190
Birinci Kerâmet‑i Aleviye
Cây‑i dikkat Şu acîb lem'anın ehemmiyeti üç noktadan geliyor:
Birincisi ve en mühimmi: Gizli kalmış, gaybı, mühim bir mu'cize‑i Ahmediye’yi (A.S.M) (Hâşiye) beyân eder ki; cevâmiü'l‑kelim nev'inden iki cümleden ibaret bir hadîs‑i şerîf iki sahife kadar hakàik‑ı tarihiyeyi ve iki devlet‑i azîme-i İslâmiye’nin hâtimelerini ifâde ediyor.
İkincisi: Kerâmât‑ı evliyâ hak olduğuna kat'î bir bürhân gösteren Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın lâtin hurûfunun kabûlünü tam tarihiyle ve tarz‑ı tatbikini iki kelime ile göstermesidir.
Üçüncüsü: Risale‑i Nur şâkirdlerine ve nâşirlerine karşı Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın irşadkârâne ve teveccühkârâne bakması ve işâret etmesidir.
On Sekizinci Lem'a
﴿﷽﴾
Hazret‑i Gavs-ı A'zam Şeyh-i Geylânî’nin (R.A) sarâhat derecesindeki kerâmet‑i gaybiyesini te'yid ve takviye eden Hazret‑i Esedullâhü'l-Gâlib Ali İbn-i Ebî Tâlib Radıyallahu Anhu ve Kerremallâhu Vechehu, kaside‑i Ercûze-i meşhûresinde aynen ihbarât‑ı gavsiyeyi tasdik edip işâret ediyor.
191
Mecmuatü'l‑Ahzâb’ın (582)inci sahifesinden (597)inci sahifesine kadar o Ercûzedir. O Ercûze’nin mevzu'u ve içindeki maksad‑ı aslî; İsm‑i A'zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyân etmek, hem o münâsebetle istikbâldeki bir kısım umûr‑u gaybiyeye ve te'sis‑i İslâmiyet’te bir kısım mücâhedâtına işâret etmektir.
Evet Hazret‑i İmâm (R.A) üstadı olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm’dan aldığı dersin bir kısmını işârî bir sûrette zikir ediyor. Feth‑i hayber’deki hem mu'cize‑i Nebeviye hem kerâmet‑i Aleviye olan hàrika vâkıayı bahis ettiği gibi, te'sis‑i İslâmiyet’e temâs eden mühim noktaları da bahsediyor. Sonra istikbâle bakıyor.
Peygamber‑i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’dan aldığı dersle, bir kısım Arabın ona karşı isyanlarından hiddet ederek demiş:
فِى عِلْمِ تِسْعِينَ حِسَابِ الْفَارِسِى ❋ مِنْ بَعْدِ قَرْنٍ تَاسِعِ الْمَعَاصِى
سَتَظْهُرُ الْفُرْسُ عَلَى الْاَعْرَابِ ❋ تَقْتُلُهُمْ كَقَتْلَةِ الدَّوَابِ
تَكُونُ مَبْدَاُ فِتَنِ عَوَابِسِ ❋ مُظْلِمَةٌ كَظُلْمَةِ الْحَنَادِسِ
Yani: Dokuz karn sonra فرس yani, akvâm‑ı şarkıye Arab üzerine hücum edecek. Galebe edip, hayvan gibi Arabı kesecek. Öyle müdhiş fitneler, karanlıklı musîbetler ki, en karanlıklı gecelerden daha ziyâde karanlık olacak.
192
İşte Hazret‑i Ali’nin (R.A) bir kerâmet‑i bâhiresi ki; kendinden beş yüz sene sonra gelen ve Arab devlet‑i Abbâsiyesini mahv eden ve hadsiz kütüb‑ü İslâmiyeyi nehr‑i fırata döken ve Arabı gayet zâlimâne katl eden Hülâgu vak'a‑i meşhûresini haber veriyor. Çünkü meşhûr olan karn, kırk sene değil, o zaman ıstılahınca ağleb‑i ömür olan altmış seneden ibarettir. Çünkü bir devir, altmış senede değişir. Bu sûretle İmâm‑ı Ali’nin (R.A) hicretten otuz sene sonra Kûfe’de yazdığı bu Ercüze’deki dokuz def'a altmış, otuza ilâve edilse beş yüz yetmiş (570) oluyor ki; Cengiz’in ve Hülâgu’nun hücum ve tahribât zamanıdır.
Sonra Hazret‑i Cebrâil’in Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâm huzur‑u Nebevî’de getirip Hazret‑i Ali’ye (R.A) Sekîne nâmıyla bir sahifede yazılı İsm‑i A'zam, Hazret‑i Ali’nin (R.A) kucağına düşmüş. Hazret‑i Ali (R.A) diyor: Ben Cebrâil’in şahsını yalnız alâimü's‑semâ sûretinde gördüm, sesini işittim, sahifeyi aldım, bu isimleri içinde buldum; diyerek bu İsm‑i A'zam’dan bahis ile, bazı hâdisâtı zikirden sonra tahdîs‑i ni'met sûretinde diyor ki:فَكُلُّ مَعْنًا مِنْ عُلُومٍ فَاخِرَةٍ ❋ مِنْ مَبْدَاِ الدُّنْيَا لِيَوْمِ الْاٰخِرَةِقَدْ صَارَ كَشْفًا عِنْدَنَا عَيَانًا ❋ فَكُلُّ ذِى شَكٍّ غَدَا مُهَانًا
Yani: Evvel‑i dünyadan kıyâmete kadar ulûm esrâr‑ı mühimme bize şühûd derecesinde inkişaf etmiş. Kim ne isterse sorsun! Sözümüze şübhe edenler zelîl olur.
Sonra yine İsm‑i A'zam içinde bulunan o altı Esmâ‑i Hüsnâ’dan bahis edip, birden bire aynen Gavs‑ı Geylânî’nin ihbar‑ı gaybîsi gibi, Hülâgu asrından bu asrımıza bakıyor. İkinci bir kerâmet‑i gaybiye’yi izhâr ediyor ve diyor ki:اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا (Hâşiye) ❋ بِتَّ بِهَا الْاَم۪يرُ وَالْفَق۪يرَا
193
Yani: On dördüncü asr‑ı Muhammedî’de (A.S.M) bin üç yüz kırk dokuz (1349) ve rûmîce bin üç yüz kırk yedide (1347) Arabî hurûfunu terk edip, ecnebî ve acemî hurûfuna İslâm içinde başlanacak. Hem umum, hem fakir ve zengin, emîr ve işçi, çoluk ve çocuk gece dersleriyle o hurûfu cebren öğrenecekler. Çünkü bir nüshada بَاتَ ’dir. بَاتَ ise gece çalışmasıdır. بِتَّ ise kat'î ve cebri ifâde ediyor. اَحْرُفُ عُجْمٍ fıkrasındaki عُجْمٍ ise o zamanın ıstılahınca Arabın gayrı lâtince ve frengî hurûf demektir.
Sonra diyor:فَمَنْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ يُعِينَهُ اَتْحَفَهُ بِهٰذِهِ السَّكِينَةِ
Yani: Kim inâyet‑i İlâhiye’ye mazhar ise, Hazret‑i Cebrâil’in tâbiriyle bu Sekîne‑i kudsiye olan İsm‑i A'zamı Cenâb‑ı Hak ona hediye eder. Onunla o zamanın şer ve fitnelerinden kurtarır.
Bu sözden dört sahife evvel ona demiş:فَكُلُّ مَنْ لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ ❋ كَانَ لَهُ فِى الْجِيدِ كَالْقِلَادَةِ
Yani: Kim saâdete mazhar ise; saîd ise şakì değilse, o İsm‑i A'zam onun boynunda mübârek bir gerdânlık hükmünde bir nüsha olur. Sonra diyor:ثُمَّ اعْلَمُوا مَعَاشِرَ الْاِخْوَانِ ❋ اَنَّ غُوَاتَ اٰخِرِ الزَّمَانِهُمْ عُلَمَاءُ ذَوَّقُوا اَفْوَاهَهُمْ ❋ ثُمَّ انْثَنُوْا وَاتَّبَعُوا اَهْوَائَهُمْ
Yani: O bid'alar ve acemî ve ecnebî hurûfun intişarı zamanı olan o âhirzamanın fenâ adamları, bir kısım ulemâü's‑sû'dur ki; hırs sebebiyle batınlarını haramla doldurmak için, bid'alara yardım ve fetvâ verenlerdir.
194
Sonra bir kısım ulemâü's‑sû'u tokatlamak içinde, birisiyle konuşuyor. Der:فَاسْئَلْ لِمَوْلَاكَ الْعَظِيمِ الشَّانِ ❋ يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِبِاَنْ يَقِيكَ شَرَّ تِلْكَ الْفِتْنَةِ ❋ وَشَرَّ كُلِّ كُرْبَةٍ وَمِحْنَةٍ
Yani: Ya o zamana yetişen ve âlemlerden olan insan! Cenâb‑ı Haktan o fitnenin şerrinden muhâfaza için sana ders verdiğim İsm‑i A'zam ile duâ et!
فَاِنَّمَا نَحْنُ عَلَى التَّحْقِيقِ ❋ غَوْثٌ لِكُلِّ كُرْبَةٍ وَضِيقٍ
Yani: Biz Âl‑i Beyt’ten her kürbet ve şiddet zamanında birer gavs çıkıp imdâd ediyoruz.
Esedullâhü'l‑Gâlib Hazret-i Ali İbn-i Ebî Tâlib Kerremallâhu Vechehu, ihbarât‑ı gaybiyeye ait şu kasidesinin bir kısmında Risale‑i Nur şâkirdlerine, bilhassa baktığına müteaddid emâreler var. O da Gavs‑ı Geylânî gibi, Risale‑i Nur’un makbûliyetini imza ediyor ve alkışlıyor.
Birinci Emâre
Lâtin hurûfunun İslâmlar içinde cebren kabûl ettirildiğini teessüfle bahis edip ve ulemâü's‑sû'u tokatladığı yerde, birden bire birisiyle irşadkârâne konuşuyor. Ve diyor ki:
يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ
Sana verdiğim ders ile hıfz duâsını et!
İşte bu مُدْرِك aynen Hazret‑i Gavs’ın kaside‑i meşhûresinde مريدى dediği adamın aynıdır. Çünkü ikisi de aynı fitneden bahis edip, umum içinde hususî bir adama iltifat gösteriyorlar. Kaside‑i Gavsiye’de مريدى ilm‑i cifir ve on yedi emâre ile “Molla Said” hem “el‑Kürdî” olduğu tahakkuk etmiş.
195
Risale‑i Nur’un bir vâsıta‑i neşri olan Üstadımızın hem ismî, hem lakabı (mürîdi) lafzında olduğu gibi, aynen Hazret‑i Ali’nin (R.A) يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ (Hâşiye) ilm‑i cifirle ve hesab‑ı ebcedle aynen hem “Molla Said”, hem “el‑Kürdî” oluyor. Her birisi iki yüz altmış beş ediyor. (Müdriken) üstündeki tenvin vakıfta elife inkılâb ettiği için (elfün) oluyor. (Müdriken) lafzı mimsiz yukarıdan okunmasıyla Kürd olduğu gibi, (ez‑zaman) lafzı da Bediüzzaman’ın bir parçasını okumakla bu emâreyi letâfetlendiriyor. Demek o zamana yetişenlerin arasında ve Hazret‑i Ali’nin (R.A) hitâbına mazhar çok efrâd içinde, Risale‑i Nur nâşirine hususî bir iltifatı var.
