301
Hasan Feyzi’nin Kasidesi ve İstirhamı
Risale‑i Nurun hàs şâkirdlerinden ve ehemmiyetli eski muallimlerden ve îmânı kuvvetli olan büyük muallimleri temsîl eden Hasan Feyzi’nin Sikke‑i Tasdik-ı Gaybî’den aldığı bir ilhâmla Risale‑i Nur hakkında ve o nurun menba'ı ve esâsı olan Nur‑u Muhammedî (A.S.M.) ve hakikat‑i Kur'ân ve sırr‑ı îmân ta'rifinde bu kasideyi yazmış.
Hasan Feyzi’nin Kasidesi
﴿﷽﴾
﴿يُر۪يدُونَ لِيُطْفِؤُا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ﴾
Ahmed yaratılmış o büyük Nur‑u Ehadden,
Her zerrede nurdur, O ezelden hem ebedden.
.
Bir nur ki odur hem yüce hem lâ‑yetenâhî,
Ol Fahr‑i Cihan Hazret-i Mahbûb-u İlâhî.
.
Parlattı cihanı bu güzel Nur‑u Muhammed (A.S.M.),
Halkolmasa, olmaz idi bir zerre ve bir ferd.
.
Ol nuru ânın, her yeri her zerreyi sarmış,
Baştan başa her dem bu kesif zulmeti yarmış.
.
Bir nur ki odur sâde ve hem lâyetezelzel,
Ârî ve berî cümleden üstün ve mükemmel.
.
Bir nur ki bütün zerrede ancak o nümâyân,
Bir nur ki verir kalblere hem aşk ile îmân.
.
Bir nur ki eğer olmasa ol nur hele bir ân,
Baştan başa zulmette kalır hem de bu ekvân.
.
302
Bir nur ki değil öyle muhât, hem dahi mahsur,
Bir nur ki eder kalbi de pür‑nur, çeşmi de pür‑nur.
.
Bir lem'adır ândan, şu büyük şems ve kamerler.
.
Hep işte o nurdan bu acâib koca âlem,
Halk oldu o nurdan yine Cennetle Cehennem.
.
Şek yok ki o nurdur okunan Hazret‑i Kur'ân,
Ol nur‑u ezel hem sebeb‑i hilkat-i insan.
.
Herşeye odur mebde' ve asıl ve esâs hem,
Ondan görünür nev'‑i beşer böyle mükerrem.
.
Bir zerre değil, bahr‑i muhît o bahr‑i münîrden,
Hem nasıl beşer hiç kalıyor hepsi de birden.
.
Şek yok ki cihan, katre‑i nurundan o nurun,
Şek yok ki bu can, zerre‑i nurundan o nurun.
.
Sönsün diye üflense, o deryâ gibi kaynar,
Söndürmeğe hem kimde aceb zerre mecâl var.
.
Söndürmeğe kalkmıştı asırlar dolu küffar,
Kahreyledi her hepsini ol Hazret‑i Kahhâr.
.
Hep sönmüş asırlar, yanıyor sönmeden ol,
Tarihe sorun, kimdir o nur, hem kim imiş menfûr.
.
Alnında yanan Nur‑u Muhammed’di Halîl’in,
Yetmezdi gücü, bakmağa her çeşm‑i alîlin.
.
Görseydi Resûlün o güzel nurunu, Nemrud,
Yakmazdı o dem, nârını ol kâfir‑i matrûd.
.
Bir sivrisinek öldürüyor o şah‑ı cihanı (!)
Atmıştı Halîl’i ateşe çünkü o cânî.
.
303
Bir perde açıp söyledi Hak gizli kelâmdan,
Ol ateşe bahseyledi hem berd u selâmdan.
.
“Dostum ve Resûlüm yüce İbrahim’i, ey nâr!
At âdetini, yakma bugün, sen onu zinhâr!”
.
Bir gizli hitâb geldi de ol dem yine Haktan,
Bir abd‑i mükerrem dahi kurtuldu bıçaktan.
.
Ol nurdan için Yûnus’u hıfzeyledi ol hût,
Ol nur ile kahreyledi hem kavmini ol Lût.
.
Ol hüsn‑ü cemâl, eyledi âlemleri hayran,
Nerden onu bulmuş, acaba Yûsuf‑u Kenan.
.
Hikmet nedir, ol derdlere sabreyledi Eyyûb,
Hem sırrı nedir, Yûsuf için ağladı Yakub.
.
Öldükçe dirildikçe neden duymadı bir his,
Ol nâmlı nebî, şânlı şehîd Hazret‑i Cercis.
.
Hasretle neden ağladılar Âdem ve Havvâ,
Kimdendi bu yıllarca süren koskoca da'vâ.
.
Hem âh, neden terkedilip Ravza‑i Cennet,
Bir dâr‑ı karar oldu neden âlem‑i mihnet.
.
Nur şehri olan Tûr’da o dem Hazret‑i Mûsa,
Esrâr‑ı kelâm hep çözülüp buldu tecellâ.
.
Bir parça Zebûr’dan okusa Hazret‑i Dâvud,
Başlardı hemen sanki büyük mahşer‑i mev'ûd.
.
Bilmem ki neden, yel ve sular hep onu dinler,
Bilmem ki neden, hep işiten âh! diye inler.
.
304
Mahlûku bütün kendine râmetti Süleyman,
Nerdendi bu kuvvet, ona kimdendi bu fermân.
.
Yellerle uçan şânlı büyük taht‑ı mukaddes,
Esrâr‑ı ezelden o da duymuş yine bir ses.
.
Ol hangi acîb sır ki, çıkar göklere İsâ,
Kimdir çekilen çarmıha, kimdir yine Yûda.
.
Nur derdi için tahtını terkeyledi Edhem,
Bir başkasının tahtı olur derdine merhem.
.
Çok şahs‑ı velî, nur ile hem etti kanâat,
Çok şahs‑ı denî, nur ile hem buldu kerâmet.
.
Her hepsi de pervânesi, üftâdesi nurun,
Her hepsi muammâ, gücü yetmez bu şuûrun.
.
Şakk etti kamer, Fahr‑i Beşer, ol Yüce Server,
Her yerde ve her ânda onun nuru muzaffer.
.
