Beşinci Meslek
Mârûfe ve meşhûre olan havârık‑ı zâhire ve mu'cizât‑ı mahsûsedir. Siyer ve tarihin kitapları, onlar ile meşhûndur. Ulemâ‑i kirâm (Cezâhümullâhu hayran) hakkıyla tefsir ve tedvîn etmişlerdir. Ma'lûmun ta'limi lâzım gelmemek için, biz tafsîlinden kat'‑ı nazar ettik.
178
İşâret:
Şu havârık‑ı zâhirenin herbir ferdi, eğer çendan mütevâtir değildir, mutlaka cinsleri, belki çok envâ'ı kat'iyyen ve yakìnen mütevâtir‑i bilma'nâdır. O havârık birkaç nev' üzerindedir. İşte:
Bir nev'i: İrhâsat‑ı mütenevviadır. Güyâ o asır, Peygamber’den (A.S.M) istifade ve istifaza ederek kerâmet sâhibi olduğundan, kalb‑i hassâsından hiss‑i kable'l-vukû'a binâen, irhâsatla Fahr‑i Âlem’in geleceğini ihbar etmiştir…
Bir nev'i dahi: Gaybdan olan ihbarât‑ı kesîresidir. Güyâ, tayyar olan rûh‑u mücerredi, zaman ve mekân‑ı muayyenin kayıtlarını kırmış ve hudud‑u mâziye ve müstakbeleyi çiğnemiş, her tarafını görerek bize söylemiş ve göstermiştir.
Bir kısmı dahi: Tahaddî vaktinde izhâr olunan havârık‑ı hissiyedir. Bine karîb ta'dâd olunmuştur. Demek söylediğimiz gibi; herbir ferdi âhâdî de olursa, mecmûu mütevâtir‑i bilma'nâdır.
Birisi: Mübârek olan parmaklarından suyun nebeânıdır. Güyâ, mâden‑i sehàvet olan yed‑i mübârekesinden, mâye‑i hayat olan suyun nebeânıyla, menba'‑ı hidayet olan lisânından, mâye‑i ervâh olan zülâl‑i hidayetin feverânını hissen tasvir ediyor.
Biri de: Tekellüm‑ü şecer ve hacer ve hayvandır. Güyâ, hidayetindeki hayat‑ı maneviye, cemâdât ve hayvanata dahi sirâyet ederek, nutka getirmiştir.
179
Biri de: İnşikak‑ı Kamer’dir. Güyâ, kalb‑i semâ hükmünde olan kamer, mübârek olan kalbiyle, inşikakta bir münâsebet peydâ etmek için, sîne‑i sâf ve berrakını, mübârek parmağın işâretiyle iştiyakan şakk ve çâk etmiştir.
Tenbih: İnşikak‑ı kamer, mütevâtir‑i bilma'nâdır. ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴾olan âyet‑i kerîme ile sâbittir. Zîra, hattâ Kur'ân’ı inkâr eden dahi, bu âyetin mânâsına ilişmemiştir. Hem de ihtimal vermeye şâyân olmayan bir te'vil‑i zaîften başka te'vil ve tahvîl edilmemiştir.
Vehim ve Tenbih: İnşikak; hem ânî, hem gece, hem vakt‑i gaflet, hem şu zaman gibi âsumâna adem‑i tarassud, hem vücûd‑u sehâb, hem ihtilâf‑ı metâli' cihetiyle, bütün âlemin görmeleri lâzım gelmez ve lâzım değildir. Hem de, hem‑matla' olanlarda sâbittir ki; görülmüştür.
Birisi ve en birincisi ve en kübrâsı olan, Kur'ân‑ı Mübîn’dir. İşte sâbıkan bir nebzesine îmâ olunan yedi cihetle i'câzı, müberhendir, ilâ âhirihî… Sâir mu'cizâtı, kütüb‑ü mu'tebereye havâle ediyorum.
