Halîl İbrahim’in Risale‑i Nura Hitâben Yazdığı Bir Fıkradır
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الرِّسَالَةِ النُّورِيَّةِ Şümûs‑u Kur'ânın envârlarından in'ikâs eden ecrâm‑ı ulviye, seyyârât ve sevâbit‑i kevkebiye ve ezhâr‑ı müzeyyene-i ravza-i safâiye ve hakàik‑âşinâ ile memlû dürr‑i meknûne اَلْمُؤَيَّدُ بِالدَّلَائِلِ الْعَقْلِيَّةِ وَالتَّسْل۪يمِيَّةِ olan Risale‑i Nuriye, esrâr‑ı Kitabullâh, âlemi ziyâlandırdı ve inşâallâh dâimî ziyâlandıracaktır. Ve öyle bir şâheserdir ki, selef‑i sâlihînin eserlerinin sonunda gelmekle hepsinden ileridedir. Öyle mebzûl bir feyz var ki, en zulmetli kalbleri dahi nur‑u îmân ile nurlandırır. Ve öyle bir mârifet‑i İlâhiye’yi serd ve beyân eyler ki, körlere bile gösterdi.
256
O, benim gözümün nuru, kalbimin sürûru, gönlümün bülbülü, rûhumun gıdâsı, letâifimin incilâsı, canımın canı… Ben onun herbir hakikatine bin can versem, inşâallâh bir cana mukâbil bâkîde bin can alacağım. O, benim kabirde enîsim, berzahta refîkim ve mîzanda a'mâlim, Sırat’ta Burâk’ım, Cennet’te yoldaşım…
Ben onun hakkında nasıl ta'rif edebilirim? Yirmisekizinci Mektûb’da serdedilen وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِمُحَمَّدٍ fehvâsınca ben de derim: وَمَا مَدَحْتُ رِسَالَةَ النُّورِ بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِرِسَالَةِ النُّورِ
Hem ne haddime düşmüş ki, o menşûr‑u Kur'ân’dan bahsedeyim! Olsa, olabilse bu fakir, ondan istişfâ (اِسْتِشْفَاءْ) ve istişfa' ( اِسْتِشْفَاعْ ) ve istifaza edebilir. Şöyle ki:
اَگَرْ نَه خَواهِى دَادْ نَه دَادِى خَواهْ kaidesince rızâ‑yı Bârî’nin kendisinden hoşnud ve râzı olmasını isteriz. Ve onun nuruyla dünyada bütün Âlem‑i İslâmın nurlanmasını isteriz. Ve talebelerinin dünyada birer arslan ve âhirette birer sultan olmasını ve Livâü'l‑hamd sancağının altında, önünde Üstadımızla bütün talebeleriyle varmak isteriz.
257
Elhâsıl: İstemesini bilmediğim için maddî ve manevî bütün rızık ve ihtiyaçlarımızın verilmesini, Üstadımın istemesini isteriz. Orada kardeşlerimizin, başta Üstadımız olarak, cümlesine ayrı ayrı selâmlarla sıhhat ve âfiyette berdevam olmasını isteriz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يTalebenizHalîl İbrahim
Risale‑i Nurun mühim erkânından bulunan ve bu ayn‑ı hakikat olan mektûbunu bizlere gönderen Halîl İbrahim kardeşimizin sözlerini âciz lisânım söylemeğe ve âtıl kalemim yazmağa muktedir değilse de, her hususta bu mübârek kardeşimizin fikrine bütün rûh u canımla iştirâk ediyorum. Hem kalbime bakıyordum, bu mektûbu yazarken lisânıma tercümân olamayan kalbim de aynen bu medhe ma'nen iştirâk edip, beraber o kardeşimle söyler gibi hissedip telezzüz ederdim. Eğer söyleyebilseydim, ben de böyle söylerdim.
Feyzi
258
Risale‑i Nur âfât-ı semaviyenin def' ve ref'ine vesiledir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu yeni hâdise‑i taarruziyeden müteessir olmayınız. Çünkü, mükerrer tecrübelerle, Risaletü'n‑Nur inâyet altındadır. Hiçbir tâife, şimdiye kadar böyle ehemmiyetli hizmette bizler kadar az meşakkat ile kurtulan olmamış.
Hem geçen Ramazandaki hastalığım ve Eskişehir’deki musîbetimiz gibi çok vâkıalarla; zâhirî sıkıntılı, meşakkatli hâlât altında Risaletü'n‑Nurun fâidesine ait inkişafatı ve daha te'sirli fütûhâtı görülmüş. İnşâallâh, bu sıkıntılı hâdise dahi münâfıkların aks‑i maksûduyla Risale‑i Nurun fütûhâtını başka bir mecrâda teshîle vesile olur.
Beşinci Şuâ ellerine geçmesi ehemmiyetlidir. Fakat bunda bir hikmet var. Belki onlara kendi mesleklerini bildirmek ve Cehennem’e gidenin mâhiyetini bilmek için fevkalâde ve iktidarımız haricinde bir kazâ‑yı İlâhî diye, Cenâb‑ı Hakk’ın hikmetine ve inâyetine ve hıfzına i'timâd edip, merak etmeyiniz.
Hem siz, hem onlar bilsinler ki: Sadaka belâyı def'ettiği gibi, Risaletü'n‑Nur Anadolu’dan, hususan Isparta ve Kastamonu’dan âfât‑ı semâviye ve arziyeyi def' ve ref'ine vesiledir.
Evet, Sabri’nin ﴿يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي… وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ… الخ﴾ âyetinden istihrâc ettiği mânâ haktır ve mutâbıktır.
259
Evet, Risale‑i Nur, Sefîne‑i Nuh gibi Anadolu’yu Cebel‑i Cûdî hükmüne getirip, küre‑i arzın yangınından ve tûfânından kurtulmasına sebebdir. Çünkü, za'f‑ı îmândan gelen tuğyan ekserî musîbet‑i âmmeyi celbettiği gibi, îmânı fevkalâde kuvvetlendiren Risaletü'n‑Nur, o musîbet‑i âmmeyi dâiresinin haricine bırakmağa Rahmet‑i İlâhiye tarafından vesile oldu.
Bu ehl‑i îmân, bu Anadolu halkı Risaletü'n‑Nura girmeseler de, ilişmesinler. Eğer ilişseler, yakında bekleyen yangınlar, tûfânlar, tâunların istilâsına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Mâdem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onlar da bizim bu derece âhiretimize karışmaları, onlara felâket getirmek ihtimali kavîdir.
İşte bu sekiz aydır, hususan bu heyecan veren bu hâdiselerle beraber, şimdi yanımda bulunan Feyzi ile Emin ve bütün dostlar şâhiddir ki; bu sekiz ay zarfında bir tek defa ne Harb‑i Umumî, ne de siyaseti sormamışım. Ve odamda işitilen radyoyu da üç senedir dinlemedim. Hâlbuki ben, binler adam kadar dünyaya bakmak münâsebetim var. Demek bize ilişen, doğrudan doğruya îmâna tecâvüz eder. Onları Cenâb‑ı Hakk’a havâle ediyoruz.
Hem ehl‑i siyasetle hiçbir münâsebetimiz olmadığı hâlde, kat'î bilsinler ki: Bu memlekette, bu asırda, bu milleti anarşilikten, tereddî ve tedennî‑i mutlaktan kurtaracak yegâne çare, Risaletü'n‑Nurun esâsâtıdır.
