171
İkinci Kerâmet‑i Aleviye
Yirmi Sekizinci Lem'a’nın Birinci Mes'ele’si
Eskişehir hapishânesi’nde ihtilâttan ve konuşmaktan memnû' olduğum zamanda, karşımdaki kardeşlerime tesellî için yazdığım kısacık fıkraların bir kısmıdır.
﴿﷽﴾
Hapsin bir latîf hâtırasıdır ki: Risale‑i Nur gizlenir fakat sönmez ve söndürülmez.
Bir âlem‑i mânâda Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın ilminden sordum:
“اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا demişsin, muradın nedir?”
Dedi: “عُجْمٍ yani hecâvâri, terkibsiz ve vefklerde rakamvâri şekilsiz harflerdir ki; lâtinî hurûfudur. Lâdînî zamanında taammüm eder.”
Sonra sordum: “Ercûzende benden bahis ile kendini muhâfaza et demişsin. Hem tam vaktinde emrinizi gördük, fakat maatteessüf kendimizi muhâfaza edemedik, bu belâya düştük. Şahsımdan binler def'a daha ehemmiyetli olan Risale‑i Nur’dan bahis ve işâretin yok mu?” dedim.
Dedi: “yalnız işâret değil, belki Celcelûtiyemde tasrîh ediyorum.”
Ben bu cevaptan sonra, kasâid‑i Aleviyeden en meşhûr ve en ziyâde esrârlı olan Celcelûtiye Kasidesi’nde bu fıkrayı gördüm:
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ❋ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ
172
Dikkat ettim, sarâhat derecesinde Risale‑i Nur’a bakar. Ezcümle: Sirâcün‑Nur bir tek fark ile tam ve aynen Risale‑i Nur’dur. Çünkü Sirâcün‑Nurda ا, ل, ج ile beraber otuz dört eder. Risalede ل ve ه otuz beş eder ki, bir tek fark var. O tek fark eliftir, o da bine işâret eder.
Hem birinci fıkra cifir ve ebced hesabıyla (şedde sayılmaz) bin üç yüz elli iki (1352) veya elli (1350) eder ki; bu tarih, Risale‑i Nur’un gizlenmesine ve gizli parlamasına ve iştiâline tam tevâfuk eder. Eğer بَيَانَةً kelimesi sayılmazsa (Hâşiye) o vakit سِرًّا kelimesinin âhirindeki tenvin nun sayılır, bin üç yüz otuz üç (1333) veya otuz beş (1335) olur ki; bu tarih, Risale‑i Nur’un mebde'‑i intişarıdır.
İkinci fıkra olan (تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا)(سِرَاجُ السُّرْجِ) yine on farkla Risale‑i Nur’a ve farksız Risale‑i Nur’u tevâfuk etmekle beraber, tamamen fıkra cifir ve ebced hesabıyla (şedde sayılmaz) bin iki yüz doksan üç (1293) eder ki; Risale‑i Nur müellifinin tarih‑i velâdetidir. Ve سِرًّا ’daki tenvin nun olsa bin üç yüz kırk üç (1343) olur ki; Risale‑i Nur’dan Onuncu Söz’ün intişarı ile parlaması zamanıdır. Eğer اَلسُّرْجِ ’deki şeddeli س iki س sayılsa ve tenvin nun sayılmazsa bin üç yüz elli üç (1353) eder ki; bu tarih, Risale‑i Nur’un bir musîbet neticesinde muvakkat gizlenmesine ve gizli perde altında parlamasına ve tenvirine tam tevâfuk eder.
173
Acaba Hazret‑i Ali (R.A) gibi esrâr‑ı hurûf ve cifir ilminde üstad‑ı mutlak ve Celcelûtiye gibi cifirli, ebcedli, sırlı bir kasidesinde bu mânâ cihetiyle ve cifir itibariyle ve hakikat noktasında ve vâkıa mutâbık haysiyetiyle ve muktezâ‑yı hâle muvâfık olan müteaddid ve mânidâr tevâfukât‑ı acîbesi tesâdüf olabilir mi? hâşâ olamaz. Belki Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın bir kerâmetidir. Ercûze’deki çok zâhir olan meşhûr kerâmetini te'yid ve onunla teeyyüd eder.
Celcelûtiye’nin Risale‑i Nur’a işâretini te'yid eden cây‑i dikkat bir tevâfuk var. Şöyle ki:
Bu sırlı ve cifirli kasidenin cifrî ve hesabı rakamları her satırın altında matbu' olarak yazılmış. O rakamlar ayrı ayrıdırlar. Fakat Risale‑i Nur’dan bahis ettiği yerde o cifrî rakamlar resmen kabûl edilen milâdî tarihine tevâfuk ediyor. Ve o tarihin tarih‑i kabûlünü ve Risale‑i Nur’un perde altında tenvirinin tarihini gösteriyor. Bin dokuz yüz yirmi dokuzdan (1929) ta otuz dokuza (1939) ta kırk dörde (1944) kadar gösterir. Otuz iki sahifeden ibaret olan o kasidenin yalnız bir iki yerde bu zamanın milâdî tarihini gösterir. Zan ederim ki, öteki yerde dahi bu zamandan bahis ediyor. Daha tam anlamamışım.
Hem başta sûre‑i İhlâs ile işâret edilen vefk‑i müselles bin üç yüz elli bir (1351) eder. Hem bu işâret‑i Aleviye’ye bu da îmâ eder ki; o kasidenin nısf‑ı evvelinde yetmiş fıkrada on yedi def'a nur (Hâşiye) kelimesini tekrar ediyor ve müteaddid def'a Süryânîce bedî' mânâsında olan Celcelûtiye kelimesini öyle ehemmiyetle zikreder ki; kasidenin ismî Celcelûtiye olmuştur. Risale‑i Nur Esmâ‑i Hüsnâ içinde “ism‑i nur”, “İsm‑i Hakîm” ve “İsm‑i Bedî'”in mazharıdır. Zâhirinde, tarz‑ı beyânında “İsm‑i Bedî'”in cilvesi görünüyor.
174
Hem (تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ) fıkrasından iki satır evvel bu fıkra‑i ra'nâ, belki en ehemmiyetli ve en parlak fıkra olan (اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً ❋ مَدَى الدَّهْرِ وَالْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ) yani: Yâ Rab! Benim yıldızımı nur ile âhirzamana kadar bedî' bir sûrette ışıklandır, şu'lelendir.
Evet İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın şu duâsı, bu zamanda Risale‑i Nur ile kabûl olduğunu ve Risale‑i Nur’u irâde ettiğini şu bedî', acîb tevâfukât isbât eder. Şöyle ki:
(اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا) tam tamına aynen cifir ve ebced hesabıyla Risale‑i Nur oluyor. Çünkü nur kelimesi her ikisinde de var. (اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ) iki yüz doksan altı (296) eder. Risale‑i Nurdaki “risale” kelimesi dahi aynen iki yüz doksan altı (296) ’dır. Demek İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh bütün ulûmunun hazinesi olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bir şu'le‑i i'câzı olan Risale‑i Nur’u Cenâb‑ı Hak’tan âhir zamanda Kur'ân’a çelik bir sûr ve parlak bir yıldız olarak istemiş. (Hâşiye) ve duâsı kabûl olmuş.
175
Daha Celcelûtiye’de bu zamana ve Risale‑i Nur’a îmâ eden müteaddid emâreler var. Hattâ hayretimi mûcib bir rüya: Eskişehir Hapsi’nde istintakımdan bir gece evvel görüyorum ki: Celcelûtiye’nin Süryânî şu fıkrası (بِهَالٍ اَهِيلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ ❋ طَهِىٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ) imdâdıma yetişmiş, beni sıkıntıdan kurtarmış. Ben birkaç def'a tekrar edip okuyorum. Uyandım. Yattım, onunla meşgulüm. Sabahleyin fevkalme'mûl istintaka çağrıldım, hem fevkalâde cevab verdim. Müdafaâtımın en mühim ve memurları hayrette bırakan parçası tekellüfsüz tezâhür etti. Fakat o parçayı ben kaleme alamadım. Onlar yazdılar. Her ne ise… bundan bu Celcelûtiye bize bakar. Bir hatıra geldi, baktım ki; o Süryânî fıkranın tam arkasında bir satır evvel, Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A) Risale‑i Nur’u tasrîh etmişim diye başta yazdığım (تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً) ve iki satır evvel (اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا) mânidâr, müjdeli kerâmetkâr fıkraları bulunuyor. Anladım ki, gecedeki meşguliyet kısmen bunun için imiş.
Elhâsıl:
Celcelûtiye bu işârâtıyla Kaside‑i Ercûziyedeki zâhir kerâmât‑ı Aleviye’yi hem te'yid eder, hem onunla teeyyüd edip işâretten sarâhat derecesine takarrüb ediyor.
Cây‑i dikkattir ki: Ben üveysî bir tarzda bir kısım ilm‑i hakikati, Hüccetü'l‑İslâm olan İmâm‑ı Gazâlî’den (K.S) almıştım. Şimdi anlıyorum ki; İmâm‑ı Gazâlî (K.S) aynı dersi üveysî bir tarzda İmâm‑ı Ali’den (R.A) almıştır. Demek Hazret‑i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın mühim bir şâkirdi olan İmâm‑ı Gazâlî’nin (K.S) başı üstünde bu bîçâre talebesine şefkatkârâne, tesellîdârâne, en sıkıntılı bir zamanda bakması acîb değil, belki lâzımdır. Ve öyle olmak gerektir.
Risale‑i Nur’a üç fıkrasında kuvvetli işâret eden Hazret‑i Ali’nin (R.A) kaside‑i Celcelûtiye’sinde hiç bir cihetle tesâdüfe haml edilmez tevâfuklu bir kerâmetini beyân etmeğe mecbur oldum.
176
Şöyle ki: Üç aydan beri her gün o kasideyi okuyorum. Yalnız sekiz sahifeyi, hall edemediğim bir vefka dair olduğu cihetle okumuyordum. Fakat âhirinde (وَصَلِّ اِلٰهِى) ’den başlayan âhirki iki sahifeyi ötekilerle beraber okurdum. Yetmiş def'a kat'î, belki tahminime göre yüze yakın def'alarda her def'a istisnasız, ne vakit elime alıp baştan okuduktan sonra âhirini açarken, (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ) ile başlayan sahife açılıyordu. Ben hayret ediyordum. Onu okumayarak iki sahife sonra (وَصَلِّ اِلٰهِى) ile başlayan iki sahife âhirini okuduklarıma zam ederdim. Her ne vakit baştan okuduğum ve terk ettiğim sekiz sahifeye gelirken, kitabın bâkî kalan yüze yakın sahifeleri içinde açtıkça yine (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ) sahifesi açılıyordu. Hayret içinde hayret ediyordum. Elli defadan sonra dedim: “acaba bu sahife neden açılıyor? onu da okusam ne olur?” baktım ki, kaside‑i Celcelûtiye’yi okuduğum maksadın neticesini o sahife gösteriyor. Ben de terk ettiğimden hatâ ettiğimi bildim. Ondan sonra okumağa başladım. Ondan sonra belki kırk defadan fazla el attıkça yine o sahife açılıyordu. Nihâyet arkadaşlarıma hikâye ettim. Onlar da hayret içinde hayrette kaldılar. Dedim: Bu Celcelûtiye’nin bir kerâmetidir. Sizleri değil başkalarını iknâ edecek maddî delil elimde yok. Yalnız benim müşâhedâtım var. Benim müşâhedâtım, başkasına hüccet olamaz. Ben de şimdiye kadar delilsiz da'vâları yazmak âdetim değildi. Fakat mâdem bu tevâfuk acîbdir. Elbette işârettir ki; beni yaz. İnanmayana kendini inandıracak ki, yazdırmak istiyor.
Cenâb‑ı Hakk’a yüz bin şükrediyorum ki; bana hem büyük bir tesellî, hem da'vâma büyük bir delil gösterdi. Ve tevâfukun beş‑altı nev'î bize ve mesleğimize medâr‑ı imtiyaz ve vesile‑i teşvik olarak verilmiş. Ve her me'yûsiyet ve gevşeklik zamanımızda bir kamçı‑yı teşvik ve bir kerâmet‑i hizmet-i Kur'âniye’ye medâr bir tevâfuk‑u latîfe imdâdımıza yetiştiği gibi, bu def'a da yetişti.
