336
Üniversitedeki Nur Şâkirdlerinin, Nur Hakikatinin Fen Dâiresinde Fevkalâde Kıymetini Takdir Ettiklerine Bir Nümûnedir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Şu kâinât semâsının gurûbu olmayan manevî güneşi olan Kur'ân‑ı Kerîm; şu mevcûdât kitab‑ı kebîrinin âyât‑ı tekvîniyesini okutturmak, mâhiyetini göstermek için şuâları hükmünde olan envârını neşrediyor. Ukùl‑ü beşeri tenvir ile sırat‑ı müstakîmi gösteriyor. Beşeriyet âleminde her ferd; hilkatindeki makàsıdı ve fıtratındaki metâlibi ve istikametindeki gayesini, o hidayet güneşinin nuru ile görür, anlar ve bilir. O hidayet nurunun tecellîsine mazhar olanlar; kalb kàbiliyeti nisbetinde O’na âyinedârlık ederek kurbiyet kesbeder. Eşya ve hayatın mâhiyeti; o nur ile tezâhür ederek ancak o nur ile görülür, anlaşılır ve bilinir.
Şems‑i Ezeliyenin manevî hidayet nurlarını temsîl eden Kur'ân‑ı Kerîm; kalb gözüyle hak ve hakikati görmeyi te'min eder. Onun için O’nun nurundan uzakta kalanlar zulümâtta kalırlar. Zîra herşey nur ile görülür, anlaşılır ve bilinir.
337
İşte şu Kitab‑ı Kebîrin manevî ve sermedî güneşi olan Kur'ân‑ı Kerîm’in nur‑u tecellîsine bu asrımızda Nur ismiyle müsemmâ olan Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi mazhar olmuştur. O Nurlar ki: zulümâttan ayrılmak istemeyen yarasa tabiatlı, gaflet uykusuyla gündüzünü gece yapan, sefâhet‑perest, aklı gözüne inmiş, zulümâtta kalarak gözü görmez olanlara ve yolunu şaşıranlara karşı projeksiyon gibi nurlarını îmân hakikatlerine tevcîh ederek Sırat‑ı Müstakîmi büsbütün kör olmayanlara gösteriyor. Nur topuzunu ehl‑i küfür ve münkirlerin başına vurup: “Ya aklını başından çıkar at, hayvan ol. Yâhut da aklını başına alarak insan ol!”, diyor.
İlim bir nev'i nur olduğuna göre Risale‑i Nurun ilme olan en derin vukûfunu gösterecek bir‑iki deliline kısa işâret ederiz:
Evvelâ:Şunu hatırlatmalıyız ki; Risale‑i Nur başka kitapları değil, belki yalnız Kur'ân‑ı Kerîm’i üstad olarak tanıması ve O’na hizmet etmesi itibariyle, makbûliyeti hakkında bizim bu mevzûda söz söylememize hâcet bırakmıyor. Biz, ancak ilim erbâbı mâbeyninde Risale‑i Nurun değerini tebârüz ettirmek için ilâveten deriz ki:
Risale‑i Nur; şimdiye kadar hiçbir ilim adamının tam bir vuzûhla isbât edemediği en muğlak mes'eleleri, gayet basit bir şekilde en âmî avâm tabakasından tut, tâ en àlî hàvâs tabakasına kadar herkesin isti'dâdı nisbetinde anlayabileceği bir tarzda, şüphesiz iknâ edici ve yakìnî bir şekilde izâh ve isbât etmesidir. Bu hususiyet hemen hemen hiçbir ilim adamının eserinde yoktur.
İkincisi: Bütün Nur eserleri; Kur'ân‑ı Kerîm’in bir kısım âyetlerinin hakîki tefsiri olup, O’nun manevî i'câzının lem'aları olduğunu her hususta göstermesidir.
Üçüncüsü: İnsanların en derin ihtiyaçlarına kat'î delil ve bürhânlarla ilmî mâhiyette cevab vermesidir. Meselâ: Vâcibü'l‑Vücûd’un varlığı ve Âhiret ve sâir îmân rükünlerini, bir zerrenin lisân‑ı hâl ve kàl sûretinde tercümânlığını yaparak isbât etmesi‥ en meşhûr İslâm feylesoflarından İbn‑i Sînâ, Fârâbî, İbn‑i Rüşd bu mes'elelerde bütün mevcûdâtı delil olarak gösterdikleri hâlde, Risale‑i Nur o hakikatleri aynen bir zerre veya bir çekirdek lisânıyla isbât ediyor. Eğer Risale‑i Nurun ilmî kudretini şimdi onlara göstermek mümkün olsaydı, onlar hemen diz çöküp Risale‑i Nurdan ders alacaklardı.
338
Dördüncüsü: Risale‑i Nur, insanın senelerce uğraşarak elde edemeyeceği bilgileri komprime hülâsalar nev'inden kısa bir zamanda te'min etmesidir.
Beşincisi: Risale‑i Nur, ilmin esâs gayesi olan Rızâ‑yı İlâhîyi tahsile sebeb olması ve dünya menfaatine, ilmi hiçbir cihetle âlet etmeyerek tam mânâsıyla insaniyete hizmet gibi en ulvî vazifeyi temsîl etmesidir.
Altıncısı: Risale‑i Nur, kuvvetli ve kudsî ve îmânî bir tefekkür semeresi olup, bütün mevcûdâtın lisân‑ı hâl ve kàl sûretinde tercümânlığını yapar. Aynı zamanda îmân hakikatlerini ilmelyakìn ve aynelyakìn ve hakkalyakìn derecelerinde inkişaf ettirir.
Yedincisi: Risale‑i Nur, bütün ilimleri câmi' oluşudur. Âdeta ilim iplikleriyle dokunmuş müzeyyen kumaş gibidir. Ve şimdiye kadar hiçbir ilim erbâbı tarafından söylenmemiş ve her ilme olan en derin vukûfunu tebârüz ettiren vecîzeler mecmuasıdır. Misâl olarak birkaçını zikrederek, hey'et‑i mecmuası hakkında bir fikir edinmek isteyenlere Risale‑i Nur bahrine müracaat etmesini tavsiye ederiz.
“Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneşi dahi O halketmiştir.”
“Pirenin midesini tanzim eden, Manzûme‑i Şemsiyeyi dahi O tanzim etmiştir.”
“Bir zerreyi icâd etmek için, bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Zîra şu Kitab‑ı Kebîr-i Kâinâtın herbir harfinin, bâhusus zîhayat herbir harfinin, herbir cümlesine müteveccih birer yüzü ve nâzır birer gözü vardır.”
“Tabiat; misâlî bir matbaadır, tâbi' değil. Nakıştır, nakkàş değil. Mistardır, masdar değil. Nizâmdır, nâzım değil. Kanundur, kudret değil. Şerîat‑ı irâdiyedir, hakikat‑i hariciye değil.”
