani “Benim seyyidim, üstadım, sultanım böyle istiyor.” Çünkü kendini unutmuş, yalnız onu düşünüyor, “Böyle emrediyor” der.
Öyle de, Gavs‑ı Geylânî, o hàrika kasidesinin tazammun ettiği ezvâk‑ı fevkalâde, Hazret‑i Şeyhin, sırr‑ı azîm-i Ehl-i Beyt’in irsiyetiyle Âl‑i Beyt’in şahs‑ı manevîsinin makamı noktasında ve Zât‑ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın verasetiyle Hakikat‑i Muhammediye’sinde (A.S.M.) kendini gördüğü gibi, fenâ‑yı mutlak ile Cenâb‑ı Hakk’ın tecellî‑i zâtîsine mazhariyet noktasında, kasidesinde o sözleri söylemiş. Onun gibi olmayan ve o makama yetişmeyen onu söyleyemez; söylese mes'ûldür.
217
Hazret‑i Şeyh, veraset‑i mutlaka noktasında, Resûl‑i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın kadem‑i mübârekini omuzunda gördüğü için, kendi kademini evliyânın omuzuna o sırdan bırakıyor. Kasidesinde zâhir görünen, temeddüh ve iftihar değil, belki tahdîs‑i ni'met ve àlî bir şükürdür. Yalnız bu kadar var ki, muhibbiyet makamı olan makam‑ı niyâzdan mahbûbiyet makamı olan nâzdârlık makamına çıkmış. Yani tarîk‑ı acz ve fakrdan, meşreb‑i aşk ve istiğraka girmiş ve kendine olan niam‑ı azîme-i İlâhiye’yi yâdedip, bihakkın müftehirâne şükretmiştir.
Üçüncü Nokta
Kerâmet, mu'cize gibi Cenâb‑ı Hakk’ın fiilidir, hediyesidir, ihsânıdır ve ikramıdır; beşerin fiili değildir. O kerâmete mazhar olan zât ise, bazen biliyor, bazen bilmiyor. – vukû'undan sonra bilir – Kerâmete mazhariyetini kable'l‑vukû' bilen ve ikram‑ı İlâhîye ihtiyarıyla tevfik‑i hareket eden kısım; eğer enâniyetten bütün bütün tecerrüd etmiş ise ve Hazret‑i Gavs gibi kudsiyet kesbetmiş ise, Cenâb‑ı Hakk’ın izniyle, o kerâmetin her tarafını bilerek kendisi sâhib çıkar, bilir ve bildirir. Fakat bununla beraber, mâdem o kerâmet ikramdır; bütün tafsilâtıyla kerâmet sâhibine de meşhûd olmak lâzım değildir.
218
Bu sırra binâen; Hazret‑i Şeyh: İ'lâm‑ı Rabbânî ve İzn‑i İlâhî ile bu asrı görmüş ve Hizmet‑i Kur'âniyenin etrafında bizleri müşâhede edip nazar‑ı şefkatiyle bakmış. O beş satır, sırf bir kerâmet ve intak‑ı bilhak ve bir ikram‑ı İlâhî ve veraset‑i Nebeviye itibariyle zuhûr ettiğinden, mu'cizevâri, kudret‑i beşer fevkınde bir şekil almış. Sun'î, irâde‑i şeyh ile olduğu değildir. Çünkü intaktır. Rûh‑u kudsîsi hissetmiş, görmüş. İrâde ve ihtiyar yetişemiyor. Akıl ise rûhun harekâtını ihâta edemez. Lisân, ne kadar aklın dekàik‑ı tasavvurâtının tercümesinde âciz ise, ihtiyar dahi rûhun dekàik‑ı harekâtının derkinde o derece âcizdir.
Hazret‑i Gavs, o derece yüksek bir mertebeye mâlik ve o derece hàrika bir kerâmete mazhardır ki, kâfirlerin bir kısmı demiş: “Biz İslâmiyeti kabûl edemiyoruz; fakat Abdülkadir‑i Geylânî’yi de inkâr edemiyoruz.” Hem evliyâyı inkâr eden Vehhâbînin müfrit kısmı dahi Hazret‑i Şeyhi inkâr edemiyorlar. Evliyâ onun derece‑i celâletine yetişmediği, bütün ehl‑i tarîkatça teslîm edilmiştir.
İşte böyle güneş gibi bir mu'cize‑i Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), yüksek ve sönmez bir bârika‑i İslâmiyet olan bir zât‑ı nurânînin, gayb‑âşinâ nazarıyla asrımızı görüp, böyle bir kerâmet izhârıyla tesellî verip teşci' etmek şe'nindendir.
Acaba hiç mümkün müdür ki, “Sultanü'l‑Evliyâ” makamını ihrâz etmiş ve hamiyet‑i İslâmiye ile zamanındaki pâdişahları titretmiş ve kuvve‑i kudsiye ile mâzi ve müstakbeli hazır gibi İzn‑i İlâhî ile görmüş ve memâtında dahi hayatındaki gibi dâimî tasarrufu bulunduğu tasdik edilmiş olan bir kahraman‑ı velâyet, bu asrımıza ve bu asır içindeki kemâl‑i acz ve za'f ile Kur'ânın hizmetinde çalışan ve insafsız düşmanların hücumuna ma'rûz ve tesellî ve te'mine muhtaç bîçâre, Kur'ânın hàdimlerine ve talebelerine lâkayd kalabilir mi? Hiç mümkün müdür ki, bizimle münâsebetdâr olmasın? Sekiz, dokuz, belki onbeş kuvvetli delilden kat'‑ı nazar, ednâ bir işâret kelâmında bulunsa, bize baktığına delâlet eder; hafî bir işâret etse kâfîdir. Çünkü, makam iktiza ediyor, mutâbık‑ı muktezâ-yı hâldir ve münâsebet kavîdir.
219
Ey benimle beraber Hazret‑i Şeyhin teveccüh ve duâsına mazhar kardeşlerim! Şu Üstadımız, bizi istikbâlde adem zulümâtı içinde düşünüp bizimle meşgul olurken, biz o mâzide mevcûd ve nur perdeleri içinde Üstadımızı ve Üstadımızın üstadı ve ceddi olan Fahrü'l‑Âlemîn Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin teveccühlerinden gaflet etmek, onlara istinâd etmemek lâyık mıdır? Mâdem onlar bizi düşünüyorlar; biz de bütün kuvvet ve rûhumuzla onlara i'timâd edip ve emirlerine bilâ‑kayd u şart itâat etmeliyiz.
Ehl‑i dünyanın telsiz, telgraf ve telefonları şarktan garba gittiği gibi, işte ehl‑i hakikatin de mâziden, dokuzyüz sene mesâfe‑i azîmeden müstakbele böyle manevî telefonları işleyebilir ve manevî teleskopları görebilir. Ma'lûmdur ki zaîf emâreler, ictimâ' ettikçe kuvvet bulur, delil hükmüne geçer. İncecik ipler, ictimâ' ettikçe kopmaz halat olur. Küllî, umumî kayıdlar, ictimâ' ettikçe hususiyet peydâ edip taayyün eder. Bu sırra binâen, Hazret‑i Şeyhin bu beş satırında sekiz‑dokuz kuvvetli işâretin ictimâ'ında hiç şek ve şübhe bırakmadı ki: Hazret‑i Şeyh, şimdiki Kur'ân‑ı Hakîm’in şâkirdlerine biiznillâh üstadlık ediyor; bihavlillâh şefkati altında himâye ediyor.
Cem'‑i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet
İle üç sütun üzerinde durur.
Râyet‑i ulviyet-i Şeyh-i hakkànîdir hitâb‑ı Abdülkadir.
İlhâm‑ı Hudâ, kitab‑ı Abdülkadir.
Bâzü'l‑eşheb ferd‑i ferîd-i deverân.
Gavs‑ı A'zam Cenâb-ı Abdülkadir.
Said Nursî
220
Risale‑i Nur Şâkirdlerinin Bir Fıkrasıdır
وَكُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ❋ تَع۪يشُ سَع۪يدًا صَادِقًا بِمُحَبَّت۪ي
İlm‑i Cifirle Mânâsı: “Ey Said! Sen, zamanın Abdülkadir’i ol, ihlâs‑ı tâmmı kazan, fakrınla beraber maîşetini düşünme, nâstan minnet alma, ismin ‘Said’ olduğu gibi maîşette de mes'ûd olacaksın! Muhabbetimde sâdık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, Hulûsi gibi muhlis talebeler ve yardımcılar ve Süleyman, Bekir gibi sâdık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir edici ve ciddi müştâk talebeler size verilmiş.”
Evet, Lillâhi'l‑Hamd, Gavs’ın sarâhat derecesinde ihbar ettiği hâl vukû' bulmuştur. Gavs‑ı A'zam, “Said” nâmıyla tesmiye ettiği mürîdinin tarihçe‑i hayatında en mühim noktaları beyân etmekle beraber, ilm‑i Cifir esrârıyla sekiz‑dokuz cihette, Said’in başına parmağını basıyor. Beyitlerin mânâ‑yı zâhirîsi ile maânî‑i cifriyesi birbirine çok yakın olmakla dokuz vecihteki işâretler birbirini te'yid ettiğinden sarâhat derecesine çıkmış.
اَنَا لِمُر۪يد۪ي حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ❋ وَاَحْرُسُهُ ف۪ي كُلِّ شَرٍّ وَفِتْنَةٍ
İlm‑i Cifirle Mânâsı: “Ondördüncü asırda ‘El‑Kürdî’ lakabıyla yâdedilen Molla Said, benim mürîdimdir. O fitne ve belâ asrının her şer ve fitnesinden, Allah’ın izniyle ve havl‑i kuvvetiyle onun muhâfızıyım.”
Evet Hürriyetten yirmi‑otuz sene sonraya kadar yirmi fitne‑i azîme içinde, fevkalâde bir sûrette Gavs’ın o mürîdi mahfûz kalmıştır. Korktuğu şer ve mehâlikten bir hıfz‑ı gaybî ile kurtulmuştur.
221
مُر۪يد۪ي اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَمَغْرِبًا ❋ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ ف۪ي اَيِّ بَلْدَةٍ
İlm‑i Cifirle Mânâsı:
“O Gavs’ın mürîdi olan Said el‑Kürdî, Rusya’da esâretle Asya’nın şark‑ı şimâlîsinde ve ehl‑i bid'anın eliyle Asya’nın garbına nefyolunarak kaldığı mikdarca ve Sibirya taraflarından firar edip, fevkalâde çok bilâdı seyr ü seyahat etmeğe mecbur olduğu zaman, Allah’ın izniyle, havl ve kuvvet‑i Rabbânî ile ona imdâd etmişim ve istimdâdına yetişmişim.”
Evet Hazret‑i Gavs’ın mürîdi ünvânıyla irâde ettiği Said (R.A.), üç sene esâretle Asya’nın şark‑ı şimâlîsinde mehâlik içinde mahfûz kalıp, üç‑dört aylık mesâfeyi firar sûretiyle kat'ederek çok şehirleri gezip, Gavs’ın dediği gibi mahfûz kalmıştır.
فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ❋ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ
İlm‑i Cifirle Mânâsı: “Bediüzzaman Molla Said” nâmıyla yâdolunan ve evrâd‑ı muntazamasını okuyan mürîdine der ki: “Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücâhedâtımı gösteren makàlâtımı söyle; yani nazmımdan murad, senin risalelerin ve Sözler’in ve Mektûbat’ındır. فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ Bin üçyüz otuzikide o Sözler ile mücâhedeye başla. Sen inâyet‑i İlâhiye’nin hıfzındasın.”
Evet, مُنْشِدًا İlm‑i Cifirle “Molla Said”i gösterdiği gibi, نَظْم۪ي(ظ) ile Risaletü'n‑Nuru gösterir. Ve م۪ي ile hem “Mektûbat”ı hem كَلِمَاتُ سَع۪يدِ الْكُرْد۪ي gösterir. “Kelimât” Sözler demektir.
فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ bin üçyüz otuzikiyi gösterir. O tarih, mebde'‑i cihadıdır. O tarihte “İşârâtü'l‑İ'câz” tefsirinin neşriyle mücâhedeye başlamış.
