Latîf, mânidâr ve beşâretli iki hâdiseyi beyân ediyorum
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Latîf, mânidâr ve beşâretli iki hâdiseyi beyân ediyorum.
Birincisi: Me'yûsâne bir hâtıradan müjdeli bir ihtar.
Bugünlerde hâtırıma geldi ki: Hayat‑ı ictimâiyeye giren, hangi şeye temâs etse, ekseriyetle günahlara ma'rûz kalıyor. Her cihetle günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. “Bu kadar günahlara karşı insanların hususî ibâdâtı ve takvâsı nasıl mukàbele edebilir?” diye me'yûsâne düşündüm.
Hayat‑ı ictimâiyedeki Risaletü'n‑Nur talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim. Risale‑i Nur şâkirdleri hakkında, necâtlarına ve ehl‑i saâdet olduklarına dair kuvvetli İşârât‑ı Kur'âniyeyi ve beşâret‑i Aleviye ve Gavsiyeyi düşündüm. Kalben dedim ki: “Herbiri, bin yerden gelen günahlara karşı bir dil ile nasıl mukàbele eder, galebe eder, necât bulur?” diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukâbil ihtar edildi ki:
Risaletü'n‑Nurun hakîki ve sâdık şâkirdleri mâbeynindeki düstur‑u esâsî olan iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye kanunuyla ve samîmî ve sâdık tesânüd sırrıyla, herbir hàlis ve hakîki şâkird, bir dil ile değil, belki kardeşleri adedince dilleriyle ibâdet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara karşı bin dil ile mukàbele eder. İhlâs ve sadâkat ve Sünnet‑i Seniye’ye mütâbaat ve hizmet derecesine göre o küllî ubûdiyete sâhib olur.
Bu büyük kazancı elden kaçırmamak gerektir. Bazı melâikenin kırk bin dil ile zikrettikleri gibi, hàlis ve hakîki müttakì bir şâkird dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibâdet eder, necâta müstehak olur, inşâallâh.
237
İkincisi: Eski zamanda ondört yaşımda iken, icâzet almanın alâmeti olan üstad tarafından bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsûs kisve giymek yakışmadığını‥
Sâniyen: O zaman büyük âlimler bana karşı üstadlık vaziyetini değil, ya rakìb veyâhut teslîmiyet derecesine girdikleri için, bana bir cübbe giydirmek ve üstadlık vaziyetini alacak, kendilerine güvenenler bulunmadı ve evliyâ‑i azîmeden dört‑beş zâtın da vefât etmeleri cihetiyle, ellialtı senedir icâzetin zâhir alâmeti olan cübbeyi giymek, bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabûl etmek hakkımı, bugünlerde yüz senelik bir mesâfede Hazret‑i Mevlâna Zülcenâheyn Hâlid Ziyaeddin, kendi cübbesini pek garîb bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini, bazı emârelerle bana kanâat geldi. Ben de o mübârek, yüz yaşında (Hâşiye) cübbeyi giyiyorum, Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum.
Said Nursî
238
Emin ve Feyzi’nin Isparta’daki Kardeşlerine Üstadlarının Hastalığı Hakkında Bir Mektûblarıdır
…… Ramazan‑ı Şerîfte beş gün, savm‑ı visâl içinde gıdâ olarak, ekmeksiz muhallebi üç kaşık ve beş‑altı kaşık da soğuk yoğurttan. Üçüncü gece, yarım kaşık muhallebi ve dördüncü gece iftarda sulu şehriyeden beş kaşık ve beş kaşık da sahurda yine o şehriyeden ve yoğurttan üç‑dört kaşık su sayılmamak şartıyla şehriyeden beş dirhem, yoğurt süzülse on dirhem, muhallebi susuz altı‑yedi dirhem; beşinci gecede, tanesiz gibi gayet hafif şehriye beş‑altı kaşık, sahurda altı‑yedi kaşık pirinç çorbası, mecmûu otuz dirhem (96 gr.) gıdâ ile beş gün savm‑ı visâli, teravih noksan olarak sâir vazifelerin yapılması, Risale‑i Nur şâkirdlerini ihâta eden inâyetin hàrikalarından bir kerâmetini gördük.
Hem Üstadımızdan hiç görmediğimiz; ikimiz – yani Feyzi, Emin – Barla‑Isparta Süleymanları gibi inceden inceye – hastalık hiddetlerini tahrîk etmemek için – ihtiyat edemediğimizden, şiddetli hiddetini gördük. Bu hastalığında yine eser‑i rahmettir ki, hiç hayâl ve hâtıra gelmeyen, aşr‑ı âhirin gayet mühim gecelerinde Üstadımızın tam îfâ edemediği vazife yerinde, bu havâlide herbir şâkird kendi hususî çalışmasından başka, bir saati Üstad hesabına Risaletü'n‑Nurun şâkirdlerinin mücâhede‑i maneviyelerine iştirâk ve onları hedef edip onların defter‑i a'mâline geçmeğe, aynı Üstad gibi çalışmağa başladılar. Hattâ Üstadımız diyordu: “Ehemmiyetsizliğimle beraber, Isparta ve havâlisindeki kardeşlerimizin a'mâl‑i uhreviyesine bir medâr‑ı müheyyic hükmünde benim kusurlu çalışmam kâfî gelmiyordu.” Demek Üstad yerinde, onun birkaç saat çalışmasına bedel, pek çok saatler aynı vazifeyi görmeğe başladılar. Cenâb‑ı Hak, rahmetiyle, bu hastalık vesilesiyle, bir şahs‑ı manevî ve kuvvetli bir medâr olacak bu tedbiri ihsân eyledi, cüz'iyetten külliyete çıkardı.
239
Hem bu hastalık letâifindendir ki, Üstadımızın hiç sesi çıkmıyordu, konuşamıyordu. Hiç beklenilmeden, birden iftar vaktinde bir doktor geldi, elini tuttu. Üstadımız dedi ki: “Ben hastalığımı muayene ettirmem, ben hekimlere muhtaç değilim, hekim Cenâb‑ı Hak’tır.” Birden canlandı, sesi çıkmağa başladı. Güyâ kendisi bir doktor şeklini aldı, doktor ise bir hasta hükmüne geçti. Doktora ehemmiyetli bir mektûbu okudu, doktorun derdine devâ olacak bir ilâç oldu. Sonra top atıldı. Doktora dedi: “Burada iftar et!” Doktor dedi: “Bugün kusur etmişim, oruç tutamadım” demesiyle, çok hayret ettiğimiz Üstadımızın vaziyeti, orucu bozmuş bir doktorun tıb noktasında hâkimâne vaziyetini kabûl etmedi ki, o vaziyet ona verildi.
Evet, Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinden gelen şifâ duâsı, öyle yüz bin doktora mukâbil gelir, diye biz de tasdik ettik. Bu hastalığın, Leyle‑i Kadir’de Risaletü'n‑Nur talebeleri – hususan masûmlar – ettikleri şifâ duâları öyle bir derecede hàrika bir sûrette te'sirini gösterdi ki, Üstadımıza sıhhat hâlinden daha ileri bir sûrette bir vaziyet verildi. Leyle‑i Kadr’e lâyık bir tarzda çalışmağa başladı. Risale‑i Nur şâkirdlerinden gelen bu duâ‑yı şifâ, hàrika bir mu'cize gibi bir kerâmet olduğunu biz gözümüzle gördük.
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Emin, Feyzi
240
Sabri’nin Mektûbunun Bir Parçasıdır
Bizden bir ay uzakta bulunan Risaletü'n‑Nur şâkirdleri, Üstadımızın hastalığının aynı zamanında, hastalığının vaziyetini rüyada aynen gördükleri gibi; Sabri ve Hâfız Ali’nin tâifeleri de aynı vakitte burada, yani Kastamonu’da olduğu gibi hasta olan Üstadımızın hesabına daha mühim bir tarzda çalışmışlar. Şöyle ki:
Sabri’nin Mektûbunun Bir Parçasıdır
Üstadım, Efendim!