Bu hâdisede sıkıntı çeken masûmlar ve üstadları bilsinler ki: Ağır şerâit altında bir saat nöbet, bir sene ibâdet ve bir saat hakîki tefekkür‑ü îmânî, bir sene tâat hükmüne geçtiği gibi, inşâallâh onların sıkıntıları da öyle sevâba medâr olur. Onlar da, merak edip teessür ile değil, ferâh ve sürûr ile karşılamalı. Fakat Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın iki kere سِرًّا بَيَانَةً… سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesine binâen, biz her vakit ihtiyatlı olmak ve tam sakınmak vaziyetini muhâfaza etmeğe mükellefiz. Risale‑i Nurun mensûbları, şuûr ve ihtiyarları haricinde birbiriyle münâsebetdâr, birbirinin hâdiseleriyle alâkadar olduğuna bir delil de bugünlerde oldu. Şöyle ki:
260
Oradaki hâdisenin vukû'undan bugüne kadar, buradaki muhtelif tabakalardaki talebelerin vaziyetleri, ehemmiyetli bir hâdise yüzünden değişmiş gibi çekinmek ve münâfıkların nazarını kendilerine ve bizlere celbetmemek için tevakkuf devresi geçti. Hem Nazîf gibi bir çok zâtın rüyalarının tâbirleriyle, sizin hâdiseniz olduğunu anladık.
Umum kardeşlerimize birer birer, hususan musîbet‑zedelere selâm ve duâ ediyoruz. Cenâb‑ı Hak, onları çabuk kurtarıp, (Hâşiye) vazifelerinin başlarına geçirsin, âmîn!
KardeşinizSaid Nursî
Risale‑i Nurun Mühim Bir Rüknü Olan Hâfız Ali’nin (R.H.) Bir Fıkrasıdır
Azîz Üstadım, Efendim!
“Bu acîb zamanın en büyük tehlikesi, Hadîs‑i Şerîfle sâbit olan, âhirzamanda çok ehl‑i sefâhet ve gaflet dünyadan îmânsız çıkmak yarasını lisân‑ı Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’la, kabre îmân ile girmek ilâcıyla tedâvi eden, Risaletü'n‑Nur şâkirdlerine bir hüccet‑i kàtıa bahşeden Risaletü'n‑Nura hizmet, acaba âciz insanların cüz'î ve fazl‑ı İlâhî ile hizmetleri nasıl mukàbele eder; belki her iki cihetle bir fazl‑ı İlâhîdir” beyân buyurulduktan sonra, nasıl gecenin zulümâtında yanan bir nur ve bir ziyâ lisân‑ı hâl-i şevkiyle bütün rûh sâhiblerini, hattâ en küçük pervâneleri dahi zulümâttan nura çağırıp çıkardığı gibi, Risaletü'n‑Nur dahi lisân‑ı hâl ve kàl ile, şerîat kılıncıyla ma'nen i'dâm olmamış ve zulümâtta boğulup ölmemiş ehl‑i ilim ve ehl‑i tarîkatı dâvet etmesi, onun Rahîm ismine mazhariyeti şe'nindendir.
İki Hâtıradan Birincisi: İhtiyare hanımlar hakkında ve her zamanda nüfûzunu ve kat'î te'sirini gördüğümüz Hadîs‑i Şerîfin beyân buyurulması, bizleri ve çok alâkadar kadınları sevindirdi. Cenâb‑ı Hak, sizden ebeden râzı olsun, âmîn!
261
İkinci Hâtıra: Gaflet sâikasıyla veya gözsüz, el yardımıyla, bazıların elmas yerine cam parçası aldığı gibi, saâdet‑i ebediye dükkânı olan Risaletü'n‑Nurdan saâdet‑i dünyeviye aramağa gelenleri îkaz ve irşad fıkralarınız, gece‑gündüz yol gözleyen umum Risaletü'n‑Nur şâkirdlerini mesrûr eyledi.
Talebeniz Hâfız Ali (R.H.)
Benim gibi bir neferin, ağırlaşmış müşîriyet makamında ancak dümdârlık vazifesi var
Mustafalar, Küçük Ali, Mübârek ve Münevver Kardeşler!
Mektûbunuz, Büyük Ali’nin mektûbu gibi, acîb bir hakikati beyân ediyor. O hakikat, Risaletü'n‑Nur hakkında haktır. Fakat benim haddim değil ki, o hududa gireyim.
عُلَمَاءُ اُمَّت۪ي كَاَنْبِيَاءِ بَن۪ي اِسْرَائ۪يلَ fermân etmiş. Gavs‑ı A'zam Şah-ı Geylânî (K.S.), İmâm‑ı Gazâlî (K.S.), İmâm‑ı Rabbânî (K.S.) gibi hem şahsen, hem vazifeten büyük ve hàrika zâtlar, bu hadîsi kıymetdâr irşadlarıyla ve eserleriyle fiilen tasdik etmişler. O zamanlar bir cihette ferdiyet zamanı olduğundan, Hikmet‑i Rabbâniye onlar gibi “ferîd”leri ve kudsî dâhîleri ümmetin imdâdına göndermiş.
Şimdi ise aynı vazifeye, fakat müşkülâtlı ve dehşetli şerâit içinde, bir şahs‑ı manevî hükmünde bulunan Risaletü'n‑Nuru ve sırr‑ı tesânüdle bir ferd‑i ferîd mânâsında olan şâkirdlerini, bu cemâat zamanında o mühim vazifeye koşturmuş. Bu sırra binâen, benim gibi bir neferin, ağırlaşmış müşîriyet makamında ancak dümdârlık vazifesi var.
Said Nursî
262
Risaletü'n‑Nurun hey'et-i mecmuasının, sâir şahsî büyük mürşidler gibi azîm kerâmetleri vardır
Evet, bu asrın ehemmiyetli ve manevî ve ilmî bir mürşidi olan Risaletü'n‑Nurun hey'et‑i mecmuası, sâir şahsî büyük mürşidler gibi kendine muvâfık ve hakikat‑i ilmiyesine münâsib birkaç nev'ide ve bilhassa hakàik‑ı îmâniyenin izhârında, intişarında azîm kerâmetleri olduğu gibi; üç kerâmet‑i zâhiresi bulunan “Mu'cizât‑ı Ahmediye” (A.S.M.), “Onuncu Söz”, “Yirmidokuzuncu Söz” ve “Âyetü'l‑Kübrâ” gibi çok risaleleri dahi, herbiri kendine mahsûs kerâmetleri bulunduğunu çok emâreler ve vâkıalar bana kat'î kanâat vermiş. Hattâ sekerâtta bulunan talebelerine, îmânını kurtarmak için, mürşid gibi yetiştiğine müteaddid vâkıalar şübhe bırakmıyor.
Hem bir saat tefekkür bir sene ibâdet‑i nâfile hükmünde, bir misâl “Hizbü'l‑Ekber”dir diye müşâhede ettim ve kanâat getirdim.
Bir Suâl‑cevab Olarak Yazdığım Bir Fıkrayı, Size de Fâidesi Olur İhtimaliyle Beyân Ediyorum
Şöyle ki: Evliyâ dîvânlarını ve ulemânın kitaplarını çok mütâlaa eden bir kısım zâtlar tarafından soruldu: “Risalei'n‑Nurun verdiği zevk ve şevk ve îmân ve iz'ân onlardan çok kuvvetli olmasının sebebi nedir?”
Elcevab: Eski mübârek zâtların ekserî dîvânları ve ulemânın bir kısım risaleleri, îmânın ve mârifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında, îmânın esâsâtına ve köklerine hücum yok idi ve erkân‑ı îmân sarsılmıyordu.
Şimdi ise, köklerine ve erkânına şiddetli ve cemâatli bir sûrette taarruz var. O dîvânlar ve risalelerin çoğu, hàs mü'minlere ve ferdlere hitâb ederler. Bu zamanın dehşetli taarruzunu def'edemiyorlar.
263
Risale‑i Nur ise, Kur'ânın bir manevî mu'cizesi olarak îmânın esâsâtını kurtarıyor ve mevcûd ve muhkem îmândan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak bürhânlar ile îmânın isbâtına ve tahakkukuna ve muhâfazasına ve şübehâttan kurtarmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ekmek gibi, ilâç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.