177
Evet kalben gayet alâkadar olduğum kardaşlarımın müfârakat zamanının pek yakın olduğu bir zamanda ve hapiste yalnız kalacağım bir ânda ve üç ayda yetmiş def'a acîb bir tarzda bana açılan bir sahifenin kerâmetini da'vâ ettiğim ve delilsiz kaldığım bir hengâmda, Hazret‑i Ali’nin (R.A) Celcelûtiye Kasidesinin yetmiş def'a bilâ‑istisna bana açılan (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ ) ’dan başlayan üç dört satırda üç dört kuvvetli emâre ve delil vardır ki; (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ) hitâb‑ı umumiyesinde bize hususî bakıyor.
Birinci Emâre
(فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ) fıkrası hem makam, hem mânâ, hem cifir ve ebced hesabıyla bu nidâ‑i umumî-i Alevîde hususî bir tarzda bu zamana ve Risale‑i Nur’a ve Risale‑i Nur’un müellifine bakıyor. Çünkü (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ ) cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz elli üç (1353) senesi zamanını tam gösterdiği ve o zamanda da Risale‑i Nur ve şâkirdlerinin en korkulu bir zamanıdır ki; altı satırda yedi def'a (لَا تَخْشَ) kelimelerini tekrar ediyor. (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ) fıkrasındaki (حَامِلَ الْاِسْمِ) Molla Said (R.A) (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ) (Molla Kürd) ve (Molla Said‑i Bedî') yalnız üç fark ile tevâfuk sırrıyla gösteriyor. Ve bu isim sâhibi, bu hitâbda hususî murad olduğuna işâret ediyor. Ve mânâsıyla da “ey bin üç yüz elli üç (1353) Senesinin tarihinde bu İsm‑i A'zam’ın hâmili, yani İsm‑i A'zamı kendine muhâfız ittihàz eden şahıs” demekle o umumî hitâbda böyle hususî bize bakıyor.
178
Çünkü Lillâhi'l‑Hamd bin üç yüz elli üç (1353) tarihinde her yirmi dört saatte yüz yetmiş bir def'a اَلْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ olan İsm‑i A'zamı okuyordum. Ve kendimi onunla muhâfazaya çalışıyordum. Evet Kaside‑i Ercûziyesinde Sekîne tâbir ettiği İsm‑i A'zam ve Celcelûtiye’sinde Süryânî ve Arabî olarak yine müteaddid tarzda اَلْاِسْمُ الْمُعَظَّمُ قَدْرُهُ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ gibi tâbirlerle beyân ettiği esmâ‑i sitte-i meşhûre ki; İsm‑i A'zam’dır. Gösterdiği bin üç yüz elli üç (1353) tarihinde (Hâşiye) yüz yetmiş bir def'a esmâ‑i sittesi Risale‑i Nur müellifinin dâimî virdidir. Ve o yüz yetmiş bir def'a okuduğum esmâ‑i sitte ile beraber yetmiş bir âyeti yirmi dört saatte on dokuz def'a okuyarak yekûnu bin üç yüz elli üç (1353), hem bir cihette bin üç yüz kırk bir (1341) eder ki; bu İsm‑i A'zam’a bin üç yüz kırktan (1340) beri devam ettiğimin tarihine tevâfuk ediyor. Hem bir defasında on dokuz âyet İsm‑i A'zam’la beraber on dokuz def'a dâimî okunur. Ve o âyetlerin tekrârâtının hurûfâtının adedi altı bin altı yüz altmış altı (6666) âyât‑ı Kur'âniye’ye tevâfuk ediyor. Sûre‑i İhlâsın üç ve Fâtiha‑i Şerîfe’nin tekerrür‑ü nüzûlü için iki olsa, yine tam tamına tevâfuk ediyor.
179
İkinci Emâre
فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى satırından sonra فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ fıkrası pek zâhir ve kat'î bir sûrette harb‑i umumî’yi gösterdiği gibi, harb‑i umumî’de gayet tehlikeli bir sûrette harbe iştirâk eden bu fakirin en korkunç zamanına bakar ve tesellî eder ve “korkma!” Der. Ve bu umumî hitâbda hususî Risale‑i Nur’un başlangıcı olan İşârâtü'l‑İ'câz’ın mebde'‑i te'lifi ile ve âlem‑i İslâm’ın en müdhiş ve korkulu musîbet zamanını mânâsıyla gösterdiği gibi, cifir ve ebced hesabıyla da gösterir. Mânâ ile cifir hesabı ittifak ettiği yerde, îmâ kuvvetlenip işâret derecesine çıkar. Çünkü وَلَا تَخْشَ hicrî bin üç yüz otuz yedi (1337), rûmî iki küsûr fark eder. O hâlde bin üç yüz otuz dörde (1334) iniyor ki, o tarihte yalnız tek başımla Rusya’nın şimâlinde en korkulu bir vaziyette esâretten firar ettiğimin zamanıdır. فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ beraber olsa bin dokuz yüz kırk (1940) küsûr oluyor ki; bunda Allâhu a'lem o tarihte diğer bir harb‑i umumî çıkmasına ve iştirâkimize işâret etmekle beraber, böyle büyük yekûnlarda üç dört farkın ehemmiyeti olmadığından, hem rûmî yerine Arabî bu milâdî tarihine girse beş‑altı sene fark ediyor. Yine otuz yedi tarihî evvelki hesaba tevâfuk edip, en korkulu vaziyetimizde tesellî veriyor. وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ ise pek sarîh bir sûrette harb‑i umumî’yi gösteriyor. Çünkü وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ mânâsı, dehşetli bir harb‑i âhirzamandan korkma demekle beraber; cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz otuz bir (1331) veyâhut bin üç yüz otuz üç (1333) ettiğinden o umumî hitâbda hususî bize baktığı sâir emârelerle göründüğü gibi, o tarihte harb‑i umumî’de en müdhiş bir vaziyete giriftâr olmuştum. İşârâtü'l‑İ'câz’ın müsvedde‑i evvelisi düşmanın elinde parça parça olmuştu. Ben de bir defada dört mermi vücûduma isabet ederek birisinde yaralı, ayağım kırık, su ve çamur içinde otuz dört saat ölüme muntazır ve etrafımda düşman askerî muhâsara ettiği bir hengâmdır ki, en korkulu ve en me'yûsiyetli zamanıma bakıyor. Öyle ise o umum içinde hususî bize işâret ediyor (Hâşiye) denilebilir.
180
Üçüncü Emâre
Bu üç güz mevsimidir. Aynı zamanda medâr‑ı tesellî üç kerâmeti görüyoruz:
Birincisi:
Gavs‑ı A'zam (R.A) يَا مُرِيدِى كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعِيشُ سَعِيدًا tâbiriyle on beş emâre‑i kaviye ile bize baktığı ve tesellî verdiği فَقُلْ وَلَا تَخَفْ emriyle korkumuzu izâle etmiş.
181
İkinci güzde:
Aynı mevsimde Hazret‑i Ali (R.A) aynen o kudsî hafîdinin başı üstünde bize bakıp korkulu, me'yûsiyetli vaziyetimizden ve yakında başımıza gelecek musîbete karşı tahaffuz için İsm‑i A'zamı ders verip وَيَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ tâbiriyle beş kuvvetli deliller ile o umumî hitâbdan bize hususî baktığını gördük.
Bu üçüncü güzde:
Bizi îkaz ettiği musîbet başımıza geldiği ve hapse düştüğümüz ve bütün rûhumla ünsiyet ettiğim arkadaşlarımın müfârakat zamanında yine فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِي جَلَّ قَدْرُهُ diye kerâmetkârâne bize tesellî ve korkumuzu izâle eder bir tarzda beyânâtı görüldü.
Latîf tevâfuktandır ki: Üç güz mevsiminde aynı zamanda sekizinci ve On Sekizinci ve Yirmi Sekizinci Lem'a’lar bu üç kerâmât‑ı azîmeye dair olduğundan ihtiyarımız olmadan onar fâsıla ile sekiz, on sekiz, yirmi sekize tevâfuk ediyor.
Bu altı satırda yedi def'a Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (R.A) لَا تَخْشَ diyerek bin üç yüz otuz yediden (1337) sonraki seneler korkulu seneler olduğundan en ziyâde Kur'ân hesabına perîşaniyet ve havfa düşmüş olanlara tesellî ve teşci' etmesi, bu umumî hitâbda her bir seneye bir لَا تَخْشَ kelimesiyle bakıp kırk ikiye ve daha sonrasına kadar Risale‑i Nur’un mebde'‑i intişarı ve te'lifi ve bu fakir, arkadaşlarımla beraber zamanın en dehşetli darbesine ma'rûz olduğumuzdan bu umumî hitâbda bize hususî baktığına kuvvetli bir emâredir. Eğer لَا تَخْشَ mânâsında bulunan لَا تَخَفْ , لَا تَهْرَبْ , وَخَاصِمْ مَنْ تَشَاءُ gibi dört‑beş kelime daha ilâve olsa, bizim ve Risale‑i Nur’un intişarıyla beraber en korkulu bir zamanda olduğumuzdan yine sâir emârâtın işârâtıyla bu fıkralar umumî hitâb içinde hususî bir sûrette Risale‑i Nur şâkirdlerine bakar ve bilhassa birbirine mukâbil meliklerin, reislerin tecâvüzünden ve tevkîfinden ve ihâtasından korkma meâlinde olanوَلَا تَخْشَ مِنْ بَأْسِ الْمُلُوكِ وَلَوْ طَغَتْ ❋ وَلَا تَخْشَ بَأْسًا لِلْمُلُوكِ وَلَوْ حَوَتْ
182
İki fıkrayı şimdi tam izâh edemediğim müteaddid emâreler ile hâkimler, pâdişahlar, reislerin sana karşı hücumlarından ve esâretlerinden ve yakalamalarından korkma diye olan hitâb‑ı umumiyesinde hususî bize bakıyor. Hem mânâca hem cifirce hakîki ve lâyık muhâtab olacak musîbet‑zedeler içinde tam bizim gibi bu zamanda hiç bir kimse görülmüyor. Demek hususî bu iki fıkra bize bakar.
Hem فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ ilâ âhir… fıkrasının altındaki fıkra olan تَوَقّٰى بِهِ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ mânâsıyla yine cifir ve ebced hesabıyla بِهِ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ (Hâşiye) bin üç yüz elli dört (1354) Arabî tarihinde en sevdiğim kardeşlerimle hapiste ve me'yûsiyetli bir vakitte günde yüz yetmiş bir def'a اَلْاِسْمُ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ tâbir edilen İsm‑i A'zamı okuduğum bir zamanda elbette bu tesellî‑i selâmet, Celcelûtiye’nin umumî müjdesinde hususî bize baktığını ehl‑i insaf tereddüd etmemeli. Çünkü hakkımızdaki düşman plânından selâmete çıkmak hàrikadır ki; onu gösteriyor. Kasidenin ortasında en mühim ve en parlak yerde en mühim duâsının neticesinde üç fıkrasının her birinde sarâhate yakın Risale‑i Nur’u mânâsıyla ve cifirle göstermesi, burada فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ fıkrasında dahi Risale‑i Nur şâkirdlerine tesellî ve te'minât vermekle hususî bir sûrette baktığını kuvvetli te'yid ediyor.
183
Bu emâreleri te'yid eden şu noktadır ki: Kaside‑i Celcelûtiye umumiyeti itibariyle Süryânî, İbranî Esmâ‑i İlâhiye’yi ve suver‑i Kur'âniyeyi şefâatçi yapıp hususî münâcât olduğu hâlde, başta
بَدَأْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ fıkrasıyla gösteriyor ki: Bazı esrâr‑ı gaybiye’nin keşfinden bahis edecek. Yalnız bir iki yerde hususî münâcât ve duâdan istikbâle bakar tarzı var ki;
Birisi اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا ’dan başlıyor. O üç satırda üç def'a kuvvetli işâretle mânâ ve cifirle Risale‑i Nur’u gösteriyor.
İkinci yer ise فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ ile başlayan üç satırında üç kuvvetli işâretle Risale‑i Nur şâkirdlerine bakıyor.