222
Kerâmet‑i Gaybiye-i Gavsiyenin İşârâtını Te'yid Eden “üç Remiz”
Birinci Remiz
اَنَا لِمُر۪يد۪ي حَافِظًا İlm‑i Cifir itibariyle, makam‑ı ebcedî hesabıyla, bin üçyüz otuzaltıyı gösterir. Demek Hazret‑i Gavs, “Bu tarihte istikbâlde gelecek mürîdini emr‑i İlâhî ile muhâfaza edecek.” diyor.
Evet, bu bîçâre Said dahi diyor: Nev'‑i beşere gelen en büyük bir musîbet, Harb‑i Umumî hengâmında, çok tehlikelere ma'rûz kaldım. Hazret‑i Gavs’ın gösterdiği Arabî tarihte veya az evvel hàrika bir sûrette kurtuldum. Hattâ bir defa, bir dakikada üç gülle öldürecek yere mukâbil bana isabet ettiği hâlde te'sir etmediler. Bitlis’in sukùtunda, bir mikdar talebelerimle Rus askerlerinin bir taburu içine düştük. Bizi sardılar, her tarafta el ele ateş edildi. Dört tanesi müstesnâ, bütün arkadaşlarım şehîd olduktan sonra, taburun dört sıralarını yardık; yine onların içinde bir yere girdik. Onlar, üstümüzde, etrafımızda sesimizi, öksürüğümüzü işittikleri hâlde bizi görmüyordular. Otuz saat, o hâlde çamur içinde, ben yaralı iken hıfz‑ı İlâhî ile istirahat‑i kalb içinde muhâfaza edildim.
Bunun gibi müteaddid tehlikede Hazret‑i Gavs’ın gösterdiği tarih‑i Arabî itibariyle, hakikaten bir hıfz‑ı İlâhî içinde bulunduğumu hissediyordum. Demek Cenâb‑ı Hak o kudsî Üstadımı, bir melâike‑i sıyânet gibi bana muhâfız kılmış.
İşte bu اَنَا لِمُر۪يد۪ي حَافِظًا fıkrası, bu fakirin mühim sergüzeştlerine işâret ettiği gibi, bu fakirin etrafında Hizmet‑i Kur'âniye işinde toplanan arkadaşlarımdan dokuz talebesini حَافِظْ ismi ile işâret ediyor.
223
وَاَحْرُسُهُ ف۪ي كُلِّ شَرٍّ وَفِتْنَةٍ fıkrasında iki hüküm var. Biri şerden, diğeri fitnedendir. Demek ikincisi اَحْرُسُهُ ف۪ي كُلِّ فِتْنَةٍ ve bu cümle كُلِّ ’deki şedde sayılmazsa bin üçyüz kırkdört eder. Evet, bu tarihten şimdiye kadar çok fitne‑i mühimmeden bir himâyet‑i gaybî ile mahfûz kaldığımı تَحْد۪يثًا لِلنِّعْمَةِ ilân ediyorum.
İkinci Remiz
مُر۪يد۪ي اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَمَغْرِبًا ❋ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ ف۪ي اَيِّ بَلْدَةٍ fıkrasında bahsettiği ve konuştuğu mürîdi ise, şarka esâreten gittiği tarihi gösterdiği gibi, garba nefy olduğu tarihi de gösterir. Şöyle ki:
Şu fıkranın hakîki tâbiri اِذَا مَا كَانَ مُر۪يد۪ي اَس۪يرًا ف۪ي شَرْقٍ oluyor. Demek zaman‑ı esâret مَا كَانَ مُر۪يد۪ي اَس۪يرًا ف۪ي شَرْقٍ ’de çıkıyor. Ve bin üçyüz otuzyedi ediyor. İşte bu fakir, o tarih‑i Arabîde Rus esâretinde, tek başımla Petrograd’dan bir ay şimâl‑i şark tarafından firar edip, çok envâ'‑ı mehâlik varken, Rusça bilemediğim hâlde, bir muhâfaza‑i gaybiye altında pek çok bilâdı seyr ü seyahat ettim. Tâ Varşova, Avusturya tarîkiyle İstanbul’a gelip uzun bir dâire‑i arzda seyahat ettim. Hazret‑i Gavs’ın dediği gibi, o esâret‑i şarkıye ve o seyr‑i bilâd-ı kesîre içinde İzn‑i İlâhî ile istiğâseme medet görüyordum. Demek İzn‑i İlâhî ile Hazret‑i Gavs, melek gibi bu vazifeyi duâsıyla yapmış.
Amma مَا كَانَ مَغْرِبًا kaydı, tarih‑i Arabî olarak bin üçyüz ellibir, meşhûr Rûmî tarihiyle iki sene fark var. İşte – Hazret‑i Gavs’ın dediği gibi – bu fakir, tarih‑i Arabî ile bin üçyüz ellibirde, Şeâir‑i İslâm içinde mühim tahavvülât zamanında bütün kuvvetimle şeâirin muhâfazasına hizmetle mükellef olduğum hâlde, o manevî herc ü mercdeki fırtınalar bizi sarsmadı.
224
Hem مَغْرِبًا kelimesi, âhirdeki tenvin ile beraber bin ikiyüz doksaniki eder ki, bu fakirin dünyaya gelmesinden bir sene evvel; veyâhut rahm‑ı mâderdeki tarihe işâretle beraber كَانَ مَغْرِبًا bin üçyüz ondört eder. Bin üçyüz ondört senelerinde mevzû‑i bahs olan mürîdi, mühim vartadan kurtulmasına Gavs (R.A.) işâret ediyor, onun imdâdına yetiştim diyor.
Hayatta olan eski talebelerim biliyorlar ki, bin üçyüz ondört, bin üçyüz onbeş‑onaltı senelerinde, Van kalesi ki, iki minâre yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir, eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. Ayağımdan kunduralar kaydı, iki ayağım birden kaydı. Tehlike yüzde yüz… Başkaca nokta‑i istinâd kalmadığı hâlde, büyük bir istinâda basmış gibi üç metrelik bir kavisle o mağaranın kapısına atılmıştım. Hem ben, hem beraberimdeki orada hazır arkadaşlarım, ecel gelmediği için sırf bir hıfz‑ı İlâhî, hàrika bir imdâd‑ı gaybî telâkki ettik.
İşte Hazret‑i Gavs, mâdem bu kasidesinde sergüzeşt‑i hayatımın mühim noktalarına işâret ediyor; elbette bu acîb ve en tehlikeli bir sergüzeşt‑i hayatıma şu cümlesiyle işâret ediyor denilebilir.
Elhâsıl: Hazret‑i Gavs’ın mezkûr kelimâtları, bu fakirin tarih‑i hayatımda geçen en mühim noktaları mânâsıyla ifâde ettikleri gibi; hesab‑ı ebced makamıyla mühim noktaların tarih‑i vukû'larına tevâfukları, elbette tesâdüfî ve tesâdüf işi olamaz. Sâir işârâtın kuvvet‑i kat'iyyeti, tesâdüfü muhâl derecesine getirmiştir. Mâdem bu beş satır kasidesi bir kerâmettir; kerâmet ise mu'cize gibi Cenâb‑ı Hak tarafındandır, intak‑ı bilhak nev'indendir, daha beyân etmediğimiz çok esrârı hâvîdir, ihtiyar‑ı beşer yetişemez. …
Said Nursî
225
Üçüncü Remiz
Hizmet‑i Kur'âniyedeki arkadaşların bir kısmı “hâfız” lakabıyla, bir kısmı “muhlis” kelimesiyle işâret edildiği gibi, “sâdık” kelimesinde Süleyman, Bekir’e işâret olunmakla beraber, aynen onlar gibi sadâkatte mümtâz ve kalemi bir elmas kılınç gibi Âsım’a dahi işâret ediyor. Hem makamıyla beraber fedâkâr arkadaşların altıncısı olduğuna işâret ediyor. Âsım gibi elmas kalemli Ahmed Husrev’i تَعِيشُ سَعِيدًاcümlesi beşinci gösteriyor. Re'fet Bey صَادِقًا بِمُحَبَّتِىcümlesiyle makamına işâretle Âsım gibi altıncı arkadaş olduğunu altı fark ile göstermiştir. Ve hâkezâ, sâir hàs arkadaşlar da içinde mündericdir. Hattâ تَعِيشُ سَعِيدًا’deki “saîd” kelimesinde beş‑altı kardeşlerim dâhil olduğu bence kat'î bir sûrette tahakkuk etmiştir.
Said Nursî
226
Latîf Bir Tefe'ül
Şeyh Sa'dî‑i Şirâzî’nin “Bostan”ından “Sözler” hakkında ben, Hâfız Hâlid, Gâlib, Süleyman niyet edip açtık, tefe'ül bu çıktı:
نِگَرْ تَا گُلِسْتَان مَعْنَا شُگُفْتْ ❋ بَرُو هِيچْ بُلْبُلْ چُنِينْ خُوشْ نَگُفْتْ
عَجَبْ گَرْ بِمِيرَدْ چُنِينْ بُلْبُلْ ❋ كِه اَزْ اُسْتُخَوانَشْ نَرُويَدْ گُلِى
Meâli: Yani: “Gel, bak, güller bağı şeklinde hakikat gülleri açılmış. Böyle hakikat bahçesinde hiçbir bülbül, böyle şirin, hoş nağme etmemiştir. Nasıl oluyor ki, böyle bir bülbül öldükten sonra, onun kemiklerinden güller açılmasın.”
Bu meâl, maksadımıza o kadar yakındır ki, tâbire lüzum yoktur. Yalnız gülistanımız; ebedî Kur'ân cennetindendir, ondan gelmiştir.
Mehmed Tevfik, Gâlib, Süleyman, Hâfız Hâlid, Said (R.A.)
Gavs, birkaç yerde yine, işârî bir tarzda haber veriyor
﴿﷽﴾
Gavs, meşhûr kasidesinde – sarâhat derecesinde – bizlerden, yani hizbü'l‑Kur'ân’dan haber verdiği gibi, daha birkaç yerde yine, işârî bir tarzda haber veriyor. Ezcümle, o kasidenin arkasında “Mecmuatü'l‑Ahzâb”ın 563’üncü sahifesinde, yine o ma'lûm mürîdinden bahsediyor ve beytinde diyor ki: فَمُر۪يد۪ي اِذَا دَعَان۪ي بِشَرْقٍ اَوْ بِغَرْبٍ اَوْ غَارٍ ف۪ي بَحْرِ طَام۪ي اَغِثْهُ
“Garbda beni çağırdığı vakit, onun imdâdına yetişeceğim.” Evet doğrudur. Arabî tarih ile bin üçyüz otuzdokuzda, müdhiş bir buhran‑ı rûhî ve dehşetli bir heyecan‑ı kalbî ve dağdağalı bir teşevvüş‑ü fikrî geçirdiğim sıralarda, pek şiddetli bir sûrette Hazret‑i Gavs’tan istimdâd eyledim. Bir‑iki yerde bahsettiğim gibi, “Fütûhu'l‑Gayb” kitabı ile ve duâ ve himmetiyle imdâdıma yetişti ve o buhranı geçirdim.
227
İşte o mürîdi ise, bîçâre Said el‑Kürdî olduğunu meşhûr kasidesinde kat'î gösterdiği gibi, bu kasidede de فَمُر۪يد۪ي ’den murad odur. Çünkü دَعَان۪ي بِغَرْبٍ ebced hesabıyla bin üçyüz otuzdokuz eder. O zaman memleketime nisbeten garb sayılan İstanbul’da idim. دَعَان۪ي بِغَرْبٍ makam‑ı ebcedîsi zaman‑ı istimdâdıma tevâfuk ediyor. Hesapta اِذَا lafzı dâhil olmaz. Çünkü اِذَا zamanı gösteriyor. دَعَان۪ي بِغَرْبٍ cümlesi o mübhem zamanı ta'yin ediyor.