O dîvânlar derler ki: “Velî ol, gör, makàmâta çık, bak; nurları, feyzleri al.”
Risale‑i Nur ise der: “Her kim olursan ol, bak, gör; yalnız gözünü aç, hakikati müşâhede et, saâdet‑i ebediyenin anahtarı olan îmânını kurtar.”
Hem Risaletü'n‑Nur, en evvel tercümânının nefsini iknâa çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs‑i emmâresini tam iknâ eden ve vesvesesini tamamen izâle eden bir ders, gayet kuvvetli ve hàlistir ki, bu zamanda cemâat şekline girmiş dehşetli bir şahs‑ı manevî-i dalâlet karşısında tek başıyla gâlibâne mukàbele eder.
Hem Risaletü'n‑Nur, sâir ulemânın eserleri gibi yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermiyor ve evliyâ misillû yalnız kalbin keşif ve zevkiyle hareket etmiyor; belki aklın ve kalbin ittihâd ve imtizacı ve rûh ve sâir letâifin teâvünü ayağıyla hareket ederek evc‑i a'lâya uçar, taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişemediği yerlere çıkar, hakàik‑ı îmâniyeyi kör gözüne de gösterir.
Said Nursî
264
Manevî Bir İhtar ile Bir‑iki İnce Mes'eleyi Yazıyorum
Birincisi
Geçen sene Ramazan‑ı Şerîfte Ehl‑i Sünnetin selâmeti ve necâtı için edilen pek çok duâların şimdilik âşikâre kabûlleri görünmemesine, hususî iki sebeb ihtar edildi.
Birinci Sebeb: Bu asrın acîb hàssasındandır ki: Elması elmas bildiği hâlde, camı ona tercih eder. Bu asırdaki ehl‑i îmânın fevkalâde sâfderunluğu ve dehşetli cânîleri âlîcenâbâne afvetmesi ve bir tek haseneyi, binler seyyiâtı işleyen ve binler manevî ve maddî hukuk‑u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nev'i tarafdâr çıkmasıdır. Bu sûretle ekall‑i kalîl olan ehl‑i dalâlet ve tuğyan, sâfdil tarafdâr ile ekseriyet teşkil ederek; ekseriyetin hatâsına terettüb eden musîbet‑i âmmenin devamına ve idâmesine, belki teşdidine kader‑i İlâhî’ye fetvâ verirler, “Biz buna müstehakız” derler.
Evet, elması bildiği hâlde, yalnız zarûret‑i kat'iyye sûretinde şişeyi ona tercih etmeğe ruhsat‑ı şer'iye var. Yoksa küçük bir ihtiyaçla veya tama' veya hafif bir korku ile tercih edilse, eblehâne bir cehâlet ve hasârettir; tokada müstehak eder. Hem âlîcenâbâne afvetmek ise: Yalnız kendine karşı cinayeti afvedebilir; kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkaların hukukunu çiğneyen cânîlere afüvkârâne bakmağa hakkı yoktur, zalemeye şerîk olur.
İkinci Sebeb: İzin olmadığından yazılmadı.
İkinci Mes'ele
Kardeşlerim! Eskişehir Hapishânesinde, âhirzamanın hâdisâtı hakkında gelen rivâyetlerin te'villeri mutâbık ve doğru çıktıkları hâlde ehl‑i ilim ve ehl‑i îmân onları bilmemelerinin ve görmemelerinin sırrını ve hikmetini beyân etmek niyetiyle başladım, bir‑iki sahife yazdım, perde kapandı, geri kaldı.
265
Bu beş senede beş‑altı defa aynı mes'eleye müteveccih olup muvaffak olamıyordum. Yalnız o mes'elenin teferruâtından bana ait bir mes'eleyi beyân etmek ihtar edildi. Şöyle ki:
Hürriyetin bidâyetinde, Risaletü'n‑Nurdan çok evvel, kuvvetli bir ümîd ve i'tikàd ile, ehl‑i îmânın me'yûsiyetlerini izâle için “İstikbâlde bir ışık var, bir nur görüyorum” diye müjdeler veriyordum. Hattâ hürriyetten evvel talebelerime beşâret ederdim. Tarihçe‑i Hayat’ımda Abdurrahman’ın yazdığı gibi, “Sünûhât” misillû risalelerde dahi, “Ben bir ışık görüyorum” diye dehşetli hâdiselere karşı o ümîd ile dayanıp mukàbele ederdim. Ben de herkes gibi, o ışığı siyaset âleminde ve hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye’de ve çok geniş bir dâirede tasavvur ediyordum. Hâlbuki hâdisât‑ı âlem, iki Harb‑i Umumî ile beni o gaybî ihbarda ve beşârette bir derece tekzîb edip ümîdimi kırdı.
Birden bir ihtar‑ı gaybî ile, kat'î kanâat verecek bir sûrette kalbime geldi ki: “Ciddi bir alâka ile senin eskiden beri tekrar ettiğin ‘ışık var, bir nur göreceğiz’ diye müjdelerin te'vili ve tefsiri ve tâbiri sizin hakkınızda, belki îmân cihetiyle Âlem‑i İslâm hakkında dahi ehemmiyetli Risaletü'n‑Nurdur. Bu bir ışıktır ki, seni şiddetli alâkadar etmiş idi. Ve bu bir nurdur ki, eskide tahayyül ve tahmininle geniş dâirede, belki siyaset âleminde gelecek mes'ûdâne ve dindarâne hâletlerin ve vaziyetlerin mukaddimesi ve müjdecisi iken, bu muaccel ışığı o müeccel saâdet tasavvur ederek, eski zamanda siyaset kapısıyla onu arıyordun.
Evet, otuz‑kırk sene evvel, bir hiss‑i kable'l-vukû' ile hissettin. Fakat nasıl kırmızı bir perde ile siyah bir yere bakılsa karayı kırmızı görür, sen dahi doğru gördün, fakat yanlış tatbik ettin, siyaset câzibesi seni aldattı.”
S. N.
266
Emin ile Feyzi’nin, Üstadlarının Garîb Vaziyetine ve Risale‑i Nurun Acîb Ehemmiyetine Delâlet Eden Bir Suâlleri ve Üstadlarının Onlara ve Emsâllerine Verdiği Bir Cevaptır
Suâl: Âlem‑i İslâmın mukadderâtıyla ciddi alâkadar olan bu cihan harbinin dehşetli zamanlarında elli gün kadar, (Şimdi yedi seneden geçti; aynı hâl devam ediyor. Hem ne soruyor ve ne de merak eder.) her gün hizmetinizde bulunan bizlerden bir defacık sormadınız. Acaba bu büyük hâdiseden daha büyük diğer bir hakikat mı hükmediyor ki, bunu ehemmiyetten iskàt ediyor; yâhut onunla meşgul olmanın bir zararı mı var? diye Üstadımızdan sorduk.