Yetmiş def'a yüz ihtimal içinde bir sahifenin açılması tesâdüf olmadığı gibi; bu tarzdaki îmâlar, emâreler, işâretler elbette tesâdüfî olamaz. Belki bir kerâmet‑i gaybiyedir, Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmetkârlarına bir ikramıdır.
184
Hâfız Tevfik’in Fıkrasının Tetimmesi
Re'fet, Husrev, Rüşdü’ye hediyedir.
فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ
İlâ âhir… bu beş‑altı satırda yedi fıkrasıyla yedi cihetle de Risale‑i Nur müellifine işâret ettiği gibi; diğer üç fıkra da gerçi öteki fıkralar gibi kavî bir işâret değil, fakat bir hafî îmâdan hàlî değildir. Mâdem bütün fıkralar işâret ediyorlar, bu üç fıkra dahi onlar gibi işâret etmek gerektir. Ezcümle:
اَقْبِلْ وَلَا تَهْرَبْfıkrası belki altı satırdaki on üç fıkrada, istikbâlde gelen ve müdhiş korkulara düşen birisine hitâb ediyor ki, “karşıla‥ kaçma‥” deyip teşci' ediyorlar. Sâir fıkraların delâletiyle bu umumî hitâbda hususî bir muhâtab Said Nursî’dir. O hâlde يا سعيد النورسى zammıyla bin üç yüz yirmi beş (1325) eder. Çünkü şeddeli nun iki nun ve النورسى ’deki şeddeli ( yâ) iki ( yâ) ’dır. İşte o tarihte Otuzbir Mart hâdisesi münâsebetiyle İstanbul’dan kaçarak, muvakkat bir zaman mücâhede‑i maneviyeyi bırakmak niyetiyle hareket ordusundan firar edip İzmite geldiği tarihe tevâfuk ediyor.وَلَا عَقْرَبٌ تَرٰىfıkrasında dahi muhâtab‑ı hususî o “Nursî” olduğundan “yâ Nursî” izhâr edilerek ilâve edilse, bin üç yüz kırk bir (1341) eder. İşte o tarihte ben Barla’da menfî olarak insan sûretindeki akreplerin tâcizleri altında azâb çekerken, harâb ve hususî küçük mescidimde otururken, seccademin altında yeri bulunan ve emsâlini görmediğim büyük bir akrep çıktı. Bir zât onu öldürdü. Daha ondan sonra on senedir dağlarda, akrebli yerlerde kaldığım hâlde hiç bir akrebi görmedim. Bu fıkranın tam mânâsına mazhar oldum. Eğer يا نورسى ’deki ى şeddeli olsa o vakit bin üç yüz elli bir (1351) eder ki, o tarihte insan akreplerinin o “Nursî”nin mahvına ve i'dâmına çalıştıkları ve fakat muvaffak olamadıkları zamanına tam tevâfuk eder.
185
وَلَا اَسَدٌ يَأْتِى اِلَيْكَ بِهَمْهَمَتْfıkrasının muhâtabı müteaddid emârelerle “yâ Kürdî”dir. Çünkü Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A) Kaside‑i Ercûziyesinde يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ fıkrasında lafzan ve ma'nen Kürdî nâmını veriyor. O hâlde “yâ Kürdî”deki “yâ” şeddesiz olsa o vakit bin üç yüz yirmi bir (1321) eder. O tarihte o “Kürdî”, Bâşit nâmındaki meşhûr dağın başında bir taş üstünde akşam namazını kıldıktan sonra yalnız olarak otururken, o dağın esedi ve arslanı hükmünde olan bir canavar kurt yanına geldi. Bir arkadaş gibi ona ilişmedi. Eğer “yâ Kürdî”deki “yâ” şeddeli olsa o vakit bin üç yüz otuz bir (1331) eder ki, o tarihte Ermeni, Rus komitesinin canavarları her tarafta o Kürdî’yi sardıkları ve katline çalıştıkları ve fakat muvaffak olamadıkları tarihe tam tamına tevâfuk eder.
İşte bin üç yüz otuz bir (1331) tarihine ve o dehşetli harb‑i umumî’nin şiddetli zamanına ve Said‑i Kürdî’nin en musîbetli ve en korkulu zamanına Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A) bu altı satırda altı def'a لَا تَخْشَ‥ لَا تَخْشَ‥ لَا تَخْشَ‥ diye mükerreren o tarihe işâret etmek, elbette hiç bir cihetle tesâdüf olmaz. Ve ilm‑i esrâr ve cifirde allâme‑i ümmet olan Hazret‑i Ali (R.A) sırlı ve kerâmetli olan meşhûr kaside‑i Celcelûtiye’sinde istikbâle bakan altı satırda altı def'a mükerreren aynı tarihe ve aynı korkulu vaktine لَا تَخْشَ kelimesinde cifir hesabıyla ve mânâsıyla göstermesi şeksiz, şüphesiz bir kerâmet‑i gaybiyesidir. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan almış, ümmete ders vermiş.
186
Evet لَا تَخْشَ cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz otuz bir (1331) eder. Çünkü لَا تَخْشَ ’deki خ altı yüz, ت dört yüz, ش üç yüz, لا otuz bir eder. Mecmûu bin üç yüz otuz bir (1331) eder.
لَا تَخْشَ مِنْ سَيْفٍ وَلَا طَعْنِ خَنْچَرٍfıkrasındaki مِنْ سَيْفٍ وَلَا طَعْنِ خَنْچَرٍ cümlesi سَيْفٍ âhirindeki tenvin nun sayılmak şartıyla bin üç yüz dokuz (1309) eder. İşte o tarih ise لَا تَخْشَ hitâbına mazhar olan Risale‑i Nur müellifinin âdet‑i mahallîye ve silâh‑ı millî olan seyf ve hançerin hücumuna hedef kaldığı ve seyf ve hançeri beraberinde taşımağa mecbur olduğu ve kıskançlık sebebiyle Siirt’te âlemler ve talebelerin büyük bir münâzaa ve kavgalarına ma'rûz bulunduğu hengâma tam tamına tevâfuk eder. Bu tevâfuk ise sâir fıkraların ittifakıyla kuvvetleniyor, îmâdan işâret belki delâlet derecesine çıkıyor.
وَلَا تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَلَا شَرٌّ اَسْهَمَتْfıkrasındaki وَلَا شَرٌّ اَسْهَمَتْ cümlesinde şeddeli ر iki ر ve üstündeki tenvin ن sayılmak şartıyla bin iki yüz doksan üç (1293) eder. İşte bu tarih Rus’un âlem‑i İslâm’ın felâketine sebeb olan doksan üç dehşetli harbin zamanına ve Risale‑i Nur müellifinin tarih‑i velâdetine tam tamına tevâfuku, şüphesiz kasdı bir işâret‑i gaybiyedir.
Eğer şeddeli ر bir sayılsa ve tenvin sayılmazsa o vakit وَلَا تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَلَا شَرٌّ اَسْهَمَتْ satırındaki رُمْحٍ وَلَا شَرٌّ اَسْهَمَتْ fıkrası bin iki yüz doksan bir (1291) eder. Yalnız iki fark ile aynı tarihî gösterir.
187
Bu fıkranın cifrî işâretine mânâsı kuvvet verdiği gibi, sûret‑i mânâ dahi letâfetlendiriyor. Çünkü رُمْحٍ وَلَا رمح mızrak ve سهم oktur. Mızrak ve oku harpte isti'mâl eden, Arab ile eski zaman bedevî adamlarıdır. Doksan üç harbî ise asr‑ı bedeviyete yakın olmakla beraber, mıntıka‑i hârre ehlî olan mızraklı ve oklu Arablar o dehşetli harpte memâlik‑i bâridede, kışta çarpıştıkları hâlde devlet‑i İslâmiye’nin mağlûbiyetiyle neticelenmesi ve o harpte Arabın acınacak vaziyetlerini seyyid‑i Arab olan Hazret‑i İmâm-ı Ali (R.A) görmüş gibi ifâde ediyor. Evet Üstad‑ı Kudsîsi ona göstermiş, o da görmüş ve kahramanlık damarına dokunmuş. Şiddetle “korkma” diye teşci' etmiş.
188
Kerâmet‑i Aleviye’nin Neticesi
Mâdem Hazret‑i Ali (R.A) اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِىٌّ بَابُهَا hadîsine mazhardır.
Hem mâdem şah‑ı velâyet ünvânını alarak hàrika kerâmetleri göstermiştir.
Hem mâdem âhir zamanda gelen hâdiselere karşı, Kur'ân ve Âl‑i Beyt cihetinde herkesten ziyâde alâkadardır.
Hem mâdem esrârlı kaside‑i Ercûze’de ve meşhûr kaside‑i Celcelûtiye’sinde vâkıât‑ı istikbâliyeden haber veriyor. Ve esrâr‑ı gaybiye’yi benden sorunuz diye iddia ederek kısmen da'vâsını ihbarât‑ı sâdıka-i gaybiye ile isbât etmiştir.
Hem mâdem o iki kasidesinde takib ettiği en mühim esâs ve en büyük ders İsm‑i A'zam’dır. Ve İsm‑i A'zam ile meşgul olanlar ile konuşur, tesellî ve teşci' eder.
Hem mâdem o kasideler istikbâle baktıkları vakit; çok emâreler ve işâretler ile, hem mânâlar ile, hem cifrî hesabıyla şu zamanımızı ve şu zamandaki hâdisât‑ı acîbeye parmak basıyor ve aynı hâdiseyi mükerreren işâretle gösteriyor.
Hem mâdem Risale‑i Nur bu zamanda îmân ve Kur'ân hizmetinde Hazret‑i Ali’nin (R.A) nazarına çarpacak en ehemmiyetli bir hâdisedir. Ve Hazret‑i Ali (R.A) te'sisinde hàrika ilmiyle ve hàrikulâde şecâatiyle cihan‑pesendâne hizmet ettiği ve üstünde titrediği hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye hàrika bir tarzda kat'î bürhânlarıyla isbât eden Risale‑i Nur o kudsî hakikatleri güneş gibi göstermiştir.
Hem mâdem Hazret‑i Ali’nin (R.A) kudsî üstadından (A.S.M) aldığı ve bu ümmete verdiği en mühim ders, bu iki kaside‑i gaybiyesinin mevzû ve esâsı ve rûhî olan Sekîneyi ve İsm‑i A'zamı bu zamanda herkesten ziyâde kendine vird eden ve on üç seneden beri İsm‑i A'zam’la beraber bin bir esmâ‑i İlâhiye içinde bulunan cevşenü'l‑kebîr’i ile ve o esmâ ile ulûm‑u Kur'âniyenin hazinesini açan yüz yirmi risaleyi o esmânın feyzi ile Kur'âna tefsir yapan ve yirmi dört saatte yüz yetmiş bir def'a Sekîne ve İsm‑i A'zam denilen esmâ‑i sitte-i meşhûreyi bin üç yüz mükerrer âyâtla okuyan ve Âl‑i Beyt’in manevî gayet mühim bir mirası ve bir mâden‑i feyzi olan cevşenü'l‑kebîr’i kendine üstad eden ve bidâyette her günde bir def'a ve bazen iki üç def'a tamamını okuyan ve talebelerine tavsiye eden adam, Risale‑i Nur müellifidir.
189
Hem mâdem iki kasidenin sarâhate yakın altı yerinde ondan haber veriyor. Hattâ yalnız فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ makamında dahi altı satırda altı def'a لَا تَخْشَ ile bu zamanın en müdhiş hâdisesi olan birinci harb‑i umumî’yi gösterip o harpte ilimce ve şerîatça ve şahısça korkulara düşen bir şâkirdini teşci' eden bu altı satır bilâ‑istisna on üç cümlesiyle on üç def'a aynı şâkirdinin başına parmak basıyor. Ve on üç seneden beri İsm‑i A'zam’a devam eden o şâkirdin tarih‑i hayatının on üç vâkıât‑ı mühimmesine on üç sûrette işâret ve umum işâretler birbirine kuvvet verip ittifak ettikleri adam, Risale‑i Nur müellifidir.