Rahatsızlığınız ânında oradaki menba'‑ı Nurun mücâhidleri, bir saat mesâî‑i maneviyelerini Hàdim‑i Kur'ân hesabına yaptıkları gibi, bu havâlide de bu seneye mahsûs îfâ edilen mesâî‑i diniye, tahdîs‑i ni'met zımnında zikre vesile oldu. Fakire bu sene Leyle‑i Kadir’den bir gün evvel ihtar edildi ki: “Bu sene Leyle‑i Kadr’i iki gece yap.” Bendeleri de cemâate şöyle söyledim ki: “Üstadım (Sellemehullâh ve âfâhu) bazı bu gibi mübârek geceleri bazı maksadlara binâen o leyle‑i mübârekeyi ihyâ için bir gece evvel, hattâ ma'hud geceden bir gece sonra daha ihyâya sa'y ederlerdi. Biz de o isre ittibâen onun hesabına Leyle‑i Kadr’i iki gece yapacağız” diye niyet ve karar ettik. Birinci gecede “Evrâd‑ı Bahâiye” ve “Tesbihât” ve “Sekîne” ve “Delâil‑i Hayrat” ve “Cevşenü'l‑Kebîr” gibi ders ve virdlerimize çalıştık. İkinci gece kezâ; hem nasihat… Demek ittibâ' cihetiyle Üstadımızın hesabına yüz cemâatle Tekabbelallâh çalıştırılmışız. Sonra Isparta, Atabey, İslâmköy, Kuleönü vesâire gibi mahallerde de sâir vezâiften mâadâ, her gün Kur'ânın cüzlerini taksim sûretiyle hatm‑i Kur'ân, Üstad hesabına bütün Ramazanda ve Âyetü'l‑Kürsî hatimleri kezâ… Şu hâlde, bu seneye mahsûs yapılan ibâdât‑ı ma'rûzaların bir hikmeti varmış ki, bilmediğimiz hâlde Kastamonu kardeşlerimiz gibi Üstad hesabına çalıştırılmışız. Fîmâba'd, Rabbim uzun ömürler ihsân etsin; muammer, ebedî şifâ ve devâ ve inâyetler ihsân buyursun, âmîn!
Talebeniz Sabri
241
Namaz Tesbihâtının Faziletine Ait Isparta’ya Gönderilen Bir Mektûbdur
Bugünlerde ince bir mes'ele kalbime geldi. Vaktinde kaleme alamadım, vakit geçtikten sonra o ehemmiyetli hakikate bir işâret ederiz.
Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihâtında tekâsülüne binâen dedim: “Namazdan sonraki tesbihâtlar, tarîkat‑ı Muhammediye’dir (A.S.M.) ve velâyet‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) bir evrâdıdır. O nokta‑i nazarda ehemmiyeti büyüktür.” Sonra bu kelimenin hakikati böyle inkişaf etti:
Nasıl ki risalete inkılâb eden velâyet‑i Ahmediye (A.S.M.) bütün velâyetlerin fevkındedir. Öyle de, o velâyetin tarîkatı ve o velâyet‑i kübrânın evrâd‑ı mahsûsası olan farz namazların akabindeki tesbihât, o derece sâir tarîkatların ve evrâdların fevkındedir. Ve bu sır dahi şöyle inkişaf etti:
242
Nasıl, zikir dâiresinde bir mecliste veyâhut hatme‑i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar hey'et‑i mecmuada nurânî bir vaziyet hissediliyor, öyle de: Kalbi hüşyâr bir zât, namazdan sonra سُبْحَانَ اللّٰهِ…سُبْحَانَ اللّٰهِ deyip tesbihi çekerken, o dâire‑i zikrin reisi olan Zât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) müvâcehesinde tesbih elinde yüz milyon adam tesbih çektiklerini ma'nen hisseder, o azamet ve ulviyetle سُبْحَانَ اللّٰهِ…سُبْحَانَ اللّٰهِ der. Sonra o, Serzâkirin emr‑i manevîsiyle O’na ittibâen اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ…اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dediği vakit, o halka‑i zikrin ve o geniş dâiresi bulunan hatme‑i Ahmediye’nin (A.S.M.) dâiresinde yüz milyon mürîdlerin اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ…اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ’larından tezâhür eden azametli bir “hamd”i düşünüp içinde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ…اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile iştirâk eder. Ve hâkezâ اَللّٰهُ اَكْبَرُ… اَللّٰهُ اَكْبَرُ ve duâdan sonra لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ… لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ otuzüç defa, o tarîkat‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) halka‑i zikrinde ve hatme‑i kübrâsında o sâbık mânâ ile o ihvân‑ı tarîkatı nazara alıp, o halkanın Serzâkiri olan Zât‑ı Ahmediye’ye (A.S.M.) müteveccih olup, اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ der, diye anladım ve hissettim ve hayâlen gördüm. Demek, tesbihât‑ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var.
Said Nursî
243
Muhbir‑i Sâdıkın haber verdiği manevî fütûhât yapmak ve zulümâtı dağıtmak zaman ve zemini hemen hemen gelmiş
Hâfız Ali’nin bu defaki mektûbunda çok mübârek ve yüksek duâsı bizi en derin rûhumuzdan mesrûr edip şükre sevketti ve her musîbet‑zedeye ve hüzün ve kederlere düşenlere mânâ‑yı işârîsiyle meded‑res ve halâskâr ve şifâdar ve medâr‑ı sürûr olan ﴿اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ﴾ ve ﴿اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا﴾ her musîbet‑zedeye baktığı gibi, bu geçen hastalık cihetiyle bize de baktığını yazıyor. Evet, Hâfız Ali (R.H.) o noktayı tam görmüş. Ben de tasdiken derim ki: Eğer o hastalık yirmi derece tezâuf etseydi, bizlere kazandırdığı neticeye nisbeten yine ucuz düşerdi ve rahmet olurdu. Fakat Hâfız Ali’nin, (R.H.) üstadı hakkında benim haddimden çok fazla isnâd ettiği meziyet ve masûmiyeti, onun masûm lisânıyla hakkımda medih olarak değil, belki bir nev'i duâ olarak tasavvur ediyoruz.
Hem Hâfız Ali’nin, Sava gibi yerler, karyeler ve Isparta, bir Medrese‑i Nuriye hükmüne geçmesi ve Risale‑i Nurun sâdık şâkirdleri hàrikulâde olarak günden güne yükselmeleri, tenevvür etmeleri, bizleri, belki Anadolu’yu, belki Âlem‑i İslâmı mesrûr ve müferrah eden bir hakikatli haber telâkki ediyoruz.
Âhir fıkrasında “Muhbir‑i Sâdıkın haber verdiği manevî fütûhât yapmak ve zulümâtı dağıtmak zaman ve zemini hemen hemen gelmiş” diye fıkrasına, bütün rûh u canımızla Rahmet‑i İlâhiye’den niyâz ve temennî ediyoruz. Fakat biz Risaletü'n‑Nur şâkirdleri ise:
Vazifemiz hizmettir, vazife‑i İlâhiye’ye karışmamak ve hizmetimizi O’nun vazifesine bina etmekle bir nev'i tecrübe yapmamak olmakla beraber‥ kemiyete değil, keyfiyete bakmak; hem çoktan beri sukùt‑u ahlâka ve hayat‑ı dünyeviyeyi her cihetle hayat‑ı uhreviyeye tercih ettirmeğe sevkeden dehşetli esbâb altında Risaletü'n‑Nurun şimdiye kadar fütûhâtı ve zındıkaların ve dalâletlerin savletlerinin kırılması ve yüzbinler bîçârelerin îmânlarını kurtarması ve herbiri yüze mukâbil binler hakîki mü'min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir‑i Sâdıkın ihbarını aynen tasdik etmiş ve vukûât isbât etmiş ve ediyor ve inşâallâh daha edecek. Hem öyle kökleşmiş ki, inşâallâh hiçbir kuvvet, Anadolu’nun sînesinden onu çıkaramaz. Tâ âhirzamanda, hayatın geniş dâiresinde asıl sâhibleri, yani Mehdi ve şâkirdleri, Cenâb‑ı Hakk’ın izniyle gelir, o dâireyi genişlendirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.