339
“Sâbit, dâim, fıtrî kanunlar gibi; Rûh dahi, âlem‑i emirden, sıfat‑ı irâdeden gelmiş ve kudret ona vücûd‑u hissî giydirmiştir‥ bir seyyâle‑i latîfeyi, o cevhere sadef etmiştir.”
Ve hâkezâ binler vecîzeler var.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يÜniversite Nurcuları nâmına duânıza çok muhtaç Mustafa Ramazanoğlu
Halîl İbrahim’in Manzûmesidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Zerremizi fart‑ı şefkatinle şems‑i envârına düşürdün,
Cehlimizle enâniyetimizi diyar‑ı irfanına düşürdün.
Mâden‑i nühâsımızı pota‑i Furkàna düşürdün,
Hayfâ ki, o potada zünnâr‑ı inkârımızı düşürdün.
Saray‑ı Kâbe-i ulyâya erip tûl‑i emelimizi düşürdün,
Makam‑ı nur-u tevhide varıp hâb‑ı hayâlimizi düşürdün.
Haremgâh‑ı İlâhîde süveydâ hücresine yükümüzü düşürdün,
Hey'et‑i sûretinin derûnundaki mânâya gönlümüzü düşürdün.
340
Tâ ezel sabahında vahdet nağmesini işittin,
Leylâ‑yı zaman Kays ile bir demde görüştün.
Dost ikliminin lâlesinin bağlarına eriştin,
Vahdet‑i sâki midâdını ﴿سَقٰيهُمْ﴾ kevserine düşürdün.
Olmasaydın ey Risale‑i Nur bize sen armağan;
Çâh‑ı mâsivâ, nefs‑i tâğutla bel' ederdi bizi hemân.
Dalâletten geçemez, küfür benliğinde kalırdık üryan,
Hamden Lillâh, katremizi bahr‑i envârına düşürdün.
Sendeki esrâr‑ı Hak ﴿سَوْفَ تَرٰين۪ي﴾ ’yi söylesem,
Gül vechindeki Lâhut benini şerh ve beyân eylesem.
Nur‑u Hudâ, mü'mine hedâ, dalâlete seyf‑i hemtâ mı desem;
Zülfikàr ve Asâ‑yı Mûsa ile münkirleri girdaba düşürdün.
Âşinâ‑yı bezm-i Haktır Risale‑i Nur talebeleri;
Nur‑u Yezdân, Feyz‑i Kur'ân’dır cümlesinin rehberi.
Bu âciz nâtuvân onların bir hakîr kemteri,
Halîl İbrahim’e “hâk‑i der-i Âl-i Abâ” tam düşürdün.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يDuânıza çok muhtaç günahkâr kardeşiniz Hâk‑i der-i Âl-i Abâ
341
Hüve Nüktesi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz ve Sıddık kardeşlerim!
Kardeşlerim, ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ﴾ ’deki (هُو) “Hû” lafzında, yalnız maddî cihetinde bir seyahat‑ı hayâliye-i fikriyede, hava sahifesinin mütâlaasıyla ânî bir sûrette görünen bir zarîf nükte‑i tevhidde, meslek‑i îmâniyenin hadsiz derece kolay ve vücûb derecesinde sühûletli bulunmasını; ve şirk ve dalâletin mesleğinde hadsiz derecede müşkülâtlı, mümteni' binler muhâl bulunduğunu müşâhede ettim. Gayet kısa bir işâretle, o geniş ve uzun nükteyi beyân edeceğim.
Evet; nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında, eğer tabiata, esbâba havâle edilse, lâzımgelir ki: Ya o kapta küçük mikyâsta yüzer, belki çiçekler adedince manevî makineler, fabrikalar bulunsun veyâhut o parçacık topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hâsiyetleriyle ve hayatdâr cihâzâtıyla yapmalarını bilsin. Âdeta bir ilâh gibi hadsiz ilmi ve nihâyetsiz iktidarı bulunsun.
Aynen öyle de: Emir ve irâdenin bir arşı olan havanın, rüzgârın herbir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan (هُو) “Hû” lafzındaki havada, küçücük mikyâsta bütün dünyada mevcûd telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir ânda yapabilsin. Veyâhut o (هُو) “Hû”daki havanın, belki unsur‑u havanın herbir parçasının herbir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevî şahsiyetleri ve kàbiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünkü, bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczâsında o kàbiliyet var.
342
İşte ehl‑i küfrün ve tabîiyyûn ve maddiyûnların mesleklerinde değil bir muhâl, belki zerreler adedince muhâller ve imtina'lar ve müşkülâtlar âşikâre görünüyor.
Eğer Sâni'‑i Zülcelâl’e verilse, hava bütün zerrâtıyla O’nun emirber neferi olur. Bir tek zerrenin, muntazam bir tek vazifesi kadar kolayca hadsiz küllî vazifelerini Hàlık’ının izniyle ve kuvvetiyle ve Hàlıka intisab ve istinâd ile ve sâni'inin cilve‑i kudreti ile bir ânda, şimşek sür'atinde ve (هُو) “Hû” telaffuzu ve havanın temevvücü sühûletinde yapılır. Yani, kalem‑i kudretin hadsiz ve hàrika ve muntazam yazılarına bir sahife olur. Ve zerreleri o kalemin uçları ve zerrelerin vazifeleri dahi, kalem‑i kaderin noktaları bulunur. Bir tek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.
İşte ben ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ﴾ ’deki hareket‑i fikriye ile seyahatimde, hava âlemini temâşâ ve o unsurun sahifesini mütâlaa ederken, bu mücmel hakikati tam vâzıh ve mufassal aynelyakìn müşâhede ettim ve (هُو) “Hû”nun lafzında, havasında böyle parlak bir bürhân ve bir lem'a‑i Vâhidiyet bulunduğu gibi, mânâsında ve işâretinde gayet nurânî bir cilve‑i Ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet‑i Tevhid ve “(هُو) “Hû” zamîrinin mutlak ve mübhem işâreti, hangi zâta bakıyor?” işâretine bir karîne‑i taayyün o hüccette bulunması içindir ki, hem Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, hem ehl‑i zikir; makam‑ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye ilmelyakìn ile bildim.
343
Evet, meselâ; bir nokta beyaz kağıtta iki‑üç nokta konulsa karıştığı ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı ve bir küçük zîhayata, çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği ve bir lisân ve bir kulak aynı ânda müteaddid kelimelerin beraber çıkması ve girmesi intizamını bozup karışacağı hâlde, aynelyakìn gördüm ki:
(هُوَ) “Hüve”nin anahtarı ile ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda herbir parçası, hattâ herbir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği hâlde, karışmadığını ve intizamını bozmadığını… Hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı hâlde, hiç şaşırmadan yapıldığını ve o parçaya ve zerreye, pek çok ağır yükler yüklendiği hâlde, hiç za'f göstermeyerek, geri kalmayarak intizam ile taşıdığını‥ Hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, mânâda o küçücük kulak ve lisânlara kemâl‑i intizamla gelip, çıkıp, hiç karışmayarak, bozulmayarak o küçücük kulaklara girip, o gayet incecik lisânlardan çıktığı ve o her zerre ve her parçacık, bu acîb vazifeleri görmekle beraber kemâl‑i serbestiyet ile cezbedârâne hâl dili ile ve mezkûr hakikatin şehâdeti ve lisânıyla ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde, intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor. Ve bir iş diğer bir işe mâni olmuyor… Ben aynelyakìn müşâhede ettim.
