272
Üstadımızın Ehemmiyetli Bir Mektûbudur
Gayet ciddi bir ihtar ile bir hakikati beyân etmeğe lüzum var. Şöyle ki:
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُsırrıyla ehl‑i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi hasmının hakîki hâlini bilmedikleri için haksız olarak mübâreze etmesini, Aşere‑i Mübeşşere’nin mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek iki velî, iki ehl‑i hakikat, birbirini inkâr etmekle makamlarından sukùt etmezler. Meğer bütün bütün zâhir‑i Şerîat’a muhâlif ve hatâ bir ictihâd ile hareket edilmiş ola.
Bu sırra binâen, ﴿وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ﴾ ’daki ulüvv‑ü cenâb düsturuna ittibâen ve avâm‑ı mü'minînin şeyhlerine karşı hüsn‑ü zanlarını kırmamakla, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risale‑i Nurun erkânlarının haksız i'tirâzlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzumuna binâen ve ehl‑i ilhâdın, iki tâife‑i ehl-i hakikatin mâbeynindeki husûmetten istifade ederek birinin silâhıyla, i'tirâzıyla ötekini cerhedip, ötekinin delilleriyle berikini çürütüp ikisini de yere vurmak ve çürütmekten ictinâben Risalei'n‑Nur şâkirdleri; bu mezkûr dört esâsa binâen, muârızlara hiddet ve tehevvürle ve mukàbele‑i bilmisil ile karşılamamalı, yalnız kendilerini muhâfaza için musâlahakârâne medâr‑ı i'tirâz noktaları izâh etmek ve cevab vermek gerektir.
273
Çünkü bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş, herkes kàmeti mikdarında bir buz parçası olan enâniyetini eritmiyor, bozmuyor, kendisini mâzûr biliyor. Ondan nizâ' çıkıyor, ehl‑i hak zarar eder, ehl‑i dalâlet istifade ediyor.
İstanbul’da ma'lûm i'tirâz hâdisesi îmâ ediyor ki, ileride meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî‑meşreb ve nefs‑i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb‑u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl‑i irşad ve ehl‑i hak, Risaletü'n‑Nur ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revâcını ve etbâ'larının hüsn‑ü teveccühlerini muhâfaza niyetiyle i'tirâz edecekler. Belki dehşetli mukàbele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukû'unda bizlere îtidâl‑i dem ve sarsılmamak ve adâvete girmemek ve o muârız tâifenin de rüesâlarını çürütmemek gerekir.
Fâşetmek hâtırıma gelmeyen bir sırrı fâşetmeğe mecbur oldum. Şöyle ki:
Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve o şahs‑ı manevîyi temsîl eden hàs şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi “ferîd” makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki – ekseriyet‑i mutlaka ile – Hicaz’da bulunan kutb‑u a'zamın tasarrufundan hariç olduğunu‥ ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki “İmâm” gibi, onu, yani kutb‑u a'zamı tanımağa mecbur olmuyor.
Ben eskide Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini o imâmlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs‑ı A'zam’da “kutbiyet” ve “gavsiyet”le beraber “ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhirzamandaki şâkirdlerinin bağlandığı Risaletü'n‑Nur o ferdiyet makamının mazharıdır.
274
Gizlenmeye lâyık olan bu sırr‑ı azîme binâen, Mekke‑i Mükerreme’de dahi farz‑ı muhâl olarak Risale‑i Nur aleyhinde bir i'tirâz kutb‑u a'zamdan dahi gelse; Risalei'n‑Nur şâkirdleri sarsılmayıp, o mübârek kutb‑u a'zamın i'tirâzını iltifat ve selâm sûretinde telâkki edip teveccühünü de kazanmak için, medâr‑ı i'tirâz noktaları o büyük Üstadlarına karşı izâh ile ellerini öpmektir.
Evet kardeşlerim! Bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hâdiseler içinde, hadsiz bir metânet ve îtidâl‑i dem ve nihâyetsiz bir fedâkârlık taşımak gerektir. Evet, ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ﴾ âyetinin sırr‑ı işârîsiyle; âhireti bildikleri ve îmân ettikleri hâlde, dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâkî elmasa bilerek, rızâ ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle hazır bir dirhem zehirli bir lezzeti ileride bir batman sâfî lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musîbetidir. O musîbet sırrıyla mü'minler dahi bazen ehl‑i dalâlete tarafdâr olmak gibi dehşetli hatâda bulunuyorlar.
Cenâb‑ı Hak, ehl‑i îmânı ve Risale‑i Nur şâkirdlerini bu musîbetlerin şerrinden muhâfaza eylesin, âmîn!
Said Nursî
275
Fâtiha’nın Sırat‑ı Müstakîm ashâbı ki bir ferdin Risale-i Nur şâkirdleri olduğuna sebeb nedir?
Suâl: “İşâret‑i Kur'âniye Risalesinde Fâtiha’nın Sırat‑ı Müstakîm ashâbı ki ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ âyetinin ta'rif eylediği tâife içinde; Hem لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّت۪ي … حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ … الخ hadîsinin âhirzamanda gösterdiği mücâhidler içinde; Hem ﴿وَالْعَصْرِ﴾ Sûresi’nin ﴿اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلوُا الصَّالِحَاتِ﴾ ile başlayan üç cümlesinde mânâ‑yı işârî ile hususî bir sûrette dâhil bir ferdin Risale‑i Nur şâkirdleri olduğuna sebeb nedir ve vech‑i tahsîsi nedir?”
Elcevab: Sebebi ise: Risale‑i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakàik‑ı Kur'âniye muammâlarını hall ve keşfetmiştir ki; herbir tılsımın bilinmemesinden çok insanlar şübehâta ve şükûka düşüp, tereddüdlerden kurtulmayıp bazen îmânını kaybederdi. Şimdi bütün dinsizler toplansa, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler. Yirmisekizinci Mektûb’da “İnâyât‑ı Seb'a”da bir kısmına işâret edilmiş. İnşâallâh, bir zaman o tılsımlar müstakil bir risalede cem'edilecek.
Said Nursî
276
Salâhaddin’in Fıkrasından Bir Parçadır
…‥ Hem bir vakit, Tosya’dan Kastamonu’ya gelirken, beraberimde Risale‑i Nurun “Lem'a”ları ve “Şuâ”ları vardı. Haşre dair bir mebhas okuyordum. Kamyon yokuşları tırmanıyordu. Havanın ve makinenin harâreti bana ağırlık ve fikrime de “Bu Risale‑i muazzam bir mu'cize‑i Kur'âniye’dir; başka sahada mu'cize gösterebilir mi? Hâlbuki mu'cize enbiyâlara mahsûstur, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sonra mu'cize gösterilmeyecektir.” mülâhazası esnâsında kamyon müdhiş sadmelerle üç taklada yirmibeş‑otuz metre yerden aşağıya yuvarlandı. Şehâdet getiriyordum. Yaralı mıyım diye kendimi yokladım; yüzbin şükür, hiçbir yaram yok. Korkarak doğruldum. Şoförün kafası parçalanmış, “âh, of!” çekiyor. Etrafımı tedkik ettim; şoför tarafındaki camlar hurdahaş olmuş; benim tarafımdaki ince cam bile kırılmamış. O ânda bunun büyük bir kerâmet olduğunu, mu'cize olmadığını ve bir daha böyle mâceralı şeyleri tefekkür etmemek için, kerâmetkârâne Risale‑i Nurun bir tokadı olduğunu anladım.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenSalâhaddin Çelebi
Bu mecmuanın gösterdiği kıymet Risalei'n‑Nurda bulunduğunu, bu zamanın dehşetli fırtınaları isbât ediyor
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Risale‑i Nurun hakkâniyetine ve ehemmiyetine dair bir imza‑yı gaybî hükmünde bu mecmuanın gösterdiği kıymet Risalei'n‑Nurda bulunduğunu, bu zamanın dehşetli fırtınaları isbât ediyor.
Evet kardeşlerim, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm İncil‑i Şerîfte demiş ki: “Ben gidiyorum, tâ size tesellîci gelsin.” Yani: “Hazret‑i Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin” demesiyle, Kur'ânın beşere gayet büyük bir neticesi, bir gayesi, bir hediyesi tesellîdir.