Kur'ân’dı kavli, nurdu yolu, ümmeti mutlu,
Ümmet olanın kalbi bütün nur ile doldu.
.
Çekmezdi keder, ol sözü cevher, özü kevser,
Ol Sûre‑i Kevser, dedi a'dâsına “ebter!”
.
Ol Şems‑i Ezelden kaçınan ol kuru başlar,
Gayyâ‑i Cehennem’de bütün yakmış ateşler.
.
Bitmişti nefes, çıkmadı ses, bıktı da herkes,
Ol nura varıp baş eğerek hep dediler pes!
.
İdraki olan kafile ayrıldı Kureyş’ten,
Feyz almak için doğmuş olan şânlı güneşten.
.
305
Ol kevser‑i Ahmed’den içip herbiri tas tas,
Olmuştu o gün sanki mücellâ birer elmas.
.
Ol başlara tâc, derde ilâç, mürşid‑i âlem,
Eylerdi nazar bunlara nuruyla demâdem.
.
Bunlardı o a'dâyı boğan bir alay arslan,
Hak uğruna, nur uğruna olmuş çoğu kurban.
.
Bunlardan o gün ehl‑i nifâk cümle kaçardı,
Müşrik ise, ol aklı ânın kalmaz uçardı.
.
Bunlardı O Peygamberin ashâbı ve âl’i,
Dünyada ve ukbâda da hem şânları àlî.
.
Tavsif ediyor bunları hep şöylece Kur'ân,
Sulh vakti koyun, kavgada kükrek birer arslan!
.
Hep yüzleri pâk, sözleri hak, yolları haktı,
Merkebleri yeller gibi Düldüldü, Burâktı.
.
Bir cezbe‑i “Yâ Hayy!” ile seller gibi aktı,
A'dâya varıp herbiri şimşek gibi çaktı.
.
Bunlardı o gün halka‑i tevhidi kuranlar,
Bunlardı o gün baltalayıp küfrü kıranlar.
.
Bunlardı mübârek yüce cem'iyet‑i şûrâ,
Bunlardı o nurdan dizilen halka‑i kübrâ.
.
Bunlardı alan Suriye, Irak, ülke‑i Kisrâ,
Bunlarla ziyâdâr o karanlık koca sahrâ.
.
Bunlardı veren; hasta, alîl gözlere bir fer,
Bunlardı o tarihe geçen şânlı gazanfer.
.
306
Her hepsi de bir zerre‑i nuru O Habîbin,
Her ân görünür gözlere ondan nice yüzbin.
.
Nur altına girmiş bulunan türlü cemâat,
Hem buldu bekà, hem de bütün gördü adâlet.
.
Derhâl açılıp gök yüzü hem parladı ol nurdan gelen Risalei'n‑Nur,
Hallâk‑ı Rahîm eyledi mahlûkunu mesrûr.
.
Zulmet dağılıp başladı bir yepyeni gündüz,
Bir neş'e duyup sustu biraz ağlayan o göz.
.
Bir dem bile düşmezken onun âhı dilinden,
Kurtuldu, yazık dertli beşer derdin elinden.
.
Ol taze güneş, ülkeye serptikçe ışıklar,
Hep şâd olacak, şevk bulacak kalbi kırıklar.
.
Her kalbe sürûr, her göze nur doldu bugünden,
Bir müjde verir sanki o bir şânlı düğünden.
.
Arzeyleyelim ol yüce Allah’a şükürler,
Kalkar bu kahr, cehl ü dalâl, şirk ü küfürler.
.
Ol nur‑u hüdâ saldı ziyâ, kalbe safâ hem,
Gösterdi bekà, göçtü fenâ, buldu vefâ hem.
.
Çıkmıştı şakì, geldi nakî gördü adâvet,
Eylerdi nefiy, oldu hafî nur‑u hidayet.
.
Fışkırdı Risale‑i Nur, ufuktan o nur‑u Risalet,
Ol nur‑u Risalet verecek emn ü adâlet.
.
Allah’a şükür, kalkmada hep cümle karanlık,
Allah’a şükür, dolmada hep kalbe ferâhlık.
Allah’a şükür, işte bugün perde açıldı,
Âlemlere artık yine bir neş'e saçıldı.
.
307
Artık bu sönük canlara can üfledi cânân,
Artık bu gönül derdine ol eyledi derman.
.
Bir fasl‑ı bahar başladı illerde bugünden,
Bir sohbet‑i gül başladı dillerde bugünden.
.
Benden bana ben gitmek için Risale‑i Nur diye koştum,
Nur derdine düştüm de denizler gibi coştum.
.
Bir zerrecik olsun bulayım der de ararken,
Düştüm yine deryâ gibi bir nura bugün ben.
.
Verdim ona ben gönlümü baştan başa artık,
Mâşukum odur şimdi benim, ben ona âşık.
.
Ol nur‑u ezel hem kararan kalblere lâyık,
Ol nurdan alır feyzini hem cümle halâyık.
.
Kahreyledi ol zulmeti Risale‑i Nura akanlar,
Nur kahrına uğrar, ona hasmâne bakanlar.
.
Küfrün bütün alayı hücum etse de ey nur!
Etmez seni dûr, kendi olur belki de makhûr.
.
Sensin yine hâzır, yine sensin bize nâzır,
Ey nur‑u Rahîm, ey ebedî bir cilve‑i Kudret-i Fâtır!
.
Bir neş'e duyurdun îmânla sırr‑ı ezelden,
Bir müjde getirdin bize ol nâmlı güzelden.
.
Mâdemki içirdin bize ol âb‑ı hayattan,
Bir zerre kadar kalmadı havf şimdi memâttan.
.
Hasret yaşadık nuruna yıllarca bütün biz,
Masûm ve alîl, türlü belâ çekti sebebsiz.
.
Yıllarca akan, kan dolu göz yaşları dinsin,
Zâlim, yere batsın, o zulüm bir yere sinsin.
.
308
Yıllarca, asırlarca bu nurun yine yansın,
Öksüz ve yetîm, dul ve alîl hepsi de kansın.
.
Ey nur gülü, nur çehreni öpsem dudağından,
Kalb bahçesinin kalbine diksem budağından.
.
Her dem kokarak hem o güzel râyihasından,
Çıksam yine ben âlem‑i fânî tasasından.
.
