34
Sadâkatte Meşhûr Olan Barlalı Süleyman’ın Vazife‑i Sadâkatini Tamamıyla Yapan Isparta Süleymanı Rüşdü’nün Bir Fıkrasıdır
Azîz Üstadım!
Kardeşlerimin “Yirmiyedinci Mektûb”a giren fıkralarını, kendi fikrime ve hissiyatıma muvâfık bulduğumdan, onlar bu nokta‑i nazardan kendi fıkralarımdır diye başka fıkra yazmağa lüzum görmedim. Fakat bu âhirlerde Risale‑i Nurun kerâmetine temâs eden bazı hâdiseler benimle de münâsebetdâr olarak vücûda geldiğinden, ondan bir ihtar hükmünde idi ki, onlar münâsebetiyle benim de bir hususî fıkram kardeşlerimin hususî fıkraları içine girsin diye o hâdiselerden bazı latîf tevâfukâtı ve bazı rüya‑yı sâdıkayı ve birkaç hâdiseyi yazıyorum.
Bu rüyalar, birbirine yakın ve birkaç gün zarfında görülmüş ve Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm içinde bulunduğu cihetle, rüya‑yı sâdıkadır. Çünkü, Hadîsçe sâbittir ki, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm görülen rüyada şeytan o rüyaya karışamıyor. Bu rüya‑yı sâdıkadan herbiri, gerçi rüyadır, delil ve hüccet olamaz, fakat herbirinin aynı meâlde ittifakları, bir müjde veriyor ve Risale‑i Nurun makbûliyetine ve Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dâire‑i rızâsında bulunduğuna bizlere kanâat veriyor.
Ezcümle:
Birincisi: Risale‑i Nur şâkirdlerinden Rıza görüyor: Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, câmide Hazret‑i Ebû Bekiri's-Sıddık’a (R.A.) emrediyor: “Çık hutbe oku!” Ebû Bekiri's‑Sıddık koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar, hutbe okur. Hutbe içinde cemâate der ki: “Bu söylediğim hakikatlerin izâhatı ‘Yirmidokuzuncu Söz’dedir…”
İkincisi: Risale‑i Nurun şâkirdlerinden Osman Nuri diyor ki: “Rüyamda, Şemâil‑i Şerîfe muvâfık, gayet nurânî bir sûrette Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı oturduğu yere dayanmış bir vaziyette gördüm. Bu ânda bir sadâ geldi ki, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir yâveri geliyor. Kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risale‑i Nur nâşirlerinin Üstadı olan zât içeriye girdi. Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstadımıza şefkatkârâne bir iltifat göstererek, dayandığı vaziyetten doğruldu. Ben de ağlayarak uyandım.”
35
Üçüncüsü: Risale‑i Nur şâkirdlerine köşkünü tahsîs eden Şükrü Efendi’dir. Rüyada ona diyorlar ki: “Senin o köşküne Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gelmiş.” O da koşarak gidip, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı çok nurânî ve sürûrlu bir hâlde bulup ziyaret etmiş.
Dördüncüsü: Risale‑i Nur şâkirdlerinden Nazmi’dir. Rüyasında ona diyorlar ki: “Risale‑i Nur şâkirdleri îmânsız ölmezler, kabre îmânla girerler.”
Bu rüyalar Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile münâsebetdâr olmak cihetiyle, o rüyalar zamanında “Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesi” münâsebetiyle latîf ve küçük bir‑iki tevâfukun letâifini zikredeceğim. Şöyle ki:
Risale‑i Nur eczâlarından birkaç vecihle kerâmeti görülen Mu'cizât‑ı Ahmediye’ye dair “Ondokuzuncu Mektûb”un tashihi zamanında, yedi Mu'cizât‑ı Ahmediye’ye (A.S.M.) mazhar yedi çocuğun bahsine geldiği vakitte Meliha isminde yedi yaşındaki kızım, umulmadık bir vakitte hânemden çıkıp Üstadımın oturduğu köşke geldi, o yedi çocuk bahsini masûmâne çocukçasına dinlemeye başladı. Çay içmesini çok sevdiği hâlde, kendine verildi, çocukların bahsi bitinceye kadar içmedi.
O saatten on dakika evvel, hem “Ondokuzuncu Mektûb”, hem “Mi'râc Risalesi” ayrı ayrı tashih ediliyordu. “Ondokuzuncu Mektûb”un yüz elli sahifesi içinde bir tek sahifede kuru direğin ağlamasından bahis var. “Mi'râc Risalesi”nde altıyüz satırdan bir tek satır ondan bahseder. Muhtelif tarzlarda, muhtelif vakitte, muhtelif adamlar, muhtelif kitaplarda birden bir tek sözü söylediklerini ben işittim. O da, kuru direğin ağlaması idi. Herbiri iki kişiden ibaret iki kısım tashihçiler, aynı kelime üstündedirler, o kelimeyi söylüyorlardı. Ben hayret ile dedim: “İki taraf da bir kelimeyi söylüyorsunuz.” Sonra baktık, “Mi'râc”ın tashihi aynı kelimeye geldiği gibi, “Ondokuzuncu Mektûb”un tashihi de, aynı kelime üzerindedir. Biz hazır olanlar şübhemiz kalmadı ki, yedi yaşında Meliha’nın yedi çocuk bahsine tevâfuku ve bu iki kısım musahhihlerin aynı kelimede ittifakları, o Mu'cizât‑ı Ahmediye bahsinin bir kerâmetinin bir şuâıdır.
36
Yine Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mektûbuyla münâsebetdâr üçüncü bir tevâfuk: Milas’tan gelen ve oraya gönderilen kitapların listesini bir sebebe binâen saklamak lâzım gelmişti. Üstadım, bu listeyi saklamak için bana verdiğini biliyormuş. Bir gün o listeye lüzum olacağını düşünerek, benden isteyecekti. Fakat istememişti. O gece kalkar, o listeyi seccadesinin yanında görür, hayret eder. Bu, saklandığı yerden çıkıp, nasıl burada bulunsun! Sabahleyin benden soruyor. “Ben getirmedim, haberim yok” dedim. Zâten gece yanına çıkmamıştım. Bunda bir mânâ var. Biz düşündük, aynı gün Milas’tan listeye göre kitab istemeye bir hak kazanmak için, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Mısır azîzi Mukavkıs’a yazdığı mektûb, eski Mısırlılara ait kitaplar içinde bulunarak İstanbul’a gönderilmiş. Bu mektûbun fotoğrafla alınan aynının bir sûreti, o gecenin gündüzünde bize geldi, o geceki liste hâdisesine tevâfuk etti. Bunda şübhemiz kalmadı ki, saklı olan o listenin kendi kendine orada bulunması, bu mektûb‑u Nebeviyenin gelmesine bir istikbâl ve bir işâret idi.
İşte o günlerde Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm rüyada Risale‑i Nurla münâsebetdâr görülmesi ve mektûb da aynı vakitte gelmesi, o günlerde te'lif edilen hastalara ait yirmibeş devâ‑yı maneviyeyi beyân eden “Yirmibeşinci Lem'a” ve iktisada ait “Ondokuzuncu Lem'a” ve onların akabinde ihtiyarlara ait yirmialtı ricâyı beyân eden “Yirmialtıncı Lem'a”nın te'lif zamanlarına tevâfuk etmesi şübhe bırakmıyor ki; bu üç risale, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın makbûliyetine mazhar olmuş.
Yine Risale‑i Nurla münâsebeti tahakkuk eden hâdiselerden birisi de şudur ki, Risale‑i Nurun Isparta’ya medâr‑ı bereket olduğunu çok emârelerle gördük ve görüyoruz.
Ezcümle: Şükrü Efendi hem kendi köşkünü, hem merhum kardeşi Nuri Efendinin köşkünü Risale‑i Nurun ders ve te'lifine verdiği bir zamanda onun şehirdeki evine muttasıl büyük bir haliçe binası ateş aldı. Bütün o büyük bina yandığı hâlde, Şükrü Efendi’nin evine sirâyet etmedi, hattâ yanan haliçe binasının müştemilâtından olup, haliçe binası ile Şükrü Efendi’nin hânesine bitişik olan ahşap odunluk dahi yanmadı. Bu vaziyeti gören herkes hayret içinde kaldı. Fakat Risale‑i Nur ile alâkaları olanların şübheleri kalmadı ki; Şükrü Efendi Risale‑i Nurun te'lifine bu iki köşkü verdiği için, onun bereketiyle hàrika bir sûrette hem kendi hânesi, hem merhum kardeşinin hânesi o müdhiş yangından kurtuldu.
Hem Risale‑i Nur, yazın, nasıl ki büyük bir yağmur ve rahmete sebeb olduğu delillerle beyân edilip Gavs‑ı Geylânî’nin (K.S.) kerâmetine dair risalede kaydedilen hâdise Risale‑i Nurun bir kerâmeti olduğu gibi; bu seneki kışta Risale‑i Nurun merkez‑i fa'âliyeti, Barla’dan Isparta’nın bağlarına nakledilmiş idi. Bağlarda soğuk ve fırtına, şehirden çok şiddetli oluyordu. Bu şiddetli kışta Risale‑i Nurun dersi ta'tîl olmamak ve nâşiri de dayanabilmek için, bir eser‑i rahmet olarak bu senenin kışı gayet mu'tedil geçti.
37
Evet, herkes biliyor ki, şimdiye kadar böyle mu'tedil ve bazı günler yaza benzer tarzda bir kış, bu yakın zamanlarda görülmemişti. İşte bu gün, yeni Mart oniki, eski Şubat yirmiyedidir. Sitte‑i Sevr denilen fırtınalı altı meşhûr günün üçüncü günü olan bugün, nevrûz günü gibi açıktır, güzeldir. Nasıl ki Risale‑i Nurun bereketi yüzünden Rahmet‑i İlâhiye yaz ortasında bir bahar getirdiğini kanâat verecek emâreler ile görmüştük; öyle de bu kış ortasında Risale‑i Nurun bereketi yüzünden bir güz mevsimi olmasına bir vesile olduğuna kanâat ettik.