277
Evet, bu dehşetli kâinâtın fırtınaları ve zevâl ve tahribâtları ve bu – boşluk – nihâyetsiz fezâda herşey ile alâkadar olan insan için tesellîyi ve istimdâd noktalarını Kur'ân veriyor. En ziyâde o tesellîye muhtaç, bu zamandır ve en ziyâde kuvvetli bir sûrette o tesellîyi isbât eden, gösteren, Risale‑i Nurdur. Çünkü zulümât ve evhâmın menba'ı olan tabiatı o delmiş geçmiş, hakikat nuruna girmiş. Yirmidokuzuncu ve Otuzuncu ve Onaltıncı Sözler gibi ekser parçalarında, hakàik‑ı îmâniyenin yüzer tılsımlarını keşf ve izâh edip aklı inkârdan, tereddüdlerden kurtarmış.
İşte bu hakikat içindir ki; bu çok usandırıcı zamanda, usandırmayacak bir tarzda, çok tekrar ile aklı başında olanları Risale‑i Nur ile meşgul ediyor. Re'fet mektûbunda demiş: “Ne vakit bir araya gelsek, Sözler’den birisini açıp okuruz, tatlı tatlı istifade edip Üstadımızla görüşürüz. Hem Risale‑i Nurun en bâriz hâsiyeti usandırmamaktır. Yüz defa okunsa, yüz birincide yine zevkle okunabilir” demiş. Doğru söylemiş.
Yalnız, Risale‑i Nurun tercümânı hakîki vazifesinin haricinde dünyadaki istikbâliyata nâdiren ara sıra bakması, zâhirî bir müşevveşiyet verir. Meselâ: Bundan otuz‑kırk sene evvel, “Bir nur gelecek, bir nur âlemi göreceğiz” demiş ve o mânâyı geniş bir dâirede ve siyasette tasavvur etmiş.
Hem bundan ondört‑onbeş sene evvel, “Dinsizliği çevirenler müdhiş semâvî tokatlar yiyecekler” diye büyük, geniş, küre‑i arz dâiresindeki hâdiseyi dar bir memlekette ve mahdûd insanlarda tasavvur etmiş. Hâlbuki istikbâl, o iki ihbar‑ı gaybîyi, tasavvurun pek fevkınde tefsir ve tâbir eyledi.
Eski Said’in “Bir nur âlemi göreceğiz” demesi, Risale‑i Nurun dâiresinin mânâsını hissetmiş, geniş bir dâire‑i siyâsiye tasavvur ettiği gibi; “Sırr‑ı İnnâ A'taynâ”da “Onüç, ondört sene sonra dinsizliği, zındıkayı neşredenler müdhiş tokatlar yiyecekler” deyip geniş bir hakikati dar bir dâirede tasavvur etmiş. İstikbâl, o iki hakikati tâbir ve tefsir eyledi.
278
Başta Isparta olarak Risale‑i Nur dâiresi evvelki hakikati pek parlak ve güzel bir sûrette gösterdiği gibi, ikinci hakikati de medeniyet‑i sefîhenin tuğyanının ve maddiyûnluk (Hâşiye) tâununun aşılamasını çeviren ve idare eden ervâh‑ı habîsenin başlarına gelen bu dehşetli semâvî tokatlar geniş bir dâirede “Sırr‑ı İnnâ A'taynâ”nın hakikatini tam tamına isbât etmiş.
Suâl: Risale‑i Nur kat'î bürhânlara istinâden hükümleri aynı aynına te'vilsiz, tâbirsiz hakikat çıkması ve yalnız işâret‑i tevâfukiye ve sünûhât‑ı kalbiyeye i'timâden beyânâtı, böyle dünyevî olan mesâil‑i istikbâliyede neden tâbire ve te'vile muhtaç oluyor? diye hâtırıma geldi.
Böyle bir cevab ihtar edildi ki: Gaybî istikbâl‑i dünyevîde başa gelen hâdisâtı bildirmemekte; Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’in çok büyük bir rahmeti saklandığı ve gaybı gizlemekte çok ehemmiyetli bir hikmeti bulunduğu cihetiyle, gaybî şeyleri haber vermekten yasak edip, yalnız mübhem ve mücmel bir sûrette, ya ilhâm veya ihtar ile, bir emâreyi vesile ederek, keşfiyâtta ve rüya‑yı sâdıkada bir kısım gaybî hakikatlerini ihsâs eder ve o hakikatlerin hususî sûretleri vukû'undan sonra bilinir.
Said Nursî
279
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Emin, Hilmi, Kâmil ve Feyzi’nin Bir Fıkrasıdır
Risale‑i Nurun kasabalara, cemâatlere berekete medâr olması ve ona zarar verenlere tokat gelmesi gibi, şahıslara da pek zâhir bir sûrette hem bereket ve hüsn‑ü maîşet (ona çalışanlara) ve gaybî tokatlar (onun aleyhinde çalışanlara) gelmesi, bu havâlide pek çok hâdiseleri var. Biz kendi nefsimizde, çalıştığımız zaman pek zâhirî bir sûrette bir hüsn‑ü maîşet, bir inâyet gördüğümüz gibi; Risale‑i Nurun erkânından Nazîf kat'î bir sûrette haber veriyor ki:
Üç‑dört adam dünya servetinin hatırı için Risalei'n‑Nur aleyhinde toplanıp, münâfıkâne bir tedbir kurdukları hengâmda, üç gün sonra o üç adamın hâneleri ve dükkânları yanıp, binler lira zâyiâtla tokat yediler.
Hem bir dessâs ve câsus adam, Risaletü'n‑Nur şâkirdleri aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün, serbest olarak “Ben bir ip ucu bulamadım ki bunları hapse sokayım. Eğer bir ip ucu bulsam, onları hapse sokacağım” diye ilân ettiği vakitten iki gün sonra, bir iş yapıp Risale‑i Nur şâkirdleri yerinde o, iki sene hapse girdi.
Hem bedbaht muannid bir adam, şiddetli Risale‑i Nur aleyhinde, hem şâkirdlerinin bir rüknü aleyhinde bulunduğu hengâmda, bir‑iki gün sonra meyhâneye gidip içe içe çatlamış, orada ölmüş.
Bu nev'ide çok hâdiseler var. Demek Risale‑i Nur, dostlara tiryâk olduğu gibi, düşmanlara da sâika oluyor.
Hem Gavs‑ı A'zam’ın, Üstadımız hakkında فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ fıkrasıyla inâyet ve teshîle dâima mazhar olduğuna ve tevâfuk, Risale‑i Nurun bir mâdeni bulunduğuna pek çok emârelerden, bu bir‑iki gün zarfında küçük ve latîf, fakat kat'î kanâat veren cüz'î hâdiselerin tevâfukâtında, gözümüzle gördüğümüz inâyât‑ı Rabbâniyenin nümûnelerinden beş‑altısını beyân ediyoruz ki; onlar, bu iki gün zarfında beraber vukû'a gelmiş.
280
Birincisi: Dün Üstadımıza, Risale‑i Nura ait üç hizmet lâzım geldi… Kimse de yok, bizler de uzakta. Merdivenden inip, bir çocuğu bulup bizlere göndermek niyetiyle kapıyı açtı. Risale‑i Nurun o üç hizmetini görecek üç şâkirdi, fevkalâde bir tarzda dakikasıyla kapıya gelmişler.
İkincisi: ………………………
Üçüncüsü: Üstadımız, aynı bugün Emin kardeşimize dedi: “Üç‑dört aydır her hafta karyesinden buraya gelen hâne sâhibesi gelmedi. Dört ay oldu kirasını almadı. Herhalde haber gönderiniz gelsin, kirasını alsın.” dediği aynı vakitte, dört aydan beri gelmeyen o hâne sâhibesi kapıyı vurdu, geldi, beş aylık kirasını aldı.
Üstadımız, bu hâdise‑i inâyetten memnuniyeti için ona uzak bir nahiyeden gelen yuvarlak, hiç görmediğimiz ve burada bulunmayan bir küçük ekmeği o hâne sâhibesine verdi. Aynı vakitte, yirmi dakika zarfında, burada bulunmayan o aynı ekmekten beş misli, iki sene Risale‑i Nurun bir kitabını alıp mütâlaasının manevî ücretinin binde bir ücreti olarak geldi. Ve bir parça aşûre çorbasını dahi, yine o ev sâhibesine verdi. Aynen o aşûrenin on misli kadar üç latîf ekmek, yine iki sene iki kitabın okumasına binde bir ücret olarak geldi, gözümüzle gördük.