Hem ezcümle, “Mecmuatü'l‑Ahzâb”ın ikinci cildinin 379’uncu sahifesinde Hazret‑i Gavs’ın “Virdü'l‑İşâ” nâmındaki münâcâtında şu fıkra var: فَالْوَاصِلُ(1)اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ هُوَ السَّع۪يدُ الْمُقَرَّبُ(2)وَذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِيُّ الْمُبَعَّدُ وَالْمُعَذَّبُ
228
İşte Gavs’ın şu fıkrası, ﴿فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَع۪يدٌ﴾ âyetinin bir nev'i tefsiridir. Şu küllî âyetin bir kısım efrâdını, – altıncı asır ve ondördüncü asırda âyetin külliyetinde dâhil bir kısım efrâd‑ı mahsûsayı – irâe ettiğine müteaddid emâreler var. Âyetin külliyetinde (Hâşiye), tevâfuk sırrıyla ﴿فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ﴾ kelimesinde bu zamanının en büyük şakìlerinden üçüne cifirce tevâfuk etmesi, o küllî âyette bunlar dahi kasden murad olduklarına emâredir, belki işârettir.
İşte Hazret‑i Gavs; bu âyetteki bu emâreden, bu zamana bakmış. Mezkûr fıkrasını küllî âyete bir nev'i hususî tefsir yaparak, kasidesinde kerâmetkârâne bahsettiği fitne‑i âhirzaman içindeki şâkirdlerini görüp, o zamanın şakìlerinin şerrinden muhâfaza edildiği ve burada münâcâtında dahi o kasidenin meâline bakıyor.
Şu fıkra‑i Gavsiyede bir îmâ var. Buradaki “Said” lafzında, meşhûr kasidesindeki تَع۪يشُ سَع۪يدًا kelimesine hafî bir işâret olduğu gibi; ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِيُّ الْمُبَعَّدُ fıkrasıyla, kendisinden sonra vukû' bulan ve ulûm‑u İslâmiyeyi mahvetmek niyetiyle kütübhâneleri Dicle ve Fırat Nehri’ne atan Hülâgu felâketini haber vermekle beraber; Hülâgu gibi ulûm‑u İslâmiyeye perde çeken şakìleri dahi, mezkûr âyete istinâden haber veriyor.
229
Evet, فَالْوَاصِلُ اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ fıkrasıyla Hizbü'l‑Kur'ân’a işâret ettiği gibi, ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِيُّ الْمُبَعَّدُ وَالْمُعَذَّبُfıkrasıyla ulûm‑u İslâmiyeyi imha niyetiyle Hülâgu ve vüzerâsı gibi davranan bazı ma'lûm insanların isimleri ilm‑i Cifirce dahi mezkûr âyetin işâretine istinâden tam tevâfuk ediyor, gösteriyor.
Ma'lûmdur ki tevâfuk, ilm‑i Cifrin anahtarlarından mühim bir anahtardır. Eğer bir tevâfuk ise, delâlet denilmez; fakat hafî bir îmâ olur. Eğer iki cihet ile aynı mes'eleye tevâfuk gelse, îmâdan remiz derecesine çıkar. Eğer iki‑üç cihetle aynı mes'eleye gelse işâret olur. Eğer maânî‑i elfâz işârât‑ı harfiyeye münâsib gelse ve işâretle bahsedilen insanların ahvâli o mânâya mutâbık ve muvâfık olsa, o işâret o vakit delâlet derecesine çıkar. Eğer altı‑yedi vecihle tevâfukla beraber mânâ‑yı kelimât, işâret‑i harfiyeye muvâfık gelse ve muktezâ‑yı hâle de mutâbık olsa, o delâlet o vakit sarâhat derecesine çıkar.
İşte bu düstura binâen, Şeyh‑i Geylânî o meşhûr kasidesinde sarâhat derecesinde Hizbü'l‑Kur'ân’dan bahsettiği gibi; وِرْدُ الْعِشَاءِ münâcâtında dahi mezkûr âyete istinâden Hizbü'l‑Kur'ân’ın bir hàdimini tasrîhen ve arkadaşlarını da işâret derecesinde haber veriyor.
Gavs‑ı A'zam’ın istikbâlden haber verdiği nev'inden, meşhûr Şeyhülislâm Ahmed Câmî dahi, İmâm‑ı Rabbânî (R.A.) olan Ahmed‑i Fârukî’den haber verdiği gibi, Celâleddin‑i Rûmî Nakşibendîlerden haber vermiş. Daha bu nev'iden çok evliyâlar, vâkıa mutâbık haber vermişler; fakat onların bir kısmı sarâhate yakın haber vermişler. Diğer bir kısmı haberleri çendan bir derece mübhem, mutlaktır. Fakat bahsettikleri zâtlar makam sâhibi ve büyük olduklarından, büyüklükleri ve taayyünleri cihetiyle o mübhem ihbar‑ı gaybîyi, bil'istihkak kendilerine almışlar.
230
Meselâ: Ahmed Câmî (K.S.) demiş ki: “Her dörtyüz sene başında mühim bir Ahmed gelir. Bin tarihi başındaki Ahmed en mühimmidir.” Yani, o elfin müceddididir. İşte böyle mutlak bir sûrette söylediği hâlde, İmâm‑ı Rabbânî’nin (K.S.) büyüklüğü ve teşahhusu, o haber‑i gaybîyi kat'iyyen kendine almış. Hazret‑i Mevlâna Celâleddin-i Rûmî de (K.S.) Nakşibendîden mübhem bir sûrette bahsetmiş; fakat Nakşîlerin büyüklüğü ve yüksekliği ve teşahhusları o haberi de bil'istihkak kendilerine almışlar.
İşte bu kerâmetkârâne ihbar‑ı gaybî nev'inden Gavs‑ı A'zam (K.S.) dahi, Hizbü'l‑Kur'ân’dan – işârî bir sûrette – haber verdiği gibi; Hizbü'l‑Kur'ân’ın bir hàdimi olan bu bîçâre Said’i (R.A.) iki yerde sarâhaten haber veriyor. Mübhem ve mutlak bırakmadığının sırrı budur ki: Bu bîçâre Said, makam sâhibi olmamış iken ve büyük değil iken ve mutlak tâbiri teşhîs edecek bir teşahhus yokken, lütf‑u İlâhî ile, büyük bir makamın hizmetinde bulunmasıdır. Âdeta bir nefer iken, müşîriyet makamı hizmetinde bulunmasıdır. İşte küçüklüğü ve ehemmiyetsizliği içindir ki, Hazret‑i Gavs, öteki evliyâya muhâlif olarak yalnız işâretle kalmayıp – sarâhat derecesinde – parmağını onun başına basıyor.
Sergüzeşt‑i hayatımda geçen ve çoğunu gizlediğim çok hàrika vâkıalar vardı. Kendimi hiçbir vecihle kerâmete lâyık görmediğim için onları bazen tesâdüfe, bazen de başka esbâba isnâd ediyordum. Şimdi kanâatim geliyor ki, o hàrikalar, Gavs‑ı A'zam’ın bir silsile‑i kerâmetini teşkil ederler. Demek onun duâsıyla, himmetiyle, ona kerâmeten ve bize ikram nev'inden, bir nev'i inâyet‑i İlâhiye’ye mazhar olmuşuz.
231
Ezcümle, ben menfî olarak İstanbul’a getirildiğim vakit, bir zaman Meşîhat‑i İslâmiye dâiresinde bulunan Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’deki Hizmet‑i Kur'âniyeye çalıştığım için, o alâkadarlık cihetinde: “Meşîhat dâiresi ne hâldedir?” diye sordum. Eyvâh! Öyle bir cevab aldım ki; rûhum, kalbim ve fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: “Yüzer sene envâr‑ı Şerîatın mazharı olmuş olan o dâire, şimdi büyük kızların lisesi ve mel'abegâhıdır.” İşte o vakit öyle bir hâlet‑i rûhiyeye giriftâr oldum ki, dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Kuvvetim yok, kerâmetim yok, kemâl‑i me'yûsiyetle “Âh!‥ Vah!‥” diyerek Dergâh‑ı İlâhiye’ye müteveccih oldum. Ve bizim gibi kalbleri yanan çok zâtların harâretli âhları, benim âhıma iltihak ettiler. Hâtırıma gelmiyor ki, acaba Şeyh‑i Geylânî’nin duâsını ve himmetini, duâmıza yardım için istedim mi, istemedim mi? Bilmiyorum. Fakat her hâlde o eskiden beri nurlar yeri olmuş bir yeri zulmetten kurtarmak için, bizim gibilerin âhlarını ateşlendiren onun duâsıdır ve himmetidir. İşte o gece meşîhat kısmen yandı; herkes vâ‑esefâ dedi. Ben ve benim gibi yananlar, Elhamdülillâh dedik. Zannederim ki, bu fakir millete ikiyüz milyon zarar veren adliye dâiresindeki yangında böyle bir mânâ var. İnşâallâh bu da bir îkaz ve intibâhı verecektir. Ateş bazen sudan ziyâde temizlik yapar.
Hakikatli Bir Latîfe: Sultan Süleyman Kanunî, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi ona demiş: “Hilâf‑ı şerîat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir bok sıçtın ki; o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse yüz senede temizleyemez.”
Suâl: Gavs‑ı A'zam gibi büyük velîler, bazı evkàtta, mâzi ve müstakbeli hazır gibi müşâhede ederler. Neden mâziye ait cihette sarâhat sûretinde haber veriyorlar da, istikbâlden hafî remizlerle, gizli işâretlerle bahsediyorlar?
232
Elcevab: لَا يَعْلَمُ … الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ âyetiyle, ﴿عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِه۪ٓ اَحَدًا ❋ اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ…﴾ âyeti ifâde ettikleri kudsî yasağa karşı ubûdiyetkârâne bir hüsn‑ü edeb takınmak için tasrîhten işâret mesleğine girmişler. Tâ ki işâretler ile, remz ile anlaşılsın ki; ihtiyarsız, niyetsiz bir sûrette ta'lim‑i İlâhî ile olmuştur. Çünkü istikbâlî olan gaybiyat, niyet ve ihtiyar ile verilmediği gibi; niyet ile de müdâhale etmek, o yasağa karşı adem‑i itâati işmâm ediyor.
Hazret‑i Gavs’ın Kerâmet-i Gaybiyesini Te'yid Eden Bir Âyetin İşârâtındaki Bir Nükte‑i İ'câziyedir
Kur'ân’dan tereşşuh eden o Sözler ve risaleler, Kur'ân‑ı Hakîm’in bir nev'i müstakîm tefsiri ve hakàik‑ı îmâniyenin istikametli ve kuvvetli delilleri olduğundan; o risaleler ve Sözler’e gelen şeref ve takdir ve tahsin, Kur'ân’a ve hakàik‑ı îmâna aittir. Mâdem öyledir bilâ‑pervâ derim ki:
﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾ sırrıyla, Kur'ân’da elbette bu istikametli tefsirinin istikametine işâret var. Evet var. Kur'ân o tefsirine hususî bakıyor. Çünkü: Âyât‑ı mühimmeden Sûre‑i Hûd’daki (Hâşiye) ﴿فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَع۪يدٌ﴾ âyeti bulunan sahifenin karşısında ﴿فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ﴾ âyeti, fâ‑yı atf hariç olarak ﴿اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ﴾ makam‑ı ebcedîsi binüçyüzikidir. Demek اِسْتَقِمْ ’deki emr‑i hàs içinde bulunan hitâb‑ı âmmın hadsiz müstakîm efrâdları içinde, o bin üçyüz iki tarihinde bir ferdin bir cihette istikamet emrinin imtisali bir hususiyet kazanacak. Demek ondördüncü asırda Kur'ân’dan iktibas edip, istikametsiz sakîm yollar içinde Sırat‑ı Müstakîmi gösterecek âsârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrâd içinde dâhil ediyor. Hem o istikametin bir hususiyeti var ki, tarihiyle işâret ediyor.
233
Hâlbuki, o asırda şahsen istikamette mümtâz bir hususiyet kesbetmek çok uzaktır. Demek, şahsî istikamet değil. Öyle ise, o adamın teşebbüsüyle neşredilen esrâr‑ı Kur'âniye, o asırda istikamette imtiyaz kesbedecek. O adam şahsen gayr‑ı müstakîm olduğu hâlde, müstakîmler içine idhali, o imtiyaza remzeder.
