Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
16

Risale‑i Nur’dan Parlak Fıkralar ve Bir Kısım Güzel Mektûblar

Leyle‑i Kadir’de İhtar Edilen Bir Mes'ele-i Mühimme

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Leyle‑i Kadir’de İhtar Edilen Bir Mes'ele‑i Mühimme

Evvelâ: Leyle‑i Kadir’de kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakikate, pek kısaca bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Nev'‑i beşer; bu son Harb‑i Umumî’nin eşedd‑i zulüm ve eşedd‑i istibdâdı ile ve merhametsiz tahribâtı ile ve bir tek düşmanın yüzünden yüzer masûmu perîşan etmesiyle ve mağlûbların dehşetli me'yûsiyetleriyle ve gâliblerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdân azâblarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle ve fıtrat‑ı beşeriyedeki yüksek isti'dâdâtın ve mâhiyet‑i insaniyesinin umumî bir sûrette dehşetli yaralanmasıyla ve ebed‑perest hissiyat‑ı bâkiye ve fıtrî aşk‑ı insaniyenin heyecan içinde uyanmasıyla ve gaflet ve dalâletin; sert ve sağır olan tabiatın, Kur'ân’ın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyaset‑i rû-yi zeminin pek çirkin, pek gaddârâne hakîki sûreti görünmesiyle elbette ve elbette hiç şübhe yok ki:
17
Şimâl’de, Garb’da, Amerika’da emâreleri göründüğüne binâen, nev'‑i beşerin mâşuk‑u mecâzîsi olan hayat‑ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından; fıtrat‑ı beşerin hakîki sevdiği, aradığı hayat‑ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak; ve elbette hiç şübhe yok ki:
Binüçyüz altmış senede, her asırda üçyüzelli milyon şâkirdi bulunan ve her hükmüne ve da'vâsına milyonlar ehl‑i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup, lisânlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsâli bulunmayan bir tarzda, beşer için hayat‑ı bâkiyeyi ve saâdet‑i ebediyeyi müjde veren ve bütün beşerin yaralarını tedâvi eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarîhan ve işâreten onbinler defa da'vâ edip haber veren ve sarsılmaz kat'î delillerle, şübhe getirmez hadsiz hüccetleriyle, hayat‑ı bâkiyeyi kat'iyyetle müjde ve saâdet‑i ebediyeyi ders vermesi; elbette nev'‑i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya manevî bir kıyâmet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur'ân’ı kabûl etmeğe çalışan meşhûr hatîbleri ve Amerika’nın din‑i hakkı arayan ehemmiyetli cem'iyeti gibi; rû‑yi zeminin geniş kıt'aları ve büyük hükûmetleri Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün rûh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü; bu hakikat noktasında, kat'iyyen Kur'ân’ın misli yoktur ve olamaz. Ve hiçbir şey bu mu'cize‑i ekberin yerini tutamaz.
Sâniyen: Mâdem Risale‑i Nur, bu mu'cize‑i kübrânın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslîme mecbur etmiş. Hem kalbi, hem rûhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda, hazine‑i Kur'âniye’nin dellâllığını yapan ve O’ndan başka me'hazi ve merci'i olmayan ve bir mu'cize‑i maneviyesi bulunan Risale‑i Nur, o vazifeyi tam yapıyor. Ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalâletin en sert kuvvetli kalesi olan tabiatı, Tabiat Risalesiyle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş dâire‑i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ‑yı Mûsadaki Meyvenin Altıncı Mes'ele’si ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleri’yle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur‑u tevhidi göstermiş
18
Elbette bizlere lâzım ve millete elzemdir ki: Şimdi resmen izin verilen din tedrîsatı için, hususî dershâneler açılmasına ve izin verilmesine binâen, Nur şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük Dershâne‑i Nuriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder. Fakat herkes herbir mes'elesini tam anlamaz. Hem îmân hakikatlerinin izâhı olduğu için, hem ilim (Hâşiye), hem mârifet, hem ibâdettir. Eski medreselerde beş‑on seneye mukâbil, inşâallâh Nur Medreseleri beş‑on haftada aynı neticeyi te'min edecek ve yirmi senedir ediyor.
Ve hem hükûmet ve millet ve vatan, hem hayat‑ı dünyeviyesine ve siyâsiyesine ve uhreviyesine pek çok faydası bulunan bu Kur'ân lemeâtlarına ve dellâlı bulunan Risale‑i Nura, değil ilişmek, tamamıyla tervîc ve neşrine çalışmaları elzemdir ki: Geçen dehşetli günahlara keffâret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.
Sâlisen: Bu Ramazan‑ı Şerîfte Kur'ânı zevk ve şevk ile okumak, benim çok ihtiyacım vardı. Hâlbuki elemli hastalık, maddî‑manevî sıkıntılar, yorgunluk ve meşgalelerin te'siriyle telâş ettim. Birden Husrev’in şirin kalemiyle mu'cizâtlı yazılan mu'cizâtlı cüzler ve Hâfız Ali ve Tahiri’ye pek çok sevâb kazandıran parlak ve kerâmetli Hizbü'l‑Ekber-i Kur'âniyeyi birbiri arkasından okumağa başlarken öyle bir zevk ve şevk verdi ki, bütün o yorgunlukları hiçe indirdi. Hiçbir vesveseye meydân vermeyerek, pek parlak bir sûrette ders‑i Kur'âniyeyi onlardan dinlerken bütün rûh u canımla arzu ettim ve kasd u azmettim ki, mümkün olduğu derecede aynı Hizbü'l‑Ekber-i Kur'âniye gibi fotoğrafla mu'cizâtlı Kur'ânımızı tab'edeceğiz, inşâallâh
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
19

Âhirzamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimmi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Nurun fevkalâde hàs şâkirdleri, Sikke‑i Gaybiye müştemilâtıyla, o evliyâ‑i meşhûreden, kırk günde bir defa ekmek yiyip kırk gün yemeyen Osman‑ı Hâlidî’nin sarîh ihbarı ve evlâdlarına vasiyeti ile ve Isparta’nın meşhûr ehl‑i kalb âlimlerinden Topal Şükrü’nün zâhir haber vermesiyle çok ehemmiyetli bir hakikati da'vâ edip, fakat iki iltibas içinde bu bîçâre, ehemmiyetsiz kardeşleri Said’e bin derece ziyâde hisse vermişler. On seneden beri kanâatlerini ta'dile çalıştığım hâlde, o bahâdır kardeşler kanâatlerinde ileri gidiyorlar. Evet onlar, Onsekizinci Mektûb”daki iki ehl‑i kalb çobanın mâcerası gibi, hak bir hakikati görmüşler, fakat tâbire muhtaçtır. O hakikat da şudur:
Ümmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimmi ve en büyüğü ve en kıymetdârı olan îmân‑ı tahkîkîyi neşr ve ehl‑i îmânı dalâletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitamâmihâ Risale‑i Nurda görmüşler. İmâm‑ı Ali ve Gavs‑ı A'zam ve Osman‑ı Hâlidî gibi zâtlar, bu nokta içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsinde keşfen görmüşler gibi işâret etmişler. Bazen de o şahs‑ı manevîyi bir hàdimine vermişler, o hàdime mültefitane bakmışlar. Bu hakikatten anlaşılıyor ki; sonra gelecek o mübârek zât, Risale‑i Nuru bir programı olarak neşr ve tatbik edecek.
20
O zâtın ikinci vazifesi, Şerîatı icra ve tatbik etmektir. Birinci vazife, maddî kuvvetle değil, belki kuvvetli i'tikàd ve ihlâs ve sadâkatle olduğu hâlde, bu ikinci vazife gayet büyük maddî bir kuvvet ve hâkimiyet lâzım ki, o ikinci vazife tatbik edilebilsin.
O zâtın üçüncü vazifesi, Hilâfet‑i İslâmiyeyi İttihâd‑ı İslâma bina ederek, İsevî rûhânileriyle ittifak edip, Din‑i İslâm’a hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlar fedâkârlarla tatbik edilebilir.
Birinci vazife, o iki vazifeden üç‑dört derece daha ziyâde kıymetdârdır; fakat o ikinci, üçüncü vazifeler pek parlak ve çok geniş bir dâirede ve şa'şaalı bir tarzda olduğundan umumun ve avâmın nazarında daha ehemmiyetli görünüyorlar.
İşte o hàs Nurcular ve bir kısmı evliyâ olan o kardeşlerimizin tâbire ve te'vile muhtaç fikirlerini ortaya atmak, ehl‑i dünyayı ve ehl‑i siyaseti telâşa verir ve vermiş Hücumlarına vesile olur. Çünkü, birinci vazifenin hakikatini ve kıymetini göremiyorlar, öteki cihetlere hamlederler.
Kardeşlerimin İkinci İltibası: Fânî ve çürütülebilir bir şahsiyeti, bazı cihetlerle birinci vazifede pişdârlık eden, Nur Şâkirdlerinin şahs‑ı manevîsini temsîl eden o âciz kardeşine veriyorlar. Hâlbuki bu iki iltibas da Risale‑i Nurun hakîki ihlâsına ve hiçbir şeye, hattâ manevî ve uhrevî makàmâta dahi âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi, ehl‑i siyaseti de evhâma düşürüp Risale‑i Nurun neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs‑ı manevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakikatler, fânî ve âciz ve sukùt edebilir şahsiyetlere bina edilmez!
21
Elhâsıl: O gelecek zâtın ismini vermek, üç vazifesi birden hâtıra geliyor, yanlış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan Nurdaki ihlâs zedelenir, avâm‑ı mü'minîn nazarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır, yakìniyet‑i bürhâniye dahi kazâyâ‑yı makbûledeki zann‑ı gâlibe inkılâb eder, daha muannid dalâlete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl‑i îmânda görünmemeye başlar; ehl‑i siyaset evhâma ve bir kısım hocalar i'tirâza başlar. Onun için, Nurlara o ismi vermek münâsib görülmüyor. Belki müceddiddir, onun pişdârıdır, denilebilir.
Umum kardeşlerimize binler selâm.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
22