Elbette bu mezkûr dokuz hakikat gayet kat'î bir sûrette netice verir ki; Hazret‑i Ali (R.A) Ercûze ve Celcelûtiyesinde Risale‑i Nur’u alkışlıyor, haber veriyor ve müellifi ile konuşuyor, tesellî ediyor. (Hâşiye)
اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ ❋ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ: اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِىٌّ بَابُهَا وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ اٰمِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
190
Birinci Kerâmet‑i Aleviye
Cây‑i dikkat Şu acîb lem'anın ehemmiyeti üç noktadan geliyor:
Birincisi ve en mühimmi: Gizli kalmış, gaybı, mühim bir mu'cize‑i Ahmediye’yi (A.S.M) (Hâşiye) beyân eder ki; cevâmiü'l‑kelim nev'inden iki cümleden ibaret bir hadîs‑i şerîf iki sahife kadar hakàik‑ı tarihiyeyi ve iki devlet‑i azîme-i İslâmiye’nin hâtimelerini ifâde ediyor.
İkincisi: Kerâmât‑ı evliyâ hak olduğuna kat'î bir bürhân gösteren Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın lâtin hurûfunun kabûlünü tam tarihiyle ve tarz‑ı tatbikini iki kelime ile göstermesidir.
Üçüncüsü: Risale‑i Nur şâkirdlerine ve nâşirlerine karşı Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın irşadkârâne ve teveccühkârâne bakması ve işâret etmesidir.
On Sekizinci Lem'a
﴿﷽﴾
Hazret‑i Gavs-ı A'zam Şeyh-i Geylânî’nin (R.A) sarâhat derecesindeki kerâmet‑i gaybiyesini te'yid ve takviye eden Hazret‑i Esedullâhü'l-Gâlib Ali İbn-i Ebî Tâlib Radıyallahu Anhu ve Kerremallâhu Vechehu, kaside‑i Ercûze-i meşhûresinde aynen ihbarât‑ı gavsiyeyi tasdik edip işâret ediyor.
191
Mecmuatü'l‑Ahzâb’ın (582)inci sahifesinden (597)inci sahifesine kadar o Ercûzedir. O Ercûze’nin mevzu'u ve içindeki maksad‑ı aslî; İsm‑i A'zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyân etmek, hem o münâsebetle istikbâldeki bir kısım umûr‑u gaybiyeye ve te'sis‑i İslâmiyet’te bir kısım mücâhedâtına işâret etmektir.
Evet Hazret‑i İmâm (R.A) üstadı olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm’dan aldığı dersin bir kısmını işârî bir sûrette zikir ediyor. Feth‑i hayber’deki hem mu'cize‑i Nebeviye hem kerâmet‑i Aleviye olan hàrika vâkıayı bahis ettiği gibi, te'sis‑i İslâmiyet’e temâs eden mühim noktaları da bahsediyor. Sonra istikbâle bakıyor.
Peygamber‑i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’dan aldığı dersle, bir kısım Arabın ona karşı isyanlarından hiddet ederek demiş:
فِى عِلْمِ تِسْعِينَ حِسَابِ الْفَارِسِى ❋ مِنْ بَعْدِ قَرْنٍ تَاسِعِ الْمَعَاصِى
سَتَظْهُرُ الْفُرْسُ عَلَى الْاَعْرَابِ ❋ تَقْتُلُهُمْ كَقَتْلَةِ الدَّوَابِ
تَكُونُ مَبْدَاُ فِتَنِ عَوَابِسِ ❋ مُظْلِمَةٌ كَظُلْمَةِ الْحَنَادِسِ
Yani: Dokuz karn sonra فرس yani, akvâm‑ı şarkıye Arab üzerine hücum edecek. Galebe edip, hayvan gibi Arabı kesecek. Öyle müdhiş fitneler, karanlıklı musîbetler ki, en karanlıklı gecelerden daha ziyâde karanlık olacak.
192
İşte Hazret‑i Ali’nin (R.A) bir kerâmet‑i bâhiresi ki; kendinden beş yüz sene sonra gelen ve Arab devlet‑i Abbâsiyesini mahv eden ve hadsiz kütüb‑ü İslâmiyeyi nehr‑i fırata döken ve Arabı gayet zâlimâne katl eden Hülâgu vak'a‑i meşhûresini haber veriyor. Çünkü meşhûr olan karn, kırk sene değil, o zaman ıstılahınca ağleb‑i ömür olan altmış seneden ibarettir. Çünkü bir devir, altmış senede değişir. Bu sûretle İmâm‑ı Ali’nin (R.A) hicretten otuz sene sonra Kûfe’de yazdığı bu Ercüze’deki dokuz def'a altmış, otuza ilâve edilse beş yüz yetmiş (570) oluyor ki; Cengiz’in ve Hülâgu’nun hücum ve tahribât zamanıdır.
Sonra Hazret‑i Cebrâil’in Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâm huzur‑u Nebevî’de getirip Hazret‑i Ali’ye (R.A) Sekîne nâmıyla bir sahifede yazılı İsm‑i A'zam, Hazret‑i Ali’nin (R.A) kucağına düşmüş. Hazret‑i Ali (R.A) diyor: Ben Cebrâil’in şahsını yalnız alâimü's‑semâ sûretinde gördüm, sesini işittim, sahifeyi aldım, bu isimleri içinde buldum; diyerek bu İsm‑i A'zam’dan bahis ile, bazı hâdisâtı zikirden sonra tahdîs‑i ni'met sûretinde diyor ki:فَكُلُّ مَعْنًا مِنْ عُلُومٍ فَاخِرَةٍ ❋ مِنْ مَبْدَاِ الدُّنْيَا لِيَوْمِ الْاٰخِرَةِقَدْ صَارَ كَشْفًا عِنْدَنَا عَيَانًا ❋ فَكُلُّ ذِى شَكٍّ غَدَا مُهَانًا
Yani: Evvel‑i dünyadan kıyâmete kadar ulûm esrâr‑ı mühimme bize şühûd derecesinde inkişaf etmiş. Kim ne isterse sorsun! Sözümüze şübhe edenler zelîl olur.
Sonra yine İsm‑i A'zam içinde bulunan o altı Esmâ‑i Hüsnâ’dan bahis edip, birden bire aynen Gavs‑ı Geylânî’nin ihbar‑ı gaybîsi gibi, Hülâgu asrından bu asrımıza bakıyor. İkinci bir kerâmet‑i gaybiye’yi izhâr ediyor ve diyor ki:اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا (Hâşiye) ❋ بِتَّ بِهَا الْاَم۪يرُ وَالْفَق۪يرَا
193
Yani: On dördüncü asr‑ı Muhammedî’de (A.S.M) bin üç yüz kırk dokuz (1349) ve rûmîce bin üç yüz kırk yedide (1347) Arabî hurûfunu terk edip, ecnebî ve acemî hurûfuna İslâm içinde başlanacak. Hem umum, hem fakir ve zengin, emîr ve işçi, çoluk ve çocuk gece dersleriyle o hurûfu cebren öğrenecekler. Çünkü bir nüshada بَاتَ ’dir. بَاتَ ise gece çalışmasıdır. بِتَّ ise kat'î ve cebri ifâde ediyor. اَحْرُفُ عُجْمٍ fıkrasındaki عُجْمٍ ise o zamanın ıstılahınca Arabın gayrı lâtince ve frengî hurûf demektir.
Sonra diyor:فَمَنْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ يُعِينَهُ اَتْحَفَهُ بِهٰذِهِ السَّكِينَةِ
Yani: Kim inâyet‑i İlâhiye’ye mazhar ise, Hazret‑i Cebrâil’in tâbiriyle bu Sekîne‑i kudsiye olan İsm‑i A'zamı Cenâb‑ı Hak ona hediye eder. Onunla o zamanın şer ve fitnelerinden kurtarır.
Bu sözden dört sahife evvel ona demiş:فَكُلُّ مَنْ لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ ❋ كَانَ لَهُ فِى الْجِيدِ كَالْقِلَادَةِ
Yani: Kim saâdete mazhar ise; saîd ise şakì değilse, o İsm‑i A'zam onun boynunda mübârek bir gerdânlık hükmünde bir nüsha olur. Sonra diyor:ثُمَّ اعْلَمُوا مَعَاشِرَ الْاِخْوَانِ ❋ اَنَّ غُوَاتَ اٰخِرِ الزَّمَانِهُمْ عُلَمَاءُ ذَوَّقُوا اَفْوَاهَهُمْ ❋ ثُمَّ انْثَنُوْا وَاتَّبَعُوا اَهْوَائَهُمْ
Yani: O bid'alar ve acemî ve ecnebî hurûfun intişarı zamanı olan o âhirzamanın fenâ adamları, bir kısım ulemâü's‑sû'dur ki; hırs sebebiyle batınlarını haramla doldurmak için, bid'alara yardım ve fetvâ verenlerdir.
194
Sonra bir kısım ulemâü's‑sû'u tokatlamak içinde, birisiyle konuşuyor. Der:فَاسْئَلْ لِمَوْلَاكَ الْعَظِيمِ الشَّانِ ❋ يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِبِاَنْ يَقِيكَ شَرَّ تِلْكَ الْفِتْنَةِ ❋ وَشَرَّ كُلِّ كُرْبَةٍ وَمِحْنَةٍ
Yani: Ya o zamana yetişen ve âlemlerden olan insan! Cenâb‑ı Haktan o fitnenin şerrinden muhâfaza için sana ders verdiğim İsm‑i A'zam ile duâ et!
فَاِنَّمَا نَحْنُ عَلَى التَّحْقِيقِ ❋ غَوْثٌ لِكُلِّ كُرْبَةٍ وَضِيقٍ
Yani: Biz Âl‑i Beyt’ten her kürbet ve şiddet zamanında birer gavs çıkıp imdâd ediyoruz.
Esedullâhü'l‑Gâlib Hazret-i Ali İbn-i Ebî Tâlib Kerremallâhu Vechehu, ihbarât‑ı gaybiyeye ait şu kasidesinin bir kısmında Risale‑i Nur şâkirdlerine, bilhassa baktığına müteaddid emâreler var. O da Gavs‑ı Geylânî gibi, Risale‑i Nur’un makbûliyetini imza ediyor ve alkışlıyor.
Birinci Emâre
Lâtin hurûfunun İslâmlar içinde cebren kabûl ettirildiğini teessüfle bahis edip ve ulemâü's‑sû'u tokatladığı yerde, birden bire birisiyle irşadkârâne konuşuyor. Ve diyor ki:
يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ
Sana verdiğim ders ile hıfz duâsını et!
İşte bu مُدْرِك aynen Hazret‑i Gavs’ın kaside‑i meşhûresinde مريدى dediği adamın aynıdır. Çünkü ikisi de aynı fitneden bahis edip, umum içinde hususî bir adama iltifat gösteriyorlar. Kaside‑i Gavsiye’de مريدى ilm‑i cifir ve on yedi emâre ile “Molla Said” hem “el‑Kürdî” olduğu tahakkuk etmiş.
195
Risale‑i Nur’un bir vâsıta‑i neşri olan Üstadımızın hem ismî, hem lakabı (mürîdi) lafzında olduğu gibi, aynen Hazret‑i Ali’nin (R.A) يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ (Hâşiye) ilm‑i cifirle ve hesab‑ı ebcedle aynen hem “Molla Said”, hem “el‑Kürdî” oluyor. Her birisi iki yüz altmış beş ediyor. (Müdriken) üstündeki tenvin vakıfta elife inkılâb ettiği için (elfün) oluyor. (Müdriken) lafzı mimsiz yukarıdan okunmasıyla Kürd olduğu gibi, (ez‑zaman) lafzı da Bediüzzaman’ın bir parçasını okumakla bu emâreyi letâfetlendiriyor. Demek o zamana yetişenlerin arasında ve Hazret‑i Ali’nin (R.A) hitâbına mazhar çok efrâd içinde, Risale‑i Nur nâşirine hususî bir iltifatı var.