Hem bugün, o hâne sâhibesinin yedi senedir adını bilmediği için Üstadımız ona “İsmin nedir?” diye sordu. Dedi “Hayriye”dir. Hayriye isminde olmak tefe'ülüyle, iki saat sonra Hayri nâmında Risale‑i Nurun bir şâkirdi (Haberimiz yokken İstanbul’a gitmiş. Hem ticâret münâsebetiyle iki mühim şâkirdleri dahi gidip geç kaldılar. Maddî ve manevî fırtınalar münâsebetiyle Üstadımız hem onları, hem oradaki mühim bir şâkirdi için çok merak ediyordu) bugün o Hayri, iki saat o Hayriye’den sonra kapıyı açtı, geldi. O üç şâkird hakkındaki merakı izâle etmekle beraber, Üstad’ın dört aydan beri devam eden “tefârik” nâmındaki bir kokusu bugün bitmiş, kendimiz gördük; Hayri’nin bir küçük şişe elinde, “İşte size tefârik getirdim.” dedi. İşte bu küçük latîf tefârikteki tevâfuka Bârekallâh dedi.
Bu iki gün zarfında bu küçük nümûneler gibi, Üstadımız Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) tashihâtıyla meşgul olduğu için çok nümûneler görmüş. Mâdem iki gün zarfında bu kadar inâyâtın cilvelerini görüyoruz. Risale‑i Nur dâiresi içinde dikkat edilse, herkes kendi nefsinde hizmeti derecesinde böyle nümûneleri görecektir.
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Hilmi, Emin, Kâmil, Feyzi, Hâfız Ahmed
Evet, ben de tasdik ediyorum Said Nursî
281
Kelimâtta ve kelimât‑ı mektûbede tevâfuk bir kasd, bir inâyet-i hususiyeyi gösteriyor
Feyzi ile Emin diyorlar: Üstadımız olan Risale‑i Nurun ciddi hakàikları içinde en tatlı bir fâkihesi tevâfuk olduğu için, kardeşlerimize yine bu iki gün zarfında küçük bir‑iki tevâfuku – size – bundan evvelki tevâfuka hâşiye olarak yazıyoruz.
Evet, nasıl ki kelimâtta ve kelimât‑ı mektûbede tevâfuk bir kasd, bir inâyet‑i hususiyeyi gösteriyor; bazen hàrika olup kerâmet derecesine çıkıyor, bazen latîf bir zarâfet veriyor; aynen öyle de: Risale‑i Nura ait ve Üstadımıza ait hâdisâtta da aynen kasdî ve inâyetkârâne tevâfuku, akvâlde olduğu gibi o ef'âlde de görüyoruz.
Ezcümle: Size yazılan, dört ay gelmeyen hâne sâhibesi için Emin kardeşimize dedi: “Haber gönder.” tekellümünde, onun kapı çalması tevâfuk ettiği gibi, aynı cümleyi bir gün sonra iki defa okuduğu zaman, “Emin’e dediği” kelimesi okunduğu ânında, aşağıdaki kapıyı Emin açtı; gelmek zamanı gelmeden geldi. İkinci gün yine başka bir adama okunduğu vakit, “Emin’e dediği” kelimesini okuduğu vakit aynı ânda yukarı kapıyı Emin açtı, gelme âdetine muhâlif olarak geldi, girdi. Bu iki tevâfuk hâne sâhibesinin tevâfukuna tevâfuku gösteriyor ki, en cüz'î işlerimiz de tesâdüf değil, kasdî tevâfuktur.
Hem dört ay evvel bize bir parça tarhana getiren Risale‑i Nur şâkirdlerinden Fuâd’ın, İstanbul’a gidip otuz gün te'hirinden, geç kalmasından endişe ettiğimiz aynı günde, onun tarhanası bittiği aynı günde gelmesi tevâfuk etti.
Hem aynı günde bir parça tereyağı (biz de, Üstadımız da bunun bereketini hissediyorduk) bittiği dakikada, onun mikdarına tevâfuk edip, zannımızca aynı yerden, aynı mikdar, aynı zamanda geldiği gibi; hem buralarda köylerde kül içinde yapılan bir çörek, Üstadımızın hoşuna gittiği için sabah‑akşam ondan yiyip ve onbeş gün devam eden – ve bittiği aynı günde – aynı çörekten onun akrabasından birisi getirdi, bu tevâfukun hatırı için geri çevirmedi, kabûl etti. Gözümüzle bu latîf tevâfuktaki şirin inâyât‑ı İlâhiye’nin cüz'î cilvelerini gördük ve anladık ki, kör tesâdüf işimize karışmıyor.
Mânidâr tevâfuk Risale‑i Nurun kelimâtında ve hurûfâtında olduğu gibi, ona temâs eden harekât ve ef'âlde dahi mânidâr tevâfuklar var. İnâyete temâs ettiği için, en cüz'î bir şey de olsa kıymeti büyüktür. Böyle uzun yazmak ve ziyâde ehemmiyet vermek isrâf olmaz. Çünkü mânâsı olan inâyet ve iltifat‑ı rahmet muraddır ve o bahis de manevî bir şükürdür.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenEmin, Feyzi
282
Risale‑i Nur Eczâlarını Mahkemeden Alıp, Bana Getirip Teslîm Eden Hâfız Mustafa’ya Hitâbdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ النُّورِ
Sen binler safâlarla geldin, beni ebedî minnetdâr ettin. Ve sâdık arkadaşların ile Risale‑i Nurun serbestiyetine hizmetiniz o derece büyük ve kıymetdârdır, değil yalnız bizi ve Risale‑i Nur şâkirdlerini, belki bu memleketi, belki Âlem‑i İslâmı ma'nen minnetdâr ettiniz ki, ehl‑i îmânın imdâdına yetişmeğe Risale‑i Nurun yolunu serbestçe açtınız. Ben bir seneden beri seni ve seninle beraber Risalei'n‑Nurun bu serbestiyetine çalışanları, Hâfız Ali ve Husrev gibi Risale‑i Nurun kahramanlarıyla beraber manevî kazançlarıma ve duâlarıma şerîk etmişim, hem devam edecek. Buraya kadar yoldaki herbir dakika, bir gün hizmette bulunmak gibi beni minnetdâr eyledin.
Hâkim‑i âdil nâmını alan ma'lûm zâtı ve lehimizde onunla beraber çalışanları, bu hakîki adâlete hizmetleri için, âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Altı‑yedi aydır onları da aynen manevî kazançlarıma şerîk ediyorum. Bana teslîm ettikleri risalelerin bir kısmını kardeşlerime cevab vereceğim; bütününü yazsınlar onlara hediye edeceğim. Çünkü onlar, Risale‑i Nurun bundan sonraki hizmetine tam hissedardırlar.
Bu mes'elede ben Denizli şehrini kendi karyeme arkadaş edip bütün emvâtını ve ehl‑i îmânın hayatta olanlarını hem kendim, hem Risale‑i Nurun talebeleri manevî kazançlarımıza hissedar etmeğe karar verdik. Denizli hapishânesini de bir imtihan medresemiz telâkki ediyoruz ve bizimle alâkadar hem Denizli’de, hem hapsinde umumuna ve hususuna ve tam adâletini gördüğümüz mahkeme hey'etine çok selâm ve duâlar ederiz.