Hâtime
Ey benim kelâmımı mütâlaa eden zevât!‥ Geniş bir fikir ile ve müteyakkız bir nazar ile ve muvâzeneli bir basîretle, mecmû‑u kelâmımı, yani; mesâlik‑i hamseyi muhît bir dâire veya müstedîr bir sûr gibi nazara alınız; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetine merkez gibi temâşâ ediniz. Veyâhut sultanın etrafına halka tutmuş olan asâkir‑i müteâvinenin nazarıyla bakınız; tâ ki, bir taraftan hücum eden evhâmı, mütecâvibe ve müteâvine olan cevânib‑i sâire def' edebilsin. İşte şu hâlde, Japonların suâli olan; (Hâşiye‑1) مَا الدَّل۪يلُ الْوَاضِحُ عَلٰى وُجُودِ الْاِلٰهِ الَّذ۪ي تَدْعُونَنَا اِلَيْهِ’ye karşı derim:
180
İşte Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm!‥ (Hâşiye‑2)
İşâret ve İrşad ve Tenbih:
Vaktâ kâinât tarafından, hükûmet‑i hilkat cânibinden, müstantık ve sâil sıfatıyla gönderilen fenn‑i hikmet, istikbâle teveccüh eden nev'‑i beşerin talîalarına rastgelmiş; birden fenn‑i hikmet, şöyle birtakım suâlleri îrâd etmiş ki:
“Ey insan evlâdları!‥ Nereden geliyorsunuz?‥ Kimin emriyle?‥ Ne edeceksiniz?‥ Nereye gideceksiniz?‥ Mebde'iniz nereden?‥ Ve müntehânız nereyedir?”
O vakit nev'‑i beşerin hatîb ve mürşid ve reisi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ayağa kalkarak, hükûmet‑i hilkat cânibinden gelen fenn‑i hikmete, şöyle cevab vermiştir ki:
“Ey müstantık efendi! Biz maâşir‑i mevcûdât, Sultan‑ı Ezel’in emriyle, kudret‑i İlâhiye’nin dâiresinden, memuriyet sıfatıyla gelmişiz. Şu hulle‑i vücûdu bize giydirerek ve şu sermâye‑i saâdet olan isti'dâdâtı veren, cemî' evsâf‑ı kemâliye ile muttasıf ve Vâcibü'l‑Vücûd olan Hâkim‑i Ezel’dir. Biz maâşir‑i beşer dahi, şimdi saâdet‑i ebediyenin esbâbını tedârik etmekle meşgulüz. Sonra birden ebede müteveccihen, şehristân‑ı ebedü'l-âbâd olan haşr‑i cismânîye gideceğiz.”
İşte ey hikmet, halt etme ve safsata yapma!‥ Gördüğün ve işittiğin gibi söyle!‥
181
Üçüncü Maksad
Haşr‑i cismânîdir. Evet, hilkat onsuz olmaz ve abestir. Neam, haşir haktır ve doğrudur. Bürhânın en vâzıhı, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Mukaddime
Kur'ân‑ı Mübîn, haşr‑i cismânîyi o derece izâh etmiştir ki; ednâ bir şübheyi bırakmamış. İşte biz de kuvvetimize göre, onun berâhinini bir derece tefsir için, birkaç makàsıd ve mevâkıfına işâret edeceğiz.
Birinci Maksad
Evet, kâinâttaki nizâm‑ı ekmel, hem de hilkatteki hikmet‑i tâmme, hem de âlemdeki adem‑i abesiyet, hem de fıtrattaki adem‑i isrâf, hem de cemî' fünûn ile sâbit olan istikrâ'‑i tâmm, hem de yevm ve sene gibi çok envâ'da olan birer nev'i kıyâmet‑i mükerrere, hem de isti'dâd‑ı beşerin cevheri, hem de insanın lâ‑yetenâhî olan âmâli, hem de Sâni'‑i Hakîm’in rahmeti, hem de Resûl‑i Sâdık’ın lisânı, hem de Kur'ân‑ı Mu'ciz’in beyânı; haşr‑i cismânîye sâdık şâhidler ve hak ve hakîki bürhânlardır.
Mevkıf ve İşâret
1. Evet, saâdet‑i ebediye olmazsa; nizâm, bir sûret‑i zaîfe-i vâhiyeden ibaret kalır. Cemî' maneviyat ve revâbıt ve niseb, hebâen gider. Demek nazzâmı, saâdet‑i ebediyedir.
2. Evet, inâyet‑i ezeliyenin timsâli olan Hikmet‑i İlâhiye; kâinâttaki riâyet‑i mesâlih ve hikem ile mücehhez olduğundan, saâdet‑i ebediyeyi ilân eder. Zîra, saâdet‑i ebediye olmazsa, kâinâtta bilbedâhe sâbit olan hikem ve fevâide karşı mükâbere edilecektir.