Nur güllerin açsın, yine miskler gibi tütsün,
Sînemde bu can bülbülü tevhid ile ötsün.
.
Sensin bize bir neş'e veren ol gül‑ü hàlis,
Sensin bize hem cümleden a'lâ, dahi muhlis.
.
Ey Nur‑u Risaletten gelen bir bürhân‑ı Kur'ân!
Ey sırr‑ı Furkàndan çıkan hüccet‑i îmân!
.
Sendin bize matlûb, yine sendin bize mev'ûd,
Sâyende bugün herkes olur zinde ve mes'ûd.
.
Her ân seni bekler ve sayıklardı bu dünya,
Hak kendini gösterdi, bugün bitti o rüya.
.
Bin üçyüz senedir toprağa dönmüş nice milyar,
Mü'min ve muvahhid seni gözlerdi hep ey yâr!
.
Her hepsi de senden yana söylerdi kelâmı,
Her hepsi de her ân sana eylerdi selâmı.
.
Nur çehreni açsan, atarak perdeyi yüzden,
Söyler bana rûhum yine مَا ازْدَدْتُ يَق۪ينًا
.
Vallâh, ezelden bunu ben eyledim ezber:
Risalei'n‑Nurdur Vallâh o son müceddid‑i ekber.
.
309
Yüzlerce sened, hem nice yüzlerce işâret,
Eyler bu mukaddes koca da'vâya şehâdet.
.
En başta gelen şâhid‑i adl Hazret‑i Kur'ân,
Göstermiş ayânen otuzüç yerde o bürhân.
.
يَا مُدْرِكًا ’nin kalbine gömmüş Esedullâh,
Çok sır ki, bilenler oluyor hep sana âgâh.
.
كُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ demiş ol pîr‑i muazzam,
Binlerce velî hem yine yapmış buna bin zam.
.
Mu'cizdir o söz, haktır o öz, görmedi her göz,
Artık bu muammâları gel sen bize bir çöz.
.
Altıncı Söz’ün aldı bütün fiil ve sıfâtı,
Verdim de arındım ona hem zât ve hayatı.
.
Müflis ve fakir bekliyordum şimdi kapında,
Tevhide eriştir beni, gel varını sun da.
.
“Ben!‥ Ben!.” diye yazdımsa da sensin yine ol “Ben”,
Hiçten ne çıkar, hem bana benlik yine senden.
.
Affet beni ey affı büyük lütfu büyük Risalei'n‑Nur!
Bir dem bile hem eyleme senden beni yâ Rabbenâ mehcur!
.
Nur aşkına, Hak aşkına, dost aşkına ey nur!
Nurunla ve sırrınla bugün kıl bizi mesrûr.
.
Ey Nur‑u Ezelden gelen Nur‑u Muhammed (A.S.M.),
Ey sırr‑ı îmândan gelen nur‑u müebbed!
.
Binlerce yetîmin duyulan âhını bir kes,
Sarsar o büyük arşı da Vallâh bu çıkan ses.
.
310
Vallâh cemîlsin, yeter artık bu celâlin!
Göster bize ey Nur‑u Muhammed, bir kere cemâlin!
.
Dergâhını aç, et bize ihsân, yine ey nur‑u Risalet!
Biz dertli kuluz, kıl bize derman, yine ey nur‑u hakikat!
.
Emmâre olan nefsimizin emrine uyduk,
Ver bizlere sen nur ile îkan, yine ey Nur‑u Kur'ân!
.
Hırs ateşi sönsün de gönül gülşene dönsün,
Saç nurunu, hem feyzini her ân, yine ey nur‑u îmân!
.
Sen Nur‑u Bedî', Nur‑u Rahîmsin bize lütfet,
Hep isteğimiz aşk ile îmân, yine ey Nur‑u İlâhî!
.
Dinin çekilip, dev gibi saldırmada vahşet,
Rahm et, bizi garketmeye tûfân, yine ey Nur‑u Rahmânî!
.
Pür‑nura boyansın bütün âfâk‑ı cihanın,
Her yerde okunsun da bu Kur'ân, yine ey Nur‑u Sübhânî!
.
Mahbûbuna uyduk, hepimiz ümmeti olduk,
Ağlatma yeter, et bizi handân, yine ey Nur‑u Rabbânî!
.
Ol Ravza‑i Pâk-i Ahmed’i (A.S.M.) göster bize bir dem,
Artık olalım hep ona kurban, yine ey Nur‑u Samedânî!
.
İslâma zafer ver bizi kurtar, bizi güldür,
A'dâmızı et hâk ile yeksân, yine ey Nur‑u Furkànî!
.
311
Her belde‑i İslâm ile, olsun bu yeşil yurd,
Tâ haşre kadar Cennet‑i cânân, yine ey Nur‑u îmânî!
.
Ol Fahr‑i Cihan, Âl‑i Abâ hakkı için yâ Rab!
Hıfzet bizi âfât ve belâdan, yâ Nure'l‑Envâr, Bihakkı İsmike'n‑Nur!
Hasan Feyzi'nin İstirhamı
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
Mübârek Üstadım Efendim!
O büyük ve güzel hàs nurunun, bu fakir ve bîçâre talebeniz, bu vâdide ve bu şekilde olan ihsân ve ikramâtını aynen huzur‑u irfanınıza sunuyor ve bu vesile ile mübârek ellerinizi ve dâmen‑i pâkinizi bir daha öpmek şerefiyle müşerref oluyorum, kabûl buyurulmasını Hazretinizden istirham ederim efendim.
Âciz, Bîçâre TalebenizHasan Feyzi
رَحِمَهُ اللّٰهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رَسَائِلِ الْمَكْتُوبَةِ وَالْمَقْرُوئَةِ اٰم۪ينَ
312
Yirmisekizinci Mektûb’danYedinci Mes'ele
﴿﷽﴾
﴿قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ﴾
Şu mes'ele Yedi İşâret’tir.
Tahdîs‑i ni'met sûretinde birkaç sırr‑ı inâyetin izhârına “Yedi Sebeb”i beyân ederiz:
Birinci Sebeb
Eski Harb‑i Umumî’den evvel ve evâilinde, bir vâkıa‑i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhûr Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenâb‑ı Hakk’ın emridir; O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o hâlette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirâne diyor ki: “İ'câz‑ı Kur'ân’ı beyân et!”
Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra, Kur'ân etrafındaki sûrlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'ân’a hücum edilecek; i'câzı, O’nun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'câzın bir nev'ini şu zamanda izhârına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
Mâdem İ'câz‑ı Kur'ân’ı bir derece beyân, Sözler’le oldu; elbette o i'câzın hesabına geçen ve O’nun reşehâtı ve berekâtı nev'inden olan hizmetimizdeki inâyâtı izhâr etmek, i'câza yardımdır ve izhâr etmek gerektir.
İkinci Sebeb
Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imâmımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de O’nun dersine ittibâen, O’nun tefsirini medhedeceğiz.
313
Hem mâdem yazılan Sözler O’nun bir nev'i tefsiridir ve o risalelerdeki hakàik ise Kur'ânın malıdır ve hakikatleridir ve mâdem Kur'ân‑ı Hakîm, ekser sûrelerde, hususan ﴿الٓرٰ﴾ ’larda, ﴿حٰمٓ﴾ ’lerde kendi kendini kemâl‑i haşmetle gösteriyor, kemâlâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor; elbette Sözler’de in'ikâs etmiş, – Kur'ân‑ı Hakîm’in lemeât‑ı i'câziyesinden – ve o hizmetin makbûliyetine alâmet olan inâyât‑ı Rabbâniyenin izhârına mükellefiz. Çünkü O Üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.
Üçüncü Sebeb
Sözler hakkında tevâzu' sûretinde demiyorum; belki bir hakikati beyân etmek için derim ki: Sözler’deki hakàik ve kemâlât, benim değil Kur'ânındır ve Kur'ân’dan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer Âyât‑ı Kur'âniye’den süzülmüş bazı katarâttır. Sâir risaleler dahi umumen öyledir.
Mâdem ben öyle biliyorum ve mâdem ben fânîyim, gideceğim; elbette bâkî olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve mâdem ehl‑i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sâhibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette semâ‑yı Kur'ânın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok i'tirâzâta ve tenkidâta medâr olabilen ve sukùt edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı.
Hem mâdem örf‑i nâsta, bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menba'ı zannettikleri müellifinin etvârında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakàik‑ı àliyeyi ve o cevâhir‑i gâliyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsıma mal etmek hakikate karşı büyük bir haksızlık olduğu için; risaleler kendi malım değil, Kur'ânın malı olarak Kur'ânın reşehât‑ı meziyâtına mazhar olduklarını izhâr etmeye mecburum.
Evet lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
314
Dördüncü Sebeb
Bazen tevâzu', küfran‑ı ni'meti istilzam ediyor; belki küfran‑ı ni'met olur. Bazen de tahdîs‑i ni'met, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare‑i yegânesi ki; ne küfran‑ı ni'met çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemâlâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün'im‑i Hakîki’nin eser‑i in'âmı olarak göstermektir.
Meselâ, nasıl ki murassa' ve müzeyyen bir elbise‑i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: “Mâşâallâh çok güzelsin, çok güzelleştin!” Eğer sen tevâzu'kârâne desen: “Hâşâ!‥ Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?” O vakit küfran‑ı ni'met olur ve hulleyi sana giydiren mâhir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur. Eğer müftehirâne desen: “Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz!‥” O vakit, mağrûrâne bir fahirdir.
İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: “Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libâsındır ve dolayısıyla libâsı bana giydirenindir; benim değildir.”
İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün küre‑i arza bağırarak derim ki: Sözler güzeldirler, hakikattirler; fakat benim değildirler; Kur'ân‑ı Kerîm’in hakàikından telemmu' etmiş şuâlardır!‥
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِمُحَمَّدٍ düsturuyla derim ki: وَمَا مَدَحْتُ الْقُرْاٰنَ بِكَلِمَات۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَات۪ي بِالْقُرْاٰنِ
Yani: “Kur'ânın hakàik‑ı i'câzını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur'ânın güzel hakikatleri, benim tâbiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.”
Mâdem böyledir; hakàik‑ı Kur'ânın güzelliği nâmına, Sözler nâmındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedârlığa terettüb eden inâyât‑ı İlâhiye’yi izhâr etmek, makbûl bir tahdîs‑i ni'mettir.
315
Beşinci Sebeb
Çok zaman evvel bir ehl‑i velâyetten işittim ki; o zât, eski velîlerin gaybî işâretlerinden istihrâc etmiş ve kanâati gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhûr edecek, bid'alar zulümâtını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhûruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurânî zâtlara zemin ihzar ediyoruz.
Mâdem kendimize ait değil, elbette Sözler nâmındaki nurlara ait olan inâyât‑ı İlâhiye’yi beyân etmekte medâr‑ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr‑ı hamd ve şükür ve tahdîs‑i ni'met olur.
Altıncı Sebeb
Sözler’in te'lifi vâsıtasıyla Kur'ân’a hizmetimize bir mükâfât‑ı àcile ve bir vâsıta‑i teşvik olan inâyât‑ı Rabbâniye, bir muvaffakıyettir. Muvaffakıyet ise, izhâr edilir. Muvaffakıyetten geçse; olsa olsa bir ikram‑ı İlâhî olur. İkram‑ı İlâhî ise; izhârı, bir şükr‑ü manevîdir. Ondan dahi geçse; olsa olsa, hiç ihtiyarımız karışmadan bir kerâmet‑i Kur'âniye olur. Biz, mazhar olmuşuz. Bu nev'i ihtiyarsız ve habersiz gelen bir kerâmetin izhârı, zararsızdır. Eğer âdi kerâmâtın fevkıne çıksa, o vakit olsa olsa Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinin şu'leleri olur.
Mâdem i'câz izhâr edilir; elbette i'câza yardım edenin dahi izhârı i'câz hesabına geçer, hiç medâr‑ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr‑ı hamd ve şükrândır.
Yedinci Sebeb
Nev'‑i insanın yüzde sekseni ehl‑i tahkîk değildir ki; hakikate nüfûz etsin ve hakikati hakikat tanıyıp kabûl etsin. Belki; sûrete, hüsn‑ü zanna binâen, makbûl ve mu'temed insanlardan işittikleri mesâili takliden kabûl ederler. Hattâ kuvvetli bir hakikati, zaîf bir adamın elinde zaîf görür ve kıymetsiz bir mes'eleyi, kıymetdâr bir adamın elinde görse, kıymetdâr telâkki eder.