İkinci Emâre
Hazret‑i Ali (R.A) hırs ve tama' yolunda bid'alara tâbi olan bir kısım ulemâü's‑sû'u tokatladığı vakit, ulemâ içinde birisiyle merhametkârâne konuşmağa başladı. Üstadımızı bilenlere ma'lûmdur ki: Ankara rüesâsı İstanbul’da onun İngilizlere karşı mücâhedâtını takdir ederek onu istediler. Ankara’ya gitti. Van’da Medresetü'z‑Zehrâ nâmında kendi dâru'l‑fünûnuna yüz elli bin banknot iki yüz meb'ûstan yüz altmış üçünün imzasıyla i'tâsı kararlaştırılan lâyiha‑i kanuniye kabûl edilmekle beraber, Şeyh Sinûsî makamında vilâyât‑ı şarkıye vâiz‑i umumîliği ve hem dâru'l‑hikmet’in a'zâları orada diyânet riyâsetinin a'zâları olmakla, o da içinde bulunmakla beraber meb'ûs olmak ve daha ne isterse yapılacak diye teklif ettikleri hâlde; sırf sünnet‑i seniye’ye muhâlif hareket etmemek için o teklifleri kabûl etmeyip, şimdi yirmi beş sene işkenceli bir esâreti kabûl eden Üstadımıza elbette Hazret‑i Ali’nin (R.A) ulemâü's‑sû'a hiddet ettiği zaman ona karşı hususî iltifatı olacak ve o manevî mecliste onu okşayacak. Onun için bu hâl bir emâredir ki; Hazret‑i Ali (R.A) Hazret‑i Gavs-ı Geylânî (R.A) gibi umum muhâtabları içinde bu Risale‑i Nur’un bir vâsıtası olan hocamıza işâreten iltifat ediyor.
196
نَحْنُ عَلَى التَّحْقِيقِ غَوْثٌ لِكُلِّ كُرْبَةٍfıkrasında “gavs” lafzıyla Gavs‑ı Geylânî’nin (R.A) mürîdine şefkatle bakmasına Hazret‑i Ali’nin (R.A) baktığını îmâ ediyor.
Üçüncü Emâre
Ulemâ bahsinin evvelki satırında diyor:
فَمَنْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ يُعِينَهُ (Hâşiye‑1) اَتْحَفَهُ بِهٰذِهِ السَّكِينَةِ (Hâşiye‑2)
197
İsm‑i A'zam bahsindeفَكُلُّ مَنْ لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ ❋ كَانَ لَهُ فِى الْجِيدِ كَالْقِلَادَةِ
Yani: Kim inâyete ve saâdete mazhar ise, o âhir zaman fitnelerinden bu altı ismî verdiğim ders tarzında vird edenler mahfûz kalır. Hazret‑i Ali (R.A) hurûf‑u ecnebiyeyi İslâmlar içinde cebren kabûl ettirmek hâdisesi ile ulemâü's‑sû'un bid'alara yardımlarından teessüfle bahis edip, o iki hâdise ortasında irşadkârâne bazılarından bahis ediyor ki; o Sekîne olan İsm‑i A'zam’la ecnebî hurûfuna karşı mukàbele ediyor ve hem ulemâü's‑sû'a muhâlefet ediyor.
İşte bu zamanda o adamlar Risale‑i Nur şâkirdleri ve nâşirleri oldukları şüphesizdir. Çünkü onlardır ki; hatt‑ı Kur'ân’ı muhâfaza ediyorlar ve bid'akâr bir kısım ulemâlara karşı da mukâvemet ediyorlar.
Evet biz Hocamızdan anlamışız ki: On üç sene evvel Hazret‑i Ali’nin (R.A) bu kasidesinin sırrını bilmeden yedi sene evvel bu altı ismî İmâm‑ı Gazâlî’den ders alarak ve kendine dâima vird ederek, bütün evrâdları tebeddül ve tahavvül ettiği hâlde, bu Sekîne tâbir edilen altı isme Hazret‑i Ali’nin (R.A) verdiği ders tarzında mütemâdiyen terk etmeden devam etmiş. Bu tarzda devam edenleri işitmemişiz.
Hem hilâf‑ı âdet bir tarzda yirmi sene zarfında yirmi fitne‑i azîmeye düştüğü gibi ve te'sirli bir sûrette hayat‑ı ictimâiye-i İslâmiyeye karıştığı hâlde hàrika bir mahfûziyet altında olduğunu gözümüzle gördüğümüzden, Hazret‑i Ali’nin (R.A) âhirzamandaki hitâb ettiği dostları içinde bilhassa ona rû‑yi iltifatı olduğunu hissediyoruz.
198
Hem لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ lafzıyla yani saîd olmak ve ilmen bahsine muttasıl birisine inâyete mazhar olduğunu ve يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ fıkrası hesab‑ı ebcedle on üçüncü asrı gösterip, o asırda dünyaya gelen ulemâdan Said (R.A) isminde birisine latîfâne bir îmâ, bu emâreyi zînetlendiriyor. (Hâşiye)
Dördüncü Emâre
Hazret‑i Gavs-ı Geylânî fitne‑i âhirzamanda sünnet‑i seniye’yi ve esrâr‑ı Kur'âniye’yi muhâfazaya ve neşire çalışan bir mürîdine on beş emâre ile iltifat eder ve onunla konuşursa, elbette İslâmiyetin te'sisinde “Esedullâh” ünvânını alan ve ulûm‑u esrâriyede اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِىٌّ بَابُهَا hadîsine mazhar bulunan ve kerâmât‑ı hàrika ile iştihâr eden ve Vehhâbîlerin ecdâdı olan Haricîleri kılınçtan geçiren ve Gavs‑ı A'zam’ın ceddi ve üstadı olan Hazret‑i Ali (R.A) elbette Âl‑i Beyt’e bir cihette düşman olan Vehhâbîlerin Haremeyn‑i Şerîfeyn’i istilâsı hengâmında ve Haricîlerden daha berbat bir tarzda sünnet‑i seniye’ye muhâlefet eden bir kısım ulemâü's‑sû' ve zalemelerin istilâsı zamanında, Risale‑i Nur vâsıtasıyla Risale‑i Nur şâkirdleri bütün kuvvetleriyle sünnet‑i seniye’nin muhâfazasına ve Âl‑i Beyt’in hürmetine ve meveddetine çalışmaları ve o müdhiş mehâlike karşı sarsılmadıkları hâlde, imdâd‑ı rûhâniye ve kuvve‑i maneviyenin takviyesine pek çok muhtaç oldukları bir zamanda, o ulûm‑u evvelîn ve âhirîni bildiğini müftehirâne iddia eden Hazret‑i Ali (R.A) mümkin mıdır ki, evlâdından olan Gavs‑ı Geylânî’den (R.A) geri kalsın, şecâat‑i haydarânesiyle Risalei'n‑Nur şâkirdlerinin imdâdına yetişmesin? elbette bu sûretle yetişir ve yetişti.
199
Ma'lûmdur ki; meselâ umum bir cemâat içinde biri hareket etse, biri dese: “ey insan bana bak!” O “insan” lafz‑ı umumiyesinde karîne‑i hâl ile, o muayyen adama hitâbdır. Mâdem muktezâ‑yı hâl ve karîne‑i hâl ile Hazret‑i Ali’nin (R.A) umum muhâtabları içinde en ziyâde muhtaç ve en ziyâde Hazret‑i Ali’nin (R.A) maksadı lehinde hareket eden, Risale‑i Nur şâkirdleridir. Elbette o zât istikbâle bakıp ve يَا اَيُّهَا الْاِخْوَان tâbiri ile konuştuğu cemâat içinde en ziyâde müteharrik ve kuvve‑i maneviyenin takviyesine muhtaç olanlara hususiyetle bakar.
Beşinci Emâre
Ecnebî hurûfâtını ehl‑i İslâm’ın en mühim hükûmeti resmî bir sûrette kabûl ve neşir ve cebir ettiği hâlde, Risale‑i Nur şâkirdleri bütün kuvvetleriyle hatt‑ı Kur'ânîyi hàrika bir sûrette neşir ve ta'mîm ile muhâfazasına çalıştıkları bir zamanda, Hazret‑i Ali (R.A) tarihiyle ondan haber vermekle gaybı kerâmâtı beyân ettiği yerde ulemâ içinde birisine iltifat gösteriyor. Elbette bu iltifatın gerçi çok efrâdı olabilir. Fakat bu karîne‑i hâl gösteriyor ki; Risale‑i Nur şâkirdleri bir hususiyet kesb etmiş ki, Hazret‑i Ali (R.A) iltifatıyla Risale‑i Nur’u alkışlıyor.
Altıncı Emâre
Kuvvetlidir fakat yazamayız.
Yedinci Emâre
Zâhirdir fakat gösteremiyoruz.
Elhâsıl
Hazret‑i Ali Kerremallâhu Vechehu ecnebî hurûfuna karşı şiddetli teessüf ve hiddet ettiği ve bid'aya tarafdârlık eden bir kısım ulemâü's‑sû'a karşı şiddetli nefret ve hiddet ettiği yerde, irşadkârâne bazılarla konuşuyor. Ve Hazret‑i Cibrîl’in tâbiriyle “Sekîne” ismî verilen ve İsm‑i A'zam sandukçası olan esmâ‑i sitte’ye devam edeni irşad ediyor, taltif ediyor.
İşte o esmâ‑i sittenin devamından tereşşuh eden ve o esmânın lemeâtı olan Risale‑i Nur ve o Risale‑i Nur kendi şâkirdleriyle lâekall yüzer kalemle yüz parça Risale‑i Nur’un eczâlarıyla ve intişar eden yirmi bin nüshasıyla lâekall yüz bin adamı hurûf‑u Kur'âniye lehine ve sünnet‑i seniye’ye ittibâ'a ve îmânlarının takviyesine ve Hazret‑i Ali’nin (R.A) hiddet ettiği iki cereyana karşı tamamıyla mukâvemet ettiklerinden, elbette Hazret‑i Ali’nin (R.A) يَا اَيُّهَا الْاِخْوَانِ tâbir ettiği ihvânları içinde hususî bir sûrette onlara bakıyor.