Demek, ya herbir zerre ve herbir parça havada nihâyetsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilmi, irâdesi ve nihâyetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrâta hâkim‑i mutlak bir hàssaları bulunmak lâzımdır ki, bu işlere medâr olabilsin. Bu ise, zerreler adedince muhâl ve bâtıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu hâtıra getiremez.
Öyle ise bu sahife‑i havanın hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn derecesinde bedâhetle Zât‑ı Zülcelâl’in hadsiz gayr‑ı mütenâhî ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem‑i kudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve bir levh‑i mahfûz’un âlem‑i tağayyürde ve mütebeddil şuûnâtında bir levh‑i mahv-isbât nâmında yazar‑bozar tahtası hükmündedir.
344
İşte hava unsurunun yalnız nakl‑i asvât vazifesinde mezkûr cilve‑i Vahdâniyet’i ve mezkûr acâibi gösterdiği ve dalâletin hadsiz muhâliyetini izhâr ettiği gibi; unsur‑u havâînin, sâir ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, câzibe, dâfia, ziyâ gibi sâir letâifin naklinde şaşırmadan muntazaman, asvât naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda bu vazifeleri dahi gördüğü; aynı zamanında bütün nebâtât ve hayvanata teneffüs ve telkîh gibi hayata lüzumu bulunan levâzımatı kemâl‑i intizam ile yetiştiriyor. Emir ve İrâde‑i İlâhiye’nin bir arşı olduğunu kat'î bir sûrette isbât ediyor
Ve serseri tesâdüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbâb ve âciz, câmid, câhil maddeler bu sahife‑i havâiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakìn derecesinde isbât ettiğini, kat'î kanâat getirdim. Ve herbir zerre ve herbir parça lisân‑ı hâl ile ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ ve ﴿قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ﴾ dediklerini bildim ve bu (هُوَ) “Hüve” anahtarı ile havanın maddî cihetindeki bu acâibi gördüğüm gibi, hava unsuru da bir (هُو) “Hû” olarak âlem‑i misâl ve âlem‑i mânâya bir anahtar oldu.
Mütebâkisi şimdilik yazdırılmadı. Umuma binler selâm.
Kardeşiniz Said Nursî
345
Yirmidokuzuncu Mektûb’un Beşinci Risale Olan Beşinci Kısmı
﴿﷽﴾
﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ…الخ﴾ âyet‑i pür-envârının çok envâr‑ı esrârından bir nurunu Ramazan‑ı Şerîfte bir hâlet‑i rûhâniyede hissettim, hayâl‑meyâl gördüm. Şöyle ki:
Veysel Karanî’nin, اِلٰه۪ي: اَنْتَ رَبّ۪ي وَاَنَا الْعَبْدُ ❋ وَاَنْتَ الْخَالِقُ وَاَنَا الْمَخْلُوقُ ❋ وَاَنْتَ الرَّزَّاقُ وَاَنَا الْمَرْزُوقُ … الخ münâcât‑ı meşhûresi nev'inden, bütün mevcûdât‑ı zevi'l-hayat, Cenâb‑ı Hakk’a karşı aynı münâcâtı ettiklerini ve onsekiz bin âlemin herbirinin ışığı birer ism‑i İlâhî olduğunu, bana kanâat verecek bir vâkıa‑i kalbiye-i hayâliyeyi gördüm. Şöyle ki:
Birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi şu âlem, binler perde perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemleri bu âlem içinde gördüm. Herbir perde açıldıkça diğer bir âlemi görüyordum. O âlem ise; âyet‑i Nur’un arkasındaki ﴿اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍ اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَا وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ﴾
346
âyeti tasvir ettiği gibi bir zulümât, bir vahşet, bir dehşet karanlığı içinde bana görünüyordu. Birden bir ism‑i İlâhî’nin cilvesi bir nur‑u azîm gibi görünüp ışıklandırıyordu. Hangi perde akla karşı açılmışsa, hayâle karşı başka bir âlem, fakat gafletle karanlıklı bir âlem görünürken, güneş gibi bir ism‑i İlâhî tecellî eder, baştan başa o âlemi tenvir eder ve hâkezâ… Bu seyr‑i kalbî ve seyahat‑ı hayâliye çok devam etti.
Ezcümle: Rızka muhtaç hayvanat âlemini gördüğüm vakit; hadsiz ihtiyacât, şiddetli açlıklarıyla beraber za'f ve aczleri, o âlemi bana çok karanlıklı ve hazîn gösterdi.
Birden Rahmân ismi Rezzâk burcunda, yani mânâsında bir şems‑i tâbân gibi tulû' etti, o âlemi baştan başa rahmet ziyâsıyla yaldızladı.
Sonra o âlem‑i hayvanat içinde etfâl ve yavruların za'f ve acz ve ihtiyaç içinde çırpındıkları, hazîn ve herkesi rikkate getirecek bir karanlık içinde diğer bir âlemi gördüm.
Birden Rahîm ismi Şefkat burcunda tulû' etti. O kadar güzel ve şirin bir sûrette o âlemi ışıklandırdı ki, şekvâ ve rikkat ve hüzünden gelen yaş damlalarını, ferâh ve sürûra ve şükrün lezzetinden gelen damlalara çevirdi.
Sonra sinema perdesi gibi bir perde daha açıldı. Âlem‑i insanî bana göründü. O âlemi o kadar zulümâtlı, o kadar karanlıklı, dehşetli gördüm ki; dehşetimden feryâd ettim, “Eyvâh!” dedim.
Çünkü, gördüm ki: İnsanlardaki ebede uzanıp giden arzuları, emelleri ve kâinâtı ihâta eden tasavvurât ve efkârları ve ebedî bekà ve saâdet‑i ebediyeyi ve Cennet’i gayet ciddi isteyen himmetleri ve isti'dâdları ve hadsiz makàsıda ve metâlibe müteveccih fakr u ihtiyaçları ve za'f ve aczleriyle beraber, hücuma ma'rûz kaldıkları hadsiz musîbet ve a'dâlarıyla beraber gayet kısa bir ömür, gayet dağdağalı bir hayat, gayet perîşan bir maîşet içinde kalbe en elîm ve en müdhiş hâlât olan mütemâdi zevâl ve firâk belâsı içinde – ehl‑i gaflet için – zulümât‑ı ebedî kapısı sûretinde görülen kabre ve mezaristana bakıyorlar… Birer birer ve tâife tâife o zulümât kuyusuna atılıyorlar!‥
347
İşte, bu âlemi bu zulümât içinde gördüğüm ânda, kalb ve rûh ve aklım ile bütün letâif‑i insaniyem, belki bütün zerrât‑ı vücûdum feryâd ile ağlamağa hazır iken, birden Cenâb‑ı Hakk’ın Âdil ismi Hakîm burcunda, Rahmân ismi Kerîm burcunda, Rahîm ismi Gafûr burcunda, yani mânâsında, Bâis ismi Vâris burcunda, Muhyî ismi Muhsin burcunda, Rab ismi Mâlik burcunda tulû' ettiler. O âlem‑i insanî içindeki çok âlemleri tenvir ettiler, ışıklandırdılar ve nurânî âhiret âleminden pencereler açıp, o karanlıklı insan dünyasına da nurlar serptiler.