Kur'ânın mu'cize‑i maneviyesinin tereşşuhâtı ve lem'aları

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Sarsılmaz, Sebatkâr, Fedâkâr, Vefâdâr Kardeşlerim!
Bilirsiniz ki, Ankara ehl‑i vukûfu, Risale‑i Nura ait kerâmetleri ve işâret‑i gaybiyeleri inkâr edememişler, yalnız yanlış olarak o kerâmetlerde hissedar zannedip i'tirâz ederek: Böyle şeyler kitapta yazılmamalı idi, kerâmet izhâr edilmez diye hafif bir tenkide mukâbil, müdafaâtımda onlara cevaben demiştim ki:
Onlar bana ait değil ve o kerâmetlere sâhib olmak benim haddim değil; belki Kur'ânın mu'cize‑i maneviyesinin tereşşuhâtı ve lem'alarıdır ki, hakîki bir tefsiri olan Risale‑i Nurda kerâmetler şeklini alarak şâkirdlerinin kuvve‑i maneviyelerini takviye etmek için ikramât‑ı İlâhiye nev'indendir. İkram ise, izhârı bir şükürdür, câizdir, hem makbûldür.
Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binâen bu cevabı bir parça izâh edeceğim. Ve ne için izhâr ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşidât yapıyorum ve ne için birkaç aydır bu mevzûda çok ileri gidiyorum, ekser mektûblar o kerâmete bakıyor?” diye suâl edildi.
Elcevab: Risale‑i Nurun hizmet‑i îmâniyede bu zamanda binler tahribâtçılara mukâbil yüzbinler tamiratçı lâzım gelirken, hem benimle lâakal yüzer kâtib ve yardımcı bulunmak ihtiyaç varken, değil çekinmek ve temâs etmemek, belki millet ve ehl‑i idare takdir ile ve teşvik ile yardım ve temâs etmek zarûrî iken ve o hizmet‑i îmâniye hayat‑ı bâkiyeye baktığı için, hayat‑ı fâniyenin meşgalelerine ve fâidelerine tercih etmek ehl‑i îmâna vâcib iken, kendimi misâl alarak derim ki:
23
Beni herşeyden ve temâstan ve yardımcılardan men'etmek ile beraber, aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve‑i maneviyelerini kırmak ve benden ve Risale‑i Nurdan soğutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaîf, garîb, kimsesiz bir bîçâreye binler adamın göreceği vazifeyi başına yüklemek ve bu tecrid ve tazyîklerde maddî bir hastalık nev'inde insanlar ile temâs ve ihtilâttan çekilmeğe mecbur olmak, hem o derece te'sirli bir tarzda halkları ürküttürmek ile kuvve‑i maneviyeyi kırmak cihetleriyle ve sebebleriyle, ihtiyarım haricinde ve bütün o mânilere karşı Risale‑i Nur şâkirdlerinin kuvve‑i maneviyelerinin takviyesine medâr ikramât‑ı İlâhiye’yi beyân ederek, Risale‑i Nur etrafında manevî bir tahşidât yaptırmak ve Risale‑i Nur; kendi kendine, tek başıyla, başkalarına muhtaç olmayarak bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle, bu çeşit şeyler bana yazdırılmış.
Yoksa hâşâ, kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek ve hodfürûşluk etmek ise, Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir esâsı olan ihlâs sırrını bozmaktır. İnşâallâh, Risale‑i Nur, kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de ma'nen müdafaa edip kusurlarımızı affettirmeye vesile olacaktır.
Umum kardeşlerimin ve hemşirelerimin, hàssaten duâları makbûl mübârek masûmlar tâifesi ve muhterem ihtiyarlar cemâatinden herbirerlerine binler selâm ve duâ ederek Ramazan‑ı Şerîflerini tebrik ederiz, duâlarını ricâ ederiz.
Hasta Kardeşiniz Said Nursî
24

Risale‑i Nurun Makbûliyetine İmza Basan ve Gaybî İşâretlerle Ondan Haber Veren Sekiz Parçadan Birinci Parçadır

Aynı mes'eleye bu birinci risalede yirmidokuz işâret var. Sâir parçalarla beraber bine yakın işâretler, remizler, îmâlar, emâreler; aynı mes'eleye, aynı da'vâya ittifakla bakmaları sarâhat derecesindedir. Vahdet‑i mes'ele cihetiyle, o emâreler birbirine kuvvet verir, te'yid eder. O sekizden üç tanesi, İmâm‑ı Ali’nin (R.A.) üç kerâmet‑i gaybiyesiyle Risalei'n‑Nurdan haber vermiş.
Bu sekiz parçayı Ankara ehl‑i vukûfu tedkik etmiş, i'tirâz etmemişler. Yalnız demişler: Bu yazılmamalı idi. Kerâmet sâhibi kerâmetini yazamaz.” Ben de onlara cevab verdim ki: Bu benim değil. Risale‑i Nurun kerâmetidir. Risalei'n‑Nur ise, Kur'ânın malıdır ve tefsiridir.” dedim. Onlar sustular. Demek kabûl ettiler.
Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münâsib olurdu. Fakat bu kadar hadsiz muârızlar ve çok kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az ve zaîf olan bizlere, kuvve‑i maneviye ve gaybî imdâd ve teşci' ve sebat ve metânet vermek için mecburiyet‑i kat'iyye oldu, ben de yazdım. Benim benliğime bir hodfürûşluk verip sukùtuma sebeb olsa da ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yani ehl‑i îmânı dalâlet‑i mutlakadan kurtarmağa, lüzum olsa, dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da fedâ etmek bir saâdet bilirim; binler dostlarım ve kardeşlerimin Cennet’e girmeleri için, Cehennem’i kabûl ederim.
Said Nursî
25

İşârât‑ı Kur'âniye ve Üç Kerâmet‑i Aleviye ve Kerâmet‑i Gavsiye Hakkında Bir Tenbih ve İhtardır