316
İşte ona binâen, benim gibi zaîf ve kıymetsiz bir bîçârenin elindeki hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyenin kıymetini, ekser nâsın nokta‑i nazarında düşürmemek için, bilmecbûriye ilân ediyorum ki:
İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuûrumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inâyâta ve teshîlâta mazhar oluyoruz.
Öyle ise, o inâyetleri bağırarak ilân etmeye mecburuz.
İşte geçmiş Yedi Esbâb’a binâen, küllî birkaç inâyet‑i Rabbâniye’ye işâret edeceğiz
Birinci İşâret
Yirmisekizinci Mektûb’un Sekizinci Mes'elesinin Birinci Nüktesinde beyân edilmiştir ki, “tevâfukât”tır.
Ezcümle: Mu'cizât‑ı Ahmediye Mektûbatı’nda, Üçüncü İşâretinden tâ Onsekizinci İşâretine kadar altmış sahife; habersiz, bilmeyerek bir müstensihin nüshasında, iki sahife müstesnâ olmak üzere mütebâki bütün sahifelerde – kemâl‑i muvâzenetle – ikiyüzden ziyâde “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm” kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile iki sahifeye dikkat etse, tesâdüf olmadığını tasdik edecek. Hâlbuki tesâdüf, olsa olsa bir sahifede kesretli emsâl kelimeleri bulunsa, yarı yarıya tevâfuk olur, ancak bir‑iki sahifede tamamen tevâfuk edebilir. O hâlde böyle umum sahifelerde “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm” kelimesi; iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyâde olsun, kemâl‑i mîzan ile birbirinin yüzüne baksa; elbette tesâdüf olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevâfukun, kuvvetli bir işâret‑i gaybiye, içinde olduğunu gösterir.
Nasıl ki ehl‑i belâğatın kitaplarında, belâğatın derecâtı bulunduğu hâlde; Kur'ân‑ı Hakîm’deki belâğat, derece‑i i'câza çıkmış; kimsenin haddi değil ki ona yetişsin. Öyle de: Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir âyinesi olan Ondokuzuncu Mektûb ve mu'cizât‑ı Kur'âniye’nin bir tercümânı olan Yirmibeşinci Söz ve Kur'ânın bir nev'i tefsiri olan Risale‑i Nur eczâlarında tevâfukât, umum kitapların fevkınde bir derece‑i garâbet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki; Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir nev'i kerâmetidir ki, o âyinelerde tecellî ve temessül ediyor.
317
İkinci İşâret
Hizmet‑i Kur'âniyeye ait inâyât‑ı Rabbâniyenin ikincisi şudur ki: Cenâb‑ı Hak; benim gibi kalemsiz, yarım ümmî, diyar‑ı gurbette, kimsesiz, ihtilâttan men'edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddi, samîmî, gayyûr, fedâkâr‥ ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muâvin ihsân etti. Zaîf ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife‑i Kur'âniyeyi, o kuvvetli omuzlara bindirdi. Kemâl‑i kereminden, yükümü hafifleştirdi.
O mübârek cemâat ise – Hulûsi’nin tâbiriyle – telsiz telgrafın âhizeleri hükmünde ve – Sabri’nin tâbiriyle – Nur fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler hükmünde ayrı ayrı meziyetleri ve kıymetdâr muhtelif hâsiyetleriyle beraber – yine Sabri’nin tâbiriyle – bir tevâfukât‑ı gaybiye nev'inden olarak, şevk ve sa'y ü gayret ve ciddiyette birbirine benzer bir sûrette esrâr‑ı Kur'âniyeyi ve envâr‑ı îmâniyeyi etrafa neşretmeleri ve her yere eriştirmeleri ve şu zamanda (yani hurûfât değişmiş, matbaa yok, herkes envâr‑ı îmâniyeye muhtaç olduğu bir zamanda) ve fütûr verecek ve şevki kıracak çok esbâb varken, bunların fütûrsuz, kemâl‑i şevk ve gayretle bu hizmetleri, doğrudan doğruya bir kerâmet‑i Kur'âniye ve zâhir bir inâyet‑i İlâhiye’dir.
318
Evet, velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet‑i hàlisanın dahi kerâmeti vardır. Samîmiyetin dahi kerâmeti vardır. Bâhusus Lillâh için olan bir uhuvvet dâiresindeki kardeşlerin içinde; ciddi, samîmî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemâatin şahs‑ı manevîsi bir veli‑yi kâmil hükmüne geçebilir; inâyâta mazhar olur.
İşte ey kardeşlerim ve ey Hizmet‑i Kur'ân’da arkadaşlarım! Bir kaleyi fetheden bir bölüğün çavuşuna bütün şerefi ve bütün ganîmeti vermek nasıl zulümdür, bir hatâdır; öyle de; şahs‑ı manevînizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hâsıl olan fütûhâttaki inâyâtı benim gibi bir bîçâreye veremezsiniz! Elbette böyle mübârek bir cemâatte, tevâfukât‑ı gaybiyeden daha ziyâde kuvvetli bir işâret‑i gaybiye var ve ben görüyorum; fakat herkese ve umuma gösteremiyorum.
Üçüncü İşâret
Risale‑i Nur eczâları, bütün mühim hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyeyi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir sûrette isbâtı, çok kuvvetli bir işâret‑i gaybiye ve bir inâyet‑i İlâhiye’dir. Çünkü hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye içinde öyleleri var ki; en büyük bir dâhî telâkki edilen İbn‑i Sînâ, fehminde aczini itiraf etmiş, “Akıl buna yol bulamaz!” demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehâsıyla yetişemediği hakàikı; avâmlara da, çocuklara da bildiriyor.
Hem meselâ; sırr‑ı kader ve cüz'‑ü ihtiyarînin halli için, koca Sa'd‑ı Taftazanî gibi bir allâme; kırk‑elli sahifede, meşhûr “Mukaddemât‑ı İsnâ Aşer” nâmıyla “Telvih” nâm kitabında ancak hallettiği ve ancak hàvâssa bildirdiği aynı mesâili, kadere dair olan Yirmialtıncı Sözde, İkinci Mebhasın iki sahifesinde tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyânı, eser‑i inâyet olmazsa nedir?