Hem Risale‑i Nur eczâsından “İktisad Risalesi”nin te'lifine çok yakın bir zamanda, Üstadımın maîşetindeki iktisadı ifrat derecesine girmişti. Ben ve Husrev ve daha diğer arkadaşlarımız bütün biliyoruz ki: Üstadımızın hasta olmadığı hâlde bütün Ramazanda yediği gıdâyı hesab ettik; bir tek fırancala ekmeği, yarım okka kese yoğurdu, yüz elli dirhem pirinç idi. Biz tahmin ettik ki, yirmidört saatte üç hurma tanesi kadar gıdâ ile külfetsiz idare etti. Fazlaya iştihâsı olmadığı için yemiyordu. Bu hâl, Ramazandan sonra ona yazdırılacak olan “İktisad Risalesi”nin bereketine ve mübârekiyetine ve kerâmetine bir işâret idi.
Ve bir de Risale‑i Nurun takviye‑i din hakkında hizmetine işâret eden bir diğer hâdise şudur ki: Isparta’nın mühim bir âliminin, takriben otuz‑kırk sene evvel yazdığı istikbâle dair kasidesinin fıkraları, Risale‑i Nura tam tevâfuk ediyor ve Risale‑i Nuru gösteriyor. Şöyle ki:
Allah rahmet etsin ve kabri pür‑nur olsun, Topal Şükrü Efendi nâmında ehl‑i kalb ve Isparta’nın bir medâr‑ı fahri olan zâtın kerâmetkârâne buraca meşhûr bir şiirini gördüm, getirip arkadaşlarıma gösterdim. Dedim: Bu zât bu dalâletli zamanımızdan bahsettiği gibi, bir fıkrası da Harb‑i Umumî’den bahsediyor gibi görünüyor. Çünkü bu şiirinde diyor:
38
“Âferin çarha ki, çattırdı kuduzu kuduza”
Yani, bütün dünya kâfirlerini birbirine musallat ettirdi. Ve iki satır sonra yine diyor:
“Sûk‑i asr içre bütün dâd ü sited, küfr ü dalâl;
Müşteri kalmadı, din indi ucuzdan ucuza”
Yani o asrın çarşısında alışveriş dinsizlik elinde olacak, dinsizlik hükmedecek, din gayet ucuza düşecek ve İslâmın şeâiri gizlenecek. Sonra diyor:
“Şükriyâ! Bilmezem esrâr‑ı gaybdan amma;
Ya ileri, ya geri, takrib ederim üç otuza”
Kendi tefsir ediyor. Yani, otuzüçe şiddetli kafiyesini mürâat için otuzüç yerine “üç otuz” demiştir. Hem Harb‑i Umumî’ye işâret ettiği fıkrasıyla, “dinsizlik düsturları, kanunları, o asır çarşısında hükmettiği…” fıkrasının ortasında şöyle diyor:
“Eriş ey avn‑i Şerîat (Hâşiye‑1) eriş ey muhyiddin!
Elem‑i rîş-i cefâ (Hâşiye‑2) sîneden erişti öze”
Şimdi benim kanâatim geliyor ki, bu zât, otuzüç senesinden sonra Risale‑i Nuru Isparta’nın imdâdına çağırıyor. “Ey avn‑i Şerîat! Ey muhyiddin yetiş!” diyor. Yani vefâtından takriben otuzüç sene sonra Şerîata ve dinin şeâirine, Isparta’ya yetişecek bir nuru çağırıyor. Cenâb‑ı Hak duâsını kabûl etmiş ki, vefâtından otuz‑kırk sene sonra Risale‑i Nur o vazifeyi görmüş.
Talebeniz ve Hizmetkârınız Süleyman Rüşdü
39
Risale‑i Nurun Müsâdere Hâdisesi Münâsebetiyle Isparta Süleymanı Rüşdü’nün, Evvelki Fıkrasına Zeyil Olarak Yazdığı Bir Fıkrasıdır
Risale‑i Nur şâkirdlerinin merkezi olan Şükrü Efendi’nin köşkünün komşusu seksen yaşında muhterem Alîl Osman Çavuş nâmında bir zât, Risale‑i Nur nâşirlerine hücum zamanından bir gün sonra rüyasında görüyor ki: Güneş ile Kamer, beraber olarak köşkün içine girip parlıyorlar.
Diğer bir rüyada Keçeci Mustafa Efendi’nin hafîdi Bekir yine hâdise‑i elîmeden bir‑iki gün sonra görüyor ki: Güneş kıble tarafından çıkıyor. Şuââtı içinde güneş yüzünde Risale‑i Nur nâşirinin sûreti temessül edip, aynen güneşin kursunda görünüyor.
Hem mütedeyyin bir kadın, yine hâdiseden sonra görüyor ki: Semâvâttan mübârek kağıtlar yağıyor. Soruyorlar: “Bu nedir?” Rüyada demişler: “Risale‑i Nurun sahifeleridir.” Yani, tâbirce Risale‑i Nur, Kur'ânın tefsiri olduğu cihetle, vahy‑i semâvî olan Kur'ânın semâvî ve ilhâmî bir tefsiridir. Hem yağmur gibi, insanlara kesretli bir rahmettir.
Hâdisenin vukû'undan evvel, Risale‑i Nur şâkirdlerinin herbiri bir cesedin a'zâları gibi, bir cihette o cesede gelen müessir bir ârızayı bütün a'zânın hissetmesi nev'inden, bu hâdiseyi Risale‑i Nurun dört şâkirdi, vukû'undan bir‑iki gün evvel şöyle gördüler: Üçü, yani Mehmed Zühtü, Halîl Ruhi, Mehmed Niyâzi, Risale‑i Nur nâşirlerinin Üstad’ını vefât etmiş görüyorlar ki, vefât ise tâbirce Risale‑i Nurun ta'tîlini haber veriyor.
Dördüncüsü: Fâzıl Bey görüyor ki: – Hâdiseden bir gün evvel – Rafta kitapları karıştırır, bazı kitapları düşürür. Üstad bana hiddet ediyor, ben de diyorum: “Re'fet düşürdü.” Birden hâneye polisler doluyorlar, herşeyi alıyorlar.
Hem bundan yedi buçuk ay evvel Risale‑i Nur nâşirlerine gelen elîm polishâneye çağırma mes'elesinde Risale‑i Nurun şâkirdlerinin dört tanesi (aynı hâdiseyi bir‑ikisi, yani Rüşdü ile Lütfi aynen görüyorlar, ikisi de az bir tâbirle) aynı hâdiseyi görmeleri ve bu defaki hâdiseyi, yine dört tane şâkirdler aynen görmesi gösteriyor ki, Risale‑i Nur şâkirdleri, bir cesedin a'zâları gibidirler ki, Risale‑i Nura gelen hâdiseyi, bir cesedin a'zâları gibi hissediyorlar.
40
Hem Risale‑i Nur şâkirdlerinden Bekir’e o musîbet gününden bir gün evvel biri demiş: “Üstad’ın seni çağırıyor!” Bir hiss‑i kable'l-vukû' ile ikinci gün Üstad’ının başına gelen ve Rahmet‑i İlâhiye ile hafif geçen müdhiş musîbeti, düşmanların plânları derecesinde büyük, ağır hissetmiş tarzında, ağlayarak gayet korkaklık ve halecân ile koşup geldi. O halecân ve ağlamasına hiç sebeb‑i zâhirî yokken, yine heyecanını, ağlamasını teskin edemiyordu. Demek Risale‑i Nura gelen musîbet, şâkirdlerini kerâmetkârâne îkaz ediyordu.
Hem musîbetin aynı gününde Üstadımız gezmekten dönerken – Husrev ve Mehmed’in ihbarıyla – birdenbire sebebsiz ehl‑i dünyaya karşı şiddete başlamış. Yirmibeş sene evvel Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de kendi i'dâm kararını beklerken; sebebsiz, kalbsiz, rütbeli iki adam, mahpus olduğu koğuşa tahkîr için geldikleri zaman gayet acîb bir sûrette söylediği o hâle mahsûs meşhûr bir şetmi üç defa zâlim ve garazkâr ehl‑i dünyaya karşı sarfediyor. “Benden ne istiyorsunuz!” diye bağırarak tekrar ediyor. Sonra susuyor. Aynı dakikada zâbıta köşkü basmak için yedi‑sekiz polis köşkün etrafına girdikleri zamana tevâfuk ediyor.
Medâr‑ı İbret Bir Hâdise: Risale‑i Nur nâşirlerinin tazyîki yüzünden âmirlerinin yanında yüz bulmak niyetiyle Risale‑i Nur nâşirlerine ilişenlerin aks‑i maksadıyla tokat yediklerinin yüz hâdiseden bir hâdisesi şudur ki:
Sebebsiz, sırf bazı garazkârların keyfi için Risale‑i Nur nâşirlerine bir kulp takıp mahkemelerde süründürmek ve belki mahvetmek için sûreten kendini dost gösterip, gayet hâinâne bir riyâkârlıkla dâiremize sokulup, bir takım yalanlarla âmirlerini iğfal edip, Risale‑i Nur nâşirlerine müdhiş darbe gelmesine vesile olan bir adam; teveccüh ve makam kazanmak değil, bil'akis öyle bir tokat yedi ki, dünyada kaldıkça vicdânı varsa vicdân azâbı çektirecek. Hem o kolay vazifesinden müşkül bir vazifeye tahvîl ettiler ve hem de ona yalancı nazarıyla baktılar. Ve hem nefret‑i âmmeyi kazandı. Ve hem taharrî hâdisesinden iki gün sonra bir ihtiyar adamı hânesinden çıkarıp yolda getirirken o ihtiyar zât füc'eten vefât edip, hem mes'ûliyet‑i maddiyeye ve maneviyeye ma'rûz kalmıştır.
41
Evet, Risale‑i Nura hücum edenler, vaktiyle kefenini boynuna takınmalı ve rezâlete bürünmeli ve manevî Cehennem’e dünyada girmeyi göze almalı.