Said Nursî
244
Rumûzât‑ı Semâniye’ye ait iki risaleyi, ehemmiyetli talebelere, bir yere gönderdim
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bugünlerde Rumûzât‑ı Semâniye’ye ait iki risaleyi, ehemmiyetli talebelere, bir yere gönderdim. Yol kapandı, gitmedi. O iki risaleyi tekrar dikkatle mütâlaa ettim. Fikren dedim ki: “Bu zevkli ve güzel ve meraklı şirin bir maksada giden bu tevâfuklu yolda ne için sevkedilmeden perde indi, başka yolda sevkedildik, çalıştırıldık?”
Birden ihtar edildi ki: O gaybî esrârı açacak olan meslekten yüz derece daha ehemmiyetli ve kıymetli ve umumî ihtiyaca medâr ve herkes bu zamanda ona şiddetle muhtaç ve İslâmiyetin temel taşları olan hakàik‑ı îmâniye hazinesine hizmet etmeğe ve istifadeye zarar gelecekti. Çünkü, o esrâr‑ı gaybiye, zevkli ve meraklı olduğu için, nazarı kendine çekecekti. En büyük ve en yüksek maksad olan hakàik‑ı îmâniyeyi ikinci derecede bırakacaktı. Onun için idi ki, “Sûre‑i ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ﴾” remzinde esrâr‑ı gaybî gösterildi, birden kapandı, perde indi. Hem bu sır için idi ki, o yolda istihdam edilmedik; yalnız o meslek‑i tevâfukiyenin tereşşuhâtından Risale‑i Nurun hakkâniyetine bir imza ve cezâletine bir zînet ve hurûf‑u Kur'âniye’nin intizamından ve vaziyetinden tezâhür eden bir nev'i i'câz çıktı, daha o yolda çalıştırılmadık.
Said Nursî
245
Rüya Hakkında Isparta’ya Gönderilen Bir Fıkradır
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Hediyeniz, Kastamonu’ya geleceği ânında rüyada gördüm ki: Bizlere bir fermân‑ı şâhâne, manevî bir cânibden geliyor, kemâl‑i hürmetle ellerinde tutup bize getiriyorlar. Biz baktık ki, o fermân‑ı àlî, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân olarak çıktı. O hâlde bu mânâ kalbe geldi: Kur'ân yüzünden Risaletü'n‑Nurun şahs‑ı manevîsi ve biz şâkirdleri, bir terfî ve terakkî fermânını âlem‑i gaybdan alacağız.
Şimdi tâbiri ise, o fermânı temsîl eden masûmların kalemiyle manevî tefsir‑i Kur'ânîyi aldığımızdır. Bu rüyanın şimdiki tâbiri çıkmadan bir‑iki saat evvel, Feyzi ile Emin’in gösterdikleri tâbir dahi haktır, ehemmiyetlidir.
Hem bu medâr‑ı sürûr ve ferâh olan hediye‑i Nuriyeyi bir hiss‑i kable'l-vukû' ile benim rûhum tam hissetmiş, akla haber vermemiş idi ki, o gelmeden iki gün evvel Feyzi ve Emin’in fıkrasında beyân edilen rüyayı gördüğüm gecenin gününde, sabahtan akşama kadar ve ikinci gününde kısmen hiç görmediğim bir tarzda bir sevinç, bir sürûr hissedip mütemâdiyen bir bahâne ile ferâhımı izhâr edip otuz‑kırk defa tebessüm ile güldüm. Hem ben, hem Feyzi taaccüb ve hayret ettik. Otuz günde bir defa gülmeyen, bir günde otuz defa gülmek, bizleri hayrette bıraktı.
Şimdi anlaşıldı ki; o sürûr, o sevinç mezkûr manevî fermânı temsîl eden masûmların ve ümmîlerin kalemlerinin yazıları; nesl‑i âtînin sahâif‑i hayatlarına, Âlem‑i İslâmın sahife‑i mukadderâtına ve ehl‑i îmânın istikbâlinin defterlerine neşr‑i envâr edeceklerinin ve o masûmların hàlis ve sâfî amelleri ve hizmetleriyle sahife‑i a'mâlimizde hasenâtlarını yazıp kaydetmesinin ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin istikbâlinin mukadderâtını mes'ûdâne idâmesinin haberini veren o hediyeden ve daha gelmeden geliyordu. Ben o azîm yekûndan hisseme düşen binden bir cüz'ünü rûhen hissetmiş idim ki, beni mesrûrâne heyecana getirmişti.
246
Evet, böyle yüzer masûmların makbûl amelleri ve reddedilmez duâları, sâir kardeşlerimin defterlerine geçmesi misillû, benim gibi günahkârın sahife‑i a'mâline dahi girmesi, binler sürûr ve sevinç verebilir. Böyle karanlık bir zamanda, bu ağır şerâit altında böyle masûmâne ve kahramanâne çalışmak için, biz hem o masûmları, hem o ümmîleri, hem onların muallimlerini, hem peder ve vâlidelerini, hem köylülerini, hem Anadolu’yu, hem memleketlerini tebrik ederiz.
O mübârek masûmların ve ümmîlerin herbirisine birer hususî teşekkür ve tebriknâme yazmak elimden gelseydi yazacaktım.
Said Nursî
Emin ve Feyzi’nin Ispartalı Kardeşlerine Gönderilmiş Bir Fıkrasıdır
Isparta’da bulunan kardeşlerimize!
Latîf bir rüyanın, Kadere ait bir mes'eleyi şühûd derecesinde bize kanâat verdiği gibi, o latîf rüyanın ikinci parçası bizlere manevî bir müjde ve beşâret verdiği cihetle, siz kardeşlerimize beyân ediyoruz. Şöyle ki:
Üstadımız rüyada görüyor ki: Ben – yani Feyzi – ile beraber gezmeye çıkıyoruz. Giderken birden Üstadımıza söylüyorum ki: “Burada ben, ayının tesbihini toplayacağım.” Üstadımız da bakıyor ki, beyaz ipler gibi dolaşmış bir şey görüyor. Bu acîb, güldürecek sözümden ve ayıya tesbih isnâd etmek vaziyetimden çok şiddetli gülerek uyanmış. Uyandıktan sonra da gülmüş. Akşama kadar hiç görülmemiş bir tarzda yirmi‑otuz defa o hâdisât‑ı nevmiyeyi gülerek benimle mülâtafe etti. Münâsebeti olmayan bazı şeylerle tâbire çalıştıksa da münâsebet tutmadı. Sonra aynı ikinci günün aynı saatinde, bana benzeyen bir dost – ki rüyada Üstadıma benim sûretimde görünmüş – Üstadımızın yanına geldi, dedi ki: “Ayının yağını toplayanlardan alıp, müezzin ve tesbih yapan bir adam tavsiyesiyle mühim bir adama, her sabah hastalık için yutmasını nasıl görüyorsunuz?” Üstadımız da rüyada güldüğü gibi aynı öyle gülmüş, birden rüya hâtırına gelip, bu acîb ve aynı aynına tâbiri kemâl‑i taaccüb ve hayretle karşılayıp ona demiş: “Sakın isti'mâl etmesin!”