Hem bütün ukùlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr‑ı hilkat-i âlem ve tılsım‑ı kâinât denilen ve Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın i'câzıyla keşfedilen o tılsım‑ı müşkül-küşâ ve o muammâ‑yı hayret-nümâ, Yirmidördüncü Mektûb ve Yirmidokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün tahavvülât‑ı zerrâtın altı aded hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinâttaki fa'âliyet‑i hayret-nümânın tılsımını ve hilkat‑i kâinâtın ve âkıbetinin muammâsını ve tahavvülât‑ı zerrâttaki harekâtın sırr‑ı hikmetini keşif ve beyân etmişlerdir, meydândadır, bakılabilir.
319
Hem sırr‑ı ehadiyet ile, şerîksiz vahdet‑i Rubûbiyeti; hem nihâyetsiz Kurbiyet‑i İlâhiye ile, nihâyetsiz bu'diyetimiz olan hayret‑engîz hakikatleri kemâl‑i vuzûh ile Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Söz beyân ettikleri gibi, kudret‑i İlâhiye’ye nisbeten zerrât ve seyyârât müsâvî olduğunu ve haşr‑i a'zamda umum zîrûhun ihyâsı, bir nefsin ihyâsı kadar o kudrete kolay olduğunu ve şirkin hilkat‑i kâinâtta müdâhalesi imtina' derecesinde akıldan uzak olduğunu kemâl‑i vuzûh ile gösteren Yirminci Mektûb’daki ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾ kelimesi beyânında ve üç temsîli hâvî onun zeyli, şu azîm sırr‑ı vahdeti keşfetmiştir.
Hem hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’de öyle bir genişlik var ki, en büyük zekâ‑i beşerî ihâta edemediği hâlde; benim gibi zihni müşevveş, vaziyeti perîşan, müracaat edilecek kitab yokken, sıkıntılı ve sür'atle yazan bir adamda, o hakàikın ekseriyet‑i mutlakası dekàikiyle zuhûru; doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in i'câz‑ı manevîsinin eseri ve inâyet‑i Rabbâniye’nin bir cilvesi ve kuvvetli bir işâret‑i gaybiyedir.
320
Dördüncü İşâret
Elli‑altmış risaleler – şimdi yüz otuzdur – öyle bir tarzda ihsân edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhûrata tebaiyet eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın; belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl‑i tedkikin sa'y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda te'lifleri, doğrudan doğruya bir eser‑i inâyet olduklarını gösteriyor. Çünkü bütün bu risalelerde, bütün derin hakàik, temsîlât vâsıtasıyla, en âmî ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Hâlbuki o hakàikın çoğunu, büyük âlimler “tefhim edilmez” deyip, değil avâma, belki hàvâssa da bildiremiyorlar.
İşte en uzak hakikatleri en yakın bir tarzda, en âmî bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve bazen kısaca mücmel yazdığından, zâhir hakikatleri dahi müşkülleştiriyor diye eskiden beri iştihâr bulmuş ve eski eserleri kısmen o sû‑i iştihârı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hàrika teshîlât ve sühûlet‑i beyân; elbette bilâ‑şübhe bir eser‑i inâyettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'ân‑ı Kerîm’in i'câz‑ı manevîsinin bir cilvesidir ve temsîlât‑ı Kur'âniyenin bir temessülüdür ve in'ikâsıdır.
Beşinci İşâret
Risaleler umumiyetle pek çok intişar ettiği hâlde, en büyük âlimden tut, tâ en âmî adama kadar ve ehl‑i kalb büyük bir velîden tut, tâ en muannid dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakàt‑ı nâs ve tâifeler o risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri hâlde tenkid edilmemesi ve her tâife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya bir eser‑i inâyet-i Rabbâniye ve bir kerâmet‑i Kur'âniye olduğu gibi, çok tedkîkàt ve taharriyâtın neticesiyle ancak husûl bulan o çeşit risaleler, fevkalâde bir sür'atle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş eden sıkıntılı inkıbaz vakitlerinde yazılması dahi, bir eser‑i inâyet ve bir ikram‑ı Rabbânîdir.
321
Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki; Ondokuzuncu Mektûb’un beş parçası, birkaç gün zarfında, her gün iki‑üç saatte ve mecmûu oniki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz‑ı Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zâhir bir hâtem‑i Nübüvveti gösteren Dördüncü Cüz, üç‑dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakîk bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış ve Yirmisekizinci Söz, Süleyman’ın bahçesinde, bir, nihâyet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman, en zâhir hakikatleri dahi beyân edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyâde beni dersten, te'liften men'etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en sür'atli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inâyet‑i İlâhiye ve bir ikram‑ı Rabbânî ve bir kerâmet‑i Kur'âniye olmazsa nedir?
Hem hangi kitab olursa olsun, böyle hakàik‑ı İlâhiye’den ve îmâniyeden bahsetmiş ise, alâ külli hâl bir kısım mesâili, bir kısım insanlara zarar verir ve zarar verdikleri için, her mes'ele herkese neşredilmemiş. Hâlbuki şu risaleler ise; şimdiye kadar hiç kimsede – çoklardan sorduğum hâlde – sû‑i te'sir ve aksü'l‑amel ve tahdiş‑i ezhân gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işâret‑i gaybiye ve bir inâyet‑i Rabbâniye olduğu bizce muhakkaktır.
Altıncı İşâret
Şimdi bence kat'iyyet peydâ etmiştir ki; ekser hayatım, ihtiyar ve iktidarımın, şuûr ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garîb bir sûrette ona cereyan verilmiş; tâ Kur'ân‑ı Hakîm’e hizmet edecek olan bu nev'i risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat‑ı ilmiyem, mukaddemât‑ı ihzariye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile i'câz‑ı Kur'ân’ın izhârı, onun neticesi olacak bir sûrette olmuştur.
Hattâ şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebebsiz ve arzumun hilâfında tecerrüdüm ve meşrebime muhâlif, yalnız bir köyde imrâr‑ı hayat etmekliğim ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat‑ı ictimâiyenin çok râbıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terketmekliğim; doğrudan doğruya bu hizmet‑i Kur'âniyeyi hàlis, sâfî bir sûrette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şübhem kalmamıştır.