Mâdem hakikat budur, ben kat'î bir sûrette itiraf ediyorum ki, hayatım istikametsiz gitmiş, kalbim sakametten kurtulmamış, o kudsî emrin imtisalinden belki yüz derece uzağım. Fakat ﴿وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ﴾ sırrıyla o ni'mete bir şükür olarak derim ki: O bin üçyüz iki tarihi ise – Arabî tarih itibariyle olsa – Kur'ân okumağa başladığım aynı tarihe tevâfuk eder. Ve – Rûmî tarihi hesabıyla – ilme başladığım tarihe tevâfuk eder. Öyle ise, o îmâ edilen ferd olabiliriz. Hâlbuki şahsen bütün hayatı sakîm ve istikametsiz olan bir ferde istikametle îmâ edilse ve gayr‑ı müstakîm iken müstakîmler içine idhal edilse, elbette o ferdin mazhar olacağı âsârın istikametine îmâdır. Ve o âsârın istikameti, o tarihte başlayıp dalâlet yolları ve zulümât tarîkleri içinde Sırat‑ı Müstakîmi gösterecek, ﴿اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ﴾ emrini imtisal edecek demektir. Evet, Lillâhi'l‑Hamd Risale‑i Nur eczâları Kur'ânın bu mu'cizâne îmâ‑i gaybîsini bilfiil göstermiş, meydândadır.
234
Şu âyetin gizli îmâsına ﴿اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ﴾ âyeti te'yid ediyor. Çünkü اِنَّ ’deki şeddeli nun bir sayılsa, tam evvelki âyete tevâfuk ile, Hizbü'l‑Kur'ân’ın fa'âliyetine vâsıta olan bir hàdiminin Kur'ân okumağa başladığı bin üçyüz iki tarihine, iki fark ile tevâfuk etmekle beraber, şeddeli nun iki nun sayılsa, bin üçyüz elli eder ki, bu tarihte Kur'ân’dan muktebes olan Risale‑i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle Kur'ânın hizmetlerine çalışan Hizbü'l‑Kur'ân’ın fa'âliyeti ve dalâlet ve zındıkaya ma'nen galebe ettikleri bir zamana tevâfuku ise, istikbâlde tam galebelerine bir îmâ‑i gaybîdir.
Suâl: Sen bu zamanın hâdisâtına, ‘fitne‑i âhirzaman’ diyorsun
Suâl “Sen bu zamanın hâdisâtına, ‘fitne‑i âhirzaman’ diyorsun. Hâlbuki hadîste vârid olmuş ki, âhirzamanda Allah! Allah! (C.C.) denilmeyecek; sonra kıyâmet kopacak.”
Elcevab:
Evvelâ: Fitne‑i âhirzamanın müddeti uzundur; biz bir faslındayız.
Sâniyen: Yerde Allah! Allah! (C.C.) denilmeyecekten murad; Allah’a îmân kalkacak demek değildir, (Hâşiye‑1) belki Allah’ın nâmını değiştirecekler demektir. Nasıl ki, yerde Allah! Allah! (C.C.) denilmezse kıyâmet‑i kübrâ kopacak. Bir memlekette de Allah! Allah! (C.C.) denilmezse, bir nev'i kıyâmet kopmasına işârettir. (Hâşiye‑2)
235
تَوَسَّلْ بِنَا ف۪ي كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ❋ اَغ۪يثُكَ فِي الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّت۪ي
İlm‑i Cifirle mânâsı: “Yâ Said! Âhirzamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim duâ ve himmetimi kendine vesile ve şefâatçi yap. İnşâallâh, senin herşeyinde ve her işinde uzun bir zamanda, yani tufûliyet zamanından, tâ ihtiyarlığın vaktinde işkenceli esâretine kadar‥ yani, bin ikiyüz doksandörtten, tâ bin üçyüz kırkbeş, belki altmışdörde, daha ziyâde bir zamana kadar Allah’ın izniyle ve kuvvetiyle senin imdâdına yetişeceğim.”
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
Said Nursî
236
Risale‑i Nurdan Parlak Fıkralar ve Bir Kısım Güzel Mektûblar
Latîf, mânidâr ve beşâretli iki hâdiseyi beyân ediyorum
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Latîf, mânidâr ve beşâretli iki hâdiseyi beyân ediyorum.
Birincisi: Me'yûsâne bir hâtıradan müjdeli bir ihtar.
Bugünlerde hâtırıma geldi ki: Hayat‑ı ictimâiyeye giren, hangi şeye temâs etse, ekseriyetle günahlara ma'rûz kalıyor. Her cihetle günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. “Bu kadar günahlara karşı insanların hususî ibâdâtı ve takvâsı nasıl mukàbele edebilir?” diye me'yûsâne düşündüm.
Hayat‑ı ictimâiyedeki Risaletü'n‑Nur talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim. Risale‑i Nur şâkirdleri hakkında, necâtlarına ve ehl‑i saâdet olduklarına dair kuvvetli İşârât‑ı Kur'âniyeyi ve beşâret‑i Aleviye ve Gavsiyeyi düşündüm. Kalben dedim ki: “Herbiri, bin yerden gelen günahlara karşı bir dil ile nasıl mukàbele eder, galebe eder, necât bulur?” diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukâbil ihtar edildi ki:
Risaletü'n‑Nurun hakîki ve sâdık şâkirdleri mâbeynindeki düstur‑u esâsî olan iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye kanunuyla ve samîmî ve sâdık tesânüd sırrıyla, herbir hàlis ve hakîki şâkird, bir dil ile değil, belki kardeşleri adedince dilleriyle ibâdet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara karşı bin dil ile mukàbele eder. İhlâs ve sadâkat ve Sünnet‑i Seniye’ye mütâbaat ve hizmet derecesine göre o küllî ubûdiyete sâhib olur.
Bu büyük kazancı elden kaçırmamak gerektir. Bazı melâikenin kırk bin dil ile zikrettikleri gibi, hàlis ve hakîki müttakì bir şâkird dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibâdet eder, necâta müstehak olur, inşâallâh.
237
İkincisi: Eski zamanda ondört yaşımda iken, icâzet almanın alâmeti olan üstad tarafından bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsûs kisve giymek yakışmadığını‥
Sâniyen: O zaman büyük âlimler bana karşı üstadlık vaziyetini değil, ya rakìb veyâhut teslîmiyet derecesine girdikleri için, bana bir cübbe giydirmek ve üstadlık vaziyetini alacak, kendilerine güvenenler bulunmadı ve evliyâ‑i azîmeden dört‑beş zâtın da vefât etmeleri cihetiyle, ellialtı senedir icâzetin zâhir alâmeti olan cübbeyi giymek, bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabûl etmek hakkımı, bugünlerde yüz senelik bir mesâfede Hazret‑i Mevlâna Zülcenâheyn Hâlid Ziyaeddin, kendi cübbesini pek garîb bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini, bazı emârelerle bana kanâat geldi. Ben de o mübârek, yüz yaşında (Hâşiye) cübbeyi giyiyorum, Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum.
Said Nursî
238
Emin ve Feyzi’nin Isparta’daki Kardeşlerine Üstadlarının Hastalığı Hakkında Bir Mektûblarıdır
…… Ramazan‑ı Şerîfte beş gün, savm‑ı visâl içinde gıdâ olarak, ekmeksiz muhallebi üç kaşık ve beş‑altı kaşık da soğuk yoğurttan. Üçüncü gece, yarım kaşık muhallebi ve dördüncü gece iftarda sulu şehriyeden beş kaşık ve beş kaşık da sahurda yine o şehriyeden ve yoğurttan üç‑dört kaşık su sayılmamak şartıyla şehriyeden beş dirhem, yoğurt süzülse on dirhem, muhallebi susuz altı‑yedi dirhem; beşinci gecede, tanesiz gibi gayet hafif şehriye beş‑altı kaşık, sahurda altı‑yedi kaşık pirinç çorbası, mecmûu otuz dirhem (96 gr.) gıdâ ile beş gün savm‑ı visâli, teravih noksan olarak sâir vazifelerin yapılması, Risale‑i Nur şâkirdlerini ihâta eden inâyetin hàrikalarından bir kerâmetini gördük.
Hem Üstadımızdan hiç görmediğimiz; ikimiz – yani Feyzi, Emin – Barla‑Isparta Süleymanları gibi inceden inceye – hastalık hiddetlerini tahrîk etmemek için – ihtiyat edemediğimizden, şiddetli hiddetini gördük. Bu hastalığında yine eser‑i rahmettir ki, hiç hayâl ve hâtıra gelmeyen, aşr‑ı âhirin gayet mühim gecelerinde Üstadımızın tam îfâ edemediği vazife yerinde, bu havâlide herbir şâkird kendi hususî çalışmasından başka, bir saati Üstad hesabına Risaletü'n‑Nurun şâkirdlerinin mücâhede‑i maneviyelerine iştirâk ve onları hedef edip onların defter‑i a'mâline geçmeğe, aynı Üstad gibi çalışmağa başladılar. Hattâ Üstadımız diyordu: “Ehemmiyetsizliğimle beraber, Isparta ve havâlisindeki kardeşlerimizin a'mâl‑i uhreviyesine bir medâr‑ı müheyyic hükmünde benim kusurlu çalışmam kâfî gelmiyordu.” Demek Üstad yerinde, onun birkaç saat çalışmasına bedel, pek çok saatler aynı vazifeyi görmeğe başladılar. Cenâb‑ı Hak, rahmetiyle, bu hastalık vesilesiyle, bir şahs‑ı manevî ve kuvvetli bir medâr olacak bu tedbiri ihsân eyledi, cüz'iyetten külliyete çıkardı.
239
Hem bu hastalık letâifindendir ki, Üstadımızın hiç sesi çıkmıyordu, konuşamıyordu. Hiç beklenilmeden, birden iftar vaktinde bir doktor geldi, elini tuttu. Üstadımız dedi ki: “Ben hastalığımı muayene ettirmem, ben hekimlere muhtaç değilim, hekim Cenâb‑ı Hak’tır.” Birden canlandı, sesi çıkmağa başladı. Güyâ kendisi bir doktor şeklini aldı, doktor ise bir hasta hükmüne geçti. Doktora ehemmiyetli bir mektûbu okudu, doktorun derdine devâ olacak bir ilâç oldu. Sonra top atıldı. Doktora dedi: “Burada iftar et!” Doktor dedi: “Bugün kusur etmişim, oruç tutamadım” demesiyle, çok hayret ettiğimiz Üstadımızın vaziyeti, orucu bozmuş bir doktorun tıb noktasında hâkimâne vaziyetini kabûl etmedi ki, o vaziyet ona verildi.
Evet, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinden gelen şifâ duâsı, öyle yüz bin doktora mukâbil gelir, diye biz de tasdik ettik. Bu hastalığın, Leyle‑i Kadir’de Risaletü'n‑Nur talebeleri – hususan masûmlar – ettikleri şifâ duâları öyle bir derecede hàrika bir sûrette te'sirini gösterdi ki, Üstadımıza sıhhat hâlinden daha ileri bir sûrette bir vaziyet verildi. Leyle‑i Kadr’e lâyık bir tarzda çalışmağa başladı. Risale‑i Nur şâkirdlerinden gelen bu duâ‑yı şifâ, hàrika bir mu'cize gibi bir kerâmet olduğunu biz gözümüzle gördük.
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Emin, Feyzi
240
Sabri’nin Mektûbunun Bir Parçasıdır
Bizden bir ay uzakta bulunan Risaletü'n‑Nur şâkirdleri, Üstadımızın hastalığının aynı zamanında, hastalığının vaziyetini rüyada aynen gördükleri gibi; Sabri ve Hâfız Ali’nin tâifeleri de aynı vakitte burada, yani Kastamonu’da olduğu gibi hasta olan Üstadımızın hesabına daha mühim bir tarzda çalışmışlar. Şöyle ki:
Sabri’nin Mektûbunun Bir Parçasıdır
Üstadım, Efendim!