Bu gayet mahrem risaleler nasılsa muannid bir nâmahremin eline bu risalelerden birisi geçmiş. Gayet sathî ve inâd nazarıyla bir‑iki yerine haksız bir i'tirâz ile ehemmiyetli bir hâdiseye sebebiyet verdiğinden; bu mecmua, Risale‑i Nurun hàs talebelerine, belki ehass‑ı hàvâssa mahsûs olduğu hâlde ve benim vefâtımdan sonra intişarına müsâade olmasıyla beraber, şimdi mezkûr hâdisenin sebebiyle herkese değil, belki ehl‑i insaf ve Risale‑i Nurla alâkadar ve talebelerinden bulunanlara ve hàslardan birkaç şâkirdin tensibiyle gösterilebilir fikriyle yazdık. Şimdi ise, iki sene iki mahkeme tedkikten sonra bize iâde edilmesinden neşrine mecbur olduk.
İkinci Nokta: Bu risale, baştan aşağıya kadar bir tek neticeye bakıyor, bine yakın emârelerle Risale‑i Nurun makbûliyetine bir imza basıldığını isbât ediyor. Böyle bir tek da'vâya bu derece kesretli ve ayrı ayrı cihetlerde binler emâreler ve îmâlar onu göstermesi, ilmelyakìn değil, belki aynelyakìn, belki hakkalyakìn derecesinde o da'vâyı isbât eder.
Üçüncü Nokta: Bu risaleyi mütâlaa eden zâtlar, inceden inceye hususan cifrî hesabatına meşgul olmağa lüzum yok; bir kısmı anlaşılmasa da zararı yok. Hem umumunu okumak da lâzım değil. Hem Kerâmet‑i Gavsiye’nin âhirinde Şamlı Hâfız Tevfik’in fıkrasından başlayıp âhire kadar mütâlaadan sonra ve baştaki mukaddimeyi okuduktan sonra, (Hâşiye) istediği parçayı okusun.
Said Nursî
26

Şamlı Hâfız Tevfik’in Fıkrası

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Mukaddime
Ma'lûm olsun ki: Zübdetü'r‑Resâil Umdetü'l-Vesâil nâmında Kutbu'l‑Ârifîn Ziyaeddin Mevlâna Şeyh Hâlid (Kuddise Sırruhu) ’nun Mektûbat ve Resâil‑i Şerîfe”lerinden muktebes, nasâyih‑i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi, onüç sene mukaddem Bursa’da Hocam Hasan Efendi’den almıştım, nasılsa mütâlaasına muvaffak olamamıştım. bugünlerde kitaplarımın içerisinde bir şey ararken elime geçti. Dedim: Bu, Hazret‑i Mevlâna Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmâm‑ı Rabbânî’den sonra Tarîk‑ı Nakşî’nin en mühim kahramanıdır, hem Tarîk‑ı Hâlidiye-i Nakşiyenin pîridir.” Risaleyi mütâlaa ederken, Hazret‑i Mevlâna’nın tercüme‑i hâlinde şu fıkrayı gördüm:
Ashâb‑ı Kütüb-ü Sitte’den İmâm‑ı Hâkim Müstedrek”inde ve Ebû Dâvud Kitab‑ı Sünen”inde, Beyhakî Şuab‑ı Îmân”da tahric buyurdukları: اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا د۪ينَهَا
Yani: Her yüz senede Cenâb‑ı Hak bir müceddid‑i din gönderiyor.” Hadîs‑i Şerîfine mazhar ve mâsadak ve muzhir‑i tâmm olan Mevlâna Eşşehîr, Kutbu'l‑Ârifîn, Gavsü'l‑Vâsılîn, Vâris‑i Muhammedî, Kâmilü't‑Tarîkati'l-Àliyeti Ve'l-Müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenâheyn (Kuddise Sırruhu) ilâ âhir
27
Sonra tarihçe‑i hayatında gördüm ki, tevellüdü, binyüz doksanüç tarihindedir. Sonra gördüm ki, bin ikiyüz yirmidört tarihinde saltanat‑ı Hind’in pâyitahtı olan Cihanâbâd’a dâhil olmuş, Tarîk‑ı Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış. Sonra bin ikiyüz otuzsekizde ehl‑i siyasetin nazar‑ı dikkatini celbedip, vatanını terk ederek diyar‑ı Şam’a hicretle gitmiştir.
Hem içinde gördüm ki: Hazret‑i Mevlâna’nın (K.S.) nesli, Hazret‑i Osman Bin Affân Radıyallahu Anh’a mensûbdur.
Sonra gördüm ki; tercüme‑i hâlinde isti'dâd‑ı fıtrî ve kàbiliyet‑i hàrika ile, sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a'lem‑i ulemâ-i asr ve allâme‑i vakit olmuş, Süleymaniye kasabasında tedrîs‑i ulûm ile iştigâl eylemiştir.
Sonra Üstadımın tarihçe‑i hayatını düşündüm, baktım; dört mühim noktada tevâfuk ediyorlar:
Birincisi: Hazret‑i Mevlâna, binyüz doksanüçte dünyaya gelmiş. Üstadım ise, Arabî bin ikiyüz doksanüçte, tam Mevlâna Hâlid’in yüz senesi hitâm bulduktan sonra dünyaya gelmiş.
İkincisi: Hazret‑i Mevlâna’nın (K.S.) tecdîd‑i din mücâhedesine başlangıcı ve mukaddimesi: Hindistan’ın pâyitahtına bin ikiyüz yirmidörtte girmiş. Üstad ise aynen yüz sene sonra bin üçyüz yirmidörtte Osmanlı saltanatının pâyitahtına girmiş, mücâhede‑i maneviyesine hazırlanmış.
Üçüncüsü: Ehl‑i siyaset, Hazret‑i Mevlâna’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek, diyar‑ı Şam’a naklettirilmesi bin ikiyüz otuzsekizde vâki olmuştur. Üstad ise, aynen yüz sene sonra bin üçyüz otuzsekizde Ankara’ya gidip, onlarla uyuşamayıp, onları reddederek, küserek tekrar Van’a gidip bir dağda inziva ederken, bin üçyüz otuzsekiz senesini müteâkib Şeyh Said hâdisesinin vukû'u münâsebetiyle ehl‑i siyasetin vehmine dokunmuş, ondan korkarak Burdur ve Isparta, Kastamonu, Afyon vilâyetlerinde sekizer sene, yirmibeş sene ikamet ettirilmiş.
28
Dördüncüsü: Hazret‑i Mevlâna, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme‑i zaman hükmünde fuhûl‑ü ulemânın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstad ise, tarihçe‑i hayatını görenlere ve bilenlere ma'lûmdur ki: Ondört yaşında icâzet alıp a'lem‑i ulemâ-i zamana karşı muârazaya girişmiş. Ondört yaşında iken, icâzet almağa yakın talebeleri tedrîs etmiştir.
Hem Hazret‑i Mevlâna, neslen Osmanlı olduğu ve Sünnet‑i Seniye’ye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi, Üstadım, Kur'ân‑ı Hakîm’e hizmet noktasında, meşreben Hazret‑i Osman-ı Zinnûreyn’in arkasında gidip Hazret‑i Mevlâna (K.S.) gibi, Risale‑i Nur eczâlarıyla bütün kuvvetiyle Sünnet‑i Seniye’nin ihyâsına çalıştı.
İşte bu dört noktadaki tevâfukât; tam yüz sene fâsıla ile, Risale‑i Nurun takviye‑i din hususundaki te'sirâtı, Hazret‑i Mevlâna’nın (K.S.) Tarîk‑ı Nakşiye vâsıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. (Hâşiye)
Üstadım, kendine ait medh ü senâyı kabûl etmiyor, fakat Risale‑i Nur Kur'ân’a ait olup medh ü senâ Kur'ânın esrârına aittir.
Yalnız Üstadımla Hazret‑i Mevlâna’nın birkaç farkı var
Birincisi: Hazret‑i Mevlâna, zülcenâheyndir. Yani hem Kàdirî, hem Nakşî tarîkat sâhibi iken, Nakşîlik Tarîkatı onda daha gâlibdir. Üstadım, bil'akis, Kàdirî meşrebi ve Şâzelî mesleği onda daha ziyâde hükmediyor.
29
Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret‑i Mevlâna (K.S.) Hindistan’dan Tarîk‑ı Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdat dâiresi, Şah‑ı Geylânî’nin (K.S.) ba'de'l‑memât hayatta olduğu gibi tasarrufunda idi. Hazret‑i Mevlâna’nın (K.S.) ma'nen tasarrufu cây‑i kabûl göremedi. Şah‑ı Nakşibend’le (K.S.) İmâm‑ı Rabbânî’nin (K.S.) rûhâniyetleri Bağdat’a gelip Şah‑ı Geylânî’nin ziyaretine giderek ricâ etmişler ki: Mevlâna Hâlid (K.S.) senin evlâdındır, kabûl et.’ Şah‑ı Geylânî (K.S.) onların iltimasını kabûl ederek Mevlâna Hâlid’i kabûl etmiş. Ondan sonra birden Mevlâna Hâlid (K.S.) parlamış. Bu vâkıa ehl‑i keşifçe vâki ve meşhûd olmuştur. O hâdise‑i rûhâniyeyi o zaman ehl‑i velâyetin bir kısmı müşâhede etmiş, bazı da rüya ile görmüşler.” (Üstadımın sözü burada tamam oldu.)
İkinci Fark: Şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor, yalnız Risale‑i Nuru merci' gösteriyor. Hazret‑i Mevlâna’nın (K.S.) şahsiyeti ise, kutbu'l‑irşâd, merci'ü'l‑hàs ve'l-âmm olmuştur.
Üçüncü Fark: Hazret‑i Mevlâna (K.S.) Zü'l‑ecnihadır. Fakat zamanın muktezâsıyla, Sünnet‑i Seniye’ye çok kuvvet vermekle beraber ilm‑i tarîkatı esâs tutmak cihetiyle tarîkatı daha ziyâde tutmuş, o noktada sarf‑ı himmet etmiş. Üstadım ise, şu dehşetli zamanın muktezâsıyla, ilm‑i hakikati ve hakàik‑ı îmâniye cihetini iltizam ederek tarîkata üçüncü derecede bakmışlar.
Elhâsıl: Baştaki Hadîs‑i Şerîfin Her yüz sene başında dini tecdîd edecek bir müceddid gönderiyor.” va'd‑i İlâhîsine binâen, Hazret‑i Mevlâna Hâlid, ekser ehl‑i hakikatçe bin ikiyüz senesinin, yani onikinci asrın müceddididir. Mâdem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevâfuk ederek Risale‑i Nur eczâları aynı vazifeyi görmüştür; kanâat verir ki, nass‑ı hadîsle Risale‑i Nur, tecdîd‑i din hususunda bir müceddid hükmündedir.
30
Benim Üstadım dâima diyor ki: Ben bir neferim, fakat müşîr hizmetini görüyorum. Yani: Kıymet bende değil, belki Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risale‑i Nur eczâları, bir müşîriyet‑i maneviye hizmetini görüyor.”
Üstadımı kızdırmamak için şahsını senâ etmiyorum.
Şamlı Hâfız Tevfik