O da: Elcevab: Diyor ki: Evet, bu cihan harbinden daha büyük bir hakikat ve daha a'zam bir hâdise hükmettiği için, şu cihan harbi ona nisbeten çok ehemmiyetsiz düşüyor. Çünkü bu cihan harbinde iki hükûmet küre‑i arzın hâkimiyeti için murâfaa ve muhâkeme da'vâsında bulunmaları içinde, iki muazzam dinin musâlaha ve sulh mahkemesine barışmak da'vâsı açılarak ve dinsizliğin dehşetli cereyanı da semâvî dinlerle mücâdele‑i azîmesi başladığı hengâmda, nev'‑i beşerin sosyalist tabakasıyla burjuvalar tâifesinin mahkeme‑i kübrâ’larında açılan da'vâlarından çok mühim öyle bir da'vâ açılmış ve öyle muazzam bir hakikat meydâna çıkmış ki, o da'vânın tek bir adama isabet eden mikdarı, bu cihan harbinden daha büyüktür. İşte o da'vâ da budur ki:
Şu zamanda herbir mü'min için, belki herkes için küre‑i arz kadar bir bâkî tarla ve o tarla baştan başa bahçeler ve kasırlarla müzeyyen ebedî bir mülk almak veya o mülkü kaybetmek da'vâsı açılmış. Demek herbir tek adamın başına öyle bir da'vâ açılmış ki; eğer İngiliz, Alman kadar serveti ve kuvveti olsa ve aklı da varsa, yalnız o da'vâyı kazanmak için bütününü sarfedecek. Elbette bu da'vâyı kazanmadan evvel başka şeylere ehemmiyet veren, dîvânedir. Hattâ o da'vâ o derece tehlikeye düşmüş ki, bir ehl‑i keşfin müşâhedesiyle, bir yerde ecel elinden terhis tezkeresini alan kırk adamdan bir adam kazanabilmiş, otuzdokuzu kaybetmiş.
267
İşte bu ehemmiyetli, azîm da'vâyı kazandıracak ve yirmi seneden beri tecrübeler ile ondan sekizine o da'vâyı kazandıran bir da'vâ vekili bulunsa; elbette aklı başında her adam, o da'vâyı kazandıran öyle bir da'vâ vekilini vazifeye sevkedecek olan bir hizmete, her hâdisenin fevkınde ehemmiyet vermeğe mükelleftir.
İşte o da'vâ vekilinin bu asırda birisi, belki birincisi Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz‑ı manevîsinden süzülen ve çıkan ve tevellüd eden Risale‑i Nur olduğunu, binler onun ile o da'vâyı kazananlar şâhiddir.
Evet, bu küre‑i arza memuriyetle gönderilen her insan, burada misâfir ve fânî olduğu ve mâhiyeti bir hayat‑ı bâkiyeye müteveccih bulunduğu kat'iyyen tahakkuk etmiştir. O her insan, bu zamanda hayat‑ı ebediyesini kurtaracak olan istinâd noktaları sarsıldığından, bu dünyasını ve içinde bütün alâkadar ahbabını ebedî terketmekle beraber, bu dünyadan binler derece daha mükemmel bir bâkî mülkü de kaybetmek veya kazanmak da'vâsı başına açılmış. Eğer îmân vesikası olmazsa ve berâtı ve senedi olan i'tikàdı sağlam bir sûrette elde etmezse, o da'vâyı kaybeder. Acaba bu kaybettiği şeyin yerini hangi şey doldurabilir?
İşte bu hakikate binâen, benim ve kardeşlerimin herbirimizin yüz derece aklı ve fikri ziyâdeleşse, bu muazzam vazife‑i kudsiyenin hizmetine ancak kâfî gelebilir. Sâir mes'elelere bakmak, bize fuzûlî ve mâlâyanî olur. Yalnız bu kadar var ki, Risale‑i Nur şâkirdlerinin bir kısmı öteki da'vâlar içinde bulunduğu ve lüzumsuz ve sebebsiz bazen bize akılsızların tecâvüzleri ve taarruzları zamanında, zarûret derecesinde, istemeyerek muvakkaten bakmışız.
Hem bu hakîki ve pek büyük da'vânın haricindeki da'vâlara ve boğuşmalara alâkadarâne fikren ve kalben karışmak zararlıdır. Çünkü böyle geniş ve siyâsî ve heyecan veren dâirelere dikkat eden ve onlarla meşgul olan bir adam, kısa bir dâire içinde vazifedâr olduğu ehemmiyetli hizmetlerinden geri kalır veya şevki kırılır.
268
Hem o geniş ve câzibedâr siyaset ve boğuşma dâirelerine dikkat eden, bazen kapılır; vazifesini yapamadığı gibi, selâmet‑i kalbini ve hüsn‑ü niyetini ve istikamet‑i fikrini ve hizmetindeki ihlâsı kaybetmese de o ittiham altında kalabilir. Hattâ mahkemede bana bu noktadan hücum ettikleri zaman dedim: “Güneş gibi hakikat‑i îmâniye ve Kur'âniye, yerdeki muvakkat ışıkların câzibesine tâbi ve âlet olmadığı gibi, o hakikati cidden tanıyan, değil küre‑i arzdaki hâdisâta, belki kâinâta da âlet edemez dedim, onları susturdum.”
İşte Üstadımızın cevabı bitti, biz de bütün kuvvetimizle tasdik ettik.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenEmin, Feyzi
269
Bir mektûbun parçasıdır. Bu makam münâsebetine binâen yazıldı.
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Sakın dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın, karşınızda ittihâd etmiş dalâlet fırkalarına karşı sizi perîşan etmesin. “El‑hubbu Fillâh, ve'l-buğzu Fillâh” düstur‑u Rahmânî yerine – El‑iyâzü Billâh – “El‑hubbu fissiyaseti ve'l-buğzu lissiyaseti” düstur‑u şeytânî hükmederek, melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve “el‑hannâs” gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdârlıkla, zulmüne rızâ gösterip cinayetine ma'nen şerîk eylemesin.
Evet, bu zamandaki siyaset, kalbleri ifsad edip asabî rûhları azâb içinde bırakır. Selâmet‑i kalb ve istirahat‑i rûh isteyen adam, siyaseti bırakmalı. Evet, şimdi küre‑i arzda herkes ya kalben, ya rûhen, ya aklen, ya bedenen gelen musîbetten hissedarlıktan azâb çekiyor, perîşandır. Bilhassa ehl‑i dalâlet ve ehl‑i gaflet merhamet‑i umumiye-i İlâhiye’den ve hikmet‑i tâmme-i Sübhâniyeden habersiz olduğundan, nev'‑i beşere rikkat‑i cinsiye, alâkadarlık cihetiyle kendi eleminden başka nev'‑i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleri ile dahi müteellim olup azâb çekiyor. Çünkü, lüzumsuz ve mâlâyanî bir sûrette vazife‑i hakîkiyelerini ve elzem işlerini bırakıp, âfâkî ve siyâsî boğuşmalara – ve kâinâtın hâdiselerini merakla dinleyerek – karışarak rûhlarını sersem, akıllarını geveze etmişler, “Zarara râzı olana merhamet edilmez” mânâsında اَلرَّاض۪ي بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ kaide‑i esâsiyesiyle, şefkat hakkını ve merhamet liyâkatini kendilerinden selbetmişler. Onlara acınmayacak ve şefkat edilmez ve lüzumsuz, başlarına belâ getiriyorlar.
270
Ben tahmin ediyorum ki, bütün küre‑i arzın bu yangınında ve fırtınalarında selâmet‑i kalbini ve istirahat‑i rûhunu muhâfaza eden ve kurtaran, bu memlekette Risaletü'n‑Nur dâiresine sadâkatle girenlerdir.
Çünkü onlar, Risaletü'n‑Nurdan aldıkları îmân‑ı tahkîkî derslerinin nuruyla ve gözüyle herşeyde Rahmet‑i İlâhiye’nin izini, özünü, yüzünü görüp herşeyde kemâl‑i hikmetini, cemâl‑i adâletini müşâhede ettiklerinden, kemâl‑i teslîmiyet ve rızâ ile – Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin icraatından olan musîbetlere karşı – teslîmiyetle gülerek karşılıyorlar, rızâ gösteriyorlar ve merhamet‑i İlâhiye’den daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki elem ve azâb çeksinler.
İşte bu hakikate binâen, değil yalnız hayat‑ı uhreviyenin, belki dünyadaki hayatın dahi saâdet ve lezzetini isteyenler, hadsiz tecrübelerle Risaletü'n‑Nurun îmânî ve Kur'ânî derslerinde bulabilir ve buluyorlar.