Sonra bir muazzam perde daha açıldı. Âlem‑i arz göründü. Felsefenin karanlıklı kavânîn‑i ilmiyeleri, hayâle dehşetli bir âlem gösterdi. Yetmiş defa top güllesinden daha sür'atli bir hareketle, yirmi beş bin sene mesâfeyi bir senede devreden ve her vakit dağılmaya ve parçalanmaya müstaid ve içi zelzeleli, ihtiyar ve çok yaşlı küre‑i arz içinde, âlemin hadsiz fezâsında seyahat eden bîçâre nev'i insan vaziyeti, bana vahşetli bir karanlık içinde göründü. Başım döndü, gözüm karardı…
Birden Hàlık‑ı Arz ve Semâvât’ın Kadîr, Alîm, Rab, Allah ve ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ ve مُسَخِّرُ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ isimleri rahmet, azamet, rubûbiyet burcunda tulû' etti. O âlemi öyle nurlandırdılar ki; o hâlette bana küre‑i arz gayet muntazam, musahhar, mükemmel, hoş, emniyetli bir seyahat gemisi; tenezzüh ve keyf ve ticâret için müheyyâ edilmiş bir şekilde gördüm.
Elhâsıl: Bin bir ism‑i İlâhî’nin kâinâta müteveccih olan o esmâdan herbiri bir âlemi ve o âlem içindeki âlemleri tenvir eder bir güneş hükmünde ve sırr‑ı ehadiyet cihetiyle herbir ismin cilvesi içinde sâir isimlerin cilveleri dahi bir derece görünüyordu.
Sonra kalb, her zulümât arkasında ayrı bir nuru gördüğü için, seyahate iştihâsı açılıyordu‥ hayâle binip semâya çıkmak istedi. O vakit gayet geniş bir perde daha açıldı. Kalb semâvât âlemine girdi. Gördüm ki:
348
O nurânî, tebessüm eden sûretinde görülen yıldızlar; küre‑i arzdan daha büyük ve ondan daha sür'atli bir sûrette birbiri içinde geziyorlar, dönüyorlar. Bir dakika birisi yolunu şaşırtsa, başkasıyla müsâdeme edecek, öyle bir patlak verecek ki; kâinâtın ödü patlayıp, âlemi dağıtacak. Nur değil ateş saçarlar; tebessüm değil, vahşetle bana baktılar. Hadsiz büyük, geniş, hàlî, boş, dehşet, hayret zulümâtı içinde semâvâtı gördüm. Geldiğime bin pişman oldum.
Birden رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ❋ رَبُّ الْمَلٰئِكَةِ وَالرُّوحِ ’un Esmâ‑i Hüsnâ’sı ﴿وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ﴾﴿وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ﴾ burcunda cilveleriyle zuhûr ettiler. O mânâ cihetiyle karanlık üstüne çökmüş olan yıldızlar, o envâr‑ı azîmeden birer lem'a alıp o yıldızlar adedince elektrik lambalarıyla yakılmış gibi, o âlem‑i semâvât nurlandı. O boş, hàlî tevehhüm edilen semâvât dahi; melâikelerle, rûhânilerle doldu, şenlendi. Sultan‑ı Ezel ve Ebedin hadsiz ordularından bir ordu hükmünde hareket eden güneşler ve yıldızlar, bir manevra‑i ulvî yapıyor tarzında, O Sultan‑ı Zülcelâl’in haşmetini ve şa'şaa‑i Rubûbiyetini gösteriyor gibi gördüm.
349
Bütün kuvvetimle ve mümkün olsaydı bütün zerrâtımla ve beni dinleselerdi, bütün mahlûkatın lisânlarıyla diyecektim. Hem umum onların nâmına dedim: ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَٓاءُ﴾ âyetini okudum, döndüm, indim, ayıldım. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ dedim.
Said Nursî
350
Na'büdü Nüktesi
Bu mânâyı tenvir için, kendi başımdan geçmiş nurlu bir hâli ve hakikatli bir hayâli söylüyorum. Şöyle ki:
Bir vakit ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ ’deki nun‑u mütekellim-i maa'l-gayrı düşündüm; ve mütekellim‑i vahde sîgasından ﴿نَعْبُدُ﴾ sîgasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden namazdaki cemâatin fazileti ve sırrı, o “nun”dan inkişaf etti. Gördüm ki:
Namaz kıldığım o Bayezid Câmii’ndeki cemâatle iştirâkimi ve herbiri benim bir nev'i şefâatçim hükmüne ve kırâatimde izhâr ettiğim hükümlere ve da'vâlara birer şâhid ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemâatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde Dergâh‑ı İlâhiye’ye takdime cesâret geldi.
Birden bir perde daha inkişaf etti‥ yani, İstanbul’un bütün mescidleri ittisal peydâ etti. O şehir, O Bayezid Câmii hükmüne geçti. Birden, onların duâlarına ve tasdiklerine ma'nen bir nev'i mazhariyet hissettim.
Onda dahi; rû‑yi zemin mescidinde, Kâbe‑i Mükerreme etrafında dâirevî saflar içinde kendimi gördüm ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾ dedim. “Benim bu kadar şefâatçilerim var; benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar.” Mâdem hayâlen bu perde açıldı, Kâbe‑i Mükerreme mihrab hükmüne geçti; ben bu fırsattan istifade ederek o safları işhâd edip, tahiyyâtta getirdiğim اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ olan îmânın tercümânını mübârek Hacerü'l‑Esved’e tevdî' edip emânet bırakıyorum derken birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki, dâhil olduğum cemâat üç dâireye ayrıldı.
351
Birinci Dâire: Rû‑yi zeminde mü'minler ve muvahhidîndeki cemâat‑i uzmâ.
İkinci Dâire: Baktım, umum mevcûdât, bir salât‑ı kübrâda, bir tesbihât‑ı uzmâda her tâife kendine mahsûs salavât ve tesbihâtı ile meşgul bir cemâat içindeyim “Vezâif‑i eşya” tâbir edilen hidemât‑ı meşhûde, onların ubûdiyetlerinin ünvânlarıdır. O hâlde “Allâhu Ekber” deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım.