247
Yirmisekizinci Mektûb’un Birinci Risalesinin Altıncı Nüktesinde; rüya‑yı sâdıka, Kader‑i İlâhî herşeyi ihâta ettiğine bir hüccet‑i kàtıa hükmünde Üstadımızın binler tecrübe ile gördüğü gibi, aynen bu vâkıa dahi bizlere şühûd derecesinde kat'î isbât etti ki: “Hâdisât, vücûda gelmezden evvel mukadderdir, ma'lûmdur, muayyendir, Kader‑i İlâhî’nin mîzanlarıyla geliyor” diye bu rükn‑ü îmânîye bize gayet kat'î bir nümûne oldu.
Hem aynı rüyanın ikinci tabakasında Üstadımız görüyor ki, Risale‑i Nurun hey'etine bir fermân geliyor. Birden geldi, o kudsî fermân Kur'ân çıktı. Bunun tâbiri, aynı günün aynı tecrübe saatinde, Kur'ânın Hizbü'l‑Ekber’i ümîd edilmediği bir vakitte, ma'lûm, Âsiye Hanım’ın hânesinde etrafı tezyîn edilen Hizbü'l‑Ekber’i yüz senelik bir güzel kap içinde, o kabın üstünde sırma ile pâdişahların mühim fermânlarında tuğrâ‑i şâhâne işlenmiş olduğunu gördük. Üstadımız dedi ki: Fermân geldi diye Kur'ân çıktı. Şimdi de, Kur'ânın Hizbü'l‑Ekber’i geldi. Üstünde fermân tuğrâsı bulunduğundan, Risale‑i Nurun hey'etine beşâretli ve medâr‑ı feyz ve terakkî bir fermân‑ı Rabbânî hükmüne geçeceğini Rahmet‑i İlâhiye’den bekliyoruz. Bu tâbirden sonra ikinci günü, sizin çok kıymetdâr hediyeniz hakîki tâbirini güneş gibi meydâna çıkardı.
Orada bulunan umum kardeşlerimize selâm, arz‑ı hürmet eder, duâlarınızı isteriz.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenEmin, Feyzi
248
Isparta’ya Gönderilen Bir Mektûb
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Namaz tesbihâtının sırrına göre, nasıl ki namazdan sonra tesbih ve zikir ve tehlil ile hatme‑i muazzama-i Muhammediye (A.S.M.) ve zikir ve tesbih eden ve rû‑yi zemin kadar geniş bir halka‑i tahmîdât-ı Ahmediye (A.S.M.) dâiresine tasavvuran ve niyeten girmek, medâr‑ı füyûzât olduğu gibi, biz dahi Risaletü'n‑Nurun geniş dâiresine ve halka‑i envârında ders alan ve çalışan binler masûm lisânların ve mübârek ihtiyarların duâlarına ve a'mâl‑i sâlihalarına hissedar olmak ve âmîn demek hükmünde olan tayy‑ı mekân ederek, gıyâben omuz omuza, diz dize bulunmak hayâliyle ve niyetiyle ve tasavvuruyla kendimizi fevkalhad bahtiyar biliyoruz. Hususan âhir ömrümde böyle kıymetdâr, masûm, manevî evlâdları ve yüzer Abdurrahmanları bulmak, benim için dünyada bir Cennet hayatı hükmüne geçiyor.
Geçen Ramazan‑ı Şerîfte hastalık münâsebetiyle herbir kardeşim benim hesabıma bir saat çalışmasının büyük bir neticesini ayne'l‑hak ve hakkalyakìn gördüğümden, böyle duâları reddedilmez masûmların ve mübârek ihtiyarların ve üstadlarının benim hesabıma olan duâları ve çalışmaları, benim Risale‑i Nura hizmetimin uhrevî bir netice‑i bâkiyesini dünyada gösterdi.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
249
Risale‑i Nurun Küçük ve Masûm Şâkirdleri
Risale‑i Nurun küçük ve masûm şâkirdlerinden elli‑altmış talebenin yazdıkları nüshaları bize de gönderilmiş, biz de o parçaları üç cild içinde cem'ettik, hem o masûm şâkirdlerin bazılarını isimleriyle kaydettik.
Meselâ: Ömer (onbeş yaşında), Bekir (dokuz yaşında), Hüseyin (onbir yaşında), Hâfız Nebi (oniki yaşında), Mustafa (ondört yaşında), Mustafa (onüç yaşında), Ahmed Zeki (onüç yaşında), Ali (oniki yaşında), Hâfız Ahmed (oniki yaşında). Bu yaşta daha çok çocuklar var, uzun olmasın diye yazılmadı.
İşte bu masûm çocukların Risaletü'n‑Nurdan aldıkları derslerinin ve yazdıklarının bir kısmını bize göndermişler, biz de onların isimlerini bir cetvelde dercettik. Bunların bu zamanda bu ciddi çalışmaları gösteriyor ki: Risaletü'n‑Nurda öyle manevî bir zevk ve câzibedâr bir nur var ki; mekteblerdeki çocukları okumağa şevkle sevketmek için icâd ettikleri her nev'i eğlence ve teşviklere galebe edecek bir lezzet, bir sürûr, bir şevk Risaletü'n‑Nur veriyor ki, çocuklar böyle hareket ediyorlar. Hem bu hâl gösteriyor ki: Risaletü'n‑Nur kökleşiyor, inşâallâh daha hiçbir şey onu koparamayacak, ensâl‑i âtiyede devam edecek.
Aynen bu masûm küçük şâkirdler gibi, Risaletü'n‑Nurun câzibedâr dâiresine giren ümmî ihtiyarların dahi, kırk‑elli yaşından sonra Risaletü'n‑Nurun hatırı için yazıya başlayıp, yazdıkları kırk‑elli parçayı iki‑üç mecmua içinde dercettik. Bu ümmî ihtiyarların ve kısmen çoban ve efelerin bu zamanda, bu acîb şerâit içinde herşeye tercihen Risale‑i Nura bu sûretle çalışmaları gösteriyor ki: Bu zamanda Risaletü'n‑Nura ekmekten ziyâde ihtiyaç var ki; harmancılar, çiftçiler, çobanlar, yörük efeleri, hâcât‑ı zarûriyeden ziyâde Risalei'n‑Nura çalışmaları, Risaletü'n‑Nurun hakkâniyetini gösteriyorlar.
Bu cildde az, sâir altı cild‑i âherde masûmların ve ihtiyar ümmîlerin yazılarının tashihinde çok zahmet çektim, vakit müsâade etmiyordu. Hâtırıma geldi ve ma'nen denildi ki: Sıkılma, bunların yazıları çabuk okunmadığından, acelecileri yavaş yavaş okumağa mecbur ettiğinden, Risale‑i Nurun gıdâ ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl, hem kalb, hem rûh, hem nefis, hem his hisselerini alabilirler. Yoksa, yalnız akıl cüz'î bir hisse alır, ötekiler gıdâsız kalabilirler. Risale‑i Nur, sâir ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü ondaki îmân‑ı tahkîkî ilimleri, başka ilimlere ve mârifetlere benzemez, akıldan başka çok letâif‑i insaniyenin de kût ve nurlarıdır.
250
Elhâsıl: Masûmların ve ümmî ve ihtiyarların noksan yazılarında iki fâide var:
Birincisi: Teennî ve dikkatle okumağa mecbur etmektir.
İkincisi: O masûmâne ve hàlisâne samîmî ve tatlı dillerinden, derslerinden, Risale‑i Nurun şirin ve derin mes'elelerini lezzetli bir hayretle dinlemek ve ders almaktır.
Said Nursî
Isparta’ya Gönderilen Bir Fıkradır
Risaletü'n‑Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şâkirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetdâr neticeye mukâbil fiat olarak, o şâkirdlerden tam ve hàlis bir sadâkat ve dâimî sarsılmaz bir sebat ister. Evet, Risaletü'n‑Nur onbeş senede medresede kazanılan kuvvetli îmân‑ı tahkîkîyi onbeş haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığına, yirmi senede yirmi bin zât tecrübeleriyle şehâdet ederler.