200
Evet Hazret‑i Ali’nin (R.A) bu zâhir kerâmât‑ı gaybiyesi Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın irşadıyla olduğu için, başka şekilde bir mu'cize‑i peygamberiye (A.S.M) olduğu münâsebetiyle, aynı kerâmet‑i gavsiye ve işârât‑ı hàrika-i Aleviye gibi beşinci asırla, on dördüncü asrın fitnelerine işâret eden ve gizli kalıp mânâsı anlaşılmayan bir mu'cize‑i gaybiye-i Nebeviye’yi beyân etmeğe münâsebet geliyor. Şöyle ki:
Hadîs‑i sahîhte vardır ki, resûl‑i ekrem (A.S.M) fermân etmiş:
اِنِ اسْتَقَامَتْ اُمَّتِى فَلَهُمْ يَوْمٌ وَاِلَّا فَنِصْفُ يَوْمٍ
(Ev kemâ kàl) şu hadîs‑i şerîfe her nasılsa kıyâmete işâret sûretinde mânâ verilmiş; mu'cize‑i Nebeviye gizlenmiş, anlaşılmamış. Hem Şeyh‑i Geylânî (R.A), hem Hazret‑i Ali’nin (R.A) irşad‑ı Nebevî ile, beşinci ve altıncı ve on dördüncü asırların fitnelerinden kerâmetkârâne bahisleri gösteriyor ki; bu hadîs‑i şerîf onların bu zamana bakmak için bir teleskoplarıdır ki, bu iki asıra bakıyorlar.
201
Evet hadîste “yevm” tâbiri, ﴿اِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ﴾ âyetinin delâletiyle bin seneden ibarettir. Hilâfet‑i İslâmiye ve hükûmet‑i Arabiye, hadîs mûcibince tam istikametle gitmediği için, tam nısf‑ı yevm olan beş yüz küsûr senede (Hâşiye) Hülâgu hücumuyla hâtime verildi. Üç dört asır zaman‑ı fetretten sonra ﴿يَأْتِى اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ﴾ âyetinin sırrına mazhar olan Osmanlı âdil pâdişahları, hadîs‑i şerîfteki istikameti yerine getirmeğe çalıştıklarından, hadîsin hükmüyle ümmet için bin sene hilâfet‑i İslâmiyeyi ve şer'‑i şerîf üzerinde giden hükûmetin idâmesine vâsıta oldular. Hadîsin ikinci ciheti ki, فَلَهُمْ يَوْمٌ ’de tahakkuk ediyor.
Ve İstanbul’un fethinde takriben yirmi sene evvel yine hilâfet‑i İslâmiyeye zemin ihzar ve tam umum âlem‑i İslâm’ın merkez‑i hükûmeti olacak bir vaziyet almağa ve müjde ve senâ‑i Nebevîye mazhar olan Sultan Fâtih’in vâsıtasıyla İstanbul’un fethi tarihinden fetret zamanını tayy edip Abbâsîler nereden bırakmışlarsa oradan başlayarak âlem‑i İslâm’ın bil'istihkak başına geçtiler. Yine hadîs‑i şerîfin hükmüyle eğer istikametle gitse bin seneden ibaret olan bir gün, yoksa yarım gün devam edecek. İşte aynen Abbâsîler gibi tam yarım gün yani beş yüz sene devam etti.
Bu mu'cize‑i Nebeviye pek parlak bir sûrette tezâhür ediyor. İşte hilâfet‑i Arabiye tam istikamete mazhar olmadığından yalnız yarım günü aldı. Osmanlı devleti dahi tek başıyla âhirlerinde ecnebîlerin ve münâfıkların müdâhaleleri yüzünden tam istikameti muhâfaza edemediği için o da yarım gün olan beş yüz seneyi aldı. Bu iki kardaş olan iki unsurun ittihâdlarından tam istikamete mazhariyet sırrı vardır ki, bin sene olan bir günü tamam aldılar.
202
Suâl:
Rüya‑yı sâdıka vâsıtasıyla veya hakîki keşf cihetiyle Hazret‑i Ali (R.A) ve Gavs‑ı A'zam (R.A) gibi zevât‑ı kudsiye cüz'î işlere dair âmî adamlarla da temâs edebilirler ve bazı şeyleri haber veriyorlar. Nedendir ki; bunların bir işâret‑i gaybiyelerini gayet ehemmiyetle bin keşf ve binler rüya‑yı sâdıka kadar tutuyorsunuz, ehemmiyet veriyorsunuz?
Elcevab:
Sekiz yüz ve bin üç yüz sene mesâfede, veraset‑i nübüvvet makamında âlem‑i İslâm’ın istikbâlî nokta‑i nazarında küllî bir nazara o uzun mesâfede görünen hâdisâtın elbette çok ehemmiyeti olacak, dağ gibi bir büyüklüğü olacak ki; o uzun mesâfede ve o küllî nazarda âlem‑i İslâm’ın menfaati nokta‑i nazarında uzaktan görünsün ve ona dikkat edilsin ve vücûda gelmeden evvel ondan haber verilsin. Rüya‑yı sâdıka ve keşf ise cüz'î ve hususîdir ve vücûda geldikten sonra yakından bakmaktır. Elbette böyle keşf cihetinde rûhâni temessül itibariyle yakından bakıldığı vakit zerreler dahi görünebilir. Âdi adamlar da onların rûhâni misâlleriyle görüşebilirler ve gayet ehemmiyetsiz şeyler de medâr‑ı nazar olabilir. Evet bir âyinede misâlî güneşle münâsebetdâr olmak ve sohbet etmek nerede? Hakîki semâdaki güneşle münâsebetdâr olmak nerede? Âyinedeki güneşi herkes eline alabilir, iltifatına mazhar olabilir. Konuşabilse belki konuşturabilir. Fakat semâdaki güneşin iltifatını celb eden ve kendisiyle konuşturan kimse, kamere çıkmalı, makamı kamerde olmalı veya kamer gibi bir vazife görmeli; yoksa o sultan‑ı semâvînin haşmetli nazarı altında hiç görünmeyecek derecede gizlenecektir.
Risale‑i Nur şâkirdleri nâmına
Bekir Bey, Âsım, Keçeci Mustafa, Mustafa, Mustafa, Ali, Süleyman Rüşdü, Abdullâh, Husrev, Re'fet, Süleyman, Sabri, Hulûsi, Babacan Mehmed Ali, Mes'ûd, Hüseyin, Gâlib, Hâfız Ali, Küçük Lütfi, Zekâi, Abdülbâkì, Şamlı Hâfız Tevfik, Yakub Cemâl v.s.
203
Sekizinci Lem'a
Gavs‑ı A'zam’ın, Hizbü'l‑kur'ân’a Dair Kerâmet‑i Gaybiyesidir (Hâşiye)
Bunu, tahdîs‑i ni'met ve bir şükr-ü manevî nev'inden izhâr et
Şu risale içindeki imzalar ile gösterildiği gibi, Hizmet‑i Kur'âniye’deki arkadaşlarıma iştirâkim var. Bir kısmı, benim imzam iledir. Bir kısmı onların tasvîb ve istihrâcıyla ve tasdikleriyle olduğundan, bana ait haddimden fazla hisseyi, onların hatırı için sükût ile kabûl ettim. Yoksa, bu risalenin başında söylediğim gibi, bunda öyle bir hisse‑i şerefe hakkım yoktur. On sene mukaddem, o kaside‑i gaybiyeyi gördükçe bana manevî bir ihtar gibi “Dikkat et!” diye kalbime geliyordu. O hâtırayı iki cihetle dinlemiyordum:
Birincisi: Benim gibi, ehemmiyetli ömrü, şân ve şeref perdesi altında hubb‑u câh zehiriyle zehirlenip öldüğü için, yeniden bu sûretle nefs‑i emmâreye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.
İkinci Cihet: Bu muannid zamanda, bedîhî da'vâları ve zâhirî hüccetleri kabûl etmeyenlere karşı, böyle işârât‑ı gaybiye nev'inden hodfürûşâne bir tarzda izhâr etmek hoşuma gitmemekti.
En nihâyet, esâretimin sekizinci senesinde, en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda, gayet kuvvetli bir tesellî ve teşvike muhtaç olduğumuzdan bana ihtar edildi ki: Bunu, tahdîs‑i ni'met ve bir şükr‑ü manevî nev'inden izhâr et. Hem korkma, kanâat verecek derecede kuvvetlidir.
204
Bu izhârda en mühim maksadım, esrâr‑ı Kur'âniyeye ait olan risalelerin makbûliyetine Gavs‑ı A'zam’ın imza basması nev'inden olduğudur.
İkinci maksadım, o kudsî Üstadımın kerâmetini izhâr etmekle, kerâmât‑ı evliyâyı inkâr eden mülhidleri iskât edip, Hizmet‑i Kur'âniyeye fütûr verecek çok esbâba ma'rûz ve çok avâika hedef olan arkadaşlarımın kuvve‑i maneviyesini takviye ve şevklerini tezyîd ve fütûrlarını izâle etmek idi.
Benim için, bir nev'i hodfürûşluk nev'inden olduğu için ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, o kudsî Üstadım ve arkadaşlarım hatırı için kabûl ettim.
Şu “Kerâmet‑i Gavsiye Risalesi” tedrîcen istihrâc edildiği için, birkaç parça ve tetimmelere inkısam etti. Gittikçe, birbirini tenvir ve te'yid ettikçe vuzûh peydâ ediyor. İşâretin bazısında za'f varsa da, sâir arkadaşlarının ittifakından aldığı kuvvet o zaafı izâle eder.
205
Şâyân‑ı Hayret Bir Tefe'ül ve Mühim Bir İhbar‑ı Gaybî
Sabri, Süleyman, Bekir, Gâlib ve Tevfik’in fıkrasıdır. Hem Husrev, Hâfız Ali ve Re'fet ve Âsım’ın ve Kuleönü’nden Mustafaların fıkrasıdır.
Latîf ve Müjdeli Bir Tefe'ül: Üstad, Gâlib ve Süleyman; “Ümmî Sinan Dîvânı”nda mesleğimize ve Sözler’e dair tefe'ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık, “Sözler” lafzı, bütün dîvânında yalnız bu kafiyelerde görünüyor. Demek Sözler, “hak söz” hem “nur söz” oluyor.
Derim ki yardımcım Allah,
Şefâatçim Resûlullâh.
Ki bürhânım Kitabullâh,
Budur bendeki hak söz.
.
Senin kapında kul çoktur,
Hesabı, haddi hiç yoktur.
Velâkin bir dahi yoktur,
Sinan‑ı Ümmî gibi nur söz.
206
Mühim Bir İhbar‑ı Gaybî
Şeyh‑i Geylânî’nin – kendinden sekizyüz sene sonra – gayb‑âşinâ gözüyle haber verdiği bir hâdise‑i Kur'âniye’dir
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hizmetindeki kudsiyete, kerâmetkârâne sekizyüz küsûr sene evvel, “Gavs‑ı A'zam” ünvânıyla bihakkın iştihâr eden Kutb‑u A'zam Şeyh-i Geylânî,
نَظَرْتُ بِعَيْنِ الْفِكْرِ ف۪ي حَانِ حَضْرَت۪ي ❋ حَب۪يبًا تَجَلّٰى لِلْقُلُوبِ فَجَنَّتِ fıkrasıyla başlayan kasidesinin âhirinde “Mecmuatü'l‑Ahzâb”ın birinci cildinin beşyüz altmışikinci sahifesinde, beş satırla şu zamanda Hizmet‑i Kur'âniye’deki hey'ete ve başında bulunan Üstadımıza beş vecihle bakıyor ve gösteriyor. İşte o beş satır şudur:
تَوَسَّلْ بِنَا ف۪ي كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ❋ اَغ۪يثُكَ فِي الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّت۪ي
اَنَا لِمُر۪يد۪ي حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ❋ وَاَحْرُسُهُ ف۪ي كُلِّ شَرٍّ وَفِتْنَةٍ
مُر۪يد۪ي اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَمَغْرِبًا ❋ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ ف۪ي اَيِّ بَلْدَةٍ
فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ❋ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ
وَكُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ❋ تَع۪يشُ سَع۪يدًا صَادِقًا بِمُحَبَّت۪ي
207
Beşinci satırdan sonra gelen hâtime‑i kaside: وَجَدّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اَعْن۪ي مُحَمَّدًا ❋ اَنَا عَبْدُ الْقَادِرِ دَامَ عِزّ۪ي وَرِفْعَت۪ي
İşte evvelki beş satırda, beş vecihle ve beş tevâfukla şimdi Hizmet‑i Kur'âniyenin başında bulunanı gösteriyor.