Rahatsızlığınız ânında oradaki menba'‑ı Nurun mücâhidleri, bir saat mesâî‑i maneviyelerini Hàdim‑i Kur'ân hesabına yaptıkları gibi, bu havâlide de bu seneye mahsûs îfâ edilen mesâî‑i diniye, tahdîs‑i ni'met zımnında zikre vesile oldu. Fakire bu sene Leyle‑i Kadir’den bir gün evvel ihtar edildi ki: “Bu sene Leyle‑i Kadr’i iki gece yap.” Bendeleri de cemâate şöyle söyledim ki: “Üstadım (Sellemehullâh ve âfâhu) bazı bu gibi mübârek geceleri bazı maksadlara binâen o leyle‑i mübârekeyi ihyâ için bir gece evvel, hattâ ma'hud geceden bir gece sonra daha ihyâya sa'y ederlerdi. Biz de o isre ittibâen onun hesabına Leyle‑i Kadr’i iki gece yapacağız” diye niyet ve karar ettik. Birinci gecede “Evrâd‑ı Bahâiye” ve “Tesbihât” ve “Sekîne” ve “Delâil‑i Hayrat” ve “Cevşenü'l‑Kebîr” gibi ders ve virdlerimize çalıştık. İkinci gece kezâ; hem nasihat… Demek ittibâ' cihetiyle Üstadımızın hesabına yüz cemâatle Tekabbelallâh çalıştırılmışız. Sonra Isparta, Atabey, İslâmköy, Kuleönü vesâire gibi mahallerde de sâir vezâiften mâadâ, her gün Kur'ânın cüzlerini taksim sûretiyle hatm‑i Kur'ân, Üstad hesabına bütün Ramazanda ve Âyetü'l‑Kürsî hatimleri kezâ… Şu hâlde, bu seneye mahsûs yapılan ibâdât‑ı ma'rûzaların bir hikmeti varmış ki, bilmediğimiz hâlde Kastamonu kardeşlerimiz gibi Üstad hesabına çalıştırılmışız. Fîmâba'd, Rabbim uzun ömürler ihsân etsin; muammer, ebedî şifâ ve devâ ve inâyetler ihsân buyursun, âmîn!
Talebeniz Sabri
241
Namaz Tesbihâtının Faziletine Ait Isparta’ya Gönderilen Bir Mektûbdur
Bugünlerde ince bir mes'ele kalbime geldi. Vaktinde kaleme alamadım, vakit geçtikten sonra o ehemmiyetli hakikate bir işâret ederiz.
Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihâtında tekâsülüne binâen dedim: “Namazdan sonraki tesbihâtlar, tarîkat‑ı Muhammediye’dir (A.S.M.) ve velâyet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) bir evrâdıdır. O nokta‑i nazarda ehemmiyeti büyüktür.” Sonra bu kelimenin hakikati böyle inkişaf etti:
Nasıl ki risalete inkılâb eden velâyet‑i Ahmediye (A.S.M.) bütün velâyetlerin fevkındedir. Öyle de, o velâyetin tarîkatı ve o velâyet‑i kübrânın evrâd‑ı mahsûsası olan farz namazların akabindeki tesbihât, o derece sâir tarîkatların ve evrâdların fevkındedir. Ve bu sır dahi şöyle inkişaf etti:
242
Nasıl, zikir dâiresinde bir mecliste veyâhut hatme‑i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar hey'et‑i mecmuada nurânî bir vaziyet hissediliyor, öyle de: Kalbi hüşyâr bir zât, namazdan sonra سُبْحَانَ اللّٰهِ…سُبْحَانَ اللّٰهِ deyip tesbihi çekerken, o dâire‑i zikrin reisi olan Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) müvâcehesinde tesbih elinde yüz milyon adam tesbih çektiklerini ma'nen hisseder, o azamet ve ulviyetle سُبْحَانَ اللّٰهِ…سُبْحَانَ اللّٰهِ der. Sonra o, Serzâkirin emr‑i manevîsiyle O’na ittibâen اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ…اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dediği vakit, o halka‑i zikrin ve o geniş dâiresi bulunan hatme‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) dâiresinde yüz milyon mürîdlerin اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ…اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’larından tezâhür eden azametli bir “hamd”i düşünüp içinde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ…اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile iştirâk eder. Ve hâkezâ اَللّٰهُ اَكْبَرُ… اَللّٰهُ اَكْبَرُ ve duâdan sonra لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ… لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ otuzüç defa, o tarîkat‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) halka‑i zikrinde ve hatme‑i kübrâsında o sâbık mânâ ile o ihvân‑ı tarîkatı nazara alıp, o halkanın Serzâkiri olan Zât‑ı Ahmediye’ye (A.S.M.) müteveccih olup, اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ der, diye anladım ve hissettim ve hayâlen gördüm. Demek, tesbihât‑ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var.
Said Nursî
243
Muhbir‑i Sâdıkın haber verdiği manevî fütûhât yapmak ve zulümâtı dağıtmak zaman ve zemini hemen hemen gelmiş
Hâfız Ali’nin bu defaki mektûbunda çok mübârek ve yüksek duâsı bizi en derin rûhumuzdan mesrûr edip şükre sevketti ve her musîbet‑zedeye ve hüzün ve kederlere düşenlere mânâ‑yı işârîsiyle meded‑res ve halâskâr ve şifâdar ve medâr‑ı sürûr olan ﴿اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ﴾ ve ﴿اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا﴾ her musîbet‑zedeye baktığı gibi, bu geçen hastalık cihetiyle bize de baktığını yazıyor. Evet, Hâfız Ali (R.H.) o noktayı tam görmüş. Ben de tasdiken derim ki: Eğer o hastalık yirmi derece tezâuf etseydi, bizlere kazandırdığı neticeye nisbeten yine ucuz düşerdi ve rahmet olurdu. Fakat Hâfız Ali’nin, (R.H.) üstadı hakkında benim haddimden çok fazla isnâd ettiği meziyet ve masûmiyeti, onun masûm lisânıyla hakkımda medih olarak değil, belki bir nev'i duâ olarak tasavvur ediyoruz.
Hem Hâfız Ali’nin, Sava gibi yerler, karyeler ve Isparta, bir Medrese‑i Nuriye hükmüne geçmesi ve Risale‑i Nurun sâdık şâkirdleri hàrikulâde olarak günden güne yükselmeleri, tenevvür etmeleri, bizleri, belki Anadolu’yu, belki Âlem‑i İslâmı mesrûr ve müferrah eden bir hakikatli haber telâkki ediyoruz.
Âhir fıkrasında “Muhbir‑i Sâdıkın haber verdiği manevî fütûhât yapmak ve zulümâtı dağıtmak zaman ve zemini hemen hemen gelmiş” diye fıkrasına, bütün rûh u canımızla Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ve temennî ediyoruz. Fakat biz Risaletü'n‑Nur şâkirdleri ise:
Vazifemiz hizmettir, vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak ve hizmetimizi O’nun vazifesine bina etmekle bir nev'i tecrübe yapmamak olmakla beraber‥ kemiyete değil, keyfiyete bakmak; hem çoktan beri sukùt‑u ahlâka ve hayat‑ı dünyeviyeyi her cihetle hayat‑ı uhreviyeye tercih ettirmeğe sevkeden dehşetli esbâb altında Risaletü'n‑Nurun şimdiye kadar fütûhâtı ve zındıkaların ve dalâletlerin savletlerinin kırılması ve yüzbinler bîçârelerin îmânlarını kurtarması ve herbiri yüze mukâbil binler hakîki mü'min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir‑i Sâdıkın ihbarını aynen tasdik etmiş ve vukûât isbât etmiş ve ediyor ve inşâallâh daha edecek. Hem öyle kökleşmiş ki, inşâallâh hiçbir kuvvet, Anadolu’nun sînesinden onu çıkaramaz. Tâ âhirzamanda, hayatın geniş dâiresinde asıl sâhibleri, yani Mehdi ve şâkirdleri, Cenâb‑ı Hakk’ın izniyle gelir, o dâireyi genişlendirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.
Said Nursî
244
Rumûzât‑ı Semâniye’ye ait iki risaleyi, ehemmiyetli talebelere, bir yere gönderdim
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugünlerde Rumûzât‑ı Semâniye’ye ait iki risaleyi, ehemmiyetli talebelere, bir yere gönderdim. Yol kapandı, gitmedi. O iki risaleyi tekrar dikkatle mütâlaa ettim. Fikren dedim ki: “Bu zevkli ve güzel ve meraklı şirin bir maksada giden bu tevâfuklu yolda ne için sevkedilmeden perde indi, başka yolda sevkedildik, çalıştırıldık?”
Birden ihtar edildi ki: O gaybî esrârı açacak olan meslekten yüz derece daha ehemmiyetli ve kıymetli ve umumî ihtiyaca medâr ve herkes bu zamanda ona şiddetle muhtaç ve İslâmiyetin temel taşları olan hakàik‑ı îmâniye hazinesine hizmet etmeğe ve istifadeye zarar gelecekti. Çünkü, o esrâr‑ı gaybiye, zevkli ve meraklı olduğu için, nazarı kendine çekecekti. En büyük ve en yüksek maksad olan hakàik‑ı îmâniyeyi ikinci derecede bırakacaktı. Onun için idi ki, “Sûre‑i ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ﴾” remzinde esrâr‑ı gaybî gösterildi, birden kapandı, perde indi. Hem bu sır için idi ki, o yolda istihdam edilmedik; yalnız o meslek‑i tevâfukiyenin tereşşuhâtından Risale‑i Nurun hakkâniyetine bir imza ve cezâletine bir zînet ve hurûf‑u Kur'âniye’nin intizamından ve vaziyetinden tezâhür eden bir nev'i i'câz çıktı, daha o yolda çalıştırılmadık.
Said Nursî
245
Rüya Hakkında Isparta’ya Gönderilen Bir Fıkradır
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hediyeniz, Kastamonu’ya geleceği ânında rüyada gördüm ki: Bizlere bir fermân‑ı şâhâne, manevî bir cânibden geliyor, kemâl‑i hürmetle ellerinde tutup bize getiriyorlar. Biz baktık ki, o fermân‑ı àlî, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân olarak çıktı. O hâlde bu mânâ kalbe geldi: Kur'ân yüzünden Risaletü'n‑Nurun şahs‑ı manevîsi ve biz şâkirdleri, bir terfî ve terakkî fermânını âlem‑i gaybdan alacağız.
Şimdi tâbiri ise, o fermânı temsîl eden masûmların kalemiyle manevî tefsir‑i Kur'ânîyi aldığımızdır. Bu rüyanın şimdiki tâbiri çıkmadan bir‑iki saat evvel, Feyzi ile Emin’in gösterdikleri tâbir dahi haktır, ehemmiyetlidir.
Hem bu medâr‑ı sürûr ve ferâh olan hediye‑i Nuriyeyi bir hiss‑i kable'l-vukû' ile benim rûhum tam hissetmiş, akla haber vermemiş idi ki, o gelmeden iki gün evvel Feyzi ve Emin’in fıkrasında beyân edilen rüyayı gördüğüm gecenin gününde, sabahtan akşama kadar ve ikinci gününde kısmen hiç görmediğim bir tarzda bir sevinç, bir sürûr hissedip mütemâdiyen bir bahâne ile ferâhımı izhâr edip otuz‑kırk defa tebessüm ile güldüm. Hem ben, hem Feyzi taaccüb ve hayret ettik. Otuz günde bir defa gülmeyen, bir günde otuz defa gülmek, bizleri hayrette bıraktı.
Şimdi anlaşıldı ki; o sürûr, o sevinç mezkûr manevî fermânı temsîl eden masûmların ve ümmîlerin kalemlerinin yazıları; nesl‑i âtînin sahâif‑i hayatlarına, Âlem‑i İslâmın sahife‑i mukadderâtına ve ehl‑i îmânın istikbâlinin defterlerine neşr‑i envâr edeceklerinin ve o masûmların hàlis ve sâfî amelleri ve hizmetleriyle sahife‑i a'mâlimizde hasenâtlarını yazıp kaydetmesinin ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin istikbâlinin mukadderâtını mes'ûdâne idâmesinin haberini veren o hediyeden ve daha gelmeden geliyordu. Ben o azîm yekûndan hisseme düşen binden bir cüz'ünü rûhen hissetmiş idim ki, beni mesrûrâne heyecana getirmişti.