Hem, iştirâk‑i a'mâl-i uhreviye düsturuyla, herbir şâkirdinin, herbir günde binler hàlis lisânlarıyla edilen makbûl duâları‥ ve binler ehl‑i salâhatin işledikleri a'mâl‑i sâlihanın misil sevâblarını kazandırıp, herbir hakîki sâdık ve sebatkâr şâkirdini amelce binler adam hükmüne getirdiğini‥ kerâmetkârâne ve takdirkârâne İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç ihbarı ve kerâmet‑i gaybiye-i Gavs-ı A'zam’daki (K.S.) tahsinkârâne ve teşvikkârâne beşâreti‥ ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kuvvetli işâretiyle o hàlis şâkirdler, ehl‑i saâdet ve ashâb‑ı Cennet olacaklarına müjdesi pek kat'î isbât ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiat ister.
251
Mâdem hakikat budur; Risale‑i Nur dâiresinin yakınında bulunan ehl‑i ilim ve ehl‑i tarîkat ve sofî meşreb zâtlar, onun cereyanına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen sermâyeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlenmesine çalışmak ve şâkirdlerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan enâniyetini – tam bir havuzu kazanmak için – o dâiredeki âb‑ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve elzemdir. Yoksa başka bir çığır açmakla hem o zarar eder, hem bu müstakîm ve metîn cadde‑i Kur'âniyeye bilmeyerek zarar verir, belki zındıkaya bilmeyerek bir nev'i yardım hesabına geçer.
Said Nursî
Latîf Bir Tevâfuka İşâret Eden Bir Fıkradır
Otuzaltı yapraktan ibaret ve İmâm‑ı Ali’nin fevkalâde takdirine mazhar olan Otuzikinci Söz’ün, kendi kendine gelen beşbin yediyüz onbeş tevâfuku, Risaletü'n‑Nurun bu havâlideki gayet mühim bir talebesi olan Ahmed Nazîf’in nüshasında çıkmıştır. Demek o risalenin hatt‑ı hakîkisine rastgelmiş ki, bu hàrika kerâmeti göstermişler.
Hem iki Husrev’i Risale‑i Nur dâiresine ve Bekir Sıdkı’ya kerâmetini gösterip îmâna getiren ve tılsım‑ı kâinâtın üçte birisini halleden, onbeş yapraktan ibaret olan Otuzuncu Söz’üne kahraman Nazîf’in nüshasında tekellüfsüz üçbin sekizyüz otuzbeş tevâfuku… Biz, gözümüzle bu kerâmet‑i tevâfukiye-i Nuriyeyi gördük. (Hâşiye)
Halîl, Hilmi, Salâhaddin, Emin, Feyzi Said Nursî
Hâfız Mustafa’nın Bir Fıkrasıdır
Azîz Üstadım!
O cereyanın hücumu ânında köyümüzde nahiye müdürü ve daha – zâhiren – mühim memurlar bulunduğu hâlde, şifâhen isimlerimizle ihbar edip taharrî ettirmek istedikleri hâlde, Hazret‑i Esedullâh Ali (Kerremallâhu Vechehu) ve Gavs‑ı A'zam gibi çok manevî Üstadlarımızın manevî yardımlarıyla akîm kalıp; hattâ o memurları aleyhimize değil, lehimize – manevî darbeleriyle – çevirdiler. اَلْفُ اَلْفِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
252
Mektûbu mütâlaa ettik. Acîbdir ki, bizim kusurumuzdan ve ufacık ihtiyatsızlığımızdan gelen o te'sirsiz cereyanı haber veriyor gördük. Çünkü: “Bir kısım avâm‑ı nâs ve bid'alara tâbi bir kısım ulemâ‑i zâhir, hakikaten kendilerinin pis ve dalâlet bataklığından giden yollarında arkadaşlık etmeyen ve bir cadde‑i kübrâyı bulan Risaletü'n‑Nur şâkirdlerini zemmediyor” diye sizden gelen o mektûb haber veriyordu. Hakikaten öyle oldu. Mektûbdan bir gün sonra, merakı mûcib üzerimizde hiçbir te'sir kalmadı.
TalebenizHâfız Mustafa
Emin ve Feyzi’nin Isparta’daki Kardeşlerine Yazdığı Bir Fıkradır
Evet, Isparta’da bulunan kardeşlerimizin haber verdikleri bu ehemmiyetli hâdise‑i taarruziyeye teşebbüs vukû'u zamanında muhâberemiz kesildiği hâlde, mütemâdiyen her vakit Üstadımız, aynı taarruza ma'rûz bulunuyoruz gibi, bizi – yani Feyzi ve Emin’i – îkaz ediyordu. “Dikkat ediniz, dört cihetle bize taarruz var; demir gibi sebat ediniz, bir halt edemezler.” Biz de bakıyorduk ki, bizde bir şey yok, hissetmiyorduk.
Hem o gaybî hâdiseyi bertaraf etmek için mutâbık bir mektûb bize yazdırdı, size gönderildi.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenEmin, Feyzi
253
Hulûsi Bey’in Bir Fıkrasıdır
“Lâhika”nın bu defa irsâl buyurulan kısmını aldım. Lehü'l‑hamd kudsî vazifede istihdamımız devam ediyor. Hakikaten insan, seyyidinin mütenevvi' hizmetleri arasında böyle nurlu ve nurânî hizmette bulundurulmasını hissedince, zâten ücretini peşin alan bir köle olduğunu da nazar‑ı dikkate alınca, bütün zerrât‑ı kâinât kadar dil ile hamdetmek istiyor. Yani kalbinde yanan Elhamdülillâh kandili, herşeyi müsebbih ve hâmid gösteriyor ve güzel bir niyetle, o hâmidlerin hamdini ve müsebbihlerin tesbihini ve o şâkirlerin şükrünü beraberce seyyidine takdime bir iştiyak hissediyor.
Nurlu ve kudsî mektûblarınız yekdiğerini takib ettikçe, hakikaten tahkîkî îmânın kemâle doğru seyran ettiği görülüyor. Bu âciz kardeşiniz şüphesiz bir sûrette îmân ettim ki: Şerîat‑ı Garrâ-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakàikına, rûhuna nüfûz etmenin en kısa, en hatarsız, en zevkli tarîki, Risalei'n‑Nura intisabladır.
Evet, bahtiyar odur ve ona derler ki: Risaletü'n‑Nura intisab etmiş, bütün mü'minleri kendisine tam hakîki kardeş bilip, bu zulmetli asırda îmân‑ı tahkîkî nuruyla Cadde‑i Kübrâ-yı Ahmediyeyi (A.S.M.) buluyor. Nihâyetsiz şekillere, karışıklıklara rağmen “Bismillâh” ile açılan Risaletü'n‑Nur kapısından girince, tıfl iken “Ümmetî” diyen Şefî'ini ciddi sevmek, yani Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ' eylemenin muaccel mükâfâtı olarak buluyor. Her emri işlerken, bu emri cânib‑i Haktan bu ümmete getireni; her nehyi yapmamağa cebrederken, bu nehyi taraf‑ı İlâhî’den bu ümmete getireni düşüne düşüne, derslerde geçtiği gibi, bütün ömür dakikaları ibâdet olabilir. Ve O Habîb‑i Hudâ, O Şefî'‑i Rûz-i Cezayı her işinde nümûne etmek azminden mütevellid muhabbet, O Habîbin bulunduğu âleme göçmeyi sevdirecek hâle getiriyor ve böylece مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا sırrı tezâhür ediyor. Tezekkür‑ü mevt veya râbıta‑i mevt تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ
254
Elhâsıl: Ne ararsak, hep Risaletü'n‑Nurda güneş gibi görünüyor. Risaletü'n‑Nur şâkirdleri dikkat etseler, daha bu fânî âlemde iken Livâü'l‑Hamd-i Ahmedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) altında bulunduklarını inâyet‑i Hak’la anlarlar.