İkinci Emâre
Hazret‑i Ali (R.A) hırs ve tama' yolunda bid'alara tâbi olan bir kısım ulemâü's‑sû'u tokatladığı vakit, ulemâ içinde birisiyle merhametkârâne konuşmağa başladı. Üstadımızı bilenlere ma'lûmdur ki: Ankara rüesâsı İstanbul’da onun İngilizlere karşı mücâhedâtını takdir ederek onu istediler. Ankara’ya gitti. Van’da Medresetü'z‑Zehrâ nâmında kendi dâru'l‑fünûnuna yüz elli bin banknot iki yüz meb'ûstan yüz altmış üçünün imzasıyla i'tâsı kararlaştırılan lâyiha‑i kanuniye kabûl edilmekle beraber, Şeyh Sinûsî makamında vilâyât‑ı şarkıye vâiz‑i umumîliği ve hem dâru'l‑hikmet’in a'zâları orada diyânet riyâsetinin a'zâları olmakla, o da içinde bulunmakla beraber meb'ûs olmak ve daha ne isterse yapılacak diye teklif ettikleri hâlde; sırf sünnet‑i seniye’ye muhâlif hareket etmemek için o teklifleri kabûl etmeyip, şimdi yirmi beş sene işkenceli bir esâreti kabûl eden Üstadımıza elbette Hazret‑i Ali’nin (R.A) ulemâü's‑sû'a hiddet ettiği zaman ona karşı hususî iltifatı olacak ve o manevî mecliste onu okşayacak. Onun için bu hâl bir emâredir ki; Hazret‑i Ali (R.A) Hazret‑i Gavs-ı Geylânî (R.A) gibi umum muhâtabları içinde bu Risale‑i Nur’un bir vâsıtası olan hocamıza işâreten iltifat ediyor.
196
نَحْنُ عَلَى التَّحْقِيقِ غَوْثٌ لِكُلِّ كُرْبَةٍfıkrasında “gavs” lafzıyla Gavs‑ı Geylânî’nin (R.A) mürîdine şefkatle bakmasına Hazret‑i Ali’nin (R.A) baktığını îmâ ediyor.
Üçüncü Emâre
Ulemâ bahsinin evvelki satırında diyor:
فَمَنْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ يُعِينَهُ (Hâşiye‑1) اَتْحَفَهُ بِهٰذِهِ السَّكِينَةِ (Hâşiye‑2)
197
İsm‑i A'zam bahsindeفَكُلُّ مَنْ لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ ❋ كَانَ لَهُ فِى الْجِيدِ كَالْقِلَادَةِ
Yani: Kim inâyete ve saâdete mazhar ise, o âhir zaman fitnelerinden bu altı ismî verdiğim ders tarzında vird edenler mahfûz kalır. Hazret‑i Ali (R.A) hurûf‑u ecnebiyeyi İslâmlar içinde cebren kabûl ettirmek hâdisesi ile ulemâü's‑sû'un bid'alara yardımlarından teessüfle bahis edip, o iki hâdise ortasında irşadkârâne bazılarından bahis ediyor ki; o Sekîne olan İsm‑i A'zam’la ecnebî hurûfuna karşı mukàbele ediyor ve hem ulemâü's‑sû'a muhâlefet ediyor.
İşte bu zamanda o adamlar Risale‑i Nur şâkirdleri ve nâşirleri oldukları şüphesizdir. Çünkü onlardır ki; hatt‑ı Kur'ân’ı muhâfaza ediyorlar ve bid'akâr bir kısım ulemâlara karşı da mukâvemet ediyorlar.
Evet biz Hocamızdan anlamışız ki: On üç sene evvel Hazret‑i Ali’nin (R.A) bu kasidesinin sırrını bilmeden yedi sene evvel bu altı ismî İmâm‑ı Gazâlî’den ders alarak ve kendine dâima vird ederek, bütün evrâdları tebeddül ve tahavvül ettiği hâlde, bu Sekîne tâbir edilen altı isme Hazret‑i Ali’nin (R.A) verdiği ders tarzında mütemâdiyen terk etmeden devam etmiş. Bu tarzda devam edenleri işitmemişiz.
Hem hilâf‑ı âdet bir tarzda yirmi sene zarfında yirmi fitne‑i azîmeye düştüğü gibi ve te'sirli bir sûrette hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiyeye karıştığı hâlde hàrika bir mahfûziyet altında olduğunu gözümüzle gördüğümüzden, Hazret‑i Ali’nin (R.A) âhirzamandaki hitâb ettiği dostları içinde bilhassa ona rû‑yi iltifatı olduğunu hissediyoruz.
198
Hem لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ lafzıyla yani saîd olmak ve ilmen bahsine muttasıl birisine inâyete mazhar olduğunu ve يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ fıkrası hesab‑ı ebcedle on üçüncü asrı gösterip, o asırda dünyaya gelen ulemâdan Said (R.A) isminde birisine latîfâne bir îmâ, bu emâreyi zînetlendiriyor. (Hâşiye)
Dördüncü Emâre
Hazret‑i Gavs-ı Geylânî fitne‑i âhirzamanda sünnet‑i seniye’yi ve esrâr‑ı Kur'âniye’yi muhâfazaya ve neşire çalışan bir mürîdine on beş emâre ile iltifat eder ve onunla konuşursa, elbette İslâmiyetin te'sisinde “Esedullâh” ünvânını alan ve ulûm‑u esrâriyede اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِىٌّ بَابُهَا hadîsine mazhar bulunan ve kerâmât‑ı hàrika ile iştihâr eden ve Vehhâbîlerin ecdâdı olan Haricîleri kılınçtan geçiren ve Gavs‑ı A'zam’ın ceddi ve üstadı olan Hazret‑i Ali (R.A) elbette Âl‑i Beyt’e bir cihette düşman olan Vehhâbîlerin Haremeyn‑i Şerîfeyn’i istilâsı hengâmında ve Haricîlerden daha berbat bir tarzda sünnet‑i seniye’ye muhâlefet eden bir kısım ulemâü's‑sû' ve zalemelerin istilâsı zamanında, Risale‑i Nur vâsıtasıyla Risale‑i Nur şâkirdleri bütün kuvvetleriyle sünnet‑i seniye’nin muhâfazasına ve Âl‑i Beyt’in hürmetine ve meveddetine çalışmaları ve o müdhiş mehâlike karşı sarsılmadıkları hâlde, imdâd‑ı rûhâniye ve kuvve‑i maneviyenin takviyesine pek çok muhtaç oldukları bir zamanda, o ulûm‑u evvelîn ve âhirîni bildiğini müftehirâne iddia eden Hazret‑i Ali (R.A) mümkin mıdır ki, evlâdından olan Gavs‑ı Geylânî’den (R.A) geri kalsın, şecâat‑i haydarânesiyle Risalei'n‑Nur şâkirdlerinin imdâdına yetişmesin? elbette bu sûretle yetişir ve yetişti.
199
Ma'lûmdur ki; meselâ umum bir cemâat içinde biri hareket etse, biri dese: “ey insan bana bak!” O “insan” lafz‑ı umumiyesinde karîne‑i hâl ile, o muayyen adama hitâbdır. Mâdem muktezâ‑yı hâl ve karîne‑i hâl ile Hazret‑i Ali’nin (R.A) umum muhâtabları içinde en ziyâde muhtaç ve en ziyâde Hazret‑i Ali’nin (R.A) maksadı lehinde hareket eden, Risale‑i Nur şâkirdleridir. Elbette o zât istikbâle bakıp ve يَا اَيُّهَا الْاِخْوَان tâbiri ile konuştuğu cemâat içinde en ziyâde müteharrik ve kuvve‑i maneviyenin takviyesine muhtaç olanlara hususiyetle bakar.
Beşinci Emâre
Ecnebî hurûfâtını ehl‑i İslâm’ın en mühim hükûmeti resmî bir sûrette kabûl ve neşir ve cebir ettiği hâlde, Risale‑i Nur şâkirdleri bütün kuvvetleriyle hatt‑ı Kur'ânîyi hàrika bir sûrette neşir ve ta'mîm ile muhâfazasına çalıştıkları bir zamanda, Hazret‑i Ali (R.A) tarihiyle ondan haber vermekle gaybı kerâmâtı beyân ettiği yerde ulemâ içinde birisine iltifat gösteriyor. Elbette bu iltifatın gerçi çok efrâdı olabilir. Fakat bu karîne‑i hâl gösteriyor ki; Risale‑i Nur şâkirdleri bir hususiyet kesb etmiş ki, Hazret‑i Ali (R.A) iltifatıyla Risale‑i Nur’u alkışlıyor.
Altıncı Emâre
Kuvvetlidir fakat yazamayız.
Yedinci Emâre
Zâhirdir fakat gösteremiyoruz.
Elhâsıl
Hazret‑i Ali Kerremallâhu Vechehu ecnebî hurûfuna karşı şiddetli teessüf ve hiddet ettiği ve bid'aya tarafdârlık eden bir kısım ulemâü's‑sû'a karşı şiddetli nefret ve hiddet ettiği yerde, irşadkârâne bazılarla konuşuyor. Ve Hazret‑i Cibrîl’in tâbiriyle “Sekîne” ismî verilen ve İsm‑i A'zam sandukçası olan esmâ‑i sitte’ye devam edeni irşad ediyor, taltif ediyor.
İşte o esmâ‑i sittenin devamından tereşşuh eden ve o esmânın lemeâtı olan Risale‑i Nur ve o Risale‑i Nur kendi şâkirdleriyle lâekall yüzer kalemle yüz parça Risale‑i Nur’un eczâlarıyla ve intişar eden yirmi bin nüshasıyla lâekall yüz bin adamı hurûf‑u Kur'âniye lehine ve sünnet‑i seniye’ye ittibâ'a ve îmânlarının takviyesine ve Hazret‑i Ali’nin (R.A) hiddet ettiği iki cereyana karşı tamamıyla mukâvemet ettiklerinden, elbette Hazret‑i Ali’nin (R.A) يَا اَيُّهَا الْاِخْوَانِ tâbir ettiği ihvânları içinde hususî bir sûrette onlara bakıyor.
200
Evet Hazret‑i Ali’nin (R.A) bu zâhir kerâmât‑ı gaybiyesi Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın irşadıyla olduğu için, başka şekilde bir mu'cize‑i peygamberiye (A.S.M) olduğu münâsebetiyle, aynı kerâmet‑i gavsiye ve işârât‑ı hàrika-i Aleviye gibi beşinci asırla, on dördüncü asrın fitnelerine işâret eden ve gizli kalıp mânâsı anlaşılmayan bir mu'cize‑i gaybiye-i Nebeviye’yi beyân etmeğe münâsebet geliyor. Şöyle ki:
Hadîs‑i sahîhte vardır ki, resûl‑i ekrem (A.S.M) fermân etmiş:
اِنِ اسْتَقَامَتْ اُمَّتِى فَلَهُمْ يَوْمٌ وَاِلَّا فَنِصْفُ يَوْمٍ
(Ev kemâ kàl) şu hadîs‑i şerîfe her nasılsa kıyâmete işâret sûretinde mânâ verilmiş; mu'cize‑i Nebeviye gizlenmiş, anlaşılmamış. Hem Şeyh‑i Geylânî (R.A), hem Hazret‑i Ali’nin (R.A) irşad‑ı Nebevî ile, beşinci ve altıncı ve on dördüncü asırların fitnelerinden kerâmetkârâne bahisleri gösteriyor ki; bu hadîs‑i şerîf onların bu zamana bakmak için bir teleskoplarıdır ki, bu iki asıra bakıyorlar.
201
Evet hadîste “yevm” tâbiri, ﴿اِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ﴾ âyetinin delâletiyle bin seneden ibarettir. Hilâfet‑i İslâmiye ve hükûmet‑i Arabiye, hadîs mûcibince tam istikametle gitmediği için, tam nısf‑ı yevm olan beş yüz küsûr senede (Hâşiye) Hülâgu hücumuyla hâtime verildi. Üç dört asır zaman‑ı fetretten sonra ﴿يَأْتِى اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ﴾ âyetinin sırrına mazhar olan Osmanlı âdil pâdişahları, hadîs‑i şerîfteki istikameti yerine getirmeğe çalıştıklarından, hadîsin hükmüyle ümmet için bin sene hilâfet‑i İslâmiyeyi ve şer'‑i şerîf üzerinde giden hükûmetin idâmesine vâsıta oldular. Hadîsin ikinci ciheti ki, فَلَهُمْ يَوْمٌ ’de tahakkuk ediyor.