182
3. Neam, akıl ve hikmet ve istikrâ'ın şehâdetleriyle sâbit olan hilkatteki adem‑i abesiyet; haşr‑i cismânîdeki saâdet‑i ebediyeye işâret, belki delâlet eder. Zîra adem‑i sırf, herşeyi abes eder.
4. Evet, fıtratta, ezcümle âlem‑i suğrâ olan insanda, fenn‑i menâfiü'l-a'zânın şehâdetiyle sâbit olan adem‑i isrâf gösterir ki; insanda olan isti'dâdât‑ı maneviye ve âmâl ve efkâr ve müyûlâtının adem‑i isrâfını isbât eder. O ise, saâdet‑i ebediyeye namzed olduğunu ilân eder.
5. Evet, öyle olmazsa; umumen kurur, hebâen gider. Feyâ li'l‑aceb!‥ Bir cevher‑i cihan-bahânın kılıfına nihâyet derece dikkat ve i'tinâ edilirse, hattâ gubârın konmasından muhâfaza edilirse, nasıl ve ne sûretle, o cevher‑i yegâneyi kırarak mahvedecektir?‥ Kellâ!‥ Ona i'tinâ, onun hâtırası içindir.
6. Evet, sâbıkan beyân olunduğu gibi; cemî' fünûnla hâsıl olan istikrâ'‑i tâmmla sâbit olan intizam‑ı kâmil, o intizamı ihtilâlden halâs eyleyen ve tekemmül ve ömr‑ü ebedîye mazhar eden haşr‑i cismânînin sadefinde olan saâdet‑i ebediyeyi bizzarûre iktiza eder.
7. Evet, saatin sâniye, dakika ve saat ve günleri sayan çarklarına benzeyen yevm ve sene ve ömr‑ü beşer ve deverân‑ı dünya, birbirine mukaddime olarak döner, işler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi; mevtten sonra kıyâmet dahi, o destgâhtan çıkacağını haber veriyorlar.
183
Evet, insanın her ferdi, birer nev' gibidir. Zîra, nur‑u fikir onun âmâline öyle bir vüs'at vermiş ki, bütün ezmânı yutsa tok olmaz. Sâir envâ'ın efrâdlarının mâhiyeti, kıymeti, nazarı, kemâli, lezzeti, elemi ise; cüz'î ve şahsî ve mahdûd ve mahsur ve ânîdir. Beşerin ise; ulvî, küllî, sermedîdir. Yevm ve senede olan çok nev'ilerde olan birer nev'i, kıyâmet‑i mükerrere-i nev'iye ile, insanda bir kıyâmet‑i şahsiye-i umumiyeye remz ve işâret, belki şehâdet eder.
8. Neam, beşerin cevherinde gayr‑ı mahsur isti'dâdâtında mündemic olan gayr‑ı mahdûd olan kàbiliyâttan neş'et eden müyûlâttan hâsıl olan lâ‑yetenâhî âmâlinden tevellüd eden gayr‑ı mütenâhî efkâr ve tasavvurâtı; mâverâ‑yı haşr-i cismânîde olan saâdet‑i ebediyeye elini uzatmış ve medd‑i nazar ederek, o tarafa müteveccih olmuştur.
9. Neam, Sâni'‑i Hakîm ve Rahmânürrahîm’in rahmeti ise; cemî' niamı ni'met eden ve nıkmetlikten halâs eden ve kâinâtı firâk‑ı ebedîden hâsıl olan vâveylâlardan halâs eyleyen saâdet‑i ebediyeyi, nev'‑i beşere verecektir. Zîra, şu herbir ni'metin reisi olan saâdet‑i ebediyeyi vermezse, cemî' ni'metler nıkmete tahavvül ederek, bizzarûre ve bilbedâhe ve umum kâinâtın şehâdetiyle sâbit olan rahmeti inkâr etmek lâzım gelir.
İşte ey birader!‥ Mütenevvi' olan ni'metlerden yalnız muhabbet ve aşk ve şefkate dikkat et. Sonra da, firâk‑ı ebedî ve hicran‑ı lâyezâlîyi nazara al! Nasıl o muhabbet, en büyük musîbet olur!‥ Demek hicran‑ı ebedî, muhabbete karşı çıkamaz. İşte saâdet‑i ebediye, o firâk‑ı ebediyeye öyle bir tokat vuracak ki; adem‑âbâd hîçâ‑hîçe atacaktır.