Said Nursî
283
Risale‑i Nur belâların def'ine ehemmiyetli bir vesiledir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
………………………
Beşinci Nokta: Risale‑i Nur – bu Anadolu memleketine – belâların def'ine ehemmiyetli bir vesiledir.* Sadaka nasıl belâyı def'ediyor, onun intişarı ve okunması küllî bir sadaka nev'inde semâvî ve arzî belâların def'ine çok emâreler ve çok hâdiselerle tebeyyün etmiş. Hattâ Kur'ânın işâretiyle tahakkuk etmiş. Ve yazmasını ve intişarını men'etmek zamanlarında dört defa zelzelelerin başlaması ve intişarıyla durmaları ve Anadolu’da ekser okunması, İkinci Harb‑i Umumî’nin Anadolu’ya girmemesine bir vesile olduğu “Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ﴾” işâret ettiği, bu iki ay kuraklık zamanında mahkemenin Risale‑i Nurun berâetine ve vatana menfaatli olduğuna dair kararını mahkeme‑i temyiz tasdik ederek tam bir serbestiyetle Risale‑i Nurun intişar ve okunmasını beklerken, bütün bütün aksine olarak men'edilmesi ve mahkemedeki risalelerin sâhiblerine iâde edilmemesi ve bizi de o cihetle konuşmaktan men'etmeleri cihetiyle, belâların def'ine vesile olan bu küllî sadaka‑i maneviye; karşı çıkamadı, günahımız neticesi kuraklık başladı.
Biz Risale‑i Nur şâkirdleri, dünyaya çok ehemmiyet vermediğimizden, dünyaya yalnız Risale‑i Nur için baktığımızdan, bu yağmursuzlukta dahi o noktadan bakıyoruz. İşte Denizli’de mahkemeye verilen cüz'î bir kısım Risale‑i Nur, sâhiblerine iâdesinin aynı zamanında, burada dahi bir kısım zâtlar yazmağa başlamaları aynı vaktinde, bu yağmursuzlukta bir derece rahmet yağdı. Fakat Risale‑i Nurun serbestiyeti cüz'î olmasından, rahmet dahi cüz'î kaldı. İnşâallâh yakında benim de risalelerim iâde edilecek, tam serbest ve intişarı küllîleşecek ve rahmet dahi tam olacak. (Hâşiye)
284
Leyle‑i Regâibde öyle bir rahmet yağdı ki, Hazret-i Risalet'in (asm) Rahmeten li'l-âlemîn olduğunu ve âlem-i şehadete teşrifinin umum kâinatça nazar-ı ehemmiyette olduğunu isbât etti
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْمَطَرِ ف۪ي لَيْلَةِ الرَّغَائِبِ
Azîz Kardeşlerim!
Size iki pusulayı Leyle‑i Regâibden altı saat evvel yazdım. “Hizb‑i Nuriye” ve Husrev’in kağıdı ile teslîmden sonra, kat'iyyen benim kanâatimde bir nev'i mu'cize‑i Ahmediye olarak, iki aydan beri mütemâdiyen kuraklık ve yağmursuzluk, her tarafta dâima namazlardan sonra pek çok duâların akîm kaldığı ve herkes me'yûsiyetinden derd‑i maîşet endişesiyle kalben ağlarken, birden Leyle‑i Regâibde – bütün ömrümde hiç mislini işitmediğim ve başkalar da işitmediği – üç saatte yüz defa, belki fazla tekrarla melek‑i ra'dın yüksek ve şiddetli tesbihâtıyla öyle bir rahmet yağdı ki, en muannide dahi Leyle‑i Regâibin kudsiyetini ve Hazret‑i Risalet’in bir derece bir cihette âlem‑i şehâdete teşrîfinin umum kâinâtça ve bütün asırlarda nazar‑ı ehemmiyette ve Rahmeten li'l‑âlemîn olduğunu isbât etti ve kâinât o geceyi alkışlıyor diye gösterdi.
Acaba, duâlarımızda Isparta bu memleketle beraberdi, bu yağmurda hissesi var mı? Merak ediyorum. Şimdiye kadar çok emârelerle Risale‑i Nur bir vesile‑i rahmet olmasından, bu rahmet îmâ eder ki, herhalde bir fütûhâtı perde altında vardır ve belki serbestiyetine bir işârettir. (Hâşiye) Hem burada “Lem'alar”ın verdikleri iştiyak cihetiyle yazıcıların çoğalması, inşâallâh bir nev'i makbûl duâ hükmüne geçti.
Duânıza muhtaç kardeşinizSaid Nursî
Risale‑i Nur Talebeleri nâmına
EvetMehmed
EvetCeylan
285
Leyle‑i Mi'râcın, aynı Leyle-i Regâib gibi hiç inkâr edilmez bir tarzda, bir nev'i mu'cize-i Ahmediye gibi bir kerâmetini ve kâinâtça hürmetini gözümüzle gördük
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Leyle‑i Mi'râcın, aynı Leyle‑i Regâib gibi hiç inkâr edilmez bir tarzda, bir nev'i mu'cize‑i Ahmediye gibi bir kerâmetini ve kâinâtça hürmetini gözümüzle gördük. Şöyle ki:
Nasıl evvelce yazdığımız gibi iki ay kuraklık içinde burada hiç yağmur gelmediği, güyâ Leyle‑i Regâibi bekliyor gibi o mübârek gecenin gelmesiyle emsâlsiz bir gürültü ile kudsiyetini burada gösterdiği gibi; aynen öyle de: O geceden beri buraya bir katre yağmur düşmediği hâlde, yirmi günden sonra aynen mi'râc gecesi birdenbire öyle bir rahmet yağdı ki, dinsizlerde şübhe bırakmadı ki; Sâhibü'l‑mi'râc, Rahmeten li'l‑âlemîn olduğu gibi, O’nun mi'râc gecesi de bir vesile‑i rahmettir. Hem ehl‑i îmânın îmânlarını kuvvetlendirdiği gibi, me'yûsiyetlerini de bir derece izâle etti.
Hâl‑i âlemi bilmiyorum, fakat hissediyorum ki: Ehl‑i îmân, hem haricî birkaç tarafta tazyîkat, hem dâhilî endişeler ve kuraklıktan gelen derd‑i maîşet ve nokta‑i istinâdı – dünyaca – bulamamaktan, ehemmiyetli bir me'yûsiyetin te'siriyle, hattâ ibâdete karşı bir fütûr gelmişti. Birden mi'râc gecesi, burada kerâmetiyle Leyle‑i Regâibin kerâmetini takviye ederek ehl‑i îmâna bildirdi ki: “Siz sâhibsiz değilsiniz. Kâinât kabzasında bulunan bir zâtın, âleme rahmet gönderdiği bir istinâdgâhınız vardır.” diye me'yûsiyet ve endişelerini kısmen izâle eyledi.
Hem Risale‑i Nurun bir silsile‑i kerâmetini teşkil eden tevâfuk; bu hâdisede hiç tesâdüfe havâle edilmez bir tarzda üç‑dört tevâfukla, Leyle‑i Mi'râc ve Leyle‑i Regâib hürmetlerinde Risale‑i Nurun da bir hissesi var olduğunu gördük.
286
Birinci Tevâfuk: İbtidâ ve intiha‑i terakkiyât-ı hayat-ı Ahmediye’nin ünvânları olan Leyle‑i Regâib ve Leyle‑i Mi'râc, bu kuraklık zamanında kesretli rahmette tevâfuklarıdır.
İkinci Tevâfuk: Bugünlerde Husrev’in tevâfuklu yazdığı “Mi'râc Risalesi”ni burada Risale‑i Nur talebeleri şevke gelip aynen tevâfukunu, hattâ yedi “fakat, fakat, fakat” kelimelerinin parlak tevâfukunu gösteren nüshaları yazdılar, bitirdiler. Ben de tashih ediyordum, başkaları da okuyordular. Birden mi'râc gecesi kesretli rahmeti ile gelmesi, Risale‑i Nurun yazılması ve Husrev’in Mi'râc Risalesi ve intişarı dahi bir vesile‑i rahmet olduğunu talebelerine bir kanâat verdi.
İki‑üç tevâfuk daha var. Bize kat'î kanâat veriyor ki; tesâdüf içinde yoktur. Doğrudan doğruya bu muannid zamanda Şeâir‑i İslâmiyenin ehemmiyetlerini göstermeğe bir işârettir.
Umum kardeşlerime selâm ve Mi'râclarını tebrik ederim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
Evet, Üstadımızı tasdik ediyoruz.Mehmed, Mehmed, Osman, İbrahim, Ceylan, Hayri vs…
287
Tevâfukla bu kerâmet nasıl kat'î sâbit oluyor?
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bir Suâl: “Tevâfukla bu kerâmet nasıl kat'î sâbit oluyor?” diye kardeşlerimizden birisinin suâline küçük bir cevaptır.