Âcizâne fehmedebildiğim şu ânda kalbime gelen hakikatlere istinâden diyeceğim ki: Bu dalâlet ve bid'aların ve dinsizliğin tâun ve vebâdan daha ziyâde ve daha şiddetli sârî illetlerine karşı, Risaletü'n‑Nurun getirdiği ve ta'lim ve tefhim ettiği çok hakikatlerden Sünnet‑i Ahmediyeye (A.S.M.) temessük dersini en hakîki olarak alan, Risaletü'n‑Nur şâkirdleridir. Onlar bu temessük ve intisablarının, – iki kere iki dört eder kat'iyyetinde mazhar oldukları inâyet‑i Rabbâniye şehâdetiyle – muaccel mükâfâtlarını görüyorlar. Yani: Burada sünneti ile, dalâlet ve bid'at ve dinsizlik ateşlerinden kurtaran, mensûb olduğumuz Şerîatın Mübelliği; burada halâs ve mukâvemetle, âhir hayatımızda îmân ile, haşr‑i ekberde şefâatiyle inşâallâh ebedî sevindirecektir diyorlar, diye biliyorlar. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
255
Mâdemki böyle olmuştur; o hâlde şüphesiz Risaletü'n‑Nurun intişarındaki maksad, şu zamanın insanlarına tahkîkî îmânı ders vermek, mütehayyirlerini kurtarmak, müteharrîlerini takviye ve tarsin etmek, zındıka ve ehl‑i ilhâdı iskât ve ilzam etmektir. Amma fitne ateşleri âfet hâlini alan bu zamanda, cam ile elmasın beraber satıldığı bir çarşıda bu mübârek Nurları, yani şânında ﴿اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ﴾ buyurulan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakîki tefsirleri olan Risaletü'n‑Nurun hakaretten sıyâneti için, hem سِرًّا تَنَوَّرَتْ sırr‑ı tenvirini Rahîm ve Kerîm Rabbimiz irâde ve takdir buyurmuş.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenHulûsi
Halîl İbrahim’in Risale‑i Nura Hitâben Yazdığı Bir Fıkradır
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الرِّسَالَةِ النُّورِيَّةِ Şümûs‑u Kur'ânın envârlarından in'ikâs eden ecrâm‑ı ulviye, seyyârât ve sevâbit‑i kevkebiye ve ezhâr‑ı müzeyyene-i ravza-i safâiye ve hakàik‑âşinâ ile memlû dürr‑i meknûne اَلْمُؤَيَّدُ بِالدَّلَائِلِ الْعَقْلِيَّةِ وَالتَّسْل۪يمِيَّةِ olan Risale‑i Nuriye, esrâr‑ı Kitabullâh, âlemi ziyâlandırdı ve inşâallâh dâimî ziyâlandıracaktır. Ve öyle bir şâheserdir ki, selef‑i sâlihînin eserlerinin sonunda gelmekle hepsinden ileridedir. Öyle mebzûl bir feyz var ki, en zulmetli kalbleri dahi nur‑u îmân ile nurlandırır. Ve öyle bir mârifet‑i İlâhiye’yi serd ve beyân eyler ki, körlere bile gösterdi.
256
O, benim gözümün nuru, kalbimin sürûru, gönlümün bülbülü, rûhumun gıdâsı, letâifimin incilâsı, canımın canı… Ben onun herbir hakikatine bin can versem, inşâallâh bir cana mukâbil bâkîde bin can alacağım. O, benim kabirde enîsim, berzahta refîkim ve mîzanda a'mâlim, Sırat’ta Burâk’ım, Cennet’te yoldaşım…
Ben onun hakkında nasıl ta'rif edebilirim? Yirmisekizinci Mektûb’da serdedilen وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِمُحَمَّدٍ fehvâsınca ben de derim: وَمَا مَدَحْتُ رِسَالَةَ النُّورِ بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِرِسَالَةِ النُّورِ
Hem ne haddime düşmüş ki, o menşûr‑u Kur'ân’dan bahsedeyim! Olsa, olabilse bu fakir, ondan istişfâ (اِسْتِشْفَاءْ) ve istişfa' ( اِسْتِشْفَاعْ ) ve istifaza edebilir. Şöyle ki:
اَگَرْ نَه خَواهِى دَادْ نَه دَادِى خَواهْ kaidesince rızâ‑yı Bârî’nin kendisinden hoşnud ve râzı olmasını isteriz. Ve onun nuruyla dünyada bütün Âlem‑i İslâmın nurlanmasını isteriz. Ve talebelerinin dünyada birer arslan ve âhirette birer sultan olmasını ve Livâü'l‑hamd sancağının altında, önünde Üstadımızla bütün talebeleriyle varmak isteriz.
257
Elhâsıl: İstemesini bilmediğim için maddî ve manevî bütün rızık ve ihtiyaçlarımızın verilmesini, Üstadımın istemesini isteriz. Orada kardeşlerimizin, başta Üstadımız olarak, cümlesine ayrı ayrı selâmlarla sıhhat ve âfiyette berdevam olmasını isteriz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يTalebenizHalîl İbrahim
Risale‑i Nurun mühim erkânından bulunan ve bu ayn‑ı hakikat olan mektûbunu bizlere gönderen Halîl İbrahim kardeşimizin sözlerini âciz lisânım söylemeğe ve âtıl kalemim yazmağa muktedir değilse de, her hususta bu mübârek kardeşimizin fikrine bütün rûh u canımla iştirâk ediyorum. Hem kalbime bakıyordum, bu mektûbu yazarken lisânıma tercümân olamayan kalbim de aynen bu medhe ma'nen iştirâk edip, beraber o kardeşimle söyler gibi hissedip telezzüz ederdim. Eğer söyleyebilseydim, ben de böyle söylerdim.
Feyzi
258
Risale‑i Nur âfât-ı semaviyenin def' ve ref'ine vesiledir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu yeni hâdise‑i taarruziyeden müteessir olmayınız. Çünkü, mükerrer tecrübelerle, Risaletü'n‑Nur inâyet altındadır. Hiçbir tâife, şimdiye kadar böyle ehemmiyetli hizmette bizler kadar az meşakkat ile kurtulan olmamış.
Hem geçen Ramazandaki hastalığım ve Eskişehir’deki musîbetimiz gibi çok vâkıalarla; zâhirî sıkıntılı, meşakkatli hâlât altında Risaletü'n‑Nurun fâidesine ait inkişafatı ve daha te'sirli fütûhâtı görülmüş. İnşâallâh, bu sıkıntılı hâdise dahi münâfıkların aks‑i maksûduyla Risale‑i Nurun fütûhâtını başka bir mecrâda teshîle vesile olur.
Beşinci Şuâ ellerine geçmesi ehemmiyetlidir. Fakat bunda bir hikmet var. Belki onlara kendi mesleklerini bildirmek ve Cehennem’e gidenin mâhiyetini bilmek için fevkalâde ve iktidarımız haricinde bir kazâ‑yı İlâhî diye, Cenâb‑ı Hakk’ın hikmetine ve inâyetine ve hıfzına i'timâd edip, merak etmeyiniz.
Hem siz, hem onlar bilsinler ki: Sadaka belâyı def'ettiği gibi, Risaletü'n‑Nur Anadolu’dan, hususan Isparta ve Kastamonu’dan âfât‑ı semâviye ve arziyeyi def' ve ref'ine vesiledir.
Evet, Sabri’nin ﴿يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي… وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ… الخ﴾ âyetinden istihrâc ettiği mânâ haktır ve mutâbıktır.