184
10. Neam, sâbık olan beş mesleği ile sıdk ve hakkâniyeti müberhen olan Peygamberimiz’in lisânı, haşr‑i cismânînin definesindeki saâdet‑i ebediyenin anahtarıdır.
11. Neam, yedi cihetle, onüç asırda i'câzı musaddak olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, haşr‑i cismânînin keşşâfıdır ve fettâhıdır ve besmele‑keşidir.
İkinci Maksad
Kur'ân’da işâret olunan Haşr’e dair iki delilin beyânındadır. İşte: نَخُو : بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Bu risalenin müellifi, Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu risalenin te'lifinden otuz sene sonra te'lif ettiği, Risale‑i Nur Külliyatı’ndan “Dokuzuncu Şuâ”ın başında diyor ki:
“Latîf bir inâyet‑i Rabbâniye’dir ki; bundan otuz sene evvel Eski Said, yazdığı tefsir mukaddimesi ‘Muhâkemât’ nâmındaki eserin âhirinde: ‘İkinci Maksad: Kur'ân’da Haşre işâret eden iki âyet, tefsir ve beyân edilecek. نَخُو : بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ’ deyip durmuş, daha yazamamış. Hàlık‑ı Rahîm’ime delâil ve emârât‑ı haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki; otuz sene sonra tevfik ihsân eyledi.”
185
Küçük Biraderim Abdülmecîd’in Takrizidir
﴿﷽﴾
اَحْمَدُهُ تَعَالٰى حَمْدًا بِلَا حَدٍّ، وَاُصَلّ۪ي عَلٰى رَسُولِهِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ سَالِكِي الطَّر۪يقِ الْاَسَدِّ.
وَبَعْدُ: فَاعْلَمْ اَنَّهُ مَنْ يَرُمْ اَنْ يَعْرُجَ اِلٰى سَمَاءِ الحَقَائِقِ، وَيَسُمْ اَنْ يَسْرَحَ فِكْرَهُ ف۪ي رِيَاضِ الدَّقَائِقِ، وَيَطْلُبْ م۪يزَانًا لِتَمْي۪يزِ الْكَاذِبِ عَنِ الصَّادِقِ، وَمِكْنَسَةً لِتَكْن۪يسِ غُبَارِ الْاَوْهَامِ عَنْ وُجُوهِ الشَّقَائِقِ، وَجَنَّةً يُرَوِّضُ ف۪يهَا جِيَادَ الْاَفْكَارِ، وَجُنَّةً يُدَافِعُ بِهَا نِضَالَ السَّق۪يمَةِ مِنَ الْاَخْيَارِ، وَمِضْمَارًا يُبَارِزُ ف۪يهِ الْاَبْطَالُ مِنَ الْاَحْبَارِ: فَعَلَيْهِ بِتَدَرُّسِ وَتَدْر۪يسِ هٰذَا الْكِتَابِ‥ لِاَنَّهُ قَدْ بُنِيَ عَلٰى اَسَاسَيْ تَهْد۪يمِ الْخَطَأِ وَتَعْم۪يرِ الصَّوَابِ، وَاَصْلَيْ تَصْق۪يلِ الْاِسْلَامِيَّةِ عَنِ الْوَهْمِيَّاتِ الَّت۪ي بِهَا تُعَابُ، وَتَصْفِيَةِ الْعَقَائِدِ عَنِ الْخُرَافَاتِ الَّت۪ي بِهَا تُشَابُ‥ كَيْفَ لَا، وَقَدْ اَخْرَجَ تِلْكَ الْحَقَائِقَ الْمَوْؤُدَةَ ف۪ي اَخَاد۪يدِ الْخُبَالَاتِ، وَفَضَّ اَفْوَاهُ الْاَوْهَامِ عَنْ مُكْنُونَاتِ هَات۪يكَ النِّكَاتِ. فَحَلَّ الْاَذْهَانَ، وَاَذْهَنَ الْفُحُولَ، وَسَمِحَ بِهِ ثَاقِبَ الْاَفْكَارِ، وَاَفْكَرَ الْعُقُولَ وَخَاطَرَ كُلَّ مَا يُوصَفُ بِهِ فَهُوَ فَوْقَهُ وَلَوْ بَذَلَ الْوَاصِفُ ف۪ي اَطْرَائِهِ طَوْقَهُ.