Ve İstanbul’un fethinde takriben yirmi sene evvel yine hilâfet‑i İslâmiyeye zemin ihzar ve tam umum âlem‑i İslâm’ın merkez‑i hükûmeti olacak bir vaziyet almağa ve müjde ve senâ‑i Nebevîye mazhar olan Sultan Fâtih’in vâsıtasıyla İstanbul’un fethi tarihinden fetret zamanını tayy edip Abbâsîler nereden bırakmışlarsa oradan başlayarak âlem‑i İslâm’ın bil'istihkak başına geçtiler. Yine hadîs‑i şerîfin hükmüyle eğer istikametle gitse bin seneden ibaret olan bir gün, yoksa yarım gün devam edecek. İşte aynen Abbâsîler gibi tam yarım gün yani beş yüz sene devam etti.
Bu mu'cize‑i Nebeviye pek parlak bir sûrette tezâhür ediyor. İşte hilâfet‑i Arabiye tam istikamete mazhar olmadığından yalnız yarım günü aldı. Osmanlı devleti dahi tek başıyla âhirlerinde ecnebîlerin ve münâfıkların müdâhaleleri yüzünden tam istikameti muhâfaza edemediği için o da yarım gün olan beş yüz seneyi aldı. Bu iki kardaş olan iki unsurun ittihâdlarından tam istikamete mazhariyet sırrı vardır ki, bin sene olan bir günü tamam aldılar.
202
Suâl:
Rüya‑yı sâdıka vâsıtasıyla veya hakîki keşf cihetiyle Hazret‑i Ali (R.A) ve Gavs‑ı A'zam (R.A) gibi zevât‑ı kudsiye cüz'î işlere dair âmî adamlarla da temâs edebilirler ve bazı şeyleri haber veriyorlar. Nedendir ki; bunların bir işâret‑i gaybiyelerini gayet ehemmiyetle bin keşf ve binler rüya‑yı sâdıka kadar tutuyorsunuz, ehemmiyet veriyorsunuz?
Elcevab:
Sekiz yüz ve bin üç yüz sene mesâfede, veraset‑i nübüvvet makamında âlem‑i İslâm’ın istikbâlî nokta‑i nazarında küllî bir nazara o uzun mesâfede görünen hâdisâtın elbette çok ehemmiyeti olacak, dağ gibi bir büyüklüğü olacak ki; o uzun mesâfede ve o küllî nazarda âlem‑i İslâm’ın menfaati nokta‑i nazarında uzaktan görünsün ve ona dikkat edilsin ve vücûda gelmeden evvel ondan haber verilsin. Rüya‑yı sâdıka ve keşf ise cüz'î ve hususîdir ve vücûda geldikten sonra yakından bakmaktır. Elbette böyle keşf cihetinde rûhâni temessül itibariyle yakından bakıldığı vakit zerreler dahi görünebilir. Âdi adamlar da onların rûhâni misâlleriyle görüşebilirler ve gayet ehemmiyetsiz şeyler de medâr‑ı nazar olabilir. Evet bir âyinede misâlî güneşle münâsebetdâr olmak ve sohbet etmek nerede? Hakîki semâdaki güneşle münâsebetdâr olmak nerede? Âyinedeki güneşi herkes eline alabilir, iltifatına mazhar olabilir. Konuşabilse belki konuşturabilir. Fakat semâdaki güneşin iltifatını celb eden ve kendisiyle konuşturan kimse, kamere çıkmalı, makamı kamerde olmalı veya kamer gibi bir vazife görmeli; yoksa o sultan‑ı semâvînin haşmetli nazarı altında hiç görünmeyecek derecede gizlenecektir.
Risale‑i Nur şâkirdleri nâmına
Bekir Bey, Âsım, Keçeci Mustafa, Mustafa, Mustafa, Ali, Süleyman Rüşdü, Abdullâh, Husrev, Re'fet, Süleyman, Sabri, Hulûsi, Babacan Mehmed Ali, Mes'ûd, Hüseyin, Gâlib, Hâfız Ali, Küçük Lütfi, Zekâi, Abdülbâkì, Şamlı Hâfız Tevfik, Yakub Cemâl v.s.
203
Sekizinci Lem'a
Gavs‑ı A'zam’ın, Hizbü'l‑kur'ân’a Dair Kerâmet‑i Gaybiyesidir (Hâşiye)
Bunu, tahdîs‑i ni'met ve bir şükr-ü manevî nev'inden izhâr et
Şu risale içindeki imzalar ile gösterildiği gibi, Hizmet‑i Kur'âniye’deki arkadaşlarıma iştirâkim var. Bir kısmı, benim imzam iledir. Bir kısmı onların tasvîb ve istihrâcıyla ve tasdikleriyle olduğundan, bana ait haddimden fazla hisseyi, onların hatırı için sükût ile kabûl ettim. Yoksa, bu risalenin başında söylediğim gibi, bunda öyle bir hisse‑i şerefe hakkım yoktur. On sene mukaddem, o kaside‑i gaybiyeyi gördükçe bana manevî bir ihtar gibi “Dikkat et!” diye kalbime geliyordu. O hâtırayı iki cihetle dinlemiyordum:
Birincisi: Benim gibi, ehemmiyetli ömrü, şân ve şeref perdesi altında hubb‑u câh zehiriyle zehirlenip öldüğü için, yeniden bu sûretle nefs‑i emmâreye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.
İkinci Cihet: Bu muannid zamanda, bedîhî da'vâları ve zâhirî hüccetleri kabûl etmeyenlere karşı, böyle işârât‑ı gaybiye nev'inden hodfürûşâne bir tarzda izhâr etmek hoşuma gitmemekti.
En nihâyet, esâretimin sekizinci senesinde, en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda, gayet kuvvetli bir tesellî ve teşvike muhtaç olduğumuzdan bana ihtar edildi ki: Bunu, tahdîs‑i ni'met ve bir şükr‑ü manevî nev'inden izhâr et. Hem korkma, kanâat verecek derecede kuvvetlidir.
204
Bu izhârda en mühim maksadım, esrâr‑ı Kur'âniyeye ait olan risalelerin makbûliyetine Gavs‑ı A'zam’ın imza basması nev'inden olduğudur.
İkinci maksadım, o kudsî Üstadımın kerâmetini izhâr etmekle, kerâmât‑ı evliyâyı inkâr eden mülhidleri iskât edip, Hizmet‑i Kur'âniyeye fütûr verecek çok esbâba ma'rûz ve çok avâika hedef olan arkadaşlarımın kuvve‑i maneviyesini takviye ve şevklerini tezyîd ve fütûrlarını izâle etmek idi.
Benim için, bir nev'i hodfürûşluk nev'inden olduğu için ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, o kudsî Üstadım ve arkadaşlarım hatırı için kabûl ettim.
Şu “Kerâmet‑i Gavsiye Risalesi” tedrîcen istihrâc edildiği için, birkaç parça ve tetimmelere inkısam etti. Gittikçe, birbirini tenvir ve te'yid ettikçe vuzûh peydâ ediyor. İşâretin bazısında za'f varsa da, sâir arkadaşlarının ittifakından aldığı kuvvet o zaafı izâle eder.
205
Şâyân‑ı Hayret Bir Tefe'ül ve Mühim Bir İhbar‑ı Gaybî
Sabri, Süleyman, Bekir, Gâlib ve Tevfik’in fıkrasıdır. Hem Husrev, Hâfız Ali ve Re'fet ve Âsım’ın ve Kuleönü’nden Mustafaların fıkrasıdır.
Latîf ve Müjdeli Bir Tefe'ül: Üstad, Gâlib ve Süleyman; “Ümmî Sinan Dîvânı”nda mesleğimize ve Sözler’e dair tefe'ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık, “Sözler” lafzı, bütün dîvânında yalnız bu kafiyelerde görünüyor. Demek Sözler, “hak söz” hem “nur söz” oluyor.
Derim ki yardımcım Allah,
Şefâatçim Resûlullâh.
Ki bürhânım Kitabullâh,
Budur bendeki hak söz.
.
Senin kapında kul çoktur,
Hesabı, haddi hiç yoktur.
Velâkin bir dahi yoktur,
Sinan‑ı Ümmî gibi nur söz.
206
Mühim Bir İhbar‑ı Gaybî
Şeyh‑i Geylânî’nin – kendinden sekizyüz sene sonra – gayb‑âşinâ gözüyle haber verdiği bir hâdise‑i Kur'âniye’dir
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hizmetindeki kudsiyete, kerâmetkârâne sekizyüz küsûr sene evvel, “Gavs‑ı A'zam” ünvânıyla bihakkın iştihâr eden Kutb‑u A'zam Şeyh-i Geylânî,
نَظَرْتُ بِعَيْنِ الْفِكْرِ ف۪ي حَانِ حَضْرَت۪ي ❋ حَب۪يبًا تَجَلّٰى لِلْقُلُوبِ فَجَنَّتِ fıkrasıyla başlayan kasidesinin âhirinde “Mecmuatü'l‑Ahzâb”ın birinci cildinin beşyüz altmışikinci sahifesinde, beş satırla şu zamanda Hizmet‑i Kur'âniye’deki hey'ete ve başında bulunan Üstadımıza beş vecihle bakıyor ve gösteriyor. İşte o beş satır şudur:
تَوَسَّلْ بِنَا ف۪ي كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ❋ اَغ۪يثُكَ فِي الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّت۪ي
اَنَا لِمُر۪يد۪ي حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ❋ وَاَحْرُسُهُ ف۪ي كُلِّ شَرٍّ وَفِتْنَةٍ
مُر۪يد۪ي اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَمَغْرِبًا ❋ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ ف۪ي اَيِّ بَلْدَةٍ
فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ❋ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ
وَكُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ❋ تَع۪يشُ سَع۪يدًا صَادِقًا بِمُحَبَّت۪ي
207
Beşinci satırdan sonra gelen hâtime‑i kaside: وَجَدّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اَعْن۪ي مُحَمَّدًا ❋ اَنَا عَبْدُ الْقَادِرِ دَامَ عِزّ۪ي وَرِفْعَت۪ي
İşte evvelki beş satırda, beş vecihle ve beş tevâfukla şimdi Hizmet‑i Kur'âniyenin başında bulunanı gösteriyor.
Birinci Vecih
Âhirdeki satırda تَع۪يشُ سَع۪يدًا ismini sarâhatle haber vermekle beraber, maîşet hususunda izzet ve saâdetle geçineceğini haber veriyor. Evet, hocamız, küçüklüğünden beri fakr‑ı hâliyle istiğnâ‑yı tam ile beraber, maîşet hususunda en mes'ûd bir zâttır.
İkinci Vecih
Aynı satırın başında وَكُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِfıkrasıyla o mürîdine diyor ki: “Vaktin Abdülkadirîsi ol.” Bu قَادِر۪ي kelimâtı, hesab‑ı ebcedî ile üçyüz yirmibeş eder. Üstadımızın lakabı “Nursî” olduğu cihetle, “Nursî”nin makam‑ı ebcedîsi üçyüz yirmialtı ediyor. Bir tek fark var. O tek eliftir. Bin mânâsında “elf”e remzeder. Demek bin üçyüz yirmibeşte Şeyh‑i Geylânî’ye mensûb bir zât, Şeyh‑i Geylânî tarzında hakikat‑i Kur'âniyeyi müdafaa etmeye çalışacak. Hakikaten Üstadımız, bin üçyüz yirmialtı senesinde – Hürriyetin ikinci senesi – mücâhede‑i maneviyeye atılmıştır.
Üçüncü Vecih
Onun iki ismi var: “Said”, “Bediüzzaman”. Bu iki ismin mecmûunun makam‑ı ebcedîsi, “ez‑zaman”daki şedde sayılmazsa üçyüz yirmidokuz ediyor. İki (د) bir sayılsa, üçyüz yirmibeş, aynen كُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ ’deki muhâtab o olmasına işâret ediyor, belki delâlet ediyor.
208
Eğer “ez‑zaman”daki okunmayan elif‑lâm sayılsa, kaideten قَادِرِيَّ ’ye dahi bir elif‑lâm dâhil olmak lâzım gelir. Çünkü ta'rif için, muzafun‑ileyh kalktıktan sonra elif‑lâm lâzım gelir, o hâlde dahi müsâvî olurlar.