Said Nursî
Ehemmiyetli Bir Hocanın Üstad Hakkında Ziyâde Hüsn‑ü Zannını Ta'dil Etmek Münâsebetiyle Emin ve Feyzi’nin O Hocaya Gönderdikleri Bir Mektûb
Azîz, Sâdık ve Muhterem Hoca Haşmet Efendi!
Sizin müceddid hakkındaki mektûbunuzu hayretle okuduk, Üstadımıza söyledik. Üstadımız diyor ki:
271
“Evet, bu zamanda hem îmân ve din, hem hayat‑ı ictimâiye ve şerîat, hem hukuk‑u âmme ve siyaset‑i İslâmiye için gayet ehemmiyetli bir müceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi, hakàik‑ı îmâniyeyi muhâfaza noktasındaki tecdîd, en mukaddes ve en büyüğüdür. Şerîat ve hayat‑ı ictimâiye ve siyâsiye dâireleri, ona nisbeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyor.
Rivâyet‑i Hadîsiyede tecdîd‑i din hakkındaki ziyâde ehemmiyet ise, îmânî hakàiktaki tecdîd itibariyledir. Fakat efkâr‑ı âmmede ve hayat‑perest insanların nazarında, zâhiren geniş ve hâkimiyet noktasında câzibedâr olan hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiye ve siyaset‑i diniye cihetleri daha ziyâde ehemmiyetli göründüğü için, o adese ile o nokta‑i nazardan bakıyorlar, mânâ veriyorlar.
Hem bu üç vezâif birden bir şahısta veyâhut bir cemâatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerhetmemesi, pek uzak, âdeta kàbil görülmüyor. Âhirzamanda Âl‑i Beyt-i Nebevî’nin cemâat‑i nurâniyesini temsîl eden Mehdi’de ve cemâatindeki şahs‑ı manevîde ancak ictimâ' edebilir. Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu asırda Risaletü'n‑Nurun hakîki şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi, hakàik‑ı îmâniye muhâfazasında tecdîd vazifesini yaptırmıştır. Yirmi seneden beri o vazife‑i kudsiyede te'sirli ve fâtihâne neşriyatıyla gayet dehşetli ve kuvvetli zındıka ve dalâlet hücumuna karşı tam mukàbele edip, yüz binler ehl‑i îmânın îmânlarını kurtardığını kırk bin adam şehâdet eder.
Amma benim gibi âciz ve zaîf bir bîçârenin, böyle binler derece haddimden fazla bir yükü yüklenmek tarzında, bîçâre şahsımı medâr‑ı nazar etmemeli” diyor ve size selâm ediyor. Biz de zât‑ı àlînize ve oradaki Risaletü'n‑Nur ile alâkadar olanlara selâm ediyoruz.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenEmin, Feyzi
272
Üstadımızın Ehemmiyetli Bir Mektûbudur
Gayet ciddi bir ihtar ile bir hakikati beyân etmeğe lüzum var. Şöyle ki:
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُsırrıyla ehl‑i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi hasmının hakîki hâlini bilmedikleri için haksız olarak mübâreze etmesini, Aşere‑i Mübeşşere’nin mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek iki velî, iki ehl‑i hakikat, birbirini inkâr etmekle makamlarından sukùt etmezler. Meğer bütün bütün zâhir‑i Şerîat’a muhâlif ve hatâ bir ictihâd ile hareket edilmiş ola.
Bu sırra binâen, ﴿وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ﴾ ’daki ulüvv‑ü cenâb düsturuna ittibâen ve avâm‑ı mü'minînin şeyhlerine karşı hüsn‑ü zanlarını kırmamakla, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risale‑i Nurun erkânlarının haksız i'tirâzlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzumuna binâen ve ehl‑i ilhâdın, iki tâife‑i ehl-i hakikatin mâbeynindeki husûmetten istifade ederek birinin silâhıyla, i'tirâzıyla ötekini cerhedip, ötekinin delilleriyle berikini çürütüp ikisini de yere vurmak ve çürütmekten ictinâben Risalei'n‑Nur şâkirdleri; bu mezkûr dört esâsa binâen, muârızlara hiddet ve tehevvürle ve mukàbele‑i bilmisil ile karşılamamalı, yalnız kendilerini muhâfaza için musâlahakârâne medâr‑ı i'tirâz noktaları izâh etmek ve cevab vermek gerektir.
273
Çünkü bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş, herkes kàmeti mikdarında bir buz parçası olan enâniyetini eritmiyor, bozmuyor, kendisini mâzûr biliyor. Ondan nizâ' çıkıyor, ehl‑i hak zarar eder, ehl‑i dalâlet istifade ediyor.
İstanbul’da ma'lûm i'tirâz hâdisesi îmâ ediyor ki, ileride meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî‑meşreb ve nefs‑i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb‑u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl‑i irşad ve ehl‑i hak, Risaletü'n‑Nur ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revâcını ve etbâ'larının hüsn‑ü teveccühlerini muhâfaza niyetiyle i'tirâz edecekler. Belki dehşetli mukàbele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukû'unda bizlere îtidâl‑i dem ve sarsılmamak ve adâvete girmemek ve o muârız tâifenin de rüesâlarını çürütmemek gerekir.
Fâşetmek hâtırıma gelmeyen bir sırrı fâşetmeğe mecbur oldum. Şöyle ki:
Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi ve o şahs‑ı manevîyi temsîl eden hàs şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsi “ferîd” makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki – ekseriyet‑i mutlaka ile – Hicaz’da bulunan kutb‑u a'zamın tasarrufundan hariç olduğunu‥ ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki “İmâm” gibi, onu, yani kutb‑u a'zamı tanımağa mecbur olmuyor.
Ben eskide Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsini o imâmlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs‑ı A'zam’da “kutbiyet” ve “gavsiyet”le beraber “ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhirzamandaki şâkirdlerinin bağlandığı Risaletü'n‑Nur o ferdiyet makamının mazharıdır.
274
Gizlenmeye lâyık olan bu sırr‑ı azîme binâen, Mekke‑i Mükerreme’de dahi farz‑ı muhâl olarak Risale‑i Nur aleyhinde bir i'tirâz kutb‑u a'zamdan dahi gelse; Risalei'n‑Nur şâkirdleri sarsılmayıp, o mübârek kutb‑u a'zamın i'tirâzını iltifat ve selâm sûretinde telâkki edip teveccühünü de kazanmak için, medâr‑ı i'tirâz noktaları o büyük Üstadlarına karşı izâh ile ellerini öpmektir.
Evet kardeşlerim! Bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hâdiseler içinde, hadsiz bir metânet ve îtidâl‑i dem ve nihâyetsiz bir fedâkârlık taşımak gerektir. Evet, ﴿يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ﴾ âyetinin sırr‑ı işârîsiyle; âhireti bildikleri ve îmân ettikleri hâlde, dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâkî elmasa bilerek, rızâ ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle hazır bir dirhem zehirli bir lezzeti ileride bir batman sâfî lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musîbetidir. O musîbet sırrıyla mü'minler dahi bazen ehl‑i dalâlete tarafdâr olmak gibi dehşetli hatâda bulunuyorlar.
Cenâb‑ı Hak, ehl‑i îmânı ve Risale‑i Nur şâkirdlerini bu musîbetlerin şerrinden muhâfaza eylesin, âmîn!
Said Nursî
275
Fâtiha’nın Sırat‑ı Müstakîm ashâbı ki bir ferdin Risale-i Nur şâkirdleri olduğuna sebeb nedir?
Suâl: “İşâret‑i Kur'âniye Risalesinde Fâtiha’nın Sırat‑ı Müstakîm ashâbı ki ﴿اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ﴾ âyetinin ta'rif eylediği tâife içinde; Hem لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّت۪ي … حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ … الخ hadîsinin âhirzamanda gösterdiği mücâhidler içinde; Hem ﴿وَالْعَصْرِ﴾ Sûresi’nin ﴿اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلوُا الصَّالِحَاتِ﴾ ile başlayan üç cümlesinde mânâ‑yı işârî ile hususî bir sûrette dâhil bir ferdin Risale‑i Nur şâkirdleri olduğuna sebeb nedir ve vech‑i tahsîsi nedir?”