Birinci Vecih
Âhirdeki satırda تَع۪يشُ سَع۪يدًا ismini sarâhatle haber vermekle beraber, maîşet hususunda izzet ve saâdetle geçineceğini haber veriyor. Evet, hocamız, küçüklüğünden beri fakr‑ı hâliyle istiğnâ‑yı tam ile beraber, maîşet hususunda en mes'ûd bir zâttır.
İkinci Vecih
Aynı satırın başında وَكُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِfıkrasıyla o mürîdine diyor ki: “Vaktin Abdülkadirîsi ol.” Bu قَادِر۪ي kelimâtı, hesab‑ı ebcedî ile üçyüz yirmibeş eder. Üstadımızın lakabı “Nursî” olduğu cihetle, “Nursî”nin makam‑ı ebcedîsi üçyüz yirmialtı ediyor. Bir tek fark var. O tek eliftir. Bin mânâsında “elf”e remzeder. Demek bin üçyüz yirmibeşte Şeyh‑i Geylânî’ye mensûb bir zât, Şeyh‑i Geylânî tarzında hakikat‑i Kur'âniyeyi müdafaa etmeye çalışacak. Hakikaten Üstadımız, bin üçyüz yirmialtı senesinde – Hürriyetin ikinci senesi – mücâhede‑i maneviyeye atılmıştır.
Üçüncü Vecih
Onun iki ismi var: “Said”, “Bediüzzaman”. Bu iki ismin mecmûunun makam‑ı ebcedîsi, “ez‑zaman”daki şedde sayılmazsa üçyüz yirmidokuz ediyor. İki (د) bir sayılsa, üçyüz yirmibeş, aynen كُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ ’deki muhâtab o olmasına işâret ediyor, belki delâlet ediyor.
208
Eğer “ez‑zaman”daki okunmayan elif‑lâm sayılsa, kaideten قَادِرِيَّ ’ye dahi bir elif‑lâm dâhil olmak lâzım gelir. Çünkü ta'rif için, muzafun‑ileyh kalktıktan sonra elif‑lâm lâzım gelir, o hâlde dahi müsâvî olurlar.
Dördüncü Vecih
Bu beş satırda Hazret‑i Şeyh, istikbâlde bir mürîdine te'minât veriyor. قُلْ وَلَا تَخَفْ “Korkma, sözlerini söyle” diyor. Sen şark ve garba gideceksin; çok fitnelere ve şerlere girip, umumunda esbâb‑ı âdiyenin fevkınde bir tarz ile kurtularak mahfûz kalacaksın. Evet, bu Hizmet‑i Kur'âniye içindeki zât, hakikaten esâretle şarka gitti. Ve yine acîb bir esâretle Asya’nın garbında ondokuz sene kaldı. Hazret‑i Şeyhin dediği gibi, çok şehirleri gezdi. Mücâhedesi Sözler’ledir.
قُلْ وَلَا تَخَفْ hükmüyle, çekinmeyerek Hazret‑i Şeyhin dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında yirmi fitne ve mehâlik‑i azîmeye düştüğü hâlde, bir hıfz‑ı gaybî ile Hazret‑i Şeyhin dediği gibi mahfûz kalmış. Hem fevkalme'mûl, bir gurbet diyarında fevkalâde inâyete mazhariyeti o dereceye gelmiş ki, bir risale sırf o inâyâtın ta'dâdında yazılmıştır. Hazret‑i Gavs’ın dediği gibi, biz, onun etrafında مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ fıkrasının meâlini gözümüzle görüyoruz.
Beşinci Vecih
Üstadımız kendisi söylüyor ki: “Ben sekiz‑dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahâli, Nakşî tarîkatında ve oraca meşhûr Gavs‑ı Hizan nâmıyla bir zâttan istimdâd ederken, ben akrabama ve umum ahâliye muhâlif olarak “Yâ Gavs‑ı Geylânî!” derdim. Çocukluk itibariyle elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir Fâtiha, sen benim bu şeyimi buldur.” Acîbdir ve yemîn ediyorum ki, bin defa böyle Hazret‑i Şeyh, himmet ve duâsıyla imdâdıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât‑ı Risalet’ten (A.S.M.) sonra Şeyh‑i Geylânî’ye hediye ediliyordu. Ben üç‑dört cihetle Nakşî iken, Kàdirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarîkatla iştigâle ilmin meşguliyeti mâni oluyordu.
209
Sonra bir inâyet‑i İlâhiye imdâdıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret‑i Şeyhin “Fütûhu'l‑Gayb” nâmındaki kitabı hüsn‑ü tesâdüfle elime geçmiş. Yirmisekizinci Mektûb’da beyân edildiği gibi, Hazret‑i Şeyhin himmet ve irşadıyla Eski Said (R.A.) Yeni Said’e inkılâb etmiş. O “Fütûhu'l‑Gayb”ın tefe'ülünde en evvel şu fıkra çıktı:
اَنْتَ ف۪ي دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَب۪يبًا يُدَاو۪ي قَلْبَكَ Yani, “Ey bîçâre! Sen Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de bir âzâ olmak cihetiyle güyâ bir hekimsin, Ehl‑i İslâm’ın manevî hastalıklarını tedâvi ediyorsun. Hâlbuki, en ziyâde hasta sensin. Sen, evvel kendine tabib ara, şifâ bul; sonra başkasının şifâsına çalış.”
İşte o vakit, o tefe'ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi manevî hastalığımı da kat'iyyen anladım. O şeyhime dedim: “Sen tabibim ol.” Elhak, o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyât‑ı cerrâhiye yaptı. “Fütûhu'l‑Gayb” kitabında “Yâ gulâm!” tâbir ettiği bir talebesine pek müdhiş ameliyât‑ı cerrâhiye yapıyor. Ben kendimi o gulâm yerine vaz'ettim. Fakat pek şiddetli hitâb ediyordu: “Eyyühe'l‑münâfık!”, “Ey dinini dünyaya satan riyâkâr!” diye diye yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terkettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyât‑ı cerrâhiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyak ile o mübârek eseri acı tiryâk gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdülillâh, kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı.”
Hocamızın sözü bitti
210
İşte hocamızın bu mâcera‑yı hayatiyesi gösteriyor ki, Hazret‑i Şeyhin müteveccih olduğu ve ehemmiyetle bahsettiği ve istikbâlde gelecek mürîdi bu olmak için kuvvetli bir ihtimaldir. Hazret‑i Şeyhin vefâtından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufu ehl‑i velâyetçe kabûl edilen üç evliyâ‑i azîmenin en a'zamı o Hazret‑i Gavs-ı Geylânî’dir. Ve demiş: اَفَلَتْ شُمُوسُ الْاَوَّل۪ينَ وَشَمْسُنَا ❋ اَبَدًا عَلٰى فَلَكِ الْعُلٰى لَا تَغْرُبُ fıkrasıyla ba'de'l‑memât duâ ve himmetiyle mürîdlerinin arkasında ve önünde bulunmasıyla, böyle hàrika kerâmet‑i acîbe ile meşhûr bir zât, elbette böyle bir zamanda kıymetdâr bir Hizmet‑i Kur'âniye bir mürîdinin vâsıtasıyla olacağını onun görmesi ve göstermesi şe'nindendir. Hazret‑i Şeyhin bahsettiği ehemmiyetli mürîdi ve talebesi ve himâye‑gerdesi olan şahıs; binden sonra, ondördüncü asırda geleceğine bir îmâdır.
Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re'fet, Ali, Ahmed Husrev, Mustafa Efendi, Rüşdü, Lütfi, Şamlı Tevfik, Ahmed Gâlib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mes'ûd, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza(Rahmetullâhi Aleyhim ecmaîn)
211
Şeyh‑i Geylânî’nin Fıkrasıyla Kerâmetkârâne Verdiği Haber‑i Gaybînin Tetimmesidir
اَنَا لِمُر۪يد۪ي fıkrasında مُر۪يد۪ي “Molla Said” kelimesine tam tevâfuk ediyor. Yalnız bir elif fark var. Elif ise, kaide‑i sarfiyece “elfün” okunur. Elfün ise, bindir. Demek bin ikiyüz doksandörtte dünyaya gelecek mürîdi, bu “mürîdî” lafzında muraddır. Çünkü لِمُر۪يد۪ي ’de lâm sayılsa ikiyüz doksandört eder ki, bir tek fark ile Said’in tarih‑i velâdetine tevâfuk eder. Esâs Arabî sayılsa fark yoktur. Lâm’sız مُر۪يد۪ي ise ikiyüz altmışdört eder. “Molla Said” dahi ikiyüz altmış beş eder. “Molla”daki elif bine işâret olduğu için mütebâkisi ikiyüz altmışdört kalır.
Elhâsıl: Şu zamanda dellâl‑ı Kur'ân ve hàdim‑i Furkàn olan o adamın iki ismi ve iki lakabı var. “El‑Kürdî” lakabı ile “Molla Said” ismi, اَنَا لِمُر۪يد۪ي fıkrasında zâhir görünüyor. “Nursî” lakabıyla “Bediüzzaman Said” ismi كُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ fıkrasında âşikâr görünüyor. Hattâ hizmet‑i Kur'âniye’de en mühim bir arkadaşı ve hàlis bir talebesi olan Hulûsi Bey’e لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَع۪يشُ سَع۪يدًا صَادِقًا بِمُحَبَّت۪ي fıkrasında işâret olduğu gibi, diğer bir kısım talebelerine işâretler var.
Risale‑i Nur Talebeleri Nâmına Rüşdü, Husrev
212
Said Kendi Söylüyor
Hazret‑i Şeyh-i Geylânî, Hizmet‑i Kur'âniyeye nazar‑ı dikkati celbetmek ve o Hizmet‑i Kur'âniye, âhirzamanda dağ gibi büyük bir hâdise olduğuna işâret için kerâmetkârâne şu hizmette isti'dâd ve liyâkatimin pek fevkınde bulunması ve fedâkâr, çalışkan kardeşlerimle çalıştığımıza fazilet noktasından değil, belki sebkatiyet noktasından ismimi bir derece göstermesi beni epey zamandır düşündürüyordu. Acaba bunun izhârında manevî bir zarar bana terettüb eder, bir gurur, bir hodfürûşluk getirir diye sekiz‑on senedir tevakkuf ettim. Bugünlerde izhâra bir ihtar hissettim.