Elcevab: Bir şeyde tevâfuk olsa, küçük bir emâre olur ki; onda bir kasd var, rastgele bir tesâdüf değil. Ve bilhassa bir tevâfuk birkaç cihette olsa, o emâre tam kuvvetleşir. Ve bilhassa yüz ihtimal içinde iki şeye mahsûs ve o iki şey birbiriyle tam münâsebetdâr olsa, o tevâfuktan gelen işâret sarîh bir delâlet hükmüne geçer ki, bir kasd ve irâde ile ve bir maksad için o tevâfuk olmuş, tesâdüfün ihtimali yok.
İşte, bu mes'ele‑i mi'râciye de aynen böyle oldu. Doksan dokuz gün içinde yalnız Leyle‑i Regâib ve Leyle‑i Mi'râca yağmur ve rahmetin tevâfuku‥ Ve o iki gece ve güne mahsûs olması, daha evvel ve daha sonra olmaması ve ihtiyac‑ı şedîdin tam vaktine muvâfakati‥ Ve “Mi'râciye Risalesi”nin burada çoklar tarafından şevk ile kırâat ve kitabet ve neşrine rastgelmesi‥ Ve o iki mübârek gecenin birbiriyle birkaç cihette tevâfuk etmesi‥ Ve mevsimi olmadığı hâlde acîb gürültülerle, sönmeyecek maddî‑manevî zemin gürültüleriyle feryâdlarına tehdidkârâne ve tesellîdârâne tevâfuk etmesi‥ Ve ehl‑i îmânın me'yûsiyetinden tesellî aramalarına ve dalâletin savletinden gelen vesvese ve za'fiyete karşı kuvve‑i maneviyenin takviyesini istemelerine tam tevâfuku‥ Ve bu geceler gibi şeâir‑i İslâmiyeye karşı hürmetsizlik edenlerin hatâlarına bir tekdir olarak “Kâinât bu gecelere hürmet eder, neden siz etmiyorsunuz?” diye mânâsında, kesretli rahmetle, Şeâir‑i İslâmiyeye karşı hattâ semâvât ve fezâ‑yı âlem hürmetlerini göstermekle tevâfuk etmesi, zerre mikdar insafı olan bilir ki, bu işte hususî bir kasd ve irâde ve ehl‑i îmâna hususî bir inâyet ve merhamettir, hiçbir cihetle tesâdüf ihtimali olamaz.
288
Demek hakikat‑i Mi'râc bir mu'cize‑i Ahmediye (A.S.M.) ve kerâmet‑i kübrâsı olduğu‥ Ve Mi'râc merdiveni ile göklere çıkması ile Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) semâvât ehline ehemmiyetini ve kıymetini gösterdiği gibi, bu seneki Mi'râc da zemine ve bu memleket ahâlisine kâinâtça hürmetini ve kıymetini gösterip bir kerâmet gösterdi.
Duânıza muhtaç kardeşiniz Said Nursî
289
Risale‑i Nurun serbestiyetini değil yalnız biz ve bu Anadolu ve Âlem-i İslâm alkışlıyor
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bizim kat'iyyen şek ve şübhemiz kalmadı ki: Bu hizmetimizin neticesi olan Risale‑i Nurun serbestiyetini değil yalnız biz ve bu Anadolu ve Âlem‑i İslâm alkışlıyor, takdir ediyor; belki kâinât dahi memnun olup cevv‑i semâ ve fezâ‑yı âlem alkışlıyor ki, üç‑dört ayda yağmura şiddet‑i ihtiyaç varken gelmedi, yalnız Ankara teslîm kararına tevâfuk eden Leyle‑i Regâibdeki emsâlsiz ve gürültülü rahmetin gelmesi; ve Denizli’de mahkemenin bilfiil teslîmine karar vermesi, yine Leyle‑i Mi'râcda – aynen Risale‑i Nurun bir rahmet olduğuna işâreten Leyle‑i Regâibe tevâfuk ederek – kesretli melek‑i ra'dın alkışlamasıyla ve rahmetin Emirdağı’nda gelmesi o teslîm kararına tevâfuk etmesi; ve bir hafta sonra, – demek Denizli’de vekillerin eliyle alınması hengâmlarında – yine aynen Leyle‑i Mi'râca ve Leyle‑i Regâibe tevâfuk ederek, aynen onlar gibi, Şâbân‑ı Şerîfin bir cuma gecesinde kesretli rahmet ve yağmurun bu memlekete gelmesi – onlara tevâfuklarıyla – kat'î kanâat verir ki; Risale‑i Nurun müsâderesine ve hapsine dört zelzelelerin tevâfuku küre‑i arzca bir i'tirâz olduğu gibi, bu Emirdağı memleketinde dört ay zarfında yalnız üç cuma gecesinde ki, biri Leyle‑i Regâib ve biri Leyle‑i Mi'râc, biri de Şâbân‑ı Muazzamın birinci cuma gecesinde rahmetin kesretle gelmesi ve Risale‑i Nurun da serbestiyetinin üç devresine tam tamına tevâfuk etmesi, küre‑i havâiyenin bir tebriki, bir müjdesidir ve Risale‑i Nur dahi manevî bir rahmet, bir yağmur olduğuna kuvvetli bir işârettir.
Ve en latîf bir emâre de şudur ki: Dün, birdenbire bir serçe kuşu pencereye geldi, pencereye vurdu. Biz uçurmak için işâret ettik, gitmedi. Mecbur olduk, dedim: “Pencereyi aç, o ne diyecek?” Girdi, durdu‥ tâ bu sabaha kadar; sonra o odayı ona bıraktık, yatak odama geldim. Bu sabah çıktım, kapıyı açtım; yarım dakikada döndüm, baktım “Kuddûs! Kuddûs!” zikrini yapan bir kuş odamda gördüm, gülerek dedim: “Bu misâfir ne için geldi?” Tam bir saat bana baktı, uçmadı, ürkmedi. Ben de okuyordum. Bir saat bana baktı; ekmek bıraktım, yemedi; yine kapıyı açtım, çıktım, yarım dakikada geldim; o misâfir de kayboldu.
290
Sonra bana hizmet eden çocuk geldi, dedi ki: “Ben bu gece gördüm ki, merhum Hâfız Ali’nin (R.H.) kardeşi yanımıza gelmiş.” Ben de dedim: “Hâfız Ali ve Husrev gibi bir kardeşimiz buraya gelecek.” Aynı günde iki saat sonra çocuk geldi, dedi: “Hâfız Mustafa geldi.” Hem Risale‑i Nurun serbestiyetinin müjdesini, hem mahkemedeki kitaplarını da kısmen getirdi. Hem serçe kuşunun ve benim rüyamın, hem kuddûs kuşunun tâbirini isbât etti ki, tesâdüf olmadığını gösterdi.
Acaba emsâlsiz bir tarzda, hem serçe kuşu acîb bir sûrette, hem kuddûs kuşu garîb bir sûrette gelip bakması, sonra kaybolması ve masûm çocuğun rüyası tam tamına çıkması, hem Risale‑i Nurun Hâfız Mustafa gibi bir zâtın eliyle buraya gelmesinin aynı zamanına tevâfuku hiç tesâdüf olabilir mi? Hiçbir ihtimali var mı ki bir beşâret‑i gaybiye olmasın? (Hâşiye) Evet, bu mes'ele küçük bir mes'ele değil, kâinât ve hayvanat ile dahi alâkadardır.
Evet, Risale‑i Nur serbestiyetinden, ben Risale‑i Nurun bir şâkirdi olmak itibariyle, kendi hisseme düşen bu kâr ve neticeyi binler altun lira kadar kazancım var kanâat ediyorum. Başka yüzbinler Risale‑i Nur şâkirdleri ve takviye‑i îmâna muhtaç ehl‑i îmânın istifadeleri buna kıyâs edilsin.