246
Evet, böyle yüzer masûmların makbûl amelleri ve reddedilmez duâları, sâir kardeşlerimin defterlerine geçmesi misillû, benim gibi günahkârın sahife‑i a'mâline dahi girmesi, binler sürûr ve sevinç verebilir. Böyle karanlık bir zamanda, bu ağır şerâit altında böyle masûmâne ve kahramanâne çalışmak için, biz hem o masûmları, hem o ümmîleri, hem onların muallimlerini, hem peder ve vâlidelerini, hem köylülerini, hem Anadolu’yu, hem memleketlerini tebrik ederiz.
O mübârek masûmların ve ümmîlerin herbirisine birer hususî teşekkür ve tebriknâme yazmak elimden gelseydi yazacaktım.
Said Nursî
Emin ve Feyzi’nin Ispartalı Kardeşlerine Gönderilmiş Bir Fıkrasıdır
Isparta’da bulunan kardeşlerimize!
Latîf bir rüyanın, Kadere ait bir mes'eleyi şühûd derecesinde bize kanâat verdiği gibi, o latîf rüyanın ikinci parçası bizlere manevî bir müjde ve beşâret verdiği cihetle, siz kardeşlerimize beyân ediyoruz. Şöyle ki:
Üstadımız rüyada görüyor ki: Ben – yani Feyzi – ile beraber gezmeye çıkıyoruz. Giderken birden Üstadımıza söylüyorum ki: “Burada ben, ayının tesbihini toplayacağım.” Üstadımız da bakıyor ki, beyaz ipler gibi dolaşmış bir şey görüyor. Bu acîb, güldürecek sözümden ve ayıya tesbih isnâd etmek vaziyetimden çok şiddetli gülerek uyanmış. Uyandıktan sonra da gülmüş. Akşama kadar hiç görülmemiş bir tarzda yirmi‑otuz defa o hâdisât‑ı nevmiyeyi gülerek benimle mülâtafe etti. Münâsebeti olmayan bazı şeylerle tâbire çalıştıksa da münâsebet tutmadı. Sonra aynı ikinci günün aynı saatinde, bana benzeyen bir dost – ki rüyada Üstadıma benim sûretimde görünmüş – Üstadımızın yanına geldi, dedi ki: “Ayının yağını toplayanlardan alıp, müezzin ve tesbih yapan bir adam tavsiyesiyle mühim bir adama, her sabah hastalık için yutmasını nasıl görüyorsunuz?” Üstadımız da rüyada güldüğü gibi aynı öyle gülmüş, birden rüya hâtırına gelip, bu acîb ve aynı aynına tâbiri kemâl‑i taaccüb ve hayretle karşılayıp ona demiş: “Sakın isti'mâl etmesin!”
247
Yirmisekizinci Mektûb’un Birinci Risalesinin Altıncı Nüktesinde; rüya‑yı sâdıka, Kader‑i İlâhî herşeyi ihâta ettiğine bir hüccet‑i kàtıa hükmünde Üstadımızın binler tecrübe ile gördüğü gibi, aynen bu vâkıa dahi bizlere şühûd derecesinde kat'î isbât etti ki: “Hâdisât, vücûda gelmezden evvel mukadderdir, ma'lûmdur, muayyendir, Kader‑i İlâhî’nin mîzanlarıyla geliyor” diye bu rükn‑ü îmânîye bize gayet kat'î bir nümûne oldu.
Hem aynı rüyanın ikinci tabakasında Üstadımız görüyor ki, Risale‑i Nurun hey'etine bir fermân geliyor. Birden geldi, o kudsî fermân Kur'ân çıktı. Bunun tâbiri, aynı günün aynı tecrübe saatinde, Kur'ânın Hizbü'l‑Ekber’i ümîd edilmediği bir vakitte, ma'lûm, Âsiye Hanım’ın hânesinde etrafı tezyîn edilen Hizbü'l‑Ekber’i yüz senelik bir güzel kap içinde, o kabın üstünde sırma ile pâdişahların mühim fermânlarında tuğrâ‑i şâhâne işlenmiş olduğunu gördük. Üstadımız dedi ki: Fermân geldi diye Kur'ân çıktı. Şimdi de, Kur'ânın Hizbü'l‑Ekber’i geldi. Üstünde fermân tuğrâsı bulunduğundan, Risale‑i Nurun hey'etine beşâretli ve medâr‑ı feyz ve terakkî bir fermân‑ı Rabbânî hükmüne geçeceğini Rahmet‑i İlâhiye’den bekliyoruz. Bu tâbirden sonra ikinci günü, sizin çok kıymetdâr hediyeniz hakîki tâbirini güneş gibi meydâna çıkardı.
Orada bulunan umum kardeşlerimize selâm, arz‑ı hürmet eder, duâlarınızı isteriz.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenEmin, Feyzi
248
Isparta’ya Gönderilen Bir Mektûb
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Namaz tesbihâtının sırrına göre, nasıl ki namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlil ile hatme‑i muazzama-i Muhammediye (A.S.M.) ve zikir ve tesbih eden ve rû‑yi zemin kadar geniş bir halka‑i tahmîdât-ı Ahmediye (A.S.M.) dâiresine tasavvuran ve niyeten girmek, medâr‑ı füyûzât olduğu gibi, biz dahi Risaletü'n‑Nurun geniş dâiresine ve halka‑i envârında ders alan ve çalışan binler masûm lisânların ve mübârek ihtiyarların duâlarına ve a'mâl‑i sâlihalarına hissedar olmak ve âmîn demek hükmünde olan tayy‑ı mekân ederek, gıyâben omuz omuza, diz dize bulunmak hayâliyle ve niyetiyle ve tasavvuruyla kendimizi fevkalhad bahtiyar biliyoruz. Hususan âhir ömrümde böyle kıymetdâr, masûm, manevî evlâdları ve yüzer Abdurrahmanları bulmak, benim için dünyada bir Cennet hayatı hükmüne geçiyor.
Geçen Ramazan‑ı Şerîfte hastalık münâsebetiyle herbir kardeşim benim hesabıma bir saat çalışmasının büyük bir neticesini ayne'l‑hak ve hakkalyakìn gördüğümden, böyle duâları reddedilmez masûmların ve mübârek ihtiyarların ve üstadlarının benim hesabıma olan duâları ve çalışmaları, benim Risale‑i Nura hizmetimin uhrevî bir netice‑i bâkiyesini dünyada gösterdi.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
249
Risale‑i Nurun Küçük ve Masûm Şâkirdleri
Risale‑i Nurun küçük ve masûm şâkirdlerinden elli‑altmış talebenin yazdıkları nüshaları bize de gönderilmiş, biz de o parçaları üç cild içinde cem'ettik, hem o masûm şâkirdlerin bazılarını isimleriyle kaydettik.
Meselâ: Ömer (onbeş yaşında), Bekir (dokuz yaşında), Hüseyin (onbir yaşında), Hâfız Nebi (oniki yaşında), Mustafa (ondört yaşında), Mustafa (onüç yaşında), Ahmed Zeki (onüç yaşında), Ali (oniki yaşında), Hâfız Ahmed (oniki yaşında). Bu yaşta daha çok çocuklar var, uzun olmasın diye yazılmadı.
İşte bu masûm çocukların Risaletü'n‑Nurdan aldıkları derslerinin ve yazdıklarının bir kısmını bize göndermişler, biz de onların isimlerini bir cetvelde dercettik. Bunların bu zamanda bu ciddi çalışmaları gösteriyor ki: Risaletü'n‑Nurda öyle manevî bir zevk ve câzibedâr bir nur var ki; mekteblerdeki çocukları okumağa şevkle sevketmek için icâd ettikleri her nev'i eğlence ve teşviklere galebe edecek bir lezzet, bir sürûr, bir şevk Risaletü'n‑Nur veriyor ki, çocuklar böyle hareket ediyorlar. Hem bu hâl gösteriyor ki: Risaletü'n‑Nur kökleşiyor, inşâallâh daha hiçbir şey onu koparamayacak, ensâl‑i âtiyede devam edecek.
Aynen bu masûm küçük şâkirdler gibi, Risaletü'n‑Nurun câzibedâr dâiresine giren ümmî ihtiyarların dahi, kırk‑elli yaşından sonra Risaletü'n‑Nurun hatırı için yazıya başlayıp, yazdıkları kırk‑elli parçayı iki‑üç mecmua içinde dercettik. Bu ümmî ihtiyarların ve kısmen çoban ve efelerin bu zamanda, bu acîb şerâit içinde herşeye tercihen Risale‑i Nura bu sûretle çalışmaları gösteriyor ki: Bu zamanda Risaletü'n‑Nura ekmekten ziyâde ihtiyaç var ki; harmancılar, çiftçiler, çobanlar, yörük efeleri, hâcât‑ı zarûriyeden ziyâde Risalei'n‑Nura çalışmaları, Risaletü'n‑Nurun hakkâniyetini gösteriyorlar.
Bu cildde az, sâir altı cild‑i âherde masûmların ve ihtiyar ümmîlerin yazılarının tashihinde çok zahmet çektim, vakit müsâade etmiyordu. Hâtırıma geldi ve ma'nen denildi ki: Sıkılma, bunların yazıları çabuk okunmadığından, acelecileri yavaş yavaş okumağa mecbur ettiğinden, Risale‑i Nurun gıdâ ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl, hem kalb, hem rûh, hem nefis, hem his hisselerini alabilirler. Yoksa, yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdâsız kalabilirler. Risale‑i Nur, sâir ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki îmân‑ı tahkîkî ilimleri, başka ilimlere ve mârifetlere benzemez, akıldan başka çok letâif‑i insaniyenin de kût ve nurlarıdır.
250
Elhâsıl: Masûmların ve ümmî ve ihtiyarların noksan yazılarında iki fâide var:
Birincisi: Teennî ve dikkatle okumağa mecbur etmektir.
İkincisi: O masûmâne ve hàlisâne samîmî ve tatlı dillerinden, derslerinden, Risale‑i Nurun şirin ve derin mes'elelerini lezzetli bir hayretle dinlemek ve ders almaktır.
Said Nursî
Isparta’ya Gönderilen Bir Fıkradır
Risaletü'n‑Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şâkirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetdâr neticeye mukâbil fiat olarak, o şâkirdlerden tam ve hàlis bir sadâkat ve dâimî sarsılmaz bir sebat ister. Evet, Risaletü'n‑Nur onbeş senede medresede kazanılan kuvvetli îmân‑ı tahkîkîyi onbeş haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığına, yirmi senede yirmi bin zât tecrübeleriyle şehâdet ederler.
Hem, iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düsturuyla, herbir şâkirdinin, herbir günde binler hàlis lisânlarıyla edilen makbûl duâları‥ ve binler ehl‑i salâhatin işledikleri a'mâl‑i sâlihanın misil sevâblarını kazandırıp, herbir hakîki sâdık ve sebatkâr şâkirdini amelce binler adam hükmüne getirdiğini‥ kerâmetkârâne ve takdirkârâne İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç ihbarı ve kerâmet‑i gaybiye-i Gavs-ı A'zam’daki (K.S.) tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşâreti‥ ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kuvvetli işâretiyle o hàlis şâkirdler, ehl‑i saâdet ve ashâb‑ı Cennet olacaklarına müjdesi pek kat'î isbât ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiat ister.
251
Mâdem hakikat budur; Risale‑i Nur dâiresinin yakınında bulunan ehl‑i ilim ve ehl‑i tarîkat ve sofî meşreb zâtlar, onun cereyanına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen sermâyeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlenmesine çalışmak ve şâkirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enâniyetini – tam bir havuzu kazanmak için – o dâiredeki âb‑ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa başka bir çığır açmakla hem o zarar eder, hem bu müstakîm ve metîn cadde‑i Kur'âniyeye bilmeyerek zarar verir, belki zındıkaya bilmeyerek bir nev'i yardım hesabına geçer.
Said Nursî
Latîf Bir Tevâfuka İşâret Eden Bir Fıkradır
Otuzaltı yapraktan ibaret ve İmâm‑ı Ali’nin fevkalâde takdirine mazhar olan Otuzikinci Söz’ün, kendi kendine gelen beşbin yediyüz onbeş tevâfuku, Risaletü'n‑Nurun bu havâlideki gayet mühim bir talebesi olan Ahmed Nazîf’in nüshasında çıkmıştır. Demek o risalenin hatt‑ı hakîkisine rastgelmiş ki, bu hàrika kerâmeti göstermişler.