259
Evet, Risale‑i Nur, Sefîne‑i Nuh gibi Anadolu’yu Cebel‑i Cûdî hükmüne getirip, küre‑i arzın yangınından ve tûfânından kurtulmasına sebebdir. Çünkü, za'f‑ı îmândan gelen tuğyan ekserî musîbet‑i âmmeyi celbettiği gibi, îmânı fevkalâde kuvvetlendiren Risaletü'n‑Nur, o musîbet‑i âmmeyi dâiresinin haricine bırakmağa Rahmet‑i İlâhiye tarafından vesile oldu.
Bu ehl‑i îmân, bu Anadolu halkı Risaletü'n‑Nura girmeseler de, ilişmesinler. Eğer ilişseler, yakında bekleyen yangınlar, tûfânlar, tâunların istilâsına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Mâdem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onlar da bizim bu derece âhiretimize karışmaları, onlara felâket getirmek ihtimali kavîdir.
İşte bu sekiz aydır, hususan bu heyecan veren bu hâdiselerle beraber, şimdi yanımda bulunan Feyzi ile Emin ve bütün dostlar şâhiddir ki; bu sekiz ay zarfında bir tek defa ne Harb‑i Umumî, ne de siyaseti sormamışım. Ve odamda işitilen radyoyu da üç senedir dinlemedim. Hâlbuki ben, binler adam kadar dünyaya bakmak münâsebetim var. Demek bize ilişen, doğrudan doğruya îmâna tecâvüz eder. Onları Cenâb‑ı Hakk’a havâle ediyoruz.
Hem ehl‑i siyasetle hiçbir münâsebetimiz olmadığı hâlde, kat'î bilsinler ki: Bu memlekette, bu asırda, bu milleti anarşilikten, tereddî ve tedennî‑i mutlaktan kurtaracak yegâne çare, Risaletü'n‑Nurun esâsâtıdır.
Bu hâdisede sıkıntı çeken masûmlar ve üstadları bilsinler ki: Ağır şerâit altında bir saat nöbet, bir sene ibâdet ve bir saat hakîki tefekkür‑ü îmânî, bir sene tâat hükmüne geçtiği gibi, inşâallâh onların sıkıntıları da öyle sevâba medâr olur. Onlar da, merak edip teessür ile değil, ferâh ve sürûr ile karşılamalı. Fakat Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın iki kere سِرًّا بَيَانَةً… سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesine binâen, biz her vakit ihtiyatlı olmak ve tam sakınmak vaziyetini muhâfaza etmeğe mükellefiz. Risale‑i Nurun mensûbları, şuûr ve ihtiyarları haricinde birbiriyle münâsebetdâr, birbirinin hâdiseleriyle alâkadar olduğuna bir delil de bugünlerde oldu. Şöyle ki:
260
Oradaki hâdisenin vukû'undan bugüne kadar, buradaki muhtelif tabakalardaki talebelerin vaziyetleri, ehemmiyetli bir hâdise yüzünden değişmiş gibi çekinmek ve münâfıkların nazarını kendilerine ve bizlere celbetmemek için tevakkuf devresi geçti. Hem Nazîf gibi bir çok zâtın rüyalarının tâbirleriyle, sizin hâdiseniz olduğunu anladık.
Umum kardeşlerimize birer birer, hususan musîbet‑zedelere selâm ve duâ ediyoruz. Cenâb‑ı Hak, onları çabuk kurtarıp, (Hâşiye) vazifelerinin başlarına geçirsin, âmîn!
KardeşinizSaid Nursî
Risale‑i Nurun Mühim Bir Rüknü Olan Hâfız Ali’nin (R.H.) Bir Fıkrasıdır
Azîz Üstadım, Efendim!
“Bu acîb zamanın en büyük tehlikesi, Hadîs‑i Şerîfle sâbit olan, âhirzamanda çok ehl‑i sefâhet ve gaflet dünyadan îmânsız çıkmak yarasını lisân‑ı Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’la, kabre îmân ile girmek ilâcıyla tedâvi eden, Risaletü'n‑Nur şâkirdlerine bir hüccet‑i kàtıa bahşeden Risaletü'n‑Nura hizmet, acaba âciz insanların cüz'î ve fazl‑ı İlâhî ile hizmetleri nasıl mukàbele eder; belki her iki cihetle bir fazl‑ı İlâhîdir” beyân buyurulduktan sonra, nasıl gecenin zulümâtında yanan bir nur ve bir ziyâ lisân‑ı hâl-i şevkiyle bütün rûh sâhiblerini, hattâ en küçük pervâneleri dahi zulümâttan nura çağırıp çıkardığı gibi, Risaletü'n‑Nur dahi lisân‑ı hâl ve kàl ile, şerîat kılıncıyla ma'nen i'dâm olmamış ve zulümâtta boğulup ölmemiş ehl‑i ilim ve ehl‑i tarîkatı dâvet etmesi, onun Rahîm ismine mazhariyeti şe'nindendir.
İki Hâtıradan Birincisi: İhtiyare hanımlar hakkında ve her zamanda nüfûzunu ve kat'î te'sirini gördüğümüz Hadîs‑i Şerîfin beyân buyurulması, bizleri ve çok alâkadar kadınları sevindirdi. Cenâb‑ı Hak, sizden ebeden râzı olsun, âmîn!
261
İkinci Hâtıra: Gaflet sâikasıyla veya gözsüz, el yardımıyla, bazıların elmas yerine cam parçası aldığı gibi, saâdet‑i ebediye dükkânı olan Risaletü'n‑Nurdan saâdet‑i dünyeviye aramağa gelenleri îkaz ve irşad fıkralarınız, gece‑gündüz yol gözleyen umum Risaletü'n‑Nur şâkirdlerini mesrûr eyledi.
Talebeniz Hâfız Ali (R.H.)
Benim gibi bir neferin, ağırlaşmış müşîriyet makamında ancak dümdârlık vazifesi var
Mustafalar, Küçük Ali, Mübârek ve Münevver Kardeşler!
Mektûbunuz, Büyük Ali’nin mektûbu gibi, acîb bir hakikati beyân ediyor. O hakikat, Risaletü'n‑Nur hakkında haktır. Fakat benim haddim değil ki, o hududa gireyim.
عُلَمَاءُ اُمَّت۪ي كَاَنْبِيَاءِ بَن۪ي اِسْرَائ۪يلَ fermân etmiş. Gavs‑ı A'zam Şah-ı Geylânî (K.S.), İmâm‑ı Gazâlî (K.S.), İmâm‑ı Rabbânî (K.S.) gibi hem şahsen, hem vazifeten büyük ve hàrika zâtlar, bu hadîsi kıymetdâr irşadlarıyla ve eserleriyle fiilen tasdik etmişler. O zamanlar bir cihette ferdiyet zamanı olduğundan, Hikmet‑i Rabbâniye onlar gibi “ferîd”leri ve kudsî dâhîleri ümmetin imdâdına göndermiş.
Şimdi ise aynı vazifeye, fakat müşkülâtlı ve dehşetli şerâit içinde, bir şahs‑ı manevî hükmünde bulunan Risaletü'n‑Nuru ve sırr‑ı tesânüdle bir ferd‑i ferîd mânâsında olan şâkirdlerini, bu cemâat zamanında o mühim vazifeye koşturmuş. Bu sırra binâen, benim gibi bir neferin, ağırlaşmış müşîriyet makamında ancak dümdârlık vazifesi var.
Said Nursî
262
Risaletü'n‑Nurun hey'et-i mecmuasının, sâir şahsî büyük mürşidler gibi azîm kerâmetleri vardır
Evet, bu asrın ehemmiyetli ve manevî ve ilmî bir mürşidi olan Risaletü'n‑Nurun hey'et‑i mecmuası, sâir şahsî büyük mürşidler gibi kendine muvâfık ve hakikat‑i ilmiyesine münâsib birkaç nev'ide ve bilhassa hakàik‑ı îmâniyenin izhârında, intişarında azîm kerâmetleri olduğu gibi; üç kerâmet‑i zâhiresi bulunan “Mu'cizât‑ı Ahmediye” (A.S.M.), “Onuncu Söz”, “Yirmidokuzuncu Söz” ve “Âyetü'l‑Kübrâ” gibi çok risaleleri dahi, herbiri kendine mahsûs kerâmetleri bulunduğunu çok emâreler ve vâkıalar bana kat'î kanâat vermiş. Hattâ sekerâtta bulunan talebelerine, îmânını kurtarmak için, mürşid gibi yetiştiğine müteaddid vâkıalar şübhe bırakmıyor.