Re'fet Bey ve Husrev ve Rüşdü Gibi Risale‑i Nur Şâkirdlerinin Risale‑i Nur Bereketine İşâret Eden Buldukları Bir Tevâfuk‑u Latîftir

Risale‑i Nurun Isparta’ya ne derece rahmet olduğuna delâlet eden bir tevâfukât‑ı acîbe
Risale‑i Nurun mazhar olduğu inâyâtın külliyetinden mühim bir ferdi de şudur ki: Isparta Vilâyeti, sekiz seneden beri Risale‑i Nurun müellifini sînesinde saklamıştı ve Barla gibi şirin bir nahiyesinde, Cenâb‑ı Hakk’ın lütûf ve keremiyle muhâfaza etmişti. Bu müddet zarfında yavaş yavaş intişar eden Risale‑i Nurdan, binler adam Isparta’da îmânlarını takviye ettiler. Bilhassa gençler pek çok istifade ve istifaza etti.
Vaktâ ki Üstadımızın Barla gibi latîf ve şirin bir mahaldeki sıkıntılı ve pek acıklı ve en katı kalbleri ağlatan işkenceli esâreti bitti; Risale‑i Nurun müellifi olan Üstadımızın nazarı, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle Isparta’ya müteveccih oldu. Evhâma düşen bazı zâlim ehl‑i dünyanın teşebbüskârâne harekât‑ı zâhiriyesi bir sebeb‑i âdi olarak, Üstadımız Isparta’ya getirildi.
Fakat Üstadımızın teşrîf ettiği zaman, yaz mevsiminin en harâretli zamanı idi. Yağmurlar kesilmiş, Isparta’yı iskà eden sular azalmış, bir kısm‑ı mühimminin menba'ı kesilmiş; ağaçlar sararmağa, otlar kurumağa, çiçekler buruşmağa başlamıştı.
Risale‑i Nurun en ziyâde intişar ettiği mahal Isparta Vilâyeti olduğu için, Risale‑i Nur hakkındaki inâyet‑i Rabbâniye’yi pek yakında temâşâ eden Risale‑i Nurun şâkirdleri olan bizler, acîb bir vak'aya daha şâhid olduk.
31
Bu hâdise ise; Risale‑i Nur müellifinin Isparta’ya teşrîfini müteâkib, bir asır içinde bir veya iki defa vukû'a gelen bu yaz mevsimindeki yağmurun kesretle yağması olmuştur. Pek hàrika bir sûrette yağan bu yağmur, Isparta’nın her tarafını tamamen iskà etmiş, nebâtâta yeniden hayat bahşedilmiş, bağlar, bahçeler, başka bir letâfet kesbetmiş; ekserîsi hemen hemen zirâatle iştigâl eden halkın yüzleri Risale‑i Nurun nâil olduğu inâyetten ve bereketinden olan bu yağmurdan istifade ederek gülmüş, rûhları inbisat etmişti. Cenâb‑ı Hak kemâl‑i rahmetiyle, bu yaz mevsiminin bu şiddetli ve harâretli vaziyetini, baharın en letâfetli, en şirin ve en hoş vaziyetine tebdil etti.
Güyâ Risale‑i Nur, yüz ondokuz parçasıyla müellifi olan Üstadımıza bir taraftan hoş‑âmedî etmek ve mahzûn olan kalbine tesellî vermek ve gamnâk rûhunu tatyîb etmek ve diğer taraftan da sekiz seneden beri yaşadığı Barla’yı unutturmak ve o muhteşem çınar ağacını ve dostlarını ve alâkadar olduğu şeylerden gelen firâk hüznünü hatırlatmamak için, Cenâb‑ı Hak’tan, yüz ondokuz risalenin eliyle yüz ondokuz bin kelimeleri diliyle duâ etti ve yağmur istedi. Cenâb‑ı Hak öyle bereketli bir yağmur ihsân etti ki, bir misli doksanüç tarihinde yağdığını ihtiyarlarımızdan işitiyoruz ki, bu tarih Üstadımızın tarih‑i velâdetine tesâdüf etmekle beraber, bu umumî hâdise‑i rahmet olan kesretli yağmur, hususî bir sûrette Risale‑i Nura baktığına bir delili de şudur ki:
Risale‑i Nurun neşrine vâsıta olan Üstadımız geldiği gün, Isparta’yı gayet harâretli ve yağmursuzluktan toz toprak içinde görmüş. Barla gibi bir yayladan gelip böyle bir yerde dayanamayacağım, diye telâş ediyordu. Üçüncü ve dördüncü günü bahçeleri kısmen gezdiği vakit, sebze ve ot ve çiçeklerin susuzluktan buruştuklarını görerek gayet müteessirâne su istiyor, yağmur taleb ediyordu. Arkadaşımız olan Bekir Bey’den değirmenleri çeviren suyu göstererek Isparta’nın suyu bu kadar mıdır?” diye sormuştu. Bekir Bey cevab verdi: Gölcüğün suyu kesilmiş, gelmiyor. Isparta’nın dörtte birini sulayan bu sudan başka yoktur.” dedi.
32
Üstadımızın, Isparta’da çok talebeleri bulunduğundan rûhen yağmurun gelmesini istiyordu. Aynı günde öyle bir yağmur geldi ki, elli seneden beri Isparta böyle hâdiseyi görmemiş. O yağmur yüzde doksandokuz menfaat vermiştir. Bundan anlaşılıyor ki, o tevâfuk, tesâdüfî değil. Bu rahmet, Isparta’ya rahmet olan Risale‑i Nura bakıyor. Lillâhi'l‑Hamd, bu kerem‑i İlâhî neticesi olarak Üstadımız, Bana Barla’yı unutturdu, unutamayacağım bir şey varsa, o da her yerde olduğu gibi, Barla’da bulunan ciddi dost ve talebelerimdir.” diyor.
Mustafa, Lütfi, Rüşdü, Husrev, Bekir Bey, Re'fet(Rahmetullâhi Aleyhim ecmaîn)