291
Evet, dinin ve şerîatın ve Kur'ânın yüzden ziyâde tılsımlarını, muammâlarını hall ve keşfeden ve en muannid dinsizleri susturup ilzam eden ve mi'râc ve haşr‑i cismânî gibi sırf akıldan çok uzak zannedilen Kur'ân hakikatlerini en mütemerrid ve en muannid feylesoflara ve zındıklara karşı güneş gibi isbât eden ve onların bir kısmını îmâna getiren Risale‑i Nur eczâları, elbette küre‑i arzı ve küre‑i havâiyeyi kendi ile alâkadar eder ve bu asrı ve istikbâli kendi ile meşgul edecek bir hakikat‑i Kur'âniye’dir ve ehl‑i îmân elinde bir elmas kılınçtır.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يEmirdağı’nda Kardeşiniz Said Nursî
292
Risale‑i Nurun Kahramanı Husrev Tarafından Kaleme Alınmıştır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risalei'n‑Nurun kerâmetlerindendir ki: Üstadımız (Radıyallahu Anh), çok defa risalelerde: “Ey mülhidler ve ey zındıklar! Risalei'n‑Nura ilişmeyiniz. Eğer ilişirseniz, yakında sizi bekleyen belâlar, sel gibi başınıza yağacaktır.” diye on seneden beri kerrâtla söylüyorlardı.
Bu hususta şâhid olduğumuz felâketlerden:
Birincisi: Dört sene evvel Erzincan’da ve İzmir civarında vukû'a gelen hareket‑i arz olmuştur. O vakitler münâfıklar, desîselerle Isparta mıntıkasında, Sava ve Kuleönü ve civarı köylerdeki Risale‑i Nur talebelerine iliştiler. Otuz‑kırk kadar Risale‑i Nur talebelerini “Câmiye gitmiyorsunuz, takke giyiyorsunuz, tarîkat dersi veriyorsunuz.” diye mahkemeye sevketmişlerdi. Cenâb‑ı Hak, İzmir civarını ve Âzerileri ve civarındaki halkı dehşetler içinde bırakan zelzeleler ile Risale‑i Nurun bir vesile‑i def'-i belâ olduğunu gösterdi. Bu zelzelelerden bir hafta sonra, mahkemeye sevkedilmiş olan o kardeşlerimizin hepsi berâet ettirilerek kurtulmuşlardı.
İkincisi: Yine vakit vakit Risale‑i Nur talebelerinin arkalarında koşmakta devam eden mülhidler, hatt‑ı Kur'ân ile çocuk okuttuklarını bahâne ederek Isparta’da müteveffâ Mehmed Zühtü (Rahmetullâhi Aleyh) ile Sava Karyesinden Hâfız Mehmed (Rahmetullâhi Aleyh) ismindeki iki Risalei'n‑Nur talebesine hücum etmişler. Nur dersini okuyan çocukları, bu iki kardeşimizin evlerinden alınan Risale‑i Nur eczâlarıyla birlikte mahkemeye sevkedilmiş. Merhum Mehmed Zühtü, para cezasıyla mahkûm edilmek istenilmiş. Neticede, merkezi Erbaa ve Tokat’ta vukû'a gelen ikinci bir korkunç zelzele ile Cenâb‑ı Hak, Risalei'n‑Nur – bir vesile‑i def'-i belâ olmakla – şâkirdlerine yardım ederek üstadlarının verdiği haberin sıhhatini tasdik etmek için o kardeşimizi berâet ettirmiş ve alınan bütün Risale‑i Nur eczâlarını kendilerine iâde ettirmiştir.
293
Üçüncüsü İse: İçinde bulunduğumuz Denizli Hapishânesindeki musîbetin başımıza gelmesine sebeb olan o münâfıklar; Rûmî bin üçyüz ellidokuz senesinde tekrar, başta sevgili Üstadımız olduğu hâlde, bize ve Risalei'n‑Nura hücum ettiler. Bir kısmımızı Isparta’dan topladılar, bir kısmını Çivril’den Isparta’ya getirdiler, sevgili Üstadımızı da yalnız olarak Kastamonu’dan Isparta’ya sevkettiler. Daha başka vilâyetlerden de arkadaşlarımız Isparta’ya getirilmişti. Ehl‑i garazın iğfaline kapılan Isparta adliyesi, Risalei'n‑Nurun gayesi haricinde bulunan cebhelerde, bizce mânâsı olmayan ittihamlar altında bizi sıkıyordu. Bilhassa kıymetdâr Üstadımızı daha çok tazyîk ettikleri vakit, Üstadımıza lüzumlu lüzumsuz bir çok suâller açan Isparta müddeiumumîsinin: “Bu belâlar dediğin nedir?” diye olan suâline cevaben: Evet, demiş, zındıklar eğer Risalei'n‑Nura ve şâkirdlerine ilişseler, yakında bekleyen belâların hareket‑i arz sûretiyle geleceğini söylemişti.
Daha sonra bizi Denizli’ye sevkettiler. Kastamonu, İstanbul, Ankara dâhil olmak üzere on vilâyetten adliyelere sevkedilen yüzü mütecâviz Risale‑i Nur talebelerinin bir kısmı bırakılmış, yetmiş kişiden ibaret olan bir diğer kısmı da Denizli’de “Medrese‑i Yûsufiye” nâmını alan hapiste bulunuyordu. Bizim bütün müracaatlarımıza sudan cevab veriliyor, sevgili Üstadımız daha çok tazyîk ve sıkıntı içerisinde yaşattırılıyor; ufûnetli, rutûbetli, zulmetli, havasız bir yerde bütün bütün konuşmaktan ve temâstan men'edilmek sûretiyle haps‑i münferitte azâb çektiriliyordu.
İşte bu sıralarda Denizli zindânının bu dehşetli ızdırâblarını geçirmekte idik. Allah’tan başka hiçbir istinâdgâhları bulunmayan bu bîçârelerin bir kısmı Kastamonu’dan, diğer bir kısmı İnebolu’dan, diğer bir kısmı da İstanbul’dan henüz gelmemişlerdi. Şu vatanın her köşesinde hak ve hakikat için çırpınan ve sâf kalbleriyle necâtları için Rabb‑i Rahîm’lerine ilticâ eden pek çok masûmların semâvâtı delip geçen ve Arşü'r‑Rahmâna dayanan âhları boşa gitmedi. Allâh‑u Zülcelâl Hazretleri, o mübârek Üstadımızın Isparta’da söylediği gibi, masûmları Cennet’e götüren, zâlimleri Cehennem’e yuvarlayan dehşetli bir diğer zelzeleyi gönderdi. Karşısında Risalei'n‑Nur müdafaa vaziyetinde bulunmamasından; çok hâneler harâb oldu, çok insanlar enkàz altında ezildi, çokları sokak ortalarında kaldı. Henüz memleketlerinin hapishânelerinde bulunan kardeşlerimizden Kastamonu’dan Mehmed Feyzi ve Sâdık ve Emin ve Hilmi ve İnebolu’dan Ahmed Nazîf, Denizli Hapishânesine sevkedildiklerinde şu ma'lûmâtı verdiler:
294
“Zelzele tam gece saat sekizde başladı. Bütün arkadaşlar, ‘Lâ İlâhe İllallâh’ zikrine devam ediyorduk. Zelzele bütün şiddetiyle devam etmekte idi. O sırada hâtırımıza geldi: Risalei'n‑Nuru aşkla ve bir sâik ile üç‑beş defa şefâatçi ederek Cenâb‑ı Hak’tan halâs istedik. Elhamdülillâh, derhâl sâkin oldu.
Kastamonu’da ise, o gece kaleden kopan çok büyük bir taş, aşağıya yuvarlanarak bir hâneyi ezmiş, birçok hânelerde yarıklar, çıkıklıklar olmuş, birkaç ev çökmüş, hükûmet binası yarılmış, daha bunun gibi hasârât ve zâyiât olmuş. Fakat zelzele her gün olmak sûretiyle bir müddet devam etmiş. Tosya’da bin beşyüz ev harâb olmuş, ölü ve yaralı mikdarı çok fazla imiş. Kargı ve Osmancık tamamen, Lâdik ve sâir mahallerde zâyiât fazla mikdarda imiş. İnebolu’da bir minârenin alemi eğrilmiş, ufak‑tefek çatlaklıklar olmuş, hasârât ve zâyiât olmamış.”