Hem o musîbet hâdisesinden iki gün evvel, Risale‑i Nur şâkirdlerinden olmayan ve hiç bizimle zihnen meşgul olmayan biri rüyada görüyor ki: Isparta’nın altındaki ovada çok ormanlar bulunuyor. Kuvvetli bir sel geliyor, bu ormanın çok ağaçlarını deviriyor. Birdenbire bir zelzele‑i arz oluyor, Risale‑i Nur nâşiri, elbisesiyle heybetli bir sûrette yer yarılıp çıkıyor. (Hâşiye) O da korkusundan uyanıyor. İki gün sonra Risale‑i Nuru ta'tîl ve ma'nen toprağa defnetmek niyetiyle, küre‑i arzı titretecek derecede bir hatâ ile Risale‑i Nurun eczâlarını evrak‑ı muzırra nev'inden taharrî edip, toplayıp merkez‑i hükûmete, tâ dâhiliye vekâletine gönderir. Hiçbir dâire kanunca mûcib‑i muâheze ve mes'ûliyet bir şey Risale‑i Nurda bulamadığından, o manevî zelzele içinde öldürdük, defnettik zannettikleri Risale‑i Nur dirilip, yer yarılıp meydâna çıktığı gibi, yine o rüya işâret ediyor ki, bir zelzele‑i azîme ve bir sel içinde Risale‑i Nur bu vatan ve millete bir halâskâr, bir müncî sûretinde musîbet‑zedelerin imdâdına yetişecek.
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden (Yıldırım) Süleyman Rüşdü
42
Yirmiyedinci Mektûbun Lâhikasından Alınmış Mühim Parçalar
Risale‑i Nurun sâdık talebeleri îmânla kabre gireceklerine ve ehl-i Cennet olacaklarına dair kudsî bir müjde
Birinci Mes'ele
“Birinci Şuâ”da bir‑iki âyetin işâretinde, Risale‑i Nurun sâdık talebeleri îmânla kabre gireceklerine ve ehl‑i Cennet olacaklarına dair kudsî bir müjde ve kuvvetli bir beşâret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük mes'eleye ve çok kıymetdâr işârâta tam kuvvet verecek bir delil ister, diye beklerdim. Çoktan beri muntazırdım. Lillâhi'l‑Hamd iki emâre birden kalbime geldi.
Birinci Emâre: Îmân‑ı tahkîkî ilmelyakìnden hakkalyakìne yakınlaştıkça daha selbedilmeyeceğine ehl‑i keşf ve tahkîk hükmetmişler. Demişler ki: “Sekerât vaktinde şeytan, vesvesesiyle ancak akla şübheler verip tereddüde düşürebilir.” Bu nev'i îmân‑ı tahkîkî ise, yalnız akılda durmuyor, belki hem kalbe, hem rûha, hem sırra, hem öyle letâife sirâyet ediyor, kökleşiyor ki; şeytanın eli o yerlere yetişemiyor, öylelerin îmânı zevâlden mahfûz kalıyor.
Bu îmân‑ı tahkîkînin vusûlüne vesile olan bir yolu, velâyet‑i kâmile ile, keşf ve şühûd ile hakikate yetişmektir. Bu yol, ehass‑ı hàvâssa mahsûstur, îmân‑ı şühûdîdir.
İkinci yol, îmân‑ı bilgayb cihetinde sırr‑ı vahyin feyziyle, bürhânî ve Kur'ânî bir tarzda akıl ve kalbin imtizacıyla hakkalyakìn derecesinde bir kuvvet ile zarûret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakìn ile hakàik‑ı îmâniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol, Risale‑i Nurun esâsı, mâyesi, temeli, rûhu, hakikati olduğunu hàs talebeleri görüyorlar. Başkaları dahi insafla baksalar, Risale‑i Nurun hakàik‑ı îmâniyeye muhâlif olan yolları gayr‑ı mümkin ve muhâl ve mümteni' derecesinde gösterdiğini görecekler.
43
İkinci Emâre: Risale‑i Nurun sâdık şâkirdlerinin hüsn‑ü âkıbetlerine ve îmân‑ı kâmil kazanmalarına o derece kesretli ve makbûl ve samîmî duâlar oluyor ki, o duâların içinde hiçbiri kabûl olmamasına akıl imkân veremiyor.
Ezcümle; Risale‑i Nurun bir hàdimi ve bir tek şâkirdi yirmidört saatte lâakal Risale‑i Nur talebelerinin hüsn‑ü âkıbetlerine ve saâdet‑i ebediyeye mazhar olmalarına, yüz defa Risale‑i Nur talebelerine ettiği duâları içinde hiç olmazsa yirmi‑otuz defa selâmet‑i îmânlarına ve hususî hüsn‑ü âkıbetlerine ve îmân ile kabre girmelerine aynı duâyı en ziyâde kabûle medâr olan şerâit içinde ediyor.
Hem Risale‑i Nur talebeleri, bu zamanda her cihetten ziyâde hücuma ma'rûz îmân hususunda birbirine selâmet‑i îmân hakkındaki samîmî, masûm lisânlarıyla duâlarının yekûnu öyle bir kuvvettedir ki, rahmet ve hikmet, onun reddine müsâade etmez. Farazâ mecmûu itibariyle reddedilse de, tek bir tane onların içinde kabûl olunsa, yine herbiri selâmet‑i îmân ile kabre gireceğine kâfî geliyor. Çünkü herbir duâ umuma bakar.
Said Nursî
44
Risale‑i Nurun kerâmetinin bu havâlide zuhûr eden çok tereşşuhâtından bir-iki hâdise
Risale‑i Nurun kerâmetinin bu havâlide zuhûr eden çok tereşşuhâtından bir‑iki hâdise beyân ediyorum.
Birincisi: Hatîb Mehmed nâmında ciddi bir ihtiyar talebe “İhtiyarlar Risalesi”ni yazıyordu. Tâ Onbirinci Ricânın âhirlerinde merhum Abdurrahman’ın vefâtının tam mukâbilinde kalemi ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ yazıp ve lisânı dahi لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek hüsn‑ü hâtimenin hâtemiyle sahife‑i hayatını mühürleyip Risaletü'n‑Nur talebelerinin îmân ile kabre gireceklerine dair olan işârî beşârât‑ı Kur'âniyeyi vefâtıyla imza etmiş. Rahmetullâhi aleyhi rahmeten vâsiaten, âmîn!
İkincisi: Sizin te'lifiniz olan “Fihriste”nin tashihinde bir müstensihin noksan bıraktığı bir sahifeyi Tahsin’e dedim: “Yaz!” O da yazmağa başladı. Simsiyah mürekkebden ve temiz kalemle birden, yazdığınız ikinci cild fihristesinin makbûliyetine hüccet olarak o siyah mürekkeb, güzel bir kırmızı sûretini aldı. Tâ yarım sahife kadar biz bu garîb hâdiseye taaccüb ederek bakarken, o mürekkeb simsiyaha döndü. Sahifenin öteki yarısı, aynı kalem, aynı hokka tam siyah yazıldı.
Bir zaman Barla’da bağlardaki köşkte, Şamlı Hâfız ve Mes'ûd ve Süleyman’ın müşâhedesiyle aynı hâdiseyi başka şekilde gördük. Şöyle ki:
Ben sevmediğim için siyah bir mürekkebi kısmen döktüm. Birden mütebâkisi, çok beğendiğim güzel bir kırmızıya tahavvül etti, Risale‑i Nur kâtiblerini şevklendirdi, gözümüze silsile‑i kerâmetin bir ucunu ve tereşşuhunu gösterdi.
Said Nursî
45
Bugünlerde manevî bir muhâverede bir suâl ve cevabı
Bugünlerde manevî bir muhâverede bir suâl ve cevabı dinledim. Size bir kısa hülâsasını beyân edeyim.
Biri dedi: “Risale‑i Nurun îmân ve tevhid için büyük tahşidâtları ve küllî techizâtları gittikçe çoğalıyor ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfî iken, neden bu derece harâretle daha yeni tahşidât yapıyor?”
Ona cevaben dediler:
“Risale‑i Nur, yalnız bir cüz'î tahribâtı ve bir küçük hâneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribâtı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve hàs bir vicdânı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedârük ve terâküm edilen müfsid âletlerle dehşetli rahnelenen kalb‑i umumîyi ve efkâr‑ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm‑ı mü'minînin istinâdgâhları olan İslâmî esâsların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla bozulmağa yüz tutan vicdân‑ı umumîyi, Kur'ânın i'câzıyla ve geniş yaralarını, Kur'ânın ve îmânın ilâçlarıyla tedâvi etmeğe çalışıyor.
Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribâta ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakìn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihâzlar ve bin tiryâk hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz‑ı manevîsinden çıkan Risale‑i Nur, o vazifeyi görmekle beraber, îmânın hadsiz mertebelerinde terakkiyât ve inkişafata medârdır” diye uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim.
46
Bazen bir saat tefekkür, bir sene ibâdet hükmüne geçer. Risaletü'n‑Nurda o saat vardır
Bu Hâdise Münâsebetiyle, Yine Bugünlerde Hâtırıma Gelen Bir Vâkıayı Beyân Ediyorum:
Ben namaz tesbihâtının âhirinde otuzüç defa kelime‑i tevhid zikrederken birden kalbime geldi ki: Hadîs‑i Şerîfte “Bazen bir saat tefekkür, bir sene ibâdet hükmüne geçer.” Risaletü'n‑Nurda o saat var; çalış o saati bul, ihtar edildi.
Âdeta ihtiyarsız bir sûrette Kur'ânın Âyetü'l‑Kübrâ’sının iki tefsiri olan iki Âyetü'l‑Kübrâ risalelerinden mülahhas, tefekkürî bir tekellüm tam bir saat devam etti. Baktım, size gönderdiğim “Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi”nin birinci makamının hülâsasından müntehab güzel bir sırrını hülâsa ile “Yirmidokuzuncu Lem'a‑i Arabiye”den müstahrec nurlu, tatlı fıkralardan terekküb ediyor. Ben kemâl‑i lezzetle her gün tefekkür ile okumağa başladım. Birkaç gün sonra hâtırıma geldi ki: Mâdem Risale‑i Nur bu zamanın bir mürşididir; talebelerine bir vird‑i ekber olabilir diye kaleme aldım ve bütün risalelerin hususî menba'ları, mâdenleri olan binden ziyâde Âyât‑ı Kur'âniye’yi kendi Kur'ânımda evvelce işâretler koyup bir Hizb‑i A'zam-ı Kur'ânî yapmak niyet etmiştim.