Elcevab: Sebebi ise: Risale‑i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakàik‑ı Kur'âniye muammâlarını hall ve keşfetmiştir ki; herbir tılsımın bilinmemesinden çok insanlar şübehâta ve şükûka düşüp, tereddüdlerden kurtulmayıp bazen îmânını kaybederdi. Şimdi bütün dinsizler toplansa, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler. Yirmisekizinci Mektûb’da “İnâyât‑ı Seb'a”da bir kısmına işâret edilmiş. İnşâallâh, bir zaman o tılsımlar müstakil bir risalede cem'edilecek.
Said Nursî
276
Salâhaddin’in Fıkrasından Bir Parçadır
…‥ Hem bir vakit, Tosya’dan Kastamonu’ya gelirken, beraberimde Risale‑i Nurun “Lem'a”ları ve “Şuâ”ları vardı. Haşre dair bir mebhas okuyordum. Kamyon yokuşları tırmanıyordu. Havanın ve makinenin harâreti bana ağırlık ve fikrime de “Bu Risale‑i muazzam bir mu'cize‑i Kur'âniye’dir; başka sahada mu'cize gösterebilir mi? Hâlbuki mu'cize enbiyâlara mahsûstur, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sonra mu'cize gösterilmeyecektir.” mülâhazası esnâsında kamyon müdhiş sadmelerle üç taklada yirmibeş‑otuz metre yerden aşağıya yuvarlandı. Şehâdet getiriyordum. Yaralı mıyım diye kendimi yokladım; yüzbin şükür, hiçbir yaram yok. Korkarak doğruldum. Şoförün kafası parçalanmış, “âh, of!” çekiyor. Etrafımı tedkik ettim; şoför tarafındaki camlar hurdahaş olmuş; benim tarafımdaki ince cam bile kırılmamış. O ânda bunun büyük bir kerâmet olduğunu, mu'cize olmadığını ve bir daha böyle mâceralı şeyleri tefekkür etmemek için, kerâmetkârâne Risale‑i Nurun bir tokadı olduğunu anladım.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenSalâhaddin Çelebi
Bu mecmuanın gösterdiği kıymet Risalei'n‑Nurda bulunduğunu, bu zamanın dehşetli fırtınaları isbât ediyor
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Risale‑i Nurun hakkâniyetine ve ehemmiyetine dair bir imza‑yı gaybî hükmünde bu mecmuanın gösterdiği kıymet Risalei'n‑Nurda bulunduğunu, bu zamanın dehşetli fırtınaları isbât ediyor.
Evet kardeşlerim, Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm İncil‑i Şerîfte demiş ki: “Ben gidiyorum, tâ size tesellîci gelsin.” Yani: “Hazret‑i Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin” demesiyle, Kur'ânın beşere gayet büyük bir neticesi, bir gayesi, bir hediyesi tesellîdir.
277
Evet, bu dehşetli kâinâtın fırtınaları ve zevâl ve tahribâtları ve bu – boşluk – nihâyetsiz fezâda herşey ile alâkadar olan insan için tesellîyi ve istimdâd noktalarını Kur'ân veriyor. En ziyâde o tesellîye muhtaç, bu zamandır ve en ziyâde kuvvetli bir sûrette o tesellîyi isbât eden, gösteren, Risale‑i Nurdur. Çünkü zulümât ve evhâmın menba'ı olan tabiatı o delmiş geçmiş, hakikat nuruna girmiş. Yirmidokuzuncu ve Otuzuncu ve Onaltıncı Sözler gibi ekser parçalarında, hakàik‑ı îmâniyenin yüzer tılsımlarını keşf ve izâh edip aklı inkârdan, tereddüdlerden kurtarmış.
İşte bu hakikat içindir ki; bu çok usandırıcı zamanda, usandırmayacak bir tarzda, çok tekrar ile aklı başında olanları Risale‑i Nur ile meşgul ediyor. Re'fet mektûbunda demiş: “Ne vakit bir araya gelsek, Sözler’den birisini açıp okuruz, tatlı tatlı istifade edip Üstadımızla görüşürüz. Hem Risale‑i Nurun en bâriz hâsiyeti usandırmamaktır. Yüz defa okunsa, yüz birincide yine zevkle okunabilir” demiş. Doğru söylemiş.
Yalnız, Risale‑i Nurun tercümânı hakîki vazifesinin haricinde dünyadaki istikbâliyata nâdiren ara sıra bakması, zâhirî bir müşevveşiyet verir. Meselâ: Bundan otuz‑kırk sene evvel, “Bir nur gelecek, bir nur âlemi göreceğiz” demiş ve o mânâyı geniş bir dâirede ve siyasette tasavvur etmiş.
Hem bundan ondört‑onbeş sene evvel, “Dinsizliği çevirenler müdhiş semâvî tokatlar yiyecekler” diye büyük, geniş, küre‑i arz dâiresindeki hâdiseyi dar bir memlekette ve mahdûd insanlarda tasavvur etmiş. Hâlbuki istikbâl, o iki ihbar‑ı gaybîyi, tasavvurun pek fevkınde tefsir ve tâbir eyledi.
Eski Said’in “Bir nur âlemi göreceğiz” demesi, Risale‑i Nurun dâiresinin mânâsını hissetmiş, geniş bir dâire‑i siyâsiye tasavvur ettiği gibi; “Sırr‑ı İnnâ A'taynâ”da “Onüç, ondört sene sonra dinsizliği, zındıkayı neşredenler müdhiş tokatlar yiyecekler” deyip geniş bir hakikati dar bir dâirede tasavvur etmiş. İstikbâl, o iki hakikati tâbir ve tefsir eyledi.
278
Başta Isparta olarak Risale‑i Nur dâiresi evvelki hakikati pek parlak ve güzel bir sûrette gösterdiği gibi, ikinci hakikati de medeniyet‑i sefîhenin tuğyanının ve maddiyûnluk (Hâşiye) tâununun aşılamasını çeviren ve idare eden ervâh‑ı habîsenin başlarına gelen bu dehşetli semâvî tokatlar geniş bir dâirede “Sırr‑ı İnnâ A'taynâ”nın hakikatini tam tamına isbât etmiş.
Suâl: Risale‑i Nur kat'î bürhânlara istinâden hükümleri aynı aynına te'vilsiz, tâbirsiz hakikat çıkması ve yalnız işâret‑i tevâfukiye ve sünûhât‑ı kalbiyeye i'timâden beyânâtı, böyle dünyevî olan mesâil‑i istikbâliyede neden tâbire ve te'vile muhtaç oluyor? diye hâtırıma geldi.
Böyle bir cevab ihtar edildi ki: Gaybî istikbâl‑i dünyevîde başa gelen hâdisâtı bildirmemekte; Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’in çok büyük bir rahmeti saklandığı ve gaybı gizlemekte çok ehemmiyetli bir hikmeti bulunduğu cihetiyle, gaybî şeyleri haber vermekten yasak edip, yalnız mübhem ve mücmel bir sûrette, ya ilhâm veya ihtar ile, bir emâreyi vesile ederek, keşfiyâtta ve rüya‑yı sâdıkada bir kısım gaybî hakikatlerini ihsâs eder ve o hakikatlerin hususî sûretleri vukû'undan sonra bilinir.