322
Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyîkat perdesi altında, bir dest‑i inâyet tarafından merhametkârâne, Kur'ânın esrârına hasr‑ı fikr ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanâatindeyim.
Hattâ eskiden mütâlaaya çok müştâk olduğum hâlde; bütün bütün sâir kitapların mütâlaasından bir men', bir mücânebet rûhuma verilmişti. Böyle gurbette medâr‑ı tesellî ve ünsiyet olan mütâlaayı bana terkettiren, anladım ki, doğrudan doğruya Âyât‑ı Kur'âniye’nin üstad‑ı mutlak olmaları içindir.
Hem yazılan eserler, risaleler – ekseriyet‑i mutlakası – hariçten hiçbir sebeb gelmeyerek, rûhumdan tevellüd eden bir hâcete binâen, ânî ve def'î olarak ihsân edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: “Şu zamanın yaralarına devâdır.” İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvâfık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor.
İşte ihtiyar ve şuûrumun dâiresi haricinde, mezkûr hâletler ve sergüzeşt‑i hayatım ve ulûmların envâ'larındaki hilâf‑ı âdet ihtiyarsız tetebbuâtım; böyle bir netice‑i kudsiyeye müncer olmak için, kuvvetli bir inâyet‑i İlâhiye ve bir ikram‑ı Rabbânî olduğuna, bende şübhe bırakmamıştır.
Yedinci İşâret
Bu hizmetimiz zamanında, beş‑altı sene zarfında, bilâ‑mübâlağa yüz eser‑i ikram-ı İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye ve kerâmet‑i Kur'âniye’yi gözümüzle gördük. Bir kısmını, Onaltıncı Mektûb’da işâret ettik; bir kısmını, Yirmialtıncı Mektûbun Dördüncü Mebhasının mesâil‑i müteferrikasında; bir kısmını, Yirmisekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes'elesinde beyân ettik. Benim yakın arkadaşlarım bunu biliyorlar. Dâimî arkadaşım Barlalı Süleyman Efendi çoklarını biliyor. Hususan, Sözler’in ve risalelerin neşrinde ve tashihâtında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvîd ve tebyizinde, fevkalme'mûl kerâmetkârâne bir teshîlâta mazhar oluyoruz. Kerâmet‑i Kur'âniye olduğuna şübhemiz kalmıyor. Bunun misâlleri yüzlerdir.
323
Hem maîşet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir arzu‑yu kalbimizi, bizi istihdam eden sâhib‑i inâyet tatmin etmek için, fevkalme'mûl bir sûrette ihsân ediyor ve hâkezâ…
İşte bu hâl gayet kuvvetli bir işâret‑i gaybiyedir ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rızâ dâiresinde, hem inâyet altında bize Hizmet‑i Kur'âniye yaptırılıyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْل۪يمًا كَث۪يرًا اٰم۪ينَ
اَللّٰهُمَّ بِسِرِّ اسْمِكَ الْاَعْظَمِ اِجْعَلْ نَاشِرَ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ مَظْهَرِ عِنَايَتِكَ وَكَرَامَاتِ فُرْقَانِكَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
324
Mahrem Bir Suâle Cevaptır
Şu sırr‑ı inâyet; eskiden mahremce yazılmış, Ondördüncü Söz’ün âhirine ilhâk edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı. Demek münâsib ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış.
Benden Suâl Ediyorsun: “Neden senin Kur'ân’dan yazdığın Sözler’de bir kuvvet, bir te'sir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazen bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar te'sir bulunuyor?‥”
Elcevab: – Güzel bir cevaptır – Şeref, i'câz‑ı Kur'ân’a ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâ‑pervâ derim: Ekseriyet itibariyle öyledir. Çünkü: Yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir; teslîm değil, îmândır; mârifet değil, şehâdettir, şühûddur; taklid değil, tahkîktir; iltizam değil, iz'ândır; tasavvuf değil, hakikattir; da'vâ değil, da'vâ içinde bürhândır.
Şu sırrın hikmeti budur ki: Eski zamanda, esâsât‑ı îmâniye mahfûzdu, teslîm kavî idi. Teferruâtta, âriflerin mârifetleri delilsiz de olsa, beyânâtları makbûl idi, kâfî idi. Fakat şu zamanda dalâlet‑i fenniye, elini, esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsân eden Hakîm‑i Rahîm olan Zât‑ı Zülcelâl, Kur'ân‑ı Kerîm’in en parlak mazhar‑ı i'câzından olan temsîlâtından bir şu'lesini; acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten Hizmet‑i Kur'ân’a ait yazılarıma ihsân etti.
Felillâhilhamd, sırr‑ı temsîl dûrbîniyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr‑ı temsîl cihetü'l‑vahdetiyle, en dağınık mes'eleler toplattırıldı.
325
Hem sırr‑ı temsîl merdiveniyle, en yüksek hakàika kolaylıkla yetiştirildi.
Hem sırr‑ı temsîl penceresiyle, hakàik‑ı gaybiyeye, esâsât‑ı İslâmiye’ye şühûda yakın bir yakìn‑i îmânî hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayâl, hattâ nefis ve hevâ teslîme mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslîm‑i silâha mecbur oldu.
Elhâsıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve te'sir bulunsa, ancak temsîlât‑ı Kur'âniyenin lemeâtındandır. Benim hissem; yalnız şiddet‑i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, devâ Kur'ânındır.
Said Nursî
Bu mübârek kuş, hem Asâ‑yı Mûsa, hem Berâtımızı tebrik etmek istedi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ geçen mübârek Leyle‑i Berât’ınızı ve gelecek Ramazan‑ı Şerîfinizi tebrik ederiz. Bu sene, Berât gecesini, Nurcular hakkında çok bereketli ve kerâmetli olduğuna bir emâresini hayretle gördük. Şöyle ki:
Ben, Berât gecesinden az evvel Asâ‑yı Mûsa tashihiyle meşgul iken, bir güvercin pencereye geldi, bana baktı. Ben dedim: “Müjde mi getirdin?” İçeriye girdi. Güyâ eskiden dost idik gibi hiç ürkmedi, Asâ‑yı Mûsa üstüne çıktı, üç saat oturdu. Ekmek, pirinç verdim; yemedi. Tâ akşama kaldı, sonra gitti. Tekrar geldi, tâ sabaha kadar yanımda kaldı. Ben yatarken başıma geldi, Allah’a ısmarladık nev'inden başımı okşadı, sonra uçtu, gitti. İkinci gün ben teessüf ederken yine geldi, bir gece daha kaldı. Demek bu mübârek kuş, hem Asâ‑yı Mûsa, hem Berâtımızı tebrik etmek istedi.