Hem kalbime geldi ki: Hazret‑i Şeyh bana bir pâye vermedi. Belki “Said” isminde bir mürîdim mühim bir hizmette bulunacak, fitne ve belâlardan İzn‑i İlâhî ile ve Şeyhin duâsıyla ve himmetiyle mahfûz kalacak.
Hem uzak yerde taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek, sekizyüz sene bir mesâfede görünen, Hizmet‑i Kur'âniyenin şâhikasıdır, yoksa Said gibi karıncalar değil. Mâdem bu kerâmet‑i Gavsiye’yi ilân ve izhârından, Kur'ân şâkirdlerinin ve hizmetkârlarının şevki artıyor, elbette arkalarında Şeyh‑i Geylânî gibi kahramanlar kahramanı zâtlar himmet ve duâlarıyla ve İzn‑i İlâhî ile himâye ettiklerini bilseler, şevk ve gayretleri daha artar.
Elhâsıl: Bunu, kardeşlerimi fazla şevke ve ziyâde gayrete getirmek için izhâr ettim. Eğer kusur etmiş isem, Cenâb‑ı Hak affetsin. اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ
Şu âhirki beyit, (Haşiye‑1)
وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ❋ تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى
213
Said Nursî’yi iki üç vecihle gösterdiği gibi, medâr‑ı imtiyazı olan ihlâsı îmâ ederek ve hizmette ikinci olmak cihetiyle iki farkla مُخْلِصًاkelimesi Hulûsi Beye tevâfukla işâret ediyor. قَادِرِىَّ الْوَقْتِ’de قَادِرkelimesi üç fark ile üçüncü arkadaşı, takdir ve istihsân ile Hulûsi‑i Sânî olan Sabri’ye(Haşiye‑1) tevâfukla işâret ediyor. صَادِقًاkelimesiyle hàrika bir sadâkatle mümtâz dördüncü arkadaşı olan Süleyman’a dört fark ile tevâfuk cihetiyle işâret ediyor. صَادِقًاkelimesindeki tenvin dâhil edilse, hizmet‑i sâdıkanede mümtâz olan Bekir Ağa’ya Bekir Bey ünvânıyla bir fark ile işâret eder. Mâdem bu beyt‑i âhir, bu hey'etin efrâdına bakar, bazılarına sarâhate yakın işâret var; ötekilere ednâ bir îmâ dahi kanâat verir ki, onlar dahi muraddır.
Elhâsıl: Bu dört zât, bu fakirle beraber hizmette sebkat edip Hulûsi ihlâsıyla, Sabri takdiriyle, Süleyman sadâkatiyle, Bekir hizmet ve gayretiyle, hizmet‑i Kur'âniyede bulundular. Hem mertebelerine îmâ sûretinde, bu beyit ihbar ediyor. Elbette denilebilir ki, Hazret‑i Şeyh onları izn‑i İlâhî ile Said’in etrafında görmüş, haber vermiş. Daha sâir arkadaşlara işâretler var.(Haşiye‑2) Şimdi izhâra me'zun olmadığımdan, bana tam görünmüyor. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
214
فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي fıkrasında dahi Hazret‑i Şeyhin (R.A.) muhâtabı şüphesiz “Bediüzzaman Molla Said”dir (R.A.).
Elhâsıl: Şu acîb kasidesinin âhirindeki şu beş beyitte beş kelime, medâr‑ı nazar-ı Şeyh ve mahall‑i hitâb-ı Gavsîdir. Ve o beş kelime ise, لِمُر۪يد۪ي ve مُر۪يد۪ي ve مُنْشِدًا ve قَادِرِيَّ ve سَع۪يدًا lafızlarıdır. Said’in dahi iki lakabı olan “Nursî”, “El‑Kürdî”; iki ismi “Molla Said”, “Bediüzzaman” bu beş kelimede bulunur. Hazret‑i Gavs’ın medâr‑ı teveccüh ve hitâbı olan şu beş kelimesinde, âşikâr bir sûrette, mezkûr iki isim ve lakab, ilm‑i Cifir kaidesinde makam‑ı ebced ile görünmesi şübhe bırakmıyor ki; Hazret‑i Şeyh, kasidesinin âhirinde onunla konuşuyor, ona tesellî verip teşci' ediyor, ﴿وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ﴾ sırrıyla muvaffakıyetine te'minât veriyor. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ ❋ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي fıkrasında نَظْم۪ي kelimesi, makam‑ı ebcedîsi bin olup;رِسَالَةُ النُّورِ iki farkla, رَسَائِلُ كِتَابِ النُّورِ ’un – iki medde sayılmazsa ve şedde de lâm sayılsa – makam‑ı ebcedîsi yine bindir. Demek فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasının meâl‑i gaybîsi şudur ki: يَا مُؤَلِّفَ رِسَالَةِ النُّورِ جَاهِدْ بِهَا فَقُلْ وَلَا تَخَفْ yani: “Korkma, sözlerini söyle, neşrine çalış.” وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
215
Amma فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasında şâyân‑ı hayret bir tevâfuk var ki; ilm‑i Cifir kaidesiyle makam‑ı ebcedîsi bin üçyüz otuziki eder. Şu hâlde يَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ meâl‑i gaybîsi, “Yâ Risaletü'n‑Nur ve Sözler sâhibi! Bana bak, gâfil davranma! Bin üçyüz otuzikide mücâhedeye başla; Sözler’i korkma yaz, söyle!” Fi'l‑hakîka Said (R.A.) Hürriyetten sonra az bir zamanda mücâhedesinde tevakkuf etmiş ise, bin üçyüz otuzikide İşârâtü'l‑İ'câz’ı te'lif ile beraber Eski Said’den sıyrılmak niyet edip, Yeni Said sûretinde bütün kuvvetiyle mücâhede‑i maneviyeye başlayıp, iki‑üç sene sonra da Dâru'l‑Hikmet-i İslâmiye’de bir‑iki sene Hazret‑i Gavs-ı Geylânî’nin şu vasiyetini ve emrini imtisal ederek envâr‑ı Kur'âniyeyi neşretmiş. Lillâhi'l‑Hamd, şimdiye kadar devam ediyor.
Bu şâyân‑ı hayret fıkrada cây‑i dikkat şu nokta var ki; Hazret‑i Gavs, doğrudan doğruya altıncı asırdan şu asrımıza bakıyor. O altıncı asrın âhirlerinde Hülâgu felâketi gibi fecî, dehşetli meşhûr fitnenin çok elîm ve fecî ve kubûrdaki emvâtı ağlattıracak derecede dehşetli bir nev'i, şu ondördüncü asırda bulunuyor. Bu iki asır birbirine tevâfuk ediyor ki, Hazret‑i Şeyh ondan buna bakıyor.
Risale‑i Nur Talebeleri Nâmına Re'fet, Husrev, Hâfız Ali, Sabri
216
Şu Kerâmet‑i Gavsiye Münâsebetiyle “üç Nokta” Beyân Edilecek
Birinci Nokta
Hazret‑i Gavs’ın kasidesinin başında bu beş satırdan evvel; acîb, pek garîb, çok belîğ, nâzdârâne tahdîs‑i ni'met sûretinde bir da'vâ‑yı iftiharkârâne ifâde eden iki sahifelik kasidesindeki hàrika da'vâsına delil olarak, bir kerâmet‑i bâhireyi, âdeta mu'cizeye yakın bir hàrikayı göstermek lâzım geliyordu. İşte o akılları hayrette bırakan mertebeye lâyık olduğunu gösterir bir kerâmet izhâr etti ki, sekizyüz sene bir mesâfede Cenâb‑ı Hakk’ın izniyle, i'lâmıyla zamanımızı tafsilâtıyla görür tarzında, bizim gibi âciz, zaîf talebelerine ders verip teşvik eder. İşte Hazret‑i Gavs’ın da'vâsına bu ihbar‑ı gaybîsi en bâhir bürhân olduğu gibi, Risale‑i Nurun eczâlarının hakkâniyet ve ulviyetine bir hüccet‑i kàtıa hükmündedir. Evet, Hazret‑i Şeyh, bu kasidesiyle Sözler’in hakkâniyetini imza ediyor.
İkinci Nokta
Ehl‑i tarîkat ve hakikatçe müttefekun‑aleyh bir esâs var ki: Tarîk‑ı Hakta sülûk eden bir insan, nefs‑i emmâresinin enâniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki: Nazarını nefsinden kaldırıp, şeyhine hasr‑ı nazar ede ede, tâ fenâ fişşeyh hükmüne gelir. “Ben” dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur ve hâkezâ‥ tâ fenâ firresûl, fenâ fillâha kadar gider.
Meselâ: Nasıl ki, gayet fedâkâr ve sâdık bir hizmetkâr, bir yâver, efendisinin hissiyatıyla güyâ kendisi kendisinin efendisidir ve pâdişahıdır gibi konuşur, “Ben böyle istiyorum” der; yani “Benim seyyidim, üstadım, sultanım böyle istiyor.” Çünkü kendini unutmuş, yalnız onu düşünüyor, “Böyle emrediyor” der.
Öyle de, Gavs‑ı Geylânî, o hàrika kasidesinin tazammun ettiği ezvâk‑ı fevkalâde, Hazret‑i Şeyhin, sırr‑ı azîm-i Ehl-i Beyt’in irsiyetiyle Âl‑i Beyt’in şahs‑ı manevîsinin makamı noktasında ve Zât‑ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın verasetiyle Hakikat‑i Muhammediye’sinde (A.S.M.) kendini gördüğü gibi, fenâ‑yı mutlak ile Cenâb‑ı Hakk’ın tecellî‑i zâtîsine mazhariyet noktasında, kasidesinde o sözleri söylemiş. Onun gibi olmayan ve o makama yetişmeyen onu söyleyemez; söylese mes'ûldür.
217
Hazret‑i Şeyh, veraset‑i mutlaka noktasında, Resûl‑i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın kadem‑i mübârekini omuzunda gördüğü için, kendi kademini evliyânın omuzuna o sırdan bırakıyor. Kasidesinde zâhir görünen, temeddüh ve iftihar değil, belki tahdîs‑i ni'met ve àlî bir şükürdür. Yalnız bu kadar var ki, muhibbiyet makamı olan makam‑ı niyâzdan mahbûbiyet makamı olan nâzdârlık makamına çıkmış. Yani tarîk‑ı acz ve fakrdan, meşreb‑i aşk ve istiğraka girmiş ve kendine olan niam‑ı azîme-i İlâhiye’yi yâdedip, bihakkın müftehirâne şükretmiştir.
Üçüncü Nokta
Kerâmet, mu'cize gibi Cenâb‑ı Hakk’ın fiilidir, hediyesidir, ihsânıdır ve ikramıdır; beşerin fiili değildir. O kerâmete mazhar olan zât ise, bazen biliyor, bazen bilmiyor. – vukû'undan sonra bilir – Kerâmete mazhariyetini kable'l‑vukû' bilen ve ikram‑ı İlâhîye ihtiyarıyla tevfik‑i hareket eden kısım; eğer enâniyetten bütün bütün tecerrüd etmiş ise ve Hazret‑i Gavs gibi kudsiyet kesbetmiş ise, Cenâb‑ı Hakk’ın izniyle, o kerâmetin her tarafını bilerek kendisi sâhib çıkar, bilir ve bildirir. Fakat bununla beraber, mâdem o kerâmet ikramdır; bütün tafsilâtıyla kerâmet sâhibine de meşhûd olmak lâzım değildir.