Üçüncü Bir Dâire içinde; hayret‑engîz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki, zerrât‑ı vücûdiyemden tâ havâss‑ı zâhiriyeme kadar tâife tâife vazife‑i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemâat gördüm. Bu dâirede, kalbimdeki latîfe‑i Rabbâniye’m, ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ o cemâat nâmına diyor. Nasıl, evvelki iki cemâatte de lisânım o iki cemâat‑i uzmâyı niyet ederek demişti.
Elhâsıl: ﴿نَعْبُدُ﴾ “nun”u, şu üç cemâate işâret ediyor. İşte bu hâlette iken, birden Kur'ân‑ı Hakîm’in tercümânı ve mübelliği olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın – Medine‑i Münevvere denilen manevî minberinde – şahsiyet‑i maneviyesi, haşmetiyle temessül ederek, ﴿يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمْ﴾ hitâbını, ma'nen herkes gibi ben de işitip, o üç cemâatte herkes benim gibi ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ﴾ ile mukàbele ediyor tahayyül ettim. اِذَا ثَبَتَ الشَّيْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِهِ kaidesince, şöyle bir hakikat fikre göründü ki:
352
Mâdem bütün âlemlerin Rabbi, insanları muhâtab ittihàz edip umum mevcûdâtla konuşur ve şu Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hitâb‑ı izzeti nev'‑i beşere, belki umum zîrûha ve zîşuûra tebliğ ediyor, elbette bütün mâzi ve müstakbel, zaman‑ı hâzır hükmüne geçti. Bütün nev'‑i beşer, bir mecliste, safları muhtelif bir cemâat şeklinde olarak o hitâb, o sûretle onlara ediliyor.
O vakit herbir Âyât‑ı Kur'âniye; gayet haşmetli ve vüs'atli bir makamdan, gayet kesretli ve muhtelif ve ehemmiyetli muhâtabından, nihâyetsiz azamet ve celâl sâhibi Mütekellim‑i Ezelî’den ve makam‑ı mahbûbiyet-i uzmâ sâhibi Tercümân‑ı Àlîşânından aldığı bir kuvvet, ulviyet, cezâlet ve belâğat içinde; parlak, hem pek parlak bir nur‑u i'câzı, içinde gördüm.
O vakit, değil umum Kur'ân; ya bir sûre veyâhut bir âyet, belki herbir kelimesi birer mu'cize hükmüne geçti; اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ dedim.
O ayn‑ı hakikat olan hayâlden ﴿نَعْبُدُ﴾ “nun”una girdiğim gibi çıktım ve anladım ki: Kur'ân’ın değil âyetleri, kelimeleri‥ belki “nun‑u ﴿نَعْبُدُ﴾” gibi bazı harfleri dahi, mühim hakikatlerin nurlu anahtarlarıdır.
Kalb ve hayâl, o “nun‑u ﴿نَعْبُدُ﴾” den çıktıktan sonra akıl karşılarına çıktı, dedi: “Ben de hisse isterim, sizin gibi uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir; aynı ﴿نَعْبُدُ﴾ ve ﴿نَسْتَع۪ينُ﴾ ’de, Ma'bûd ve Müsteân olan Hàlıka giden yolu göstermek lâzımdır ki, sizinle gelebileyim.”
353
O vakit kalbe şöyle geldi ki; de o mütehayyir akla:
Bak kâinâttaki bütün mevcûdâta! Zîhayat olsun, câmid olsun, kemâl‑i itâat ve intizam ile vazife sûretinde ubûdiyetleri var. Bir kısmı şuûrsuz, hissiz oldukları hâlde; gayet şuûrkârâne, intizam‑perverâne ve ubûdiyetkârâne vazife görüyorlar. Demek bir Ma'bûd‑u bilhak ve bir Âmir‑i Mutlak vardır ki, bunları ibâdete sevkedip istihdam ediyor.
Hem bak bütün mevcûdâta, hususan zîhayat olanlara‥ herbirinin gayet kesretli ve gayet mütenevvi' ihtiyacâtı var ve vücûd ve bekàsına lâzım pek kesretli muhtelif matlûbları var; en küçüğüne elleri ulaşamaz, kudretleri yetişmez. Hâlbuki o hadsiz matlabları, ummadığı yerden, vakt‑i münâsibde, muntazaman onların ellerine veriliyor ve bilmüşâhede görünüyor.
İşte, şu mevcûdâtın bu hadsiz fakr ve ihtiyacâtı ve bu fevkalâde iânât‑ı gaybiye ve imdâdât‑ı Rahmâniye bilbedâhe gösterir ki: Bir Ganiyy‑i Mutlak, Kerîm‑i Mutlak ve Kadîr‑i Mutlak olan bir Hâmî ve Râzıkları vardır ki; herşey ve her zîhayat, O’ndan istiâne eder‥ medet bekliyor. Ma'nen ﴿وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ der.
O vakit akıl, “Âmennâ ve saddaknâ!” dedi.
Said Nursî
354
Risale‑i Nur Nedir? Ve Hakikatler Müvâcehesinde Risale‑i Nur ve Tercümânı Ne Mâhiyettedirler Diye Bir Takriznâmedir
Her asır başında hadîsçe geleceği tebşîr edilen dinin yüksek hàdimleri, emr‑i dinde mübtedi' değil, müttebi'dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdâs etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esâsât ve ahkâm‑ı diniyeye ve sünen‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) harfiyen ittibâ' yoluyla dini takvîm ve tahkîm ve dinin hakikat ve asliyetini izhâr ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref' ve ibtal ve dine vâki tecâvüzleri red ve imha ve evâmir‑i Rabbâniyeyi ikame ve ahkâm‑ı İlâhiye’nin şerâfet ve ulviyetini izhâr ve ilân ederler. Ancak, tavr‑ı esâsîyi bozmadan ve rûh‑u aslîyi rencîde etmeden, yeni izâh tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni iknâ usûlleriyle ve yeni tevcîhat ve tafsilât ile îfâ‑yı vazife ederler.
Bu memurîn‑i Rabbâniye, fiiliyâtlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salâbet‑i îmâniyelerinin ve ihlâslarının âyinedârlığını bizzat îfâ ederler, mertebe‑i îmânlarını fiilen izhâr ederler. Ve ahlâk‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) tam âmili ve mişvâr‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) ve hilye‑i Nebeviyenin hakîki lâbisi olduklarını gösterirler. Hülâsa; amel ve ahlâk bakımından ve sünnet‑i Nebeviye’ye ittibâ' ve temessük cihetinden, Ümmet‑i Muhammed’e tam bir hüsn‑ü misâl olurlar ve nümûne‑i iktidâ teşkil ederler.