Şimdi bu “Hizb‑i A'zam” ve bu “Vird‑i Ekber”; Risale‑i Nur mensûblarına, bazı eyyâm‑ı mübârekede okunması için, bir zaman size de göndermek hakkınız var. İnşâallâh bir zaman sonra size gönderilecek. Bazı kelimelerini tercüme ve bir kısım kayıdlarını tefhim için vakit bulsam gayet kısa hâşiye gibi bir şey yazacağım.
Umum kardeşlerime ve Hizmet‑i Kur'âniye’de bütün arkadaşlarıma hasret ve iştiyakla binler selâm…
Said Nursî
47
Emin ve Tahsin ve Hilmi’nin Bir Fıkrasıdır
Yirmiyedinci Mektûb’un fıkraları içine girmeğe münâsib görüldü.
Bugünlerde ziyâde bir hassâsiyetle risalelere bakıldığından, inâyetin himâyeti dahi bir nev'i hassâsiyetle ikramını gösterdi. Gayet cüz'î bir nümûnesi şudur ki:
Risale‑i Nur şâkirdlerine maîşet cihetinde bir ikram‑ı İlâhî ve küçük, fakat şâyân‑ı hayret ve gayet latîf bir tevâfuk, bir vâkıadır. Risaletü'n‑Nur hizmetinin şüphesiz bir kerâmetidir. Evet, Risale‑i Nurun bir silsile‑i kerâmetinin menba'ı olan tevâfuk; bu vâkıada o cinsten altı aded tevâfukâtın ittifakı ise, tesâdüf ihtimalini köküyle keser diye hükmettik. Şöyle ki:
Birkaç günden beri Üstadımızın ziyaretine gitmediğimizden, kardeşim Emin ile beraber Üstadımızın ziyaretine gittik. İkindi vakti beraber namaz kıldıktan sonra bize emretti ki: “Size yemek yedireceğim, burada ta'yininiz var.” Mükerreren: “Yemezseniz bana dokuz zarar olur” dedi. “Çünkü, yiyeceğinize karşı Cenâb‑ı Hak gönderecek.”
Yemek yemekten affımızı ricâ etmiş isek de emretti: “Rızkınızı yiyin, bana gelir.” Emrini kırmamak için lütûf buyurduğu tereyağı ve kabak tatlısını ekmekle yemeğe başladık. Daha sofrada iken ümîd edilmeyen bir vakitte ve bir tarzda ve aynı mikdarda; bir adam geldi, elinde yediğimiz kadar taze ekmek, aynı yediğimiz mikdarda – fındık kadar – tereyağı ve diğer elinde bize verilenin tam bir misli kabak tatlısı olarak kapıyı açtı. Artık taaccüb edilecek, hiçbir cihette tesâdüfe mahal kalmayarak, Risaletü'n‑Nur şâkirdlerinin rızkındaki bereket‑i Rabbâniyeyi gözümüzle gördük.
Üstadımız emretti: “İhsân on misli olacak. Hâlbuki bu ikram tamı tamına mislidir. Demek ta'yin ciheti galebe etti. Ta'yin te'mini ise mîzan ile olur.”
Sonra aynı akşamda sadaka ciheti dahi hükmünü gösterdi. Biz gördük ki: Ekmek on misli, tereyağı tatlısı; o da on misli ve kabak tatlısı çok sevmediği için kabak, patlıcan turşusu on misli; me'mûl hilâfında, Risaletü'n‑Nurdan İkinci Şuâ’ın bir hafta mütâlaasına mukâbil bir manevî ücret olarak geldi. Gözümüzle gördük. Demek kabak tatlısının tatlılığı, tereyağın un helvasına girdi, kendisi turşuda kaldı.
Risalei'n‑Nur şâkirdlerinin, hüsn‑ü hizmetine acele bir mükâfât gördükleri gibi, hizmette kusur edenler dahi tokat yediklerini, Isparta’da olduğu gibi burada dahi gözümüzle gördük. Pek çok vukûâtından beş‑altısını beyân ediyoruz:
48
Birincisi: Ben, yani Tahsin, bir gün yeni açtığımız dükkân meşgalesiyle bana emrolunan vazife‑i Nuriyeyi tenbellik edip yapamadım. Aynı vakitte şefkatli bir tokat yedim. Dükkânda otururken birisi bana geldi, tebdil edilmek için emânet olmak üzere yüz lira verdi. Bu paranın sâhibine Allah için bir hizmet yapmak üzere tebdil için maliye sandığına gittim. Bu parayı sayarken aralarında bir kalb lira bulundu. Bu yüzden ifâdeye, suâl ve cevab ve muâhezeye ma'rûz kaldığım gibi, evimizi de taharrî etmek icâb etti. Beni mahkemeye verdiler. Fakat terbiye ve şefkat tokadı olmak cihetiyle yine Risaletü'n‑Nur kerâmetini gösterdi, zararsız kurtulduk.
İkincisi: Üstadımıza ve Risaletü'n‑Nura dört‑beş sene hizmet eden ve okutturan ve cidden tarafdâr bulunan bir zât, elinde dine ait bir gazete ile geldi. Risale‑i Nurun mesleğine muhâlif bir cereyanın sâhiblerine tarafdârâne bir tavır gösterdiği zaman, Üstadımın canı çok sıkıldı. Bir‑iki gün sonra şiddetli, fakat şefkatli bir tokat yedi. Bir doktor ona dedi ki: “Eğer ameliyât yaptırmazsan yüzde yüz ölüm var.” O da bilmecbûriye ameliyât yaptırdı. Fakat şefkat ciheti imdâda yetişerek çabuk kurtuldu.
Üçüncüsü: Bir memur, Risaletü'n‑Nuru kemâl‑i iştiyakla okurdu. Hem Üstad ile görüşmeğe ve tam ders almağa çalışıyordu. Birden bir komiser tarafından ona evhâm verildi. O da görüşmeyi ve okumayı bırakıp başka şehre giderken birden sebebsiz bir tarzda bir ayağı kırıldı, bir ay çekti. Yine şefkat yâr oldu ki, şimdi tekrar okumağa şevk ile başladı.
Dördüncüsü: Ehemmiyetli bir zât, Risaletü'n‑Nuru kemâl‑i takdir ile okur yazardı. Birden sebatsızlık gösterdi. Şefkatsiz bir tokat yedi. Gayet meftûn olduğu refîkası vefâtla ve iki oğlu da başka yere gitmesiyle acınacak bir hâle girdi.
Beşincisi: Dört senedir Üstad’ın çarşı işinde hizmetine bakan bir zât, birden sadâkatini bırakıp mesleğini değiştirdi. Birden şefkatsiz bir tokat yedi, bir senedir daha çekiyor.
Altıncısı: Bir hocaya ait bir hâdisedir. Belki helâl etmez, biz de onu görmüyoruz. Tokadı şimdilik kaldı.
Bu vukûât nev'inden hem çok var, hem Risale‑i Nura karşı kusura binâen tokat olduğundan, kat'iyyen şübhemiz kalmadı.
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Emin, Tahsin, Hilmi
Evet tasdik ediyorum.Said Nursî
49
Hem Risalei'n‑Nurun sühûletle intişarının bir kerâmetini, bu mektûbu yazdığımız zamanda ve yemekteki kerâmet dakikasında gözümüzle gördük. Şöyle ki:
Ehemmiyetli yedi‑sekiz risale ve İşârât‑ı Kur'âniye Şuâını, mühim bir mektûbla beraber, bir torbada ehemmiyetli bir kardeşimize bir şehre göndermiştik. Şoför o paketi düşürmüştü. Böyle bir zamanda böyle eserleri münâfıklar, câsuslar haber almadan, emin bir el ile beş gün sonra elimize geçti. Kanâatimiz geldi ki, bir inâyet bizi himâye ediyor.
Hem Risalei'n‑Nurun hakkında inâyet‑i Rabbâniye’nin latîf bir himâyeti şudur ki: Karanlık bir vaziyette, korkutan bir zamanda câsusların ve taharrî memurlarının tecessüsleri Üstadımızın menzilini sarması dakikasında bir fare, Üstadımızın bir çorabını aldı. Ne kadar aradık, hiçbir yerde bulamadık. O farenin yuvasını gördük, kàbil değil çorap oraya giremez. İki gün sonra gördük ki, o hayvan, o çorabı getirmiş, öyle yere ki: Saklanmış, muhteviyâtı unutulmuş olan mahrem mektûbların ve evrakların tam yanında bırakılmış. Hâlbuki iki defa oraya bakmıştık, görememiştik. Hem o çorabı o yere getirmek, soba borusuna çıkıp yukarıdan olur; gayet kurnaz ve zekî adam ancak o işi yapar. Hiçbir cihette tesâdüf ihtimali kalmadığından, Üstadımız dedi: “Bu mektûbları oradan kaldıracağız.” Biz onlara baktık, gerçi siyasetle alâkaları yoktur, fakat vehham câsusları, aleyhimize habbeyi kubbe yapmağa ehemmiyetli bir vesile olurdu. Biz hem onları, hem daha bahâneye medâr olabilen başka şeyleri kaldırdık. O heyecanımızdan câsuslar haber alıp anladılar ki, hazırlandık. Daha hücum etmeden yalnız ikinci gün Emin, elinde bir torba ile menzile girdi. Tam arkasında karakol komiseri gizli, hissettirmeden girdi. Emin’in elinde kitaplar yerinde yoğurdu gördü, tavrını değiştirdi.
Elhâsıl: Risaletü'n‑Nurun intişarına karşı gelen düşman ve câsuslara mukâbil bir tek fare çıktı, plânlarını zîr ü zeber etti.