Dördüncü Vecih
Bu beş satırda Hazret‑i Şeyh, istikbâlde bir mürîdine te'minât veriyor. قُلْ وَلَا تَخَفْ “Korkma, sözlerini söyle” diyor. Sen şark ve garba gideceksin; çok fitnelere ve şerlere girip, umumunda esbâb‑ı âdiyenin fevkınde bir tarz ile kurtularak mahfûz kalacaksın. Evet, bu Hizmet‑i Kur'âniye içindeki zât, hakikaten esâretle şarka gitti. Ve yine acîb bir esâretle Asya’nın garbında ondokuz sene kaldı. Hazret‑i Şeyhin dediği gibi, çok şehirleri gezdi. Mücâhedesi Sözler’ledir.
قُلْ وَلَا تَخَفْ hükmüyle, çekinmeyerek Hazret‑i Şeyhin dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında yirmi fitne ve mehâlik‑i azîmeye düştüğü hâlde, bir hıfz‑ı gaybî ile Hazret‑i Şeyhin dediği gibi mahfûz kalmış. Hem fevkalme'mûl, bir gurbet diyarında fevkalâde inâyete mazhariyeti o dereceye gelmiş ki, bir risale sırf o inâyâtın ta'dâdında yazılmıştır. Hazret‑i Gavs’ın dediği gibi, biz, onun etrafında مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ fıkrasının meâlini gözümüzle görüyoruz.
Beşinci Vecih
Üstadımız kendisi söylüyor ki: “Ben sekiz‑dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahâli, Nakşî tarîkatında ve oraca meşhûr Gavs‑ı Hizan nâmıyla bir zâttan istimdâd ederken, ben akrabama ve umum ahâliye muhâlif olarak “Yâ Gavs‑ı Geylânî!” derdim. Çocukluk itibariyle elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir Fâtiha, sen benim bu şeyimi buldur.” Acîbdir ve yemîn ediyorum ki, bin defa böyle Hazret‑i Şeyh, himmet ve duâsıyla imdâdıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât‑ı Risalet’ten (A.S.M.) sonra Şeyh‑i Geylânî’ye hediye ediliyordu. Ben üç‑dört cihetle Nakşî iken, Kàdirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarîkatla iştigâle ilmin meşguliyeti mâni oluyordu.
209
Sonra bir inâyet‑i İlâhiye imdâdıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret‑i Şeyhin “Fütûhu'l‑Gayb” nâmındaki kitabı hüsn‑ü tesâdüfle elime geçmiş. Yirmisekizinci Mektûb’da beyân edildiği gibi, Hazret‑i Şeyhin himmet ve irşadıyla Eski Said (R.A.) Yeni Said’e inkılâb etmiş. O “Fütûhu'l‑Gayb”ın tefe'ülünde en evvel şu fıkra çıktı:
اَنْتَ ف۪ي دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَب۪يبًا يُدَاو۪ي قَلْبَكَ Yani, “Ey bîçâre! Sen Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de bir âzâ olmak cihetiyle güyâ bir hekimsin, Ehl‑i İslâm’ın manevî hastalıklarını tedâvi ediyorsun. Hâlbuki, en ziyâde hasta sensin. Sen, evvel kendine tabib ara, şifâ bul; sonra başkasının şifâsına çalış.”
İşte o vakit, o tefe'ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi manevî hastalığımı da kat'iyyen anladım. O şeyhime dedim: “Sen tabibim ol.” Elhak, o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyât‑ı cerrâhiye yaptı. “Fütûhu'l‑Gayb” kitabında “Yâ gulâm!” tâbir ettiği bir talebesine pek müdhiş ameliyât‑ı cerrâhiye yapıyor. Ben kendimi o gulâm yerine vaz'ettim. Fakat pek şiddetli hitâb ediyordu: “Eyyühe'l‑münâfık!”, “Ey dinini dünyaya satan riyâkâr!” diye diye yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terkettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyât‑ı cerrâhiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyak ile o mübârek eseri acı tiryâk gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdülillâh, kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı.”
Hocamızın sözü bitti
210
İşte hocamızın bu mâcera‑yı hayatiyesi gösteriyor ki, Hazret‑i Şeyhin müteveccih olduğu ve ehemmiyetle bahsettiği ve istikbâlde gelecek mürîdi bu olmak için kuvvetli bir ihtimaldir. Hazret‑i Şeyhin vefâtından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufu ehl‑i velâyetçe kabûl edilen üç evliyâ‑i azîmenin en a'zamı o Hazret‑i Gavs-ı Geylânî’dir. Ve demiş: اَفَلَتْ شُمُوسُ الْاَوَّل۪ينَ وَشَمْسُنَا ❋ اَبَدًا عَلٰى فَلَكِ الْعُلٰى لَا تَغْرُبُ fıkrasıyla ba'de'l‑memât duâ ve himmetiyle mürîdlerinin arkasında ve önünde bulunmasıyla, böyle hàrika kerâmet‑i acîbe ile meşhûr bir zât, elbette böyle bir zamanda kıymetdâr bir Hizmet‑i Kur'âniye bir mürîdinin vâsıtasıyla olacağını onun görmesi ve göstermesi şe'nindendir. Hazret‑i Şeyhin bahsettiği ehemmiyetli mürîdi ve talebesi ve himâye‑gerdesi olan şahıs; binden sonra, ondördüncü asırda geleceğine bir îmâdır.
Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re'fet, Ali, Ahmed Husrev, Mustafa Efendi, Rüşdü, Lütfi, Şamlı Tevfik, Ahmed Gâlib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mes'ûd, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza(Rahmetullâhi Aleyhim ecmaîn)
211
Şeyh‑i Geylânî’nin Fıkrasıyla Kerâmetkârâne Verdiği Haber‑i Gaybînin Tetimmesidir
اَنَا لِمُر۪يد۪ي fıkrasında مُر۪يد۪ي “Molla Said” kelimesine tam tevâfuk ediyor. Yalnız bir elif fark var. Elif ise, kaide‑i sarfiyece “elfün” okunur. Elfün ise, bindir. Demek bin ikiyüz doksandörtte dünyaya gelecek mürîdi, bu “mürîdî” lafzında muraddır. Çünkü لِمُر۪يد۪ي ’de lâm sayılsa ikiyüz doksandört eder ki, bir tek fark ile Said’in tarih‑i velâdetine tevâfuk eder. Esâs Arabî sayılsa fark yoktur. Lâm’sız مُر۪يد۪ي ise ikiyüz altmışdört eder. “Molla Said” dahi ikiyüz altmış beş eder. “Molla”daki elif bine işâret olduğu için mütebâkisi ikiyüz altmışdört kalır.
Elhâsıl: Şu zamanda dellâl‑ı Kur'ân ve hàdim‑i Furkàn olan o adamın iki ismi ve iki lakabı var. “El‑Kürdî” lakabı ile “Molla Said” ismi, اَنَا لِمُر۪يد۪ي fıkrasında zâhir görünüyor. “Nursî” lakabıyla “Bediüzzaman Said” ismi كُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ fıkrasında âşikâr görünüyor. Hattâ hizmet‑i Kur'âniye’de en mühim bir arkadaşı ve hàlis bir talebesi olan Hulûsi Bey’e لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَع۪يشُ سَع۪يدًا صَادِقًا بِمُحَبَّت۪ي fıkrasında işâret olduğu gibi, diğer bir kısım talebelerine işâretler var.
Risale‑i Nur Talebeleri Nâmına Rüşdü, Husrev
212
Said Kendi Söylüyor
Hazret‑i Şeyh-i Geylânî, Hizmet‑i Kur'âniyeye nazar‑ı dikkati celbetmek ve o Hizmet‑i Kur'âniye, âhirzamanda dağ gibi büyük bir hâdise olduğuna işâret için kerâmetkârâne şu hizmette isti'dâd ve liyâkatimin pek fevkınde bulunması ve fedâkâr, çalışkan kardeşlerimle çalıştığımıza fazilet noktasından değil, belki sebkatiyet noktasından ismimi bir derece göstermesi beni epey zamandır düşündürüyordu. Acaba bunun izhârında manevî bir zarar bana terettüb eder, bir gurur, bir hodfürûşluk getirir diye sekiz‑on senedir tevakkuf ettim. Bugünlerde izhâra bir ihtar hissettim.
Hem kalbime geldi ki: Hazret‑i Şeyh bana bir pâye vermedi. Belki “Said” isminde bir mürîdim mühim bir hizmette bulunacak, fitne ve belâlardan İzn‑i İlâhî ile ve Şeyhin duâsıyla ve himmetiyle mahfûz kalacak.
Hem uzak yerde taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek, sekizyüz sene bir mesâfede görünen, Hizmet‑i Kur'âniyenin şâhikasıdır, yoksa Said gibi karıncalar değil. Mâdem bu kerâmet‑i Gavsiye’yi ilân ve izhârından, Kur'ân şâkirdlerinin ve hizmetkârlarının şevki artıyor, elbette arkalarında Şeyh‑i Geylânî gibi kahramanlar kahramanı zâtlar himmet ve duâlarıyla ve İzn‑i İlâhî ile himâye ettiklerini bilseler, şevk ve gayretleri daha artar.
Elhâsıl: Bunu, kardeşlerimi fazla şevke ve ziyâde gayrete getirmek için izhâr ettim. Eğer kusur etmiş isem, Cenâb‑ı Hak affetsin. اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ
Şu âhirki beyit, (Haşiye‑1)
وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ❋ تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى
213
Said Nursî’yi iki üç vecihle gösterdiği gibi, medâr‑ı imtiyazı olan ihlâsı îmâ ederek ve hizmette ikinci olmak cihetiyle iki farkla مُخْلِصًاkelimesi Hulûsi Beye tevâfukla işâret ediyor. قَادِرِىَّ الْوَقْتِ’de قَادِرkelimesi üç fark ile üçüncü arkadaşı, takdir ve istihsân ile Hulûsi‑i Sânî olan Sabri’ye(Haşiye‑1) tevâfukla işâret ediyor. صَادِقًاkelimesiyle hàrika bir sadâkatle mümtâz dördüncü arkadaşı olan Süleyman’a dört fark ile tevâfuk cihetiyle işâret ediyor. صَادِقًاkelimesindeki tenvin dâhil edilse, hizmet‑i sâdıkanede mümtâz olan Bekir Ağa’ya Bekir Bey ünvânıyla bir fark ile işâret eder. Mâdem bu beyt‑i âhir, bu hey'etin efrâdına bakar, bazılarına sarâhate yakın işâret var; ötekilere ednâ bir îmâ dahi kanâat verir ki, onlar dahi muraddır.
Elhâsıl: Bu dört zât, bu fakirle beraber hizmette sebkat edip Hulûsi ihlâsıyla, Sabri takdiriyle, Süleyman sadâkatiyle, Bekir hizmet ve gayretiyle, hizmet‑i Kur'âniyede bulundular. Hem mertebelerine îmâ sûretinde, bu beyit ihbar ediyor. Elbette denilebilir ki, Hazret‑i Şeyh onları izn‑i İlâhî ile Said’in etrafında görmüş, haber vermiş. Daha sâir arkadaşlara işâretler var.(Haşiye‑2) Şimdi izhâra me'zun olmadığımdan, bana tam görünmüyor. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
214
فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي fıkrasında dahi Hazret‑i Şeyhin (R.A.) muhâtabı şüphesiz “Bediüzzaman Molla Said”dir (R.A.).