Risale‑i Nur Bereketine Ait Yağmur Hâdisesini Te'yid Eden Muhâcir Hâfız Ahmed, Süleyman, Mustafa Çavuş ve Bekir Bey ve Şem'i’nin (R.h.) Bir Fıkrasıdır

Isparta’daki kardeşlerinin fıkrasındaki da'vâyı isbât eden kuvvetli iki delili gösteriyor.
Re'fet Bey ve Husrev gibi kardeşlerimizin hàrika bir sûrette yağan yağmur içinde, Risale‑i Nur bereketine hususî baktığına kanâatimiz geliyor. Çünkü gözümüzle yağmur hâdisesinin hususî bir şekilde Hizmet‑i Kur'ân ve Risale‑i Nura baktığını iki sûretle gördük:
Birinci Sûret: Risale‑i Nurun vâsıta‑i neşri olan Üstadımızın câmii seddedildi. Risale‑i Nuru yazacak hariçteki talebelerinin yanına gelmeleri men'edildiği hengâmda kuraklık başladı. Yağmura ihtiyac‑ı şedîd oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı, yalnızca Karaca Ahmed Sultan’dan itibaren bir dâire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstadımız bundan pek müteessir olarak duâ ediyordu. Sonra dedi ki: Kur'ânın hizmetine sed çekildi, bu köydeki mescidimiz kapandı, bunda bir eser‑i itâb var ki, yağmur gelmiyor. Öyle ise mâdem Kur'ânın itâbı var, Yâsîn Sûresi’ni şefâatçi yapıp Kur'ânın feyzini ve bereketini isteyeceğiz.”
33
Üstadımız, Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi’ye dedi ki: Sen kırkbir Yâsîn‑i Şerîf oku.” Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi (R.H.) bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde, Üstadımız dâima i'timâd ettiği bir hâtırasına binâen Muhâcir Hâfız Ahmed Efendiye (R.H.) söyledi ki: Yâsînler tılsımı açtı, yağmur gelecek.”
Aynı gecede evvelce yağmadığı Barla dâiresi içine öyle yağdı ki, Üstadımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesindeki duvar yağmurdan yıkıldı. Hâlbuki Karaca Ahmed Sultan’ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul olan Şem'i ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler.
İşte bu hâdise kat'iyyen delâlet ediyor ki, o yağmur Hizmet‑i Kur'ân ile münâsebetdârdır. O rahmet‑i âmme içinde bir hususiyet var. Sûre‑i Yâsîn, anahtar ve şefâatçi oldu ve yağmur kâfî mikdarda yağdı.
İkinci Sûret: Kuraklık zamanında yirmi‑otuz gün içinde yağmur Barla’ya yağmamışken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda menba'ına yakın, Üstadımız ve biz, yani Süleyman, Mustafa Çavuş, Ahmed Çavuş, Abbâs Mehmed filân beraber cemâatle namaz kıldık. Tesbihâttan sonra duâ için elimizi kaldırdık. Üstadımız yağmur duâsı etti. Kur'ânı şefâatçi yaptı. Birden o güneş altında herbirimizin ellerine yedi‑sekiz damla yağmur düştü. Elimizi indirdik, yağmur kesildi. Cümlemiz bu hâle hayret ettik. O vakte kadar yirmi‑otuz gündür yağmur gelmemişti, yalnız o yağmur duâsı ânında duâ eden her ele yedi‑sekiz damla düşmesi gösteriyor ki, bunda bir sır var. Üstadımız dedi ki: Bu bir işâret‑i İlâhiye’dir. Cenâb‑ı Hak ma'nen diyor ki, ben duâyı kabûl ediyorum, fakat şimdi yağmur vermiyorum.” Demek sonra Sûre‑i Yâsîn şefâat edecek ve nitekim de öyle olmuştur.
Elhâsıl: Isparta’daki kardeşlerimizin umumî rahmet içindeki Risale‑i Nurun bereketine dair da'vâ ettikleri hususiyeti, şu iki kuvvetli delil ile tasdik ediyoruz.
Şem'i, Mustafa Çavuş, Bekir Bey, Muhâcir Hâfız Ahmed, Süleyman(Rahmetullâhi Aleyhim ecmaîn)
34

Sadâkatte Meşhûr Olan Barlalı Süleyman’ın Vazife‑i Sadâkatini Tamamıyla Yapan Isparta Süleymanı Rüşdü’nün Bir Fıkrasıdır