218
Bu sırra binâen; Hazret‑i Şeyh: İ'lâm‑ı Rabbânî ve İzn‑i İlâhî ile bu asrı görmüş ve Hizmet‑i Kur'âniyenin etrafında bizleri müşâhede edip nazar‑ı şefkatiyle bakmış. O beş satır, sırf bir kerâmet ve intak‑ı bilhak ve bir ikram‑ı İlâhî ve veraset‑i Nebeviye itibariyle zuhûr ettiğinden, mu'cizevâri, kudret‑i beşer fevkınde bir şekil almış. Sun'î, irâde‑i şeyh ile olduğu değildir. Çünkü intaktır. Rûh‑u kudsîsi hissetmiş, görmüş. İrâde ve ihtiyar yetişemiyor. Akıl ise rûhun harekâtını ihâta edemez. Lisân, ne kadar aklın dekàik‑ı tasavvurâtının tercümesinde âciz ise, ihtiyar dahi rûhun dekàik‑ı harekâtının derkinde o derece âcizdir.
Hazret‑i Gavs, o derece yüksek bir mertebeye mâlik ve o derece hàrika bir kerâmete mazhardır ki, kâfirlerin bir kısmı demiş: “Biz İslâmiyeti kabûl edemiyoruz; fakat Abdülkadir‑i Geylânî’yi de inkâr edemiyoruz.” Hem evliyâyı inkâr eden Vehhâbînin müfrit kısmı dahi Hazret‑i Şeyhi inkâr edemiyorlar. Evliyâ onun derece‑i celâletine yetişmediği, bütün ehl‑i tarîkatça teslîm edilmiştir.
İşte böyle güneş gibi bir mu'cize‑i Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), yüksek ve sönmez bir bârika‑i İslâmiyet olan bir zât‑ı nurânînin, gayb‑âşinâ nazarıyla asrımızı görüp, böyle bir kerâmet izhârıyla tesellî verip teşci' etmek şe'nindendir.
Acaba hiç mümkün müdür ki, “Sultanü'l‑Evliyâ” makamını ihrâz etmiş ve hamiyet‑i İslâmiye ile zamanındaki pâdişahları titretmiş ve kuvve‑i kudsiye ile mâzi ve müstakbeli hazır gibi İzn‑i İlâhî ile görmüş ve memâtında dahi hayatındaki gibi dâimî tasarrufu bulunduğu tasdik edilmiş olan bir kahraman‑ı velâyet, bu asrımıza ve bu asır içindeki kemâl‑i acz ve za'f ile Kur'ânın hizmetinde çalışan ve insafsız düşmanların hücumuna ma'rûz ve tesellî ve te'mine muhtaç bîçâre, Kur'ânın hàdimlerine ve talebelerine lâkayd kalabilir mi? Hiç mümkün müdür ki, bizimle münâsebetdâr olmasın? Sekiz, dokuz, belki onbeş kuvvetli delilden kat'‑ı nazar, ednâ bir işâret kelâmında bulunsa, bize baktığına delâlet eder; hafî bir işâret etse kâfîdir. Çünkü, makam iktiza ediyor, mutâbık‑ı muktezâ-yı hâldir ve münâsebet kavîdir.
219
Ey benimle beraber Hazret‑i Şeyhin teveccüh ve duâsına mazhar kardeşlerim! Şu Üstadımız, bizi istikbâlde adem zulümâtı içinde düşünüp bizimle meşgul olurken, biz o mâzide mevcûd ve nur perdeleri içinde Üstadımızı ve Üstadımızın üstadı ve ceddi olan Fahrü'l‑Âlemîn Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin teveccühlerinden gaflet etmek, onlara istinâd etmemek lâyık mıdır? Mâdem onlar bizi düşünüyorlar; biz de bütün kuvvet ve rûhumuzla onlara i'timâd edip ve emirlerine bilâ‑kayd u şart itâat etmeliyiz.
Ehl‑i dünyanın telsiz, telgraf ve telefonları şarktan garba gittiği gibi, işte ehl‑i hakikatin de mâziden, dokuzyüz sene mesâfe‑i azîmeden müstakbele böyle manevî telefonları işleyebilir ve manevî teleskopları görebilir. Ma'lûmdur ki zaîf emâreler, ictimâ' ettikçe kuvvet bulur, delil hükmüne geçer. İncecik ipler, ictimâ' ettikçe kopmaz halat olur. Küllî, umumî kayıdlar, ictimâ' ettikçe hususiyet peydâ edip taayyün eder. Bu sırra binâen, Hazret‑i Şeyhin bu beş satırında sekiz‑dokuz kuvvetli işâretin ictimâ'ında hiç şek ve şübhe bırakmadı ki: Hazret‑i Şeyh, şimdiki Kur'ân‑ı Hakîm’in şâkirdlerine biiznillâh üstadlık ediyor; bihavlillâh şefkati altında himâye ediyor.
Cem'‑i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet
İle üç sütun üzerinde durur.
Râyet‑i ulviyet-i Şeyh-i hakkànîdir hitâb‑ı Abdülkadir.
İlhâm‑ı Hudâ, kitab‑ı Abdülkadir.
Bâzü'l‑eşheb ferd‑i ferîd-i deverân.
Gavs‑ı A'zam Cenâb-ı Abdülkadir.
Said Nursî
220
Risale‑i Nur Şâkirdlerinin Bir Fıkrasıdır
وَكُنْ قَادِرِيَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ❋ تَع۪يشُ سَع۪يدًا صَادِقًا بِمُحَبَّت۪ي
İlm‑i Cifirle Mânâsı: “Ey Said! Sen, zamanın Abdülkadir’i ol, ihlâs‑ı tâmmı kazan, fakrınla beraber maîşetini düşünme, nâstan minnet alma, ismin ‘Said’ olduğu gibi maîşette de mes'ûd olacaksın! Muhabbetimde sâdık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, Hulûsi gibi muhlis talebeler ve yardımcılar ve Süleyman, Bekir gibi sâdık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir edici ve ciddi müştâk talebeler size verilmiş.”
Evet, Lillâhi'l‑Hamd, Gavs’ın sarâhat derecesinde ihbar ettiği hâl vukû' bulmuştur. Gavs‑ı A'zam, “Said” nâmıyla tesmiye ettiği mürîdinin tarihçe‑i hayatında en mühim noktaları beyân etmekle beraber, ilm‑i Cifir esrârıyla sekiz‑dokuz cihette, Said’in başına parmağını basıyor. Beyitlerin mânâ‑yı zâhirîsi ile maânî‑i cifriyesi birbirine çok yakın olmakla dokuz vecihteki işâretler birbirini te'yid ettiğinden sarâhat derecesine çıkmış.
اَنَا لِمُر۪يد۪ي حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ❋ وَاَحْرُسُهُ ف۪ي كُلِّ شَرٍّ وَفِتْنَةٍ
İlm‑i Cifirle Mânâsı: “Ondördüncü asırda ‘El‑Kürdî’ lakabıyla yâdedilen Molla Said, benim mürîdimdir. O fitne ve belâ asrının her şer ve fitnesinden, Allah’ın izniyle ve havl‑i kuvvetiyle onun muhâfızıyım.”
Evet Hürriyetten yirmi‑otuz sene sonraya kadar yirmi fitne‑i azîme içinde, fevkalâde bir sûrette Gavs’ın o mürîdi mahfûz kalmıştır. Korktuğu şer ve mehâlikten bir hıfz‑ı gaybî ile kurtulmuştur.
221
مُر۪يد۪ي اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَمَغْرِبًا ❋ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ ف۪ي اَيِّ بَلْدَةٍ
İlm‑i Cifirle Mânâsı:
“O Gavs’ın mürîdi olan Said el‑Kürdî, Rusya’da esâretle Asya’nın şark‑ı şimâlîsinde ve ehl‑i bid'anın eliyle Asya’nın garbına nefyolunarak kaldığı mikdarca ve Sibirya taraflarından firar edip, fevkalâde çok bilâdı seyr ü seyahat etmeğe mecbur olduğu zaman, Allah’ın izniyle, havl ve kuvvet‑i Rabbânî ile ona imdâd etmişim ve istimdâdına yetişmişim.”
Evet Hazret‑i Gavs’ın mürîdi ünvânıyla irâde ettiği Said (R.A.), üç sene esâretle Asya’nın şark‑ı şimâlîsinde mehâlik içinde mahfûz kalıp, üç‑dört aylık mesâfeyi firar sûretiyle kat'ederek çok şehirleri gezip, Gavs’ın dediği gibi mahfûz kalmıştır.
فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ي فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ❋ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ
İlm‑i Cifirle Mânâsı: “Bediüzzaman Molla Said” nâmıyla yâdolunan ve evrâd‑ı muntazamasını okuyan mürîdine der ki: “Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücâhedâtımı gösteren makàlâtımı söyle; yani nazmımdan murad, senin risalelerin ve Sözler’in ve Mektûbat’ındır. فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ Bin üçyüz otuzikide o Sözler ile mücâhedeye başla. Sen inâyet‑i İlâhiye’nin hıfzındasın.”
Evet, مُنْشِدًا İlm‑i Cifirle “Molla Said”i gösterdiği gibi, نَظْم۪ي(ظ) ile Risaletü'n‑Nuru gösterir. Ve م۪ي ile hem “Mektûbat”ı hem كَلِمَاتُ سَع۪يدِ الْكُرْد۪ي gösterir. “Kelimât” Sözler demektir.
فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ bin üçyüz otuzikiyi gösterir. O tarih, mebde'‑i cihadıdır. O tarihte “İşârâtü'l‑İ'câz” tefsirinin neşriyle mücâhedeye başlamış.
222
Kerâmet‑i Gaybiye-i Gavsiyenin İşârâtını Te'yid Eden “üç Remiz”
Birinci Remiz
اَنَا لِمُر۪يد۪ي حَافِظًا İlm‑i Cifir itibariyle, makam‑ı ebcedî hesabıyla, bin üçyüz otuzaltıyı gösterir. Demek Hazret‑i Gavs, “Bu tarihte istikbâlde gelecek mürîdini emr‑i İlâhî ile muhâfaza edecek.” diyor.
Evet, bu bîçâre Said dahi diyor: Nev'‑i beşere gelen en büyük bir musîbet, Harb‑i Umumî hengâmında, çok tehlikelere ma'rûz kaldım. Hazret‑i Gavs’ın gösterdiği Arabî tarihte veya az evvel hàrika bir sûrette kurtuldum. Hattâ bir defa, bir dakikada üç gülle öldürecek yere mukâbil bana isabet ettiği hâlde te'sir etmediler. Bitlis’in sukùtunda, bir mikdar talebelerimle Rus askerlerinin bir taburu içine düştük. Bizi sardılar, her tarafta el ele ateş edildi. Dört tanesi müstesnâ, bütün arkadaşlarım şehîd olduktan sonra, taburun dört sıralarını yardık; yine onların içinde bir yere girdik. Onlar, üstümüzde, etrafımızda sesimizi, öksürüğümüzü işittikleri hâlde bizi görmüyordular. Otuz saat, o hâlde çamur içinde, ben yaralı iken hıfz‑ı İlâhî ile istirahat‑i kalb içinde muhâfaza edildim.