Elhâsıl: Şu acîb kasidesinin âhirindeki şu beş beyitte beş kelime, medâr‑ı nazar-ı Şeyh ve mahall‑i hitâb-ı Gavsîdir. Ve o beş kelime ise, لِمُر۪يد۪ي ve مُر۪يد۪ي ve مُنْشِدًا ve قَادِرِيَّ ve سَع۪يدًا lafızlarıdır. Said’in dahi iki lakabı olan “Nursî”, “El‑Kürdî”; iki ismi “Molla Said”, “Bediüzzaman” bu beş kelimede bulunur. Hazret‑i Gavs’ın medâr‑ı teveccüh ve hitâbı olan şu beş kelimesinde, âşikâr bir sûrette, mezkûr iki isim ve lakab, ilm‑i Cifir kaidesinde makam‑ı ebced ile görünmesi şübhe bırakmıyor ki; Hazret‑i Şeyh, kasidesinin âhirinde onunla konuşuyor, ona tesellî verip teşci' ediyor, ﴿وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ sırrıyla muvaffakıyetine te'minât veriyor. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي fıkrasında نَظْم۪ي kelimesi, makam‑ı ebcedîsi bin olup;رِسَالَةُ النُّورِ iki farkla, رَسَائِلُ كِتَابِ النُّورِ ’un – iki medde sayılmazsa ve şedde de lâm sayılsa – makam‑ı ebcedîsi yine bindir. Demek فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasının meâl‑i gaybîsi şudur ki: يَا مُؤَلِّفَ رِسَالَةِ النُّورِ جَاهِدْ بِهَا فَقُلْ وَلَا تَخَفْ yani: “Korkma, sözlerini söyle, neşrine çalış.” وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
215
Amma فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasında şâyân‑ı hayret bir tevâfuk var ki; ilm‑i Cifir kaidesiyle makam‑ı ebcedîsi bin üçyüz otuziki eder. Şu hâlde يَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ meâl‑i gaybîsi, “Yâ Risaletü'n‑Nur ve Sözler sâhibi! Bana bak, gâfil davranma! Bin üçyüz otuzikide mücâhedeye başla; Sözler’i korkma yaz, söyle!” Fi'l‑hakîka Said (R.A.) Hürriyetten sonra az bir zamanda mücâhedesinde tevakkuf etmiş ise, bin üçyüz otuzikide İşârâtü'l‑İ'câz’ı te'lif ile beraber Eski Said’den sıyrılmak niyet edip, Yeni Said sûretinde bütün kuvvetiyle mücâhede‑i maneviyeye başlayıp, iki‑üç sene sonra da Dâru'l‑Hikmet-i İslâmiye’de bir‑iki sene Hazret‑i Gavs-ı Geylânî’nin şu vasiyetini ve emrini imtisal ederek envâr‑ı Kur'âniyeyi neşretmiş. Lillâhi'l‑Hamd, şimdiye kadar devam ediyor.
Bu şâyân‑ı hayret fıkrada cây‑i dikkat şu nokta var ki; Hazret‑i Gavs, doğrudan doğruya altıncı asırdan şu asrımıza bakıyor. O altıncı asrın âhirlerinde Hülâgu felâketi gibi fecî, dehşetli meşhûr fitnenin çok elîm ve fecî ve kubûrdaki emvâtı ağlattıracak derecede dehşetli bir nev'i, şu ondördüncü asırda bulunuyor. Bu iki asır birbirine tevâfuk ediyor ki, Hazret‑i Şeyh ondan buna bakıyor.
Risale‑i Nur Talebeleri Nâmına Re'fet, Husrev, Hâfız Ali, Sabri
216
Şu Kerâmet‑i Gavsiye Münâsebetiyle “üç Nokta” Beyân Edilecek
Birinci Nokta
Hazret‑i Gavs’ın kasidesinin başında bu beş satırdan evvel; acîb, pek garîb, çok belîğ, nâzdârâne tahdîs‑i ni'met sûretinde bir da'vâ‑yı iftiharkârâne ifâde eden iki sahifelik kasidesindeki hàrika da'vâsına delil olarak, bir kerâmet‑i bâhireyi, âdeta mu'cizeye yakın bir hàrikayı göstermek lâzım geliyordu. İşte o akılları hayrette bırakan mertebeye lâyık olduğunu gösterir bir kerâmet izhâr etti ki, sekizyüz sene bir mesâfede Cenâb‑ı Hakk’ın izniyle, i'lâmıyla zamanımızı tafsilâtıyla görür tarzında, bizim gibi âciz, zaîf talebelerine ders verip teşvik eder. İşte Hazret‑i Gavs’ın da'vâsına bu ihbar‑ı gaybîsi en bâhir bürhân olduğu gibi, Risale‑i Nurun eczâlarının hakkâniyet ve ulviyetine bir hüccet‑i kàtıa hükmündedir. Evet, Hazret‑i Şeyh, bu kasidesiyle Sözler’in hakkâniyetini imza ediyor.
İkinci Nokta
Ehl‑i tarîkat ve hakikatçe müttefekun‑aleyh bir esâs var ki: Tarîk‑ı Hakta sülûk eden bir insan, nefs‑i emmâresinin enâniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki: Nazarını nefsinden kaldırıp, şeyhine hasr‑ı nazar ede ede, tâ fenâ fişşeyh hükmüne gelir. “Ben” dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur ve hâkezâ‥ tâ fenâ firresûl, fenâ fillâha kadar gider.
Meselâ: Nasıl ki, gayet fedâkâr ve sâdık bir hizmetkâr, bir yâver, efendisinin hissiyatıyla güyâ kendisi kendisinin efendisidir ve pâdişahıdır gibi konuşur, “Ben böyle istiyorum” der; yani “Benim seyyidim, üstadım, sultanım böyle istiyor.” Çünkü kendini unutmuş, yalnız onu düşünüyor, “Böyle emrediyor” der.
Öyle de, Gavs‑ı Geylânî, o hàrika kasidesinin tazammun ettiği ezvâk‑ı fevkalâde, Hazret‑i Şeyhin, sırr‑ı azîm-i Ehl-i Beyt’in irsiyetiyle Âl‑i Beyt’in şahs‑ı manevîsinin makamı noktasında ve Zât‑ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın verasetiyle Hakikat‑i Muhammediye’sinde (A.S.M.) kendini gördüğü gibi, fenâ‑yı mutlak ile Cenâb‑ı Hakk’ın tecellî‑i zâtîsine mazhariyet noktasında, kasidesinde o sözleri söylemiş. Onun gibi olmayan ve o makama yetişmeyen onu söyleyemez; söylese mes'ûldür.
217
Hazret‑i Şeyh, veraset‑i mutlaka noktasında, Resûl‑i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın kadem‑i mübârekini omuzunda gördüğü için, kendi kademini evliyânın omuzuna o sırdan bırakıyor. Kasidesinde zâhir görünen, temeddüh ve iftihar değil, belki tahdîs‑i ni'met ve àlî bir şükürdür. Yalnız bu kadar var ki, muhibbiyet makamı olan makam‑ı niyâzdan mahbûbiyet makamı olan nâzdârlık makamına çıkmış. Yani tarîk‑ı acz ve fakrdan, meşreb‑i aşk ve istiğraka girmiş ve kendine olan niam‑ı azîme-i İlâhiye’yi yâdedip, bihakkın müftehirâne şükretmiştir.
Üçüncü Nokta
Kerâmet, mu'cize gibi Cenâb‑ı Hakk’ın fiilidir, hediyesidir, ihsânıdır ve ikramıdır; beşerin fiili değildir. O kerâmete mazhar olan zât ise, bazen biliyor, bazen bilmiyor. – vukû'undan sonra bilir – Kerâmete mazhariyetini kable'l‑vukû' bilen ve ikram‑ı İlâhîye ihtiyarıyla tevfik‑i hareket eden kısım; eğer enâniyetten bütün bütün tecerrüd etmiş ise ve Hazret‑i Gavs gibi kudsiyet kesbetmiş ise, Cenâb‑ı Hakk’ın izniyle, o kerâmetin her tarafını bilerek kendisi sâhib çıkar, bilir ve bildirir. Fakat bununla beraber, mâdem o kerâmet ikramdır; bütün tafsilâtıyla kerâmet sâhibine de meşhûd olmak lâzım değildir.
218
Bu sırra binâen; Hazret‑i Şeyh: İ'lâm‑ı Rabbânî ve İzn‑i İlâhî ile bu asrı görmüş ve Hizmet‑i Kur'âniyenin etrafında bizleri müşâhede edip nazar‑ı şefkatiyle bakmış. O beş satır, sırf bir kerâmet ve intak‑ı bilhak ve bir ikram‑ı İlâhî ve veraset‑i Nebeviye itibariyle zuhûr ettiğinden, mu'cizevâri, kudret‑i beşer fevkınde bir şekil almış. Sun'î, irâde‑i şeyh ile olduğu değildir. Çünkü intaktır. Rûh‑u kudsîsi hissetmiş, görmüş. İrâde ve ihtiyar yetişemiyor. Akıl ise rûhun harekâtını ihâta edemez. Lisân, ne kadar aklın dekàik‑ı tasavvurâtının tercümesinde âciz ise, ihtiyar dahi rûhun dekàik‑ı harekâtının derkinde o derece âcizdir.
Hazret‑i Gavs, o derece yüksek bir mertebeye mâlik ve o derece hàrika bir kerâmete mazhardır ki, kâfirlerin bir kısmı demiş: “Biz İslâmiyeti kabûl edemiyoruz; fakat Abdülkadir‑i Geylânî’yi de inkâr edemiyoruz.” Hem evliyâyı inkâr eden Vehhâbînin müfrit kısmı dahi Hazret‑i Şeyhi inkâr edemiyorlar. Evliyâ onun derece‑i celâletine yetişmediği, bütün ehl‑i tarîkatça teslîm edilmiştir.
İşte böyle güneş gibi bir mu'cize‑i Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), yüksek ve sönmez bir bârika‑i İslâmiyet olan bir zât‑ı nurânînin, gayb‑âşinâ nazarıyla asrımızı görüp, böyle bir kerâmet izhârıyla tesellî verip teşci' etmek şe'nindendir.
Acaba hiç mümkün müdür ki, “Sultanü'l‑Evliyâ” makamını ihrâz etmiş ve hamiyet‑i İslâmiye ile zamanındaki pâdişahları titretmiş ve kuvve‑i kudsiye ile mâzi ve müstakbeli hazır gibi İzn‑i İlâhî ile görmüş ve memâtında dahi hayatındaki gibi dâimî tasarrufu bulunduğu tasdik edilmiş olan bir kahraman‑ı velâyet, bu asrımıza ve bu asır içindeki kemâl‑i acz ve za'f ile Kur'ânın hizmetinde çalışan ve insafsız düşmanların hücumuna ma'rûz ve tesellî ve te'mine muhtaç bîçâre, Kur'ânın hàdimlerine ve talebelerine lâkayd kalabilir mi? Hiç mümkün müdür ki, bizimle münâsebetdâr olmasın? Sekiz, dokuz, belki onbeş kuvvetli delilden kat'‑ı nazar, ednâ bir işâret kelâmında bulunsa, bize baktığına delâlet eder; hafî bir işâret etse kâfîdir. Çünkü, makam iktiza ediyor, mutâbık‑ı muktezâ-yı hâldir ve münâsebet kavîdir.
219
Ey benimle beraber Hazret‑i Şeyhin teveccüh ve duâsına mazhar kardeşlerim! Şu Üstadımız, bizi istikbâlde adem zulümâtı içinde düşünüp bizimle meşgul olurken, biz o mâzide mevcûd ve nur perdeleri içinde Üstadımızı ve Üstadımızın üstadı ve ceddi olan Fahrü'l‑Âlemîn Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin teveccühlerinden gaflet etmek, onlara istinâd etmemek lâyık mıdır? Mâdem onlar bizi düşünüyorlar; biz de bütün kuvvet ve rûhumuzla onlara i'timâd edip ve emirlerine bilâ‑kayd u şart itâat etmeliyiz.
Ehl‑i dünyanın telsiz, telgraf ve telefonları şarktan garba gittiği gibi, işte ehl‑i hakikatin de mâziden, dokuzyüz sene mesâfe‑i azîmeden müstakbele böyle manevî telefonları işleyebilir ve manevî teleskopları görebilir. Ma'lûmdur ki zaîf emâreler, ictimâ' ettikçe kuvvet bulur, delil hükmüne geçer. İncecik ipler, ictimâ' ettikçe kopmaz halat olur. Küllî, umumî kayıdlar, ictimâ' ettikçe hususiyet peydâ edip taayyün eder. Bu sırra binâen, Hazret‑i Şeyhin bu beş satırında sekiz‑dokuz kuvvetli işâretin ictimâ'ında hiç şek ve şübhe bırakmadı ki: Hazret‑i Şeyh, şimdiki Kur'ân‑ı Hakîm’in şâkirdlerine biiznillâh üstadlık ediyor; bihavlillâh şefkati altında himâye ediyor.
Cem'‑i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet
İle üç sütun üzerinde durur.
Râyet‑i ulviyet-i Şeyh-i hakkànîdir hitâb‑ı Abdülkadir.