355
Bunların, Kitabullâh’ın tefsiri ve ahkâm‑ı diniyenin izâhı ve zamanın fehmine ve mertebe‑i ilmine göre tarz‑ı tevcîhi sadedinde yazdıkları eserler; kendi tilka‑i nefislerinin ve karîha‑i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba'‑ı vahy olan Zât‑ı Pâk-i Risalet’in manevî ilhâm ve telkinâtıdır. “Celcelûtiye” ve “Mesnevî‑i Şerîf” ve “Fütûhu'l‑Gayb” ve emsâli âsâr, hep bu nev'idendir. Bu âsâr‑ı kudsiyeye o zevât‑ı àlîşân ancak tercümân hükmündedirler. Bu zevât‑ı mukaddesenin o âsâr‑ı bergüzîdenin tanziminde ve tarz‑ı beyânında bir hisseleri vardır. Yani bu zevât‑ı kudsiye; o mânânın mazharı, mir'âtı ve ma'kesi hükmündedirler.
Risale‑i Nur ve Tercümânına Gelince: Bu eser‑i àlîşânda şimdiye kadar emsâline rastlanmamış bir feyz‑i ulvî ve bir kemâl‑i nâmütenâhî mevcûd olduğundan ve hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde meş'ale‑i İlâhiye ve şems‑i hidayet ve neyyir‑i saâdet olan Hazret‑i Kur'ân’ın füyûzâtına vâris olduğu meşhûd olduğundan; Onun esâsı Nur‑u mahz-ı Kur'ân olduğu ve evliyâullâhın âsârından ziyâde feyz‑i envâr-ı Muhammediye’yi hâmil bulunduğu ve Zât‑ı Pâk-i Risalet’in ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf‑u kudsîsi evliyâullâhın âsârından ziyâde olduğu ve onun mazharı ve tercümânı olan manevî zâtın mazhariyeti ve kemâlâtı ise, o nisbette àlî ve emsâlsiz olduğu güneş gibi âşikâr bir hakikattir.
356
Evet, o zât daha hâl‑i sabâvette iken ve hiç tahsil yapmadan zevâhiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde, ulûm‑u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyât ve hakàik‑ı eşyaya ve esrâr‑ı kâinâta ve Hikmet‑i İlâhiye’ye vâris kılınmıştır ki; şimdiye kadar böyle mazhariyet‑i ulyâya kimse nâil olmamıştır‥ bu hàrika‑i ilmiyenin eşi asla mesbuk değildir. Hiç şübhe edilemez ki; tercümân‑ı Nur, bu hâliyle baştan başa iffet‑i mücesseme ve şecâat‑i hàrika ve istiğnâ‑yı mutlak teşkil eden hàrikulâde metânet‑i ahlâkıyesi ile bizzat bir mu'cize‑i fıtrattır, tecessüm etmiş bir inâyettir ve bir mevhibe‑i mutlakadır.
O Zât‑ı zîhavârık; daha hadd‑i bülûğa ermeden, bir allâme‑i bîadîl hâlinde bütün cihan‑ı ilme meydân okumuş, münâzara ettiği erbâb‑ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş, her nerede olursa olsun vâki olan bütün suâllere mutlak bir isabetle ve asla tereddüd etmeden cevab vermiş, ondört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemâdiyen etrafına feyz‑i ilim ve nur‑u hikmet saçmış, izâhlarındaki incelik ve derinlik ve beyânlarındaki ulviyet ve metânet ve tevcîhlerindeki derin ferâset ve basîret ve nur‑u hikmet, erbâb‑ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla “Bediüzzaman” ünvân‑ı celîlini bahşettirmiştir. Mezâyâ‑yı àliye ve fezâil‑i ilmiyesiyle de, din‑i Muhammedî’nin neşrinde ve isbâtında bir kemâl‑i tâmm hâlinde rû‑nümâ olmuş olan böyle bir zât, elbette Seyyidü'l‑Enbiyâ Hazretlerinin en yüksek iltifatına mazhar ve en àlî himâye ve himmetine nâildir. Ve şüphesiz O Nebi‑yi Akdes’in emir ve fermânı ile yürüyen ve tasarrufu ile hareket eden ve O’nun envâr ve hakàikına vâris ve ma'kes olan bir zât‑ı kerîmü's-sıfâttır.
357
Envâr‑ı Muhammediye’yi ve maârif‑i Ahmediyeyi ve füyûzât‑ı şem'-i İlâhîyi en müşa'şa' bir şekilde parlatması ve Kur'ânî ve hadîsî olan işârât‑ı riyâziyenin kendisinde müntehi olması ve hitâbât‑ı Nebeviyeyi ifâde eden âyât‑ı celîlenin riyâzî beyânlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle o zât, hizmet‑i îmâniye noktasında Risaletin bir mir'ât‑ı mücellâsı ve şecere‑i Risaletin bir son meyve‑i münevveri ve lisân‑ı Risaletin irsiyet noktasında son dehân‑ı hakikati ve şem'‑i İlâhînin hizmet‑i îmâniye cihetinde bir son hâmil‑i zîsaâdeti olduğuna şübhe yoktur.
Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’nin El‑Hüccetü'z-Zehrâ ve Zühretü'n‑Nur olan Tek Dersini Dinleyen Nur Şâkirdleri nâmına Ahmed Feyzi, Ahmed Nazîf, Salâhaddin, Zübeyr, Ceylan, Sungur, Tabancalı
Benim hissemi haddimden yüz derece ziyâde vermeleriyle beraber, bu imza sâhiblerinin hatırlarını kırmağa cesâret edemedim. Sükût ederek o medhi Risale‑i Nur şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi nâmına kabûl ettim.
Said Nursî
358
Müellifin Vasiyetnâmesi Münâsebetiyle Halîl İbrahim’in Risale‑i Nur Hakkında Nur Şâkirdleri Nâmına Yazdığı Bir Fıkrasının Bir Parçasıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Risale‑i Nur nurdan bir ibrişimdir ki, kâinât ve kâinâttaki mevcûdâtın tesbihâtları onda dizilmiştir‥ Risale‑i Nur, âhize ve nâkile ile mücehhez bir radyo‑yu Kur'âniye’dir ki; onun tel ve lambaları âyine; tel ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkârâne ve îcâzdârâne bastedilmiştir ki; yarın her ilim ve fen adamları ve her meşreb ve meslek sâhibleri ilim ve iktidarları mikdarınca âlem‑i gayb ve âlem‑i şehâdetten ve rûhâniyât âleminden ve kâinâttaki cereyan eden her hâdisâttan haberdar olabilir.
Zîra Risale‑i Nur, menşûr‑u Kur'ân’dır.