Bunun gibi müteaddid tehlikede Hazret‑i Gavs’ın gösterdiği tarih‑i Arabî itibariyle, hakikaten bir hıfz‑ı İlâhî içinde bulunduğumu hissediyordum. Demek Cenâb‑ı Hak o kudsî Üstadımı, bir melâike‑i sıyânet gibi bana muhâfız kılmış.
İşte bu اَنَا لِمُر۪يد۪ي حَافِظًا fıkrası, bu fakirin mühim sergüzeştlerine işâret ettiği gibi, bu fakirin etrafında Hizmet‑i Kur'âniye işinde toplanan arkadaşlarımdan dokuz talebesini حَافِظْ ismi ile işâret ediyor.
223
وَاَحْرُسُهُ ف۪ي كُلِّ شَرٍّ وَفِتْنَةٍ fıkrasında iki hüküm var. Biri şerden, diğeri fitnedendir. Demek ikincisi اَحْرُسُهُ ف۪ي كُلِّ فِتْنَةٍ ve bu cümle كُلِّ ’deki şedde sayılmazsa bin üçyüz kırkdört eder. Evet, bu tarihten şimdiye kadar çok fitne‑i mühimmeden bir himâyet‑i gaybî ile mahfûz kaldığımı تَحْد۪يثًا لِلنِّعْمَةِ ilân ediyorum.
İkinci Remiz
مُر۪يد۪ي اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَمَغْرِبًا ❋ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ ف۪ي اَيِّ بَلْدَةٍ fıkrasında bahsettiği ve konuştuğu mürîdi ise, şarka esâreten gittiği tarihi gösterdiği gibi, garba nefy olduğu tarihi de gösterir. Şöyle ki:
Şu fıkranın hakîki tâbiri اِذَا مَا كَانَ مُر۪يد۪ي اَس۪يرًا ف۪ي شَرْقٍ oluyor. Demek zaman‑ı esâret مَا كَانَ مُر۪يد۪ي اَس۪يرًا ف۪ي شَرْقٍ ’de çıkıyor. Ve bin üçyüz otuzyedi ediyor. İşte bu fakir, o tarih‑i Arabîde Rus esâretinde, tek başımla Petrograd’dan bir ay şimâl‑i şark tarafından firar edip, çok envâ'‑ı mehâlik varken, Rusça bilemediğim hâlde, bir muhâfaza‑i gaybiye altında pek çok bilâdı seyr ü seyahat ettim. Tâ Varşova, Avusturya tarîkiyle İstanbul’a gelip uzun bir dâire‑i arzda seyahat ettim. Hazret‑i Gavs’ın dediği gibi, o esâret‑i şarkıye ve o seyr‑i bilâd-ı kesîre içinde İzn‑i İlâhî ile istiğâseme medet görüyordum. Demek İzn‑i İlâhî ile Hazret‑i Gavs, melek gibi bu vazifeyi duâsıyla yapmış.
Amma مَا كَانَ مَغْرِبًا kaydı, tarih‑i Arabî olarak bin üçyüz ellibir, meşhûr Rûmî tarihiyle iki sene fark var. İşte – Hazret‑i Gavs’ın dediği gibi – bu fakir, tarih‑i Arabî ile bin üçyüz ellibirde, Şeâir‑i İslâm içinde mühim tahavvülât zamanında bütün kuvvetimle şeâirin muhâfazasına hizmetle mükellef olduğum hâlde, o manevî herc ü mercdeki fırtınalar bizi sarsmadı.
224
Hem مَغْرِبًا kelimesi, âhirdeki tenvin ile beraber bin ikiyüz doksaniki eder ki, bu fakirin dünyaya gelmesinden bir sene evvel; veyâhut rahm‑ı mâderdeki tarihe işâretle beraber كَانَ مَغْرِبًا bin üçyüz ondört eder. Bin üçyüz ondört senelerinde mevzû‑i bahs olan mürîdi, mühim vartadan kurtulmasına Gavs (R.A.) işâret ediyor, onun imdâdına yetiştim diyor.
Hayatta olan eski talebelerim biliyorlar ki, bin üçyüz ondört, bin üçyüz onbeş‑onaltı senelerinde, Van kalesi ki, iki minâre yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir, eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. Ayağımdan kunduralar kaydı, iki ayağım birden kaydı. Tehlike yüzde yüz… Başkaca nokta‑i istinâd kalmadığı hâlde, büyük bir istinâda basmış gibi üç metrelik bir kavisle o mağaranın kapısına atılmıştım. Hem ben, hem beraberimdeki orada hazır arkadaşlarım, ecel gelmediği için sırf bir hıfz‑ı İlâhî, hàrika bir imdâd‑ı gaybî telâkki ettik.
İşte Hazret‑i Gavs, mâdem bu kasidesinde sergüzeşt‑i hayatımın mühim noktalarına işâret ediyor; elbette bu acîb ve en tehlikeli bir sergüzeşt‑i hayatıma şu cümlesiyle işâret ediyor denilebilir.
Elhâsıl: Hazret‑i Gavs’ın mezkûr kelimâtları, bu fakirin tarih‑i hayatımda geçen en mühim noktaları mânâsıyla ifâde ettikleri gibi; hesab‑ı ebced makamıyla mühim noktaların tarih‑i vukû'larına tevâfukları, elbette tesâdüfî ve tesâdüf işi olamaz. Sâir işârâtın kuvvet‑i kat'iyyeti, tesâdüfü muhâl derecesine getirmiştir. Mâdem bu beş satır kasidesi bir kerâmettir; kerâmet ise mu'cize gibi Cenâb‑ı Hak tarafındandır, intak‑ı bilhak nev'indendir, daha beyân etmediğimiz çok esrârı hâvîdir, ihtiyar‑ı beşer yetişemez. …
Said Nursî
225
Üçüncü Remiz
Hizmet‑i Kur'âniyedeki arkadaşların bir kısmı “hâfız” lakabıyla, bir kısmı “muhlis” kelimesiyle işâret edildiği gibi, “sâdık” kelimesinde Süleyman, Bekir’e işâret olunmakla beraber, aynen onlar gibi sadâkatte mümtâz ve kalemi bir elmas kılınç gibi Âsım’a dahi işâret ediyor. Hem makamıyla beraber fedâkâr arkadaşların altıncısı olduğuna işâret ediyor. Âsım gibi elmas kalemli Ahmed Husrev’i تَعِيشُ سَعِيدًاcümlesi beşinci gösteriyor. Re'fet Bey صَادِقًا بِمُحَبَّتِىcümlesiyle makamına işâretle Âsım gibi altıncı arkadaş olduğunu altı fark ile göstermiştir. Ve hâkezâ, sâir hàs arkadaşlar da içinde mündericdir. Hattâ تَعِيشُ سَعِيدًا’deki “saîd” kelimesinde beş‑altı kardeşlerim dâhil olduğu bence kat'î bir sûrette tahakkuk etmiştir.
Said Nursî
226
Latîf Bir Tefe'ül
Şeyh Sa'dî‑i Şirâzî’nin “Bostan”ından “Sözler” hakkında ben, Hâfız Hâlid, Gâlib, Süleyman niyet edip açtık, tefe'ül bu çıktı:
نِگَرْ تَا گُلِسْتَان مَعْنَا شُگُفْتْ ❋ بَرُو هِيچْ بُلْبُلْ چُنِينْ خُوشْ نَگُفْتْ
عَجَبْ گَرْ بِمِيرَدْ چُنِينْ بُلْبُلْ ❋ كِه اَزْ اُسْتُخَوانَشْ نَرُويَدْ گُلِى
Meâli: Yani: “Gel, bak, güller bağı şeklinde hakikat gülleri açılmış. Böyle hakikat bahçesinde hiçbir bülbül, böyle şirin, hoş nağme etmemiştir. Nasıl oluyor ki, böyle bir bülbül öldükten sonra, onun kemiklerinden güller açılmasın.”
Bu meâl, maksadımıza o kadar yakındır ki, tâbire lüzum yoktur. Yalnız gülistanımız; ebedî Kur'ân cennetindendir, ondan gelmiştir.
Mehmed Tevfik, Gâlib, Süleyman, Hâfız Hâlid, Said (R.A.)
Gavs, birkaç yerde yine, işârî bir tarzda haber veriyor
﴿﷽﴾
Gavs, meşhûr kasidesinde – sarâhat derecesinde – bizlerden, yani hizbü'l‑Kur'ân’dan haber verdiği gibi, daha birkaç yerde yine, işârî bir tarzda haber veriyor. Ezcümle, o kasidenin arkasında “Mecmuatü'l‑Ahzâb”ın 563’üncü sahifesinde, yine o ma'lûm mürîdinden bahsediyor ve beytinde diyor ki: فَمُر۪يد۪ي اِذَا دَعَان۪ي بِشَرْقٍ اَوْ بِغَرْبٍ اَوْ غَارٍ ف۪ي بَحْرِ طَام۪ي اَغِثْهُ
“Garbda beni çağırdığı vakit, onun imdâdına yetişeceğim.” Evet doğrudur. Arabî tarih ile bin üçyüz otuzdokuzda, müdhiş bir buhran‑ı rûhî ve dehşetli bir heyecan‑ı kalbî ve dağdağalı bir teşevvüş‑ü fikrî geçirdiğim sıralarda, pek şiddetli bir sûrette Hazret‑i Gavs’tan istimdâd eyledim. Bir‑iki yerde bahsettiğim gibi, “Fütûhu'l‑Gayb” kitabı ile ve duâ ve himmetiyle imdâdıma yetişti ve o buhranı geçirdim.
227
İşte o mürîdi ise, bîçâre Said el‑Kürdî olduğunu meşhûr kasidesinde kat'î gösterdiği gibi, bu kasidede de فَمُر۪يد۪ي ’den murad odur. Çünkü دَعَان۪ي بِغَرْبٍ ebced hesabıyla bin üçyüz otuzdokuz eder. O zaman memleketime nisbeten garb sayılan İstanbul’da idim. دَعَان۪ي بِغَرْبٍ makam‑ı ebcedîsi zaman‑ı istimdâdıma tevâfuk ediyor. Hesapta اِذَا lafzı dâhil olmaz. Çünkü اِذَا zamanı gösteriyor. دَعَان۪ي بِغَرْبٍ cümlesi o mübhem zamanı ta'yin ediyor.
Hem ezcümle, “Mecmuatü'l‑Ahzâb”ın ikinci cildinin 379’uncu sahifesinde Hazret‑i Gavs’ın “Virdü'l‑İşâ” nâmındaki münâcâtında şu fıkra var: فَالْوَاصِلُ(1)اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ هُوَ السَّع۪يدُ الْمُقَرَّبُ(2)وَذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِيُّ الْمُبَعَّدُ وَالْمُعَذَّبُ
228
İşte Gavs’ın şu fıkrası, ﴿فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَع۪يدٌ﴾ âyetinin bir nev'i tefsiridir. Şu küllî âyetin bir kısım efrâdını, – altıncı asır ve ondördüncü asırda âyetin külliyetinde dâhil bir kısım efrâd‑ı mahsûsayı – irâe ettiğine müteaddid emâreler var. Âyetin külliyetinde (Hâşiye), tevâfuk sırrıyla ﴿فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ﴾ kelimesinde bu zamanının en büyük şakìlerinden üçüne cifirce tevâfuk etmesi, o küllî âyette bunlar dahi kasden murad olduklarına emâredir, belki işârettir.