Hem iki Husrev’i Risale‑i Nur dâiresine ve Bekir Sıdkı’ya kerâmetini gösterip îmâna getiren ve tılsım‑ı kâinâtın üçte birisini halleden, onbeş yapraktan ibaret olan Otuzuncu Söz’üne kahraman Nazîf’in nüshasında tekellüfsüz üçbin sekizyüz otuzbeş tevâfuku… Biz, gözümüzle bu kerâmet‑i tevâfukiye-i Nuriyeyi gördük. (Hâşiye)
Halîl, Hilmi, Salâhaddin, Emin, Feyzi Said Nursî
Hâfız Mustafa’nın Bir Fıkrasıdır
Azîz Üstadım!
O cereyanın hücumu ânında köyümüzde nahiye müdürü ve daha – zâhiren – mühim memurlar bulunduğu hâlde, şifâhen isimlerimizle ihbar edip taharrî ettirmek istedikleri hâlde, Hazret‑i Esedullâh Ali (Kerremallâhu Vechehu) ve Gavs‑ı A'zam gibi çok manevî Üstadlarımızın manevî yardımlarıyla akîm kalıp; hattâ o memurları aleyhimize değil, lehimize – manevî darbeleriyle – çevirdiler. اَلْفُ اَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
252
Mektûbu mütâlaa ettik. Acîbdir ki, bizim kusurumuzdan ve ufacık ihtiyatsızlığımızdan gelen o te'sirsiz cereyanı haber veriyor gördük. Çünkü: “Bir kısım avâm‑ı nâs ve bid'alara tâbi bir kısım ulemâ‑i zâhir, hakikaten kendilerinin pis ve dalâlet bataklığından giden yollarında arkadaşlık etmeyen ve bir cadde‑i kübrâyı bulan Risaletü'n‑Nur şâkirdlerini zemmediyor” diye sizden gelen o mektûb haber veriyordu. Hakikaten öyle oldu. Mektûbdan bir gün sonra, merakı mûcib üzerimizde hiçbir te'sir kalmadı.
TalebenizHâfız Mustafa
Emin ve Feyzi’nin Isparta’daki Kardeşlerine Yazdığı Bir Fıkradır
Evet, Isparta’da bulunan kardeşlerimizin haber verdikleri bu ehemmiyetli hâdise‑i taarruziyeye teşebbüs vukû'u zamanında muhâberemiz kesildiği hâlde, mütemâdiyen her vakit Üstadımız, aynı taarruza ma'rûz bulunuyoruz gibi, bizi – yani Feyzi ve Emin’i – îkaz ediyordu. “Dikkat ediniz, dört cihetle bize taarruz var; demir gibi sebat ediniz, bir halt edemezler.” Biz de bakıyorduk ki, bizde bir şey yok, hissetmiyorduk.
Hem o gaybî hâdiseyi bertaraf etmek için mutâbık bir mektûb bize yazdırdı, size gönderildi.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenEmin, Feyzi
253
Hulûsi Bey’in Bir Fıkrasıdır
“Lâhika”nın bu defa irsâl buyurulan kısmını aldım. Lehü'l‑hamd kudsî vazifede istihdamımız devam ediyor. Hakikaten insan, seyyidinin mütenevvi' hizmetleri arasında böyle nurlu ve nurânî hizmette bulundurulmasını hissedince, zâten ücretini peşin alan bir köle olduğunu da nazar‑ı dikkate alınca, bütün zerrât‑ı kâinât kadar dil ile hamdetmek istiyor. Yani kalbinde yanan Elhamdülillâh kandili, herşeyi müsebbih ve hâmid gösteriyor ve güzel bir niyetle, o hâmidlerin hamdini ve müsebbihlerin tesbihini ve o şâkirlerin şükrünü beraberce seyyidine takdime bir iştiyak hissediyor.
Nurlu ve kudsî mektûblarınız yekdiğerini takib ettikçe, hakikaten tahkîkî îmânın kemâle doğru seyran ettiği görülüyor. Bu âciz kardeşiniz şüphesiz bir sûrette îmân ettim ki: Şerîat‑ı Garrâ-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakàikına, rûhuna nüfûz etmenin en kısa, en hatarsız, en zevkli tarîki, Risalei'n‑Nura intisabladır.
Evet, bahtiyar odur ve ona derler ki: Risaletü'n‑Nura intisab etmiş, bütün mü'minleri kendisine tam hakîki kardeş bilip, bu zulmetli asırda îmân‑ı tahkîkî nuruyla Cadde‑i Kübrâ-yı Ahmediyeyi (A.S.M.) buluyor. Nihâyetsiz şekillere, karışıklıklara rağmen “Bismillâh” ile açılan Risaletü'n‑Nur kapısından girince, tıfl iken “Ümmetî” diyen Şefî'ini ciddi sevmek, yani Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ' eylemenin muaccel mükâfâtı olarak buluyor. Her emri işlerken, bu emri cânib‑i Haktan bu ümmete getireni; her nehyi yapmamağa cebrederken, bu nehyi taraf‑ı İlâhî’den bu ümmete getireni düşüne düşüne, derslerde geçtiği gibi, bütün ömür dakikaları ibâdet olabilir. Ve O Habîb‑i Hudâ, O Şefî'‑i Rûz-i Cezayı her işinde nümûne etmek azminden mütevellid muhabbet, O Habîbin bulunduğu âleme göçmeyi sevdirecek hâle getiriyor ve böylece مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا sırrı tezâhür ediyor. Tezekkür‑ü mevt veya râbıta‑i mevt تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ
254
Elhâsıl: Ne ararsak, hep Risaletü'n‑Nurda güneş gibi görünüyor. Risaletü'n‑Nur şâkirdleri dikkat etseler, daha bu fânî âlemde iken Livâü'l‑Hamd-i Ahmedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) altında bulunduklarını inâyet‑i Hak’la anlarlar.
Âcizâne fehmedebildiğim şu ânda kalbime gelen hakikatlere istinâden diyeceğim ki: Bu dalâlet ve bid'aların ve dinsizliğin tâun ve vebâdan daha ziyâde ve daha şiddetli sârî illetlerine karşı, Risaletü'n‑Nurun getirdiği ve ta'lim ve tefhim ettiği çok hakikatlerden Sünnet‑i Ahmediyeye (A.S.M.) temessük dersini en hakîki olarak alan, Risaletü'n‑Nur şâkirdleridir. Onlar bu temessük ve intisablarının, – iki kere iki dört eder kat'iyyetinde mazhar oldukları inâyet‑i Rabbâniye şehâdetiyle – muaccel mükâfâtlarını görüyorlar. Yani: Burada sünneti ile, dalâlet ve bid'at ve dinsizlik ateşlerinden kurtaran, mensûb olduğumuz Şerîatın Mübelliği; burada halâs ve mukâvemetle, âhir hayatımızda îmân ile, haşr‑i ekberde şefâatiyle inşâallâh ebedî sevindirecektir diyorlar, diye biliyorlar. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
255
Mâdemki böyle olmuştur; o hâlde şüphesiz Risaletü'n‑Nurun intişarındaki maksad, şu zamanın insanlarına tahkîkî îmânı ders vermek, mütehayyirlerini kurtarmak, müteharrîlerini takviye ve tarsin etmek, zındıka ve ehl‑i ilhâdı iskât ve ilzam etmektir. Amma fitne ateşleri âfet hâlini alan bu zamanda, cam ile elmasın beraber satıldığı bir çarşıda bu mübârek Nurları, yani şânında ﴿اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ﴾ buyurulan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakîki tefsirleri olan Risaletü'n‑Nurun hakaretten sıyâneti için, hem سِرًّا تَنَوَّرَتْ sırr‑ı tenvirini Rahîm ve Kerîm Rabbimiz irâde ve takdir buyurmuş.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenHulûsi
Halîl İbrahim’in Risale‑i Nura Hitâben Yazdığı Bir Fıkradır
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الرِّسَالَةِ النُّورِيَّةِ Şümûs‑u Kur'ânın envârlarından in'ikâs eden ecrâm‑ı ulviye, seyyârât ve sevâbit‑i kevkebiye ve ezhâr‑ı müzeyyene-i ravza-i safâiye ve hakàik‑âşinâ ile memlû dürr‑i meknûne اَلْمُؤَيَّدُ بِالدَّلَائِلِ الْعَقْلِيَّةِ وَالتَّسْل۪يمِيَّةِ olan Risale‑i Nuriye, esrâr‑ı Kitabullâh, âlemi ziyâlandırdı ve inşâallâh dâimî ziyâlandıracaktır. Ve öyle bir şâheserdir ki, selef‑i sâlihînin eserlerinin sonunda gelmekle hepsinden ileridedir. Öyle mebzûl bir feyz var ki, en zulmetli kalbleri dahi nur‑u îmân ile nurlandırır. Ve öyle bir mârifet‑i İlâhiye’yi serd ve beyân eyler ki, körlere bile gösterdi.
256
O, benim gözümün nuru, kalbimin sürûru, gönlümün bülbülü, rûhumun gıdâsı, letâifimin incilâsı, canımın canı… Ben onun herbir hakikatine bin can versem, inşâallâh bir cana mukâbil bâkîde bin can alacağım. O, benim kabirde enîsim, berzahta refîkim ve mîzanda a'mâlim, Sırat’ta Burâk’ım, Cennet’te yoldaşım…
Ben onun hakkında nasıl ta'rif edebilirim? Yirmisekizinci Mektûb’da serdedilen وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِمُحَمَّدٍ fehvâsınca ben de derim: وَمَا مَدَحْتُ رِسَالَةَ النُّورِ بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِرِسَالَةِ النُّورِ
Hem ne haddime düşmüş ki, o menşûr‑u Kur'ân’dan bahsedeyim! Olsa, olabilse bu fakir, ondan istişfâ (اِسْتِشْفَاءْ) ve istişfa' ( اِسْتِشْفَاعْ ) ve istifaza edebilir. Şöyle ki:
اَگَرْ نَه خَواهِى دَادْ نَه دَادِى خَواهْ kaidesince rızâ‑yı Bârî’nin kendisinden hoşnud ve râzı olmasını isteriz. Ve onun nuruyla dünyada bütün Âlem‑i İslâmın nurlanmasını isteriz. Ve talebelerinin dünyada birer arslan ve âhirette birer sultan olmasını ve Livâü'l‑hamd sancağının altında, önünde Üstadımızla bütün talebeleriyle varmak isteriz.
257
Elhâsıl: İstemesini bilmediğim için maddî ve manevî bütün rızık ve ihtiyaçlarımızın verilmesini, Üstadımın istemesini isteriz. Orada kardeşlerimizin, başta Üstadımız olarak, cümlesine ayrı ayrı selâmlarla sıhhat ve âfiyette berdevam olmasını isteriz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يTalebenizHalîl İbrahim
Risale‑i Nurun mühim erkânından bulunan ve bu ayn‑ı hakikat olan mektûbunu bizlere gönderen Halîl İbrahim kardeşimizin sözlerini âciz lisânım söylemeğe ve âtıl kalemim yazmağa muktedir değilse de, her hususta bu mübârek kardeşimizin fikrine bütün rûh u canımla iştirâk ediyorum. Hem kalbime bakıyordum, bu mektûbu yazarken lisânıma tercümân olamayan kalbim de aynen bu medhe ma'nen iştirâk edip, beraber o kardeşimle söyler gibi hissedip telezzüz ederdim. Eğer söyleyebilseydim, ben de böyle söylerdim.
Feyzi
258
Risale‑i Nur âfât-ı semaviyenin def' ve ref'ine vesiledir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu yeni hâdise‑i taarruziyeden müteessir olmayınız. Çünkü, mükerrer tecrübelerle, Risaletü'n‑Nur inâyet altındadır. Hiçbir tâife, şimdiye kadar böyle ehemmiyetli hizmette bizler kadar az meşakkat ile kurtulan olmamış.
Hem geçen Ramazandaki hastalığım ve Eskişehir’deki musîbetimiz gibi çok vâkıalarla; zâhirî sıkıntılı, meşakkatli hâlât altında Risaletü'n‑Nurun fâidesine ait inkişafatı ve daha te'sirli fütûhâtı görülmüş. İnşâallâh, bu sıkıntılı hâdise dahi münâfıkların aks‑i maksûduyla Risale‑i Nurun fütûhâtını başka bir mecrâda teshîle vesile olur.