Said Nursî
279
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Emin, Hilmi, Kâmil ve Feyzi’nin Bir Fıkrasıdır
Risale‑i Nurun kasabalara, cemâatlere berekete medâr olması ve ona zarar verenlere tokat gelmesi gibi, şahıslara da pek zâhir bir sûrette hem bereket ve hüsn‑ü maîşet (ona çalışanlara) ve gaybî tokatlar (onun aleyhinde çalışanlara) gelmesi, bu havâlide pek çok hâdiseleri var. Biz kendi nefsimizde, çalıştığımız zaman pek zâhirî bir sûrette bir hüsn‑ü maîşet, bir inâyet gördüğümüz gibi; Risale‑i Nurun erkânından Nazîf kat'î bir sûrette haber veriyor ki:
Üç‑dört adam dünya servetinin hatırı için Risalei'n‑Nur aleyhinde toplanıp, münâfıkâne bir tedbir kurdukları hengâmda, üç gün sonra o üç adamın hâneleri ve dükkânları yanıp, binler lira zâyiâtla tokat yediler.
Hem bir dessâs ve câsus adam, Risaletü'n‑Nur şâkirdleri aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün, serbest olarak “Ben bir ip ucu bulamadım ki bunları hapse sokayım. Eğer bir ip ucu bulsam, onları hapse sokacağım” diye ilân ettiği vakitten iki gün sonra, bir iş yapıp Risale‑i Nur şâkirdleri yerinde o, iki sene hapse girdi.
Hem bedbaht muannid bir adam, şiddetli Risale‑i Nur aleyhinde, hem şâkirdlerinin bir rüknü aleyhinde bulunduğu hengâmda, bir‑iki gün sonra meyhâneye gidip içe içe çatlamış, orada ölmüş.
Bu nev'ide çok hâdiseler var. Demek Risale‑i Nur, dostlara tiryâk olduğu gibi, düşmanlara da sâika oluyor.
Hem Gavs‑ı A'zam’ın, Üstadımız hakkında فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ fıkrasıyla inâyet ve teshîle dâima mazhar olduğuna ve tevâfuk, Risale‑i Nurun bir mâdeni bulunduğuna pek çok emârelerden, bu bir‑iki gün zarfında küçük ve latîf, fakat kat'î kanâat veren cüz'î hâdiselerin tevâfukâtında, gözümüzle gördüğümüz inâyât‑ı Rabbâniyenin nümûnelerinden beş‑altısını beyân ediyoruz ki; onlar, bu iki gün zarfında beraber vukû'a gelmiş.
280
Birincisi: Dün Üstadımıza, Risale‑i Nura ait üç hizmet lâzım geldi… Kimse de yok, bizler de uzakta. Merdivenden inip, bir çocuğu bulup bizlere göndermek niyetiyle kapıyı açtı. Risale‑i Nurun o üç hizmetini görecek üç şâkirdi, fevkalâde bir tarzda dakikasıyla kapıya gelmişler.
İkincisi: ………………………
Üçüncüsü: Üstadımız, aynı bugün Emin kardeşimize dedi: “Üç‑dört aydır her hafta karyesinden buraya gelen hâne sâhibesi gelmedi. Dört ay oldu kirasını almadı. Herhalde haber gönderiniz gelsin, kirasını alsın.” dediği aynı vakitte, dört aydan beri gelmeyen o hâne sâhibesi kapıyı vurdu, geldi, beş aylık kirasını aldı.
Üstadımız, bu hâdise‑i inâyetten memnuniyeti için ona uzak bir nahiyeden gelen yuvarlak, hiç görmediğimiz ve burada bulunmayan bir küçük ekmeği o hâne sâhibesine verdi. Aynı vakitte, yirmi dakika zarfında, burada bulunmayan o aynı ekmekten beş misli, iki sene Risale‑i Nurun bir kitabını alıp mütâlaasının manevî ücretinin binde bir ücreti olarak geldi. Ve bir parça aşûre çorbasını dahi, yine o ev sâhibesine verdi. Aynen o aşûrenin on misli kadar üç latîf ekmek, yine iki sene iki kitabın okumasına binde bir ücret olarak geldi, gözümüzle gördük.
Hem bugün, o hâne sâhibesinin yedi senedir adını bilmediği için Üstadımız ona “İsmin nedir?” diye sordu. Dedi “Hayriye”dir. Hayriye isminde olmak tefe'ülüyle, iki saat sonra Hayri nâmında Risale‑i Nurun bir şâkirdi (Haberimiz yokken İstanbul’a gitmiş. Hem ticâret münâsebetiyle iki mühim şâkirdleri dahi gidip geç kaldılar. Maddî ve manevî fırtınalar münâsebetiyle Üstadımız hem onları, hem oradaki mühim bir şâkirdi için çok merak ediyordu) bugün o Hayri, iki saat o Hayriye’den sonra kapıyı açtı, geldi. O üç şâkird hakkındaki merakı izâle etmekle beraber, Üstad’ın dört aydan beri devam eden “tefârik” nâmındaki bir kokusu bugün bitmiş, kendimiz gördük; Hayri’nin bir küçük şişe elinde, “İşte size tefârik getirdim.” dedi. İşte bu küçük latîf tefârikteki tevâfuka Bârekallâh dedi.
Bu iki gün zarfında bu küçük nümûneler gibi, Üstadımız Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin (A.S.M.) tashihâtıyla meşgul olduğu için çok nümûneler görmüş. Mâdem iki gün zarfında bu kadar inâyâtın cilvelerini görüyoruz. Risale‑i Nur dâiresi içinde dikkat edilse, herkes kendi nefsinde hizmeti derecesinde böyle nümûneleri görecektir.
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden Hilmi, Emin, Kâmil, Feyzi, Hâfız Ahmed
Evet, ben de tasdik ediyorum Said Nursî
281
Kelimâtta ve kelimât‑ı mektûbede tevâfuk bir kasd, bir inâyet-i hususiyeyi gösteriyor
Feyzi ile Emin diyorlar: Üstadımız olan Risale‑i Nurun ciddi hakàikları içinde en tatlı bir fâkihesi tevâfuk olduğu için, kardeşlerimize yine bu iki gün zarfında küçük bir‑iki tevâfuku – size – bundan evvelki tevâfuka hâşiye olarak yazıyoruz.
Evet, nasıl ki kelimâtta ve kelimât‑ı mektûbede tevâfuk bir kasd, bir inâyet‑i hususiyeyi gösteriyor; bazen hàrika olup kerâmet derecesine çıkıyor, bazen latîf bir zarâfet veriyor; aynen öyle de: Risale‑i Nura ait ve Üstadımıza ait hâdisâtta da aynen kasdî ve inâyetkârâne tevâfuku, akvâlde olduğu gibi o ef'âlde de görüyoruz.
Ezcümle: Size yazılan, dört ay gelmeyen hâne sâhibesi için Emin kardeşimize dedi: “Haber gönder.” tekellümünde, onun kapı çalması tevâfuk ettiği gibi, aynı cümleyi bir gün sonra iki defa okuduğu zaman, “Emin’e dediği” kelimesi okunduğu ânında, aşağıdaki kapıyı Emin açtı; gelmek zamanı gelmeden geldi. İkinci gün yine başka bir adama okunduğu vakit, “Emin’e dediği” kelimesini okuduğu vakit aynı ânda yukarı kapıyı Emin açtı, gelme âdetine muhâlif olarak geldi, girdi. Bu iki tevâfuk hâne sâhibesinin tevâfukuna tevâfuku gösteriyor ki, en cüz'î işlerimiz de tesâdüf değil, kasdî tevâfuktur.
Hem dört ay evvel bize bir parça tarhana getiren Risale‑i Nur şâkirdlerinden Fuâd’ın, İstanbul’a gidip otuz gün te'hirinden, geç kalmasından endişe ettiğimiz aynı günde, onun tarhanası bittiği aynı günde gelmesi tevâfuk etti.