İşte Hazret‑i Gavs; bu âyetteki bu emâreden, bu zamana bakmış. Mezkûr fıkrasını küllî âyete bir nev'i hususî tefsir yaparak, kasidesinde kerâmetkârâne bahsettiği fitne‑i âhirzaman içindeki şâkirdlerini görüp, o zamanın şakìlerinin şerrinden muhâfaza edildiği ve burada münâcâtında dahi o kasidenin meâline bakıyor.
Şu fıkra‑i Gavsiyede bir îmâ var. Buradaki “Said” lafzında, meşhûr kasidesindeki تَع۪يشُ سَع۪يدًا kelimesine hafî bir işâret olduğu gibi; ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِيُّ الْمُبَعَّدُ fıkrasıyla, kendisinden sonra vukû' bulan ve ulûm‑u İslâmiyeyi mahvetmek niyetiyle kütübhâneleri Dicle ve Fırat Nehri’ne atan Hülâgu felâketini haber vermekle beraber; Hülâgu gibi ulûm‑u İslâmiyeye perde çeken şakìleri dahi, mezkûr âyete istinâden haber veriyor.
229
Evet, فَالْوَاصِلُ اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ fıkrasıyla Hizbü'l‑Kur'ân’a işâret ettiği gibi, ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِيُّ الْمُبَعَّدُ وَالْمُعَذَّبُfıkrasıyla ulûm‑u İslâmiyeyi imha niyetiyle Hülâgu ve vüzerâsı gibi davranan bazı ma'lûm insanların isimleri ilm‑i Cifirce dahi mezkûr âyetin işâretine istinâden tam tevâfuk ediyor, gösteriyor.
Ma'lûmdur ki tevâfuk, ilm‑i Cifrin anahtarlarından mühim bir anahtardır. Eğer bir tevâfuk ise, delâlet denilmez; fakat hafî bir îmâ olur. Eğer iki cihet ile aynı mes'eleye tevâfuk gelse, îmâdan remiz derecesine çıkar. Eğer iki‑üç cihetle aynı mes'eleye gelse işâret olur. Eğer maânî‑i elfâz işârât‑ı harfiyeye münâsib gelse ve işâretle bahsedilen insanların ahvâli o mânâya mutâbık ve muvâfık olsa, o işâret o vakit delâlet derecesine çıkar. Eğer altı‑yedi vecihle tevâfukla beraber mânâ‑yı kelimât, işâret‑i harfiyeye muvâfık gelse ve muktezâ‑yı hâle de mutâbık olsa, o delâlet o vakit sarâhat derecesine çıkar.
İşte bu düstura binâen, Şeyh‑i Geylânî o meşhûr kasidesinde sarâhat derecesinde Hizbü'l‑Kur'ân’dan bahsettiği gibi; وِرْدُ الْعِشَاءِ münâcâtında dahi mezkûr âyete istinâden Hizbü'l‑Kur'ân’ın bir hàdimini tasrîhen ve arkadaşlarını da işâret derecesinde haber veriyor.
Gavs‑ı A'zam’ın istikbâlden haber verdiği nev'inden, meşhûr Şeyhülislâm Ahmed Câmî dahi, İmâm‑ı Rabbânî (R.A.) olan Ahmed‑i Fârukî’den haber verdiği gibi, Celâleddin‑i Rûmî Nakşibendîlerden haber vermiş. Daha bu nev'iden çok evliyâlar, vâkıa mutâbık haber vermişler; fakat onların bir kısmı sarâhate yakın haber vermişler. Diğer bir kısmı haberleri çendan bir derece mübhem, mutlaktır. Fakat bahsettikleri zâtlar makam sâhibi ve büyük olduklarından, büyüklükleri ve taayyünleri cihetiyle o mübhem ihbar‑ı gaybîyi, bil'istihkak kendilerine almışlar.
230
Meselâ: Ahmed Câmî (K.S.) demiş ki: “Her dörtyüz sene başında mühim bir Ahmed gelir. Bin tarihi başındaki Ahmed en mühimmidir.” Yani, o elfin müceddididir. İşte böyle mutlak bir sûrette söylediği hâlde, İmâm‑ı Rabbânî’nin (K.S.) büyüklüğü ve teşahhusu, o haber‑i gaybîyi kat'iyyen kendine almış. Hazret‑i Mevlâna Celâleddin-i Rûmî de (K.S.) Nakşibendîden mübhem bir sûrette bahsetmiş; fakat Nakşîlerin büyüklüğü ve yüksekliği ve teşahhusları o haberi de bil'istihkak kendilerine almışlar.
İşte bu kerâmetkârâne ihbar‑ı gaybî nev'inden Gavs‑ı A'zam (K.S.) dahi, Hizbü'l‑Kur'ân’dan – işârî bir sûrette – haber verdiği gibi; Hizbü'l‑Kur'ân’ın bir hàdimi olan bu bîçâre Said’i (R.A.) iki yerde sarâhaten haber veriyor. Mübhem ve mutlak bırakmadığının sırrı budur ki: Bu bîçâre Said, makam sâhibi olmamış iken ve büyük değil iken ve mutlak tâbiri teşhîs edecek bir teşahhus yokken, lütf‑u İlâhî ile, büyük bir makamın hizmetinde bulunmasıdır. Âdeta bir nefer iken, müşîriyet makamı hizmetinde bulunmasıdır. İşte küçüklüğü ve ehemmiyetsizliği içindir ki, Hazret‑i Gavs, öteki evliyâya muhâlif olarak yalnız işâretle kalmayıp – sarâhat derecesinde – parmağını onun başına basıyor.
Sergüzeşt‑i hayatımda geçen ve çoğunu gizlediğim çok hàrika vâkıalar vardı. Kendimi hiçbir vecihle kerâmete lâyık görmediğim için onları bazen tesâdüfe, bazen de başka esbâba isnâd ediyordum. Şimdi kanâatim geliyor ki, o hàrikalar, Gavs‑ı A'zam’ın bir silsile‑i kerâmetini teşkil ederler. Demek onun duâsıyla, himmetiyle, ona kerâmeten ve bize ikram nev'inden, bir nev'i inâyet‑i İlâhiye’ye mazhar olmuşuz.
231
Ezcümle, ben menfî olarak İstanbul’a getirildiğim vakit, bir zaman Meşîhat‑i İslâmiye dâiresinde bulunan Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’deki Hizmet‑i Kur'âniyeye çalıştığım için, o alâkadarlık cihetinde: “Meşîhat dâiresi ne hâldedir?” diye sordum. Eyvâh! Öyle bir cevab aldım ki; rûhum, kalbim ve fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: “Yüzer sene envâr‑ı Şerîatın mazharı olmuş olan o dâire, şimdi büyük kızların lisesi ve mel'abegâhıdır.” İşte o vakit öyle bir hâlet‑i rûhiyeye giriftâr oldum ki, dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Kuvvetim yok, kerâmetim yok, kemâl‑i me'yûsiyetle “Âh!‥ Vah!‥” diyerek Dergâh‑ı İlâhiye’ye müteveccih oldum. Ve bizim gibi kalbleri yanan çok zâtların harâretli âhları, benim âhıma iltihak ettiler. Hâtırıma gelmiyor ki, acaba Şeyh‑i Geylânî’nin duâsını ve himmetini, duâmıza yardım için istedim mi, istemedim mi? Bilmiyorum. Fakat her hâlde o eskiden beri nurlar yeri olmuş bir yeri zulmetten kurtarmak için, bizim gibilerin âhlarını ateşlendiren onun duâsıdır ve himmetidir. İşte o gece meşîhat kısmen yandı; herkes vâ‑esefâ dedi. Ben ve benim gibi yananlar, Elhamdülillâh dedik. Zannederim ki, bu fakir millete ikiyüz milyon zarar veren adliye dâiresindeki yangında böyle bir mânâ var. İnşâallâh bu da bir îkaz ve intibâhı verecektir. Ateş bazen sudan ziyâde temizlik yapar.
Hakikatli Bir Latîfe: Sultan Süleyman Kanunî, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi ona demiş: “Hilâf‑ı şerîat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir bok sıçtın ki; o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse yüz senede temizleyemez.”
Suâl: Gavs‑ı A'zam gibi büyük velîler, bazı evkàtta, mâzi ve müstakbeli hazır gibi müşâhede ederler. Neden mâziye ait cihette sarâhat sûretinde haber veriyorlar da, istikbâlden hafî remizlerle, gizli işâretlerle bahsediyorlar?
232
Elcevab: لَا يَعْلَمُ … الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ âyetiyle, ﴿عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِه۪ٓ اَحَدًا ❋ اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ…﴾ âyeti ifâde ettikleri kudsî yasağa karşı ubûdiyetkârâne bir hüsn‑ü edeb takınmak için tasrîhten işâret mesleğine girmişler. Tâ ki işâretler ile, remz ile anlaşılsın ki; ihtiyarsız, niyetsiz bir sûrette ta'lim‑i İlâhî ile olmuştur. Çünkü istikbâlî olan gaybiyat, niyet ve ihtiyar ile verilmediği gibi; niyet ile de müdâhale etmek, o yasağa karşı adem‑i itâati işmâm ediyor.
Hazret‑i Gavs’ın Kerâmet-i Gaybiyesini Te'yid Eden Bir Âyetin İşârâtındaki Bir Nükte‑i İ'câziyedir
Kur'ân’dan tereşşuh eden o Sözler ve risaleler, Kur'ân‑ı Hakîm’in bir nev'i müstakîm tefsiri ve hakàik‑ı îmâniyenin istikametli ve kuvvetli delilleri olduğundan; o risaleler ve Sözler’e gelen şeref ve takdir ve tahsin, Kur'ân’a ve hakàik‑ı îmâna aittir. Mâdem öyledir bilâ‑pervâ derim ki:
﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾ sırrıyla, Kur'ân’da elbette bu istikametli tefsirinin istikametine işâret var. Evet var. Kur'ân o tefsirine hususî bakıyor. Çünkü: Âyât‑ı mühimmeden Sûre‑i Hûd’daki (Hâşiye) ﴿فَمِنْهُمْ شَقِيٌّ وَسَع۪يدٌ﴾ âyeti bulunan sahifenin karşısında ﴿فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ﴾ âyeti, fâ‑yı atf hariç olarak ﴿اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ﴾ makam‑ı ebcedîsi binüçyüzikidir. Demek اِسْتَقِمْ ’deki emr‑i hàs içinde bulunan hitâb‑ı âmmın hadsiz müstakîm efrâdları içinde, o bin üçyüz iki tarihinde bir ferdin bir cihette istikamet emrinin imtisali bir hususiyet kazanacak. Demek ondördüncü asırda Kur'ân’dan iktibas edip, istikametsiz sakîm yollar içinde Sırat‑ı Müstakîmi gösterecek âsârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrâd içinde dâhil ediyor. Hem o istikametin bir hususiyeti var ki, tarihiyle işâret ediyor.