Azîz Üstadım!
Kardeşlerimin Yirmiyedinci Mektûb”a giren fıkralarını, kendi fikrime ve hissiyatıma muvâfık bulduğumdan, onlar bu nokta‑i nazardan kendi fıkralarımdır diye başka fıkra yazmağa lüzum görmedim. Fakat bu âhirlerde Risale‑i Nurun kerâmetine temâs eden bazı hâdiseler benimle de münâsebetdâr olarak vücûda geldiğinden, ondan bir ihtar hükmünde idi ki, onlar münâsebetiyle benim de bir hususî fıkram kardeşlerimin hususî fıkraları içine girsin diye o hâdiselerden bazı latîf tevâfukâtı ve bazı rüya‑yı sâdıkayı ve birkaç hâdiseyi yazıyorum.
Bu rüyalar, birbirine yakın ve birkaç gün zarfında görülmüş ve Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm içinde bulunduğu cihetle, rüya‑yı sâdıkadır. Çünkü, Hadîsçe sâbittir ki, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm görülen rüyada şeytan o rüyaya karışamıyor. Bu rüya‑yı sâdıkadan herbiri, gerçi rüyadır, delil ve hüccet olamaz, fakat herbirinin aynı meâlde ittifakları, bir müjde veriyor ve Risale‑i Nurun makbûliyetine ve Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dâire‑i rızâsında bulunduğuna bizlere kanâat veriyor.
Ezcümle:
Birincisi: Risale‑i Nur şâkirdlerinden Rıza görüyor: Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, câmide Hazret‑i Ebû Bekiri's-Sıddık’a (R.A.) emrediyor: Çık hutbe oku!” Ebû Bekiri's‑Sıddık koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar, hutbe okur. Hutbe içinde cemâate der ki: Bu söylediğim hakikatlerin izâhatı Yirmidokuzuncu Söz’dedir…”
İkincisi: Risale‑i Nurun şâkirdlerinden Osman Nuri diyor ki: Rüyamda, Şemâil‑i Şerîfe muvâfık, gayet nurânî bir sûrette Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı oturduğu yere dayanmış bir vaziyette gördüm. Bu ânda bir sadâ geldi ki, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir yâveri geliyor. Kapılar birdenbire kendi kendine açıldı. Risale‑i Nur nâşirlerinin Üstadı olan zât içeriye girdi. Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstadımıza şefkatkârâne bir iltifat göstererek, dayandığı vaziyetten doğruldu. Ben de ağlayarak uyandım.”
35
Üçüncüsü: Risale‑i Nur şâkirdlerine köşkünü tahsîs eden Şükrü Efendi’dir. Rüyada ona diyorlar ki: Senin o köşküne Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gelmiş.” O da koşarak gidip, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı çok nurânî ve sürûrlu bir hâlde bulup ziyaret etmiş.
Dördüncüsü: Risale‑i Nur şâkirdlerinden Nazmi’dir. Rüyasında ona diyorlar ki: Risale‑i Nur şâkirdleri îmânsız ölmezler, kabre îmânla girerler.”
Bu rüyalar Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile münâsebetdâr olmak cihetiyle, o rüyalar zamanında Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesi münâsebetiyle latîf ve küçük bir‑iki tevâfukun letâifini zikredeceğim. Şöyle ki:
Risale‑i Nur eczâlarından birkaç vecihle kerâmeti görülen Mu'cizât‑ı Ahmediye’ye dair Ondokuzuncu Mektûb”un tashihi zamanında, yedi Mu'cizât‑ı Ahmediye’ye (A.S.M.) mazhar yedi çocuğun bahsine geldiği vakitte Meliha isminde yedi yaşındaki kızım, umulmadık bir vakitte hânemden çıkıp Üstadımın oturduğu köşke geldi, o yedi çocuk bahsini masûmâne çocukçasına dinlemeye başladı. Çay içmesini çok sevdiği hâlde, kendine verildi, çocukların bahsi bitinceye kadar içmedi.
O saatten on dakika evvel, hem Ondokuzuncu Mektûb”, hem Mi'râc Risalesi ayrı ayrı tashih ediliyordu. Ondokuzuncu Mektûb”un yüz elli sahifesi içinde bir tek sahifede kuru direğin ağlamasından bahis var. Mi'râc Risalesi”nde altıyüz satırdan bir tek satır ondan bahseder. Muhtelif tarzlarda, muhtelif vakitte, muhtelif adamlar, muhtelif kitaplarda birden bir tek sözü söylediklerini ben işittim. O da, kuru direğin ağlaması idi. Herbiri iki kişiden ibaret iki kısım tashihçiler, aynı kelime üstündedirler, o kelimeyi söylüyorlardı. Ben hayret ile dedim: İki taraf da bir kelimeyi söylüyorsunuz.” Sonra baktık, Mi'râc”ın tashihi aynı kelimeye geldiği gibi, Ondokuzuncu Mektûb”un tashihi de, aynı kelime üzerindedir. Biz hazır olanlar şübhemiz kalmadı ki, yedi yaşında Meliha’nın yedi çocuk bahsine tevâfuku ve bu iki kısım musahhihlerin aynı kelimede ittifakları, o Mu'cizât‑ı Ahmediye bahsinin bir kerâmetinin bir şuâıdır.
36
Yine Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mektûbuyla münâsebetdâr üçüncü bir tevâfuk: Milas’tan gelen ve oraya gönderilen kitapların listesini bir sebebe binâen saklamak lâzım gelmişti. Üstadım, bu listeyi saklamak için bana verdiğini biliyormuş. Bir gün o listeye lüzum olacağını düşünerek, benden isteyecekti. Fakat istememişti. O gece kalkar, o listeyi seccadesinin yanında görür, hayret eder. Bu, saklandığı yerden çıkıp, nasıl burada bulunsun! Sabahleyin benden soruyor. Ben getirmedim, haberim yok dedim. Zâten gece yanına çıkmamıştım. Bunda bir mânâ var. Biz düşündük, aynı gün Milas’tan listeye göre kitab istemeye bir hak kazanmak için, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Mısır azîzi Mukavkıs’a yazdığı mektûb, eski Mısırlılara ait kitaplar içinde bulunarak İstanbul’a gönderilmiş. Bu mektûbun fotoğrafla alınan aynının bir sûreti, o gecenin gündüzünde bize geldi, o geceki liste hâdisesine tevâfuk etti. Bunda şübhemiz kalmadı ki, saklı olan o listenin kendi kendine orada bulunması, bu mektûb‑u Nebeviyenin gelmesine bir istikbâl ve bir işâret idi.
İşte o günlerde Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm rüyada Risale‑i Nurla münâsebetdâr görülmesi ve mektûb da aynı vakitte gelmesi, o günlerde te'lif edilen hastalara ait yirmibeş devâ‑yı maneviyeyi beyân eden Yirmibeşinci Lem'a ve iktisada ait Ondokuzuncu Lem'a ve onların akabinde ihtiyarlara ait yirmialtı ricâyı beyân eden Yirmialtıncı Lem'a”nın te'lif zamanlarına tevâfuk etmesi şübhe bırakmıyor ki; bu üç risale, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın makbûliyetine mazhar olmuş.
Yine Risale‑i Nurla münâsebeti tahakkuk eden hâdiselerden birisi de şudur ki, Risale‑i Nurun Isparta’ya medâr‑ı bereket olduğunu çok emârelerle gördük ve görüyoruz.
Ezcümle: Şükrü Efendi hem kendi köşkünü, hem merhum kardeşi Nuri Efendinin köşkünü Risale‑i Nurun ders ve te'lifine verdiği bir zamanda onun şehirdeki evine muttasıl büyük bir haliçe binası ateş aldı. Bütün o büyük bina yandığı hâlde, Şükrü Efendi’nin evine sirâyet etmedi, hattâ yanan haliçe binasının müştemilâtından olup, haliçe binası ile Şükrü Efendi’nin hânesine bitişik olan ahşap odunluk dahi yanmadı. Bu vaziyeti gören herkes hayret içinde kaldı. Fakat Risale‑i Nur ile alâkaları olanların şübheleri kalmadı ki; Şükrü Efendi Risale‑i Nurun te'lifine bu iki köşkü verdiği için, onun bereketiyle hàrika bir sûrette hem kendi hânesi, hem merhum kardeşinin hânesi o müdhiş yangından kurtuldu.
Hem Risale‑i Nur, yazın, nasıl ki büyük bir yağmur ve rahmete sebeb olduğu delillerle beyân edilip Gavs‑ı Geylânî’nin (K.S.) kerâmetine dair risalede kaydedilen hâdise Risale‑i Nurun bir kerâmeti olduğu gibi; bu seneki kışta Risale‑i Nurun merkez‑i fa'âliyeti, Barla’dan Isparta’nın bağlarına nakledilmiş idi. Bağlarda soğuk ve fırtına, şehirden çok şiddetli oluyordu. Bu şiddetli kışta Risale‑i Nurun dersi ta'tîl olmamak ve nâşiri de dayanabilmek için, bir eser‑i rahmet olarak bu senenin kışı gayet mu'tedil geçti.
37
Evet, herkes biliyor ki, şimdiye kadar böyle mu'tedil ve bazı günler yaza benzer tarzda bir kış, bu yakın zamanlarda görülmemişti. İşte bu gün, yeni Mart oniki, eski Şubat yirmiyedidir. Sitte‑i Sevr denilen fırtınalı altı meşhûr günün üçüncü günü olan bugün, nevrûz günü gibi açıktır, güzeldir. Nasıl ki Risale‑i Nurun bereketi yüzünden Rahmet‑i İlâhiye yaz ortasında bir bahar getirdiğini kanâat verecek emâreler ile görmüştük; öyle de bu kış ortasında Risale‑i Nurun bereketi yüzünden bir güz mevsimi olmasına bir vesile olduğuna kanâat ettik.
Hem Risale‑i Nur eczâsından İktisad Risalesi”nin te'lifine çok yakın bir zamanda, Üstadımın maîşetindeki iktisadı ifrat derecesine girmişti. Ben ve Husrev ve daha diğer arkadaşlarımız bütün biliyoruz ki: Üstadımızın hasta olmadığı hâlde bütün Ramazanda yediği gıdâyı hesab ettik; bir tek fırancala ekmeği, yarım okka kese yoğurdu, yüz elli dirhem pirinç idi. Biz tahmin ettik ki, yirmidört saatte üç hurma tanesi kadar gıdâ ile külfetsiz idare etti. Fazlaya iştihâsı olmadığı için yemiyordu. Bu hâl, Ramazandan sonra ona yazdırılacak olan İktisad Risalesi”nin bereketine ve mübârekiyetine ve kerâmetine bir işâret idi.
Ve bir de Risale‑i Nurun takviye‑i din hakkında hizmetine işâret eden bir diğer hâdise şudur ki: Isparta’nın mühim bir âliminin, takriben otuz‑kırk sene evvel yazdığı istikbâle dair kasidesinin fıkraları, Risale‑i Nura tam tevâfuk ediyor ve Risale‑i Nuru gösteriyor. Şöyle ki:
Allah rahmet etsin ve kabri pür‑nur olsun, Topal Şükrü Efendi nâmında ehl‑i kalb ve Isparta’nın bir medâr‑ı fahri olan zâtın kerâmetkârâne buraca meşhûr bir şiirini gördüm, getirip arkadaşlarıma gösterdim. Dedim: Bu zât bu dalâletli zamanımızdan bahsettiği gibi, bir fıkrası da Harb‑i Umumî’den bahsediyor gibi görünüyor. Çünkü bu şiirinde diyor:
38
Âferin çarha ki, çattırdı kuduzu kuduza
Yani, bütün dünya kâfirlerini birbirine musallat ettirdi. Ve iki satır sonra yine diyor:
Sûk‑i asr içre bütün dâd ü sited, küfr ü dalâl;
Müşteri kalmadı, din indi ucuzdan ucuza
Yani o asrın çarşısında alışveriş dinsizlik elinde olacak, dinsizlik hükmedecek, din gayet ucuza düşecek ve İslâmın şeâiri gizlenecek. Sonra diyor:
Şükriyâ! Bilmezem esrâr‑ı gaybdan amma;
Ya ileri, ya geri, takrib ederim üç otuza
Kendi tefsir ediyor. Yani, otuzüçe şiddetli kafiyesini mürâat için otuzüç yerine üç otuz demiştir. Hem Harb‑i Umumî’ye işâret ettiği fıkrasıyla, dinsizlik düsturları, kanunları, o asır çarşısında hükmettiği…” fıkrasının ortasında şöyle diyor:
Eriş ey avn‑i Şerîat (Hâşiye‑1) eriş ey muhyiddin!
Elem‑i rîş-i cefâ (Hâşiye‑2) sîneden erişti öze
Şimdi benim kanâatim geliyor ki, bu zât, otuzüç senesinden sonra Risale‑i Nuru Isparta’nın imdâdına çağırıyor. Ey avn‑i Şerîat! Ey muhyiddin yetiş!” diyor. Yani vefâtından takriben otuzüç sene sonra Şerîata ve dinin şeâirine, Isparta’ya yetişecek bir nuru çağırıyor. Cenâb‑ı Hak duâsını kabûl etmiş ki, vefâtından otuz‑kırk sene sonra Risale‑i Nur o vazifeyi görmüş.
Talebeniz ve Hizmetkârınız Süleyman Rüşdü
39