Risale‑i Nur, mü'minlere hedâyâ‑yı hidayet, vesile‑i saâdet, mazhar‑ı şefâat ve feyz‑i Rahmândır‥
Risale‑i Nur, kâinâta, nevbaharın feyzini veren bir âb‑ı hayat ve ayn‑ı rahmet ve mahz‑ı hakikat ve bir gülzar‑ı gülistandır‥
Risale‑i Nur, lütf‑u Yezdân, kemâl‑i îmân, İşârât‑ı Kur'ân ve bereket‑i ihsândır‥
Risale‑i Nur, kâfire hüsrân, münkire tokat, dalâlete düşmandır‥
Risale‑i Nur, bir kenz‑i mahfî, bir sandukça‑i cevâhir ve menba'‑ı envârdır‥
Risale‑i Nur, hakikat‑i Kur'ân ve mi'râc‑ı îmândır‥
359
Risale‑i Nur Kur'ân ve Hadîsten sonra sertâc‑ı evliyâ, sultanü'l‑eser ve zübdetü'l‑maânî ve atâyâ‑yı İlâhî ve hedâyâ‑yı Sübhânîdir‥
Risale‑i Nur, bir bahr‑i hakàik ve bir sırr‑ı dekàik ve kenzü'l‑maârif ve bahrü'l‑mekârimdir‥
Risale‑i Nur, hastalara şifâhâne‑i hikmet ve mâ‑i zemzem, sağlara maîşet‑i hakikat ve rih‑ı reyhân ve misk ü anberdir‥
Risale‑i Nur, mev'id‑i Ahmedî (A.S.M.) ve müjde‑i Haydarî (R.A.) ve teâvün‑ü Gavsî (K.S.) ve tavsiye‑i Gazâlî (K.S.) ve ihbar‑ı Fârukî’dir (K.S.).
Risale‑i Nur, – Şems‑i Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın elvân‑ı seb'ası, Risale‑i Nurun menşûr‑u hakikatinde tam tecellî ettiğinden, – hem bir kitab‑ı şerîat‥ hem bir kitab‑ı duâ‥ hem bir kitab‑ı hikmet‥ hem bir kitab‑ı ubûdiyet‥ hem bir kitab‑ı emir ve dâvet‥ hem bir kitab‑ı zikir‥ hem bir kitab‑ı fikir‥ hem bir kitab‑ı ledünniyât‥ hem bir kitab‑ı tasavvuf‥ hem bir kitab‑ı mantık‥ hem bir kitab‑ı ilmü'l-kelâm‥ hem bir kitab‑ı ilm-i ilâhiyât‥ hem bir kitab‑ı teşvik-i san'at‥ hem bir kitab‑ı belâğat‥ hem bir kitab‑ı isbât-ı vahdâniyet ve muârızlarına, bir kitab‑ı ilzam ve iskâttır‥
Risale‑i Nur eczâları, bir semâ‑yı maneviyenin güneşleri ve ayları ve yıldızlarıdır. Nasıl ki zâhiren, perde‑i esbâb olan güneşten, kamerden ve kevâkibden bütün kâinât tenevvür ve tezeyyün ve bütün eşya neşv ü nemâ ve hayat buluyor.
360
İşte Risale‑i Nur dahi bu asırda bütün âlem‑i beşeriyete hayat‑ı câvidân ve âdeme kâmil‑i insan ve kulûba neş'e‑i îmân ve ukùle yakìn‑i itmi'nân ve efkâra inkişaf ve nüfûsa teslîm‑i rızâ ve cân şuâlarını Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’dan alıp saçmaktadır.
O semâ‑i maneviyeyi bazen ve zâhiren bihasebi'l‑hikmeti âfâkı bir bulut kütlesi kaplar. O celâlli semâdan öyle bir bârân‑ı feyz ve rahmet takattur eder ki; sünbüllenmeye müstaid tohumlar, çekirdekler, habbeler o sıkıcı ve dar âlemde gerçi muzdarib olurlar, o sıkılmaktan üzerlerindeki kışırları çatlar ve yırtarlar; o ânda bulutlar da ufuklara çekilip nöbetçi vaziyetinde beklemesi bir imtihan‑ı Rabbânî ve bir inkişaf‑ı feyezânî ve bir rahmet‑i nurânîdir ki; evvelce bir habbe, bir çekirdek yeniden taze bir hayata atılır, iştiyakla ve neş'e‑i inkişafla meyvedâr koca bir ağaç sûretini alır. Ve ﴿يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ﴾ sırrına mazhar olurlar.
Evet, yirmi senedir devam eden şu mevsim‑i şitâ inşâallâhu Teâlâ nihâyet bulmuş ola, dünyaya yeni ve feyizli bir fasl‑ı nevbahar gele ve âlemin yüzü Nur ile güle.
Risalei'n‑Nur Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın taht‑ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan ve ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur.
Umum Nur Şâkirdleri nâmına Halîl İbrahim
Medresetü'z‑Zehrâ’nın erkânları nâmına biz de iştirâk ediyoruz.Osman, Rüşdü, Re'fet, Husrev, Said, Hilmi, Muhammed, Halîl İbrahim, Mehmed Nuri
361
Medine‑i Münevvere’de Bulunan ve Nurun Hakikatini Tam Anlayan ve İslâmiyete Hizmet Eden Bir Âlimin Mektûbudur
Gönüller fâtihi pek muhterem ve mükerrem Üstadımız Hazretleri!
Mübârek ellerinizden öper, bütün azîz ve sadâkatli talebelerinizle beraber sıhhat ve selâmette dâim olmanızı Bârgâh‑ı Kibriyâ’dan niyâz eylerim.
Müslümanlar için en büyük bir bayram diye ancak vasıflandırılabilen berâetiniz, bütün Nurcuları şâd ve handân eylediği gibi, bendenizi de dünyalar kadar memnun ve mesrûr eylemiştir. Nasıl memnun etmesin ki, sizin eserlerinizle birlikte berâetiniz demek; rûhun maddiyâta, nurun zulmete, îmânın küfre, hakkın bâtıla, tevhidin şirke ve irfanın cehle gâlib gelmesi demektir.
Yıllardan beri önüne sıradağlar gibi engeller, korkunç uçurumlar gibi mâniler konulan Nur çağlayanı; en sonunda mu'cizevî bir şekilde bütün sedleri yıkmış, mânileri aşmış, nur ile bütün zulmetleri târ ü mâr eylemiştir.
“Mu'cizevî hàrikalarla doğan İlâhî tecellîlerin vasfında kalemler kırılır, fikirler gürülder, ilhâmlar yanar kül olur.” derlerdi. Hakikaten bendeniz, şimdi bu müstesnâ zaferin karşısında aynı aczi bütün varlığımla hissediyorum. Zîra tefekkür ve ilhâmıma nihâyetsiz bir ufuk açılıyor… Cihan, muhteşem bir Nur ma'bedini andırıyor… Civarımdaki herşey, her yer derin vecd ve istiğraklarla gaşyolmuş bir hâlde… Her zerrede ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾ sırr‑ı Sübhânîsi tecellî ediyor…
Binâenaleyh bilmiyorum, bu mes'ûd hâdiseyi; şânlı bir zafer, şâhâne bir fetih, İlâhî bir kurtuluş, cihan‑şümûl bir bayram diye mi vasıflandırayım? Zîra, kudsî da'vânın kazanmış olduğu bu İlâhî zafer, bütün İslâm ve insanlık dünyasındaki mücâhidlerin azîmlerine kuvvet, rûhlarına can, îmânlarına hız ve heyecan vermiştir.