Beşinci Şuâ ellerine geçmesi ehemmiyetlidir. Fakat bunda bir hikmet var. Belki onlara kendi mesleklerini bildirmek ve Cehennem’e gidenin mâhiyetini bilmek için fevkalâde ve iktidarımız haricinde bir kazâ‑yı İlâhî diye, Cenâb‑ı Hakk’ın hikmetine ve inâyetine ve hıfzına i'timâd edip, merak etmeyiniz.
Hem siz, hem onlar bilsinler ki: Sadaka belâyı def'ettiği gibi, Risaletü'n‑Nur Anadolu’dan, hususan Isparta ve Kastamonu’dan âfât‑ı semâviye ve arziyeyi def' ve ref'ine vesiledir.
Evet, Sabri’nin ﴿يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي… وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ… الخ﴾ âyetinden istihrâc ettiği mânâ haktır ve mutâbıktır.
259
Evet, Risale‑i Nur, Sefîne‑i Nuh gibi Anadolu’yu Cebel‑i Cûdî hükmüne getirip, küre‑i arzın yangınından ve tûfânından kurtulmasına sebebdir. Çünkü, za'f‑ı îmândan gelen tuğyan ekserî musîbet‑i âmmeyi celbettiği gibi, îmânı fevkalâde kuvvetlendiren Risaletü'n‑Nur, o musîbet‑i âmmeyi dâiresinin haricine bırakmağa Rahmet‑i İlâhiye tarafından vesile oldu.
Bu ehl‑i îmân, bu Anadolu halkı Risaletü'n‑Nura girmeseler de, ilişmesinler. Eğer ilişseler, yakında bekleyen yangınlar, tûfânlar, tâunların istilâsına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Mâdem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onlar da bizim bu derece âhiretimize karışmaları, onlara felâket getirmek ihtimali kavîdir.
İşte bu sekiz aydır, hususan bu heyecan veren bu hâdiselerle beraber, şimdi yanımda bulunan Feyzi ile Emin ve bütün dostlar şâhiddir ki; bu sekiz ay zarfında bir tek defa ne Harb‑i Umumî, ne de siyaseti sormamışım. Ve odamda işitilen radyoyu da üç senedir dinlemedim. Hâlbuki ben, binler adam kadar dünyaya bakmak münâsebetim var. Demek bize ilişen, doğrudan doğruya îmâna tecâvüz eder. Onları Cenâb‑ı Hakk’a havâle ediyoruz.
Hem ehl‑i siyasetle hiçbir münâsebetimiz olmadığı hâlde, kat'î bilsinler ki: Bu memlekette, bu asırda, bu milleti anarşilikten, tereddî ve tedennî‑i mutlaktan kurtaracak yegâne çare, Risaletü'n‑Nurun esâsâtıdır.
Bu hâdisede sıkıntı çeken masûmlar ve üstadları bilsinler ki: Ağır şerâit altında bir saat nöbet, bir sene ibâdet ve bir saat hakîki tefekkür‑ü îmânî, bir sene tâat hükmüne geçtiği gibi, inşâallâh onların sıkıntıları da öyle sevâba medâr olur. Onlar da, merak edip teessür ile değil, ferâh ve sürûr ile karşılamalı. Fakat Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın iki kere سِرًّا بَيَانَةً… سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesine binâen, biz her vakit ihtiyatlı olmak ve tam sakınmak vaziyetini muhâfaza etmeğe mükellefiz. Risale‑i Nurun mensûbları, şuûr ve ihtiyarları haricinde birbiriyle münâsebetdâr, birbirinin hâdiseleriyle alâkadar olduğuna bir delil de bugünlerde oldu. Şöyle ki:
260
Oradaki hâdisenin vukû'undan bugüne kadar, buradaki muhtelif tabakalardaki talebelerin vaziyetleri, ehemmiyetli bir hâdise yüzünden değişmiş gibi çekinmek ve münâfıkların nazarını kendilerine ve bizlere celbetmemek için tevakkuf devresi geçti. Hem Nazîf gibi bir çok zâtın rüyalarının tâbirleriyle, sizin hâdiseniz olduğunu anladık.
Umum kardeşlerimize birer birer, hususan musîbet‑zedelere selâm ve duâ ediyoruz. Cenâb‑ı Hak, onları çabuk kurtarıp, (Hâşiye) vazifelerinin başlarına geçirsin, âmîn!
KardeşinizSaid Nursî
Risale‑i Nurun Mühim Bir Rüknü Olan Hâfız Ali’nin (R.H.) Bir Fıkrasıdır
Azîz Üstadım, Efendim!
“Bu acîb zamanın en büyük tehlikesi, Hadîs‑i Şerîfle sâbit olan, âhirzamanda çok ehl‑i sefâhet ve gaflet dünyadan îmânsız çıkmak yarasını lisân‑ı Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’la, kabre îmân ile girmek ilâcıyla tedâvi eden, Risaletü'n‑Nur şâkirdlerine bir hüccet‑i kàtıa bahşeden Risaletü'n‑Nura hizmet, acaba âciz insanların cüz'î ve fazl‑ı İlâhî ile hizmetleri nasıl mukàbele eder; belki her iki cihetle bir fazl‑ı İlâhîdir” beyân buyurulduktan sonra, nasıl gecenin zulümâtında yanan bir nur ve bir ziyâ lisân‑ı hâl-i şevkiyle bütün rûh sâhiblerini, hattâ en küçük pervâneleri dahi zulümâttan nura çağırıp çıkardığı gibi, Risaletü'n‑Nur dahi lisân‑ı hâl ve kàl ile, şerîat kılıncıyla ma'nen i'dâm olmamış ve zulümâtta boğulup ölmemiş ehl‑i ilim ve ehl‑i tarîkatı dâvet etmesi, onun Rahîm ismine mazhariyeti şe'nindendir.
İki Hâtıradan Birincisi: İhtiyare hanımlar hakkında ve her zamanda nüfûzunu ve kat'î te'sirini gördüğümüz Hadîs‑i Şerîfin beyân buyurulması, bizleri ve çok alâkadar kadınları sevindirdi. Cenâb‑ı Hak, sizden ebeden râzı olsun, âmîn!
261
İkinci Hâtıra: Gaflet sâikasıyla veya gözsüz, el yardımıyla, bazıların elmas yerine cam parçası aldığı gibi, saâdet‑i ebediye dükkânı olan Risaletü'n‑Nurdan saâdet‑i dünyeviye aramağa gelenleri îkaz ve irşad fıkralarınız, gece‑gündüz yol gözleyen umum Risaletü'n‑Nur şâkirdlerini mesrûr eyledi.
Talebeniz Hâfız Ali (R.H.)
Benim gibi bir neferin, ağırlaşmış müşîriyet makamında ancak dümdârlık vazifesi var
Mustafalar, Küçük Ali, Mübârek ve Münevver Kardeşler!
Mektûbunuz, Büyük Ali’nin mektûbu gibi, acîb bir hakikati beyân ediyor. O hakikat, Risaletü'n‑Nur hakkında haktır. Fakat benim haddim değil ki, o hududa gireyim.
عُلَمَاءُ اُمَّت۪ي كَاَنْبِيَاءِ بَن۪ي اِسْرَائ۪يلَ fermân etmiş. Gavs‑ı A'zam Şah-ı Geylânî (K.S.), İmâm‑ı Gazâlî (K.S.), İmâm‑ı Rabbânî (K.S.) gibi hem şahsen, hem vazifeten büyük ve hàrika zâtlar, bu hadîsi kıymetdâr irşadlarıyla ve eserleriyle fiilen tasdik etmişler. O zamanlar bir cihette ferdiyet zamanı olduğundan, Hikmet‑i Rabbâniye onlar gibi “ferîd”leri ve kudsî dâhîleri ümmetin imdâdına göndermiş.
Şimdi ise aynı vazifeye, fakat müşkülâtlı ve dehşetli şerâit içinde, bir şahs‑ı manevî hükmünde bulunan Risaletü'n‑Nuru ve sırr‑ı tesânüdle bir ferd‑i ferîd mânâsında olan şâkirdlerini, bu cemâat zamanında o mühim vazifeye koşturmuş. Bu sırra binâen, benim gibi bir neferin, ağırlaşmış müşîriyet makamında ancak dümdârlık vazifesi var.
Said Nursî
262
Risaletü'n‑Nurun hey'et-i mecmuasının, sâir şahsî büyük mürşidler gibi azîm kerâmetleri vardır
Evet, bu asrın ehemmiyetli ve manevî ve ilmî bir mürşidi olan Risaletü'n‑Nurun hey'et‑i mecmuası, sâir şahsî büyük mürşidler gibi kendine muvâfık ve hakikat‑i ilmiyesine münâsib birkaç nev'ide ve bilhassa hakàik‑ı îmâniyenin izhârında, intişarında azîm kerâmetleri olduğu gibi; üç kerâmet‑i zâhiresi bulunan “Mu'cizât‑ı Ahmediye” (A.S.M.), “Onuncu Söz”, “Yirmidokuzuncu Söz” ve “Âyetü'l‑Kübrâ” gibi çok risaleleri dahi, herbiri kendine mahsûs kerâmetleri bulunduğunu çok emâreler ve vâkıalar bana kat'î kanâat vermiş. Hattâ sekerâtta bulunan talebelerine, îmânını kurtarmak için, mürşid gibi yetiştiğine müteaddid vâkıalar şübhe bırakmıyor.
Hem bir saat tefekkür bir sene ibâdet‑i nâfile hükmünde, bir misâl “Hizbü'l‑Ekber”dir diye müşâhede ettim ve kanâat getirdim.
Bir Suâl‑cevab Olarak Yazdığım Bir Fıkrayı, Size de Fâidesi Olur İhtimaliyle Beyân Ediyorum
Şöyle ki: Evliyâ dîvânlarını ve ulemânın kitaplarını çok mütâlaa eden bir kısım zâtlar tarafından soruldu: “Risalei'n‑Nurun verdiği zevk ve şevk ve îmân ve iz'ân onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?”
Elcevab: Eski mübârek zâtların ekserî dîvânları ve ulemânın bir kısım risaleleri, îmânın ve mârifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında, îmânın esâsâtına ve köklerine hücum yok idi ve erkân‑ı îmân sarsılmıyordu.
Şimdi ise, köklerine ve erkânına şiddetli ve cemâatli bir sûrette taarruz var. O dîvânlar ve risalelerin çoğu, hàs mü'minlere ve ferdlere hitâb ederler. Bu zamanın dehşetli taarruzunu def'edemiyorlar.
263
Risale‑i Nur ise, Kur'ânın bir manevî mu'cizesi olarak îmânın esâsâtını kurtarıyor ve mevcûd ve muhkem îmândan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak bürhânlar ile îmânın isbâtına ve tahakkukuna ve muhâfazasına ve şübehâttan kurtarmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ekmek gibi, ilâç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.
O dîvânlar derler ki: “Velî ol, gör, makàmâta çık, bak; nurları, feyzleri al.”
Risale‑i Nur ise der: “Her kim olursan ol, bak, gör; yalnız gözünü aç, hakikati müşâhede et, saâdet‑i ebediyenin anahtarı olan îmânını kurtar.”
Hem Risaletü'n‑Nur, en evvel tercümânının nefsini iknâa çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs‑i emmâresini tam iknâ eden ve vesvesesini tamamen izâle eden bir ders, gayet kuvvetli ve hàlistir ki, bu zamanda cemâat şekline girmiş dehşetli bir şahs‑ı manevî-i dalâlet karşısında tek başıyla gâlibâne mukàbele eder.
Hem Risaletü'n‑Nur, sâir ulemânın eserleri gibi yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermiyor ve evliyâ misillû yalnız kalbin keşif ve zevkiyle hareket etmiyor; belki aklın ve kalbin ittihâd ve imtizacı ve rûh ve sâir letâifin teâvünü ayağıyla hareket ederek evc‑i a'lâya uçar, taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişemediği yerlere çıkar, hakàik‑ı îmâniyeyi kör gözüne de gösterir.
Said Nursî
264