Hem aynı günde bir parça tereyağı (biz de, Üstadımız da bunun bereketini hissediyorduk) bittiği dakikada, onun mikdarına tevâfuk edip, zannımızca aynı yerden, aynı mikdar, aynı zamanda geldiği gibi; hem buralarda köylerde kül içinde yapılan bir çörek, Üstadımızın hoşuna gittiği için sabah‑akşam ondan yiyip ve onbeş gün devam eden – ve bittiği aynı günde – aynı çörekten onun akrabasından birisi getirdi, bu tevâfukun hatırı için geri çevirmedi, kabûl etti. Gözümüzle bu latîf tevâfuktaki şirin inâyât‑ı İlâhiye’nin cüz'î cilvelerini gördük ve anladık ki, kör tesâdüf işimize karışmıyor.
Mânidâr tevâfuk Risale‑i Nurun kelimâtında ve hurûfâtında olduğu gibi, ona temâs eden harekât ve ef'âlde dahi mânidâr tevâfuklar var. İnâyete temâs ettiği için, en cüz'î bir şey de olsa kıymeti büyüktür. Böyle uzun yazmak ve ziyâde ehemmiyet vermek isrâf olmaz. Çünkü mânâsı olan inâyet ve iltifat‑ı rahmet muraddır ve o bahis de manevî bir şükürdür.
Risale‑i Nur ŞâkirdlerindenEmin, Feyzi
282
Risale‑i Nur Eczâlarını Mahkemeden Alıp, Bana Getirip Teslîm Eden Hâfız Mustafa’ya Hitâbdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ النُّورِ
Sen binler safâlarla geldin, beni ebedî minnetdâr ettin. Ve sâdık arkadaşların ile Risale‑i Nurun serbestiyetine hizmetiniz o derece büyük ve kıymetdârdır, değil yalnız bizi ve Risale‑i Nur şâkirdlerini, belki bu memleketi, belki Âlem‑i İslâmı ma'nen minnetdâr ettiniz ki, ehl‑i îmânın imdâdına yetişmeğe Risale‑i Nurun yolunu serbestçe açtınız. Ben bir seneden beri seni ve seninle beraber Risalei'n‑Nurun bu serbestiyetine çalışanları, Hâfız Ali ve Husrev gibi Risale‑i Nurun kahramanlarıyla beraber manevî kazançlarıma ve duâlarıma şerîk etmişim, hem devam edecek. Buraya kadar yoldaki herbir dakika, bir gün hizmette bulunmak gibi beni minnetdâr eyledin.
Hâkim‑i âdil nâmını alan ma'lûm zâtı ve lehimizde onunla beraber çalışanları, bu hakîki adâlete hizmetleri için, âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Altı‑yedi aydır onları da aynen manevî kazançlarıma şerîk ediyorum. Bana teslîm ettikleri risalelerin bir kısmını kardeşlerime cevab vereceğim; bütününü yazsınlar onlara hediye edeceğim. Çünkü onlar, Risale‑i Nurun bundan sonraki hizmetine tam hissedardırlar.
Bu mes'elede ben Denizli şehrini kendi karyeme arkadaş edip bütün emvâtını ve ehl‑i îmânın hayatta olanlarını hem kendim, hem Risale‑i Nurun talebeleri manevî kazançlarımıza hissedar etmeğe karar verdik. Denizli hapishânesini de bir imtihan medresemiz telâkki ediyoruz ve bizimle alâkadar hem Denizli’de, hem hapsinde umumuna ve hususuna ve tam adâletini gördüğümüz mahkeme hey'etine çok selâm ve duâlar ederiz.
Said Nursî
283
Risale‑i Nur belâların def'ine ehemmiyetli bir vesiledir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
………………………
Beşinci Nokta: Risale‑i Nur – bu Anadolu memleketine – belâların def'ine ehemmiyetli bir vesiledir.* Sadaka nasıl belâyı def'ediyor, onun intişarı ve okunması küllî bir sadaka nev'inde semâvî ve arzî belâların def'ine çok emâreler ve çok hâdiselerle tebeyyün etmiş. Hattâ Kur'ânın işâretiyle tahakkuk etmiş. Ve yazmasını ve intişarını men'etmek zamanlarında dört defa zelzelelerin başlaması ve intişarıyla durmaları ve Anadolu’da ekser okunması, İkinci Harb‑i Umumî’nin Anadolu’ya girmemesine bir vesile olduğu “Sûre‑i ﴿وَالْعَصْرِ﴾” işâret ettiği, bu iki ay kuraklık zamanında mahkemenin Risale‑i Nurun berâetine ve vatana menfaatli olduğuna dair kararını mahkeme‑i temyiz tasdik ederek tam bir serbestiyetle Risale‑i Nurun intişar ve okunmasını beklerken, bütün bütün aksine olarak men'edilmesi ve mahkemedeki risalelerin sâhiblerine iâde edilmemesi ve bizi de o cihetle konuşmaktan men'etmeleri cihetiyle, belâların def'ine vesile olan bu küllî sadaka‑i maneviye; karşı çıkamadı, günahımız neticesi kuraklık başladı.
Biz Risale‑i Nur şâkirdleri, dünyaya çok ehemmiyet vermediğimizden, dünyaya yalnız Risale‑i Nur için baktığımızdan, bu yağmursuzlukta dahi o noktadan bakıyoruz. İşte Denizli’de mahkemeye verilen cüz'î bir kısım Risale‑i Nur, sâhiblerine iâdesinin aynı zamanında, burada dahi bir kısım zâtlar yazmağa başlamaları aynı vaktinde, bu yağmursuzlukta bir derece rahmet yağdı. Fakat Risale‑i Nurun serbestiyeti cüz'î olmasından, rahmet dahi cüz'î kaldı. İnşâallâh yakında benim de risalelerim iâde edilecek, tam serbest ve intişarı küllîleşecek ve rahmet dahi tam olacak. (Hâşiye)
284
Leyle‑i Regâibde öyle bir rahmet yağdı ki, Hazret-i Risalet'in (asm) Rahmeten li'l-âlemîn olduğunu ve âlem-i şehadete teşrifinin umum kâinatça nazar-ı ehemmiyette olduğunu isbât etti
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْمَطَرِ ف۪ي لَيْلَةِ الرَّغَائِبِ
Azîz Kardeşlerim!
Size iki pusulayı Leyle‑i Regâibden altı saat evvel yazdım. “Hizb‑i Nuriye” ve Husrev’in kağıdı ile teslîmden sonra, kat'iyyen benim kanâatimde bir nev'i mu'cize‑i Ahmediye olarak, iki aydan beri mütemâdiyen kuraklık ve yağmursuzluk, her tarafta dâima namazlardan sonra pek çok duâların akîm kaldığı ve herkes me'yûsiyetinden derd‑i maîşet endişesiyle kalben ağlarken, birden Leyle‑i Regâibde – bütün ömrümde hiç mislini işitmediğim ve başkalar da işitmediği – üç saatte yüz defa, belki fazla tekrarla melek‑i ra'dın yüksek ve şiddetli tesbihâtıyla öyle bir rahmet yağdı ki, en muannide dahi Leyle‑i Regâibin kudsiyetini ve Hazret‑i Risalet’in bir derece bir cihette âlem‑i şehâdete teşrîfinin umum kâinâtça ve bütün asırlarda nazar‑ı ehemmiyette ve Rahmeten li'l‑âlemîn olduğunu isbât etti ve kâinât o geceyi alkışlıyor diye gösterdi.
Acaba, duâlarımızda Isparta bu memleketle beraberdi, bu yağmurda hissesi var mı? Merak ediyorum. Şimdiye kadar çok emârelerle Risale‑i Nur bir vesile‑i rahmet olmasından, bu rahmet îmâ eder ki, herhalde bir fütûhâtı perde altında vardır ve belki serbestiyetine bir işârettir. (Hâşiye) Hem burada “Lem'alar”ın verdikleri iştiyak cihetiyle yazıcıların çoğalması, inşâallâh bir nev'i makbûl duâ hükmüne geçti.