Hem bir saat tefekkür bir sene ibâdet‑i nâfile hükmünde, bir misâl “Hizbü'l‑Ekber”dir diye müşâhede ettim ve kanâat getirdim.
Bir Suâl‑cevab Olarak Yazdığım Bir Fıkrayı, Size de Fâidesi Olur İhtimaliyle Beyân Ediyorum
Şöyle ki: Evliyâ dîvânlarını ve ulemânın kitaplarını çok mütâlaa eden bir kısım zâtlar tarafından soruldu: “Risalei'n‑Nurun verdiği zevk ve şevk ve îmân ve iz'ân onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?”
Elcevab: Eski mübârek zâtların ekserî dîvânları ve ulemânın bir kısım risaleleri, îmânın ve mârifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında, îmânın esâsâtına ve köklerine hücum yok idi ve erkân‑ı îmân sarsılmıyordu.
Şimdi ise, köklerine ve erkânına şiddetli ve cemâatli bir sûrette taarruz var. O dîvânlar ve risalelerin çoğu, hàs mü'minlere ve ferdlere hitâb ederler. Bu zamanın dehşetli taarruzunu def'edemiyorlar.
263
Risale‑i Nur ise, Kur'ânın bir manevî mu'cizesi olarak îmânın esâsâtını kurtarıyor ve mevcûd ve muhkem îmândan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak bürhânlar ile îmânın isbâtına ve tahakkukuna ve muhâfazasına ve şübehâttan kurtarmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ekmek gibi, ilâç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.
O dîvânlar derler ki: “Velî ol, gör, makàmâta çık, bak; nurları, feyzleri al.”
Risale‑i Nur ise der: “Her kim olursan ol, bak, gör; yalnız gözünü aç, hakikati müşâhede et, saâdet‑i ebediyenin anahtarı olan îmânını kurtar.”
Hem Risaletü'n‑Nur, en evvel tercümânının nefsini iknâa çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs‑i emmâresini tam iknâ eden ve vesvesesini tamamen izâle eden bir ders, gayet kuvvetli ve hàlistir ki, bu zamanda cemâat şekline girmiş dehşetli bir şahs‑ı manevî-i dalâlet karşısında tek başıyla gâlibâne mukàbele eder.
Hem Risaletü'n‑Nur, sâir ulemânın eserleri gibi yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermiyor ve evliyâ misillû yalnız kalbin keşif ve zevkiyle hareket etmiyor; belki aklın ve kalbin ittihâd ve imtizacı ve rûh ve sâir letâifin teâvünü ayağıyla hareket ederek evc‑i a'lâya uçar, taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişemediği yerlere çıkar, hakàik‑ı îmâniyeyi kör gözüne de gösterir.
Said Nursî
264
Manevî Bir İhtar ile Bir‑iki İnce Mes'eleyi Yazıyorum
Birincisi
Geçen sene Ramazan‑ı Şerîfte Ehl‑i Sünnetin selâmeti ve necâtı için edilen pek çok duâların şimdilik âşikâre kabûlleri görünmemesine, hususî iki sebeb ihtar edildi.
Birinci Sebeb: Bu asrın acîb hàssasındandır ki: Elması elmas bildiği hâlde, camı ona tercih eder. Bu asırdaki ehl‑i îmânın fevkalâde sâfderunluğu ve dehşetli cânîleri âlîcenâbâne afvetmesi ve bir tek haseneyi, binler seyyiâtı işleyen ve binler manevî ve maddî hukuk‑u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nev'i tarafdâr çıkmasıdır. Bu sûretle ekall‑i kalîl olan ehl‑i dalâlet ve tuğyan, sâfdil tarafdâr ile ekseriyet teşkil ederek; ekseriyetin hatâsına terettüb eden musîbet‑i âmmenin devamına ve idâmesine, belki teşdidine kader‑i İlâhî’ye fetvâ verirler, “Biz buna müstehakız” derler.
Evet, elması bildiği hâlde, yalnız zarûret‑i kat'iyye sûretinde şişeyi ona tercih etmeğe ruhsat‑ı şer'iye var. Yoksa küçük bir ihtiyaçla veya tama' veya hafif bir korku ile tercih edilse, eblehâne bir cehâlet ve hasârettir; tokada müstehak eder. Hem âlîcenâbâne afvetmek ise: Yalnız kendine karşı cinayeti afvedebilir; kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkaların hukukunu çiğneyen cânîlere afüvkârâne bakmağa hakkı yoktur, zalemeye şerîk olur.
İkinci Sebeb: İzin olmadığından yazılmadı.
İkinci Mes'ele
Kardeşlerim! Eskişehir Hapishânesinde, âhirzamanın hâdisâtı hakkında gelen rivâyetlerin te'villeri mutâbık ve doğru çıktıkları hâlde ehl‑i ilim ve ehl‑i îmân onları bilmemelerinin ve görmemelerinin sırrını ve hikmetini beyân etmek niyetiyle başladım, bir‑iki sahife yazdım, perde kapandı, geri kaldı.
265
Bu beş senede beş‑altı defa aynı mes'eleye müteveccih olup muvaffak olamıyordum. Yalnız o mes'elenin teferruâtından bana ait bir mes'eleyi beyân etmek ihtar edildi. Şöyle ki:
Hürriyetin bidâyetinde, Risaletü'n‑Nurdan çok evvel, kuvvetli bir ümîd ve i'tikàd ile, ehl‑i îmânın me'yûsiyetlerini izâle için “İstikbâlde bir ışık var, bir nur görüyorum” diye müjdeler veriyordum. Hattâ hürriyetten evvel talebelerime beşâret ederdim. Tarihçe‑i Hayat’ımda Abdurrahman’ın yazdığı gibi, “Sünûhât” misillû risalelerde dahi, “Ben bir ışık görüyorum” diye dehşetli hâdiselere karşı o ümîd ile dayanıp mukàbele ederdim. Ben de herkes gibi, o ışığı siyaset âleminde ve hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’de ve çok geniş bir dâirede tasavvur ediyordum. Hâlbuki hâdisât‑ı âlem, iki Harb‑i Umumî ile beni o gaybî ihbarda ve beşârette bir derece tekzîb edip ümîdimi kırdı.
Birden bir ihtar‑ı gaybî ile, kat'î kanâat verecek bir sûrette kalbime geldi ki: “Ciddi bir alâka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin ‘ışık var, bir nur göreceğiz’ diye müjdelerin te'vili ve tefsiri ve tâbiri sizin hakkınızda, belki îmân cihetiyle Âlem‑i İslâm hakkında dahi ehemmiyetli Risaletü'n‑Nurdur. Bu bir ışıktır ki, seni şiddetli alâkadar etmiş idi. Ve bu bir nurdur ki, eskide tahayyül ve tahmininle geniş dâirede, belki siyaset âleminde gelecek mes'ûdâne ve dindarâne hâletlerin ve vaziyetlerin mukaddimesi ve müjdecisi iken, bu muaccel ışığı o müeccel saâdet tasavvur ederek, eski zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordun.
Evet, otuz‑kırk sene evvel, bir hiss‑i kable'l-vukû' ile hissettin. Fakat nasıl kırmızı bir perde ile siyah bir yere bakılsa karayı kırmızı görür, sen dahi doğru gördün, fakat yanlış tatbik ettin, siyaset câzibesi seni aldattı.”
S. N.