EvetTevfik
EvetAhmed
EvetTahsin
EvetHilmi
EvetFeyzi
EvetSaid Nursî
50
Hayâlen sizin ile görüşürken bir‑iki nokta hâtıra geldi
Azîz Kardeşlerim!
Sizinle pek çok alâkadar ve görüşmeye çok müştâkım ve vaziyetinizi bu soğuk kışta merak eder, hayâlen sizin ile görüşürken bir‑iki nokta hâtıra geldi, beyân ediyorum.
Birincisi: Ondokuzuncu Söz’ün âhirinde Kur'ân’daki tekrarın ekser hikmetleri Risalei'n‑Nurda dahi cereyan eder. Bilhassa ikinci hikmeti tam tamına vardır. O hikmet şudur ki:
Herkes Kur'ân’a muhtaçtır, fakat herkes her vakit bütün Kur'ânı okumağa muktedir olamaz, fakat bir sûreye gâliben muktedir olur. Onun için en mühim makàsıd‑ı Kur'âniye, ekserî uzun sûrelerde dercedilerek herbir sûre bir Kur'ân hükmüne geçmiş. Demek hiç kimseyi mahrum etmemek için, Haşir ve Tevhid ve Kıssa‑i Mûsa (A.S.) gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş.
Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızâm olmadığı hâlde, ince hakàik‑ı îmâniye ve kuvvetli hüccetler, müteaddid risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ediyordum: Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış?
Sonra kat'î bir sûrette bildim ki: Herkes bu zamanda Risale‑i Nura muhtaçtır, fakat umumunu elde edemez; etse de tam okuyamaz. Fakat küçük bir Risalei'n‑Nur hükmüne geçmiş bir risale‑i câmiayı elde edebilir ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu mes'eleleri ondan okuyabilir. Ve gıdâ gibi, her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi, o da mütâlaasını tekrar eder.
İkinci Nokta: “Âyetü'l‑Kübrâ”dan çıkan “Vird‑i Ekber” nâmındaki Arabî risaleciğin âhirinde “Risale‑i Münâcât”ın başındaki âyetin tefsiri diye Arabî kısımları ilâve edilse, beraber okunsa, iyidir. Biz de nüshamıza yazdık.
Üçüncüsü: Azîz kardeşlerim! Çok defa kalbime geliyordu: “Neden İmâm‑ı Ali (Radıyallahu Anh), Risaletü'n‑Nura ve bilhassa Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’ne ziyâde ehemmiyet vermiş” diye sırrını beklerdim. Lillâhi'l‑Hamd, o sır ihtar edildi. İnkişaf eden o sırra şimdilik yalnız kısa bir işâret ediyorum. Şöyle ki:
51
Risale‑i Nurun mümtâz bir hâsiyeti; îmânın en son ve en küllî istinâd noktasını, kuvvetli ve kat'î beyân olduğundan, bu hâsiyet, Âyetü'l‑Kübrâ Risalesinde fevkalâde parlak görünüyor. Bu acîb asırda mübâreze‑i küfür ve îmân, en son nokta‑i istinâda sirâyet ederek ona dayandırıyor.
Meselâ: Nasıl ki gayet büyük bir meydân muhârebesinde ve iki tarafın bütün kuvvetleri toplandığı bir sırada iki tabur çarpışıyorlar; düşman tarafı en büyük ordusunun cihâzât‑ı muharribesini kendi taburuna imdâd ve kuvve‑i maneviyesini fevkalâde takviye için her vâsıtayı isti'mâl ederek ehl‑i îmân taburunun kuvve‑i maneviyesini bozmak ve efrâdının tesânüdünü kırmak için her vesileyi kullanır, ehemmiyetli bir istinâdgâhı kendine temâyül ettirerek ihtiyat kuvvetini dağıtır, Müslüman taburunun herbir neferine karşı cem'iyet ve komitecilik rûhuyla mütesânid bir cemâat gönderir; bütün bütün kuvve‑i maneviyesini mahvetmeye çalıştığı bir hengâmda Hızır gibi biri çıkar, der:
“Me'yûs olma! Senin öyle sarsılmaz bir nokta‑i istinâdın ve öyle mağlûb olmaz muhteşem orduların, tükenmez ihtiyat kuvvetlerin var ki; dünya toplansa karşısına çıkamaz, kâinâtı dağıtamayan onu dağıtamaz. Şimdilik mağlûbiyetin sebebi, bir cemâate ve bir şahs‑ı manevîye karşı bir neferi göndermenizdir. Çalış ki, herbir neferin, istinâd noktaları olan dâirelerden ma'nen istifade ettiği kuvvetli kuvve‑i maneviye ile bir şahs‑ı manevî ve bir cem'iyet hükmüne geçsin!” dedi ve tam kanâat verdi.
52
Aynen öyle de: Ehl‑i îmâna hücum eden ehl‑i dalâlet, bu asır cemâat zamanı olduğu cihetle, cem'iyet ve komitecilik mâyesiyle bir şahs‑ı manevî ve bir rûh‑u habîs olmuş. Müslüman âlemindeki vicdân‑ı umumî ve kalb‑i küllîyi bozuyor ve avâmın taklidî olan i'tikàdlarını himâye eden İslâmî perde‑i ulviyeyi yırtıyor ve hayat‑ı îmâniyeyi yaşatan, an'ane ile gelen hissiyat‑ı mütevâriseyi yandırıyor. Herbir Müslüman tek başıyla bu dehşetli yangından kurtulmağa me'yûsâne çabalarken, Risale‑i Nur (Risaletü'n‑Nur) Hızır gibi imdâda yetişti. Kâinâtı ihâta eden son ordusunu (Hâşiye) gösterip ve ondan mukâvemet‑sûz maddî ve manevî imdâd getirmek hizmetinde hàrika bir emirber neferi olarak “Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi”ni İmâm‑ı Ali (Radıyallahu Anh) keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş.
Temsîldeki sâir noktaları tatbik ediniz, tâ o sırrın bir hülâsası görünsün.
Said Nursî
53
Emin ve Feyzi’nin Bir Fıkrasıdır
Risaletü'n‑Nura Ait Dört‑Beş Kerâmetten Bahseder.
Hizmet‑i Kur'âniye’de bize sebkat eden sâdık ve hàlis, metîn ve vefâkâr kardeşlerimizden mübârek Husrev ve Rüşdü gibi zâtlar, Risaletü'n‑Nurun hàdimlerine ve vazifelerinin makbûliyetine bir emâre olan, ihsân olunan bereket hakkında müteaddid fıkralar yazmışlar. Biz de bu kardeşlerimizin fıkraları gibi bu yakın zamanda beraber tezâhür eden gördüğümüz bazı hâdisâtı kaydedeceğiz. Hem nümûne için yalnız bir kısmını beyân ederiz.
Birincisi: Bu yakında Üstadımız ile beraber kıra çıkmıştık. Çay yapılmasını, hem ikişer çay, üçer şekerle içilmesini emir buyurdular. Hepimiz üçer şekerle ikişer çay içtik. Yalnız Emin kardeşimiz, bir şeker kendisine noksan olarak içmiş. Akşam üzeri, Risaletü'n‑Nurun menba'‑ı intişarı olan Üstadımızın odasına geldik. Emin, şeker kutusuna sarf olan şekerleri koymak istemiş, fakat kutu sekiz şekerden fazla almamış. Emin, fesübhânallâh der. Onyedi şeker yerine kutu sekiz şeker ile dolsun, diye taaccüb ettik.
Bu vak'a bize şühûd derecesinde kanâat verdi ki, şu sırr‑ı bereket, Risale‑i Nur hàdimlerine bir inâyet‑i İlâhiye ve bir iltifat‑ı Rabbâniyedir.
İkincisi: Yine aynı günde ben, yani Mehmed Feyzi, evvelce yazıp Üstada teslîm ettiğim “Hücumât‑ı Sitte Risalesi”ni bana vermek için sakladığı yerden ararken, fevkalâde bir sûrette bulunmaz. Birden o ânda âdetlerinin hilâfına olarak hiç vukû' bulmamış bir tarzda bir hâdise zuhûruyla, gözlüklerini bırakarak merdivene müteveccih olurlar. Aynı vakitte Risale‑i Nurun intişarına ve hizmetine zarar vermek niyetiyle câsus bir adamın merdivene doğru zâhiren ziyaret maksadıyla geldiği görülür. Üstadımızın telâşlı olduğunu hisseder. Hem Üstadımız onun nazarını öteki hâdise‑i bedeniyeye çevirir, ona der ki: “Görüyorsun, ben mâzûrum, ziyareti başka vakte bırak!” O da döner gider. Hem “Hücumât‑ı Sitte”, hem Mehmed Feyzi, hem başka işlerimiz, o tecessüsten kurtuldu.
54
Evet “Hücumât‑ı Sitte” saklandığı muayyen yerinde fevkalâde bir sûrette kaybolması, ehemmiyetli bir hâdisenin önünü aldı. Üstada ârız olan bu hilâf‑ı âdet hâlet ve o risalenin yerinde bulunmaması, kat'iyyen tesâdüfe hamledilmez. Bir hafta sonra o risaleyi hilâf‑ı me'mûl bir yerde bulduk. Üstadımızın emriyle Emin kardeşime ehemmiyetli bir sûrette okudum. Üstadımız izâhat veriyordu. O vakte kadar öyle mühim ve te'sirli ders almamıştık. Demek bu iki mühim sırra binâen risale kendini göstermedi. Bu hâdise, Risale‑i Nurun sâdık ve ihlâslı şâkirdleri dâima bir hıfz‑ı inâyet ve himâyet altında olduklarına şübhe bırakmıyor.
Üçüncüsü: Yine bir vak'a‑i bereket: Üstadımızın bir okka (yani kilo) peyniri vardı. Ekser günlerde o peynirden hoşuna gittiği için bir‑iki defa yiyordu ve bize de veriyordu. Hem yemeksiz olduğu ekser vakitlerde ondan yediği hâlde altı ay kadar devam ettiğini ve hâlen de yüz dirhem kadar o peynirden bulunduğunu görüp yakìnen tasdik ediyoruz. Fakat bu hâdise‑i bereketin ifşasından sonra, evvelce görünmeyen dibi, görünmeye başladı, noksaniyetini gösterdi. Evet, bereket hususunda şâyân‑ı hayret bir hâdisedir. Hem, yarım kilo tereyağı, ekser günlerde fazlaca sarf olunduğu hâlde, elli güne yakın devamıyla anladık ki, şüphesiz bir bereket içine girmiş.