362
Evet, azîm ve îmânları, aşk ve emelleri henüz kemâle ermemiş olan birçok Müslümanlar; maalesef acıklı bir ye's içinde idiler. Böyle bir zaferin tahakkukunu, hayâl ve muhâl görüyorlardı. Fakat bütün feyiz ve nurunu insanlığı tenvir ve irşad için İlâhî bir güneş hâlinde Arş‑ı A'zamın pür‑nur ufuklarından inen Kur'ân‑ı Kerîm’den alan Nur neşriyatı, durgun gölleri andıran gönülleri deryâlar gibi coşturmuş, kasvet ve hicran yıllarının ümîd ve emellere vurduğu müdhiş zincirleri kırmıştır. O nur kaynağından fışkıran o serâpâ feyiz ve hikmetler saçan eserler; hislerin, fikirlerin ve bilhassa alevler içinde yanan rûh ve vicdânların ezelî ve ebedî ihtiyaçlarına cevab verdiği gibi; onları dalga dalga boğucu karanlıklar muhîtinden, tertemiz ve pırıl pırıl nur ufuklarına çıkarmıştır.
Yıllarca devam eden uzun bir sükût, derin bir gaflet ve boğucu bir zulmetten sonra İlâhî bir güneş hâlinde parlayan bu kudsî zafer, nur için yol aramakta olan perîşan beşeriyetin yakın bir gelecekte uyanacağını müjdelemektedir. Çünkü; din ihtiyacı sırf Müslümanların değil, bil'umum insanların ezelî ve ebedî ihtiyacıdır.
Bugün bedbaht insanlık, din ni'metinden mahrum olmanın sürekli hicran ve felâketlerini bağrı yanarak çekmektedir. Bu acıklı buhranın korkunç neticesidir ki, çeyrek asır zarfında iki büyük harbe girmiş ve üçüncüsünün de kapısını çalmak çılgınlığını göstermektedir.
Artık bütün insanları kardeş yaparak yemyeşil Cennetlerin nurlu ufuklarından esen refah ve saâdet, huzur ve âsâyiş rüzgârıyla dalgalanan âlem‑şümûl bir bayrak altında toplayacak olan yegâne kuvvet, İslâmdır. Zîra beşeriyetin bugünkü hâli, tıpkı İslâmdan evvelki insan cem'iyetlerinin acıklı hâlidir. Bunun için insanlığı o günkü ebedî felâketten kurtaran İslâm, bugün de kurtarabilir…
Evet, milyonların, milyarların kalbinde asırlardan beri kanamakta olan o derin yarayı saracak yegâne müşfik el, İslâmdır. Her ne kadar ufuklarda zaman zaman bazı uydurma ışıklar görülüyorsa da‥ müstakbel, bütün nur ve feyzini güneşlerden değil, bizzat Rabbü'l‑Âlemîn’den alan ezelî ve ebedî “Yıldız”ındır. O yıldız, dünyalar durdukça duracak ve onu söndürmek isteyenleri yerden yere vuracaktır.
363
Cihan‑kıymet Üstadım!
Ma'lûm‑u fâzılâneleridir ki; son günlerde mukaddes da'vâya hizmet eden bazı tenvir ve irşad hareketleri doğmuş, fakat maalesef hiçbirisi “Risale‑i Nur” külliyatının gördüğü mühim işi görememiş ve ihrâz ettiği İlâhî zaferi kazanamamıştır. Zîra bu yol; peygamberlerin, velîlerin, âriflerin, sâlihlerin ve bilhassa canını cânâna seve seve fedâ eden ve sayısı milyonlara sığmayan kahraman şehîdlerin mukaddes yoludur. Artık bu çetin yolda yürümek isteyenler, her ân karşılarına dikilecek olan müdhiş mâniaları dâima göz önünde tutmaları lâzımdır.
Evet, bu yolda yürüyecek olanların; sizdeki sarsılmak bilmeyen îmânla, yüksek ve İlâhî irfanla ve bilhassa hàrikulâde ihlâs ve ferâğatle mücehhez olmaları gerektir. Çünkü, bu mühim vâdide Nur da'vâsının takib ettiği tebliğ, tenvir ve irşad usûlü bambaşka hususiyetler taşımaktadır. Artık insanın his ve fikrine, rûh ve vicdânına bambaşka ufuklar açacak olan bu derin bahsi, duâ buyurun da, müstakil ve mufassal bir eserde azîz din ve gönüldaşlarımıza arzetmek şerefine nâil olayım… Çünkü, bu nurlu bahis o kadar derin ve o derece mühimdir ki, böyle birkaç sahifelik mektûb ve makalelerle asla ifâde edilemez.
Îmân ve Kur'ân nuru ile tertemiz gönlünü fethettiğiniz gençlik, İlâhî zaferinizin en parlak delilini teşkil eden en mühim varlık ve en kıymetli cevherdir… “Nurdan Sesler”in hemen her mısraında, asîl ve şuûrlu rûhuna hitâb ettiğim tertemiz gençlik, işte bu hak ve hakikatin bağrı yanık âşığı olan gençliktir.
Nurlu da'vânın kazanmış olduğu bu son zaferin verdiği vecdle dolu bir ilhâmla yazdığım şu manzûmeyi (❋) takdim ediyorum. Kabûlünü ricâ ve istirham eylerim…
Tekrar tekrar ellerinizden öper, kıymetli duâlarınızı beklerim, pek muhterem Üstadım Hazretleri.
Manevî Evlâdlarınızdan Ali Ulvî
364
Duâ
﴿﷽﴾
يَا اَللّٰهُ ❋ يَا رَحْمٰنُ ❋ يَا رَح۪يمُ ❋ يَا فَرْدُ ❋ يَا حَيُّ ❋ يَا قَيُّومُ ❋ يَا حَكَمُ ❋ يَا عَدْلُ ❋ يَا قُدُّوسُ ❋
İsm‑i A'zamın hakkına ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hürmetine ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine bu mecmuayı bastıran Risale‑i Nur talebelerini Cennetü'l‑Firdevs’te saâdet‑i ebediyeye mazhar eyle‥ âmîn. Ve hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniye’de dâima muvaffak eyle‥ âmîn. Ve defter‑i hasenâtlarına “Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî”nin herbir harfine mukâbil bin hasene yazdır‥ âmîn. Ve Nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlâs ihsân eyle‥ âmîn.
يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ
Umum Risale‑i Nur Şâkirdleri’ni iki cihanda mes'ûd eyle‥ âmîn. İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhâfaza eyle‥ âmîn. Ve bu âciz ve bîçâre Said’in kusurâtını afveyle‥ âmîn…
Umum Nur Şâkirdleri NâmınaSaid Nursî