Ahmed Nazîf, Emin, Sâdık, Mehmed Feyzi
Üçüncü olan bu hareket‑i arzdan sonra, yine Risalei'n‑Nura ve talebelerine ve müellifine hücum eden ehl‑i garazın sözünü dinleyen adliye, aynı tarzda bizi sıkmakta devam ediyordu. Zındıka tarafdârları, mübârek Üstadımızın ihbarları olan ve Risale‑i Nurun büyük kerâmetlerinden olup, zelzeleler eliyle gelen beliyelere ehemmiyet vermek istemiyorlardı. Risalei'n‑Nurun İlâhî ve Kur'ânî hakikatlerine karşı cebhe alan bu zümrenin başına bir dördüncü tokat daha geldi.
295
Garîbi şu ki, biz Şubatın üçüncü günü mahkemeye çağrılmıştık. Izdırâb ve elemleri içinde yüreklerimizi ağlatan hastalıklı hâliyle, kendisinden sorulan suâllere cevab vermek için altmışbeş kadar talebesinin önünde ayağa kalkan mübârek Üstadımızın cevabları arasında “O zındıkların dünyaları başlarını yesin ve yiyecek!” kelimeleri, tekrar tekrar hey'et‑i hâkimenin yüzlerine karşı ağzından dökülüyordu. Birkaç defa mahkemeye gidip geldikten sonra, 7 Şubat 1944 tarihli, İstanbul’da münteşir “Hemşehri” ismindeki bir gazete elime geçti. Gazete okumaya ve radyo dinlemeye hevesli olmamaklığımla beraber, “Yirminci asrın medenîleriyiz!” diyerek bugünkü terakkiyât‑ı beşeriyeyi kendilerinden bilen, Allah’ı unutan, âhirete inanmayan insanların başlarına Cenâb‑ı Hakk’ın, motorlu vâsıtalar eliyle nasıl ateşler yağdırdığını, o münkirlerin dünkü Cennet hayatlarını, bugünkü cehennemî hâlât içinde nasıl geçmekte olduğunu bilmek ve Risalei'n‑Nurun bereketiyle Anadolu’yu bu dehşetli ateş yağmurundan nasıl muhâfaza etmekte olduğunu görmek ve şükretmek hâletinden gelen bir merak ile bazı bu gibi havadisleri sorardım ve dinlerdim.
İşte bu gazetenin de harb boğuşmalarına ait resimlerine bakıyordum. Nazarıma çarpan, büyük yazı ile yazılmış bir sütunda, Anadolu’nun yirmibir vilâyetini sarsan ve Şubat’ın birinci gününün gecesinde sabaha karşı herkes uykuda iken vukû'a gelen ve pek çok zâyiâta mal olan dehşetli bir zelzeleyi haber veriyordu. Derhâl, Şubat’ın üçünde mahkemede sevgili Üstadımızın hey'et‑i hâkimeye: “Zındıkların dünyaları başlarını yesin ve yiyecek!” diye tekrar tekrar söylediği sözleri hatırladım, “Eyvâh!” dedim, “Risale‑i Nur ıslah eder, ifsad etmez; i'mâr eder, harâb etmez; mes'ûd eder, perîşan etmez” diye söylerken, “Aksiyle bizi ve Risalei'n‑Nuru ittiham etmek, Hàlık’ın hoşuna gitmiyor.” dedim.
İşte, merkezi Gerede, Bolu ve Düzce olan bu kanlı zelzele, Risalei'n‑Nurun dördüncü bir kerâmeti idi. Bu gazete şu ma'lûmâtı veriyor; Ankara, Bolu, Zonguldak, Çankırı ve İzmit vilâyetlerinde fazla kayıplar varmış. Gerede’de ikibin ev yıkılmış, yıkılmayan evler de oturulmayacak derecede harâb olmuş, binden fazla ölü varmış, enkàz altından mütemâdiyen ölü çıkartılıyormuş. Düzce’de zarar çokmuş, ölü ve yaralıların mikdarı ma'lûm değilmiş. Ankara’da yüz üç ölü ve bir o kadar da yaralı varmış. Bine yakın ev yıkılmış. Debbağhâne’de iki ev çökmüş, bazı köylerde sarsıntıyı müteâkib yangınlar olmuş. İlk sarsıntı çok kuvvetli olmuş, sarsıntıyı yeraltından gelen birtakım gürültüler takib etmiş. Bolu’dan ve diğer yerlerin köylerinden, bir hafta geçtiği hâlde henüz ma'lûmât alınamıyormuş. Diğer bir yerde ikiyüz ev yıkılmış, onbir ölü varmış. Bolu ile telgraf ve telefon hatları kesilmiş, zelzele mıntıkasında şiddetli bir kar fırtınası hüküm sürüyormuş. İzmit’te zelzele olurken şimşekler çakmış, şehir birkaç sâniye aydınlık içinde kalmış. Birçok yerlerde halk çırılçıplak sokaklara fırlamış. Dünyanın bütün rasathâneleri bu büyük Anadolu zelzelesini kaydetmiş. Bir İngiliz rasathânesi sarsıntının çok harâb edici olduğunu bildirmiştir. Sinop’ta aynı günde çok korkunç bir fırtına olmuş, gök gürültüleri ve şimşeklerle gittikçe şiddetini arttırmıştır.
296
Daha sonra başka bir gazetede tamamlayıcı ve hayret verici şu ma'lûmâtları gördüm: “Zelzeleden evvel kediler, köpekler, üçer‑beşer olarak toplanmışlar; düşünceli, hüzünlü gibi alık alık birbirine bakarak bir müddet beraber oturmuşlar, sonra dağılmışlar. Gerek zelzele olurken ve gerekse olmadan evvel ve olduktan sonra da bu hayvanlardan hiçbiri görünmemiş, kasabalardan uzaklaşarak kırlara gitmişler.” Bir garîbi de şu ki: Bu hayvanlar isyanımızdan mütevellid olarak başımıza gelecek felâketleri lisân‑ı hâlleriyle haber verdiklerini yazıyorlar da, biz anlamıyoruz diyerek taaccüb ediyorlar.
İşte Üstadımız Bediüzzaman, uzun senelerden beri: “Zındıklar Risalei'n‑Nura dokunmasınlar ve şâkirdlerine ilişmesinler. Eğer dokunurlar ve ilişirlerse, yakınında bekleyen felâketler, onları yüz defa pişman edecek!” diye Risalei'n‑Nur ile haber verdiği yüzler hâdisât içinde işte zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört hakikatli felâket daha…
Cenâb‑ı Hak bize ve Risalei'n‑Nura taarruz edenlerin kalblerine îmân ve başlarına hakikati görecek akıl ihsân etsin, bizi bu zindânlardan, onları da bu felâketlerden kurtarsın, âmîn!
Mevkuf Husrev
297
İki dehşetli manevî belâyı def'etmek için matbuât âlemi ile tezâhüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Şimdiye kadar gizli münâfıklar, Risale‑i Nura kanunla, adliye ile ve âsâyiş ve idare noktasından hükûmetin bazı erkânını iğfal edip tecâvüz ediyorlardı. Biz müsbet hareket ettiğimiz için, mecburiyet olduğu zaman tedâfüî vaziyetinde idik. Şimdi plânları akîm kaldı. Bil'akis tecâvüzleri Risale‑i Nurun dâiresini genişlettirdi. Bu defa yeni hurûfla “Asâ‑yı Mûsa”yı tab'etmek niyetimiz, ihtiyarımız olmadığı hâlde; tecâvüz vaziyeti – Risale‑i Nura – veriliyor gibidir. Bu hâdisenin ehemmiyetli bir hikmeti şu olmak gerektir:
Risale‑i Nur, bu mübârek vatanın manevî bir halâskârı olmak cihetiyle şimdi iki dehşetli manevî belâyı def'etmek için matbuât âlemi ile tezâhüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.
O Dehşetli Belâdan Birisi: Hıristiyan dinini mağlûb eden ve anarşiliği yetiştiren şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı bu vatanı manevî istilâsına karşı Risalei'n‑Nur, Sedd‑i Zülkarneyn gibi bir Sedd‑i Kur'ânî vazifesini görebilir.
Ve Âlem‑i İslâmın bu mübârek vatanın ahâlisine karşı pek şiddetli i'tirâz ve ittihamlarını izâle etmek için matbuât lisânıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.