Said Nursî
Risale‑i Nur, bir vesile-i def'-i belâdır
326
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Evvelâ: Şimdi tam tahakkuk etti ki; zelzele, Risalei'n‑Nur ile alâkadardır. Husrev’in, müdafaâtımda yazılan dört zelzele mes'elesini tasdik eden bu geceki şiddetli dört defa zelzele, bana ve Nurlara ve bu memlekete kat'î bir sû‑i kasd eseri olarak hükûmet içerisinde hizmetçime bağırarak bana tahkîrkârâne ihanet ve şetmedip “Git ona söyle!” diyen ve kaymakamın emr‑i cebrî ile “Hasta da olsa buraya getiriniz!” bekçilere ve jandarmalara emir veren ve Afyon’un – perde altındaki büyük memura dayanan – Emirdağ zâbıtası, hem Nur şâkirdlerinin şevklerine, hem Nurların burada yazılmasına, hem bana ehemmiyetli sıkıntı vermesi, aynı vakitte böyle burada görülmeyen bu şiddetli zelzelenin gelmesi gösteriyor ki; Risale‑i Nur, bir vesile‑i def'-i belâdır‥ ta'tîle uğradıkça belâ fırsat bulup gelir.
Said Nursî
327
Zekâi’nin Bir Manzûmesi
Bu Nur eser, tefsiridir o semâvî kitabın,
İlân eder hakikati, emr‑i hakkı bildirir.
İsyanlara, zulümlere ma'rûz olan cihanın,
Bu asırda gözyaşını, nur saçarak dindirir.
.
Bu eserdir muzdarib gönüllere tesellî,
Bu kararsız âlemin her buhranında nur saçar.
Bu eserdir her zulmette selâmet rehberi,
Ehl‑i îmân bu sâyede bu eserle hür yaşar.
.
Masûmlara bir öğüttür, gençlerin de rehberi,
Her mazluma “Ağlama!” der, “Güleceksin yarın sen!”
Tesellîsi çok yücedir, ibretlidir dersleri,
Beli bükük ihtiyara müjde verir derinden.
.
Bu Nur eser, her bilginin, her mü'minin sertâcı,
Dertlilerin dermanıdır her münkiri tokatlar.
Şirklerin hem hêdimidir, hem her kaygu ilâcı,
Zındık zâlim ilişirse başına volkan patlar.
.
Bu eserdir insanları dehşetlerden dûr eden,
Kudret eli hâmîsidir, hayret‑efzâ hükmü var.
Muannidler teslîm olur, hükmüne mağrûr iken,
Her serseri feylesofu meftûn eden nuru var.
.
Ey güç yetmez, dehşet veren hâletlerden ağlayan,
Fânîlere aldanarak kırıldıkça bağırma.
Ey zâilden, âcizlerden medet umup bağlanan,
Gir bu Nurun âlemine, fânîleri çağırma.
.
328
Ayıl artık, gaflet sarhoşluğundan durma uyan!
Hevesâtın bir ejderdir kalbini kemirecek.
Yarın mes'ûd olacaktır yoklukta Hakkı bulan,
Nura ver nakd‑i ömrü, yarın sana verilecek,
Huzuruna uhrâda ihtişamlar serilecek…
Risale‑i Nurun kusurlu hàdimiZekâi
329
Merhum Hasan Feyzi'nin Risale‑i Nur Hakkındaki Manzûmesi ve Ricâsı
﴿﷽﴾
﴿وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ﴾ Âyetinin Veraset‑i Ahmediye (A.S.M.) cihetinde, mânâ‑yı işârî noktasında, bu asırda O Rahmeten li'l‑âlemîn’in bir âyinesi ve hakikat‑i Kur'âniyenin bir hakîki tefsiri olan Risale‑i Nur, o küllî rahmetin bir cilvesi, bir nümûnesi olmasından; Hakikat‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) bir kısım evsâfını, mânâ‑yı mecâzî ile cüz'î bir vârisine verilebilir diye bu parlak kasideye ilişmedim. Yalnız hakikat‑i Ahmediye (A.S.M.) ile âyinesinin farkına işâreten bazı kelimeler ilâve edildi.
Said Nursî
Hasan Feyzi'nin Manzûmesi
Huzur bulur bugün seninle âlem,
Ey bu asırda Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur.
Sürûr bulur bugün seninle âdem,
Ey bir Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Bu hasta gönüller çoktan perîşan,
Varsa sende eğer Lokman’dan nişan,
Bir şifâ sun, gel ey mahbûb‑u zîşan
Ey cilve‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Gelmez mi sonu bu uzun hecenin,
Geçmez mi gamı bu yaslı gecenin,
Zâri arttı, sabrı bitti nicenin
Ey cilve‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
330
Fahr‑i Âlem Arş’tan bu yere indi,
Şah‑ı Velâyet gelip Düldül’e bindi,
Zülfikàr’a bugün artık “Nur” dendi
Ey bu zamanda Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Yolumuz, bu Nurun bu Nurlu yolu,
Olduk hepimiz o Nurun bir kulu,
Nur yolunda yürüyen hem ne mutlu
Ey nümûne‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Nurs’un, nur çıkan Nurlu dağında
Bülbül öter bahçesinde bağında,
Tozu olsak onun pâk ayağında
Ey Rahmet‑i âlem cilvesi Risaletü'n‑Nur!
.
Dertlere dermansın, mahbûb‑u cansın,
Hem câmiü'l‑Esmâ ve'l-Kur'ân’sın,
Hem de Nur‑u Hak’tan bize ihsânsın
Ey bir Rahmet‑i âlem Risaletü'n‑Nur!
.
Bu âlemde madde değil bir özsün,
Her zerreden bakan bütün bir gözsün,
Kâinâtı hayran eden bütün bir yüzsün
Ey misâl‑i Rahmet-i âlem Risaletü'n‑Nur!