Hem yine aynı Ramazan Bayramında Üstad’ın rızâsı olmadığı hâlde Tahsin ve ben, yani Emin, bir kilo kadar ince şeker getirmiştik. Ekser yoğurt ve süt ve tatlı kabağa vesâir şeylere bazen yirmi‑otuz dirhemden fazla kattıkları hâlde, beş ay devam etti. Hâlen o şekerden yüz dirhem kadar kalması, elbette bereket sebebiyledir.
Hem bu havâlideki şâkirdler, herkes, cüz'î‑küllî hissetmiş ve itiraf ediyorlar ki: Risaletü'n‑Nura çalıştığımız zaman, hem rızkımızda bereket ve sühûlet, hem kalbimizde bir inşirah ve ferâh, zâhiren hissediyoruz.
Ezcümle: Ben kendim, yani Emin, itiraf ediyorum ki: Risaletü'n‑Nur dâiresine girmezden evvel bütün sene çalışırdım. Ne vakit Risaletü'n‑Nur dâiresine girdim, beş seneden beri üç‑dört ay kadar çalıştığım hâlde, evvelkinden daha müferrah ve daha mes'ûd bir hâlde yaşamaklığım, yüzde yüz Risaletü'n‑Nurun hizmetinin bereketiyle olduğunda hiç şübhem yoktur. (Hâşiye)
55
Hem, ezcümle Üstadımız diyor ki: “Benim de kanâat‑ı kat'iyyem çok tecrübelerle gelmiş ki, ben Risaletü'n‑Nurun tashihâtıyla meşgul olduğum zaman, pek zâhir bir tarzda hem rızkımda bereket, hem sühûlet görüyordum. Ne vakit çalışmazsam o hâli göremiyordum.”
Hem Üstadımız diyor ve biz de tasdik ediyoruz ki: “Ben son zamanda anladım: Şimdiye kadar hem ben, hem dostlarım, bir hakikatin sûretini başka şekilde görmüşüz. Şöyle ki: Hapishânede bir tek ekmek, sekiz ve bazen on gün bana kâfî geldiği gibi, burada da aynen o tarzda yaşıyordum. Hem ben, hem kardeşlerim, bunu benim az yemek ve iştihâsızlığıma veriyorduk. Hâlbuki çok emârelerle kat'iyyen anladık ki; o acîb hâl, bereket neticeleri imiş. Birkaç defa sekiz günde bana kâfî gelen bir ekmeği, aynı iştihâ ile çalışmadığımdan berekete mazhar olmadığım zaman iki günde, bazen bir buçuk günde bitiriyordum. Demek bu onaltı ve onyedi seneden beri benim mükemmel ta'yinâtım, Risaletü'n‑Nurun hizmetinden gelen bir bereket idi.”
Evet, bize de aynelyakìn derecesinde kanâat gelmiş ki; bu kesretli hâdisât‑ı bereket, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz‑ı manevîsinin bir şuâıdır. Ma'nen der: “Ey Kur'ân şâkirdleri! Sizi vazife‑i mukaddesenizden ekseriyetle geri bırakan, maîşet telâşesidir. O ise, Kur'ânın feyziyle bereket nev'inden sizlere veriliyor, vazifenize bakınız.”
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اِسمِكَ الْاَعْظَمِ وَبِحُرْمَةِ رَسُولِكَ الْاَكْرَمِ يَسِّرْلَنَا خِدْمَةَ الْقُرْاٰنِ بِنَشْرِ رِسَالَةِ النُّورِ بِالدَّوَامِ بَيْنَ الْاَنَامِ ف۪ي عَالَمِ الْاِسْلَامِ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
56
Hem hâdisât‑ı bereketin aynı zamanında, Risaletü'n‑Nurun bir kerâmeti olarak bir şâkirdinin binler lira kıymetinde hânesinin, ona pek yakın dehşetli bir yangından fevkalme'mûl bir sûrette Risaletü'n‑Nurun bereketiyle kurtulması ve Risaletü'n‑Nurun tercümânına âhiret cihetinde çok alâkadarlık gösteren bir hanım, o dehşetli yangında hânesinin üçüncü katında bulunan elmas ve mücevherât ve altunlarını kurtarmak için koşup çıktığı vakit, ateş her tarafını sarmış, elmas ve mücevherâtını kurtaramadığı gibi kendi nefsini de bütün bütün tehlike‑i kat'iyyede gördüğü vakitte, Risaletü'n‑Nur tercümânı o ateşten, talebesinin hânesini kurtarmasına şiddetli duâ ederken o bîçâre hanım hâtırına gelmiş, “Acaba o yangında o âhiret hemşirem bulunmasın?” diye ona da Risaletü'n‑Nuru şefâatçi edip duâ etmiş. “Yâ Rabbî, ona merhamet eyle!” niyâz etmiş. Aynı zamanda o hanım, pencereyi kırmış, kendini iki kat yüksekliğinde avluya atmış, fevkalâde bir sûrette ne incinmiş, ne de bir yeri kırılmış. Hem, bakır ve demiri eriten o dehşetli ve şiddetli yangından bütün konak yandıktan sonra bütün mücevherâtını ve altununu, hiçbiri zâyi' olmayarak bir un onu muhâfaza etmiş, bulmuş, almış. Risaletü'n‑Nurun bereketinden hem canını, hem malını kurtarmış.
Hem mezkûr hâdisâtın aynı zamanında vukû' bulması münâsebetiyle Risaletü'n‑Nurun kerâmetkârâne iki tokadını yiyen aynı ânda vazifece ehemmiyetli iki mütecâviz ve muacciz iki adamın tecâvüz ve tâciz ânında birisinin kafasına, diğerinin ciğerine vurması (Hâşiye) bizde hiçbir şübhe bırakmadı ki, Hizmet‑i Kur'âniye’deki inâyet‑i Rabbâniye’nin bir hıfz ve himâyet sillesidir, “Artık durunuz, yeter! Tokada müstehak oldunuz!” diye ma'nen söylemesidir.
Risaletü'n‑Nur Şâkirdlerinden Emin ve Feyzi
57
Mehmed Feyzi’nin Yediği Şefkat Tokadıdır
Evet, Üstadım bana “Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi kardeşim Husrev tarzında yaz” diyordu. Ben, yani Feyzi, bir parça tenbellik ettim. Birden yirmisekizlilerle askere istenildim. Yine Üstadım dedi: “Git, Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi yaz. Seni şimdi vermeyeceğim.” Sonra başladım. O emir bir hafta geri kaldı. Tekrar bir ârıza ile nasılsa Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin yazılması noksanlaştı. Tekrar askere çağrıldım. Üstadım: “Git, yaz” dedi. Ben gidip kemâl‑i ciddiyet ve sadâkatle Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi yazmağa başladım. Fevkalme'mûl ikinci defa emir geri kaldı. Tekrar bir mazerete binâen Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi yazamadım. Üstadım dedi: “Mâdem Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi yazmakta tekâsül ettin, şimdi senin vazifen, Risaletü'n‑Nur hesabına askerliktedir.” Birden emir gelip bir şefkat tokadı yiyip vazifeme gönderildim. Cenâb‑ı Hakk’a şükürler olsun, mümkün olduğu kadar Risaletü'n‑Nura çalıştım ve çalıştırıldım. Üstadım bize söylediği gibi, altı‑yedi ay sonra terhis edilip sevgili Üstadıma, Risaletü'n‑Nurun kudsî vazifesine kavuştum. İnşâallâh bu kabahatim affolmuştur.
Hem Risaletü'n‑Nurda, hem Hizmet‑i Kur'âniye’de bizleri sebkat eden Husrev, Rüşdü, Hâfız Ali, Hulûsi, Sabri gibi hàlis Kur'ân şâkirdlerini ve kıymetdâr kardeşlerimi şefâatçi ederek o kusurumun afvını bütün rûhumla Kur'ân’dan ve Üstadımdan ricâ ediyorum. Ben itiraf ediyorum ki, tenbelliğimin cezası olarak fevkalme'mûl bir şefkat tokadı yedim.
Risale‑i Nurun tenbel bir şâkirdi, fakat elmas kalemli kardeşlerinin gayret ve fa'âliyetiyle iftihar edenMehmed Feyzi
58
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Mehmed Feyzi ve Emsâline Hitâben Beyân Edilen Bir Hakikattir
Kardeşim Feyzi!
Mâdem sen, Isparta Vilâyetindeki kahramanlara benzemek istiyorsun, tam onlar gibi olmalısın. Eskişehir Hapishânesinde, Allah rahmet etsin, mühim bir şeyh‑i mürşid ve câzibedâr bir Nakşî evliyâsından bir zât, dört ay mütemâdiyen Risaletü'n‑Nurun elli‑altmış şâkirdleri içinde ve celbkârâne onların içlerinde sohbet ettiği hâlde, yalnız bir tek şâkirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebâkisi, o câzibedâr şeyhe karşı müstağnî kaldılar. Risaletü'n‑Nurun yüksek, kıymetdâr hizmet‑i îmâniyesi, onlara kâfî olarak kanâat veriyordu. O şâkirdlerin gayet keskin kalb basîreti, şöyle bir hakikati anlamış ki:
Risaletü'n‑Nura hizmet eden, îmânını kurtarıyor. Tarîkat ve şeyhlik ise, velâyet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın îmânını kurtarmak, on mü'mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevâblıdır. Çünkü îmân, saâdet‑i ebediyeyi kazandırdığı için, bir mü'mine küre‑i arz kadar bir saltanat‑ı bâkiyeyi te'min eder. Velâyet ise, mü'minin Cennet’ini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise; bir adamın îmânını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevâbdır.