Ben dünyanın hâlini bilmiyorum. Fakat Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve edyân‑ı semâviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale‑i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi, Âlem‑i İslâmın ve Asya Kıt'asının hâl‑i hâzırdaki i'tirâz ve ittihamını izâle ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iâde etmeğe vesile olan bir mu'cize‑i Kur'âniye’dir. Bu memleketin vatan‑perver siyâsîleri çabuk aklını başına alıp Risale‑i Nuru tab'ederek resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belâya karşı siper olsun.
298
Acaba bu yirmi sene zarfında îmân‑ı tahkîkîyi pek kuvvetli bir sûrette bu vatanda neşreden Risale‑i Nur olmasaydı, bu dehşetli asırda acîb inkılâb ve infilâklarda bu mübârek vatan; Kur'ânını, îmânını dehşetli sadmelerden tam muhâfaza edebilir miydi? Her ne ise…
Risale‑i Nura, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahânesiyle tecâvüz edilmez; daha kimseyi o bahâne ile inandıramazlar; fakat cebheyi değiştirip, din perdesi altında bazı sâfdil hocaları veya bid'a tarafdârı veya enâniyetli sofî meşreblileri bazı kurnazlıklarla Risale‑i Nura karşı, iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi, isti'mâl etmek ve Risale‑i Nura ve şâkirdlerine ayrı bir cebhede tecâvüz etmeğe münâfıklar çabalıyorlar. İnşâallâh muvaffak olamazlar.
Risale‑i Nur şâkirdleri; tam ihtiyatla beraber, bir taarruz olduğu vakitte münâkaşa etmesinler, aldırmasınlar. Aldanan ehl‑i ilim ve îmânsa, dost olsunlar. “Biz size ilişmiyoruz. Siz de bize ilişmeyiniz… Biz ehl‑i îmânla kardeşiz.” deyip yatıştırsınlar.
Sâniyen: Mübâreklerin pehlivanı hem Abdurrahman, hem Lütfi, hem Büyük Hâfız Ali mânâlarını taşıyan büyük rûhlu Küçük Ali kardeşimiz bir suâl soruyor. Hâlbuki o suâlin cevabı Risale‑i Nurda yüz yerde var. “Risale‑i Nurun erkân‑ı îmâniye hakkında bu derece kesretli tahşidâtı ne içindir? Bir âmî mü'minin îmânı büyük bir velînin îmânı gibidir, diye eski hocalar bize ders vermişler.” diyor.
Elcevab: – Başta – “Âyetü'l‑Kübrâ” merâtib‑i îmâniye bahislerinde ve âhire yakın müceddid‑i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî beyânı ve hükmü ki: “Bütün tarîkatların müntehâsı ve en büyük maksadları, hakàik‑ı îmâniyenin inkişafıdır. Ve bir mes'ele‑i îmâniyenin kat'iyyetle vuzûhu, bin kerâmetlerden ve keşfiyâtlardan daha iyidir.” ve Âyetü'l‑Kübrâ’nın en âhirdeki ve “Lâhika”dan alınan o mektûbun parçası ve tamamının beyânâtı cevab olduğu gibi, “Meyve Risalesi”nin tekrârât‑ı Kur'âniye hakkında Onuncu Mes'elesi, tevhid ve îmân rükünleri hakkında tekrarlı ve kesretli tahşidât‑ı Kur'âniyenin hikmeti, aynen bitamâmihâ O’nun hakîki tefsiri olan Risale‑i Nurda cereyan etmesi de cevaptır.
299
Hem, îmân‑ı tahkîkî ve taklidî ve icmâlî ve tafsîlî ve îmânın bütün tehâcümâta ve vesveseler ve şübhelere karşı dayanıp sarsılmamasını beyân eden Risale‑i Nur parçalarının izâhatı, büyük rûhlu Küçük Ali’nin mektûbuna öyle bir cevaptır ki, bize hiçbir ihtiyaç bırakmıyor.
İkinci Cihet: Îmân, yalnız icmâlî ve taklidî bir tasdike münhasır değil; bir çekirdekten, tâ büyük hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misâlî güneşten tâ deniz yüzündeki aksine, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi, îmânın o derece kesretli hakikatleri var ki, – binbir Esmâ‑i İlâhiye ve sâir erkân‑ı îmâniyenin kâinât hakikatleriyle alâkadar çok hakikatleri var ki – “Bütün ilimlerin ve mârifetlerin ve kemâlât‑ı insaniyenin en büyüğü îmândır ve îmân‑ı tahkîkîden gelen tafsîlli ve bürhânlı mârifet‑i kudsiyedir.” diye ehl‑i hakikat ittifak etmişler.
Evet, îmân‑ı taklidî, çabuk şübhelere mağlûb olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan îmân‑ı tahkîkîde pek çok merâtib var. O merâtiblerden ilmelyakìn mertebesi, çok bürhânlarının kuvvetleriyle binler şübhelere karşı dayanır. Hâlbuki taklidî îmân, bir şübheye karşı bazen mağlûb olur.
Hem îmân‑ı tahkîkînin bir mertebesi de aynelyakìn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esmâ‑i İlâhiye adedince tezâhür dereceleri var. Bütün kâinâtı bir Kur'ân gibi okuyabilecek derecesine gelir.
Hem bir mertebesi de hakkalyakìndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle îmânlı zâtlara şübehât orduları hücum da etse bir halt edemez.
300
Ve ulemâ‑i ilm-i kelâmın binler cild kitapları, akla ve mantığa istinâden te'lif edilip, yalnız o mârifet‑i îmâniyenin bürhânlı ve aklî bir yolunu göstermişler. Ve ehl‑i hakikatin yüzer kitapları keşfe, zevke istinâden o mârifet‑i îmâniyeyi daha başka bir cihette izhâr etmişler. Fakat, Kur'ânın mu'cizekâr cadde‑i kübrâsı, gösterdiği hakàik‑ı îmâniye ve mârifet‑i kudsiye; o ulemâ ve evliyânın pek çok fevkınde bir kuvvet ve yüksekliktedir.
İşte Risale‑i Nur, bu câmi' ve küllî ve yüksek mârifet caddesini tefsir edip, bin seneden beri Kur'ân aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahribâtçı küllî cereyanlara karşı Kur'ân ve îmân nâmına mukàbele ediyor, müdafaa ediyor. Elbette hadsiz tahşidâta ihtiyacı vardır ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp ehl‑i îmânın îmânını muhâfazasına Kur'ân nuruyla vesile olsun.
Hadîs‑i Şerîfte vardır ki: “Bir adam seninle îmâna gelmesi, sana sahrâ dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır.” Bazen bir saat tefekkür, bir sene ibâdetten daha hayırlı olur. Hattâ Nakşîlerin hafî zikre verdiği büyük ehemmiyet, bu nev'i tefekküre yetişmek içindir.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşiniz Said Nursî
301
Hasan Feyzi’nin Kasidesi ve İstirhamı
Risale‑i Nurun hàs şâkirdlerinden ve ehemmiyetli eski muallimlerden ve îmânı kuvvetli olan büyük muallimleri temsîl eden Hasan Feyzi’nin Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî’den aldığı bir ilhâmla Risale‑i Nur hakkında ve o nurun menba'ı ve esâsı olan Nur‑u Muhammedî (A.S.M.) ve hakikat‑i Kur'ân ve sırr‑ı îmân ta'rifinde bu kasideyi yazmış.
Hasan Feyzi’nin Kasidesi
﴿﷽﴾
﴿يُر۪يدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ﴾
Ahmed yaratılmış o büyük Nur‑u Ehadden,
Her zerrede nurdur, O ezelden hem ebedden.
.
Bir nur ki odur hem yüce hem lâ‑yetenâhî,
Ol Fahr‑i Cihan Hazret-i Mahbûb-u İlâhî.
.
Parlattı cihanı bu güzel Nur‑u Muhammed (A.S.M.),
Halkolmasa, olmaz idi bir zerre ve bir ferd.
.
Ol nuru ânın, her yeri her zerreyi sarmış,
Baştan başa her dem bu kesif zulmeti yarmış.
.
Bir nur ki odur sâde ve hem lâyetezelzel,
Ârî ve berî cümleden üstün ve mükemmel.
.