Risale‑i Nurun Müsâdere Hâdisesi Münâsebetiyle Isparta Süleymanı Rüşdü’nün, Evvelki Fıkrasına Zeyil Olarak Yazdığı Bir Fıkrasıdır

Risale‑i Nur şâkirdlerinin merkezi olan Şükrü Efendi’nin köşkünün komşusu seksen yaşında muhterem Alîl Osman Çavuş nâmında bir zât, Risale‑i Nur nâşirlerine hücum zamanından bir gün sonra rüyasında görüyor ki: Güneş ile Kamer, beraber olarak köşkün içine girip parlıyorlar.
Diğer bir rüyada Keçeci Mustafa Efendi’nin hafîdi Bekir yine hâdise‑i elîmeden bir‑iki gün sonra görüyor ki: Güneş kıble tarafından çıkıyor. Şuââtı içinde güneş yüzünde Risale‑i Nur nâşirinin sûreti temessül edip, aynen güneşin kursunda görünüyor.
Hem mütedeyyin bir kadın, yine hâdiseden sonra görüyor ki: Semâvâttan mübârek kağıtlar yağıyor. Soruyorlar: Bu nedir?” Rüyada demişler: Risale‑i Nurun sahifeleridir.” Yani, tâbirce Risale‑i Nur, Kur'ânın tefsiri olduğu cihetle, vahy‑i semâvî olan Kur'ânın semâvî ve ilhâmî bir tefsiridir. Hem yağmur gibi, insanlara kesretli bir rahmettir.
Hâdisenin vukû'undan evvel, Risale‑i Nur şâkirdlerinin herbiri bir cesedin a'zâları gibi, bir cihette o cesede gelen müessir bir ârızayı bütün a'zânın hissetmesi nev'inden, bu hâdiseyi Risale‑i Nurun dört şâkirdi, vukû'undan bir‑iki gün evvel şöyle gördüler: Üçü, yani Mehmed Zühtü, Halîl Ruhi, Mehmed Niyâzi, Risale‑i Nur nâşirlerinin Üstad’ını vefât etmiş görüyorlar ki, vefât ise tâbirce Risale‑i Nurun ta'tîlini haber veriyor.
Dördüncüsü: Fâzıl Bey görüyor ki: Hâdiseden bir gün evvel Rafta kitapları karıştırır, bazı kitapları düşürür. Üstad bana hiddet ediyor, ben de diyorum: Re'fet düşürdü.” Birden hâneye polisler doluyorlar, herşeyi alıyorlar.
Hem bundan yedi buçuk ay evvel Risale‑i Nur nâşirlerine gelen elîm polishâneye çağırma mes'elesinde Risale‑i Nurun şâkirdlerinin dört tanesi (aynı hâdiseyi bir‑ikisi, yani Rüşdü ile Lütfi aynen görüyorlar, ikisi de az bir tâbirle) aynı hâdiseyi görmeleri ve bu defaki hâdiseyi, yine dört tane şâkirdler aynen görmesi gösteriyor ki, Risale‑i Nur şâkirdleri, bir cesedin a'zâları gibidirler ki, Risale‑i Nura gelen hâdiseyi, bir cesedin a'zâları gibi hissediyorlar.
40
Hem Risale‑i Nur şâkirdlerinden Bekir’e o musîbet gününden bir gün evvel biri demiş: Üstad’ın seni çağırıyor!” Bir hiss‑i kable'l-vukû' ile ikinci gün Üstad’ının başına gelen ve Rahmet‑i İlâhiye ile hafif geçen müdhiş musîbeti, düşmanların plânları derecesinde büyük, ağır hissetmiş tarzında, ağlayarak gayet korkaklık ve halecân ile koşup geldi. O halecân ve ağlamasına hiç sebeb‑i zâhirî yokken, yine heyecanını, ağlamasını teskin edemiyordu. Demek Risale‑i Nura gelen musîbet, şâkirdlerini kerâmetkârâne îkaz ediyordu.
Hem musîbetin aynı gününde Üstadımız gezmekten dönerken Husrev ve Mehmed’in ihbarıyla birdenbire sebebsiz ehl‑i dünyaya karşı şiddete başlamış. Yirmibeş sene evvel Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de kendi i'dâm kararını beklerken; sebebsiz, kalbsiz, rütbeli iki adam, mahpus olduğu koğuşa tahkîr için geldikleri zaman gayet acîb bir sûrette söylediği o hâle mahsûs meşhûr bir şetmi üç defa zâlim ve garazkâr ehl‑i dünyaya karşı sarfediyor. Benden ne istiyorsunuz!” diye bağırarak tekrar ediyor. Sonra susuyor. Aynı dakikada zâbıta köşkü basmak için yedi‑sekiz polis köşkün etrafına girdikleri zamana tevâfuk ediyor.
Medâr‑ı İbret Bir Hâdise: Risale‑i Nur nâşirlerinin tazyîki yüzünden âmirlerinin yanında yüz bulmak niyetiyle Risale‑i Nur nâşirlerine ilişenlerin aks‑i maksadıyla tokat yediklerinin yüz hâdiseden bir hâdisesi şudur ki:
Sebebsiz, sırf bazı garazkârların keyfi için Risale‑i Nur nâşirlerine bir kulp takıp mahkemelerde süründürmek ve belki mahvetmek için sûreten kendini dost gösterip, gayet hâinâne bir riyâkârlıkla dâiremize sokulup, bir takım yalanlarla âmirlerini iğfal edip, Risale‑i Nur nâşirlerine müdhiş darbe gelmesine vesile olan bir adam; teveccüh ve makam kazanmak değil, bil'akis öyle bir tokat yedi ki, dünyada kaldıkça vicdânı varsa vicdân azâbı çektirecek. Hem o kolay vazifesinden müşkül bir vazifeye tahvîl ettiler ve hem de ona yalancı nazarıyla baktılar. Ve hem nefret‑i âmmeyi kazandı. Ve hem taharrî hâdisesinden iki gün sonra bir ihtiyar adamı hânesinden çıkarıp yolda getirirken o ihtiyar zât füc'eten vefât edip, hem mes'ûliyet‑i maddiyeye ve maneviyeye ma'rûz kalmıştır.
41
Evet, Risale‑i Nura hücum edenler, vaktiyle kefenini boynuna takınmalı ve rezâlete bürünmeli ve manevî Cehennem’e dünyada girmeyi göze almalı.
Hem o musîbet hâdisesinden iki gün evvel, Risale‑i Nur şâkirdlerinden olmayan ve hiç bizimle zihnen meşgul olmayan biri rüyada görüyor ki: Isparta’nın altındaki ovada çok ormanlar bulunuyor. Kuvvetli bir sel geliyor, bu ormanın çok ağaçlarını deviriyor. Birdenbire bir zelzele‑i arz oluyor, Risale‑i Nur nâşiri, elbisesiyle heybetli bir sûrette yer yarılıp çıkıyor. (Hâşiye) O da korkusundan uyanıyor. İki gün sonra Risale‑i Nuru ta'tîl ve ma'nen toprağa defnetmek niyetiyle, küre‑i arzı titretecek derecede bir hatâ ile Risale‑i Nurun eczâlarını evrak‑ı muzırra nev'inden taharrî edip, toplayıp merkez‑i hükûmete, dâhiliye vekâletine gönderir. Hiçbir dâire kanunca mûcib‑i muâheze ve mes'ûliyet bir şey Risale‑i Nurda bulamadığından, o manevî zelzele içinde öldürdük, defnettik zannettikleri Risale‑i Nur dirilip, yer yarılıp meydâna çıktığı gibi, yine o rüya işâret ediyor ki, bir zelzele‑i azîme ve bir sel içinde Risale‑i Nur bu vatan ve millete bir halâskâr, bir müncî sûretinde musîbet‑zedelerin imdâdına yetişecek.
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden (Yıldırım) Süleyman Rüşdü
42