İşte bu dakîk sırrı senin Ispartalı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalbleri görmüş ki; benim gibi bîçâre, günahkâr bir adamın arkadaşlığını, evliyâlara – belki eğer olsaydı müçtehidlere – dahi tercih ettiler.
Bu hakikate binâen, bu şehre bir kutub, bir Gavs‑ı A'zam gelse, dese: “Seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım.” Sen, Risale‑i Nuru bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.
59
Lillâhi'l‑Hamd, bu zamanda Sünnet‑i Seniye dâiresinde kemâl‑i îmânı kazanan Risale‑i Nur şâkirdleri, evliyâların, mürşidlerin nazar‑ı dikkatini celbedecek vaziyeti aldığından, her zamanda bulunan hakîki mürşidler, her hâlde bu zamanda Risaletü'n‑Nur şâkirdlerine müşteri olurlar. Birisini elde etseler, yirmi mürîd kadar kıymet verirler.
Hem zevkli ve câzibedâr velâyet tereşşuhâtı karşısında Risaletü'n‑Nurun hizmetindeki meşakkat, mücâhede, külfet bulunduğundan, Feyzi’ye hitâben beyân edilen bu hakikat kaleme alındı.
Said Nursî
Husrev’in Bir Fıkrasıdır
Azîz Üstadım!
Yüksek ve ciddi irşadlarınızla adım atmayı en büyük bir maksad bilen talebeleriniz, son zamanlarda şâyân‑ı şükrân bir vaziyete girdiler. Hulûsi‑i sânî, beş‑on arkadaşıyla; Hâfız Ali, civarındaki yirmi‑yirmibeş arkadaşıyla; mübârekler, otuz‑otuzbeş refîkleriyle ve bilhassa Hacı Hâfız, köyünde Ahmedler ve Mehmedlerin çok hàlis gayretleriyle umumiyet itibariyle hem hiç mübâlağasız bin kalemle, belki daha fazla; en geride kalan Isparta’da ise kahraman Rüşdü’nün ve risaleleri kendine tamamen yazan Mehmed Zühtü’nün ve Küçük Ali’nin ve Osman Nuri gibi fa'âl talebelerin gayret ve himmetleriyle otuz ile kırk arasında, hattâ bir cihette mümtâziyet kazanan Mehmed Zühtü’nün Küçük Hâfız Ali gibi hem Risaletü'n‑Nuru yazarak, hem kendi evinde yüz elli kadar çocuğu serbest olarak üç aydan beri okutmasıyla ve civarında diğer köylerde bulunan onbeş yirmişer arkadaşlarıyla talebeleriniz, Kur'ânî hizmetlerinde gayretli bir sûrette çalışmaktadırlar. Mübâreklerin yazdıkları gibi, dört köyde dört ay zarfında, elifbâ okumayan kırk‑elli adam, Risaletü'n‑Nuru mükemmel yazmağa muvaffak olmaları hàrika bir kerâmet‑i Risaletü'n-Nur olduğuna kanâatimiz geldi.
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Husrev
60
Hulûsi Bey’in Bir Fıkrasıdır
Azîz Üstadım!
Ondokuzuncu Mektûb’u bir mecliste ve bir cuma gecesi okumak niyetiyle üzerime almıştım. Şiddetli yağmurlu bir gece idi. O mecliste okumak üzere elimi cebime koydum, o mübârek eser yerinde olmadığını hayretle gördüm. Eseri koyduğum cep yırtık ve delik olmadığı gibi, ben de başka hiçbir yerde durmadığıma göre, bu hâle hayret etmemek kàbil mi? O geceyi uykusuz geçirdim, müteessir oldum. Hazret‑i Gavs’tan bu mübârek eseri istedim. Lillâhi'l‑Hamd, ertesi günü, bu eseri dinlemekle namaza başlamış olan bir muallim vâsıtasıyla bulundu. Şakır şakır yağmur altında ve çamur içinde bu mübârek eser bulunsa bile artık okunmayacak derece olacağını tahmin edersiniz değil mi? Şâyân‑ı hayret ve cây‑i dikkat ve medâr‑ı ibrettir ki, en ufak bir leke bile olmamıştır. Hâfız‑ı Hakîki, o mübârek eseri, ona ma'nen ve cidden bağlı olanlar gibi muhâfaza buyurmuş. Hafîz ve Alîm ve Hakîm isimlerinin zâhir bir tecellîsi böylece lemeân etmiş oldu.
Hulûsi
“Münâzarât” ve “Sünûhât” gibi risalelerdeki müjde‑i Nuriye
Mahrem olan “Sırr‑ı İnnâ A'taynâ”da cifir ile istihrâcım, aynen “Münâzarât Risalesi”nde “Bir nur çıkacak, göreceğiz” diye gaybî müjdelerdeki gibi ilhâmî ve hak bir hakikati fikrimle tatbikatımda bir kusur vardı. O kusur, beni bir zaman düşündürüyordu. “Münâzarât” ve “Sünûhât” gibi risalelerdeki müjde‑i Nuriyeyi, Risale‑i Nur halletti. Dâire‑i siyâsiye yerine, yüksek bir dâire‑i Nuriye ile o kusuru izâle ettiği gibi mahrem “Sırr‑ı İnnâ A'taynâ”da, “Oniki, onüç sene sonra, İslâmiyete darbe vuranların başlarına öyle müdhiş bir patlayış olacak ki, kıyâmete kadar unutulmayacak.” meâlindeki istihrâc‑ı cifrî çok geniş bir dâirede olduğu hâlde, nur sırrının aksine olarak dar bir dâirede ve hususî bir hükûmette tatbik etmek sûretiyle fikrim o geniş dâireyi ihâta edemeyerek o hakikatin sûretini değiştirmiş.
61
Hâlbuki o istihrâcın gösterdiği aynı tarihte, o rejimin müessisi ve başı dünyadan göçtü, darbesini yedi. Ve aynı senede perde altında, bilinmeyen ve küre‑i arzın ekserîsini ve nev'‑i beşerin kısm‑ı a'zamını istibdâdı altına alan bir müdhiş cereyanın düğümü ve düğmesi ve ma'nen başı ve en müdhiş olan o göçüp giden adam tokat yediği aynı zamanda, daha sene tamam olmadan o müdhiş cereyanın bütün başları ve tarafdârları öyle semâvî ve müdhiş tokatlara ve şiddetli fırtınalı musîbetlere tutulmaya başladılar ki, kıyâmete kadar azâbını çekecekler ve çekiyorlar; ve edyân‑ı semâviye ve İslâmiyete ettikleri cinayetlerin cezasını çok geniş bir dâirede gördüler ve görüyorlar. Mimsiz medeniyetin bu istifrağ ve kusması ile dünyayı mülevves ettikleri için, aynı istihrâcın gösterdiği tarihte o medeniyetin başına öyle semâvî tokat indi ki, en karanlık vahşetten daha aşağı indirdi.
Elhâsıl: “Sırr‑ı İnnâ A'taynâ”da, çok geniş bir dâireyi, dar bir dâirede tatbik edilmiş. Nur müjdesi ise, dar ve manevî, fakat yüksek bir dâireyi, geniş ve maddî bir dâire sûretinde tasvir edilmiş. Cenâb‑ı Hakk’a yüz bin şükür ediyorum ki, bu iki kusurumu ﴿يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ﴾ sırrına mazhar eyledi.
Said Nursî
62
Husrev’in Bir Fıkrasıdır
Çok Kıymetdâr ve Çok Sevgili Üstadım Efendim!
Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’la Deccâl hakkındaki ehâdîs‑i müteşâbiheden bir hadîsin üç cihetle hakîki te'vilini beyân ve izâh eden Mehmed Feyzi ve Emin kardeşlerimizin mübârek fıkralarını Sabri kardeşim göndermiş; bugün aldım, okudum. Bu Hadîs‑i Şerîfin meâline ve hakîki te'villerine o kadar muhtaç imişim ki; kızgın kum sahrâlarında senelerden beri susamışlara âb‑ı hayat uzatır gibi rûh ve kalbim bir taze hayat buldu, derinden derine nefes aldım, bütün letâiflerim sürûrla doldu, zâhirî cesedimden manevî kalbime kadar sirâyet etti. Sevgili Üstadımız, talebelerini; ve Kastamonulu kardeşlerimiz de bizleri lütûflarıyla doyurduklarından, Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükrettim.
Başta sevgili Üstadım, Risaletü'n‑Nurun kerâmetine ve bu fıkranın feyzine bakan üç ikram ile karşılaştık.
Birincisi: Mektûbunu birlikte takdim ettiğim Sabri kardeşimiz, bu àlî fıkra eline vâsıl olacağı ânda, bir diğer kardeşine hâdisâttan bahsederken bu fıkranın münderecâtını anlatması…
İkincisi: Bu hakîr talebeniz Husrev de, bu fıkranın vusûlünden bir gün evvel Re'fet Bey’le konuşurken demiştim. “Azîz Re'fet! Biz Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın nüzûlüne intizar ediyoruz. Bu peygamber‑i àlîşân, din lehinde hareket eden cereyanın başlarına nüzûl etse gerektir; ve o millet de Müslüman olacaktır. Sevgili Üstadımızın son mektûblarından böyle anlıyorum. Bu hususta ümîdim kuvvetlidir. İnşâallâh öyle de olacaktır” demiştim.
Üçüncüsü: Atabeyli kardeşlerimin sevgili Üstadıma yazdıkları mektûb ki, onu da bu akşam aldım, okudum, çok acîb gördüm. O kardeşlerim de Osman Hâlidî’nin bahsettiği müceddid‑i din ve o şerefe Cenâb‑ı Hakk’ın nâil ettiği zâtı da sevgili Üstadımız olan Risaletü'n‑Nur olduğundan bahsediyorlar. O mektûbu da birlikte takdim ettim.
Evet muhterem Üstadım, bugünlerde Risaletü'n‑Nurun, fevkalâde fa'âliyeti içinde çok kerâmetlerini müşâhede ediyoruz. Hattâ şöyle diyebilirim ki: Herbir talebeniz, başlı başına, birer birer, belki de kerrâtla böyle ikrama ve böyle in'âma mazhardırlar.