وَإِنْ شَكَكْتَ ف۪يمَا اَقُولُ ف۪يهِ، انْظُرْ اِلَى الْفَرَائِدِ السَّاقِطَةِ مِنْ ف۪يهِ…
وَيَحِقُّ اَنْ يُقَالَ ف۪ي تَأْل۪يفِهِ:
بَد۪يعُ النَّسْجِ وَالْاِسْدَاءِ إِنْشَا ❋ مِنَ التَّعْي۪يبِ وَالتَّعْي۪يرِ حَاشَا
كِتَابًا بِاللَّاٰل۪ي قَدْ تَوَشَّا ❋ اُنَاسِيُّ النُّصُوصِ قَدْ تَحَشَّا
مَر۪يءُ الصِّدْقِ وَالْحَقِّ الْمُب۪ينِ ❋ وَيُؤْم۪ي لِلْكُنُوزِ تَحْتَ غَيْنِ
وَلِذِي الدّ۪ينِ وَالْاَحْبَابِ زَيْنٌ ❋ كَمَا لِلْقَال۪ي وَالْحُسَّادِ شَيْنٌ
يُمَزِّقُ عَنْ وُجُوهِ الْحَقِّ مَيْنًا ❋ يُعَمّ۪ي لِذَوِي الْاِلْحَادِ عَيْنًا
مِحَكٌّ لِلنُّحُولِ مِنْ نُقُولِ ❋ وَقَيْدٌ لِلْعُقُولِ مِنْ فُحُولِ
جَد۪يرٌ بِالتَّقَلُّدِ ف۪ي نُحُورِ ❋ مُحَافِظَةٌ الْحُدُودِ وَالثُّغُورِ
خَل۪يقٌ بِالتَّقَلُّدِ فِي الْعِنَاقِ ❋ لِضَرْبِ الْفَرْقِ ف۪ي رَأْسِ النِّفَاقِ
عَلَى الطَّرَفِ مَتٰى يُسَطَّرُ سَطْرُ ❋ هُ لَا يَغْشَاهُ طُوْلَ الدَّهْرِ عَوْرُ
عَلَى الْقَلْبِ بِاَنْ تَكْتُبَ اَحْرٰى ❋ وَاَنْ تَجْعَلَ مَكَانَ الْحِبْرِ تِبْرًا
صَغ۪يرُ الْجِرْمِ تَبَرِّي الْمِثَالِ ❋ كَمِرْقَاةٍ إِلٰى اَوْجِ الْكَمَالِ
كَث۪يرُ الرُّمُوزِ وَالْمَعْنٰى دَق۪يقٌ ❋ وَعَنْ دَرْكِهِ ذُو الطَّعْنِ سَح۪يقٌ
هِلَالُ الشَّكِّ مَعْنَاهُ فَحَدِّدْ ❋ بِكُحْلٍ ضِدَّهُ الْعَيْنَ فَرَاوِدْ
وَإِنّٰى لَا يَكُونُ ذَا كَذَا كَا ❋ وَيَخْتَصِمُ بِكَتْفَيْهِ السَّمَاكَا
وَقَدْ اَنْشَاهُ رَازِيُّ الْاَوَانِ ❋ مُج۪يدُ لِلْبَد۪يعِ فِي الزَّمَانِ
وَذَا الْعَصْرُ بِهِ يَعْلُو وَسَامٌ ❋ لِذَا التَّأْل۪يفِ تَار۪يخٌ تَمَامٌ
Yakìnin kâşifi olmakla miftâh‑ı belâğattır
Hakikat olduğu şeye menâr‑ı ihtidâ odur
Hakk’ın keşşâfı olmakla belâğatça misâlsizdir
Belâğatta olan esrâra bir misbâh‑ı vehhâcdır
Mesâilden ne şey müşkül olursa onda zâhirdir
Bütün esdâf‑ı elfâzda esrâr‑ı belâğattır
Hakk’ın cevher‑i àlîsiyle elmas‑ı hakikatten
Şükûke karşı yapılmış olan bir seyf‑i kàtı'dır
Müzehheb basamaklı şu semâvât‑ı kemâlâta
Urûc etmek için hakkıyla bir nurânî mirkâttır.
Abdülmecîd