Yirmiyedinci Mektûbun Lâhikasından Alınmış Mühim Parçalar

Risale‑i Nurun sâdık talebeleri îmânla kabre gireceklerine ve ehl-i Cennet olacaklarına dair kudsî bir müjde

Birinci Mes'ele
Birinci Şuâ”da bir‑iki âyetin işâretinde, Risale‑i Nurun sâdık talebeleri îmânla kabre gireceklerine ve ehl‑i Cennet olacaklarına dair kudsî bir müjde ve kuvvetli bir beşâret bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük mes'eleye ve çok kıymetdâr işârâta tam kuvvet verecek bir delil ister, diye beklerdim. Çoktan beri muntazırdım. Lillâhi'l‑Hamd iki emâre birden kalbime geldi.
Birinci Emâre: Îmân‑ı tahkîkî ilmelyakìnden hakkalyakìne yakınlaştıkça daha selbedilmeyeceğine ehl‑i keşf ve tahkîk hükmetmişler. Demişler ki: Sekerât vaktinde şeytan, vesvesesiyle ancak akla şübheler verip tereddüde düşürebilir.” Bu nev'i îmân‑ı tahkîkî ise, yalnız akılda durmuyor, belki hem kalbe, hem rûha, hem sırra, hem öyle letâife sirâyet ediyor, kökleşiyor ki; şeytanın eli o yerlere yetişemiyor, öylelerin îmânı zevâlden mahfûz kalıyor.
Bu îmân‑ı tahkîkînin vusûlüne vesile olan bir yolu, velâyet‑i kâmile ile, keşf ve şühûd ile hakikate yetişmektir. Bu yol, ehass‑ı hàvâssa mahsûstur, îmân‑ı şühûdîdir.
İkinci yol, îmân‑ı bilgayb cihetinde sırr‑ı vahyin feyziyle, bürhânî ve Kur'ânî bir tarzda akıl ve kalbin imtizacıyla hakkalyakìn derecesinde bir kuvvet ile zarûret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakìn ile hakàik‑ı îmâniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol, Risale‑i Nurun esâsı, mâyesi, temeli, rûhu, hakikati olduğunu hàs talebeleri görüyorlar. Başkaları dahi insafla baksalar, Risale‑i Nurun hakàik‑ı îmâniyeye muhâlif olan yolları gayr‑ı mümkin ve muhâl ve mümteni' derecesinde gösterdiğini görecekler.
43
İkinci Emâre: Risale‑i Nurun sâdık şâkirdlerinin hüsn‑ü âkıbetlerine ve îmân‑ı kâmil kazanmalarına o derece kesretli ve makbûl ve samîmî duâlar oluyor ki, o duâların içinde hiçbiri kabûl olmamasına akıl imkân veremiyor.
Ezcümle; Risale‑i Nurun bir hàdimi ve bir tek şâkirdi yirmidört saatte lâakal Risale‑i Nur talebelerinin hüsn‑ü âkıbetlerine ve saâdet‑i ebediyeye mazhar olmalarına, yüz defa Risale‑i Nur talebelerine ettiği duâları içinde hiç olmazsa yirmi‑otuz defa selâmet‑i îmânlarına ve hususî hüsn‑ü âkıbetlerine ve îmân ile kabre girmelerine aynı duâyı en ziyâde kabûle medâr olan şerâit içinde ediyor.
Hem Risale‑i Nur talebeleri, bu zamanda her cihetten ziyâde hücuma ma'rûz îmân hususunda birbirine selâmet‑i îmân hakkındaki samîmî, masûm lisânlarıyla duâlarının yekûnu öyle bir kuvvettedir ki, rahmet ve hikmet, onun reddine müsâade etmez. Farazâ mecmûu itibariyle reddedilse de, tek bir tane onların içinde kabûl olunsa, yine herbiri selâmet‑i îmân ile kabre gireceğine kâfî geliyor. Çünkü herbir duâ umuma bakar.
Said Nursî
44

Risale‑i Nurun kerâmetinin bu havâlide zuhûr eden çok tereşşuhâtından bir-iki hâdise

Risale‑i Nurun kerâmetinin bu havâlide zuhûr eden çok tereşşuhâtından bir‑iki hâdise beyân ediyorum.
Birincisi: Hatîb Mehmed nâmında ciddi bir ihtiyar talebe İhtiyarlar Risalesi”ni yazıyordu. Onbirinci Ricânın âhirlerinde merhum Abdurrahman’ın vefâtının tam mukâbilinde kalemi ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ yazıp ve lisânı dahi لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek hüsn‑ü hâtimenin hâtemiyle sahife‑i hayatını mühürleyip Risaletü'n‑Nur talebelerinin îmân ile kabre gireceklerine dair olan işârî beşârât‑ı Kur'âniyeyi vefâtıyla imza etmiş. Rahmetullâhi aleyhi rahmeten vâsiaten, âmîn!
İkincisi: Sizin te'lifiniz olan Fihriste”nin tashihinde bir müstensihin noksan bıraktığı bir sahifeyi Tahsin’e dedim: Yaz!” O da yazmağa başladı. Simsiyah mürekkebden ve temiz kalemle birden, yazdığınız ikinci cild fihristesinin makbûliyetine hüccet olarak o siyah mürekkeb, güzel bir kırmızı sûretini aldı. yarım sahife kadar biz bu garîb hâdiseye taaccüb ederek bakarken, o mürekkeb simsiyaha döndü. Sahifenin öteki yarısı, aynı kalem, aynı hokka tam siyah yazıldı.
Bir zaman Barla’da bağlardaki köşkte, Şamlı Hâfız ve Mes'ûd ve Süleyman’ın müşâhedesiyle aynı hâdiseyi başka şekilde gördük. Şöyle ki:
Ben sevmediğim için siyah bir mürekkebi kısmen döktüm. Birden mütebâkisi, çok beğendiğim güzel bir kırmızıya tahavvül etti, Risale‑i Nur kâtiblerini şevklendirdi, gözümüze silsile‑i kerâmetin bir ucunu ve tereşşuhunu gösterdi.
Said Nursî
Risale-i Nur’dan Parlak Fıkralar ve Bir Kısım Güzel Mektûblar — Sikke-i Tasdik-i Gaybî | risaleinur.site