63
Milaslı Mehmed Efendi, “Bir karyede bin kalemle Nura sarılan kardeşlerimizin köyündeki fa'âliyeti biraz mübâlağalı görmüşler. Ben onun tahkîki için geldim” dedi. Risaletü'n‑Nurun bir kerâmeti idi ki, bu köyün kıymetli fa'âl bir talebesi Marangoz Ahmed yanımda idi. Ben dedim: Vâkıa ben bu köye gitmedim, kardeşlerimden soruyorum, onlar da diyordu: “Kadın‑erkek, çoluk‑çocuk, Risaletü'n‑Nuru yazan bin kalem vardır.” Sonra Marangoz Ahmed dedi ki: “Bizim köyümüz, üçyüz elli hânedir. İki hoca, bir hacı, üç adamdan başka bütün evlerimize Risaletü'n‑Nur girmiştir. Kadınlara, kız çocuklarına varıncaya kadar yazıyorlar. Hattâ ümmîlerden – kırk yaşından yukarı – yazı yazan on kadar kardeşimiz vardır” cevabında bulundu. Milaslı Mehmed Efendi bu fa'âliyete hayran oldu.
Talebeniz Husrev
Risale‑i Nurun Beş Talebesinin Bir Fıkrasıdır
Isparta’nın sâf menâbi'‑i ilmiyesinden bir zât ki, Tarîkat‑ı Àliye-i Nakşiye rüesâsından ve bin ikiyüz doksaniki veya bin ikiyüz doksanüç arasında dâr‑ı bekàya teşrîf buyuran Beşkazalızâde Osman Hâlidî Hazretleri, meslek‑i ilmiye ve ameliyesiyle alâkadarâne keşfiyât ve hâdisâtını bir hüccet‑i kàtıa gibi vârislerine vasiyet ve mahz‑ı tebşîratlarını şöylece tevârüs eylemiştir. Hattâ Üstad‑ı muhteremimizin tevellüdüne tam isabetli olarak tarih‑i mezkûrda “Îmânı kurtaran bir müceddid çıkacak, o da bu sene tevellüd etmiş.” demiş. Bundan başka, dört evlâdından birisinin o zât ile müşerref ve mülâkì olacağını ilâve etmiştir. Bu beyânât‑ı hakîkiye şöylece cereyan etmiştir:
Bin üçyüz yirmiyedi Rûmî senesi Atabey’de sünnet ve hıfz cem'iyetlerinden birinde, müşârün‑ileyh Osman Hâlidî Hazretlerinin evlâdlarından sonuncusu Ahmed Efendi merhumdan, “Müceddid, müceddid diyorsunuz, nerede ve kimdir?” Îrâd olunan suâle cevaben: “Evet, şimdi mevcûddur ve hem otuz beş yaşlarındadır.” demiştir.
64
Sâniyen: Isparta’nın Yenice Mahallesinden ve kardeşlerimizden Nuri tarafından merhum mümâileyh Ahmed Efendiden: “Pederiniz, ‘benim evlâdımdan birisi o müceddidle mükâleme ve musâfahada olacaktır’ demiş; nasıldır?” diye sorulmuş. Cevaben Ahmed Efendi merhumun “Evet doğrudur. Ben onunla görüştüm.” cevabında bulunması, işbu keşfiyât ve beyânâta medâr olmuştur.
Müşârün‑ileyh Osman Hâlidî Hazretlerinin müstesnâ tesbihât ve tahmîdâtının biri, ﴿وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى﴾ âyet‑i kerîmesinin fazl‑ı tevfikine sığınarak Isparta’nın cenûbunda, dağda Sidre nâm mevkide erbaîn eyyâm‑ı mübârekesini tes'îd ve hasr‑ı tesbihâta niyetle kırk günlük iâşeye tahsîs ettiği ki, herbir gün için elli dirhem mikdarında bir bezdirme ekmeğinden kırk tane olan bir tahsîsatı bir‑iki günde yer ve kırk gün de daha yemek yemeden o mevki‑i mahsûsada imrâr‑ı evkàt ve tesbihâtta bulunurlar. İkmalinde, geri avdetlerinde mübârek dudakları birbirine yapışır, bıçakla tekrar açarlar. Biraz ileride şu asr‑ı hâzırın uğradığı ve uğrayacağı kaviyen me'mûl ve melhûz olan sefâhet ve atâlete rağmen düstur‑u şüyuhatını tahdid ve ancak anâsır‑ı mecrûha cerrâhını unutmayıp ve ihmal dahi etmeyerek şehâdet‑i kat'iyyesini gösterip sahife‑i hayatını bin ikiyüz doksanikide imzalamıştır.
65
Van’da te'sisine başlanan Medrese‑i Zehrâ’nın te'hiri, “Doktor hastaya elzemdir” fehvâsıyla, ondokuz bin altun tahsîsat ve arkasında Sultan Reşâd, daha beride ikiyüz meb'ûstan yüzaltmış küsûrun inzimam‑ı re'yi yüzelli bin banknot kabûl ettikleri hâlde, maddeten mevki‑i fiile îsâl edilememiş. Herhalde Hakîm‑i Mutlak, Kadîr‑i Mutlak, daha ahsen sûretini dilemiş ki, O Sultan‑ı Ezelî’nin lütfuyla, maddiyâta minnet etmeden, Hâzâ min fadli Rabbî, Elhamdülillâh, Isparta’da Risale‑i Nurun te'lifine menba' olması ve manevî Medresetü'z‑Zehrâ hükmüne geçmesi, pâyânsız kusurlarımızın belki de setrine inşâallâh vesile olmasını Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’den dileyerek, işbu destgâh‑ı manevîyi tahkîmen Osman‑ı Hâlidî’nin kıymetdâr ve mânidâr, sâdık ve meşhûr ihbarâtının hedef ve masruf‑u lehi günden daha âşikâr bir hâlde zuhûr etmiştir.
Şu mütevâli vekâyi‑i müsbete biz âciz hizmetçilere vazife‑i aslîmizde ayrıca nazar‑ı dikkati celbettiğine muttali' olduktan sonra, bin hamd ü senâ ile huzur‑u Üstada birer birer vücûd‑u manevîmizle arz‑ı endâm eder ve mübârek ellerini öperiz. Aynı gayeye yardıma koşan ve aynı destgâhın alâkadarları olan Küçük Husrev Feyzi, Nazîf, Emin, Tahsin, Tevfik, Hilmi gibi kardeşlerimize arzederiz.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenHasan, Osman, Tahiri, Abdullâh, Hulûsi‑i Sânî Sabri
66
Tevâfuk altında çok ehemmiyetli mes'eleler vardır
Azîz Kardeşlerim!
Bugünlerde, Tefsir’in ve Onuncu Söz’ün tevâfukâtına baktım. Kendi kendime dedim ki: “Bu ziyâde tafsilât isrâftır; ehemmiyetli mes'eleler çoktur, vakit zâyi' olmasın.” Birden ihtar edildi ki: “O tevâfuk altında çok ehemmiyetli mes'eleler vardır. Hem mâdem tevâfukta bir inâyet‑i hàssa ve bir iltifat‑ı Rahmânî Risaletü'n‑Nura karşı tezâhür etmiş; o iltifata karşı hiss‑i şükrân ve memnuniyet ve müteşekkirâne sevinç ne kadar ifratkârâne de olsa, isrâf olamaz.” Bu ihtar mücmelini iki cihetle izâh edeceğim.
Birincisi: Herşeyde – ne kadar cüz'î olsa da – bir kasd ve irâdenin cilvesi bulunmasıdır. (Tesâdüf hakîki olarak bulunmamasıdır.) Evet, kesretin en dağınık ve en ziyâde tesâdüfe verilen, kelimâttaki hurûfâtın vaziyetleridir. Hususan kitabette mâdem hiç münâsebeti olmayan ve ihtiyar‑ı beşer karışmayan hurûfâtın vaziyetlerinde bir tenâsüb, bir nizâm bulunuyor; elbette bir irâde‑i gaybî tahtında vaziyetler veriliyor. Hiçbir şey, dâire‑i ilim ve kudretinden hariç olmadığı gibi, dâire‑i irâde ve meşîetten dahi hariç değildir ki, böyle cüz'î ve dağınık şeylerde dahi bir tenâsüb gözetiliyor ve tanzim ediliyor. Ve o tanzim içinde irâde‑i âmme cilvesinden inâyet‑i hàssa sûretinde Risaletü'n‑Nura bir imtiyaz nev'inden hususî bir teveccüh görülmüş. Ben bu derin mes'eleyi tam görmek için “İşârâtü'l‑İ'câz”ın tevâfukâtına dikkat ettim ve kat'î bir kanâat ile o sırrı bildim ve hissettim.
İkincisi: Nasıl ki çok mübârek ve kudsî büyük bir zât, gayet fakir ve muhtaç bir adama ümîd edilmediği bir tarzda, iltifatkârâne, bir kapta bazı kağıtlara sarılı bir hediye ihsân etse; elbette o bîçâre adam, o pek büyük zâta karşı hediyesinin binler mislinden fazla teşekkür etmek ister. Ve bin o hediye kadar kıymetli bulunan o hediye ile gösterilen iltifata karşı ne kadar teşekkürde isrâf ve ifrat da etse, makbûldür. Ve o çok mübârek zâtın hediyesine sardığı kağıtları da teberrük deyip şeker gibi yese, hattâ o hediye içindeki cevizlerin kabuklarını da teberrük deyip ekmek gibi yese, başına koysa isrâf olmadığı gibi; Risaletü'n‑Nur yüzünde, irâde‑i âmmede inâyet‑i hàssa iltifatı, tevâfuk zarfıyla ihsân edilmiş. Elbette tevâfuka dair tafsilât, tasvirât, fiilî teşekkürâtın bir nev'idir ve sevincin ve minnetdârlığın heyecanlı bir tereşşuhâtıdır. Evet, böyle bir zâtın iltifatını gösteren maddî kırk para ihsânına karşı, kırk bin liraya değer iltifatına karşı ne kadar teşekkür eylese, isrâf değil.
Said Nursî
67